Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3956
mod_vvisit_counterDün6515
mod_vvisit_counterBu Hafta34386
mod_vvisit_counterGeçen hafta41908
mod_vvisit_counterBu Ay22645
mod_vvisit_counterGeçen Ay257768
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15663276

IP'niz: 3.235.239.156
Bugün: 04 Tem 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11753111

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

2014 Kritik Tarih TÜRKİYE YA DOĞRULACAK YA DAĞILACAKTI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Obama’dan çok kritik “Türkiye planı!”

Obama, Suriye'deki ılımlı muhaliflerin askeri eğitimi için gözünü Türkiye'ye dikmişti! ABD'nin yeni terörle mücadele konseptini açıklayan Obama, oluşturulan fonla müttefik ve ortaklarına terörle mücadele desteği verecekti. Obama'nın Suriye planı ise ılımlı muhaliflerin Türkiye'de silahlı eğitim verilmesiydi! Siyonist Lobilerin güdümündeki ABD, sene sonunda Afganistan’da süren 13 yıllık savaşı sona erdirmeye hazırlanırken, terörle mücadelede ise yeni bir konsept geliştirmişti. ABD Başkanı Barack Obama’nın New York’taki West Point Askeri Akademisi’nde açıkladığı plana göre ABD Başkanı, önce Kongre’den Terörle Mücadele Ortaklık Fonu (CTPF) adıyla bir yetkilendirme talep edecekti. Kaynakların verdiği bilgiye göre Suriye’de gelişen radikal gruplar da bu yöntemle dizginlenecekti. Yeni fonun sağladığı olanaklarla, Suriye’ye komşu ülkelerden birinde Suriyeli ılımlı muhaliflere askeri eğitim verilecekti. Ve eğitim alan grupların hem Esad rejimine hem de ülkedeki El Kaide bağlantılı gruplara karşı mücadele yürütmesi desteklenecekti. Obama da West Point’teki mezuniyet konuşmasında detay vermese de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Suriye’ye komşu ülkelere sağlanacak terörle mücadele desteğinden bahsederken konuya değinmişti. Obama konuşmasında şunları söyledi: “Bu çabaların (yeni terörle mücadele konsepti) önemli bir odağı da Suriye’de devam eden kriz olacaktır. Bugün açıkladığım ilave kaynaklarla, Ürdün, Lübnan, Türkiye ve Irak, Suriye’nin komşularına desteklerimiz arttırılacaktır”[1]

Obama’dan “maşa” arayışı

ABD para verecek, kukla yönetimler ise öldürecekti! ABD, El Kaide ve Boko Haram gibi Batı kaynaklı terör örgütleriyle mücadele ediyoruz yalanıyla Ortadoğu ve Arap ülkelerinin kaynaklarını sömürmek ve Müslüman kanı akıtmak için yeni bir yöntem geliştirilmişti. Obama, 5 milyar dolarlık sözde ‘Terörle’ Mücadele Ortaklık Fonu oluşturduklarını belirtmişti. Suriye’ye komşu olan Ürdün, Lübnan, Türkiye ve Irak’a bu çerçevede ek kaynak verilecekti.

Obama’nın biz değil, onlar vursun taktiği

Terör örgütü El Kaide tehdidinin artık merkezi liderlikten değil, bağlantılı gruplardan geldiğine işaret eden Obama, bu nedenle büyük askeri birlikler kullanmak yerine partnerlerle ve o ülkelerle çalışmanın önemine değinmişti. Obama, bu kapsamda, partner ülkelerin kapasitelerinin artırılması ve birliklerinin eğitilmesi gibi konularda kullanılmak üzere 5 milyar dolarlık Terörle Mücadele Ortaklık Fonu oluşturduklarını belirtmişti.[2]

Türkiye’yi kuşatmak üzere; İran – Suudi Arabistan ittifakı bile sağlanmıştı!

Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine ABD’nin kendisini korumayacağını düşünen Riyad’ı düşük profilli ve risksiz dış politikayı terk ederek, Ortadoğu’da gelişmeleri etkilemeye çalışan yüksek riskli, iddialı bir politika izlemeye girişmişti. ABD’ Suriye’de diplomasi yolunu tercih ederken, Suudilerin Suriye politikasının mimarı olan Prens Bandar Avrupalı muhataplarına ABD’nin Suriye politikasının yanlış olduğunu ve Suudi Arabistan’ın Suriye muhalefetini silahlandıracağını söylemişti. Washington’un İran ile nükleer pazarlığa başlaması ve Ruhani yönetimi ile Washington arasında görülen yumuşama Riyad’ı endişelendirmişti. Kraliyet ailesinin bir danışmanı, “Bize yalan söylendi. Hadiseler bizden gizlendi” diyerek, Riyad’ın ABD’ye tepkisini dile getirmişti. Suudi istihbaratının eski şeflerinden Türk-i el Faysal, ABD’nin Ortadoğu politikasını eleştirirken, “mesele İran veya Suriye değil, mesele Obama yönetiminin Ortadoğu politikasının belirsizliği” sözleri ilginçti. ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Prens Bandar, El Kaide ile ilişkili grupları askeri olarak desteklemişti. Ancak Riyad’ın yardımları sadece silah ve örgüt ilişkisi içinde değildi. Suudiler, Hizbullah’a karşı destekledikleri Lübnan Ordusu’na 3 milyar dolarlık bir yardım göndermişti. Bu para Lübnan ordusunun iki senelik bütçesine denkti. ABD, Mısır’da askeri rejim ile Müslüman Kardeşler arasında uzlaşma arayışı içinde iken Müslüman Kardeşlerin ezilmesini isteyen Riyad Kahire’deki askeri rejime 5 milyar dolar hibe etmişti.

ABD-Suudi Arabistan gerginliği, Nisan 2014’de Prens Bandar’ın Suudi istihbarat başkanlığından ayrılması ile yeni bir dönemece girdiği sinyallerini vermişti. 13 Mayıs’ta Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, İran Dışişleri Bakanını Riyad’a davet etmişti. 14 Mayıs 2014’de ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel Körfez İşbirliği Konseyi’nin Birinci Savunma İşbirliği Konseyi istişare toplantısına katılmak amacı ile Riyad’da iken Kral Abdullah adına bir dizi kararname yayınlayan Veliaht Prens Salman Suudi ordusunun üst düzey komuta kademesinde büyük değişikliklere gitmişti. Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve iki yardımcısı, hava ve deniz kuvvetleri komutanları yerine yenileri getirilmişti. Ayrılanlar arasında Suudi Arabistan’ın Suriye politikasının icracılarının olması da dikkat çekiciydi. Değişiklikler ile Prens Bandar’ın Ortadoğu’da ABD ile ayrışan politikalar temsil eden kadrolar tasfiye edilmişti. Bu gelişmelerden çıkarılabilecek erken sonuç, Riyad’ın ABD ile uzun süreli bir gerginliği göze alamadığı ve bu politikayı temsil eden kadroları tasfiye ettiğidir. Suriye’de ABD-Suudi politikaları, Washington’un istediği şekilde yürüyecektir. Bunlar Riyad-Tahran yakınlaşmasının ilk sinyalleridir. Suudi Arabistan-ABD ilişkilerindeki yeni şekillenmenin Ankara’nın Ortadoğu politikaları üzerinde de etkileri olacağı kesindir.[3]

Hatırlayınız. Türkiye Kuzey Irak petrolünün “sevkiyatına” yeniden başlanıldığını ilan edince Amerika’dan hemen itiraz sesleri yükselmişti. Malum, Kuzey Irak yönetimi ile Irak yönetimi arasında petrol konusundaki anlaşmazlık sürüp gitmektedir. Irak yönetimi Kuzey Irak’ın petrol konusunda “tek başına” hareket etmesini haklı olarak eleştirmektedir. Gösteriyor ki Irak yönetimi Kuzey Irak yönetimine karşı Amerika’nın desteğini arkasına almış vaziyettedir. Amerika, Türkiye’nin yaptığı açıklamanın ardından böyle bir uygulamanın Türkiye, Irak ve Kuzey Irak arasında yeni anlaşmazlıklar çıkmasına yol açacağını iddia etmekte ve Türkiye’ye: 1- “Benim rızam olmadan öyle kendi başınıza hareket edemezsiniz” demektedir.

2- “Bana rağmen hareket ederseniz, yeni anlaşmazlık konuları çıkartırım” diye tehdit etmektedir.

Batılıların 2014 endişesi nereden kaynaklıydı?

Hem Vatikan’da hem Yahudi mihraklarda sözlerine özel bir önem verilen Fransız bir kahin şöyle bir iddia gündeme getirmişti: “Tanrı böyle istiyor” diyen Kahin Batı için “Tarihin sonu”nu getirecek bir “Medeniyetler arası savaş” için dikkat çekmişti. Bu kahin, her nedense hep 2014’e vurgu yaparak Batılıları bir yıkılış tehdidine karşı uyarıvermişti. Yoksa Hz. Peygamber Efendimizin ısrarla haber verdiği, İslam büyüklerinin ve müminlerin hasretle beklediği tarihi hesaplaşma bu kadar yakın mı görülmekteydi?

Siyonistler, Mescid-i Aksa’yı Müslümanlardan koparıp almak için türlü oyunlar çevirmekteydi. Mescid-i Aksa üzerindeki emelleri bilinen İsrail’e karşı birleşemeyen ve Erbakan’ın derleniş ve direniş şuurunu yitiren yek vücut olamayan Müslümanlar, ne yazık ki Mescid-i Aksa’nın yok oluşunu sadece seyretmekteydi. İslam dünyasının sessizliğinden cesaret alan Siyonistler, meclisten geçirmeye çalıştıkları yasa tasarısıyla Mescid-i Aksa’yı yok etmeye girişmişti.

Siyonist İsrail aylardır Mescid-i Aksa’nın altında yaptığı kazılarla Müslümanların ilk kıblesini yıkarak iddia ettikleri Süleyman Mabedini inşa etmek üzere her türlü hazırlığı yürütmekteydi. Ortaya çıkan ve Milli Gazetede yayınlanan yeni belgelerde İsrail’in Mescid-i Aksa’yı bölmek için Siyonist meclisine yeni bir kanun teklifi verildiğini göstermekteydi. İsrail Başbakanı Netenyahu’nun partisi Likud’un Mescid-i Aksa’yı bölme planları dehşet vericiydi. Likud Partisi’nin içinde yer alan ve kendilerini Minhijot Yahudit olarak adlandıran bir grubun lideri olan Muşih Vijlin Kinisit’in Mescid-i Aksa’yı bölme yönündeki kanun tasarısını Kinisit’te (Meclis) sunmak için Yahudi Diyanet İşleri Başkanının masasına bıraktığı öğrenilmişti. Kararın yasa olarak kabul edilmesi yönünde çalışmalar düzenleyen grup, İsrail hükümetinin de desteğiyle bu tasarıyı kanunlaştırma peşindeydi. Konu hakkında bir açıklama yapan Aksa Müessesesi yetkilileri, bu kararın Mescid-i Aksa’yı açıkça tehdit ettiğini belirtmişti. Hz. Peygamberimizin (SAV) “Deccal döneminde Mescid-i Aksa’nın yıkılacağı ve küstahlığın İslam aleminde büyük infial uyandırıp tarihi hesaplaşmanın başlayacağı ve Siyonist güçlerin yıkılıp dağıtılacağı” yönündeki haberleri de, Fransız Kahinin 2014 endişelerinde haklı olduğunu göstermekteydi.

Eski Marksist Maoist militan, yeni Liberalist ve realist (!) bilgiç adam Cengiz Çandar öyle olmadığını söylese de, Gizli Dünya Devletinin Siyonist hükümeti olduğu bilinen BILDERBERG toplantısında da “gizli gündem” Türkiye ve Tayyip Bey imiş…

“Yılda bir kez ABD ya da Batı Avrupa ülkelerinden birinde toplanan Bilderberg toplantılarının 62’ncisi bu kez Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da gerçekleşti. Ben de Türkiye’den katılan az sayıdan birisiyim. Mustafa Koç, Ümit Taftalı, CHP’nin yakın döneme kadar genel başkan yardımcılarından biri olan Umut Oran, Paris’ten gelip katılan, yakın dönemde Paris’te Legion d’Honneur ödülüyle onurlandırılan tanınmış sosyoloğumuz Prof. Nilüfer Göle, bu yılın Nobel Barış Ödülü’nü, merkezi Lahey’de bulunan Kimyasal Silahların Önlenmesi Örgütü adına almış olan Büyükelçi Ahmet Üzümcü’nün dışında bir de Türk olarak ben gitmiştim…”

“(Protesto için oraya gelen) Türk grubu, dün öğle yemeği için, otelin dışına çıkarken, “You are criminals. We do not want you here” diye bağırıyordu, az sayıdaki kalabalık. İstanbul’da aynı saatlerde Gezi Parkı ve Taksim’e gitmesi engellenenler arasında yer alan LBGT bayrağının aynısının altında bağırıyorlardı. Nilüfer Göle’ye şaka yollu seslendim: “Bizim ‘Gezici’ olduğumuzu söylesene onlara...”

Bilderberg’e katılmış olmaktan hiçbir sıkıntım ve şikâyetimin olmamasının bir nedeni, akşam yemeğinde yan yana denk geldiğim, 91 yaşını devirmiş olan ama kafası bir İsviçre saati gibi mükemmel işlemeye devam eden Henry Kissinger ile birkaç cilt kitap okusam, elde edemeyeceğim bilgi ve bakış açısını kazandığım bir hararetli sohbete koyulmam. Bir de Bilderberg’in sabahtan akşama kadar süren oturumlarında izlediğim oturumları…”

“Buralarda yer alanlar, birkaç ülkenin toplam ekonomik gücünden daha fazla gücü olan Airbus, BP, Shell, Nokia, Goldman Sachs, Fiat, Google, Microsoft gibi uluslararası şirketlerin CEO’ları ve en üst düzey yöneticilerinden, İsveç ve İspanya dışişleri bakanlarına, AB Komisyonerlerinden Amerikan Hazinesi’nin başında dünya ekonomisini etkileyen kararlara imza atmış olan Lawrence Summers, Robert Rubin gibi isimlere, yakın döneme dek ABD’nin Siberuzay Komutanı ve NSA Başkanı olan Keith Alexander ile İngiliz Gizli Servis Başkanı John Sawers’a, İspanya’da demokrasi mücadelesinin başını çekmiş olan El Pais Genel Yayın Yönetmeni, sosyalist Juan Luis Cebrian’dan yakın döneme dek Fransa’nın ünlü Le Monde’unun başında bulunan Natalie Nougayrede’ye, Financial Times’ın Martin Wolf’una kalburüstü basın mensuplarına, Hollanda Prensesi ile İspanya Kraliçesi’nden, IMF’nin başındaki Christine Lagarde’dan Dünya Bankası’nın eski başkanları James Wolfensohn ve Robert Zoellick’e, Harvard’ın MIT’nin önde gelen profesörlerinden, çeşitli Avrupalı siyaset adamlarına, ABD’nin Obama’dan sonra ikinci siyah başkanı olma ihtimali en yüksek kişisi sayılabilecek Atlanta Belediye Başkanı Kasim Reed’e, İngiltere’nin iktidardaki maliye bakanı ile muhalefetin gölge maliye bakanına, NATO Genel Sekreteri Rasmussen’den SACEUR yani NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı General Philip Breedlove’a, Irak ve Afganistan tecrübelerini taşıyan emekli General David Petraeus’a ve benzeri nice isimlere uzanan, bu isimlerin dışında kalan ve bu isimlerin birçoğuyla eşdeğer ve düzeyde, yaklaşık 140 kişi…” tespitiyle hangi Yahudi şirketlerin ve Siyonist stratejistlerin dünyayı dizayn ettiklerini itiraf eden ama; “Bu arada bir Bilderberg izlenimi: Türkiye, Batı dünyasının gündeminde pek gözükmüyor. Bir “değer erozyonu” dikkat çekiyor. Yani, Türkiye’nin Bilderberg’de konu olmaması, Türkiye açısından pek hayırlı bir işaret değil” diyen Cengiz Çandar her nedense bir gerçeği gizleme peşindeydi. Çünkü hemen ardından; “Bu satırları yazdığım şu anda, Bilderberg’de “Demokrasinin Geleceği ve Orta Gelir Tuzağı” başlıklı oturum başladı. Oturum başkanı Freedom House raporlarına gönderme yaparak, 2014’te “demokrasinin Rusya, Mısır ve Türkiye’de geri gittiğini” söyledi” diyen Bay Çandar, Bilderberg’te “Türkiye demokrasisinin ve geleceğinin tartışıldığını” deşifre etmekteydi. Yazısının hemen girişinde: “Kendimiz, Kopenhag’da, “Bilderberg”deyiz. Gönlümüz, İstanbul’da. Gezi’de. Demokrasi ve özgürlüğün yanındayız. Herhalde dünyada yan yana gelebilmesi düşünülemeyecek iki sözcük akla gelebilirse, bunlar “Bilderberg” ve “Gezi” olabilirdi. Ne var ki, pekâlâ bir araya gelebileceklerini Bilderberg toplantısı vesilesiyle ben görebildim” diyen Cengiz Bey, acaba Recep Bey’in hem kahramanlaştırılması hem de hizaya sokulup kontrol altında tutulması için, Bilderbergciler tarafından gezi olaylarının tezgâhlandığını ve nice insanın figüran olarak kullanıldığını gerçekten bilmiyor ve hala fark etmiyor olabilir miydi?

Güneydoğu fiilen koparılmaya hazırlanmaktaydı.

Diyarbakır’ın Lice ile Hani ilçeleri arasında yol kesen PKK’lılar 1 uzman çavuşu kaçırıyordu. PKK Diyarbakır’ın Lice İlçesinde günlerce yol kesiyor pervasızlık sergiliyordu. PKK’lılar Diyarbakır-Bingöl karayolunun ardından bu kez de Muş’un Varto ilçesi ile Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yol kapatıyor müdahale eden 16 jandarmaya ateş açıp yaralıyordu. Muş’un Varto ilçesi ile Bingöl’ün Karlıova ilçeleri arasındaki karayoluna barikat kurarak kesen PKK’lılar araçların geçişine izin vermiyordu. Artık Güneydoğu’da işler giderek çığırından çıkıyordu. Cizre’de kentin merkezinde karayolunu ulaşıma kapatan teröristler, durdurdukları araçtakilere kimlik kontrolü yapıyordu. Olaylar sırasında göstericilerin attığı molotoftan kaçan zırhlı takla atıyor, araçta bulunan 3 polis yaralanıyordu. Dahası YDG-H isimli PKK’nın sözde güvenlik örgütünün kapattığı Diyarbakır-Bingöl karayolunda bulunan Fisovası bölgesinde kapattığı yolun açılması için yapılan müdahalede yedi asker yaralanıyordu. YDG-H üyeleri, bu sırada olaya müdahale eden askere el yapımı bomba, Molotof, havai fişek ve taşlı saldırıda bulunuyordu. PKK yol kapatma, iş yeri basıp yakma, yıkma ile de durmuyor. İzmir-Diyarbakır havalisinden çocukları kaçırıp dağa çıkarıyordu. Önüne gelen herkese kükreyen Başbakan dahil olmak üzere hiçbir devlet yetkilisi konuya ilişkin sorulan sorulara cevap vermiyordu. Güneydoğu’da yalnız çocuklar dağa çıkarılmıyor. Yollar kesiliyor, kimlik kontrolü yapılıyor, asker/sivil rehin alınıyordu. AKP ise HDP’yi araya koyarak kaçırılan bazı askerlerin serbest bırakılması için çırpınıyordu.

“Çözüm Süreci” bağlamında üç hükümet üyesi bakan ile PKK adına üç HDP’li kapalı kapılar arasında rutin görüşmeler yapıyordu. Türkiye’de fiilen iki güç odağı oluşmuş bulunuyordu. Bir yanda terör örgütü ve lideri diğer yanda ise AKP görevlileri görünüyordu. Bu durum iktidarın milletten aldığı egemenlik hakkını fiilen terör örgütü mensuplarıyla paylaştığı anlamına geliyordu. Bu gerçek AKP iktidarının meşruiyetini yitirdiği anlamına geliyordu. Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri acı gerçeği ortaya koyuyordu: “PKK çıkıyor, ‘yol yapma, baraj yapma, geçiş yollarına kontrol noktaları kurma’ diyorlar. Asker operasyon düzenlemek için valiliğe başvuruyor. Valilik izin vermiyor. İzin verilmediğine dair belgeler askerin arşivinde. Asker 20 yıl sonra bana niye gereğini yapmadın diye sorulduğunda ben bu belgeleri göstereceğim’ diyor. Haklı olarak kendini güvenceye alıyor.” Bu sözleriyle Tayyip Erdoğan, güvenlik güçlerinin elini kolunu bağladığını itiraf etmiş oluyordu. Başbakan asker, operasyon yapmak için valiliğe başvurduğunda ‘bizim AB talimatıyla çıkardığımız kanunlar doğrultusunda valilik izin vermiyor’ gerçeğini dile getiriyordu.

Şırnak Valisi: “Erdoğan ve Öcalan’ı takdirle karşıladığını” açıklamaktaydı.

Şırnak Valisi Hasan İpek, “Çözüm sürecini bu aşamaya getiren Başbakanımız Tayyip Erdoğan’a ve bu konuda ciddi gayretleri olan Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum. Halkın bu yoğun ilgisine hiç kimse karşı çıkmasın istiyorum” açıklaması yaparken, Diyarbakır’da BDP tarafından düzenlenen Öcalan’a özgürlük yürüyüşünde grubun içinden bazı kişiler polise taşlı saldırıda bulunuyordu. BDP’li yetkililerle görüşen polis müdürleri, grubun Koşuyolu Parkı’na gidebileceğini belirtiyor, Emniyet Müdürü ise BDP’li kadın Belediye Başkan yardımcılarına ‘Siz hepiniz benim ablalarımsınız’ diye yağ çekmek zorunda kalıyordu. PKK çocuk kaçırma iddialarıyla ilgili bazı ailelerin Diyarbakır’da yaptığı eylemler üzerine örgüte yakın internet siteleri aracılığıyla açıklama yapıyor, devletin Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik çözüm sürecine olumlu bir cevap vermemesine tepki olarak son dönemde gençlerin PKK saflarına katılımlarının yoğunlaştığını öne sürecek kadar şımarıyordu.

Kandil’e giden Akil insan Erdoğan’ı haksız çıkartmıştı.

AKP hükümetinin oluşturduğu Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alan 78’liler Federasyon Başkanı Celalettin Can kaçırılan çocuklarla ilgili hükümeti eleştiriyordu. “Kaçırılan çocuklar” meselesini çözecek olanaklara sahip olan Başbakan’ın konuyu siyasi polemik unsuru haline getirdiğini öne süren Can şöyle devam ediyordu: “Barış sürecinin tam merkezinde yer alan bir Başbakan, müzakere yaptığı muhataplarına karşı kamuoyunun önünde bu kadar açık pozisyon almaz. İstese sessizce MİT kanalıyla bu meseleyi İmralı’ya Kandil’e çözdürebilirdi. Bunu yapmayıp meseleyi doğrudan kendisi gündeme getirdi. Bu yüzden taktik bir hareket olduğunu düşünüyorum.”

Kürtler Vatikan’da Papa’yla buluşmuşlardı!

Diyarbakır Kırklar Meclisi adına yazılan mektup, Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirtaş tarafından Vatikan’da Papa’ya veriliyordu. Diyarbakır'dan Papa Francesco'yu ziyaret eden ilk heyet olan 'Diyarbakır Kırklar Meclisi'nin Papa'ya verdiği mektupta Kürt sorununa sahip çıkması isteniyordu. Bölgede ilk kez çok dilli belediyeciliği başlatmasıyla tanınan merkez Sur İlçesi Belediye eski Başkanı Abdullah Demirtaş tarafından oluşturulan, her din ve etnik kimlikten kişilerin yer aldığı “Kırklar Meclisi” heyeti 14 Mayıs’ta Vatikan’da protokolde kendilerine ayrılan bölümde papa Francesco ile haftalık ayinden sonra görüşüp Papa’ya mektup veriyor. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki Kürtlerin ‘boyunduruk altında’ oldukları savunuluyordu. Şimdi sormak gerekiyordu: “Devlet mi Öcalan’ı, yoksa Öcalan mı devleti kullanıyordu?”

Abdullah Öcalan, Twitter’da yayımladığı mesajlarında Güneydoğu’da özerkliği kabullendirmek için iç savaş tehdidinde bulunuyordu. ‘5 milyon kişi de ölse biz bu teslimiyeti asla kabul etmeyiz’ iletisini paylaşıyordu.

Yerel seçimlerin ardından Güneydoğu’da özerklik çalışmalarını hızlandıracağını daha önce açıklayan PKK bu amacına ulaşmak için Batı’da iç savaş tehditlerine başlıyordu. Abdullah Öcalan’ın avukatları tarafından yönetilen Twitter hesabından 2 Nisan gününün ilk saatlerinde tehdit mesajları yayınlanıyordu. Öcalan’ın mesajlarının yanı sıra, BDP’nin kazanamadığı bazı ilçelerde silahlı PKK’lıların da karıştığı bildirilen ve çatışmaların yaşandığı eylemlerle, zor yoluyla belediye sayısını arttırma girişimleri yaşanıyor, KCK yürütme Konseyi, herkesi Türkiye çapında eyleme çağırıyordu.

PKK/BDP yöneticilerinden ardı ardına özerklik açıklamaları geliyor ve ‘Ankara’nın özerkliği kabul ettiği’ söyleniyordu.

Kışanak “Petrolden pay alacağız” açıklamasını AB Yerel Yönetimler Şartnamesi’ne dayanarak yaptığını söylüyor. Bayık da “Bölge enerjiden adeta mahrum bırakılmaktadır” diyerek destek veriyordu. Yerel seçimlerden sonra PKK ve BDP yöneticileri üst üste özerklik açıklamaları yapmaya devam ediyordu. Seçimlerden önce söz ettiği “Demokratik özerklik” programının kendisine bir getirisi olmayan PKK/BDP, şimdi de halkı özerkliğe ikna etmek için “mali özerklik” propagandası yapıyordu. “Diyarbakır’da çıkan petrolden pay alacağız” açıklamasıyla büyük tepki çeken Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, bu kez “Türkiye, Avrupa Birliği’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na imza atmıştır. Devlet, bu şartlara imza atarak özerklik hukukunu kabul etmiş oluyor” diyordu. Diyarbakır’daki yeraltı kaynaklarından pay alacaklarını bir kez daha vurgulayan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Kışanak, Büyükşehir Yasası’yla yeraltı kaynaklarının kontrolünün belediyelere geçtiğini söyleyerek, “Eğer yerel yönetimler halkın iradesini temsil ediyorsa belediyenin sorumluluk alanı içerisinde olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tümünün, halkın iradesini temsil eden belediyelere devredilmesi gerekiyor” diye konuştu. PKK yayın organları, Kışanak’ın açıklamasını “Mali özerkliği geliştireceğiz” diye verdi.

Bayık’tan Kışanak’a destek

PKK’nın üst organı KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık’tan Diyarbakır Büyük Şehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak’a destek geliyordu. Bayık, “Eğer Kürtlerin zengin kaynakları Kürdistan’a kalırsa bütün ekonomik sorunları çözülecektir” diye yazıyordu. Türkiye’de Kürtçe yayınlanan Azadiya Welat gazetesine yazdığı makalede, “Kışanak’ın söylediği şeyler Kürdistan’ın bilinen gerçekliğidir. Türkiye’nin, enerji ihtiyacının büyük kısmı Kürdistan’dan üretiliyor. Kürdistan da ise enerji sorunu var, bölge enerjiden adeta mahrum bırakılmaktadır. Kürdistan’da üretilen enerji Kürdistan’ın ihtiyacı olan enerjinin 100 katı kadardır” diyebiliyordu.

Türk’ten özerklik açıklaması

Ahmet Türk’ten de özerklik açıklaması geliyordu. Türk, İl Özel İdaresi’ne ait taşınmazların belediyeye devrini isteyerek “Demokratik özerklik, Kürt halkının talebidir. Bu, aslında partimizin de programındadır. Bunun inşası, altyapısını oluşturma konusunda ortak çalışmalar yapacağız” diyordu.

AB Yerel Yönetimler Şartnamesi nedir?

AB Yerel Yönetimler Şartnamesi, yerel yönetimlerde özerkliğin önünü açan ve yeraltı yerüstü kaynaklarından yerel belediyelerin pay almasını ve halktan vergi toplamasının önünü açan bir metin oluyordu. Bu metni Türkiye 1988 yılında kabul ederek, 1993 yılında da TBMM’de onaylıyordu. 1993’ten bu yana Erbakan hariç bütün iktidarlar AB Yerel Yönetimler Şartnamesi’ni savunuyor ve destekliyordu. BDP’li Kışanak da yeraltı zenginliklerinden pay alma talebini de AB Yerel Yönetimler Şartnamesi’ne dayanarak yapıyordu.

Bu arada Mesut Barzani Merkezi Irak yönetimine tehditler yağdırmaktaydı!

IKBY Başkanı Mesut Barzani, Irak Başbakanı Maliki'nin 3. kez aynı göreve gelmesi durumunda Irak'tan ayrılmak için harekete geçeceklerini söylüyordu. Barzani'nin liderliğini yaptığı Kürdistan Demokrat Partisi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, IKYB Başkanı, "Maliki üçüncü kez de başbakan olursa, Kürdistan'da halk referandumuna gidilecek ve Bağdat'la ilişkilerimize yeni formül bulacağız" deniyordu. Evet özerklikle başlayan süreç işte böyle bitiyordu.

Hatırlayınız Türk subayları, Amerika, ABD’li üst düzey yetkililerle PKK’lıların görüşmelerini izletip tepkilerini dile getirince hemen ardından Balyoz kapsamında tutuklanmalar başlıyordu.

Balyoz davası kapsamında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Albay Mustafa Önsel, Mamak Cezaevi’nde ikinci kitabını yazmıştı. “Silivri’de Firavun Töreni” adlı kitabında, tutuklu komutanların görev yıllarında, özellikle ABD’ye karşı dik duruşlarını şöyle anlatmaktaydı:

“Orgeneral Ergin Saygun ve Albay Burhan Göğce 2007 yılında ABD’ye gidiyor. Görüşme öncesi kaldıkları otele, birkaç Amerikalı gelir ve yapacakları sunuyu önceden görmek istiyor. Ancak Burhan Albay, sunuyu vermeyince. ABD’liler çok bozuluyor. Sonradan toplantıya gidiliyor ve orada sunu yapılıyor. Sunuda 3 tane film gösteriliyor. İlkinde, ABD’li üst düzey yetkililerle PKK’lıların görüşmeleri bulunuyor. İkinci filmde; ABD’lilerin, sandık sandık silah ve mühimmatı PKK’lılara teslimat görüntüsü yer alıyor. Üçüncüsünde de Türk sınırına hareket eden PKK’lılara yardım eden ABD’li asker grubu görülüyor.

Mesaj çok nettir: “Her hareketinizi biliyoruz. Bizimle dost olmaya devam edecekseniz bu ilişkiyi kesmek zorundasınız.” Bunun üzerine odada çok soğuk bir hava esiyor. Org. Saygun ve Burhan Albay gönül rahatlığıyla otellerine dönüyor. Kısa bir süre sonra ABD’li bir yetkili arayarak, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin, kendilerini ofisinde beklediğini söylüyor. Ertesi gün Cheney’in ofisine gidiliyor, ancak kapıdaki görevli tarafından durduruluyor. Güvenlik cihazı öttüğü için ceketlerini çıkarmaları isteniyor. Burhan Albay, bunun diplomatik kurallara aykırı olduğunu ifade ediyor. Görevli, siyahi bir askerdir ve “Burada, buranın kuralları esastır” diye karşılık veriyor.

Bunun üzerine Saygun Paşa, Dick Cheney’le görüşmekten vazgeçip otele dönüyor. Bu sefer ABD’li yetkililer defalarca arayıp özür dileyerek Cheney’in görüşmek için kendilerini beklediğini belirtiyor ancak Saygun Paşa, bu saygısızlığı affetmeyip görüşmeye gitmiyor. Akşamüzeri, bizzat ABD Genelkurmay Başkanı Özel Kalemi arar ve Genelkurmay Başkanı’nın kendilerini konutunda yemeğe beklediğini söylüyor. Teamüller gereği teklif kabul ediliyor. Ertesi gün ABD’li yetkililer tarafından otelden alınıyor. Büyükelçi de onlarla beraber gidiyor.

Tehdit ve tutuklama

ABD Genelkurmay Başkanı’nın yanında çeşitli kademelerden bürokrat ve senatörler bulunuyor. Konu, önceki gün yapılan ABD-PKK sunumuna geliyor. Org. Saygun, orada bulunanlara, ABD’nin PKK’ya yardım etmesinin kabul edilemeyeceğini ifade ediyor. Bu kadarla da kalmıyor; konuyu Kuzey Irak ve Barzani’nin desteklenmesine getiriyor. Org. Saygun, bu bölgede yeni bir devlet kurulmasının sakıncalarını dile getiriyor ve buna katkı vermemelerini istiyor. Org. Saygun’un, bu konuşmasından sonra bir senatör yanına geliyor ve “Sizler, bu tutumunuzla çok çetin bir yola girdiniz, işinizin çok zor olduğunu söyleyebilirim” diye uyarıyor. Bu tarihten 3 yıl sonra, 2010’da, Türk askeri Balyoz tertibinin hedefi oluyor. 11 Şubat 2011’de de Org. Saygun ve Burhan Albay tutuklanıyor.[4]

Başbuğ’dan “mevzide ateist olmaz” çıkışı ve geç de olsa olumlu itirafları

Ergenekon davasında 2 yılı aşkın süre tutuklu kalan Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Fikret Bila'ya önemli açıklamalarda bulunuyordu. İlker Başbuğ, "mevziye girince kimse ateist olmaz, dua eder” diyerek doğru söylüyor, ancak barış zamanında da Ordu’nun bu İmana sahip çıkması ve halkın inancına ve İslam’a saygılı davranması gerektiği de vurgulanıyordu. Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila'ya Ergenekon ve Balyoz davalarında yanlış bulduğu noktaları sıralıyor. TSK'nın bazı uygulamalarda vatandaşlara yanlış yaptığını itiraf ediyordu. TSK’ya yönelik eleştirilerin haksızlık olduğunu hatta zaman zaman psikolojik harekata dönüştürüldüğüne dikkat çekerek şöyle konuşuyordu:

“Böyle bir şey olabilir mi? Ben daha önce de söyledim Peygamber ocağı dediğiniz bir kurumdur ordu. Dinsizlik söz konusu olabilir mi? Allah Allah diye taarruz eden bir ordudan, gemilerinin direğinde Kur’an’ı Kerim bulunan bir ordudan söz ediyoruz. Bu TSK’ya yöneltilen en haksız eleştiridir. Türk ordusunu bu şekilde suçlamak kabul edilemez, bizler bu ocağın içinde büyüdük, yaşadık. Ben sorumlu olduğum her kademede çok hassas davranmış, gerekli imkanların sağlanmasına özen göstermişimdir.” “Peki bizim çelişkilerimiz, hatalarımız yok muydu?” “Evet, elbette vardı. Bizim de hatalarımız, çelişkili tutumlarımız vardı. Mesela şehidimiz olduğu zaman gidiyoruz, şehidimizin başı örtülü annesinin elini öpüyoruz, ona anne diyoruz, sarılıyoruz, acısını yürekten paylaşıyoruz. Ama o anneler yemin törenine geldiklerinde başları örtülü diye içeri almıyoruz. İşte bu bizim çelişkimiz ve hatamız. Bunu ben de görevli olduğum dönemde arkadaşlarımla konuştum. Bir çözüm bulmalarını istedim. Törende bir protokol bölümü olur, oradakiler görevleri gereği oradadır, ama annelerin, babaların törene katılacağı yer de olur. Keza bir başka çelişki, bir başka hata, cenazeye gidiyoruz ama namaz sırasında ayrılıyoruz ve kenarda duruyoruz. Bu da hatalı bir davranıştı. Sonra bu hatadan dönüldü.”

“Yeniden yapılanma” planının arkasındaki gerçek ortaya çıkıyor, TSK’ya NATO’da piyon rolü verilmek isteniyordu

MGK'da, TSK'nın NATO'nun yeni konseptine göre yeniden yapılanması konusundaki ayrıntılar görüşülüyor, yeni yapılanmada TSK'ya verilen rolün 'küresel güvenlik için bekçilik!' olduğu sırıtıyordu. Milli Güvenlik Kurulu'nun 30 Nisan'daki toplantısında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde reform konusunun da gündeme geldiği basına yansıyordu. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride: "Bölgesel ve küresel güvenlik ortamındaki gelişmelere uygun olarak, ülkemizin ihtiyacı olan ve Sayın Cumhurbaşkanımızca başlatılan savunma reformu çalışmaları hakkında bilgi verilmiştir" deniyordu. Basına yansıyan bilgilere göre, toplantıda Abdullah Gül'ün bir yıl önce oluşturduğu çalışma grubu sunum yapıyor, şu başlıklar öne çıkıyordu:

"Yeni savunma konseptleri doğrultusunda, 'Türk Silahlı Kuvvetleri' nasıl daha etkin olur?"

"Kolordu yapılanması, savunma sanayii boyutu, TSK'nın sivil denetimi; bu kapsamda kararlarının ve uygulamalarının TBMM ve Sayıştay denetimine açılması".

NATO'nun yeni konseptine uyum

NATO'nun 1999 yılındaki stratejik kavram değişikliğiyle, alan dışı müdahale benimseniyordu. Buna göre, daha önce NATO ülkelerinin güvenliğini tehdit eden unsurlar İttifak'ın kapsadığı alanın dışında olsa da bertaraf edilmesi gerekiyordu. 1999 yılındaki stratejik kavramda "Terörizm, etnik çatışmalar, insan hakları ihlalleri, siyasi istikrarsızlık, ekonomik kırılganlıklar ve nükleer, biyolojik, kimyasal silahlar gibi konular öncelikli tehditler olarak sayılıyor. 19-20 Kasım 2010'da stratejik kavram yenileniyordu. Bu kavrama son şekli, 20 Mayıs 2012'de ABD'nin Chicago kentinde düzenlenen NATO Devlet ve hükümet başkanları zirvesinde veriliyordu. NATO yeni stratejik kavramıyla etnik, dinsel, siyasal çatışmalara, ittifak üyesi ülkelere zarar vermemesi gerekçesiyle müdahale etmeyi benimsiyordu. Örneğin Libya operasyonu, bu tür bir gerekçeye dayanarak yapılıyordu. Öte yandan yeni dönemde, NATO'nun en önemli görevlerinden biri olarak kriz yönetimi gösteriliyordu. NATO'nun "akıllı savunma (smart defense)" adıyla anılan yeni konseptinde NATO'nun her zaman harekete hazır acil müdahale birliklerinin artırılması ve bu çerçevede ABD'nin ağırlığının azaltılması hedefleniyordu.

MGSB ve MASK'ta değişiklik

Aslında bu anlayışı hayata geçirecek düzenlemeleri AKP Hükümeti çok önceden başlatıyordu. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ve buna bağlı olarak Milli Askeri Stratejik Kavram (MASK) değişiklikleriyle bu süreç yürütülüyordu. MGSB, düzenli olarak her beş yılda bir gözden geçiriliyor. AKP Hükümeti'nin işbaşında olduğu dönemde, 2005 ve 2010'da MGSB ve MASK'ta iki kez değişiklik yapılıyor ve tehditler baştan aşağı yeniliyordu.[5]

2003’te Washington Post’ta yayımlandığına göre: Erdoğan; “Türk halkına rağmen hava sahamızı ABD’ye açtıklarını” açıklamıştı.

Recep Tayyip Erdoğan, 21 Nisan 2003’te Washington Post’ta yayımlanan makalesinde ABD’ye ve Irak işgaline öyle övgüler diziyordu. “Paylaşılmış Bir Stratejik Vizyon” başlığını taşıyan yazısında Erdoğan şu cümleleri kullanıyordu: “Uzun müzakerelerden sonra ve Türk halkının yüzde 94’ünün Irak’a açılacak yeni bir savaşa karşı olmasına rağmen, hükümetim, müttefik kuvvetlerin Irak’a girerken Türk Hava sahasını kullanması için onay çıkarabildi.”

Amerika, 24 Müslüman ülkenin sınırlarını değiştirmek üzere bölgeye saldırırken, Erdoğan bu planlara destek oluyor. Üstelik bunu Türk halkına rağmen yaptığını da itiraf ediyordu. Makalenin giriş cümlesinde Irak işgalini “Irak’a Özgürlük Operasyonu” olarak tarif eden Erdoğan, yazının genelinde de Türkiye’nin bu süreçte Amerika’yla beraber hareket etmesi gerektiğinden bahsediyordu. Tayyip Erdoğan, İncirlik hava sahasının ABD tarafından kullanılmasına izin vermelerinin ardından gelişen süreci de şu sözleriyle aktarıyordu: “Bu gelişmeler, Kuzey Irak Kürt gruplarını Bağdat’ın öfkesinden korudu ve bu bölgede yaşayan etnik grupların demokrasiyi tecrübe etmelerini, özgürlük ve refah için bir aşama kaydetmelerini sağladı.”

Tayyip Erdoğan’ın 31 Mart 2003’te Wall Street Journal’da yayımlanan ve “Türkiye Sadık bir Müttefik ve Bir Dost” başlığını taşıyan makalesinde de şu satırlar yer alıyordu: “Amerika’yla olan yakın işbirliğimizi sürdürmeye kararlıyız. Dahası, bu cesur kadın ve erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini ve Irak’taki acının en kısa zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua ediyoruz.”

     Ne var ki Tarihçi – Yazar bozuntusu Murat Belge gibilerin: "Ayasofya, her daim birilerinin gönlünde yatan aslan olarak bir yerlerde durmuş ve zaman zaman alevlenmiştir. 'Biz vaktiyle dünyaya egemendik, bizi ne hale getirdiler, Ayasofya'yı da elimizden aldılar' gibi kompleksli söylemlerle beslenen hatalı, hastalıklı ve zararlı bir ruh hali hala devam etmektedir.." şeklindeki küstah açıklamaları, halkımızı hala Erdoğan’ın tuzağına itiyordu. Öncelikle, Ayasofya Müslümanlara ecdadın yadigârıdır. Sultan Fatih’in masraflarını kendi bütçesinden karşıladığı, İslam Ümmeti’ne armağanı, mirasıdır. Tarihi mirasına sahip çıkan insanlarımızı: “Hatalı, hastalıklı ve zararlı” bir ruh halinde gösterenler aslında AKP’ye ve ABD’ye çalışmaktaydı. “Zulüm 1453’te başladı” şeklindeki duvar yazıları, İslam’a ve Müslümanlara ve şanlı ecdadımıza küstahça bir saldırıydı. Nitekim Patrik Bartholomeos da 29 Mayıs hazırlıkları çerçevesinde henüz Mart ayında harekete geçerek “Ayasofya Cami olarak açılamaz, aslına uygun şekilde kilise olarak açılmalıdır. Cami olarak açılmaya kalkışılırsa tüm Hıristiyan dünyası yekvücut olarak tepkisini koyacaktır” şeklinde tehditler savurmuşlardı.

 


[1] Dünya – 28-05-2014

[2] Milli Gazete – 30-05-2014

[3] Yeni Çağ- Ümit Bozdağ – 24-05-2014

[4] Aydınlik – Önder Öztürk – 26-03-2014

[5] Aydınlık, Fikret Akfırat, 3-05-2014

 


Bu yazarin diger makaleleri

ZAFER YAKINDIR
  Ey Müslüman hiç üzülme Teslim olma sen bu zulme Siyah kefen Siyonizm'e Ha...
Devami
TSK’YA DÜŞMAN, NATO’YA HAYRAN KAFALAR Veya KÜRESEL EŞKIYAYA, YÖRESEL KALFALAR!
“Kurtar bizi NATO” diye yalvaran bir başbakan kahraman sayılır mıydı? PKK’yla...
Devami
FİLİSTİN SORUNU VE AKP’NİN KONUMU
Batı, acaba Arap Baharı denen ve demokratikleşme kılıfı geçirilen gelişmelerde...
Devami
“HAKK”A DEĞİL “GÜÇ”E TAPARLIK VE AMERİ-KANCIKLIK!
ABD’nin Afganistan’daki komutanı General McChrystal, Başkan Obama’ya saldırarak kendini harcıyordu....
Devami
İSRAİL TERÖRÜNDE, İTTİHATCILARIN VE ULUSALCILARIN SUÇ ORTAKLIĞI!
Bazen “Ergenekon”, bazen “paralel yapı” bazen “Demukratur iktidarı” kılıfıyla karşımıza...
Devami
"OY" EMANETTİR, OYUNA GELMEYİN!
Dikkat Dikkat! Ne hukuken, ne ahlaken ve ne de...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 988

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR