Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün8413
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39778
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29901
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16804256

IP'niz: 75.101.243.64
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200949

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

DEMOKRASİ VE LAİKLİK DOĞRU ANLAŞILMALI VE DÜRÜST UYGULANMALIDIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

İnsanlığın benimsediği ve ümit beslediği bazı çağdaş kurum ve kavramları istismar etmek, onların arkasına sığınarak sömürme ve sindirme sistemlerini yürütmek, günümüzün en yaygın ve salgın hastalığıdır.

Bu arada, AKP iktidarının, "Dindar ve Fetullahcı" İçişleri Bakanı eliyle ve resmi bir genelgeyle yasakladığı bazı Kur'ani kavramları: "Öcü, bölücü, öldürücü" gösterme ve İslam'dan ürkütme çabaları da, tam bir sahtekârlık ve şeytana hizmetkârlıktır.

 

Hâlbuki İslam; Atatürk'ün de belirttiği gibi doğal ve sosyal yasalara, ilmi ve insani esaslara ve çağdaş ihtiyaç ve standartlara uygun kurallar koyan Allah'ın, saadet ve selamet nizamıdır.

Prof. İlhan Arsel'in "Cahil cesur olur" cinsinden yazdığı, dinimize ve tarihimize karşı, içindeki nefret ve husumeti yansıttığı kitabına cevaben, Akevler Ekibince hazırlanan "İslam, Devlet-Dünya Düzeni" kitabında, çok doğru ve doyurucu tespitler yapılmaktadır:

Demokrasi Ve Laiklik Doğru Anlaşılmalı Ve Dürüst Uygulanmalıdır!

İslam Demokrasisi ve Çağdaş Demokrasi

Bir ülke düşünün ki, o ülkede ilmi ve insani ölçülere göre ve konsensüsle hazırlanmış "genel düzen"e göre toplu sözleşmeler (toplumsal an­laşmalar) var ve ilim adamları bir toplu sözleşme yapıp yayınlayabiliyor. Halk bu toplu sözleşmelerden birini seçip ona göre yaşama hakkına sahip olabiliyor. O ülke insanları bu toplu sözleşmeleri değiştirip geliştirebiliyorlar. Her gün değişen hayat şartlarına ve dünya standartlarına; yeniden yapı­lanma diyebileceğimiz bu uygulama sayesinde her an ayak uydurabiliyorlar. O insanlar geçmişte değil, geçmiş onlarda yaşıyor; yani geçmişi taklit etmi­yorlar; ama geçmişteki olaylardan ibret alarak en uygun usûl ve metodoloji ile çağdaş meselelerini çözüyorlar.

Asıl yapılması gereken bu değil midir?

Bir ülke düşünün ki, o ülke genelinde on bine yakın kanton (bucak) var­dır ve bu kantonlarda oturanların kendi tercih ettiği kamu hukuku uygulanıyor. Ama genel düzene ve ülke bütünlüğüne bağlı kalınıyor. Kişi bu kantonlar­dan herhangi birini rahatlıkla seçebiliyor ve özel hukuk sistemini beğendiği kan­tonda yaşıyor; beğenmezse çok kolay bir şekilde kantonunu değiştirebili­yor.

İşte bir an için böyle bir ülkenin varlığını hayal ediniz.

Daha sonra da kendi ülke ve yönetiminizle mukayese ediniz.

Böyle bir ülkedeki insanların hürriyetleri ve yönetime gerçekten katıl­malarıyla; dört yılda bir çeşitli baskı, dayatma ve oyunlarla oluşturulan (sözde seçilen) mecliste ve dörtte bir ekseriyetle yapılan bir toplantıda yine ekseriyetle alınan kararlara bütün ülke vatandaşlarını uymaya zorlayan ve ikamet ettiği yeri değiştirme imkânlarına sahip olmayan bir ülkedeki insanın; yönetimden ve denetimden nasıl uzak tutulduğunu fark ediniz!

Artık istatistik ilmi gelişmiştir. Fizikte de serbestlik dereceleri var ve hesaplanabiliyor. İslâm demokrasisi ile Yunan demokrasisi ve çağımızdaki demokrasi matematikman karşılaştırılabilir. İşte o zaman gerçekten kesin rakamlarla: Batı'daki uygulamalara demokrasi bile den­meyecek bir durumun ortaya çıktığı apaçık görülecektir. Biz bu çalışmayı yapmaya ve tartışmaya her zaman hazırız. Bu mukayeseleri yaptığımız zaman; gerçek demokrasinin nerede olduğu kendiliğinden ve kesinlikle belirlenecektir.

İslâmiyet ve Laiklik

İslâmiyet'e göre lâikliğin tanımı:

Bir şeyin bir yerde olup olmadığını söyleyebilmek için o şeyin öncelikle tanımlanması gerekir. Kavram kargaşası her şeyi karıştırır ve anlaşmayı zorlaştırır.

Biz her şeyden önce İslâmiyet'i ve lâikliği tanımlayalım:

Kelâmcılara göre İSLÂMİYET, Ehl-i hak olanların yoludur. Bu yol; hakkı batıla tercih eden kimselerin doğrultusudur. Hak denilince kastedilen: güzel, iyi, yararlı ve uygun bulunan ve her zaman gerekli ve geçerli olup asla değişmeyen "doğru"lar demektir. Bâtıl ise: bozuk, kötü,  zararlı ve zulüm sayılan, her yerde ve her halde yanlış olan şey demektir. İnsan akıl yoluyla hakkı bâtıldan ayırabilir.

Kur'ân'a göre İSLÂM, Allah'ın kitaplarına ve peygamberlerin hitaplarına teslim olanlardır. Kendileri,  kendi hayatlarını ve komşuluk ilişkilerini ve insan haklarını ilahi düsturlara dayatıp barış içinde birlikte yaşamayı kabul edenler 'müslim'dirler. Barış içinde olmak İslâm olmaktır.

Fıkha göre MÜSLİM, Ehl-i kıble olanlardır. Yani Kur'ân-ı Kerim'i kendilerine kitap, Hz. Muhammed (sav)'i de peygamber kabul eden­lerdir. Kur'ân bunlara 'mü'min' diyor. Fıkıhta bu yolda olanlara 'müslim' deniyor.

Usûlü fıkıhta ise MÜSLİM, ehl-i sünnete denir. Bunlar içti­hadı ve icmayı kabul eden ve delillerini Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'a otur­tan kimselerdir.

O halde İslâm denilince ne kastedilmektedir? Öncelikle bu kavram çok iyi tanımlanmalı, anlaşılmalı ve bilinmelidir. Arz etmeye çalıştığımız ta­nımlar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu mesele iyi anlaşılıp kavrandıktan sonra, diğer meseleler çorap söküğü gibi birbiri ardı sıra çözülecektir.

LÂİKLİK de değişik şekillerde tanımlanmıştır:

Fransız inkılâpçıları lâikliği, "din adamlarının devlet yöneti­minden çekilmesi" yani teokrasinin kalkması şeklinde tarif ettiler.

Sovyet lâikleri, "lâiklik ateizmdir, halkın dinden uzaklaştırılması­dır", dediler.

Bugünkü Avrupalılara göre lâiklik ise: din ve vicdan hürriyetidir.

İslâmiyet'in tanımladığı lâiklik ise;

Kişilerin fert olarak kendi dini ve ahlaki cemaatlerini istedikleri şekilde kurup yaşamaları ve devlet içinde bütün dinî cemaatlerin; " murakabe-denetleme" görevini yüklenmeleridir.

Teşri,  icra ve kaza (kanun yapma, iktidar olma ve yargılama) işlerine dinî cemaatlerin karışmaması demektir.

Bazıları lâikliği din düşmanlığı şeklinde anlamaktadır. Bunlar insani ve İslâmî anlayıştan son derece uzaktır. Elbette İslâmî anlayıştan uzak olunca, buna bağlı olarak ilmî anlayıştan da uzaktır.

İslâmiyet'te tam demokrasi ve lâiklik vardır

Lâiklik ile demokrasiyi birbirine karıştıranlar; hiyerarşik teşkilâtlanma İslâmiyet'te olunca kötüdür, diyor.

Bazılarına göre; köyler, bucaklar, ilçeler, iller ve devletler olmamalı; halk kendi yöneticilerine mutlak itaat etmemelidir ki, lâiklik olsun!

Yine bazılarına göre, okumuş-okumamış, âlim-cahil olanlar birbirine eşit olmalıdır ki, lâiklik olsun!

Hâlbuki: Bir toplulukta elbette ehliyet olmalı ve pilot olmayan uçak kullanamamalıdır. Bir ülkede elbette teşkilât olmalı ve hiyerarşik düzenlemeler yapılmalı, dolayısıyla başkanlar da olmalıdır. Elbette halk da başkanlarına itaat etmelidir. Başka türlü topluluğun varlığı söz konusu olabilir mi?

Ancak ehliyet alabilme yolu herkese açık olmalıdır. Uçak kullanabilen her kes pilot olabilecektir. Bunun Başkana ve kanunlara itaat isteyerek olacak; halkı yok sayan ve zorla dayatılan yasalar, demokratik hileler ve despotik usullerle getirilen iktidarlar, emanete ehil değildir.

Bu anlamda İslâmiyet'te tam demokrasi vardır ve lâiklik yalnız İslâmiyet'e göre yapılan düzenlemelerde gerçekleşebilir.

Çünkü: İslâmiyet'e göre;

Ekseriyet sistemi sonunda yönetime bir hizip veya mezhep hâkim olur ve sonunda halkı o mezhep mensubu yapar. Hıristiyanlık bunun ya­kın örneğidir.

Oysa nisbî ve yerinden yönetim sistemi ise; değişik grupların bir arada yaşamalarına imkân verir. İslâm Tarihi de bunun açık örneğidir.

İslâmiyet uzlaşmacıdır ve   'tanrı insan'   yoktur;

'Allah'ın halifesi insan'   vardır.

Bazılarının öngördüğü ve zaten kısmen yürütüldüğü demokrasi uygulamasının tastamam gerçekleştiğini bir an için varsayalım. Türkiye'de Batı tipi demokrasinin geldiğini ve uygulanabildi­ğini hayal edelim. Sonuç ne olacaktır? Serbest seçimler yapıldığında, halkın çoğunluğu 'Hanefi' olduğu için seçimleri ve dolayısıyla iktidarı bu mez­hepte olanlar kazanacaktır. Bütün yasaları ve anayasayı Hanefîlerin anlayı­şına göre düzenleyeceklerdir.

Uygulanmakta olan demokratik sistem 'çoğunluk sistemi' olduğu için; herkesi dolaylı da olsa Hanefi kurallarına uymaya zorlayacaklardır. Batı demokrasilerinde yapılan bu değil midir? Böylece Türkiye yine dayatmacı, despot ve totaliter bir rejim uygulamasına girmiş olmayacak mıdır?

İşte; Çoğunluğun aklı ve Batı demokrasilerinin sonucu budur.

Bunun adı; demokrasi kılıflı, dolaylı dayatmacılıktır!

Oysa 'uzlaşmacı demokrasi' uygulamasında, ateistler de dâhil olmak üzere,  farklı din ve düşünceden herkesin inancına göre yaşama ve yapılanma hakkı vardır. Onlarla birlikte elbette Hanefîler de yaşayacaklardır.

İslâmiyet tarafından çoğunluk sistemi, işte bu olumsuzluklardan do­layı kabul edilmemekte ve benimsenmemektedir. Egemenlik, hâkimiyet, demokrasi gibi birçok kavram gibi İslâmiyet'i de yeniden tanımlamamız ge­rekmektedir. Kavramlar kargaşası içinde konular da maalesef net olarak anlaşılamamakta ve kavranamamaktadır. Belki de bizim en büyük problemimiz budur. Kavram belirsizliği ve buna bağlı olarak bilgisizlik!

İslâmiyet,

Düzen olarak uzlaşmayı esas almış ve temel prensiplerden biri gibi benimsemiştir. Ateistlerle bile uzlaşmak suretiyle bir arada yaşanabilece­ğini göstermiştir.

Ancak anarşistler ile kitapsızlar;  yani hiçbir düzenin varlığını ka­bul etmeyenlerle bir arada yaşanmaz, yaşanamaz. Çünkü onların hiç bir dü­zenleri, değerleri ve disiplinleri yoktur.

Kur'ân'ın hükümleri düzen olarak da ihtiyarîdir. Yani sadece ona '-inananları ilzam eder ve kimse kimseye karışmaz, karışamaz. Dinde zorlama yoktur.

Bu da gösteriyor ki 'din' ve 'düzen'i birbirinden ayırmıştır. Bu arada din;  insanlara düzenlerinin nasıl olacağını, nasıl olması gerekliğini de, önermiştir.

İslâmiyet'te 'millî irade': "İradesiz çoğunluğun istediği değildir", 'bunun yerine hilâfet kavramı, içtihat ve icma, irade-i cüz'iye ve irade-i külliye vardır.  Yani ' millî irade ancak bu temalarla tezahür eder ve böyle bir icma da Allah'tan gelen vahiyden sonra akıl ve araştırma ile varılan en önemli delildir.

İslâmiyet'e göre; 'Tanrı insan' yoktur; 'Allah'ın halifesi in­san' vardır. İnsanı tanrılaştıran ve başkalarını da akılsızlıkla itham eden zihniyet sahiplerine hasım olmak gerekmez, sadece acımak ve Allah'tan hi­dayet dilemek gerekir.

Çoğunluk Demokrasisi ve tabiî hukuk: Kur'ân ve Sünnet'in rehberliği insanı özgür kılmaktadır!

Konuyu iyi bir şekilde anlayabilmek ve anlatabilmek amacıyla, yine 'çoğunluk demokrasisi' anlayışından hareketle savunulan "eşitliği" ele alalım. Bir taraftan 'millî iradenin üstünde bir güç yoktur', deniyor; 'millî irade' de çoğunluk iradesidir, deniyor; ondan sonra da eşitlikçilikten ve azınlık haklarından bahsediliyor. Eğer millî iradenin dışında bir şey yoksa ve eğer çoğunluk oyu millî irade ise; azınlığın haklarını kim koruya­caktır ve eşitliği kim sağlayacaktır?

Bir an için ideal demokrasinin olduğunu ve seçimlerin de yapıldığını varsayalım. Toplulukların çoğunluğunda kadınların nüfusu genel olarak erkeklerden fazladır. O takdirde dengesiz bir kadın hâkimiyeti doğmayacak mıdır?

Hz. Muhammed Zorla Değil Biatla, Yani Seçimle ve Rızayla Başkan Oldu!

Elçi Muhammed (sav), olabilecek en adil bir seçimle başkan olmuştur.

Çünkü kendisi yetim ve kimselerin itibar etmediği bir genç iken Mekke'de onüç yıl uğraşarak bir topluluk oluşturdu. Bu topluluğa katılan­ların tamamı onu çok seviyordu ve o herkesin nizasız başkanıydı. Yani nübüvveti de, hilafeti de, Reisliği de, ortak bir kabul ve konsensüse dayanmaktaydı.

Medineliler de onunla anlaşarak onu şehirlerine davet ettiler ve itti­fakla başkan yaptılar. Diğer kabileler ve Yahudiler de sonradan bu anlaş­maya katılarak devleti oluşturdular. Hz. Muhammed gerçekten peygam­berdi. İnsanlığın Son Peygamberi, son rehberi, son önderi bir kavimden ola­cak, henüz hayatta olacak, o güne kadar devlet aşamasına gelememiş olan bu kavim ilk defa onun sayesinde devlet kuracak ve o kavmin mensupları ondan başkasını devlet başkanı yapacaklar! Bu olacak şey midir? Hangi akıl ve mantık bunu kabul eder. O toplulukta ondan daha uygun kim olabilir ki?

Ama tarih tespit ve tescil etmiştir ki: Bütün bu ve benzeri sebeplere rağmen, Hz. Peygamber (sav) önemli olayların öncesinde arkadaşlarını toplamış ve onların biatını yenilemişti. Görüşlerini almış, kanaatlerine önem vermişti! Bu biat ye­nileme olayı bir nevi bugünkü 'güvenoyu' gibi ve onun mesabesinde bir uy­gulamadır. Dünyada ilk defa bu uygulamaları yapabilen bir peygamber ve devlet aşamasına gelişin daha başlangıcında bu kadar demokratik uygulamalar yapmış olan bir topluluk nasıl tenkit edilebilir? Bu gerçekler nasıl inkâr edilip görmezlikten gelinebilinir?

Dünyada ve ülkemizdeki uygulamalar açısından değerlendirildiğinde, o dö­nemdeki uygulamalarla çağımızdaki uygulamalar mukayese edildiğinde, si­yasi kuruluşların ve devletlerin iç ve dış yapıları gerçekçi şekilde incelendi­ğinde, acaba hangisi daha demokratik olabilmiştir? Hele insanlığın geçirdiği aşamalar düşünüldüğünde gerçekler daha bariz özellikleri ile apaçık orta­da değil midir? Hem de inkâr edilemeyecek ve gizlenemeyecek seviyede İslam'ın ve Hz. Peygamber Aleyhisselam'ın üstünlüğü kabul edilmeyecek midir? Yeter ki gerçekten ilim yapılsın ve gerçek ilim adamı olunabilsin.

Evet; İslâmiyet'e göre;

Allah insanı yarattı ve kendisine halife seçti...

İnsanlara rehber ve önder olmaları için peygamberler gönderdi.

O peygamberler Allah'ın yeryüzündeki elçileriydiler. Allah, Son Peygamber Muhammed (s)'den sonra artık kavimlere ve insanlığa peygam­ber göndermeyeceğini bildirdi. 'Siz benim elçime bir halife nasbedin' denildi. Böylece cumhuriyet ve demokrasi dönemine geçildi.

O halde başkanlar, Allah'ın değil topluluğun elçileri ve Allah elçi­lerinin halifeleridirler. Bu son derece basit temsili sistem kavranmadıkça, insanlık; siyasal, ekonomik ve sosyal sıkıntılarını çekmeye devam edecektir!

Hz. Ebu Bekir'i Bütün Medineliler Seçmiştir!

Bir toplulukta başkan seçilirken elbette orada sosyal ve psikolojik baskı olacaktır. Topluluk en iyiyi ve en uygunu seçmenin sancılarını yaşayacaktır. Ama bunun da elbette prensipleri ve seviyesi de vardır!

Düşünelim bakalım, Hz. Ebu Bekir'in seçildiği meclis askerî kuvvet­ler tarafından sarılmış da bir baskı mı yapılmıştır? Yahut  "bu şahsı seçmezseniz, kellelerinizi uçururuz" mu denmiştir? Ya da çağımızda yapılan envai çeşit seçim oyunlarından biri mi tezgâhlanmıştır? Hayır, hiçbiri yaşanmamıştır!..

Arap Yarımadası'nda ilk defa kurulan bir devletin ikinci başkanı olan Hz. Ebu Bekir, Medineliler tarafından ittifakla seçilmiştir. Başkan şûra tarafından seçilmiş, sonra teker teker bütün Medineliler yeni halifeye biat etmişlerdir. Böylece Başkan bütün seçmenlerin oyunu almış demektir.

Bu durum o kavim için yepyeni bir durumdu ve bütün insanlığa da örnek olacak bir aşamaydı. Bu seçim bir soy seçimi değildi. Bu seçim bir kuvvet, çıkar, çatışma seçimi değildi... Sadece liyakat seçimiydi. En bilgili, en tecrü­beli insanın ve belki de bir yönü ile Son Peygamber'in ahlakına ve adalet anlayışına en yakın kişinin seçimiydi. Ashab da en uygun, uyumlu ve isabetli seçimi yap­abileceğini göstermişti...

İslâm düzeninde ekseriyet sistemi yoktur. Çünkü her kesimin yönetime katılım hakkı korunmuştur:

Ekseriyet sistemi kandırmacadan başka bir şey değildir. Çağdaş bir sahtekârlıktır. Bir güç ve kuvvet gösterisidir. Güçlü olanlar arasında bir ül­keyi kimin daha iyi ezeceği yarışıdır.

Barış Düzeni ve Totaliter Yönetimler: Aslolan Silm Yani Barış Düzenidir!

Prof. İlhan Arsel, iki sayfada totaliter yönetimin özelliklerini uzun uzun anlattık­tan sonra, bu yönetim biçimine Nazizmi ve Komünizmi örnek olarak veri­yor. Ancak ilk paragrafta insafsızca itham ettiği Osmanlı Devleti hakkında adeta ağzı / kalemi tutulmuş gibi bir şey diyemiyor!

Evet; Türkiye'de totaliter uygulamalar olmuştur; ama her halde bu devirler Fatih ve Kanuni devirleri değildir. Atatürk sonrası dönemlerdir. İnşallah bir gün gerçekler bü­tün boyutları ile araştırılacak ve ilmî verilere dayanan gerçek Türk Tarihi yazılacaktır. O günler çok yakındır. Biz buna kalpten inanıyoruz.

Osmanlı yönetimi döneminde devlet sadece siyasetle ilgilenmiş, iç ve dış güvenliği sağlamıştır. İç güvenlik yerel yönetimlere bırakılmış ve bey­ler tarafından sağlanmıştır. Osmanlı yönetiminde ne resmî medreseler, ne de resmî mabetler vardır. Resmî odalar ve sendikalar da yoktur. Bunlara karşılık; devletin hiçbir zaman müdahale etmediği vakıflarla yönetilen medreseler, tekkeler ve loncalar vardır. Bu kurumlar ve uygulamalar açısından bakıldığında, Osmanlı yönetiminin halkla doğrudan hiçbir ilişki­sinin varlığı düşünülemez.

Çeşitli ırk ve dinlere mensup insanlar, bu yönetim sayesinde bin yıl ba­rış içinde yaşamışlardır. Türkiye'deki gayrimüslimlerin göç ettirilmesi uy­gulaması, İttihat Terakki ve cumhuriyet yönetimi dönemlerinde gerçekleştirilmiştir.

Prof. Arsel gibi arsızların mantığına göre hareket edersek, bu zorunlu göçlerin baş sorumlusu da Osmanlılarmış! Çünkü Osmanlılar Osmanlı Devleti'ni kurmasalarmış, ne Tanzimat, ne meşrutiyet, ne cumhuriyet dönemi sıkıntıları yaşanmayacakmış!. Dolayısıyla bu tehcirler yani zorunlu göçler de olmayacakmış!.. Ne kadar sağlam ve sağlıklı bir ilmî mantık? Ne insani ve dürüst bir anlayış!?..

İşte bu görüş sahiplerinin ilmî seviyesi  ve milli seciyesi budur!..

İslâmiyet'e göre,  aslolan barış ve silm düzenidir.

Tabiî ve Sosyal Kanunlar ile İlâhî Kanunlar Arasındaki Uyum:

Adil bir düzenin iki kaynağı vardır,

A- Biri iyi bir sistemle düzenlenmiş ilmi ve ahlaki temellere dayandırılmış olması.

B- Diğeri bu sistemde görev alanların bu sisteme inanmış olmalarıdır. Tabiî ve sosyal kanunlara uymayan ve uyum sağlamayan bir düzenleme, adalet değil zulüm kaynağı olur. Meselâ, "erkeklerin de çocuk doğurması ge­rekir" maddesini koyup da doğum yapmayan erkeklere biner altın ceza uygu­laması yapsak, bu anormal uygulama zulüm olmaz mı? Tabiî ve sosyal kanunların inananların dilindeki bir adı da; 'ilahı kanunlar' veya 'sünnetullah'tır. Maddî düzenlemelerde, eğer ilâhî kanunlar ile doğal ve sosyal kanunların verdiği sonuçlar arasında bir fark yoksa problem çıkmayacaktır. Ancak bu suretle oluşmuş kurallar bütününü uygulayacak olanların buna ‘inanmaları' ve uygulama gayreti göstermeleri için ‘mü'min' ve emin, güvenilir olmaları gere­kir. İnanan bir kimseyi, Allah'a ve ahlaka inanmayan zalim ve hain odaklara ve onların dayattığı kanunlara itaate zorlamak, çağdaş firavunluk değil midir?

İşte bu gerekçelerden dolayı, inananlar farklıdır ve haklıdır. Ve çok yakında Hak Batıl'a galip gelecektir!..

İslâmiyet'e göre;

Bir dinin hak din olabilmesi için; akıl yoluyla tespit edilen tabiî ve sos­yal kanunlar ile Kitap ve Sünnet açısından tespit edilen ilâhî kanunlar ara­sında paralellik olmalıdır. Ancak o zaman o din 'hak din' olabilir. Aksi olursa 'bâtıl din' sayılır... Atatürk de, bu gerçeği özellikle vurgulamıştır.

İslâmiyet'te; yerine göre, "dinsizlik, bâtıl dinden daha iyidir." Çünkü:

Zehirle yiyeceği ayırt etmek gerekir. Zehiri hiç almamak, almaktan çok daha iyidir. Ama elbette insan gıdasız yaşayamaz. Yaşayabilmesi beslenebilmesine bağ­lıdır. Alınacak şeyin gıda değeri ve doğruluğu, onun sosyal ve tabiî kanun­lara uygunluğu ile bilinir ve anlaşılır.

Evet, inançsızlık "Boşluk" (Hiç)lik, ama münafıklık "zehir"dir. Açlık ta tehlikelidir ama zehir yemekten hayırlıdır.

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Ülke Parçalanırken;VİCDANINI BASTIRMA VE KENDİNİ AVUTMA GİRİŞİMLERİ!
Süleyman Demirel'in af ve uzlaşma çağrısı ve vicdanların yankısı! "Herkesin birbirini...
Devami
AKP’NİN KIBRIS VE KIRIM DUYARSIZLIĞI VE AKIL ALMAZ KUR’AN SAYGISIZLIĞI
 AKP Bakanları Kur’an’la alay ediyordu! Piyasaya servis edilen iki ayrı kasette...
Devami
BOP: ABD'NİN KEHANETİ, AKP'NİN İHANETİ!
  Amerika, İslam coğrafyasının haritasını değiştirip, yeniden çiziyor: Şimdi, bu...
Devami
HÜKÜMET-CEMAAT KAPIŞMASI; İçtihat Farklılığı mı, Menfaat Kavgası mı?
Fetullah Gülen’in İran’a sataşması! Mut’a Nikâhı (gizli ve geçici nikâh); Bâtıldır!...
Devami
DİN DEREBEYLİĞİ OLUŞUMLARI VE TEHLİKELİ SONUÇLARI!
  Öncelikle şu gerçeği vurgulayalım; Dini cemaat ve tarikatlar İslam ovalarına-ortamlarına...
Devami
DEPREM BOMBALARI
  Ahmet Akgül Hoca'nın "Ruhlar ve Sırlar" kitabında, ayrıca "Ufo'lar...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4557

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR