Get Adobe Flash player
Reklam

Osmanlı’nın Son Devrinden Cumhuriyetin İlk Dönemine MİLLİ SANAYİ ÇABALARI VE ENGELLEYEN ÇIBANBAŞLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

Sultan I. Abdülmecit ve Islahat Fermanı

Sultan I. Abdülmecit; (1839 – 1860) zayıf bünyeli, şiddetli zekâ sahibi ve merhametli bir insandı. Kendisi Osmanlı ailesi sultanlarının en ıslahat yanlısı, yeni düzenlemeleri en çok arzulayanı ve pratikte Tanzimat’ın uygulanmasına önayak olanlardandı. Nitekim ıslahatın tamamını, Osmanlı ordusunda uygulamıştı. Günlerini, ilim ve araştırmayla geçirmeye çalışırdı. Onun zamanında ticaret hacmi artmaya başlamış, görkemli pek çok bina yapılmış, telefon hatları çekilmiş ve demir paralar basılmıştı. Babası Sultan II. Mahmut’un vefatından sonra 1839 senesinde tahta çıkarken 16 yaşındaydı. Onun yaşının küçüklüğü babasının Avrupai tarzda başlattığı reformları ikmal için bazı Batıcı ve mason vezirlere fırsat ve imkân sağlamıştı. İşte reformcu tavırlar ve sadık Batı taraftarı olarak ortaya çıkan vezirlerden biri de Mustafa Reşit Paşa’dır. M. Reşit Paşa Londra ve Paris’te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak görev yapmıştı. II. Mahmut’un son zamanlarında Hariciye Nezareti’ne (Dışişleri Bakanlığı) atanmıştı ve reformlarının bazı esasları Sultan tarafından yazdırılmış bulunan Gülhane-i Hatt-ı Hümayun’unu ilan eden şahıstı. Orada şöyle deniliyordu:

“Bütün halkın malumudur ki, yüce devletimiz, ortaya çıktığı andan itibaren yüce Kur’an’ın ve değerli şeriat kanunlarının hükümlerini uygulamaya riayet edip bağlı kalmıştır. Bundan dolayı bizim yüksek otoriter iktidarımız ve halkımızın mamur ve müreffeh olmaları son hadde ulaşmıştır. Fakat şer’i şerife ve yüce prensiplere sadakatle gevşek davranmamız sebebiyle yüz elli seneden beri durum değişmemeye başlamıştır. Birbirini kovalayan manevi kirliliklerin ve ihmallerin artması yüzünden, kuvvet zaafiyete ve zenginlik fakirliğe dönüşmüş durumdadır.”

Hatt-ı Hümayun özet olarak şu açıklamalarla devam ediyordu:

1- Hayatın, şerefin ve reayanın (Osmanlı halkının) sahip oldukları her şeyinin, dini inançlarına bakılmaksızın tam bir şekilde korunması.

2- Vergi konmasının ve toplanmasının, doğru ve adil bir şekilde uygulanması.

3- Askerliğin ve askerlik müddetinin belirlenmesinin adalet ve insafa dayanması.

4- Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında hak ve görevlerde eşitlik sağlanması.

Artık kendisine “Osmanlı Tanzimat-ı Hayriyyesi” adı verilen yeni bir devir başlamıştı. Bu devir içeriğinde umumi özgürlüklere, mülkiyetlere, dini inançlarına bakılmaksızın kişilere saygı gösterilme esasları yer almaktaydı ve artık kanunlar karşısında bütün dinler eşit sayılacaktı. Bu Hatt-ı Hümayun’la ama aslında Mason Mustafa Reşit Paşa’nın ve ona yakın bir azınlığın dayattığı bu düsturlar Müslüman Osmanlı kamuoyunda hoş karşılanmamıştı. Bu sebeple bazı ulema bu dayatmaları ve Reşit Paşa’yı kâfir saymışlardı. Hatt-ı Hümayun’u, genelde Kur’an-ı Kerim’e aykırı bulmuşlardı. Özellikle Hristiyanların Müslümanlarla her konuda eşit sayılmalarına karşı çıkmışlardı. Aslında fiili hedef, masonluk hareketinin gizli iktidarına giden yolu açmaktı. Bu da Osmanlı’ya karşı Hristiyan milletleri nezdinde ırkçılık şuurunu uyandırıp kışkırtmaktı.

Oysa Yahudi ve Hristiyanlar dâhil, bütün vatandaşların temel insan hakları konusunda ve hukuk karşısında eşit sayılması zaten Kur’an’ın kuralıydı ve İslam’ın uygulamasıydı. Ama Islahat ve Tanzimat Fermanlarıyla, gayrimüslim tebaaya; askerlik ve vergi gibi sorumluluklardan muaf tutuldukları halde, devletin imkânlarından ve bürokratik makamlardan yararlanma hususunda özel ayrıcalıklar tanınması şeytani amaçlar taşımaktaydı.

Ardından Sultan Abdülmecit 1854-1856 Tanzimat Fermanı’nın yayınlanmasına karşı koyamamış, o tarihlerde Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Fermanı diye adlandırılan ferman uygulanmaya başlanmıştı. Bu (Tanzimat Fermanı ifadesi) sinsi Siyonist bir kavramdı. Yani devletin bütün işlerini Batılı anlayışa (Yahudi ve Hristiyan ahlakına ve ahkâmına) göre tanzim etmek anlamındaydı. Bu iki fermanla artık doğrudan İslam şeriatıyla amel etme dönemi kapanmış olacaktı ve devlet Batı'dan alınan kanunları uygulamaya ve ona göre kurumlar oluşturmaya mecbur bırakılacaktı. Gerçekten iyi niyetli ve istikametli bir Padişah olan Abdülmecit, Vezir Reşit Paşa’nın etkisinde kalmış veya onun tertiplerine kapılmıştı. Reşit Paşa ise masonluk ve benzeri Batılı felsefelerin etkisi altındaydı ve kendisine, vezirlerden ve devlet ricalinden bir grup hazırlamıştı. Onun yardımıyla, kendisinin başlattığı Batılılaşmayı bunlar yürütmeye çalışmışlardı.

Evet, Osmanlı’nın ciddi ve devrimci bir ıslahata ve Kur’ani esaslara bağlı kalarak, çağın sorunlarına ve standartlarına uygun yeni içtihat kafasına kesin ihtiyacı vardı ve Sultan Abdülmecit bunun farkındaydı. Ancak Ulema ve fikir adamları arasında bu gerçeği kavrayan ve kendisine yardımcı olan kimseler çıkmadığı için, maalesef “Islahat” kavramını istismar ve suistimal eden Reşit Paşa gibi masonik adamların ve Batılı ajanların fettanlığına kapılmıştı.

Sultan Abdülaziz’in Tahta Çıkması

İngiliz, Fransız sefaretlerinin gizliden gizliye yaptıkları sinsi girişimler bir netice vermemiş ve Sultan Abdülmecit vefat ettikten sonra 1861 yılında onun kardeşi olan Şehzade Aziz Efendi, “Sultan Abdülâziz” olarak tahta çıkmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi birden değişmeye başlamıştı. Her tavrı, her hali ile ceddine benzeyen Sultan Abdülâziz, devleti güçlü ve güvenilir kılmak, kuvvetli bir ordu yanında, kudretli bir donanma hazırlamak, böylece devletin etrafında dolaşan tehlikeleri bertaraf ederek Avrupa’nın “hasta adam” gözüyle baktığı ve öldürmeye çalıştığı Osmanlı’yı ayağa kaldırmak için ciddi hamleler başlatmıştı.

Sultan Abdülâziz’in Teknik İhtilâl ve İnkılabı

Onun döneminde Osmanlı Devleti hakikaten değişmeye başlamış, kudretli bir donanma ve büyük bir ordu hazırlanmıştı. Sultan Abdülâziz Han’ın bu hususta gösterdiği himmet, gayret ve vatanperverlik her türlü methin dışındadır. Zira şehit Sultan’ın tahta geçtiği yıllar, Avrupa’da tekniğin büyük bir süratle yayıldığı ve bu sahada ihtilâl yaşandığı yıllardır. Avrupa’nın yaptığı ihtilâli dikkatle takip etmiş olan Sultan Abdülâziz, bu ihtilâlin meydana getirdiği teknik ilerlemeyi aynen kabul etmekte tereddüt etmemiş ve devlete eski kudret ve şevketini iade ettirmek hususunda her fedakârlığı göze almıştır.

Sultan Abdülaziz’in saltanatı: Kırım Harbi’nde kullanılan yelkenli harp gemilerinin yerlerini buharla çalışan kalın saç teknelere terk ettikleri bir devrede başlamıştı.

İngiltere, Fransa, Rusya, Kırım Harbi’nin meydana getirdiği bu teknik yeniliği Sultan Abdülaziz imkânlarının azamisi nispetinde gerçekleştirme gayretine girişiyordu. Artık yelkenli gemiler tarihe karışıyordu; denizcilikte yepyeni bir devir açılıyor ve Kırım Harbi’ni takip eden 25 sene içerisinde harp gemileri sacdan da vazgeçerek zırhlı teknelere dönüşüyordu. Bilindiği gibi, yelkenle çalışan tekneler son derece ağır ve manevra kabiliyetinden mahrumdu. Bu bir deniz kuvveti için başlı başına bir sorundu. Buhar kuvvetinin önce nakliye vapurlarına, Kırım Harbi sırasında da birkaç harp zırhlısına uygulanması, müspet netice vermiş ve bu harp ve nakliye gemilerinin üstün manevra kabiliyetleri ile süratleri, buharla çalışan donanmalar inşasına devletleri adeta mecbur bırakmıştı. Avrupa ve Dünya mücadelesinde başa güreşen İngiltere, Fransa ve Rusya bu durum karşısında vakit geçirmeden donanmalarını buharla çalışan gemilerle yenileştirmeye başlamışlardı ve bunda da çok ileri mesafeler almışlardı. Üç kıtaya yayılmış bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun başında bulunan Sultan Aziz, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın giriştikleri bu hamleyi pek yakından takibe başlamıştı.

Sultan Abdülâziz dünyanın halâ en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu muhafaza edebilmek ve devlete eski kudret ve şevketini iade ettirmek için bu mücadeleye girişmenin lüzumuna kesinlikle inanmış ve bu vadide çok büyük hamleler yapmıştı. Sultan Abdülâziz ayrıca birliğini temin etmiş bulunan Almanya’nın kara ordusu bakımından giriştiği büyük hamleleri de takip ediyorlardı. Sultan Abdülâziz, kudretli bir ordu ve donanma kurma kararı almış, bundan hiçbir suretle feragat etmesi bahis mevzuu olmamıştır. Zira, devri saltanatı içinde giriştiği hamlelerle meydana getirdiği kudretli ordu ve donanma ile, dünya hâkimiyetinde Fransa ve Rusya’yı geride bırakan, hatta İngiliz menfaatleri ile çatışmaya başlayan, dolayısıyla tahtından edilmesine ve öldürülmesine yol açan hadiselerle karşılaşmıştı. İşte bizim tarihçilerimizin asla nazarı dikkate almadıkları nokta burasıdır ve bu nokta Sultan Abdülâziz’in katline yol açan asıl sebep konumundadır. Zira Sultan Abdülâziz Han bu noktada İngiliz cihan hâkimiyeti ile çatışmış, meydana getirdiği donanma ile İngiliz donanmasına denk bir kuvvet hazırlamış, yeniden kurduğu ve teşkilatlandırdığı 187 bin kişilik dünyanın en modern ordusu ile Rusya’yı da, Fransa’yı da, hatta tahtından indirilip öldürülmemiş olsaydı İngiltere’yi de dize getirmesi işten bile olmayacak bir gelişme sağlamıştı. Ne çare ki, tıpkı ağabeyi Sultan Abdülmecit gibi, kendisinin de karşısına Babıâli’nin devletlûları sayılan Mason Locaları ve Batı ajanları çıkmış, bunlar devlete de Türk milliyetçiliğine de, İslamiyet’e de ihanete kalkışmış ve koskoca bir imparatorluğun yıkılışına yol açmışlardı.

İngilizler, Sultan Abdülâziz’in her hareketini, tıpkı kendisi onların her hareketini takip ettiği gibi takip ediyorlar ve Sultan’ın şahsında dünya hâkimiyetlerinin zayıfladığını görür gibi oluyorlardı. Kudretli bir donanma ve orduya sahip, dünyanın bütün geçit yollarını ve kilit noktalarını elinde bulunduran bir Osmanlı İmparatorluğu, elbette ki İngilizlerin cihan hâkimiyetini zorlayacak ve Osmanlı eski kudret ve kuvvetine yeniden kavuşacaktı. İngiltere ile birlikte bütün Haçlılar, Sultan Abdülâziz’in şahsında beliren bu büyük tehlike karşısında Osmanlı İmparatorluğu’na yüklenmek ve onu tasfiye etmek yolunda tekrar buluşmuşlardı. Paris Sulh Anlaşması’nda belirlenen ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesini hedefleyen maddeyi tatbik etmelerinin sebebi işte buna dayanmaktaydı.

Donanmanın ve Ordunun Yeniden Yapılandırılması

Bu hususta Ahmet Mithat Efendi “ÜSSÜ İNKILÂP” adlı eserinde şunları aktarmıştır:

“Kırım muharebesinde örselenmiş ve hırpalanmış olan ordu ve bahriyemizin tamamıyla ıslahı hususuna Abdülmecit Han devrinin sonlarında fevkalâde bir ehemmiyet verilmişti. Bu ıslahat ve bilhassa silah tekniği ve askerî sahada meydana gelen değişiklikler Sultan Abdülâziz Han devrinde gerçekleşmişti. Sultan Abdülâziz Han, askerliği sever ve her türlü harp silahlarına ziyadesiyle heves eden şecaatperver bir padişahtı. Tahta geçtikten sonra en büyük gayret ve himmetini askerlik sahasındaki terakkiyata hasretmişlerdi. Önce memleketin her tarafından getirttiği askerlerle bir hassa alayı kurdular. Mahalli kıyafetleri içindeki bu hassa alayı, görülecek şeydi. Ordunun kıyafetini de değiştiren padişah, yeni ordu kıyafeti olarak pantolon, mintan ve festen ibaret bir kıyafeti benimsemiş ve orduda kıyafet bahsinde bir tesanüt meydana getirmişti. Böylece ordu, o zamana kadar devam edegelen başıbozuk sıfatından kurtarılmıştır ve askere daha çevik ve çalak olmak bakımından pantolon, mintan, setre giydirilmiştir. Elbise değişikliğine, çevikliği ve çalaklığı elde etmek için gitmenin zaruretine inanmış olan padişah, eski kıyafetlerle askerin hareket kabiliyetini kaybettiğini de bilmekte idi. Cennetmekân Sultan Abdülâziz Han, ordudaki bu değişikliği Fransızların Zuhaf alaylarının kıyafetlerini nazarı dikkate alarak yapmış bulunmakta idi.

Sultan Abdülâziz Han en büyük gayretlerini ordunun silahlarının değiştirilmesinde göstermişlerdi. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu da, diğer devletler gibi ordusunu önce çakmaklı kaval tüfeklerle teçhiz etmişti. Avrupa’da tüfeklerde yapılan değişiklik, yağmurlu ve karlı havalarda yanmayan çakmak ve fitillerden dolayı atıl kalan tüfekler yerine askerlerin ellerine, yağmur kar dinlemeden her havada ateş edebilen tüfeklerin verilişi, zamanın en büyük icadı sayılsa yeridir. Zira bu tüfekler hem eskilere göre daha uzun menzilli idi, hem de aldatmak bahsinde evvelkilerle mukayese edilemeyecek kadar mükemmel idi. İşte yeni tüfeklerin keşfi Sultan Abdülâziz Han’ın tahta cülûsu sıralarına tesadüf etmişti. Sultan Abdülâziz derhal ordunun silahlarını bu yeni silahla değiştirmiş ve ordunun ateş gücünü arttırıp güçlendirmişti. Silah tekniğinde keşfiyat bununla da kalmamış, kısa bir müddet sonra millî ve yivli şeşhaneler icat edilmişti. Şeşhanelerin icadından evvel kaval tüfeklerin üç dört yüz adım gidebilen yuvarlak kurşunları, yeni tüfeklerle 2000 adıma kadar sürüldüğü görülünce, iki ordu arasındaki muharebelerin en azından 1500 adımdan yapılacağı noktai nazarı, askerî otoritelerin nazarı dikkatini celbetmişti.”

Bu izahatı verdikten sonra anlaşılıyor ki, geçen Kırım Harbi’nde kullanılan tüfeklerin büyük ekseriyeti kapsüllü kavaldan ibaretti. Ayrıca bir miktar kaval tüfek kullanılmış, bahse değmeyecek kadar da şeşhane istimal edilmişti.

O sırada en mükemmel harp silahları bunlar sayılırdı. Sultan Abdülâziz Han tahta çıkar çıkmaz derhal şeşhane tüfeklerinin kullanılmasını emir buyurmuşlardı. Bunun için de Avrupa’dan silah satın alınmış, elde mevcut kaval tüfeklerin hemen hepsi Tophane-i Amire dairesi emrinde bulunan fabrikalarda şeşhaneli tüfek haline sokulmuşlardı. Osmanlı ordusu bu tüfeklerle teçhiz edildiği sıralarda idi ki, kuyruktan tüfekler daha evvelce icat edilmişti, fakat bu tüfeklere daha çok tuhaf bir nazarla bakılmış ve harp kabiliyeti olacağı hatıra getirilmemiş ve ordularda kullanılmamıştı. Bu tüfeklerin ilk defa olarak ordularda kullanılmasına 1864 milâdî yılında yani 1283 yılında Avusturya ile Rusya devletlerinin açtıkları harpte rastlanmıştı. Rusya askerlerinin “iğneli” tabir edilen bu tüfeklerle dakikada 15 ilâ 20 mermi atabilmeleri ve bu sebeple Avusturyalılara büyük zayiat verdirmeleri, dünyanın bütün askerî ve siyasî yetkililerinin aklını adeta başından almıştı. Her yeni icatta olduğu gibi, Rusyalıların bu iğneli tüfeklerinin de işe yaramadığını iddia etmelerine rağmen, askerî mütehassıslar silahın değerini mecburen kabul etmiş böylece iğneli ve dakikada 15 ilâ 20 mermi atabilen tüfekleri ordularına sokmuşlardı.

İşte Abdülâziz Han Hazretlerinin en büyük himmeti bu sırada ortaya çıkmıştı. Zira Padişah, askerin en yeni ve etkili silahlarla kuşanmasını her şeyin üstünde tutmakta; Martini, Winchester, Hanri ve diğer nevilerine tercih ederek beş altı yüz bin kadarını sipariş ederek orduyu bu modern silahlarla donatmıştı.

Harp silahlarındaki terakki sadece tüfeklere inhisar etmeyeceği pek tabii idi. Tabancalar ve toplar da o nispette ıslah ve ikmal edilmişti. Önce ıslah ve ikmal edilmiş olan tabancalara, bu silahın mucidi olan Rovelver’in adı verilmişti. Sultan Abdülâziz piyade askeri için muhtelif silah yerine süngülü tek silah verilmesini, o güne kadar kendilerini yalnız kılıç ile müdafaa eden subaylara birer tabanca verilmesini ve süvari birliklerine de kuburluk yerine tabanca verilmesini irade etmiş, böylece ordunun vurucu gücünü artırıvermişti. Winchester tipinde olan ve kısa filintalara benzeyen tüfekler süvari birlikleri için pek ziyade münasip olduğundan bu birliklere ayrıca birer filinta verilmesini irade etmiş olan Sultan Abdülâziz Han, böylece ordunun vurucu kudretini dünyanın en üstün kudreti haline getirmişti.

Toplara gelince, bu silah da tüfekler gibi arkadan dolma şeklinde birçok modellere sahipti. Fakat Almanyalı Krup’un icadı olan devrine göre seri ateşli toplar Avrupa devletleri tarafından ordularına alınmış, böylece Osmanlı padişahı da Almanya’ya verdiği büyük bir sipariş ile ordunun sahra bataryalarını kâmilen bu toplardan meydana getirmişti. Bundan ayrı olarak, Karadeniz, Çanakkale boğazları ile Kars, Erzurum ve Tuna’daki müstahkem mevkiiler de Krup toplarının muhtelif çaptaki büyük topları ile donatılmış vaziyetteydi. Sultan Abdülaziz, kara ordusunda yaptığı bu silah değişikliği ile zamanın icaplarına uymakta asla ihmal göstermemiş olduğu gibi, donanma bahsinde de fevkalâde büyük gayret sarf etmişti.

Kudretli Donanma Hazırlığı!

Sultan Abdülaziz, harp gemilerinde pek yakın bir zaman içinde meydana gelen çok büyük gelişmeleri de ciddi bir şekilde takip etmişti. Bizim harp gemilerimizde görülen bu büyük değişimler de Sultan Abdülâziz Han devrine isabet etmiş ve donanma bahsinde dahi büyük hizmetlerini esirgememişti. Donanmalarda meydana gelen büyük gelişme, harp gemilerinin ahşap teknelerinden zırhlı teknelere dönüşmesiyle başlamış idi. Devrin askerî mütehassısları önce; zırhlı harp gemilerinin küçük bir müsademe vukuunda tonajlarının fazlalığı hasebiyle yalnız biraz fazla sarsılmak veyahut bir tarafı delinmekle kalmayarak böyle bir müsademede derhal batacaklarını iddia etmişlerdi. Bu mütehassısları teyit eden bir de hadise cereyan etmişti. 1866 yılında Avusturya ile Prusya’nın müttefiki olan İtalyanların Viktor Emanuel adlı zırhlı gemileri, Avusturya donanması ile harp ederken büyük bir Avusturya kalyonunun hücumuna uğramış, kalyonun mahmuzu ile de derhal batıvermişti. Fakat bu hadise devletleri, donanmalarını zırhlı gemilerle yeniden inşa etmekten alıkoymamış, bilakis onları daha da süratli bir tempo ile gemilerini değiştirmeye sevk etmişti.

Zırhlı harp gemilerinin en cüsseli ve etkili top mermilerine mukavemet edebilmesi hususundaki netice, o devir için hayranlıkla karşılanmıştı. Fakat sonradan icat edilen ve adına torpil denilen deniz füzeleri, zırhlı gemilerin dar boğazlardan geçmelerine ve karaya sokulmalarına mani olmaktaydı. Nitekim 1870/1871 Alman-Fransız harbinde, Fransız zırhlı filosu Almanya’nın Baltık limanlarına taarruz etmek istemiş, fakat Almanlar bu limanlara torpil döktükleri için yanaşamamışlardı. Sultan Abdülaziz donanmalarda meydana gelen bu gelişmeleri değerlendirmiş ve ahşap teknelerden ibaret olan bu donanmayı, sipariş verdiği 25 kadar zırhlı gemi ile yeniden canlandırmış, böylece Osmanlı donanması, dünyanın sayılı ve birinci derecede harp kudreti olan bir kuvveti halini almıştı. Ordu ve donanmanın en son silahlar ve zırhlı gemilerle teçhiz edilerek ateş kudretinin fevkalade yükseltilmesi, devletin şanına uygun bir kudret ve kuvvet haline getirilmesi ne kadar şayanı takdir ise, bununla birlikte gelişen hamleler, Osmanlı İmparatorluğu için daha da büyük bir başarıydı. Zira, ateş gücünün yeni silahlarla arttırılması yoluna giren bütün Avrupa’nın birçok ülkesi, bu silahları kendi memleketlerinde yapamıyorlardı. Zira bu memleketlerde bu silahları yapabilecek fabrikalar açılmamıştı. Ancak bunlardan pek azı, yeni silahları imal edebilecek fabrikalar kurmuşlardı. İşte bu işe teşebbüs eden devletler arasında Osmanlı İmparatorluğu da vardı. Sultan Abdülâziz Han bu gelişim ve değişimlere uygun bir siyaset takip etmiş, emsalinde görüldüğü gibi kendi şanına ve ihtiyacına cevap verecek nispetten aşağı kalmamak üzere silah fabrikaları kurmaya ve mevcutları ıslaha başlamışlardı.

Başlangıcı Sultan Mahmut devrine dayanan ve kemal derecesini Sultan Abdülmecit Han devrinde bulan Tophane-i Amire, pirinçten mamul top, havan ve diğer silahların fabrikalarından birisi haline taşınmıştı. Fakat Sultan Abdülâziz Han devrinde silah tekniğinde meydana gelen büyük ihtilâl bu fabrikaların şöhretlerini bir müddet için gölgelemiş durumdaydı. Lâkin Sultan Abdülâziz Han’ın himmeti ile mezkûr fabrikalar yeniden inşa edilmişçesine baştan başa tadil edilmiş ve zamanın fen ve tekniğine uygun olarak yapılandırılmıştı. Bu fabrikaların eski halini bilenler gidip gördüklerinde, hayretler içinde kalırlardı. Bu fabrikalarda eski şeşhaneleri Şnayder tipine uygun olarak yeniden düzenleyen, kuyruktan dolma tüfeklerin yapımından, en mükemmel Krup toplarına varıncaya kadar her çeşit yeni silah ve mühimmat yapımına gerekli makine ve aletler sipariş edilmiş, yerli imal edilmiş ve fabrikalara yerleştirilmiş durumdaydı. Bilhassa topçulukta eski yuvarlak mermiler yerine şimdiki mermiler gibi mermiler de imal edilmiş ve cidden akıllara durgunluk verecek olan makineler tamamen temin edilmiş bulunmaktaydı. Tophane-i Amire’ye bağlı bulunan bu fabrikalarda büyük bir imparatorluğun ihtiyaçlarını tamamen karşılayabilecek imalâtı hem de fazlasıyla kuvveden fiile çıkarılmıştı. Bu fabrikaların kuruluşunda Tophane-i Amire Müşiri (Mareşal) Halil Paşa merhumun hizmeti hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Bilhassa zırhlı gemi inşası için kurulmuş olan tezgâhlar ve bu tezgâhlarda inşa edilen gemilerin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak olan fabrikalar, tüfek ve top imal eden fabrikalarla mukayese edilmeyecek kadar mükemmel ve kudretli durumdaydı. Bu fabrikalar ve gemi tezgâhları Avrupa’da bile çok az devlete, veyahut ehemmiyet ve cesametçe birer devlet demek olan büyük şirkete mahsus olabildiği halde, Sultan Abdülaziz devletin bekası ve korunması için bu hususta da geri kalmamış ve her fedakârlığı göze almıştı. Ve yine Tophane-i Amire’miz gibi, Tersane-i Amire’lerimiz de o süreçte dünyada gemi sanayinde en ileri bulunan devletler tersaneleri ile boy ölçüşecek kadar mükemmel konumdaydı. Bu tersanelerde en küçük gemilerden, en cesim zırhlılara kadar her türlü gemi yapılmaktaydı. Tersanelerde mütehassıs olarak çalışanların bir kısmı İngiltere ve Belçika’dan getirilmişlerdi, fakat kısa bir müddet sonra Tersane-i Amire tamamen Türk işçi ve mütehassısların ellerine bırakılmıştı. Böylece bu işte Avrupa’dan asla geri kalmadığımız da ortaya çıkmıştı.

İşte Osmanlı İmparatorluğu Sultan Abdülâziz devrinde bu derece kudretli bir devlet konumuna taşınmış, imparatorluğu korumak ve devleti eski kudret ve şevketine yeniden kavuşturmak için Abdülaziz Han bu derece büyük atılımlar yapmıştı. Fakat bu gayreti, gafillerce takdir edilmediği gibi birtakım ciddi ihanetlere de uğramıştı. Maalesef, Sultan Abdülâziz Han bu dirayetli ve cesaretli hareketlerine rağmen, hainlerce idama mahkûm edilmekten kurtulamamıştı. Artık beynelmilel Siyonist siyaset cambazları Osmanlı İmparatorluğu’nun boynuna geçirecekleri kemendi yağlamaya başlamışlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yağlı kemendini çekecek olan bu masonik mihraklar ise, daha evvelce tespit edilmiş planlı ihanetleri üzerindeki çalışmaları yoğunlaştırmışlardı. Bu hıyanet ekibi içinde milletin ve devletin ekmeği ile yetişmiş olanlar, ikbal sahibi bulunanlar, paşalar, valiler, sadrazamlar, harbiye nazırları, bahriye nazırları, mektep müdürleri, siyasiler ve daha niceleri vardı.

Sultan Abdülâziz Han devleti kuvvetlendirmek ve yükseltmek, böylece eski kuvvet ve şevketini iade etmek için giriştiğini yukarıda izah ettiğimiz müesseselerin en modern şekilde ihyasından sonra, bu eserlerden meyvalar derlemeye başlamıştı. Tersanelerimiz harıl harıl harp gemisi ve vapurlar inşa ederlerken top ve tüfek fabrikaları da durmadan harp imalâtı yaparak ordunun harp gücünü arttırıyorlar, orduyu en modern silahlarla teçhiz ediyorlardı. Sultan Abdülâziz tahta çıktığı 1861 yılında, tamamen ahşap ve birkaç tanesi buharla çalışan kırık dökük bir donanma devralmış ve derhal donanmayı yenilemek ve kudretli bir armada meydana getirmek için sarf ettiği gayretler sonunda cidden düveli muazzama için korkulu bir harp gücü oluşturmuşlar ve 1864 ile 1875 yılları arasında yeniden bir donanma kurmuşlardı. Bu donanmanın kuvvet ve kudreti hakkında, Fevzi Kurdoğlu, 1877-1878 Türk-Rus harbinde deniz hareketleri, adlı kitabında şu bilgileri aktarmaktadır:

Aziziye fırkateyni: 4221 ton ve 900 beygir gücünde makinelerle donatılmıştı, küçüklü büyüklü onlarca top taşımaktaydı. İngiltere’de 1281-1864 yılında yapılmış, Osmanlı’da ciddi tadilata uğramıştı. Mes’udiye, 5349 tonluk 1292-1875 yılında İngiltere’de inşa edilmiş olup, 14 topu bulunmaktaydı. Mahmudiye, bu gemi İngiltere’de inşa edilirken Rus harbi başlamış ve harpten sonra gemi alınmamıştı. Osmaniye, 1864 yılında İngiltere’den satın alınmış 4221 tonluk ve 900 beygir gücünde makinelerle donatılmıştı, 16 top taşımaktaydı. Orhaniye İngiltere’de 1864 yılında inşa edilmiş, 4221 tonluk ve 900 beygir gücü makinelerle donatılmıştı ve 16 topu vardı. Mahmudiye, 1864 yılında İngiltere’de inşa edilmişti. 4221 tonluk 900 beygir gücünde makinelerle teçhiz edilmişti. 16 top taşımaktaydı.

Nusretiye (sonraki adı Hamidiye): İstanbul tersanesinde 1868 yılında inşa edilmiş, 4167 tonluktu, 12 topu vardı. Ve 800 beygir gücünde makinelere sahip bulunmaktaydı. Asarı Tevfik, Fransa’da 1868 yılında inşa edilmiş, 3143 tonluk 8 toplu ve 750 beygir gücünde makineleri vardı. Fevziye korveti, İstanbul tersanesinde inşa edilmiştir. Mukaddemel Hayr, İstanbul tersanesinde 1872 yılında inşa edilmiş 1601 tonluk 4 toplu ve 500 beygir gücünde makinelerle teçhiz edilmiş durumdaydı. Fethibülent, İngiltere’de 1869 yılında inşa edilmiş 1601 tonluk 4 toplu 500 beygir gücünde makinelerle donatılmıştı. Avnullah, İngiltere’de 1868 yılında inşa edilmiş 1399 tonluk 4 toplu ve 400 beygir gücünde makinelerle çalışmaktaydı. Muinizafer, İngiltere’de 1868 yılında inşa edilmiştir ve Avnullah ile aynı sınıftandı. İclâliye, Triyeste’de 1870 yılında inşa edilmiş 1650 tonluk 5 toplu ve 300 beygir gücünde makinelerle donatılmıştı. Necmişevket, aynı tarihte Fransa’da inşa edilmiştir ve İclâliye sınıfının aynıydı. Asarışevket, 1864 yılında Fransa’da inşa edilmiştir. İclâliye sınıfına mensuptur. Hıfzırrahman, da aynı sınıfa mensuptur. Pertev Piyale maiyet vapuru 1865 yılında İngiltere’den ısmarlanmıştı. Rodos maiyet vapuru 1874 yılında kendi tersanemizde tamamlanmıştı. Yukarıda adları geçen Pertev Piyale ile Rodos vapurlarının dışındakiler korvet sınıfı harp gemileri olmaktaydı.”

Osmanlı “Tuna Zırhlı Filosu” Nasıl Ortaya Çıkmıştı?

Seyfi ve Hizber dubaları 1875 yılında kendi tersanemizde inşa edilmişlerdir, 2 toplu 512 tonluk 100 beygir gücü makinelerle donatılmışlardır.

Fethülislâm - Semender - İşkodra - Böğürtlen ve Prodgoriça 1864 yılında Fransa’da inşa edilmişlerdir, aynı sınıfa mensupturlar, ikişer toplu 408 tonluk ve 80 beygir gücünde makinelerle çalışmaktadır.

Gerek Tuna filosu gerekse yukarıda ilk fasılda adları geçen harp gemileri zırhlı teknelerdir.

Buharla çalışan Osmanlı filosu, Kosova 1858 yılında İstanbul’daki tersanede inşa edilmiş 3538 tonluk ve 62 librelik 34 ve 45 librelik 32’lik ceman 66 toplu ve 700 beygir gücünde makinelerle mücehhez olup 66 topludur ve ahşap teknedir. İkincisi İzmit tersanesinde 1857 yılında inşa edilmiştir. 3380 tonluk 600 beygir gücünde makinelerle çalışan ahşap ve 62 topludur. Peykizafer, Sinop tersanesinde 1865 yılında inşa edilmiştir. 3125 tonluk ahşap 600 beygir gücü makinelerle donatılmış ve 62 top yüklenmiştir. Bu gemiler aynı zamanda yelkenle de teçhiz edilmişlerdir.

Ahşap firkateyn uskurlu gemiler; Selimiye 1865 yılında İstanbul tersanesinde inşa edilmiştir, 4717 tonluk 600 beygir gücünde makinelerle donatılmış 54 topludur. Ertuğrul İstanbul tersanesinde 1863 yılında inşa edilmiştir, 2344 tonluk 600 beygir gücünde makinelerle donatılmış, 40 topludur. Nasrülâziz Gemlik tersanesinde 1861 yılında inşa edilmiştir, 2344 tonluk 600 beygir gücünde makinelerle donatılmış, 40 topludur. Hüdavendigâr, İzmit tersanesinde 1860 yılında inşa edilmiştir. 2897 tonluk 600 beygir gücünde makinelerle donatılmıştır, 40 topludur. Muhbiri Sürur İskenderiye tersanesinde 1850 yılında inşa edilmiştir, 1477 tonluk 450 beygir gücünde makinelerle teçhiz edilmiştir, 22 topludur.

Uskurlu ahşap korvetler: Lübnan, Mensure, Muzaffer, Sinop aynı sınıfa mensup gemilerdir. Lübnan 1864’te İstanbul, Mensure ve Muzaffer 1863’te İzmit tersanesinde ve Sinop 1858 tarihinde İngiltere’de inşa edilmişlerdir, 800 tonlukturlar. Hepsinin makine gücü 150 beygir gücüdür. 37 librelik 12 adet top taşırlar. Bunlardan başka yine İngiltere’de 1858 yılında inşa edilmiş 800 tonluk 150 beygir gücünde makinelerle mücehhez 37 librelik 12 toplu Edirne, İzmir ve Bursa uskurlu korvetleri.

Uskurlu sınıfı gemiler, İskenderiye ile Zühal İstanbul, Merih, Utarit Gemlik tersanelerinde Birut ve Seddülbahir İngiltere’de 1862 yılında inşa edilmişlerdir. Bunların hepsi 600 tonluk 160 beygir gücünde makinelerle donatılmış olup ve 11/45 librelik 8 adet top yüklenmişlerdir.

Uskuna ve Dubalar, Seyyah ve Musul Gemlik tersanesinde 1865 yılında inşa edilmişlerdir.

220 tonluk ve 45 beygir gücü makinelerle yürümektedir. 18 librelik 4 top yüklenmiştir. İstanköy dubası, 1874 yılında İstanbul tersanesinde inşa edilmiştir. 203 tonluk 50 beygir gücünde makinelerle müteharriktir. Yalıköşkü, Aynalıkavak dubaları İstanbul tersanesinde 1869 yılında inşa edilmişlerdir. 195 tonluk ve 50 beygir gücünde makinelerle mücehhezdir, iki adet 8/4 librelik güverte topları yüklenmiştir. Şevketnüma, Sünne, Varna, Akkâ dubaları, 1859 yılında İngiltere’de inşa edilmişlerdir. 200 tonluk 60 beygir gücünde makinelerle donatılmış olup 4 librelik dörder adet toplar yüklenmiştir.

Vapurlar: Şiarınusrat; 1869 yılında İngiltere’de inşa edilmiş olup 3029 tonluk, 1000 beygir gücünde makinelerle yürümektedir. Müverridinusrat aynı tarihte İngiltere’de inşa edilmiş 3029 tonluk ve bin beygir gücünde makinelerle mücehhezdir. Sultaniye 1869, İngiltere’de 2902 ton ve 800 beygir gücünde makine - Babil aynı tarih, İngiltere 1733 tonluk 450 beygir gücünde makine – Medarızafer, aynı tarih, İngiltere; 1385 tonluk 314 beygir gücü makine – Eserinusrat 1869, İngiltere, 1385 tonluk 314 beygir gücü makine – İzzeddin 1865, İngiltere, 1075 tonluk 300 beygir gücü makine – İsmail, Talia, Fevait, Kandiye 1869, İngiltere, 1075’er tonluk 3000 beygir gücü makinelerle mücehhezdir – Taif, 1871 yılında İstanbul tersanesinde, Âsir aynı yılda Gemlik tersanesinde inşa edilmişlerdir. 1609 tonluk ve 450 beygir gücü makinelerle mücehhezdirler – Hanya, 1871 İngiltere 829 tonluk 180 beygir gücü makine – Resmo, 1869 İngiltere, 778 tonluk 270 beygir gücü makine – Arkadi, 1869 İstanbul tersanesi 767 tonluk 250 beygir gücü makineMukaddemei-nusrat, 1875 Gemlik tersanesi, 2132 tonluk 200 beygir gücü makine – Mukaddemeişeref, 1875 Gemlik tersanesi aynı tonaj ve makine gücü – Peykimeserret, aynı tarih Sinop tersanesi aynı makine gücü – Rehberitevfik, aynı tarih Girit tersanesi aynı tonaj ve makine gücü – Mecidiye, İstanbul tersanesi, 1495 tonluk 450 beygir gücü makine – Feyzibahri, Esericedid, Tairibahri, Peykişevket, Sür’at İstanbul tersanesinde inşa edilmişlerdir. Bunlardan başka 40 ile 112 ton arasında değişen küçük gemiler vardır ki, Marmara, Ereğli Islahat, Rusçuk dışarıya mübayaa edilmişler. Çatalca, İngiltere’de inşa edilmiş, Yenikapı, Cibali, Kabataş, Tophane İstanbul’da, Fındıklı Kasımpaşa Gemlik tersanesinde Rehber, Oltanıca İstanbul tersanesinde inşa edilmişlerdir.

Yukarıda saydığımız harp gemileri ve vapurlardan ayrı olarak İdare-i Aziziye adlı şirketin elinde de bir hayli ticaret gemisi bulunmakta idi. Bu ticaret filosu şu gemilerden ibaretti, 347 ton ile 1134 ton arasında değişen tonajdaki gemiler şunlardır:

“Trabzon, Kayseriye, Medarı Tevfik, Şerefiresan, Selânik, Canik, Batum, Malakof, Vasıta-i Ticaret, Nüzhetiye, Süreyya, Tahir, Mudanya, Pürsüt, Lütfiye, İzmit, Kılıçali, Hayreddin, Heybeli, Hereke, Medarı Fuat, Kadıköy, Maltepe, Nümayiş, Kartal, Musul, Kandilli, Pusendide, Gemlik, Büyükada, Pendik, Mirgün.”

İşte Sultan Abdulâziz Han tahta çıktıktan sonra pek azını devraldığı fakat hemen hepsini yeniden inşa ettirdiği Türk harp filosu ile ticareti bahriye filosu bu gemilerden oluşmakta idi. Devrine göre fevkalâde ehemmiyetli bir harp filosu demek olan Osmanlı donanması, nereden gelirse gelsin her tecavüzü defedecek kudrette idi. Osmanlı donanması Sultan Abdulâziz Han tarafından böylece ishal ve yeni baştan inşa edilirken Avrupa’nın büyük devletleri de aynı sür’atle donanmalarını zırhlı gemilere çevirmek maksadıyla büyük çalışmalara girmişlerdi. Bilhassa, dünya hâkimiyeti siyasetine girmiş ve bunda hemen hemen tamamen muvaffak olmuş olan İngiltere’de dahi donanmalar ahşap gemilerden zırhlı gemilere inkılâp ettiği zaman (1860 ile 1868) bu donanmalarda ve hizmette 40-50 ahşap kalyon ve çektirme mevcut idi.

Donanmalardaki bu acayip durumu meydana getiren gemi inşaiyeciliği ve zırh ilâvesi meselesi hakkında Fevzi Kurdoğlu 1877/1878 Türk – Rus harbinde deniz hareketleri adlı eserinde şu malûmatı vermektedir:

“Rus taretli gemileri kabul ettiler. İki taretli Amiral Çihaçof ile Amiral Greig inşa edildi. (Eylül 1866). Diğer iki geminin daha tersanede inşasına başlandı. Amiral Lazarof ve Amiral Spiridof. Fakat hükümet taretleri icad eden mucit ile birlikte 7 Eylül 1870 tarihinde Finyester açıklarında batan Monark’ın akıbeti üzerine bu gemilerin inşasından vazgeçti. Zaten bu devir bir ihtira ve tecrübe devri idi. Yeni icatlar birbirini takip ediyordu. Biri ikmal edilmeden daha mükemmel bir numune meydana getiriliyordu. İngiliz donanması bile bir numune levhasına benziyordu. İlk zırhlı gemilerden beri her nevi zırhlı gemilerden birer tanesi filoda bulunuyordu. Bir İngiliz bahriye zabiti İngiliz filosu için (Develer, katırlar, atlar ve fillerden mürekkep bir süvari kıtası gibi) diyordu.”

O devrin harp gemilerindeki değişme masrafı, çok büyük paralar harcamaya mecbur kalan devletlerce, büyük fedakârlıklarla karşılandı. Mesela Rusya zırhlı donanmasını inşaya başladığı tarihten beri (ki bu tarih normal olarak hemen Kırım harbinin akabindedir) her sene 23 milyon Frank harcamıştı. Demek oluyor ki, Rusya 1858 ile 1868 yılları arasında 230 milyon frank harcamıştı. Bu para devrin büyük parası idi. Şimdi burada Rus donanmasını verirken, Osmanlı İmparatorluğu donanması ile mukayese etmek faydalı olacaktır.

Osmanlı devletinin elinde mevcut 1. sınıf 3075 ton ile 5349 ton arasında değişen 7 zırhlıya mukabil Rusya’nın sadece 6 adet birinci sınıf zırhlısı vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1600 ile 2000 ton arasında değişen 10 adet ikinci sınıf zırhlı harp gemisine mukabil Rusya’da herhangi bir ikinci sınıf zırhlı kurvazör bulunmamaktaydı. Osmanlı donanmasında ayrıca 5 adet fırkateyn mevcut olmasına karşılık Rus donanması bu gemilerden de mahrum durumdaydı. Osmanlı İmparatorluğu ayrıca Tuna Nehri’nde 7 parçadan ibaret bir zırhlı filoya daha sahipti. Buna mukabil Rusya daha çok sahillerini muhafaza kaygusu ile iki sahil muhafaza zırhlısı ile 12 Monitöre sahipti. Bunların dışında Rus donanması 8 adet sahil tarassut gambotu ile Popofka tabir edilen daire şeklinde iki zırhlıya sahipti. Osmanlı donanmasında 4 adet ahşap kalyon hali hizmette idi. Rus donanmasında ise bu ahşap gemilerden 5 tane vardı. Rus donanmasında buharla müteharrik 22 küçük tonajdaki korvete mukabil, Osmanlı donanmasında hepsi topla mücehhez 7 korvet, 6 navi, 9 adet Navi Uskuna bulunmaktaydı. Donanmaya yardımcı gemiler bakımından; Rus donanmasında 50 ilâ 160 ton arasında değişen 100 gambot ve 14 adet nakliye vapuru mevcuttu. Buna mukabil Osmanlı donanmasında hepsi yeni ve devrine göre süratli 43 vapur mevcuttu, bundan ayrı olarak bir harp takdirinde derhal donanma emrine verilebilecek olan İdare-i Aziziyenin elinde bulunan 32 vapuru da hesaba katmak gerekiyordu. Görülüyor ki, Sultan Abdülâziz çok kısa bir zaman zarfında Türk donanmasına ve silahlı kuvvetlerine fevkalâde bir himmet göstermiş ve bu kuvvetleri yeni baştan inşa ederek dünyanın sayılı kuvveti haline getirmişti.

Osmanlı Kara Ordusu ve Altyapısı

Sultan Abdülâziz Han’ın donanma ile birlikte devletin esas kuvvetini teşkil eden kara ordusuna gösterdiği alâka hususunda Ahmet Mithat Efendi “Hissi İnkılâp” adlı eserinde şu bilgileri aktarmaktadır:

“Terakkiyat ve Kemalât-ı askeriye hususunda (Askeri sahada olgunlaşma ve güç kazanma konusunda) dakika fevt etmeyen Abdülâziz Han Hazretleri döneminde Nizamiye, Redif, ihtiyat ve Mustahfaz sınıflarına ayrılan askerî şahanenin mevcudu beş yüz bin derecesine vardırıldı.”

Beş yüz bin kişilik bir ordu ve kudretli bir donanma.

İngiliz İmparatorluğu’nun da, Rus Çarı’nın da, Fransa İmparatorluğu’nun da uykularını kaçıran Sultan Abdülaziz’in işte bu tarihi gayret ve girişimleri oldu. İngiltere, Sultan Abdülâziz’in başındaki Osmanlı’yı artık tehlikeli bir düşman görüyordu. Bu düşmanı bertaraf etmek lâzımdı, fakat bu öyle kolay olmayacaktı. Zira Sultan Abdülâziz Han, harpçi ve asker bir millet olan Türk halkının kalbinde tahtını kurmuş bulunuyordu. Onu hiçbir kuvvet yerinden edemezdi. Hele bir harp, ne İngiltere’nin, ne Rusya’nın Sultan Abdülâziz Han tahtta iken düşünecekleri bir husus değildi. Şu halde eski yola, Haçlı ve Masonik hareketlere tekrar dönmeleri, Avrupa taklitçiliğini terk eden Hakan’ın giriştiği yenilik ve ilmî gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’nu daha çok kuvvetlendirmesine meydan vermeden harekete geçmeleri gerekmekteydi. İngiltere bu kararı verdikten sonra derhal tatbikatına geçmişti. 40 yıl Osmanlı İmparatorluğu’nda vazife gören Lord Stradford’un açtığı yoldan ve bıraktığı İngiliz dostlarından faydalanmak İngiltere için artık kaçınılmaz bir çare haline gelmişti. İngiltere bu müttefikleri bulmakta asla müşkilât çekmemişti. Zira İngiltere kurmayı başardığı dünya hâkimiyeti ve ham maddeler siyaseti ile yücelttiği büyük imparatorluğunu devam ettirmeye azimli idi. Dolayısıyla bu imparatorluğu kurarken de birtakım büyük menfaatler dağıtmak, ticarî münasebetler adı altında imtiyazlar sağlamak politikası ile her memlekette kendisine hasbi yardımcılar, yani her memleket için Vatan haini damgasına müstahak yardımcılar edinmişti.

Osmanlı tarihi içinde bugün bile halâ doğrusu bilinmeyen bir takım karanlık yönler vardır. Bu sorunların başında, vatanperver ile vatan hainlerini ayırt etmek gelmektedir. Maalesef nesillere yanlış öğretilen ve beyinleri kirletilen bir Türk tarihi ile karşı karşıyayız. Rahatça iddia edebiliriz ki, ciddi ve gerçekçi Türk Osmanlı tarihi henüz yazılmamıştır. Zira gerek yurdumuzda, gerekse dünyada okutulan ve aktarılan Osmanlı Türk tarihi, İslamiyet’e ve Müslüman Türk’e düşman Haçlı fikrinin körü körüne müntesipleri olan Avrupalı Hristiyan tarihçilerle yazılmıştır. Türk tarihçileri ise, hele çağımıza kadar gelen son 150 yılın tarihçileri, maalesef kaynak olarak daima Batı’da yazılanları almışlar ve bu kaynakların bize düşman görüşlerini gerçekmiş gibi yeni nesillerimizin kafalarına sokmuşlardır. Türk tarihçilerden kaç tanesini gösterebiliriz ki, Hammer’den, Kritovolos’dan, Yorga’dan, Babinger’den, Alber Sorel’den ve daha bilmem kimlerden alıntı-çalıntı yapmadan bir Türk tarihi yazmıştır? Hiç birisi bu zahmete katlanmamış ve Türk milletinin bekası bakımından şart olan bu cesareti ortaya koyamamıştır. İşte bu yüzden kimin bu millet ve devlete hizmet ettiği veya kimin bu devlet ve millete ihanet ettiği noktasında tereddütler oluşmaktadır. Parça pürçük ele geçen vesikalar, aklın, idrakin dışında kalmamakla beraber Millî varlığımız hususunda titizlik gösteren bir takım mücahit adını verebileceğimiz vatanperverin bu vesikaları değerlendirmeleri sonunda artık meseleler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaktadır. Böylece yeni nesiller de gerçek vatanperver ile hıyanet ehli diyebileceğimiz insanları ayırt etmek imkânlarını elde etmiş olacaktır.

Sultan Abdülâziz’in Mülkî Islahat Çalışmaları

Sultan Abdülâziz Han imparatorluğu eski kudret ve şevketine yükseltmek için çalışırken bir yandan da memleketin şiddetle muhtaç olduğu diğer meselelere de eğilmişti. Bu meselelerin başında mülkî idari ıslâhat gelmekte idi. Sultan Abdülâziz Han, 1279/1862 yılında ilk olarak jandarma teşkilâtını kurdurmuş ve bu iş için Fransa’dan mütehassıslar getirmişti. Gerek ordu ve donanmanın güçlendirilmesi ve dünyada birinci derecede bir ordu ve donanma meydana getirilmesi, gerekse jandarma sınıfının teşkilinden sonra, 1280/1863 yılında mülkî idari sahada da önemli ıslâhatlara girişilmişti. Bu ıslâhat hakkında Ahmet Mithat Efendi Hissî İnkılap adlı eserinde şöyle demektedir:

“Sultan Abdülaziz dönemine gelinceye kadar payitahttan (Hükümet merkezi) eyaletlere yalnız Vali, Mutasarrıf, Hâkim, Defterdar ve Muhasebeci gibi yöneticiler gönderilmekte idi. Oysa Defterdar ve Muhasebecilerin maiyetindeki memurları dahi yine daimî ve resmî görevli olmaları gerekirken, Vali, Mutasarrıf ve hâkimlerin istihdam ettikleri küçük memurların hiçbirisi devletten resmen tayin edilmiş değillerdi ve bu insanlara Vali, Defterdar ve Hâkimlerin bir nevi uşağı denilmekte idi. Meselâ şimdiki vali muavinleri veya müsteşarlar yerine valilerin kethüdası tayin edilir ve işleri onlar tedvir ederlerdi. Bu usulün ise çeşitli mahzurları görülmekteydi. İşte Sultan Abdülâziz Han, bu usule son verip devleti vilâyetlere taksim etmek suretiyle eyaletleri kaldırmış ve gerek valilerin, gerek ise memurların devlet tarafından resmî memur olarak tayinleri cihetine gidilmiştir.”

Yukarıdaki izahattan da anlaşıldığına göre, Osmanlı Türkiyesi’nde 1863 yılında kabul edilen Mülkî Islâhat Hareketi ile eski idare şekline son verilmiştir. Bugün ülkemizde tatbik edilen mülkî taksimat biçimi ve vilâyetlerin idare şekli de Sultan Abdülâziz Han’ın getirdiği ıslâhat programının bir neticesidir.

Ahmet Mithat Efendi eserinin 102 ve 103’üncü sahifelerinde vilâyetler teşkili hususunda ayrıca şunları yazmaktadır:

“1280/1863 senesi içinde Osmanlı’daki mülkî hususat (idari taksimat) dahi nazarı ehemmiyete alındığı zaman, mevcut mülkî idarenin memleketimize faydalı olmadığı hususu tespit ve teslim edilmişti. İşte bu sıralarda, eyalâtı şahane hudutları içinde şoseler (yollar) döşemek fakir fukarayı barındırmak için yetimhaneler inşasına geçmek, tahsili emval kanununu islâh etmek ve yeni bir istikamet vermek ve hükümetçe her nevi işlerin mercii olmak üzere (Merkezi Hükümet) namı ile bir hususî encümen teşkil eylemek yoluna gidilmiş ve bu hususlar ilk defa NİŞ vilâyetinde tatbik edilmiştir. Niş vilâyetinin başında bulunan Mithat Paşa bu sebeple Dersaadet’e (İstanbul) getirilmiş, kabinede girişilen ıslâhat hareketleri çerçevesinde Niş’teki ıslâhat gözden geçirilmiş, bu arada eyaletlerin adlarının vilâyet olarak değiştirilmesine karar verilmiştir. Böylece bu yeni vilâyet şeklinin başarılı ve yararlı olup olmayacağı durumu, TUNA vilâyetine kalbedilmiş olan NİŞ eyaletinin hudutları içerisinde tecrübeye karar verilmiş ve bu karar tatbik edilmiştir. Böylece yeni idare şeklinin münasip bulunması halinde, aynı idare şeklinin diğer eyaletlerde dahi tatbiki cihetine gidilmesine karar verilmiştir. Bu maksatla eski Silistre, Vidin, Niş ve Sofya eyaletleri birleştirilerek 1281/1864 yılında Tuna vilâyeti celilesi teşkil edilmiştir.”

Görülüyor ki, padişah Sultan Abdülâziz devleti eski ve hantal yönetim şeklinden de kurtarmak ve çağdaş devlet teşkilât ve nizamını Osmanlı İmparatorluğu’nda da uygulamak kararını veriyor ve ilk tatbikatını da yeni teşkil edilen Tuna vilâyetinde yapıyordu.

Sultan Abdülâziz Han, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ıslâhat hareketlerini sadece birkaç konuda bırakmamıştı. Sultan, vilâyetler teşkili yoluna giderken polis teşkilâtını da kurdurmuşlardı. Devletin ve Milletin her türlü inzibatî işleri ile meşgul olacak bu teşkilâtı da gayet muntazam bir yapı olarak hazırlatmış ve adına “Müfettiş” denilen amirlerin yönetimine bırakmıştır. Bu Müfettişlere yardımcı olmak üzere eski usül terkedilmiş ve “oy” ile seçilen halk temsilcileri vazifeye başlamıştı. Sultan Abdülâziz bu suretle ilk defa olarak Osmanlı’da “OY” müessesesini de kurmuş ve halkın idareye iştirakini temin yolunda ilk ve ciddi adımını atmıştı. Bütün bu ıslâhat hareketleri yapılırken ıslâhat kelimesinin ifade ettiği mana bütün şümulü ile göz önüne alınmış, bu cümleden olarak yeniden teşkil edilen her vilâyette, valilikler emrinde birer de matbaa kurulmasına başlanmıştı. Matbaaların kurulması bahsinde Ahmet Mithat Efendi, eserinin 104’üncü sayfasında şunları yazmaktadır:

Eğitim – Öğretim Çabaları ve Vilâyet Matbaaları

“Halifece terekkiyatı fikriyeye dahi (Sultan Abdülaziz tarafından, ülkedeki fikri gelişmelere) yardım etmek üzere her vilayette birer matbaa açmak üzere harekete geçilmiştir. Bunların her biri hususî nizamnamelerle tespit edilmiş ve burada tafsilâtına girişilmesi tarihçemizin haricinde bulunan pek çok ıslâhat birdenbire meydana gelmiştir.”

Sultan Abdülâziz Han Osmanlı İmparatorluğu’nun âdeta fikrî, askerî ve içtimaî kalkınmasının öncüsü olmuş, bütün bu sahalarda en radikal usullerle memleketi ileriye götürecek ve çağdaş Avrupa seviyesine yükseltecek tedbirleri almaya girişmişti. Günümüzde pek küçümsenebilen, fakat kendi devrinde her birisi başlı başına birer inkılap hareketi bilinen bu girişimler Batılı devletleri, bu arada bilhassa İngiltere’yi şiddetle alakadar etmekte idi. Osmanlı İmparatorluğuna verilen “Hasta adam” sıfatının her geçen gün geride kaldığını gören ve bundan dolayı telaşa düşen İngiltere, tesisine ve idamesine muvaffak olduğu dünya hâkimiyeti siyasetinin tehlikeli bir şekilde sarsılmaya başladığını anlamakta gecikmemişti. İngiltere büyük fedakârlıklar bahasına gerçekleştirdiği bu dünya hâkimiyetinin, her geçen gün biraz daha kuvvetlenen ve her sahada en üst noktaya çıkmaya kararlı görülen Sultan Abdülâziz’in idare ettiği Osmanlı İmparatorluğu tarafından tehdit edildiğini sezmekten, pek tedirgindi. Eğer müdahalede bulunmazsa nihayet 10 yıl gibi kısa bir müddet sonunda kurduğu dünya hâkimiyetinin elinden gideceğini düşünmekteydi. Küçücük bir adaya sığınmış, fakat önemli beyinler ve siyasiler yetiştirmeyi başarmış olan İngiltere, Siyonist Yahudi sermayesinin ve masonik bu dev siyasilerin elde ettikleri bu neticeleri tesadüfe bırakmak gibi bir gaflete düşmemişlerdi. İşte bu sebeple, İngiltere’nin bu yüksek siyasileri ve ekonomistleri, kafa kafaya verdiler ve Osmanlı’yı nasıl çökerteceklerinin müzakeresini yaparak bir plan tespit ettiler.

Yahudi sermayesinin teşvikiyle İngilizlerin yaptıkları plan, ileride de görüleceği gibi, gayet basitti. Asrın daha ilk çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu içinde oluşturdukları sabataist ve masonik merkezli etkili bir kadro ile faaliyete geçen İngilizler,1860 yılına kadar 40 yıl gibi uzun bir müddet İstanbul’da İngiltere’yi temsil eden Sir Stradford Rodckliff’in temelini attığı ihanet şebekesini faaliyete geçirecekler ve Sultan Abdülâziz Han’ı katlettirip, bütün endişelerine son vereceklerdi.

İngiltere, Mustafa Fazıl Paşa ve Jön Türkler Hıyanet Takımı!

İngilizler için bütün kozlar açıktı. Mısır’da hidiv olan İsmail Paşa’nın kardeşi Prens Mustafa Fazıl Paşa, gözü hıdivlikte (Mısır’a genel Valilik görevinde) olan bir zattı. Hidiv olabilmek için her çareye tevessül etmekten asla çekinmeyen bu zat, Sultan Abdülaziz’e birkaç defa bu hususu hatırlatmış, fakat Sultan Abdülaziz Han tarafından dikkate alınmamıştı. Sultan Abdülaziz Han tarafından bir tarafa itiliverilen bu adam İmparatorluğa ihanet eden şebekenin başı durumunda olmasına rağmen, kendisi de Rotchildlerin, daha doğru tabiri ile İngilizlerin ve İngiliz menfaatlerini kışkırtan Yahudi Siyonistlerin bir ajanıydı. Bu adam sureti Hak’tan görünerek, güya Hürriyet taraftarı pozuna bürünerek Paris’e kaçan ve orada birer hürriyet havarisi rolüne giren Jön Türkleri, vekilharcı Ermeni Sakakini Efendi marifetiyle beslerken, kendi parasını değil, İngilizlerin parasını harcamaktaydı. Tabi bu paranın büyük bir kısmını da kendi cebine atmaktan sakınmazdı.

Şimdi bu sahte hürriyet havarilerini teker teker araştıralım ve Osmanlı Devleti’nin nasıl bir ihanet zinciri içinde ve kimlerin, hangi sahte vatanperverlerin(!) elleri ile yok edildiğini anlamaya çalışalım. Şu hususu özellikle vurgulayalım ki; Türk milletine vatanperver tanıtılan Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mekâtibi Askeriye Nazırı Süleyman Paşa, Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa, Şair Ziya (Ziya Paşa), Vatan şairi Namık Kemal Bey, Ali Suavi, Agâh Efendi, Ayan Reisi Ahmet Rıza Bey ve emsali bu memleketin kurtuluşuna değil bilerek ve isteyerek batışına yardım etmiş insanlardı. Mustafa Reşit Paşa’nın açtığı yoldan yürüyen bu zevat, büyük ekseriyeti ile İngilizlerden yardım almışlar, İngilizlerin verdikleri paralarla Paris’te gazeteler çıkartmışlar ve rahat bir ömür yaşamışlar, sonra da memlekete birer kahraman ve kurtarıcı vatanperver edası ile dönüp tarihi tahribatlarını yapmışlardır. Daha sonra bunların devamı olan, İttihat ve Terakki kumpası içindeki sabataist ve masonik kadroları ve bunların yerli maşalarını, bu arada Osmanlı’yı yıkma planları doğrultusunda devlete son darbeyi vuran Enver, Talat ve Cemal Paşa’ları da unutmamak lazımdı. Ve hele Erbakan’a hıyanet karşılığı iktidara taşınan ve İslamcı kahraman kılıfı sarılan AKP iktidarının yandaş takımınca bu Enver Paşa’nın, diziler filmler ve makalelerde “dindar ve milliyetçi kahraman” diye reklam edilmesinde de ayrı bir art niyet sırıtmaktaydı. Yani Mustafa Kemal’e resmiyet ve mecburiyetle sahip çıkanlar, her nedense Enver’e samimiyetle ve dört elle sarılmışlardı.

Devletin başına çöreklenen bu kiralık kadrolar ve bazı paşalar, adeta Hristiyan Avrupa’yı kendi aralarında menfaat esasına göre ayarlamışlardı. Mesela Mustafa Reşit Paşa İngiliz taraftarı ve körü körüne onun hizmetkârıydı. Ali Paşa keskin bir Fransız taraftarıydı. Fuat Paşa ise İngiliz taraftarıydı. Mithat Paşa ise hepsinin adamıydı. Zira bu zat kendisini tamamen İngilizlere ve İstanbul’daki elçisi Sir Henry Elliot’a teslim etmiş bir insandı. Hüseyin Avni Paşa ise çifte oynamaktaydı. O, hem Fransız, hem de İngiliz taraftarıydı. Ve bu zevatın eline fırsat geçtiği zaman da şahsi ihtiraslarına ve bağlantılarına göre devleti tahripten geri durmuyorlardı. Osmanlı devletinin batışında Mustafa Reşit Paşa’dan sonra en büyük yıkıcı rolü oynayan Mithat Paşa’nın diğer Tanzimatçı ve İttihatçı takımının hayatlarını ve kirli hesaplarını bu millete tanıtmak lazımdı.

Abdülâziz Han’ın İlerilik Hamlesi ve Sonuçları

Bütün bu sinsi hareketlere rağmen Sultan Abdülâziz devleti güçlendirmek gayretlerinden kat’iyen bıkmıyor ve her geçen gün devlete birtakım yenilikler getiriyordu. Bu yenilikler arasında hayvan ıslâhı için numune çiftlikler, Şurayı devlet teşkili gibi müesseseler de yer alıyordu. Ahmet Mithat Efendi Hissi İnkilâp adlı eserinin 105 ve 107. sahifelerinde bu hususta şu malûmatı aktarıyordu.

“Ve heyeti nafianın (Bayındırlık Ekibinin) semereli çalışması ile memleketin her tarafına şoseler (karayolları) açılıyor, ahaliden toplanan paralarla, yine ziraat erbabının işlerini kolaylaştırmak ve kendilerini birtakım murabahacı ve tefecilerin ellerinden kurtararak lazım olduğu vakit bir banka gibi para alabilecekleri “menafii umumiye sandıkları” açılıyor, ziraatin modern hale getirilmesi için numune çiftlikleri kuruluyordu. Bu çiftliklerde halkın istifadesine sunulan ve üzerinde halkın rahatça çalışıp öğrenmeleri için de ziraat makineleri alınıyor ve devlet çiftliklerinde halkın istifadesine arz ediliyordu. Bundan ayrı olarak Sofya’da beşer yüz yetimi istiap edecek büyük ıslâhhaneler kuruluyordu. Buralarda bu yetimlere her türlü sanayi makineleri üzerinde dersler veriliyor, böylece devletin yeniden ihya edilen sanayiine de hizmet veriliyordu. Velhasıl, devrin terakkisi neyi icap ettirmiş ise hepsi yapılmış ve Sofya’daki ve diğer yerlerdeki tecrübeler üzerine Sultan Abdülâziz Han tarafından memaliki Osmaniye’nin her tarafında bu emsal müesseselerin açılması için fermanlar çıkarılıyordu.”

İşte Mithat Paşa ve diğerlerinin yıkmaya çalıştıkları ve dolayısıyla kendi şahsında devleti yıkmak için her çareye tevessül ettikleri Padişah Sultan Abdülaziz Han böyle bir Padişahtı ve devleti eski kuvvet ve kudretine kavuşturmak için böylesine çalışmalar başlatmış ve başarmıştı.

Sultan Abdülaziz Han, saltanatta bulunduğu devre içinde memleket hayrına yalnız bu hayırlı işlerle de meşgul olmamış, o, memleketi bir baştan bir başa demiryolları ile de donatma kararı almış, bu kararını da tatbik sahasına çıkarmıştı. Düşünmek lazımdır ki, Avrupa’da bugün büyük devletler arasında bulunan dünün birçok devletinin hudutları içerisinde demiryolu henüz mevcut değilken, Sultan Abdülaziz Han Osmanlı İmparatorluğu’nda demiryolları inşasına başlamıştı. Jön Türkler çetesinin devirmek istedikleri padişah işte bu gayretli, ileriyi gören, Sultan Abdülaziz Han’dı.

Fakat kader ağlarını örmeye başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu mutlaka yıkılmalı ve İngilizlerin dünya hâkimiyetine set çekmesine engel olunmalıydı. Böylece Akdeniz ve Ortadoğu ile Afrika’nın içlerine kadar yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu gerek İngilizler için, gerekse Hristiyan alemi için korkulu bir devlet durumundan çıkarılacaktı. Onlara göre; eğer kısa bir devre içinde Sultan Abdülaziz tahtından indirilmeseydi, Türklerin önünü hiçbir kuvvet alamayacaktı. Zira Türk ordusunu donatan silahlar bizzat devlet tarafından yapılmaya başlanmıştı. Donanma İstanbul, İzmit, Gemlik, Sinop tersanelerinde yapılmaya başlanmıştı; dünyanın en büyük dokuma fabrikası olan İzmit Çuhane fabrikası, ordunun ihtiyacını karşıladıktan başka, halkın da ihtiyacına sunulmaktaydı. İşte büyük vatanperver, hürriyet kahramanı palavraları arkasına saklanan ve maalesef halâ bu propaganda zırhı ile reklamı yapılan Jön Türkler ülkeyi böylesi kutlu şahsiyetlerden ve girişimlerden kurtarmayı başarmış karanlık ve kiralık insanlardı.

Osmanlı Ülkesinde Telgraf Şebekesi Hatları

Ahmet Mithat Efendi merhum, aynı eserin III. sahifesinde Sultan Abdülaziz’in memlekete yaptığı işlerden bahseden kısımda şu malumatı vermektedir: “Dönemin en önemli gelişmelerinden birisi de Telgraf idaresi olup bu mucizevi keşfe olan şiddetli ihtiyaç dünyanın her tarafında kendisini hissettirmişti. Dünyanın diğer devletleri gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da telgrafın değeri derhal idrak edilmiş ve layık olduğu ehemmiyet verilmiştir. Sultan Abdülmecid merhumun son devirlerinde bazı eyaleti şahaneye telgraf hatları çekilmiş olduğu gibi, Abdülaziz Han devrinde de ülkenin hemen her tarafına telgraf hatları çekilmiş ve telgrafhaneler inşa edilmiştir… Ayrıca; ormanlar Sultan Abdülaziz Han devrinde rasgelenlerin baltasına hedef olduğu için, bu tahribatın önüne geçmek ve ormanları korumak maksadıyla yeni bir düzenleme getirilmişti. Bu kanuna göre koruyucular ve müfettiş tabir edilen memurlar istihdam edilmiş ve ormanlar böylece korunmuş ve ağaç kesimi devletin kat’i kontrolü altına girmiştir...” Anadolu tarafı için arzu edilen şimendiferler ihaleye verilip İzmir demiryollarından maada İstanbul’da, Haydarpaşa’dan Anadolu’ya doğru temdidine karar verilen hat, İzmit’e kadar doğrudan doğruya Devlet hesabına inşa edilmiştir. Kalkınma gayretleri yalnız bu şimendiferlerden ibaret olmayıp Tuna nehrinde vapur işlettirilmek üzere teşkil olunan idare kısa zamanda inkişaf etmiş ve Bağdat vilayeti celilesinde teşkil edilen bir idare dahi Fırat nehrinde ve Umman denizinde (Hint denizi) seyrüsefere epeyce himmet göstermiştir…” Ayrıca devr-i Abdülmecit’ten kalma Şirketi Hayriye kumpanyası da güçlendirilmiştir. Sultan Abdülaziz Han devrinde imtiyazı temdit edilmiş ve Boğaziçi’nin müraselatını (gidip gelme hususunu) temin edecek bir hale getirilmiştir.”

Sultan Abdülaziz Han mahkemelerin ağır işlemesi üzerinde de ısrarla durmuş ve bunların da ıslahı cihetine gitmişti. Ahmet Mithat Efendi merhum, Hissi İnkılap adlı eserin 108. sahifesinde bu hususta şöyle demektedir:

“Umuru adliyede asli maksadın tamamen hâsıl olması için, mahkemelerin tam bir bağımsızlık içinde olmalarına karar verilmiş ve bir irade-i seniyye ile bu husus da temin edilmiştir.”

İşte Mithat Paşa’nın ve Jön Türkler takımının tahtından indirip katlettikleri Sultan Abdülaziz Han böyle bir insandı. Sultan Abdülaziz’in devleti yükseltmek, muasır Avrupa devletlerinin birçoğundan çok daha ileride kudretli bir devlet haline getirmek için giriştiği faaliyetler Haçlı gavurları ve hıyanet ortaklarını çileden çıkarmıştı. Böylece büyük devlet adamı pozisyonuna sokulan Mithat Paşa ve yandaş takımına Sultan Abdülaziz’i katletmekten başka çare kalmamıştı. Artık bu gidişe bir dur demek lazımdı ve İngilizler bu kararı almış ve Jön Türkleri, Mithat Paşa ve Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa marifetiyle rahatça kullanmışlardı.

Devletin Demiryolu Siyaseti ve Başarılı Adımları

Ahmet Mithat Efendi bir sahife sonra da memlekette demiryolları ve Tuna işletmesi hakkında şu bilgileri aktarmıştır:

“Rumeli’nde daha devri Abdülmecit Han zamanında verilen karar üzerine Köstence’den Boğaz köyüne kadar şimendifer hattı döşenmesi gibi, Rusçuk’a bir şimendifer geçirilmesiyle ilgili kumpanya dahi işini ikmal etmiştir ve sonradan İstanbul’dan ve Dedeağaç’tan Edirne tarikiyle Sofya’ya ve Selanik’ten Metroviç’e ve Yenipazar’a doğru şimendifer seferleri başlatılmıştır.”

Ahmet Mithat Efendi, kurulmuş bulunan Bankacılık ve verilen bazı imtiyazların kötüye kullanılması hususunda ise şöyle yazmaktadır:

“Memlekette ziraati ticareti ve san’atı korumak ve geliştirmek maksadıyla birtakım bankalara imtiyaz verilmiş ise de, memleketimiz henüz bu gibi işlerin acemisi olduğundan bunlar hep ecnebilerin eline geçerek kendi menfaatleri mahsusları uğrunda, kendilerine müracaat edenleri dahi batırabilecek bir muamele tatbik ettikleri görüldüğünden bankacılık işlerine el atılmıştır. Ayrıca nafia umurundan olmak üzere İstanbul’da Tramvay ve Galata’da Tünel inşası gibi işler de yapılmıştır.”

Bütün bu hamleler niçin yapılıyordu? Sultan Abdülaziz Han niçin didiniyor ve devleti yükseltmek, eski kudretine irca etmek istiyordu? Çünkü O Fransa’yı ve İngiltere’yi dolaşmış, devletin özel bir himmet ile süratle aynı seviyeye çıkması gerektiğini anlamış ve bu seviyeye çıkmak için de hiçbir fedakârlıktan sakınmamıştı. Fakat ne garip ve elim bir tecellidir ki; kim oldukları, nasıl dolduruldukları ve hatta hangi ırka mensup oldukları dahi gerçek olarak bilinmeyen bir sürü düzenbaz takımı ve babasının tabiriyle “Bir anıracak eşek” olarak vasıflandırılan Hüseyin Avni Paşa gibi bir kadın ve ırz düşmanı, haris ve kindar bir seraskerin de dâhil bulunduğu bir ihanet şebekesi (yani dış güçler, Jön Türkler, sabataist ve masonik çevreler) Sultan Abdülaziz’i tahtından indirip onu katletmeyi başarmışlardı. Aslında işlenen büyük günah, ne Sultan Abdülaziz’e ne de ondan sonra gelen Sultan Abdülhamit Han’a karşı sanılmasındı. Bu günah millete karşı işlenmiş, devletin düzelme ve yükselmesine engel olmuşlardı.

Makale Okunma Sayısı: 64

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR