ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün223
mod_vvisit_counterDün4675
mod_vvisit_counterBu Hafta15404
mod_vvisit_counterGeçen hafta38327
mod_vvisit_counterBu Ay118960
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17043100

IP'niz: 3.232.96.22
Bugün: 19 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12278370

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TERÖR-DEMOKRASİ VE ÖZELLEŞTİRME MASALI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Altan Tan “Ortadoğu federasyonu istediklerini” açıklamıştı

Çünkü BDP milletvekili Altan Tan, “artık Kürtlerin ulus devlet istemediğini” belirtip çözüm süreciyle birlikte yeni demokrasi dönemine girildiğini söyleyerek, “Türk Devleti de adım atarsa daha büyük bir proje olacağını” hatırlatmıştı.

Selahattin Demirtaş da geçtiğimiz aylarda bir gazeteye verdiği röportajında da Öcalan'ın yeni bir proje içerisinde olduğunu söylemiş “Öcalan’ın, AB'nin demir-çelik birliğiyle kurulduğunu ve bu projenin Türkiye için örnek oluşturduğunu ve "Ortadoğu Konfederasyonu" şeklinde bir sistem arzuladığını” vurgulamıştı.

CNN Türk'te Enver Aysever'in sorularını cevaplayan Altan Tan ise: “Bölgesel organizasyonlar zamanı geldiğini, Ortadoğu'ya yeni bir sistem gerektiğini, Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Alevilerin, Şiilerin, Sünnilerin birlikte yaşayabileceği bir proje geliştirilmesini" anlatmıştı.

Bundan tam 20 yıl önce, 1993 baharında Reha Mağden şimdi Barış ve Demokrasi Partisi milletvekili olan Altan Tan’la “Kürt sorunu” çerçevesinde bir söyleşi yapmış ve Aktüel’de yayınlanmıştı. Şimdi taraf yazarı Alper Görmüş “PKK Türkiye’nin partisidir” manşetini atmıştı. O dönemde geçerli olan Terörle Mücadele Kanunu’na göre, suç unsuru oluşturduğu düşünülen haberlerin sahiplerinin yanı sıra yazı işleri müdürleri de yargılanıp cezalandırılmıştı. Bugün AKP hükümetinin çözüm sürecini desteklediğini söyleyen bazı yazarlara bakılırsa, PKK hayırlısıyla yurtdışına çıktıktan sonra “buharlaşacak”, böylece “terörü bitirmek” için “terör örgütü”yle kurulan diyalog da sonlanacakmış. Oysa Murat Karayılan’ın, savaş bittikten sonra siyaset yapmak istediğine dair beyanı, PKK’nın “buharlaşmasını” bekleyenlerin palavrasını patlatmıştı.

Bütün bu itiraflardan, Abdullah Öcalan’ın “Misakı Milli” diye Büyük Kürdistan amaçladığı, ama buna “Türkiye’nin himayesine bırakılacağı” kılıfı sarıldığı sırıtmaktaydı. Altan Tan’ın ve Selahattin Demirtaş’ın ifadeleri gayet açıktı: Barış projelerinin sonunda adım adım Kürdistan oluşumu sağlanacaktı. Ve zaten AKP iktidarının acziyet ve teslimiyetiyle PKK için: “teröristler” yerine “aktivistler” kavramı kullanmaya, “Anarşistlerle askerin mücadelesi” yerine “Devletle isyancı gerillanın çekişmesi” anlamında eşkıyalık masumlaştırılmaya ve yumuşatılmaya çalışılmaktaydı!?

Hem muhalefeti, hem de daha olumlu ve onurlu teklif ve tenkit sahiplerini, tamamen dışlayıcı, hakaret yağdırıcı ve kavgacı bir üslupla azarlayan Sn. Başbakan’ın sözde barış pazarlıklarına nasıl bel bağlanacaktı? Kaynaştırıp kucaklayıcı değil, bu aşağılayıcı ve kaçırıcı üslup giderek “AKP’li olamayan barışçı sayılamaz” noktasına vardırılmıştı. Hayret, on binlerin katili PKK ile sözde barış masasına oturanlar, kendi halkının yarısını niye fesatçılıkla ve “iflah olmaz”cılıkla suçlayıp saldırmaktaydı? Yeni Anayasa taslağı teklifinde:

1-       Kürdistan’a özerklik sağlanmasını

2-       Kürtçeye okullarda ve devlet kurumlarında resmiyet kazandırılmasını

3-       “Türk Milleti” kavramının, bütün yasalardan ve resmi yazışmalardan çıkarılmasını isteyecek kadar küstahlaşan (daha doğrusu AKP ile birlikte ABD Yahudi Lobilerinin verdiği rolleri paylaşıp paslaşan) BDP ile uzlaşan Sn. Erdoğan, yanlışlarını söyleyen ve kuşkularını dile getiren kesimlere karşı, niye böylesine hırçındı?

PKK’nın KCK yapılanmasına katılan Harun Toygar polis sorgusunda: “Örgütün yakında Üniversiteleri karıştırma hazırlıkları yaptığı, ama bunu PKK dışındaki odaklardan kaynaklandığı şeklinde göstermeye çalışacağı” bilgisini vermesinin ardından, koğuşunda öldürülmüş halde bulmuşlardı. Bundan birkaç gün sonra Diyarbakır Dicle Üniversitesinde barışçı(!) PKK’lılarla Kürtçü ve İslamcı Hizbullahçılar birbirine saldırmış ve ortalığı yakıp yıkmışlardı…

Ve bütün bunlar yaşanırken Sağlık Bakanlığı tüm birimlerine, “TC (Türkiye Cumhuriyeti) kelimelerinin “artık yersiz ve gereksiz olduğu için silinip atılması” talimatını yollamıştı. Yetmez, Ticari Sicil Müdürlükleri, 1956’da İzmirli meşhur dönmelerden Evliyazadelerin damadı Adnan Menderes tarafından çıkarılan bir kanunu referans gösterip: “Türk, Türkiye Cumhuriyet” kavramlarını kullanan kurum ve kuruluşlara “bunları kaldırın!” uyarısı yapmıştı!? “Türkiye Cumhuriyeti” ve “Türk Milleti” böylece resmen ve fiilen ortadan kaldırılmaya çalışılırken, bir yandan da, güya “Yeni Osmanlı hülyasını” canlandırma adına tam bu süreçte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği ikametgâhında, Osmanoğlu ailesi mensuplarına yemek vermesi ise projenin bir başka ayağıydı. Bu arada 16 yıl önce BM Genel Sekreteri Butros Gali, İstanbul’da yapılan Habitat toplantısında, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanı başındayken, İstanbul’dan  “İstanbul Federe devleti”  ve Türkiye’den  “Türkiye Federal Cumhuriyeti”  diye söz etmesi unutulmamalıydı. Butros Gali’nin,  “Dünya iki yüz devletli yapıdan, iki bin devletli, beş bin devletli bir yapıya doğru gidiyor” sözleri hatırlanmalıydı!

İşte Kerry’nin, tavsiye ve talimatıyla Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Öcalan’ın  “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı”  diyerek, milli birlik ve dirliğimizi dinamitlemelerinin arkasında böyle büyük bir proje yatmaktaydı”[1] 

Şu noktayı da açıkça vurgulayalım ki; “TC”den gıcık alan “WC”ciler, asla amaçlarına ulaşamayacaktır, değil yurdumuzu ve ordumuzu yozlaştırmak, hatta manevi bir devrim ve değişimle doğrulan Türkiye, Yeni Bir Dünya’ya öncülük yapacaktır. Ancak, “Kürtçülüğün” çaresini “Türkçülük” sananlar, katı ulusalcılıkla, ılımlı İslamcılıktan kurtulmaya çalışanlar, din istismarcılığına devrim simsarlığıyla karşı çıkanlar da aldanmaktadır. Kur’an kaynaklı, akıl ve bilim dayanaklı ve temel insan haklarına saygılı ve sağlayıcı Adil bir Düzene ihtiyaç vardır ve mutlaka kurulacaktır.

“Parçalanmış Türkiye” haritaları blöf değildir, düşmanlarımızın gerçek hedefidir.

Bugünkü bölünme sürecinin rayları yıllar öncesinden beri döşenmekteydi. Amerikalı emekli Albay Ralp Peters'in, “Ortadoğu'nun sınırlarını din, mezhep ve etnik köken kriterlerine göre yeniden çizdiği ünlü haritası” bu kez 2007 Mayıs’ında Atina'da masaya serilmişti. Güya Yunanistan, NATO bünyesinde müttefikimizdi. NATO'nun asli görevi ise üyelerinin toprak bütünlüğünü gözetmekti. Yani, Yunanistan, toprak bütünlüğümüz tehlikeye girerse, Türkiye'nin yardımına koşması gerekirdi. Ama Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı'nın seminerinde, sözde "Beyin fırtınası" estirmek adına Peters'in “parçalanmış Türkiye” haritası açılabilmişti. Hem de bütün bunlar Türkiye'nin Atina Askeri Ataşesi Kurmay Albay Atilla Şirin'in önünde gerçekleşmişti.

Askeri ve stratejik gelişmelerin tartışıldığı toplantılarda bu haritaların boy göstermesi ne "Yanlışlıkla", ne de yetkililerin "Bilgisi dışında" oluyor zannedilmesindi. Tam tersine bu haritalar titiz ve bilinçli çalışmalarla ortaya çıkıyor ve ABD'nin "Yeni Dünya Düzeni" projesinin can alıcı bölümünü oluşturuyordu. Böylece bir yandan bu haritalarla, beyinler Türkiye’nin bölünmesine hazırlanıyor, bir yandan da o haritadaki dinamikleri tetikleyecek olan Irak'ı üçe bölme planı tıkır tıkır işliyordu. Dönemin Demokrat Partili Senatörü Joseph Biden'in önerdiği plana destek verenler kervanına en güçlü başkan aday adayı Hillary Clinton'dan sonra Brookings Enstitüsü ile John Hopkins Üniversitesi de katılıyordu. BM Sözleşmesi'ndeki “devletlerin toprak bütünlüğü ve sınırların değişmezliği” güvencesine de inanmayın. BM'nin kurucularından olan Yugoslavya'nın ve Irak'ın hangi akıbete uğradığını unutmayın. Çünkü bu sonuçlar, Kürtler gibi bağımsızlık isteyen halklar için emsal oluşturuyordu. Yugoslavya’dan sonra sıranın Ortadoğu'ya geleceği konuşuluyordu. ABD Pentagon temsilcisi Yahudi Peters'in haritası işte bu niyetini ortaya koyuyordu.

Teröre karşı Ankara-Tahran işbirliğinin gereği

2007 Nisan’ında İran Büyükelçiliği’nin ‘ulusal askeri günü’ nedeniyle verdiği resepsiyon önemliydi. İran Büyükelçiliği’ndeki resepsiyondaki -özel bir fotoğraf-  Barzani’yi şımartan Washington’a çok anlamlı-gayet dik duruşlu bir ‘göndermeydi’, Ankara’da İran Büyükelçiliği’nin verdiği resepsiyona çok sayıda ülkenin, generalleri-askeri ataşelerinin yanı sıra (şimdi dikkat) Türk Silahlı Kuvvetlerimiz’den de 11 generalimiz icabet etmişti. İlk defa bu kadar fazla sayıda generalimizin İran Büyükelçiliği’ndeki ‘ulusal askeri gün kutlamasında’ hazır bulunmaları “bölgesel güç oyununun Washington’a bırakılmaması ve de özellikle Kuzey Irak’a bir askeri operasyon an meselesi iken Türkiye-İran arasındaki işbirliğinin arttırılması” adına çok önemli bir göstergeydi. Türkiye’de kapalı kapılar ardındaki asıl önemli-kritik gündem; sınır ötesine-Kuzey Irak’a askeri operasyonun her an yapılabileceği idi. Tam bu kritik noktada, İran Büyükelçiliği’ndeki bu görüntü “stratejik derin arka plan” içermekteydi. Peki... İran, Türkiye’nin Kuzey Irak’a-sınır ötesine yapması muhtemel operasyona nasıl bakıyordu? Bu soruyu geceye ev sahipliği yapan İran Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Hüseyin Romouzi’ye sordum, işte İran’ın bakışı; “Türkiye’nin PKK ve destekçilerine karşı verdiği terörle mücadeleyi tamamen destekliyoruz. Ankara’nın bu anlamda yapmayı planladığı sınır ötesine askeri operasyonu da ‘Türkiye’nin kendini savunma hakkı’ olarak görüyoruz. Biz PKK’ya karşı aktif mücadele başlattık. Son dönemde 110 PKK’lı terörist yok ettik, Türkiye’nin hassasiyetini anlıyoruz.”

 Bu arada elbette diplomatik girişimlerin de sonuna kadar denenmesi gerekmekteydi. İran’ın Ankara eski Büyükelçisi Sayın Firouz Devletabadi ‘ABD’nin ve desteklediği Barzani’nin “Büyük Kürdistan projesini” ancak Tahran-Ankara işbirliği durdurabilir, Tahran-Ankara arasında acilen ASKERDEN ASKERE ilişki geliştirilmesi gerekiyor’ demişti.[2]

ABD-PKK pazarlığı, Muttaki'nin telaşı ve tedirginliği

O süreçte İran Dışişleri Bakanı Manuçer Muttaki neden apar topar Ankara'ya gelmişti. Siyasi gündemin alabildiğine yoğun olduğu bir dönemde, önceden planlanmamış bir ziyaretin Ankara'da en üst düzeyde ilgi görmesi nasıl açıklanabilirdi? Medyaya yansıdığı kadarıyla, ilk akla gelenler şöyleydi: Irak'ın Komşuları Zirvesi'nin İstanbul'da değil Kahire'de yapılmasından iki ülkenin de rahatsızlık hissetmesi. Sürecin Türkiye ve İran'ın inisiyatifinden çıkıp ABD ve Bağdat ile Arap ülkelerin kontrolüne girmesi. İran'ın nükleer programı ile tırmanan gerilim için Ankara'nın desteğini istemesi. O şartlarda AKP Türkiye’si İran’la ciddi ve cesaretli bir işbirliğini sürdürebilseydi, hem Kuzey ırak bölünmeyecekti, hem PKK bitirilecekti.

Önceleri “Filistin'e Türk askeri gitmeli ve İsrail sınırına yerleşmeli” diyen İbrahim Karagül nasıl değişmişti?

“Filistin halkının seçimine karşı ABD, İsrail, “Filistin'in Karzaisi” olarak tayin edilen Mahmud Abbas'ın El Fetih grubu ve bazı Arap ülkeleri aynı safta buluştu. Önce ağır ambargo başlatıldı. Filistinliler açlıkla terbiye edilecek, Hamas çaresiz bırakılacak, diz çöktürülecekti. Başarısız oldu. Sonra iç çatışmalar başlatıldı. Tıpkı Irak'taki Şii-Sünni çatışması gibi. Sayısız ateşkes ilan edildi, Mekke Anlaşması yapıldı ve Ulusal Birlik Hükümeti kuruldu. Ambargo da, iç çatışma da, Mekke Anlaşması da Hamas'ı tasfiye etmek için bir süreç olarak uygulandı. El Fetih, İsrail ve ABD omuz omuza Filistin'in bir kesimine savaş ilan etti. Mısır'dan, İsrail'den El Fetih'e silah yağdırıldı. Halk ambargo altında kıvranırken Abbas'ın kadrosuna milyonlarca dolar dağıtıldı. Ne de olsa o, Afganistan'da, Irak'ta, Lübnan'da oluşturulan yeni iktidar elitlerinden, kukla liderlerden biriydi. Çatışmalar yaşanırken İsrail Abbas'a her an yardıma hazır olduğunu açıklıyor, bu yardımı da yapıyordu. Çatışmalar sırasında İsrail kontrol noktaları El Fetih militanlarına tamamen açıldı. Sonunda olan oldu, Hamas El Fetih'i Gazze'den çıkarttı. Abbas, eline tutuşturulan programı harfiyen uyguluyordu. Hamas'ı, yasadışı seçimle işbaşına gelen temsilcileri hain ilan etti. Batı Şeria'da Hamas yanlılarına karşı İsrail ile birlikte operasyonlar başlattı. Olağanüstü hal kararı aldı. Ardından IMF ve Dünya Bankasın'dan, ABD ve İsrail'le iş ilişkileri olan Selam Feyyad'a hükümeti kurma görevi verdi. Tabi ABD'nin talimatıyla.

Buraya kadar olan ABD ve İsrail'in hesabı. Bu hesapların tutmadığını da biliyoruz. Irak'ta tutmadı. Lübnan'da tutmadı. Filistin'de de tutmayacak. Neler olacağını söyleyelim: İşte bu bölgesel bir kaos demektir. İran ve Suriye'yi de içine alacak, Irak'taki dengeleri değiştirecek demektir. İşgal yerine iç savaş formülünü bir kez daha düşünelim. Peki, aynı senaryo bugünlerde Türkiye'de de konuşulmuyor mu? Bu bir rastlantı mı?”[3]diyen İbrahim Karagül’ün bugün AKP eliyle Hamas’ın pasifize edilmesine ve Suriye’nin ABD ve İsrail güdümüne girmesine, bir sürü mazeret ve keramet uydurması hayret vericiydi.

PETKİM’i alanlar terör destekçileriydi!

“PETKİM’ AKP iktidarı eliyle; bir kolu Yahudi baronlara, bir kolu gidip Ermeni Diasporası’na, öbür kolu gidip Yunanistan borsasına, bir başka kolu gidip Kazakistan’da kara para aklayıcılarının Rusya’daki kasası olmuş oligarklara, öbür kolu gidip ABD’deki bir fabrikaya, başka bir kolu da Avusturya’daki bir bankaya bağlanan sır perdesi kapkara bir yapıya satılıyordu.

Oysa, PETKİM zarar etmiyordu. Kredi borcu yoktu. Malını satma sorunu yok, işletme problemi yoktu. Nakit çalışıyor, 14 fabrikası 8 ortak tesisi bulunuyordu. Cirosu 1.6 milyar doları geçiyordu. İhracatı 400 milyon doları aşıyordu. Limanı vardı, barajı vardı, rafineri kurma hakkı vardı, elektrik santrali kurma lisansı da vardı. İç pazarın da yüzde 33’ünü elinde tutuyordu. Uzman expertiz kuruluşlar, Türkiye’nin şehircilik rantlarının tavan yaptığı en güzel yerlerinde çok sayıdaki arazilerinin değerlendirilmesi, Ege Bölgesi’nin ikinci büyük limanı olan limanın da ayrıca satılması halinde PETKİM’e 4 milyar dolar değer biçmişlerdi. Hâlbuki sadece 2 milyar dolara satılmıştı…

Alanlar açık değildi. Niyetleri belli değildi. Amaçları yatırım değildi. 4 milyar dolar değer biçilen PETKİM’i 2 milyar dolara alıp, limanı ayrı satacaklar, belediyelere rüşvet yedirip “imar planları çıkartarak” arazilerinden “lüks konut-alışveriş merkezi- turizm merkezi rantları” çıkartacaklar, barajını ayrı, rafineri kurma lisans hakkı ile elektrik santrali kurma hakkını da ayrı ayrı satacaklar, fabrikalarını ise Akdeniz çanağında sıkıntısı çekilen tank çiftliği ve depo olarak kullanacaklar ve “vurgun vurup” Milletin sırtından daha da zengin olacaklardı. Vurgunu gölgelemek için de her saat başı yeni bir ortak peydahlıyorlardı. Bu yazdıklarımız, milliyetçi hezeyanlar ve boş bir iddialar sanılmasın, belgesi vardı.  İşte belgesi:

Avrupa Birliği’nin hem devletleri ve hem de en büyük küresel şirketlerin içyapılarını, bağlantılarını, bilançolarını, hesaplarını inceleyip onlara puan veren, sermaye dünyasının en güvenilir kuruluşu FITCH; “PETKİM’e 2 milyar dolar verenlerin bu parayı nakit ödeyecek durumları yok. Parayı bulmak için PETKİM’in nakit akışından yararlanabilirler” diye açıklama yapmıştı.

Evet, ülkemizin gözbebeklerinden Petkim’in yüzde 51’lik kamu hissesi, 2 milyar 50 milyon dolara, Rus-Kazak ortaklığı olan Trans Central Asia Petrochemical Holding Ortak Girişim Grubu’na satılmıştı. İddialara göre, bu ortaklığın arkasında Yahudiler ve Ermeniler de vardı. Hükümetin, seçimlere yirmi gün kala böyle bir satışı gerçekleştirmesi de ayrı bir tartışma konusu. “Aceleniz ne, yangından mal mı kaçırıyorsunuz” diye soranlar haklıydı.

 “Rus-Kazak ortaklığı” birazcık tarih bilgisi olanların aklına iyi şeyler getirmiyordu. Bu ortaklık, Müslüman Türk milletine çok çektirmiş, telafisi mümkün olmayan kayıplar yaşatmıştır. Kırım Hanlığı’nın yerle bir edilmesinde de, Kafkasların ve Tuna boylarının elimizden çıkmasında da, 93 Harbindeki bozgunumuzda da, Birinci Dünya Savaşı sırasında da karşımızda hep bu ortaklık vardı. Profil Yayıncılıktan çıkan “Gazi Osman Paşa” kitabında önemli ayrıntılara rastlanıyordu.

Demokrasi: “Cambaza bak!” oyununa çevrilmişti!

Yusuf Genç’in dediği gibi: Demokrasi Eski Yunan’dan bu yana hala tartışılan bir muammaydı. İlk sağlam yumruklarını Aristo’dan almıştı. Çıkış yeri itibariyle de temel referansları itibariyle de bize uzaktı. Demokrasiyi, çok sonraları Avrupa görmüşlerimiz vasıtasıyla tanıdık. Bu yabancı kavramı ne getirip ne götüreceğine aldırış etmeden, söylendiği gibi yaşanır zannıyla, büyük sofanın en başına taşıdık. Şartlar sonucu doğmamış, ihtiyaç duyulup talep olunmamış buna rağmen ithal malı olarak bize ısmarlanmış bu yabancı kavramın, haliyle balkon sıkıntısı vardı. Balkonsuz demokrasiden balkonlu demokrasiyle geçtiğimiz yıllar işte bu günlere rastlamıştı. Evin mimarisini de bozduk, ev ahalisinin niyetini de.

Ancak o günlerde, hiç kimse sesini yükselterek şunu sormamıştı; Yahu Gâvurun ölçüsü bizim hokkaya uyar mıydı? Bugün çektiğimiz sıkıntılar, gâvurun metresiyle ölçülen kumaşın bize uymayacağını doğrulamıştı. Ama ısrarla o kumaşı kenarlarını çekiştirerek üzerimize yamamaya çalışıyoruz. Çektiğimiz her parça elimizde kalıyor, biz yine de diğer parçaya yama yapmakla uğraşıyoruz. Lenin de böyle yapmıştı. Lenin’in de idealinin de sonunun nasıl olduğu ortadaydı, Allah göstermesin hala elbisesine yama yapmaya çalışan bizlerin sonu nasıl olacaktı?

Demokrasi bu toprakların temel dinamiklerinden beslenen bir amaç ve ihtiyaçla doğmamıştı. Emperyalist güdümlü demokrasinin yabancılığı ve yalancılığı sırıtmaktaydı. Dünya halkları büyük bir yalanla aldatılıp uyuşturulmaktaydı. Maalesef bugünkü demokrasi ülkemizin bölünmesinin dayanağı yapılan bir hıyanet aracıydı.

Tarihin her döneminde adına demokrasi denilen her sistem, güç sahibi olanların kendi saltanatlarını ellerinin altında tutabilmek için yanlarında taşıdıkları bir aldatmacaydı. Eflatun’un demokrasiye karşı çıkışındaki temel düşüncesi buradan kaynaklanmıştı. Bütün güç odakları, demokrasiyi yenir ve jelatinli bir sıfatla tanıtıp kendi çıkar saltanatlarını halkın kararı gibi göstermeye çalışmıştı. Bunu Marx da kullanmıştı, ondan öncekiler de ondan sonrakiler de böyle yapmıştı.

Demokrasinin en temel tanımı; “çoğunluğun karar verme iradesi” şeklinde yapılmaktaydı. Bunu: “güçlü ve imtiyazlı azınlığın, kalabalıklar eliyle ve seçim hilesiyle kendi tahakkümünü sürdürmek” olarak okumalıydı. Demokrasiyi uyduranlar için, kalabalıkların yanlış yapma olasılığı üzücü ve ürkütücü bir netice sayılmıyordu. Oysa Müslüman dünya görüşü, kalabalığın yanlış yapma ve tahriklere kapılma olasılığını göz önünde bulundurarak ve Kur’an bunu ısrarla vurgulayarak Milli İradenin ve adil yönetimin iktidarını amaçlıyordu. Neticesi zulüm ve sömürüye ve Siyonist tahakkümüne yarayacak bir sözde demokratik hamle ne kadar doğruydu? Artık şu soruları sormak gerekiyordu: Bizde halkın hür iradesine ve tercihine dayalı gerçek bir demokrasi var mıydı? Bugünkü demokrasi halkın mı dış odakların mı işine yarıyordu? Bu despotik ve güdümlü demokrasiyi reddetme de, demokratik talep olarak sayılıyordu ve saygı duyuluyor muydu? Hatırlayınız Erbakan Hoca’nın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in önüne koyduğu 292 milletvekili imzalı talebe: “Biz sayısal çoğunluğa değil, siyasal ağırlığa bakarız” diyerek başbakanlığı Mesut Yılmaz’a veriyor ve bu despotik tavır, demokrasi havarisi sahtekârlarca alkışlanıyordu.

Aslında mesele oldukça açık… Demokrasi, istediğin zihniyet ve şahsiyeti seçme değil, sadece önüne konulan seçeneklerden birisini tercih özgürlüğüyse ve demokratik medya, çoğunluğun talep ve algısını değiştirmek ya da yönlendirmekle görevliyse; bu demokrasi kılıflı bir “demon-krasi (şeytan idaresi)nden başka bir şey olmuyordu.



[1] Yeniçağ / Aslan Bulut / 09 04 2013

[2] 19.04.2007 / Güler Kömürcü / Akşam

[3] 20.06.2007 / İbrahim Karagül / Yeni Şafak


Bu yazarin diger makaleleri

HAKSIZLIKLAR KARŞISINDA SUSMAK.
  Milli Görüş hareketini tabii Liderinden koparmayı ve temel prensip...
Devami
AHMEDİ NEJAD VE KADDAFİ
ABD ve tabi İsrail, İran’da cumhurbaşkanlığı seçimlerini, örneğin eski Başbakan...
Devami
KÜRESEL KÜFÜR!..
  Küresel Kutsal!.? Masonlar, bütün masonların Tanrıya inanmak zorunda olduğunu belirtiyor...
Devami
ÇAĞIMIZDA MASONLUK TARİKATI
  Hz. Musa'ya gelen kitabın, aslından ve amacından saptırılmış ve yozlaştırılmış...
Devami
SİSTEM TIKANDI
  Masonlar Nasıl AKP'leşti? Sabahattin Önkibar önemli ve gizemli sırları deşifre...
Devami
ABD ve İSRAİL ÇÖKÜŞE HAZIRLANIYOR
  ABD İç Savaşa Doğru Gidiyor Dünyada son yıllarda yaşanan...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1173

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR