Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2363
mod_vvisit_counterDün3126
mod_vvisit_counterBu Hafta27264
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay125179
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16763154

IP'niz: 34.200.252.156
Bugün: 29 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189147

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ASIL SUÇLU İTTİHACILAR MI, PADİŞAHLAR MI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Yerli ve yabancı, tarafsız bütün araştırmacıların, aydınların ve yazarlarını üzerinde ittifak ettikleri tarihi bir gerçek vardır.

"Tanzimat'tan sonra, Osmanlı yöntemini ele geçiren; ekonomisine ve askerine yön veren İttihat Terakki Cuntası ve Sabatayacılardır. Bu süreçten Osmanlı'nın yıkılışına kadar bütün padişahlar, sadece bir "vitrin bekçisi ve günah keçisi" konumundadır. Sultan Abdulhamid gibi, şahsi feraset ve dirayetiyle, Osmanlı Gemisini batırmamak ve bu ülkeyi masonlara kaptırmamak için direnen bir deha hariç diğerlerinin. "Denize düşen yılana sarılır" cinsinden, şartların ve ihtiyaçların mecbur ettiği; çaresiz ve ümitsiz çırpınışlar dışında bir fonksiyonu olmamıştır.

 

Osmanlı'nın yıkılışını hazırlayan

1. Dünya savaşından çok az bir süre önce Padişah yapılan Sultan Vahdetini, "vatan haini ilan etmek ve tek sorumlu gibi göstermek", eğer kasıtlı bir karalama kampanyasının devamı değilse, mutlaka kolaycılıktır. İzan ve insafa aykırıdır.

Rus tehdit ve tehlikesine karşı İngilizlere yanaşma, bazen Fransız ve Alman siyasetine yaranma girişimleri, acaba; bir zaman Sovyetlere karşı NATO'ya sığınan ve ülkemizi Amerika'ya sağdıran ve şimdi egemenlik haklarımızın açıkça devredilmemesi pahasına Avrupa Birliğini savunan; sözde iktidardaki masonik maşaların ve bazı "çok laik" paşaların, bu hamiyetsiz ve haysiyetsiz tavrından daha mı hayırsız ve aşağıdır?

Harb Akademileri Komutanı Hava Org. Faruk Cömert'in:

Aldığımız birçok silah sistemlerindeki yazılımların kaynak kodlarına giremediğimiz için, silahları arzu ettiğimiz hedeflere kullanamıyoruz. Örneğin, elektronik harp konusunda gerçekten Türk Silahlı Kuvvetleri büyük atılım içerisindedir. Ancak şunu çok iyi öğrendik ki, dünyanın en mükemmel elektronik harp sistemini alsanız bile; eğer ulusal yazılım kabiliyetine sahip değilseniz, bu sistem hiçbir şey ifade etmemektedir.

Bu nedenle başka kritik sistemler olmak üzere, ulusal yazılım ve donanım konusunda hassas olmamız gerektiğine inanıyorum. Ancak, zamanla yarış konusunu da göz ardı etmemeliyiz diye düşünüyorum. Vaktinden sonra edinilen bir silahın, Silahlı Kuvvetlere bazen hiçbir yararı olmak ta, ve boşuna para harcanmaktadır. Bu bakımdan tedarikler, zamanı içinde yapılmalıdır." İtiraf ve ithamların muhatabı olan, bu cefakar ve fedakar milletimizin milyarlarca dolarını "uçan tabutlara ve pahalı oyuncak silahlara" asker ve sivil kahramanlar (!) mı, ülkemize daha büyük kötülük yapmıştır, yoksa padişahlar mı?

İkide bir "Türklerin Ermeni soykırımı" diye ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan ve hiç hak etmediğimiz şekilde NATO'cu ve AB'cı dostlarımızca yüzümüze kara çalınan, konunun da yine, Osmanlı'nın değil, İttihatçı Sabataist Masonların kasıtlı bir komplosu olduğu ortaya çıkmıştır.

İttihatçı-Ermeni İttifakları ve Demirel'in Masonluk Sırları

İttihatçılar, iktidara Taşnak Cemiyeti'yle ittifak yaparak ulaşmışlardı. 2 bin kadar Türk'ün öldürüldüğü Adana olaylarından sonra Cemal Paşa, Batı'ya şirin görünebilmek için 47 Türk'ü idam ettirmiştir...

Bulgar ve Yunan halklarıyla karşılaştırıldıklarında Ermenilerin Osmanlı devleti aleyhine örgütlenmesi çok uzun bir geçmişe sahip değildir. Nizip Savaşı sırasında (1839) Osmanlı ordusunda danışmanlık yapan General Moltke 'Türkiye Mektupları'nda, "Ermenilere Hıristiyan Türkler demek doğru olur" demektedir.

Ermeni gizli örgütlerinin 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rusya'nın teşviki, Avrupa'da yayılan milliyetçi düşüncelerin etkisiyle kurulduğu bilinmektedir. İttihad Terakki Cemiyeti ise 1890 senesinde İstanbul Askeri Tıbbiye'sinde Dr. Abdullah Cevdet, İshak Sükuti ve İbrahim Temo tarafından gizli olarak kurulmuş, dış güçler ve sebataistleri desteklemiştir. Gençler arasında örgütlenen cemiyet biraz güçlenip 1897'de 2. Abdülhamid'e karşı gövde gösterisine hazırlandığı sırada saraya yapılan bir ihbarla önde gelen elemanları tutuklanınca faaliyetlerine Ahmet Rıza Bey'in başkanlığında Fransa'da devam etmiştir. O dönemde Avrupa'da çok sayıda Abdülhamid aleyhtarı dernek faaliyettedir.

1902'de bunların tek çatı altında toplanmasını sağlamak için Ahrar-ı Osmaniye Kongresi toplanmış. Paris'te Prens Sabahattin'in başkanlık ettiği ve altı gün süren kongreye sadece Türk-Müslüman halkı temsil eden dernekler değil Bulgar, Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Arnavut halklarını temsilen kurulu cemiyetlerden 70 delege katıldığı gözlenmiştir.

'Milli muhtariyetler'

Kongrenin aldığı kararlar arasında: Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında 'milli muhtariyetler' ilanı, bu talebin İstanbul hükümetince kabulünü sağlamak için Avrupa devletlerinin Babıâli'ye baskı yapmalarının sağlanması da vardır. Bu süre zarfında İttihad Terakki; propaganda faaliyetini, harb okulu mezunu genç subayların gönderildiği Selanik, Manastır ve Kosova'da yoğunlaştırmıştır. Genç subaylar kimi zaman üç ay maaş alamadıkları için Abdülhamid idaresine karşı zaten öfke duymaktadır. Başlangıçta birbiriyle fazla irtibatı olmayan Paris ve Selanik grupları, 1906 senesi yaz aylarında Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti adı altında toplanmıştır. İttihad Terakki'nin önde gelen üç isminden biri konumunda genç bir subay olan Niyazi Bey hatıralarında: örgütlenmede ordu ve devlet memurlarına öncelik tanıdıklarını ve çok çabuk güçlendiklerini yazdıktan sonra devlet içinde devlet haline gelişlerini, "Cemiyet düzenli ve gizli bir hükümet halinde çalışıyordu" diye anlatmaktadır.

Ermeni ve Arnavutların kurduğu gizli örgütlere hayranlığını sık sık tekrarlayan Niyazi Bey'in cemiyetin 'klinik' ruh halini gösteren özelliği: her neredense ele geçirdiği bir geyiğin de 'meşrutiyetçi' olduğuna inanmasıdır. Hayvancağızla ilgili kanaati şöyle: "Yüce bir gayeye sahip cemiyete hizmeti hayvanlar dahi şeref sayıyorlar. İşte görülüyor ki, vahşi bir hayvan olan bu geyik bize rehberlik ediyor. Bu içgüdüdür."
Neticede Balkanlar'da Osmanlı aleyhinde ne kadar gayrimüslim ihtilal komitesi varsa hepsiyle içli-dışlı olan İttihad Terakki, Sultan Abdülhamid'e, "On gün içinde meşrutiyeti ilan etmezse on binlerce insanın başkente yürüyeceği" tehdidinde bulunacak kadar şımarmıştır.

13 Nisan olayları:

İkinci Meşrutiyet olarak isimlendirdiğimiz ve neredeyse 31 Mart hadisesiyle başlayan dönemde (Hicri takvimle 22 Rebiülevvel'e Rumi takvimle 31 Mart 1325 gününe denk geldiği için 13 Nisan olayları 31 Mart Vak'ası diye anılıyor) Hareket Ordusu'nun kontrolü sağlamasına kadar İstanbul'un bir hafta süreyle başıboş bir şehir haline geldiğini söylemek mümkün. Fiilen İttihad Terakki iktidarının başlangıcı olan bu hadise sırasında; dikkatler İstanbul üzerindeyken Adana'da da Ermeniler ayaklanmıştır.

Amaç Kilikya'da bir Ermeni hükümeti kurmaktır. Ama Ermeniler, durup dururken kendiliklerinden ayaklanmamıştır. Ermeniler, Abdülhamid'in her cepheden zorlanması için: 'ihtilal komitelerinin birlikte hareket etmesi' üzerinde İttihad Terakki'yle yapılan anlaşmaya dayanarak, arkadan saldırmışlardır.

Cemal Paşa hatıralarında anlatıyor:

"Avrupa'da bulunan Ahmet Rıza Bey ve arkadaşları Ermeni ihtilalcilere büyük yardımda bulundular. Benim gibi yurt içinde bulunanlar da Abdülhamid'i itham etmekten çekinmedik. Ermeni komitelerinin en namuslu ve en esaslısı olan Taşnak komitesi de bizimle aynı ideali paylaşıyordu. Hınçaklar ise Rusya'nın himayesinde bir Ermenistan kurmayı programlarına almışlardı. Bizi Türk siyaseti yapmış olmakla itham edenlere kesin bir dille söylemek isterim ki, biz Türk siyaseti değil Osmanlı siyaseti yaptık. İstanbul'da meşrutiyetin ilanıyla birlikte Ehabülababi, Çerkez Teavün Cemiyeti, Kürt Kulübü, Arnavut Kulübü vesair açıldığı sırada Türk Ocağı'nın açılmış olması neden İttihad Terakki hükümetinin Türkçü olmasını icab ettirsin ki?"

Bu girizgâh'tan sonra İttihad Terakki'nin önde gelen adamı olan Cemal Paşa Ermenilerle vardıkları anlaşmaya getiriyor sözü:

"Öncelikle çeşitli Bulgar ihtilal cemiyetleriyle temasa geçtik. Biz Osmanlılık esaslarından bahsederken Bulgar ihtilalciler bağımsız Makedonya fikrinden zerrece fedakârlık etmek istemiyorlardı. Talat Bey'le birlikte yürüttüğümüz bu müzakerelerde çektiğimizi bir Allah bilir, bir de biz. Ancak yine de ihtilal komiteleri arasında en fazla anlaştığımız meşhur Sandanski ve Çernopeyef oldu. Asıl Bulgar Makedonya Komitesi kendi siyasi programından vazgeçmek istemedi. Etniki Eteriya adına Selanik'e bizimle görüşmeye gelen Yunanlı ise Girit'in ve Sisam'ın Yunanistan'a katılmasını, adalara bağımsızlık verilmesini, Rum Makedonyası dediği havaliye geniş özerklik tanınmasını istiyor; bunlar sağlandığında Yunanistan'la Türkiye arasında ittifak anlaşması yapılabileceğini söylüyordu. Bunu reddettik. 1907 senesi ağustos ayında İttihad Terakki Genel Merkezi İstanbul'a geldiğinde Ermeni komiteleriyle müzakereye giriştik. Bizim tarafta ben, Bahattin Şakir Bey ve Dr. Nihat Reşad Bey bulunuyorduk. Ermenilerden Malumyan ve Şahirikyan efendiler görüşmeye katıldılar.    Nihat Reşad Ermeni ihtilal cemiyetinin taleplerinden daha geniş haklar verilmesine taraftardı. Nihayet Malumya Efendi Taşnak Komitesi adına şu teklifte bulundu: 'İttihad Terakki Cemiyeti'yle Taşnaksutyon Cemiyeti Osmanlı İmparatorluğu'nda meşrutiyetin tehlikeye girmemesi konusunda işbirliği yaparlar ancak kendi programlarına göre faaliyette bulunmakta birbirlerinden bağımsız hareket ederler. Ancak şimdiye kadar gizli olan bu teşkilat bundan sonra açık bir siyasi cemiyet halini alır..' Bu teklifi kabul etmekte başka çaremiz yoktu. Hınçaklar ise bizimle görüşmeye dahi yanaşmadılar..."

 Piskopos Muşeg!

14 Nisan 1909 günü Adana'da Ermenilerin Türk mahallelerine silahlı saldırısıyla başlayan ayaklanmanın 'tek sorumlusu' olarak piskopos Muşeg'i gördüğünü söylüyor Cemal Paşa. Piskoposun aslında yasak olduğu halde Ermeni halkını silahlandırdığının ve kışkırtıcı konuşmalar yaptığının bilindiğini v.s. anlatıyor. Ve ayaklanma üzerine 'mağdur Ermenilerin durumlarını incelemek için' İttihad Terakki tarafından görevlendirilmesi üzerine bölgeye gittiğinde kurduğu sıkıyönetim mahkemesinin Türklerin idamına karar verdiğine getiriyor sözü:

"Olayların sorumlularından önemsiz dokuz Türk'ü idam ettirdiğim yalandır. Adana'ya gelişimden dört ay sonra, yalnız Adana şehrinde 30 Müslümanı idam ettirdiğim gibi, iki ay sonra Erzin kasabasında 17 Müslümanı daha idam ettirdim. Buna karşılık yalnız bir Ermeni idam olmuştur. İdam edilen Müslümanlar arasında Adana'nın en eski ve en zengin ailelerinden gençler, Bahçe kazası müftüsü de vardı. Müftünün o havalide Türkler üzerinde büyük nüfuzu olduğunu biliyordum."!?

İktidardaki 'çete'!

"Talat Paşa da hatıralarında adeta övünerek, "Bu idam kararlarının bakanlar kurulunda tasdikini sağlayan ben oldum" demektedir..

İttihatçı kafasının cahilane bir mantıkla, sözüm ona Doğu Anadolu Rusların eline düşmesin diye; bölgedeki Müslüman ahalinin Avrupalıların umurunda olmayacağı bilindiği için, 'Batı dünyasında Ermenilere merhamet celbinin uygun olacağı' kararı vererek Nubar Paşa'yla işbirliği yollarını aradığı da bilinmektedir. Ne tesadüf ki aynı tarihte Ruslar da dünyada Ermenilere merhamet hislerini tahrik edip aynı zamanda Kürt prensliği kurması için teşvik ettikileri Bedirhanilerden Abdürrezzak Bey'i Ermeniler aleyhine kışkırtarak kendilerinin bölgeye müdahalesini haklı gösterecek sebep yaratmanın peşindedir.

Sonuç olarak dünya tarihinde iktidara gelmiş ilk çete sayılabilecek olan "İttihad Terakki" on sene içinde imparatorluğu tasfiye etmeyi başarabilmiştir. Başlangıçta ittifak ettiği ve en fazla anlaştığı Ermeni çeteleriyken, 1. Dünya Savaşı içinde onlara karşı tedbiride eline yüzüne bulaştırmasına şaşmamak gerekir...[1]

Atatürk'ten Sonra, Türkiye Yine Osmanlıyı Yıkan İttihatçıların Elide!

Atatürk'ün; İlk icraatlarında birisi olarak Topkapı sarayını müzeye çevirip Hz. Peygamberimizin Mukaddes emanetlerini devlet garantisine alması, yağmalanmasına ve Türkiye'nin İslam'la alakasının fiilen koparılmasına mani olması, ve misaki milli içindeki.

Hatay, Musul ve Kerkük'ü ülkeye kazandırmaya çalışması.

Mason Localarını kapatması.

Filistin'e açıkça sahip çıkması ve bir Siyonist devlet kurulma niyetini sezip tavır koyması.

İzmir suikastına katılan ittihatçı ve sabataist hıyanet kadrolarını saf dışı bırakması üzerine: dış gülerin ve mason işbirlikçilerin hıyanetiyle zehirlenip ölümüne yol açılmasından sonra, maalesef İsmet İnönüyle yeniden ülkemizi ele geçiren ittihatçı, masonik kadroların, daha sonra Celal Bayar Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal ve Tayip Erdoğan Eliyle uygulandıkları yıkım ve yozlaştırma süreci hala devam etmektedir.

Demirel'in masonluk sırrı Egeran'ın vasiyetinde

1964 yılında yapılan Adalet Partisi 2. Büyük Kongresi öncesinde Demirel'in mason olduğuna ilişkin belgeler dağıtılmış, Demirel ise Eregan'dan aldığı "Demirel locamıza kayıtlı değildir" yazılı belgeyi okumuştu. Sadettin Bilgiç ile yarışan Demirel, sonunda AP koltuğuna oturuvermişti.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, 30 Kasım 1964'de yapılan Adalet Partisi 2. Büyük Kongresi'nde hakkındaki "mason"dur iddialarına karşılık kürsüde delegelere gösterdiği, "Demirel locamıza kayıtlı değildir" şeklindeki belgeyi tanzim eden dönemin Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın eski başkanlarından Enver Necdet Egeran'ın oğlu Erol Egeran, konuyla ilgili babasının vasiyeti arasında bazı belgeler olduğunu ve bunları açıklayacağını söylemişti.

Kongrede mason tartışması

Süleyman Demirel, 27 Mayıs 1960'daki askeri darbenin ardından kurulan Adalet Partisi'ne sokulmuş ve hızla, genel başkan yardımcılığına kadar yükselmişti. O dönemden itibaren Demirel'in "Mason" olduğuna dair iddialar gündeme getirilmişti. Ragıp Gümüşpala'nın vefatıyla boşalan AP Genel Başkanlık yarışında aynı iddialar yeniden gündeme geldi. Demirel'in mason olduğuna ilişkin bir kitapcık elden ele gezdirildi. Bazı çevrelerde AP Genel Başkanlığı'na Bilgiç'in getirilmesi durumunda, silahlı kuvvetlerin seçimleri kazansa bile iktidarı AP'ye vermeyecekleri konuşulmaya başlandı. Bilgiç ve Demirel arasındaki Genel Başkanlık yarışına, siyasi yasaklı DP'lilerin haklarının iade edilmesi konusu da karıştı. Demirel'in, DP'lilerin siyasi haklarının iade edilmesi çalışmalarını askıya alacağını söylediği belirtilirken, Bilgiç'in, DP'lilerin haklarının iadesine çalışacağı dillendirildi.

Egeran'dan belge istedi   

AP tabanının hassasiyetleri bir masonun genel başkan olmasını önleyici nitelikteydi. Bu nedenle Demirel, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'ndan Enver Necdet Egeran'la temas kurdu. Yükseliş Locası olarak da bilinen Loca "Türk Yükseltme Derneği" adıyla faaliyet gösteriyordu. ("Türk Yükseltme Derneği"nin "Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası" olarak değiştirilmesine izin veren kişinin, partilerini kapatmamak şartıyla, Milli Görüş'e monte edilen İç İşleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk'ün olduğu ve bunu partisinden habersiz imzaladığı söyleniyordu.) Egeran, Demirel'in localarına kayıtlı olmadığına ilişkin bir belge tanzim etti. Belgeyi kürsüde gösteren Demirel, iddiaları yalanladı. Havayı lehinde değiştirmeyi başaran Demirel, Genel Başkan seçildi.

Belge, Süleyman Demirel'i liderliğe taşıdı ancak, Masonlar arasında da probleme neden oldu. Bazı Masonlar, Egeran'ın böyle bir belge tanzim ederek, "mason locasının kurallarını çiğnediğini" öne sürüyordu. Karşılıklı suçlamalar sonucunda; Masonlar Yüksek Şurası ile Büyük Loca ilişkileri koptu. İstanbul'dan 5, İzmir'den 2 locanın katılmasının ardından 1966'da Türkiye Büyük Mason Mahfili kuruldu. Öte yandan, Enver Necdet Egeran'ın hazırladığı belgenin de bir mizansen olduğu söyleniyordu. Hem milliyetçi sağ hem kemalist sol Demirel hakkında sık sık "mason birader" sözünü kullanmaya devam ediyordu.

'Masonluk belgesini dağıtanlar Demirel'i ilk kutlayanlar oldu'

1964 yılında Demirel'e karşı giriştiği liderlik yarışında kaybeden Sadettin Bilgiç, Boğaziçi Yayınları tarafından neşredilen anılarında "Dul kadına yardım etmek" ve "masonluk" tartışmalarını söyle anlatıyordu: "Demirel, Büyük Kongre'de, Necdet Egeran'dan aldığı ve 'dul kadın çocuğuna yardım' diye nitelendirdikleri, 'Locamıza kayıtlı değildir' yazılı mektubu okudu. Demirel'in Yükseliş Locası'na kayıtlı olduğuna dair belgenin hikayesi şöyleydi: Demirel'in Yükseliş Locası'na kayıtlı olduğuna dair belge, o tarihte müşterek muhaliflerimiz olanlar tarafından, 1962 kongresinde dağıtılmıştı. Belge, Çıkrıkçılar Yokuşu'nda manifatura mağazası olan hemşehrilerim Hacı Kadir ve Hacı Mehmet Özkan kardeşlerin eline geçmişti. Bir alışveriş için dükkanlarına uğradığımda 'Bir masonu nasıl genel başkan yardımcısı yaparsınız' diye ateş püskürüyorlardı. 'Kim bu şahıs' diye sorduğumda, belgeyi gösterdiler. Buna inanamadığımı söyleyerek oradan ayrıldım. Demirel'in masonluğu ile ilgili belgeye dayanarak ateş püsküren bu hemşerilerim, Demirel genel başkan seçildikten sonra, onu ilk kutlayanların başında yer aldılar. Demirel başbakan yardımcısı olduktan sonra, bir geziden uçakla Esenboğa'ya döndüğümüzde, onu karşılayan Ankara seymenlerinin başında yine bu kişiler vardı."

'Dul kadın' şifresi mi?

1964'deki AP Kongresi'nde yaşanan tartışmaların arka planını Sadettin Bilgiç hatıralarında anlattı. Üzeyir Garih'in öldürülmesinin ardından ortağı İshak Alaton'un sarfettiği bir cümle, başka bir bağlamda Bilgiç tarafından da dile getirildi. Alaton, Milliyet'e verdiği söyleşide, Garih'in, öldürülmeden bir hafta önce dul bir kadına yardım etmek için kendisinden onbin dolar aldığını söylemişti. Bu cümle Milliyet'in manşetin'de "Dul Kadın Şifresi" başlığıyla verildi. Milliyet'in haberine göre "dul kadın" masonluk literatüründe yardım istemek anlamına geliyordu. "Dul kadına yardım" sözleri Alaton'un tepkisiyle karşılaşmış, Milliyet'in sözlerini çarpıttığını açıklamıştı. Buna rağmen Milliyet "İşte şifrenin tercümesi: Hayatım tehlikede" başlığını atıyordu. Necdet Egeran yıllar sonra rastladığı Bilgiç'ten özür dilemiş. Bilgiç hatıralarında bu olayı anlatıyor: "Ekim 1970'de, Çankaya'daki Hülya lokantasında öğle yemeği yiyorduk. Egeran iki Amerikalı ile birlikte lokantaya geldi, bize yakın bir masada yemeklerini yediler. Kalkarken, masamıza geldi ve özür dilediğini söyledi. Yanımdaki arkadaşların bir kısmı Egeran'ı tanımadıkları için birbirlerinin yüzüne baktılar. Egeran o sırada, 'Bu özürün ne anlama geldiğini sayın Bilgiç bilirler' dedi ve ayrıldı. Demirel: " masonlukla ilgili olmadığına dair belgeyi okuduktan sonra, köy evinde Kur'an okunmadan sabah kahvaltısına oturulmayan bir ailenin çocuğu olduğunu" anlattı. Bu durum ifratla tefrit arasında bocalamaktı. Çünkü Müslümanlar sabah namazı kılarlar ve kuşluk denilen sabah 9.30-10 arasında sabah yemeği yerler. Yemeğe otururken de Kuran okumak sünnet veya adet değildir. Sadece besmele çekilir. Demirelin Bu sözleri bile delegeye "mason değil müslüman olduğunu" anlatmaya çalışmak için söylenmiştir."

Enver Necdet Egeran kimdir?

1907'de doğan Enver Necdet Egeran uzun yıllar "Maşrık-ı Azam (Büyük Üstad) olarak Türkiye masonluğunu yöneten adamdır. 1940-1951'de Maden Tetkik Arama Jeoloji Şube Müdürlüğü, 1951'de MTA'da Petrol Dairesi Şube Müdürlüğü, 1953-56 arasında ise Petrol Dairesi Genel Müdür yardımcılığı yapmıştır. 1956'da Mobil'in Türkiye müdürü olan Egeran, bu görevi 1968'e kadar sürdürdü. Egeran'ın "yabancıların Türkiye'de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu'nun" çıkmasında büyük bir rolü olan bürokrattır. Bazı rivayetlere göre "Mobil tarafından kuyuların açılıp, petrol bulunmadığı gerekçesiyle betonla kapatılması, bu döneme denk geliyor. Kastamonu yöresinde petrolün mevcut olduğu uydu fotoğraflarıyla anlaşıldığında, dönemin ABD büyükelçisi Marc Grossman 1997'de bölgeye bir gezi yaptı. Gezide yanına aldığı isimlerden biri de Egeran'dı. Amerikan Büyükelçisi, soru soran gazetecileri "Kastamonu etli ekmeği ve Taşköprü sarımsağı yemeye geldim" cevabıyla başından savmıştı. Prof. Dr. Ahmet Maranki'ye göre Grossman'ın Egeran'la loca bağlantısı vardı, ikisi de aynı mason locasına kayıtlıydı. Egeran'ın masonlukla ilgili 2 kitabı bulunmaktadır. (Süleyman Demirel görünüşte başbakandı ama gerçekte Masonbaşı Necdet Eregandan emir almaktaydı.)[2]

Vahdettin'e kimse hain diyemez!

Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit'in, "Vahdettin hain değildi' demesi tartışmaya yol açtı. Hemen hemen bütün tarihçiler, "Vahdettin'e hain demlemeyeceğini' ifade ederken, eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ecevit'in, 'Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı' sözlerine karşı çıktı. Demirel, "Bu yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir" diyerek renksizliğini bir daha ispatladı. Tarihçi Prof. Mete Tuncay, "Ben öteden beri Hain padişah Vahdettin' sözünün, o dönemin şartlan içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu düşündüm" derken, Tarihçi Yılmaz Öztuna, "Sultan Vahdettin'in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler ‘hain' kelimesini kullanmaz" diye konuştu. Prof. Mim Kemal Öke de, "Vahdettin, Mustafa Kemal'i Samsun'a gönderirken, Mustafa Kemal'in ne yapacağım gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi" dedi. Tarihçi Murat Bardakçı ise "Hatıralarında, 'Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım' diyor. Vahdettin Osmanlı Tarihi'nin en şanssız hükümdarıdır, memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alâkası yoktur" şeklinde konuştu.[3]

Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, uzun zaman­dır üzerinde çalıştığı Osmanlı Tarihi'ni bitirmek üzereymiş. Ve bir iki gazeteye, kitabıyla ilgili söy­leşi vermiş. O söyleşilerin birinde, şunları söylü­yor: "Ben Vahdeddin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altın­da padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı."

Ecevit, keşke Başbakan olduğu dönemde ortaya çıkıp bunları söyleseydi. O zaman daha bir anlam­lı olacaktı.

Sir Harry Luke, Osmanlı'nın yıkılışına ve Cumhu­riyetin kuruluşuna yakından şahitlik etmiş diplo­matlardan biridir. Sultan Vahdeddin ve ekibi için şunları yazar: "Bunlar vatanseverlikte Musta­fa Kemal ile arkadaşlarından daha geri de­ğildiler, fakat bunlar Türkiye'nin çıkarları­nı, en iyi olarak ateşkese tam bağlılık ve müttefiklerle işbirliğinde görüyorlardı. Du­rumlarının açıklılığı, müttefik hükümetlerin onların samimiyetine hıyanetle karşılık vermemiş olma­sından kaynaklanır."

Yine, İstanbul'u ve Anadolu'nun önemli yerlerini işgal eden İngilizler, hep şu endişeyi taşımışlar­dır: "Eğer padişah Anadolu'ya geçecek olur­sa, milli partinin lideri olacaktır, milli ordu­nun başına geçip sonsuz karışıklıklara ne­den olacaktır."

Vahdettin'e İstanbul'da esir hayatı yaşatılmasının nedeni işte bu yöndeki kuşkularıdır.

Bütün bunları bir kenara bırakıp sadece Sultan Vahdeddin ve ailesinin hayatına bakmamız bile, bu kişinin asla "hain" olmadığını ortaya koyacaktır. Onca imkânı varken, yanına cüzi miktarda para almış, yurt dışında adeta sefalet hayatı yaşamış ve cena­zesi neredeyse sahipsiz kalmıştır. Ailesinden kimileri Avrupa'da mezar bekçiliği, bazıları lokantada bula­şıkçı olarak çalışmıştır. Oysa onun konumunda olanlar, mesela İran Şahı, ailesine yüzlerce yıl lüks bir hayat yaşatacak servet bırakmıştır.

"Vahdeddin'in yaptığı önemli işler"e gelince... "Mustafa Kemal'i geniş yetkilerle donatıp Anado­lu'ya gönderen kimdir? sorusuna samimi bir şekil­de cevap verirsek, Sultan Vahdettin'in en önemli işlerinden birinin cevabı ortaya çıkacaktır...

Bazı art niyetli kişiler, Vahdettin'in taht sevda­sından başka bir şeyi gözünün görmediğini söyler­ler. Bunun doğru olmadığını vicdan sahibi herkes bilir. Sadece şu örnek bile, bu iddiayı çürütmeye yetecektir: Tevfik Paşa, 21 Kasım 1920'de sadrazam olur, 20 Ocak 1921'de Londra Konferansı'na çağrılır. Tevfik Paşa, Vahdettin'in izniyle Mustafa Kemal'e telgraf çeker ve Londra Konferansı'na gönderilecek heyetin birlikte seçilmesini teklif eder. 27 Şubat'ta başlayan konferansta, Sadrazam Tevfik Paşa, "Ben sözü Türk milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM Başdelegesine bırakıyo­rum" diyerek yetkiyi teslim eder. Vahdettin buna itiraz etmemiştir.

Yine, 10 Eylül 1922'de, Tevfik Paşa Kabinesi, Sa­karya Zaferini kazanan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'ya tebrik telgrafı çekmiştir.

Sorarım: Hain olan, tahtının derdine düşen, bunları yapar mı, yaptırır mı?[4]

Sultan Vahdettin'e sahip çıkan Ecevit:

"Kimse benden daha Atatürkçü değil" dedi. Süleyman Demirel'in tavrını ise yadırgadığını  söyledi.

Eski Başbakan Bülent Ecevit, Zaman'a yaptığı "Vahdettin hain değildi" açıklamasının ardından kendisine yöneltilen eleştirilere dün basın toplantısıyla cevap verdi.

Görüşlerinin kimi çevreleri rahatsız ettiğini hatırlatan Ecevit, "Kimse benden daha fazla Atatürkçü, cumhuriyetçi olamaz. Ama bazı gerçekleri görmenin ve göstermenin zamanı geldi. Bunların bilinmesinin Cumhuriyetimize hiçbir zararı olmaz." dedi. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in bazı gazetecileri bizzat arayarak, kendisi aleyhine yazı yazmalarını istediğini belirten Ecevit, ‘üslubunu bildiği için Demirel'in bu tavrını yadırgamadığını' vurguladı. Or-An'daki kütüphane evinde gazetecilerin karşısına geçen Bülent Ecevit, ‘Sultan Vahdettin'in hain olmadığı' yönündeki görüşlerini yineledi. Yanlış anlamaların tarihin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığını ifade eden Ecevit, Milli Mücadele'nin başlangıç tarihi olan 19 Mayıs 1919'a atıf yaptı. Eski Başbakan, o dönemde İstanbul'un tanınan askerlerinden Mustafa Kemal'in padişahtan habersiz Samsun'a gitmesinin mümkün olmadığının altını çizdi.

Vahdettin'in, Atatürk'ün Samsun'a ne zaman ve niçin gideceğini bildiğini savunan Ecevit, "İstanbul'dan kalkacak, padişahın gözleri önünde ondan habersiz Bandırma gibi bir vapurla Samsun'a gidecek... Bu mümkün değil. En azından göz yummuş olmalılar." şeklinde konuştu. Vahdettin ve sadrazamı Tevfik Paşa'nın Sevr Antlaşması'nı imzalamadığının da altını çizen eski Başbakan, Tevfik Paşa'nın ‘Türk halkının asıl temsilcisinin Ankara hükümeti olduğunu' Londra Konferansı'nda açıkça dile getirdiğine işaret etti. Ecevit, resmi tarih karşıtı görüşlerinin kendisine zarar verebileceğini; ancak ülkeye zararı olmayacağını ifade etti. Atatürk'ün Vahdettin için Nutuk'ta, "Hain, müflis" gibi tabirler kullandığının hatırlatılması üzerine Ecevit, şu görüşleri dile getirdi: "Siyasette zaman zaman haklı veya haksız incitici sözler sarf edilmiş olabilir. Önemli olan gerçeklerdir. Atatürk'ün o sözleri söylemek için nedenleri olabilir."

DSP eski lideri Ecevit'in, 16 Temmuz'da Zaman'a yaptığı açıklamalar gündemi belirledi. Sultan Vahdettin'e ‘hain' denilmesine karşı çıkan eski Başbakan, röportajında özetle şu görüşleri dile getirdi: "Kurtuluş Savaşı'na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul'dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu. Osmanlı padişahları için iyi-kötü ayrımı yapmak doğru olmaz. Hepsinin farklı yönleri vardır. Abdülhamit'in demokratikleşmeyi engelleme ve aydınları yurtdışına gönderme gibi tavırlarını sürekli eleştiririm. Ancak olumlu bulduğum yanları da vardır. Hem dinine bağlı birisiydi hem de Batı kültürünü ihmal etmedi. Okullar, köprüler, yollar yaptırdı. Eğitim çalışmaları yaptı."

Ecevit'in görüşlerine karşı çıkanlar ise son Osmanlı padişahı Vahdettin'in, Mustafa Kemal hakkındaki idam kararını onayladığını, Osmanlı topraklarının paylaşılmasını öngören Sevr Antlaşması'nı da kabul ettiğini savundu. Saltanatın kaldırılmasının ardından bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eden Vahdettin'i Atatürk'ün de ‘hain' olarak nitelendirdiğine dikkat çekildi. Atatürk, Vahdettin ile ilgili olarak Nutuk'ta şu ifadeleri kullanıyor: "Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak."

Demirel: Vahdettin'e hain demek ayıp değil

Ecevit'e en büyük tepkiyi 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gösterdi. Zaman'ın ardından haberin Hürriyet gazetesinde de yayınlanması üzerine genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'ü arayan Demirel, şu görüşleri savundu: "Atatürk hepimizin, Türkiye Cumhuriyeti'nin referansıdır. Onun bu konuda ne dediğine bakmak lazım. Bugün Türkiye'yi birbirine bağlayan en kuvvetli referans Atatürk'tür. Bakın din, dil, bölge gibi konularda giderek ortak referanslar kayboluyor. Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüz yıl bu büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım. Cumhuriyet, Atatürk'e çok şey borçludur. Ama Vahdettin'e değil. Ayrıca ona hâin denmesi utanılacak bir şey değil. Fransa da geçmişte Vichy dönemini hainlikle suçlamıştır."[5]



[1] Radikal / 17-04-2005 / Avni Özgürel

[2] Yeni Şafak / 14-05-2005 / Abdullah Muradoğlu

[3] Milli Gazete / 19 07 2005

[4] Milli Gazete / 19 07 2005 / İbrahim Tenekeci

[5] Zaman / 20.07.2005


Bu yazarin diger makaleleri

NEYE YARAR!
  Yalan gözaçıklık, rüşvet hediye Haram, hilekârlık, faiz; rantiye Ahiret servetini yükler...
Devami
TÜRKİYE'Yİ HIRİSTİYANLAŞTIRMAK VEYA İSLAMİYETİ ILIMLAŞTIRMAK
  Papa ve Avrupa, İslam'a hakaret edip, Müslümanlara saldırırken, AKP...
Devami
YAHUDİ'NİN ERMENİLERİ VE HALACOĞLU'NUN TESPİTLERİ
  Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun: "PKK'ya çalışan...
Devami
ERBAKAN'IN SON UYARISI
  Uzun bir aradan sonra, Erbakan Hoca, Balgat'taki konutunda, 30....
Devami
BAYRAM DEĞİL, SEYRAN DEĞİL, KRALİÇE BİZİ, NİYE ÖPMEK İSTEMİŞTİ?
Filistin topraklarında ve İslam coğrafyasının ortasında bir çıban başı olarak İsrail'in banisi...
Devami
GAVUR, 301'DEN NİYE RAHATSIZ?
301 Değişikliği Yine Yeterli Görülmedi Avrupa'dan küstah rapor AP raporunda, Leyla Zana...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4481

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR