Get Adobe Flash player
Reklam

KÜÇÜK KIZLARIN EVLENDİRİLMESİ VE MÜFTÜLERİN NİKÂH KIYMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Not: Bu yazının tamamı TBMM Başkanı Sn. İsmail Kahraman’a, Milli Eğitim Bakanı Sn. İsmet Yılmaz’a, Diyanet İşleri Başkan Vekili ve Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Sn. Ekrem Keleş’e ve E. Diyanet İşleri Başkanı Sn. Mehmet Görmez’e de gönderilmiştir.

 

KÜÇÜK KIZLARIN EVLENDİRİLMESİ

VE

MÜFTÜLERİN NİKÂH KIYMASI

 

 Resmi olmayan, devlet himayesi ve garantisi taşımayan; yani toplum düzeninden ve hukuk disiplininden gizli yapılan “NİKÂH”, İslam’a göre de geçersizdir!

30 Mayıs 2014 “ATV” Cuma sohbetinde Prof. Nihat Hatipoğlu, bir telefon sorusu üzerine “Anne ve babadan, hatta akrabalardan ve toplumdan habersiz, iki şahit huzurunda “aldım-kabul ettim” şeklinde yapılan nikâhın dinen caiz ve geçerli olduğunu” söyleyerek hem Yüce Dinimize, hem de hukuk sistemimize aykırı ve yanlış fetvalar vermiştir. Bu konuda farklı mezheplerin fıkıh kitaplarındaki içtihatları da iyice anlayıp kavramadan nakletmiştir. Çünkü İslam’a göre, nikâhta en önemli şart olan “Aleniyet”in bugünkü tam karşılığı resmiyettir. Çünkü evlenen tarafların ve özellikle kadının; nafaka ve miras gibi her türlü haklarını, doğacak çocukların nesep kararı, bakımları, eğitilip hayata hazırlanmaları gibi bütün temel ihtiyaçlarının tayin, tespit ve temini için nikâhta aleniyet (topluma açıklanıp ilan edilmesi) yani resmiyet ve devlet garantisi verilmesi esas kabul edilmiştir. Toplum düzeni ve disiplininin ve devlet sisteminin tam gelişip yerleşmemiş olduğu dönem ve durumlarda bu zaruret kısmen “kabile ve aşiret disiplini” ile giderilmiştir. Devlet resmiyeti veya aşiret disiplini içinde kıyılan “aleni” nikâhlar da (kâfir veya gayrimüslim olsalar dahi) geçerlidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim “Mesed-Tebbet” suresinde Ebu Leheb’in karısından “vemreetuhu-O’nun (nikâhlı) eşi” olarak bahsetmiştir. (Tebbet: 4) Sn. Nihat Hatipoğlu’nun dediği gibi “İki Şahit huzurunda icap-kabul ile kıyılan nikâh caiz ve geçerlidir” demek, günümüzde genç talebeler ve zengin türediler arasında oldukça istismar ve suiistimal edilen “muta nikâhı” cinsinden gizli ve kirli ilişkilere ve bunların doğurduğu ahlaki ve ailevi felaketlere izin vermektir. Böylece bir müddet yararlanılıp bırakılan kadınların-kızların ve doğacak çocukların hakları zayi edilmektedir. Bu aynı zamanda “Zinaya meşruiyet kılıfı geçirmektir.”

Bu arada Emevilerden Abbasilere, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, kadılara, muhtarlara ve imamlara nikâh kıyma ve bunları tescilli kütüklerle kayıt altına alma şeklinde bir resmi izin ve görev verildiği de her nedense göz ardı edilmektedir. Çünkü İslam’da nikah akdi, resmi ve hukuki bir sözleşmedir, “Dini Nikah” kavramı halk arasında yaygın ama temelsiz kanaatlerdir.

Nikâhta “İcab-Kabul” devlet ve resmiyet himayesindedir:

Evlilikte karşılıklı rıza esastır ve gözetilmelidir; taraflardan birinin rızası olmadan bir evliliğin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Nikâh akdi gerçekleşmeden önce taraflar, ne istediklerini, nasıl bir evlilik arzu ettiklerini açık bir şekilde belirtmelidir. Bu istek ve beklentiler, her iki taraf açısından kabule şayan ise nikâh akdi resmiyet=aleniyet şartı ile gerçekleşir.' Nikâh akdi, öncelikle, evlenecek kişiler arasında gerçekleşeceği için rızanın da bunlar tarafından gösterilmesi gerekir. Anne-baba ve yakınların gerçekleştirilecek evlilikte ancak tasvip ve tavsiyeleri olabilir; bunun dışında nikâh akdini etkileyici bir tutum sergileme hakkına sahip değildirler. Yakınların, evlenecek olanlar üzerinde ve gereksiz taassup gayreti ve dünyevi gayelerle etkileyici, daha doğrusu engelleyici bir durum takınmaları, Kur'an’a göre de uygun değildir.

"...Kendi aralarında (maruf ile yani bilinen ve geçerli meşruiyet ve resmiyet çerçevesinde) güzelce anlaştıkları takdirde, (kadınların) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüt ve kuraldır. Bu, sizin için daha iyi ve dahâ temizdir, Allah bilir, siz bilmezsiniz?" (Bakara: 232)

Bu uyarı, boşanmış kadınların, eski kocalarına dönmeleri hususunda olduğu gibi, yeni evlenecek olanlar için de geçerlidir.

Evlilikte rıza, evliliğin başlangıcında olduğu gibi evliliğin sürdürülmesinde de önemli ve gereklidir. Kadın ve erkekten her biri evliliğin, çıkmaza girdiğini gördükleri ya da onarılmaz bir huzursuzluğun giderek ilerlediğini fark ettikleri anda, kendi rızalarıyla ve resmen mahkeme kararıyla nikâh akdini feshedip boşanabilirler.

"Ey peygamber, eşlerine söyle: 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, (biliniz ki) Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab: 28-29) ayetinde mut’a” mehir karşılığı ve kocanın resmi-hukuki sorumlulukları olarak zikredilmiştir.

İslam’a göre evlilikte şahitlik ve resmiyet gereklidir:

Kur’an’ı Kerim’de, insanlar arasında cereyan eden sosyal ilişkiler, antlaşmalar ve akitler tümüyle şahitlidir. Bu nedenle, evlilik akdinde de şahitlik temel bir prensiptir. Şahitlik ise ancak resmiyet ve devlet garantisi altında geçerlidir.

"Şayet (eşlerin) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaşmak isterlerse, Allah da onların arasını bulur. Çünkü Allah bilen, haber alandır." (Nisa: 35) ayetinde belirtilen “iki ailenin tayin ettiği hakemler”, vardıkları kararı üst hakem olan resmi mahkemeye veya onun yerine geçen örfi müesseseye bildirsinler demektir.

Burada, her iki taraftan oluşturulan hakem heyeti, ilk önce evli eşleri dinleyecektir; ancak yukarıda da ifade edildiği üzere, anlaşmazlık durumunda, eşler genellikle duygusaldırlar ve kendilerini haklı gösterme çabası içindedir. İşte bu durumda hakem kurulu, sağlıklı bir sonuca ulaşmak için, şahitlerin ifadesine müracaat eder. Şahitlerin de mutlaka; evlenme aktinin yapıldığı şartları çok iyi bilmeleri gerekir ki, adil çözümler elde edilebilsin. Bütün bunlar da resmi mahkeme kararıyla kesinleşir.

Nikâh sırasında şahitlerin ve resmiyetin önemini gösteren başka bir delil de, boşanma sırasında şahidin emredilmesidir. "(Kadınlar iddet bekleme) Sürelerinin sonuna vardıklarında onları güzelce tutun yahut güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın.” (Talak: 2) ayeti de “Allah için” kavramı, hem manevi mesuliyeti, hem de devlet resmiyetini ifade içindir.

Sonuç: Sn. Nihat Hatipoğlu’nun bu konuşmasındaki yanlışını yine televizyonlarda ve toplum huzurunda düzeltmesini, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda gerekli ve geçerli bir fetva ile halkımızı doğru bilgilendirmesini beklemekteyiz.

AKP Meclise getirdiği bir yarı gece yarasalığı ile “Tecavüzcüye af yasası” diye algılanan yeni ve gereksiz bir tartışma başlatmıştı. Öneride şu ifadeler yer alıyordu: "Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16.11.2016'ya kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda... Cezanın infazının ertelenmesine karar verilir..."

Eleştirilere yanıt veren Başbakan Binali Yıldırım ise yasayı şöyle savunmaktaydı: "Olay şudur. Yaşı tutmayan, erken yaşta evlenenler var. Bilmiyorlar yasaları, dolayısıyla çocukları oluyor. Baba hapse giriyor. Çocuklar anasıyla yalnız başına kalıyor. Bu şekilde 3 bin aile olduğu biliniyor. Bir seferliğine bu mağduriyetin giderilmesine yönelik bir çalışmadır.”

Ancak bu tasarıya ve bu yaklaşıma yandaş yazarlar bile itiraz ediyordu. Öncelikle "yasaları bilmemek" dünyanın hiçbir yerinde hukuki bir bahane olarak sunulmuyordu. İkincisi, "bir defalık" çözüm arayışlarına her zaman için "ikinci kez" de ihtiyaç duyulurdu. Bu son girişimde de yasalara aykırı olarak kurulmuş 3 bin ailenin mağduriyetini gidereyim derken, kamuoyunda erken yaşta evlendirme ve kız kaçırma gibi olayların "normal" olduğu algısı yaratılıyordu. Bu algı da kuşkusuz yeni mağduriyetlere kapı aralıyordu. Üçüncüsü ise cinsel istismar suçlarında toplumsal ahlak kalıplarından ötürü sessizlik sarmalı derinleşiyordu. Mağdurlar genellikle ya konuşamıyordu ya da onur kırıcı şekilde uzlaşmaya zorlanıyordu. Ama eğer yasa önericiler, bu tasarıda olduğu gibi "mağdurla evlenildiyse suç ortadan kalkmıştır" derse mazlumun değil fiilen failin yanında durmuş oluyordu. Ve hele çocuk yaştaki kızların evlendirilmesine “Dini kılıf” sarmakla İslam’a iftira atılıyordu ve marazlı din düşmanlarına fırsat sağlanıyordu.

Maalesef Türkiye'deki cinsel istismar davalarının sayısı hızla artmaktaydı. Adalet Bakanlığı'nın son 10 yıllık verileri dehşete düşüren bir tablo ortaya çıkartmıştı. Adalet Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de çocuk istismarıyla ilgili dava sayısı, son 10 yılda yaklaşık 3 kat artmıştı. Bu konudaki son gündem tartışmalarından biri de, TBMM’de görüşülen ve kamuoyunda büyük tepki çeken, cinsel istismarla ilgili son kanun tasarısıydı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, son 10 yılda 482 bin 908 küçük kız çocuğu evlendirilmeye zorlanmıştı. 2015 yılında evlendirilenlerin 31 bin 337’si kız, bin 483’ü erkek çocuğuydu. Bu sayı, 2015’teki toplam evlilik oranında kızlarda yüzde 5.2’ye, erkeklerde yüzde 0.2’ye denk geliyordu. En çarpıcı rakamlara ise ‘çocuk anneler’de rastlanıyordu. Yine TÜİK rakamlarına göre 2015’te 15-17 yaş arası tam 17 bin 789 kız çocuk doğum yapmıştı. Kız çocuklarında 15 yaş altı doğum yapanların sayısı ise aynı yıl 250 civarındaydı.

AKP’nin yeni yasa teklifine karşı Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı Koordinatörü Avukat Şahin Antakyalıoğlu şu yorumda bulunmuşlardı: “Bu resmen çocukların cinsel yönden istismarı, baskı altına alınması, tehditle susturulması sonuçlarını doğuracaktı. Daha kötüsü çocuk ticaretinin yolunu açacaktı. AKP Türkiye’si maalesef uluslararası sözleşmeleri ihlal eder nitelikte davranıyordu. Tasarı hem hukuk hem etik açıdan ciddi sorunlar barındırıyordu. Yasalaşırsa, telafisi imkânsız zararlar doğuracaktı.”

İslam “Fıtrat” Dinidir!

Fıtrat; Arapçada bir şeyi uzunlamasına ve doğru orantılı yarmak (Fatrun) ve hamuru yoğurup, mayalanmasını beklemeden ekmek yapmak (Fatertü-l-acin).. (Not: Anadolu’da halâ bu FETİR ekmek tabir olunmaktadır) kökünden gelen: İlk yaratma (ibda ve inşa), yaratılış amacına ve esaslarına uygun olma, insan tabiatına, yani biyolojik ve psikolojik doğasına yatkın bulunma anlamlarını taşır.

“Bu nedenle Sen yüzünü (ve yönünü) tam bir teslimiyetle HAK DİN’e çevir; Allah’ın (beşer tabiatına uygun olarak gönderdiği) Fıtrat dinine (ve İslam Düzenine) dön ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması (ve kanun koyması) değiştirilemez (Fıtrat esaslarına aykırılık felaketlere yol açacaktır). İşte dimdik ayakta duran Hak Din budur. Fakat insanların çoğu (gerçeği) bilmezler (ve öğrenmek istemezler, bu yüzden hidayetten mahrum kalmışlardır).” (Rum: 30) ayeti kerimesi de bu gerçeği hatırlatmakta, İslam’ın fıtrat dini olduğunu vurgulamaktadır. Yani Kur’an fıtrat Dininin kitabıdır; insanın doğal ve sosyal yapısına ve yaratılışına uygun kurallar barındırmaktadır. Hz. Peygamber Efendimiz ise bu ilahi ve fıtri kanun ve kuralları, hâşâ iptal için değil, izah ve irşat için, bizzat yaparak ve yaşayarak en güzel örnek olmak üzere gönderilmiş bulunmaktadır.

Vicdan ise, bozulmamış, yamuklaştırılıp yozlaşmamış insan fıtratının verdiği doğal ve doğru tepkiler olmaktadır. Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “Müftüler fetva verse de siz yine vicdanınıza danışınız” uyarısı da fıtrata-vicdana güvenilmesi ve bunlara uygun hareket edilmesi gereğini emir buyurmaktadır.

Çünkü fıtrat: bütün insanların insan olmaları bakımından yaratılışlarında esas olan, hepsinde ortak bulunan genel yaratılış yasalarıdır. Her bir canlının kendisine özgü yaratılış özellikleri ve esasları vardır. Canlılar bu yaratılış yasalarına uygun davranmaktadır. Buna göre canlıların tehlikelerden nasıl korunacağı, açlıklarını gidermek için ne yapmaları, barınaklarını nasıl kuracakları ve diğer canlı türleriyle ilişkilerini nasıl sürdürmüş olacakları Allah tarafından tabiatlarına yerleştirilmiş bulunmaktadır. Örneğin bir civcivin yumurtadan çıkar çıkmaz yerde taneler araması, bir inek yavrusunun doğar doğmaz annesini emmeye çalışması vb. canlıların fıtratlarının yani yaratılış kanunlarının bir icabıdır. Eğer bunların tersi olursa, fıtratta bir bozulma durumu ortaya çıkacak ve hayatın dengesi bozulacaktır. Bu gerçek Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “(Rabbimiz) Her şeye yaratılışını (varlığının icabını ve fıtrat kanunlarını) verip sonra ona (hayır ve hizmet) yolunu gösterendir...” (Taha: 50)

Fıtrat, insanda hakkı, doğruyu, hayırlı ve yararlı olanı kabul etme yeteneğinin potansiyel olarak varlığıdır. Bu anlamda İslam dini ile fıtrat arasında yakın ilişki vardır: “Yüzünü doğru bir din olarak İslam’a, insanların fıtratına uygun olan dine çevir.” (Rum: 43) ayetinden, insanların tabiatında Allah’a inanma meylinin, iyilik ve kötülük kriterinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. İnsanoğlu bir musibetle karşılaştığı zaman yüce bir varlığa sığınma ihtiyacı duymakta, yararlı ve zararlı şeyleri ayırt etme duygusuna sahip bulunmaktadır. Hz. Peygamberden gelen bir rivayetten de “fıtrat”ın; Allah’ı ve İslam’ı kabul etme yeteneği olduğu anlaşılmaktadır. “Her insan fıtrat üzere (Allah’ın varlığını ve birliğini kabule eğilimli olarak) dünyaya gelir. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi (veya başka batıl bir din ve düşünceden) yapar. ” Buradan, kişinin inanç seçiminde çevresinin önemli payı olduğu da vurgulanmaktadır.

Evet, fıtrat, “yaratılış” amacına ve esaslarına münasip ilahi kanundur. Bütün insanların özünde mevcut olan “doğru”ya yatkın olma durumu; fazla zorlanmadan “doğru”yu fark edebilme duygusu da fıtrata uygunluktur. Fıtratta aklın, duygunun ve sezginin birlikte etkin olması söz konusudur. Bu sebepten, fıtrata dayalı değerlerde ve bu değerlerle ilgili bilgilerde, insanlar arasında anlama ve kavrama bakımından düzey ve derece farkı olmasına karşın, keyfilik ve görecelilik belirleyici sayılmaktadır. İnsan, aklını doğru kullandığı zaman Allah’ın Var ve Bir olduğunu kavrayabilecek şekilde yaratılmıştır. Buhari ve Müslim’de geçen “her çocuğun fıtrat üzere yaratıldığı”nı belirten hadis de, her insanın fıtraten hakikati bulabilecek şekilde yaratıldığı vurgulanmaktadır. Gerçekten de, aklını doğru kullanmayı başarabilen, sezgilerini iyi değerlendiren, vicdanının sesini dinleyen her insanın hakikati bulma imkânı vardır. İslam’ın, fıtrat ile yani yaratılışın yasaları ve bu yasalara uygun olan, doğal olan şeylerle çelişmesi ve çatışması akla ve Kur’an’a aykırıdır. Fıtratın sonradan çevresel etkiler ve şeytani dürtülerle bozulması ayrıdır ve bu konuda Kur’an, ciddi olarak uyarmaktadır: “(Allah’ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri (doğal ve sosyal yapıyı bozmaları) sonucunda, karada ve denizde çürüme ve bozulma başladı. Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır” (Rum: 41).

Bu kadar girişten sonra, herkesin fıtratına, vicdanına, imanına ve iz’anına soruyoruz: Altı (6) yaşındaki kız çocuğunu gelin edecek ve evlenmek için isteyenlere verecek bir baba-ana var mıdır?

Hayır, elbette yoktur, böyle bir insan asla çıkmayacaktır; çünkü fıtrata, yani insan tabiatına (doğal ve sosyal yapısına) aykırıdır. Dolayısıyla fıtrat dini olan İslam’a da tamamen zıt ve fasit bir yaklaşımdır. Bu asılsız ve ahlaksız iddiaları “Dini fetvalar ve âlimlerin cevazları” gibi sunmaya çalışanlar, eğer rivayetçi ve taklitçi basit bilgiçlik budalası değillerse, mutlaka ruh hastalarıdır.

Bu fasit fetvaları “İslam’ın esasları ve cevazları” gibi aktaran zevata sormak lazımdır: “Sizin 6 (altı) yaşındaki, hatta 9 veya 10 yaşındaki henüz anasınıfı bebeğinizi veya ilkokul talebenizi gelin almak üzere evinize kız istemeye gelenleri nasıl karşılar ve nasıl uğurlarsınız? “Hay hay, hoş geldiniz, Safalar getirdiniz, İslam’ın izin verdiği bir konuda boynumuz kıldan incedir, buyurun alıp götürün, 6 yaşındaki kızım sizin gelininizdir!” diyecek kadar vicdansız, ayarsız ve arsız bir insan mısınız, yoksa en azından bu sapkın ve şaşkın kişileri evinizden kovar mısınız?

“İslam’da evlilik yaşı konusunda belirlenen bir sınır bulunmamaktadır” (El-Hindi 14. C. Sh: 276) gibi, hem fıtrata (ilahi yaratılış kurallarına) hem de Kur’an’a ve Resulüllah’a aykırı fetvalar hatırına, 6 yaşındaki bebeğini gelin verecek bir baba, kız çocuklarını diri diri gömen müşriklerden daha aşağı ve acımasızdır. Bu tür fasit fetvaları veren âlimler, başka pek çok konuda hayırlı ve yararlı kanaat ve içtihatlar ortaya koymuş olsalar da, bu konuda yanıldıkları ve yanlış yaptıkları açıktır ve zaten onların hiç yanılmayacakları iddiası imana ve İslam’a aykırıdır.

“İslam âlimlerinin birçoğuna göre, erginlik çağına girmemiş bir kız çocuğunun uygun bir kimseyle evlendirilmesi caiz bulunmaktadır. “Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddüt ederseniz, onların iddet süreleri üç aydır. Henüz âdet görmeyenlerin (de süreleri böyle hesaplanır)” (Talak: 4) mealindeki ayette yer alan “Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir” ifadesi, âdet görmemiş kız çocuklarının da evlendirilebileceğine delil sayılmıştır. Bazen küçük yaştaki kızı evlendirmek bir maslahata binaen yapılır. Baba, uygun talibi kaçırdığı takdirde, bir daha öyle bir kimseyi bulmayabilir endişesiyle kızını evlendirmesi maslahata uygun bulunmaktadır. Maslahat ise, şer’î bir delildir. (Bak: V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 7/179-180).”

İddiaları temelden yanlıştır, İslam’a ve fıtrata aykırıdır. Önce Talak suresi 4. ayetindeki “Vellai lem yehidne” ifadesinin, “(boşanan) kadınların adetten kesilmelerin iddet süreleri 3 aydır” hükmüne bağlanıp “Henüz adet görmeyen (küçük kızların da iddetleri) böyledir” diye mana verilip tercümesini yapmak; bunu da henüz buluğa ermemiş kız çocuklarının evlenebileceğine delil saymak, açık bir yanılgıdır, kasıtlı yapılırsa vahim bir hata ve saptırmacadır. Çünkü ayetin bu kısmında “Henüz adet görmeyen (küçük kızları) değil, evlenme çağına geldiği halde bazı tıbbi nedenler veya fıtri (doğuştan gelen) engellerle adet görmeyen kadınlar” anlatılmaktadır. Kaldı ki ayetin aslında “henüz” karşılığı bir kelime kullanılmamıştır. Talak 4. ayetin doğru ve uygun meali şöyle olmalıdır:

“(Yaşlılık sebebiyle) Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş (menopoza girmiş veya ameliyatla aybaşı özelliğini yitirmiş) bulunanlarla; (evlenme çağına geldiği halde tıbbi nedenler ve fıtri -doğuştan gelen- bazı engellerle) adet görmemiş olanların iddet (bekleme süre)leri -eğer şüpheye düşecek olursanız- (biliniz ki) üç aydır. Hamile kadınların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (ile sona ulaşır). Kim Allah’tan korkup-sakınırsa (Allah) ona (her) işinde kolaylık kılacaktır.” (Talak: 4)

Kaldı ki Nisa Suresi 6. ayeti; kızlar için “nikâh-evlenme” çağının “buluğa-erginliğe” erişmeden öte; Rüşd’e, yani akli ve bedeni yetişkinliğe de ulaşmış olmalarını şart koşmaktadır. Bu nedenle çocuk evlilikleri İslam’a da insanlık fıtratına da aykırıdır. Hz. Peygamberimizden sonra kaç yıl yaşadığı ve kaç yaşında bu dünyadan ayrıldığı tarihi belgelerle hesaplandığında Aişe validemizin Aleyhisselatü Vesselam Efendimizle 18 (on sekiz) yaşında evlendiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü sağlam kaynaklara göre Hz. Fatıma ile aynı yılda (M. 605) doğmuşlardır.

Evet Nisa Suresi 6. ayetinde: kızlar için nikâh=evlenme çağının buluğa-erginliğe erişmeleri şartından öte, RÜŞD’e yani akli ve bedeni olgunluğa ulaşmış olmalarını da şart koşması üzerinde yoğunlaşmalıdır. Bu nedenle çocuk evliliği İslam’a da insan fıtratına da aykırıdır. (Bak: Yüce Kur’an’ın Mana ve Mesajı – Türkçe Meali Kerim – Abdullah Akgül – Furkan Neşriyat, Talak: 4 ve Nisa: 6 ayetleri)

“Yetimleri, nikâha erişecekleri buluğ çağına kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. (Yetim malları konusunda) Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yeyip harcasın. Mallarını kendilerine (yetimlere geri) verdiğiniz zaman, onlara karşı şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeterlidir.” (Nisa: 6)

Bugün IŞİD (DEAŞ) denen fesat ve tahribat şebekesinin fiili arkacıları ve kışkırtıcıları Amerika ve Avrupa ise, fikri dayanakları da bu tür fasit fetvalar ve kitaplardır.

İslam âlimlerinin bazılarına göre, erginlik çağının tespiti, kadınlar için âdet görmek, erkekler için de ihtilamdır. Kadın için âdetin en erken başlangıcı dokuz yaş (erkekler için on iki yaş) civarıdır. Bu duruma girmiş kadın ve erkekler, ergin ve mükellef sayılmıştır. Bu haller görülmediği takdirde, erginlik çağı on beş yaş olarak saptanmıştır. (bk. Reddu’l-muhtar, 1/306-307; Cezerî, el-Fıkhu ala’l-mezahibi’l-arbaa) Oysa yaş itibariyle erginlik çağını kadınlar için on yedi, erkekler için on sekiz - on dokuz yaşları kabul eden âlimler de vardır. (bk. Mebsut, 7/260-şamile) Kaldı ki adet başlaması farklı, evlenme çağı ve şartları ise ayrıdır.

Hz. Aişe’nin evlenme yaşı ve tarihi gerçeklerin çarptırılması!

Hz. Aişe’den aktarılan: “Ben altı -bir rivayette yedi- yaşında iken, Hz. Peygamber (SAV) benimle evlendi, dokuz yaşında da benimle birlikte oldu”[1] haberi, doğru anlaşılmamış ve uygun yorumlanmamıştır.

1- Önce Araplarda, kız çocukları, adet gördükten sonraki yaşları ile tanıtılırdı.[2] Bu nedenle rivayetlerde geçen bilgileri buna göre değerlendirmek lazımdır. Ayrıca Hz. Aişe’nin on yedi-on sekiz yaşlarındayken evlendiğini gösteren başka sağlam bilgiler de vardır.

2- “Dininizin üçte birini Aişe’den alırsınız.” (Mebsut, 5/493) manasına gelen hadis-i şerifin işaret ettiği gibi, İslam dininin üçte birini ümmete öğretecek bir öğretmenin uzun bir süre Hz. Peygamber’e (SAV) öğrencilik yapması ve arkadaşlık kurması ve öğrendiklerini ümmetin kadınlarına ve erkeklerine aktarması için; Nisa: 6. ayetinde buyurduğu ve şart koşulduğu gibi, hem beden hem beyin gelişimi olarak 9 (dokuz)’dan çok daha büyük bir yaşa ve “Rüşd” olgunluğuna ulaşmış olması lazımdı.

Hz. Aişe validemizin evlilik yaşı ile ilgili olarak farklı kişi ve kaynaklarda birbirinden farklı ifadeler yer almaktadır. Hz. Peygamber Efendimizin kızı Fatıma ve Aişe’nin kız kardeşi Esma'ya ait rivayetler üzerinden Aişe’nin doğumu ve evlilik yaşı ile ilgili farklı rakamlar çıkarımlar yapılmaktadır. Titiz araştırmalar sonucu bizim kanaatimiz Hz. Aişe’nin evlilik yaşının 18’den fazla olmasıdır. Bazı tarihçilerin ve bibliyografların tespitine göre Hz. Aişe, Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma ile yaşıttır. Hz. Fatıma ise Nübüvvetten 5 yıl önce doğmuşlardır. Hz. Muhammed (SAV) Peygamber olduktan itibaren 13 yıl Mekke'de kalmıştır. Peygamber hicret ettiği zaman Hz. Aişe 18 yaşında olmalıdır. Peygamber Medine'ye göçtükten iki yıl sonra Aişe ile evlendiğine göre (el-İsâbe: 4/359) demek ki evlendiği zaman Hz. Aişe en az 19’u aşmıştır. Ayrıca Hz. Aişe, Peygamber'le nişanlanmadan önce, Cübeyr ibn Mut‘im’e nişanlanmıştır. Bu da O’nun, Peygamber, kendisini istemeden önce evlenecek yaşta olduğunun başka bir kanıtıdır. Bu yaş da herhâlde dokuz yaşından çok daha fazladır. Hatta Süleyman Ateş’e göre; demek ki Peygamber istediği zaman Hz. Aişe, en azından evlenecek çağ olan 15 yaşlarında bulunmaktadır.

Hz. Aişe validemizin evlilik yaşı ile ilgili ileri sürülen görüşlerden birisi de o dönemde kızların yaşının âdet görmeye başladıktan itibaren sayılmaya başlanmasıdır. Buna göre rivayetlerde belirtilen 6 ve 9 yaş Hz. Aişe'nin âdet gördükten sonraki yıllarını yani 16 ile 19 yaşlarını çağrıştırmaktadır.

İslam düşmanları en son olarak Talak suresi 4. ayetteki "hiç ay hali görmeyen kadınlar" kelimesinin “küçük kızlar olduğu” yanlışına kapılanların iddiaları istikametinde İslam’da küçük yaştaki kızlarla evliliğe izin verildiğini sanıp saldırmaktadır. Oysa Talak: 4 "Ay hali görmekten kesilen ve hiç ay hali görmeyen kadınlarınıza gelince, onların iddeti, üç (takvim) ayı olacaktır; hamile olanların iddetleri ise, doğum yaptıklarında sona erecektir" ayetini doğru anlamak lazımdır. Çünkü evli kadınlar boşanma aşamasına gelince stres-gerginlikten de adetten kesilmeleri olasıdır. O zaman ne yapacak iki taraf. Kadın psikolojisinin normalleşip sonra 3 ay geçmesini mi bekleyip duracaktır? İşte Allah burada konuya açıklık getiriyor: Tıpkı adetten kesilen yaşlı kadın veya hamile kadınlar gibi, artık adet görmeyen bu tür kadınların ve yine tıbbi nedenler ve fıtri (doğuştan gelen) engellerle adet görmeyen kadınların da iddeti 3 aydır. Konu bu kadar açıktır.

Ayrıca ayet 3 tür kadından bahsediyor, 1- Adetten kesilen yaşlı kadınlar, 2- Hiç adet görmeyen kadınlar, 3- Hasta ve hamile olan kadınlar. Sıralamaya bakınca her kadının içinde olabileceği 3 dönem ve her dönemdeki kadınlar da "yetişkin" konumundadır. Bu gayet doğal sıralama yerine yaşlı ile hamile kadın arasında nasıl küçük yaşta çocuk kızlar eklenebiliyor hayret etmemek imkânsızdır. Zaten bu tür iftirayı yapanlar da: “Kur’an küçük çocuklarla evlenmeyi teşvik ediyor diyemesek de…” diyerek Kur’an’dan başka yorumları esas alarak bu tür iddialarda bulunmaktadır.

Muhammed Esed yazdığı Tefsirul Mesaj adlı ünlü eserinde hiç ay hali görmeyenden kasıt olarak "Yani, herhangi bir fizyolojik sebepten dolayı hiç ay hali görmeyen" açıklamasını yapmıştır. Ve yine değerli Milli Gazete yazarı Mahmut Toptaş Hocamız da; Şifa Tefsiri adlı eserinde bu ayetin açıklamasında kız çocuklarından hiç bahsetmeyip "aybaşı görmeyen kadınlar" ifadesini kullanmıştır. Ünlü tefsir âlimi Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde küçük kızdan kasıt olarak yaş sınırını 17 yaş olarak vermekte ve: "Gerek on yedi yaşından küçük olup henüz buluğa ermemiş olduklarından dolayı hayız görmemiş olanları ve gerek buluğ yaşının en üst sınırı olan on yedi yaşını geçmiş, binaenaleyh yaş itibariyle buluğa ermiş oldukları halde âdet görmeyenleri kapsamaktadır" tespitini yapmaktadır. Meşhur Mebsut, 7/260- şamile aynı kanaatler yazılmaktadır. Prof. Dr. Hamdi Döndüren, İslam ilmihali adlı eserinde bu yaşı 18 olarak saptamış ve bu yaşta halâ adet görmeye başlamayanların adet görmüş gibi kabul edileceğini vurgulamıştır. Zaten adet görmemek demek hamile kalamamak anlamındadır. Yani cinsel birleşmede kadın açısından bir sorun yaşanmayacaktır.

   İbn Şübrüme (ö.144/761) Osman el-Bettî (ö.143/760) gibi müçtehitler küçüklerin bizzat evlenmelerinin de, velileri tarafından evlendirilmelerinin de caiz ve muteber olmadığı kanaatini paylaşmışlardır. "Yetimleri nikâh çağına kadar deneyin..." (Nisa: 6) mealindeki ayet evlenme ehliyetini belli bir çağa bağlamıştır. Kişilerin bizzat evlenme akdini yapmalarının muteber olduğu çağ evlenme rüştüne erdikleri çağdır. Aile kanunu İslami esaslara dayalı bulunan Osmanlı’nın son zamanında küçüklerin evlenmeleri ve velileri tarafından zorla evlendirilmeleri yasaklanmıştır. 1917 tarihli aile kararnamesi (A.K.) ikinci içtihadı kanunlaştırmış (md. 6) ve küçüklerin evlendirilmelerinin cevazı hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.

Ayrıca insanlık âleminde -şeytanı kendine ilah edinen- sapıklar hariç, çocuk yaştaki kız çocuklarına karşı şehevî duyguların kabarmaması Allah’ın insanların vicdanlarına yerleştirdiği fıtrî bir tavır ve uyarıdır. Bu özelliği insana yerleştiren yaratıcının Kur’an’da böyle şeylere izin vermeyeceği açıktır. Velhasıl Kur'an-ı Kerim’de, evlilik için "Buluğ + Rüşd" şart koşulmaktadır.

Mesela 13 yaşını ortalama buluğ yaşı kabul etsek, bir kızımız 4-5 sene geçtiği halde halâ hayız görmeye başlamamış ama "rüştünü" ispat etmiş ise en az 17 ve sonrası yaşlarda evlilik yükünü taşımaya hazırdır.

Nisa Suresi 6. ayetinde: "Sorumluluğunuz altındaki yetimleri evlenebilecekleri yaşa gelinceye kadar deneyin; sonra aklen olgunlaştıklarını tespit ederseniz -Rüşt- mallarını onlara iade edin; (sakın,) onlar büyümeden önce, aceleyle ve müsrifçe harcayarak mallarını tüketmeyin" buyrulmaktadır.

Kur’an yetimlere ancak akıl baliğ olduktan sonra bir de ayrıca rüştlerini ispat ettikleri olgunlukta onlara mallarını vermemizi hatırlatmaktadır. Buluğ çağına girmeyi yeterli görmeyen İslam, aklen ve bedenen olgunlaşıp, rüştünü ispat etmeyi de ön şart olarak koşmaktadır.

Evlenme kararında "Dul kendine velisinden daha ziyade maliktir, bekârın ise rızası alınır." (Buhârî, Nikâh, 41; Ebû Dâvûd, (Avnu'l-Ma'bûd, II, 197)

Ensar’dan Hidame’nin kızı Hansa, Hz. Aişe’nin huzuruna gelip şikâyette bulunmuşlardır. “Babam itibarını arttırmak için beni kardeşinin oğlu ile evlendiriyor. Ben ise istemiyorum.” Hz. Aişe, “Resulüllah (SAV) gelinceye kadar bekle” diye oturtup Resulüllah (SAV) teşrif edince, Hz. Aişe durumu O’na anlatmıştır. Resulüllah (SAV) hemen kızın babasını çağırtmış ve evlenme yetkisini kıza verdiğini açıklamıştır. Bunun üzerine Hansâ Resulüllah’a (SAV) şöyle der: “Yâ Resulüllah! Ben babamın yaptığı bu nikâhı kabul ediyorum, ancak babaların, kızlarına evlilikte böyle yetkisinin olmadığını bildirmek istedim.” (Neseî, Nikâh: 36) deyince mesele karara bağlanmıştır.

Ebû Hanîfe'ye göre bulûğ çağına gelmiş bir kızı hiçbir kimse zorla evlendirmeye kalkışamayacaktır. Kızın rızası alınmadan yapılan evlendirmeler hükümsüz sayılmıştır; çünkü Resulüllah (SAV): "Açıkça izin alınmadan dul kadın, rızası anlaşılmadan bekâr kız evlendirilemez" buyurmuş, "Onun rızası nasıl anlaşılır? "sorusunu da "sükûtu ile" cevaplamıştır. (Buhârî, Nikâh, 40) İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre bulûğ ve rüşt çağındaki bir kız, velisinden izin almadan ve bizzat irade beyanı ile evlenebilir durumdadır. Bunu engelleyen bir delil bulunmadığı gibi, ehliyet mefhumu da bunu gerekli kılmaktadır; malı üzerinde serbestçe tasarruf hakkı bulunan şahsın, kendisi üzerinde de tasarruf hakkı olacaktır. İmam Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre bulûğ ve rüşt çağına gelmiş de olsa kız ve kadınlar, velilerinin izni olmadan ve bizzat irade beyanlarıyla evlenmeleri sakıncalıdır, bundan dolayı en iyisi iki tarafın da -Kız ve velinin- görüşünün alınmasıdır.

Ve yine kız veya erkek, ölüm, şiddetli dayak veya uzun müddet hapis tehdidiyle nikâh akdine zorlanırlarsa, yapılan evlenme akdi fasit sayılmıştır. Resulüllah (SAV) bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Cenab-ı Hak, hata, unutma ve zorlanma ile yapılan amellerden dolayı ümmetimi Benim için affetti.” (İbni Mâce, Talâk: 16)

Özetle: "Yorum" ile ister küçük kız anlamı verilsin, ister belirli bir fizyolojik neden kastedilsin, Kur’an kızların -ve erkeklerin- evlilik için "buluğ ve rüşt" şartını aramaktadır. Önyargılı ve kötü kasıtlı insanların çamur atma gayretleri sadece kendi kısır döngüleri içinde at gözlüğü ile olayları yorumlama çabalarıdır. “İslam üstündür, çünkü her şeyi en iyi bilen ve adaletle hükmeden Allah’ın kanun ve kurallarıdır" bundan gerisi sadece lafı güzaftır. Küçük yaştaki çocukların evlendirilmeleri Dinen ve vicdanen yanlıştır ve yasaktır. Evlenme için buluğ çağına ulaşmak yeterli sayılmamış reşit olmak şartı da aranmıştır. Rüşt yaşı bölgelere göre değişebileceğinden farklı yaş uygulamaları olsa da, dokuz ve altındaki çocukların reşit olması imkânsızdır.

E. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez: “Çocuklara yönelik istismar vurgusu yaparak aylardır bu ülkede çocuk istismarını konuşmaktayız ve bu hepimizi insanlığımızdan utandırmaktadır. Çocuk istismarı öyle bir azgınlıktır ki, eğer bugün kıyamet kopacaksa yeryüzünde çocuklara karşı işlenen istismar suçlarından dolayı kıyamet kopacaktır” uyarısında bulunmuşlardır. Aile haftası dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün organize ettiği “Mahremiyet Bağlamında Sosyal Medya ve Aile” forumu E. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in açılış konuşmasıyla başlamıştı. Sn. Mehmet Görmez’in bu vesileyle tam da yeri gelmişken: “Yanlış Kur’an ve sünnet tevilleriyle ve hele gelenek-görenek töreleriyle küçük yaştaki kız çocuklarının evlendirilmeleri sonucu oluşan sosyal tahribatlara ve ruhsal travmalara da keşke değinseydi!” temennimizi de aktarmış olalım.

Çocuk evliliklerinin tanımı ve tahribatları

Çocuk yaşta evliliği tanımlayabilmek için öncelikli olarak çocuğun kim olduğuna bakmak lazımdır. Türkiye’nin de taraf olduğu Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye göre (18) yaşın altındaki herkesi (bebek, çocuk, ön ergenlik ve ergenlik dönemindeki kişiler) çocuk olarak tanımlamaktadır. Hatta AKP Hükümetince (3 Temmuz 2005) tarihinde kabul edilen “Çocuk Koruma Kanununa göre ise “daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış kişiler” çocuk sayılmıştır. Buradan hareketle 18 yaşından önce yapılan evlilikler “çocuk evlilikleri” ve on sekiz yaşından önce evlenen kız çocukları ise “çocuk gelin” olarak tanımlanmıştır.

Erken yaş evlilikleri, evlendirilen bireyden başlayarak domino etkisiyle tüm toplumda olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Fiziksel ve ruhsal gelişimini tamamlamadan evlendirilen kız çocukları; eğitimsizlik, yoksulluk, cahillik ve bağımlılık tuzağına atılmakta, fiziksel, duygusal ve cinsel şiddete maruz bırakılmaktadır. Erken yaş evliliklerinin getirdiği bir diğer olumsuzluk ise erken yaş gebelik ve doğum ile birlikte ortaya çıkan anne ve bebek ölümlerindeki artıştır. Konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, erken yaş gebeliklerinde, gebelik ve doğuma bağlı anne ölümlerinin 4 kat fazla olduğu ortaya çıkmıştır.

Türk Medeni Kanunu'nda evlilik için yaş sınırı on yedi olarak belirlenmiş, olağanüstü koşullarda ise hâkim onayıyla on altı yaşında da evliliğin yolu açılmıştır. Türk Ceza Kanunu'nda yer alan "on beş yaşını doldurmuş bir kız çocuğuyla evlenen kişinin, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı" hükmüyle ise evlilik yaşı zımni olarak on sekiz yaşın altında tutulmaktadır. Yine Türk Ceza Kanunu'nda çocukların cinsel istismarına yönelik suçlar açıklanırken, "çocuk" on beş yaşını tamamlamamış birey olarak tanımlanmaktadır.

Bir bireyin soyut düşünceyi de kapsayacak şekilde düşünebilmesi, karar verebilmesi ve sorumluluğunu üstlenerek yaşayabilmesi için bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak belirli bir olgunluğa gelmesi lazımdır. Bu da fizyolojik olarak on sekiz yaşına kadar devam eden bir süreci kapsamaktadır. Çocukluk döneminde ergenliğin özel bir yeri bulunmaktadır. Ergenlik döneminde ilk olarak fiziksel gelişme gerçekleşirken, daha sonra psikolojik ve toplumsal olgunlaşma oluşmaktadır. Ergenlerin fiziksel gelişmelerinin daha erken yaşlarda tamamlanmasına koşut olarak üreme yeteneklerinin de giderek daha erken yaşlarda kazanıldığı anlaşılmıştır.

Çocukluk döneminde yapılan evlilikler de açık ve acımasız bir istismardır. Ruhsal ve fiziksel gelişimini tamamlamadan yapılan bu evliliklerin büyük çoğunluğu çocuğun bilinçli rızası dışında yapılması dolayısıyla da 'erken ve zorla yapılan evlilikler' olarak da tanımlanmaktadır. Kız çocukları erkek çocuklarına nazaran çok daha erken yaşta evlendirildiği için, bu durumda kız çocukları açısından daha ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu da erken evlilikler çalışmalarının daha fazla kız çocukları üzerine yoğunlaşması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.

Evlenen kız çocuğun ruhsal ve bedensel gelişmeleri olumsuz etkilenmekte ve büyük tahribatlara yol açmaktadır. Erken evlilik yapan çocuk aslında henüz psiko-sosyal büyüme ve gelişmesini tamamlamamıştır. Gelişme döneminde olan bir çocuk evlilik ile ağır bir yük altına sokulmaktadır. İyi bir gelin ve anne olması rolünü kaldıramayan kızlarda psikolojik sorunların yanı sıra depresyon ve intiharlara bile rastlanmaktadır.

Doğurganlık üzerine etkileri ise evlilik sonrası başlamaktadır. Pek çok üreme ve cinsel sağlık durumu ile ilgili farklı sorunlar ortaya çıkmakta ve erken yaşta doğurganlık da başlamaktadır. Özellikle kadınların fizyolojik özelliklerinden dolayı cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara yakalanma olasılığı artmakta ve sağlığı bozulmaktadır. Gebelik ve doğum her yaş grubunda riskli iken, çocukluk döneminde bu risk oldukça fazladır, hem kadının hem de doğacak bebeğinin ölüm riski artmaktadır. Fizyolojik gelişimi tam olmayan kadın doğumun da zorlukla gerçekleşmesine ve daha fazla sağlık sorunu yaşanmasına neden olmaktadır.

Çocuk evlilikleri, çocukları aile ve arkadaşlardan ayırmakta, ev içi şiddete maruz bırakmakta, gelişimlerini ve eğitimsel, sosyal ve mesleki alanda sahip oldukları olanakları tehlikeye atmaktadır. Çocukluk hakları ellerinden alınan gelinlerin yaşamlarının ileriki dönemleri de çeşitli olumsuzluklarla kararmaktadır.

Bütün bunlardan dolayı çocuk evliliklerini çocuk istismarı ve çocuğun cinsel istismarı olarak görmek lazımdır. Çünkü çocuk yaşta evlilikler, çocuk ve insan hakları ihlali kapsamındadır. İhlal edilen, çocuğun bedensel bütünlüğü, ruhsal ve duygusal bütünlüğü olduğu unutulmamalıdır. İhlal edilen temel hakları ise sağlık, eğitim ve yaşam hakkıdır. Erken evlendirilen çocuklar üstlendikleri sorumluluklarla birlikte psikolojik birçok sıkıntının yanı sıra, fizyolojik sorunlarla da baş etmek zorunda kalmaktadır. Ve zaten çocuk yaşta “rıza” kavramı hukuken var olamayacağı için çocuk evlilikleri “zorla-zoraki” evlilikler sayılmaktadır.

Ve işte böyle bir zorbalığa ayet ve hadislerden kılıf uydurmaya çalışmak, hem İslam’a iftiradır hem de din düşmanlarına açıkça koz sunmaktır.

 


[1] Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.(bk. Neylu’l-Evtar, 6/120).

[2] Bak:. Musa Carullah, Hatun, 81, Kitabiyat yy.. Trc. Mehmet Görmez

Makale Okunma Sayısı: 77

Yorumlar  

 
+1 #1 Akıl Nakil Çelişmesia.hakan 05-09-2017 20:54
Fıkıhta önemli bir kaidedir; akılla(ilimi ve bilimsel gerçek) nakil çelişik görüldüğü vakit akıl esas alınır hükmü çocukluktan kurtulup reşit evlilik yaşının 18 olduğunu müsbet ilim bize yol göstermektedir.
Alıntı
 

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR