Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2117
mod_vvisit_counterDün3126
mod_vvisit_counterBu Hafta27018
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay124933
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16762908

IP'niz: 34.200.252.156
Bugün: 29 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189068

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

SOLDAN ONURLU VE OLUMLU BİR DAVET:

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Savaşa ve Emperyalizme Karşı Birlikte Duralım

Önce, kendimi kısaca tanıtmakta yarar olsa gerek. Otuz yıldır örgütlü bir sosyalistim, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin (DSİP) kurucu üyelerinden ve Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu'nun (BAK) ilk imzacılarındanım. Bugün insanlığın önündeki temel sorunun, her şeyden önce, Amerika'nın Irak'ta yenilmesini sağlamak olduğuna, 21. yüzyılın tarihinin şu anda Irak'ta yazılmakta olduğuna inanıyorum.

 

Bu çağrının bugün yapılabilecek tek anlamlı çağrı olduğunu düşünüyorum. İki nedenle. Birincisi, emperyalizmin bugünkü somut durumu ve bu durumun bizlere, tüm muhalif hareketlere verdiği fırsat; ikincisi, "birlikte duralım" çağrısının başarı şansının bugün her zamankinden daha yüksek olması. Bu iki ana başlığın altını, izninizle, kısaca doldurayım.

Emperyalizmin bugünkü somut durumu

Kapitalist dünya ekonomisi 1968-70 yıllarında içine girdiği krizden 30 yıldır kurtulamamıştır. Bu kriz karşısında almaya başladığı önlemlere karşı yükselen ilk direniş hareketini bugün "1968 hareketi" olarak biliyoruz. Bu hareket, 1945-70 yılları arasında kapitalizmin tüm tarihi boyunca yaşadığı en hızlı büyüme dönemi boyunca her yıl bir öncekinden daha iyi yaşamaya alışmış kitlelerin ekonomi sıkışmaya başladığında beklentilerini bulamaz olup isyan etmeye başlamasıyla ortaya çıkmış, Amerika'da siyahların, Üçüncü Dünya ülkelerinde ezilen ulusların ve tüm dünyada Vietnam savaşına karşı olanların hareketleriyle birleşmiş ve dünyayı değiştirmeye aday olmuştur. Yeni, genç, saf ve heyecanlı bir kuşağın bu hareketi gerçekten de dünyayı sarsmış, değiştirmiştir (1968 sonrasının dünyası, özellikle toplumsal, kişisel, cinsel ilişkiler açısından, 1968 öncesinin dünyasından farklıdır çünkü), ama sonuçta köklü, temel bir değişikliği gerçekleştiremeden yorulmuş, geri çekilmiştir.

Yaklaşık 1970'lerin sonlarından itibaren, artık krize karşı kendilerinden yana bir çözüm getireceğini umdukları stratejiyi geliştirmiş olan dünya egemen sınıfları bu stratejiyi dünyanın her yanında dayatmaya başlamışlardır. Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Helmut Kohl ve Turgut Özal gibi isimlerin simgelediği ve neoliberalizm (veya yanıltıcı bir ifadeyle ‘küreselleşme') olarak bildiğimiz ekonomik siyasetler paketinden oluşan bu strateji, o güne kadar sermayeye kapalı olan alanların (hem sektörel, hem coğrafi anlamda) açılmasını ve, bu şekilde, kâr oranlarının düşme eğilimini tersine çevirmeyi amaçlıyordu. Özelleştirme; Üçüncü Dünya ülkelerinin yabancı sermayeye uyguladıkları tüm denetleyici yasaların kaldırılması; Merkez Bankalarının, borsaların, faizlerin ve dövizlerin tümüyle serbest bırakılması; çalışanları, çocuk emeğini, çevreyi, özürlüleri, hasta ve yoksulları koruyan kanunların kısıtlanması; sosyal devlet uygulamalarıyla toplumsal gelirin bir bölümünün yardıma muhtaç kesimlere aktarılma yollarının tıkanması; örgütlü işçi sınıfının direniş gücünü kırmak için sendikasızlaştırılma: bütün bunlar sermayeye yeni kâr alanları açmak ve mevcut alanlarda kâr oranlarının sınırlarını kaldırmak amacını güdüyordu. Egemen sınıflar arasında sağlanan fikir birliğiyle bu siyasetler her ülkede uygulamaya konulurken, Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar bu siyasetlerin uluslararası düzeyde bekçiliğini yapıyordu. Söylemeye gerek yok, insanların Batı'da alışageldiği, Üçüncü Dünya'da ise uğruna mücadele ettiği pek çok hakkın, kazanımın ve beklentinin ellerinden alınmasını gerektiren bu siyasetler ancak topyekûn bir saldırı ile dayatılabilirdi ve nitekim öyle oldu. Dünyanın çalışan nüfusu için daha az ücret karşılığında daha uzun bir işgünü veya işsizlik ve her iki durumda da yoksullaşma anlamına gelen ekonomik saldırıya, ideolojik saldırı eşlik etti. Toplumun değil, bireyin ve rekabetin önemli olduğu; insan toplumlarını örgütlemenin kapitalist serbest piyasa ekonomisinden başka bir yöntemi olmadığı ve olamayacağı; "yenidünya düzeni"ne girdiğimiz; "tarihin sonu"na geldiğimiz hep sorgulanamaz doğrular olarak ilân edildi, anlatıldı, teorize edildi.

Ve bu topyekûn saldırı karşısında maalesef direnemedik.  1980-2000 yıllarında insanlığın ezici çoğunluğu için dünya cehenneme dönüştü.. Avrupa'da sosyal devletler kırpılıp kuşa çevrildi (örneğin, İngiltere'de sağlık hizmetleri ve eğitim artık parasız değil), Amerika'da ortalama yaşam koşulları ve gelir düzeyleri 100 küsur yıldır ilk kez düşmeye başladı (örneğin, yapılan tüm kamu yoklamaları büyük çoğunluğun artık "Amerikan rüyası"na inanmadığını, çocuklarının kendilerinden daha kötü koşullarda yaşayacağını beklediğini gösteriyor), Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'nde serbest piyasa ekonomilerine geçişin sonucunda on milyonlarca insan ilk kez açlıkla karşı karşıya kaldı (örneğin, Rusya'da nüfusun önemli bir kesimi arka bahçelerinde yetiştirdiği patates ve sebzelerle besleniyor; feodalizme geri dönüldü adeta), Afrika'da pek çok ülkede nüfusun yarıya yakını AIDS hastasıyken, pek çoğunda çocuklar temiz su bulamadıklarından ölüyor. Evet direnemedik ve bir diriliş gösteremedik. Niye direnemediğimizi isterseniz burada tartışmayalım. Ne sosyalistler, ne kapitalist kesimler, ne milliyetçiler, hiçbirimiz direnemedik, direndiğimiz yerde yenildik. Ta ki 1990'ların sonlarına kadar. Tarihte dönüm noktaları bir günün işi değildir ama diyelim ki 30 Kasım 1999'da Amerika'nın Seattle kentinde Dünya Ticaret Örgütü'nün yıllık toplantısını basan kitlesel gösteriden bu yana, dünyada hava değişti, direniş yükselmeye başladı, yenilgilerin arası açıldı. Henüz kapitalist sermayenin neoliberal saldırısını püskürtmüş değiliz;  ama dengeler değişti, yeni bir kuşak, 1980'lerin ve 1990'ların demoralizasyonunu sırtında taşımayan genç bir kuşak direniyor, sermaye her istediğini artık kolayca dayatamıyor, zorlanıyor. Zorlanıyor, ama saldırıyı sürdürmek zorunda. Oysa dünya kapitalizminin lokomotif ekonomisi, emperyalizmin öncü müfrezesi Amerika artık eski Amerika değil. İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkıldığında, Amerikan ekonomisi tek başına dünyadaki tüm üretimin yarısını üretiyordu. Bugün bu oranın yüzde 22 civarında olduğu tahmin ediliyor. Avrupa Birliği'nin toplam üretimi Amerika'nınkine hemen hemen eşit. Dahası, ve Amerika egemen sınıfı açısından daha önemlisi, Çin'in 10-20 yıl kadar kısa bir süre içinde Amerikan ekonomisini yakalayacağı ve geçeceği tahmin ediliyor. Kısacası, Amerika artık dünyadaki hegemonyasını ekonomik gücünü kullanarak dayatacak ve sürdürecek durumda değil. Ancak bir alan var ki, bu alanda Amerika'nın tüm rakiplerine karşı tartışılmaz bir gücü ve üstünlüğü var. Amerika'nın askerî gücü rakip tanımaz bir düzeyde. Ülkelerin askerî harcamaları listesinde, Amerika'nın harcamalarının, kendisinden sonra gelen 16 ülkenin toplam harcamalarından daha fazla olduğu hesaplanıyor.

Amerikan egemen sınıfı, ekonomik zaafının da, askerî gücünün de bilincinde. Bu egemen sınıfın bir kanadı, 21. yüzyılda Amerikan hegemonyasının sürdürülmesinin ancak askerî güç kullanarak mümkün olacağına, ancak bu gücü kullanarak hem müttefik rakiplerini (AB ve Japonya gibi) hizaya getirebileceğine, hem potansiyel düşman rakiplerine (Çin gibi) gözdağı verebileceğine inanıyor. George W. Bush ve çevresi işte bu kanadın temsilcileri. Ve Irak savaşı, artık herkes biliyor ki: Saddam'ın diktatörlüğüyle, Irak halkının özgürlüğüyle ilgili değil, ‘Yeni Bir Amerikan Yüzyılı' projesiyle ilgili. Irak'ın petrol kaynakları Amerika için kuşkusuz önem taşıyor. Hem bu kaynakları güvenceye ve kendi denetimi altına almak, hem de petrol musluğunun başını tutarak rakiplerine karşı önemli bir koz elde etmek açısından. Ama savaşın sadece petrolden kaynaklandığını düşünen bir yaklaşım eksik kalır, yanıltıcı olur. Çünkü bu yaklaşım Afganistan'a niye saldırıldığını açıklayamaz; Amerika'nın saldırganlığının Irak'la sınırlı olduğunu ima eder, bizzat Bush'un ilân etmiş olduğu diğer saldırı planlarının nedenini açıklayamaz. Amerika'nın sorunu sadece petrol (veya genel olarak hammadde) değil, askerî üstünlüğünü kullanarak küresel hegemonyasını pekiştirmek, potansiyel tehditlerin önünü kesmektir. Afganistan savaşı ile, örneğin, Amerika hem o güne kadar giremediği beş yeni ülkede askerî üs sahibi oldu, hem Çin'i markaj altına almaya başladı, hem de Asya petrol ve doğal gaz kaynaklarının yanıbaşında konuşlanmış oldu. Afganistan ve Irak savaşları, iç içe girmiş askerî, ekonomik ve jeopolitik unsurlardan oluşan bir stratejinin ilk adımları. Bush'un ‘şer ekseni', yemin töreninde İran'ı hedef göstermesi, stratejinin kalıcılığına ve bundan sonraki adımlarına işaret ediyor.

Bu stratejinin başarıyla uygulanabilmesi, dünya nüfusunun ezici çoğunluğu için iki anlama gelecek: bir yandan yeni yeni savaşlar, ateş, kan ve ölüm; bir yandan neoliberal ekonomik politikaların dünyanın her yanında daha acımasızca dayatılması, hastalık, yoksulluk ve ölüm.

Ancak Amerika egemen sınıfının tüm planları daha ilk adımda Irak'ta batağa saplanmış durumdadır. Şu ana kadar 150 binin üzerinde Irak'lıyı katletmiş olmalarına rağmen, 150 bine yakın Amerikan askeri, bir o kadar da teçhizat, donanım ve destek gücü, milyonlarca dolar harcıyor ve Irak'ta asayiş sağlayamıyor, direnişi bastıramıyor. Bu durumda, stratejinin ikinci ve üçüncü adımlarının atılması mümkün değil. Irak'ta direniş sürerken İran'a saldırmaları mümkün değil. Amerika'nın bir bu kadar daha askeri yok. Dahası, Amerikan kamuoyunu iki cephede iki savaşı desteklemeye ikna etmek mümkün olur mu, kuşkulu. Amerikan ekonomisi bu ekonomik yükün altından kalkabilir mi, kuşkulu.

Kısacası, Irak herhangi bir savaş değil. Bu yüzyılda emperyalizmin ve dolayısıyla insanlığın kaderini belirleyecek olan bir savaştır. Amerika'nın kazanması halinde, emperyalizmin daha da azgınlaşacağı, dünyayı çok geniş kitleler açısından yaşanmaz hale getireceği açıktır. Yenilmesi halinde ise; bir günden bir güne her şey değişmeyecek elbet, ama dünya bir nefes alacak, tüm muhalifler moral kazanacak, Latin Amerika'nın küçük bir ülkesinde musluk suyunun özelleştirilmesine karşı direnenlerden Filistin'in özgürlüğü için mücadele edenlere kadar herkes, hepimiz, güç kazanacağız. Bu nedenledir ki, "Savaşa ve emperyalizme karşı birlikte duralım" çağrısı, soyut ve genelgeçer bir davet değil, bugün her zamankinden daha somut, daha anlamlıdır. Emperyalizmin sarsıcı bir yenilgi almasını sağlamak, her zamankinden daha büyük bir amaç ve ihtiyaçtır.

"Birlikte duralım" çağrısının başarı şansı

Ancak, emperyalizmin Irak'ta yenilmesini sağlamak Bağdat ve Basra sokaklarında kahramanca direnenlerin tek başlarına başarabilecekleri bir iş değildir. Amerikan ordusunun, sadece direnişçiler sayesinde Irak'ta askerî bir yenilgi yaşaması mümkün değildir. Son tahlilde, Amerika Irak'ın tüm şehirlerini yerle bir edecek, hareket eden her şeyi bombalayacak, ülkeyi çöle çevirecek teknolojiye ve silâhlara sahiptir. Amerika'yı durdurmanın tek yolu dünyadaki en önemlisi, bizzat Amerika'daki savaş karşıtı hareketi güçlendirmek ve Amerikan karşıtı cepheyi geliştirmektir... Amerikan egemen sınıfı, 15 Şubat 2003 günü tüm dünyada 35 milyon insanı sokaklara taşıyan, 1 Mart 2003'te Türkiye'de teskerenin reddedilmesini sağlayan, İspanya'da savaş yanlısı Aznar hükümetini yıkan, şu ana kadar dört hükümeti Irak'tan askerlerini geri çekmeye zorlayan bu hareketi hesaba katmak zorundadır.

Amerikan ordusu hâlâ Vietnam savaşını kaybetmediğini iddia etmektedir. Bunun doğruluk payı şöyledir. Amerika savaşı sadece Saygon'da ve Hue'de aldığı (ölümcül olmayan) askerî darbeler nedeniyle değil, Washington sokaklarında milyonlar savaşa karşı çıktığı için kaybetmiştir. Geçen sefer Vietnam Sendromu nedeniyle Amerika'nın yıllar boyunca askerî elini dünyadan çekmesini sağlayan savaş karşıtı hareket bu kez daha da büyük, daha da güçlü. ‘Irak Sendromu'nu yaratmak bizim elimizde.

Bu hareketin kitleselliğinin yanı sıra belki de en çarpıcı özelliği çok farklı konularda çok farklı düşünen, dünyanın sorunlarını farklı algılayan ve farklı çözümler öneren insanları, grupları, örgüt, kurum ve çevreleri tek bir ortak amaç etrafında bir araya getirmiş olması. Hareket, bu birleştirici özelliğini, "birlik içinde çeşitlilik" ruhunu, 1999 Seattle gösterisinden beri yükselmekte olan direniş havasından alıyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün yaptırımlarına karşı, çevrecilerin, sosyalistlerin, sendikacıların, üçüncü dünyanın borçlarının silinmesini talep eden kampanyaların, eşcinsel haklarını savunanların ayrı ayrı gösteri yapmasının anlamsızlığı, Seattle gösterisine katılan herkes için aşikârdı. Herkes orada farklı farklı kaygılar nedeniyle bulunuyordu, ama herkesin taleplerinde ortak bir antikapitalist öz vardı. Seattle'ı izleyen düzinelerce uluslararası gösteride, Dünya ve Avrupa Sosyal Forumlarında ve nihayet savaş karşıtı harekette aynı antikapitalist öz, aynı birlikte mücadele azmi hep kendini gösterdi.

Aynı şeyleri, doğal olarak, Türkiye'de de gördük. 1 Aralık 2002 İstanbul gösterisi ile 1 Mart 2003 Ankara gösterisi arasındaki dönemde faaliyetleri zirveye çıkan Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu 159 örgüt ve kurumu ve on binlerce tek tek savaş karşıtını eylemde bir araya getirdi.[1]



[1] Yarın Dergisi / RONİ MARGULİES


Bu yazarin diger makaleleri

AMERİKANIN TÜRKİYE KAYGISI ve AKP UYARISI!
  Washington'da temaslarda bulunan TÜSİAD heyeti, 'AKP iktidarı altında Türkiye...
Devami
AKP’NİN VURGUN ŞEBEKESİ VE MAFYA EKONOMİSİ
Türk-İş sonunda uyanmıştı: “IMF'den Türkiye'ye dost olmaz!” Türk-İş tarafından hazırlanan raporda,...
Devami
ALEVİ-SÜNNİ KARDEŞTİR
Hakka uygun gör her işi Çıkar gönülden teşvişi Ehli Beyt’i seven kişi Namertlere...
Devami
CEMAATLER, GENERALLER VE İHTİMALLER
3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk Neden Hedef Alınmıştı? Herhalde Onu...
Devami
YAHUDİ TARİHÇİLERİN ATATÜRK NEFRETİ VE ALLİANCA (Alyans) OKULLARININ HIYANETİ
“İlericilik, eşitlik ve kardeşlik” gibi yaldızlı sloganların arkasına sığınarak ve...
Devami
ERMENİ AÇILIMI, AZERİ SATILIMI!
Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev: “Bizi askeri müdahaleye mecbur bırakmasınlar” Azerbaycan Devlet...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5242

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR