ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1119
mod_vvisit_counterDün3040
mod_vvisit_counterBu Hafta9311
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay113941
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18330928

IP'niz: 3.227.235.216
Bugün: 23 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12769601

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

LAİKLİK VE ATATÜRK’ÜN BAKIŞ AÇISI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

LAİKLİK VE ATATÜRK’ÜN BAKIŞ AÇISI

        

Laiklik ilkesini ve hele bugünkü tatbikat ilkelliğini Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına koyan Atatürk değil İsmet Paşa olduğu gerçeği, kasıtlı olarak Milletten gizlenmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Atatürk, Laikliğin Din ve Millet aleyhine kullanılmasından endişe etmektedir. Atatürk'ün 3 ciltlik “Nutuk” kitabını baştan sona okuyunuz. Tek bir yerde “Laiklik” kelimesine rastlayamazsınız. Özel mektuplarını, söylevlerini, değişik konulardaki görüşlerini derleyen bütün yayınları karıştırınız. Atatürk’ün laiklikle ilgili hiçbir beyanını bulamazsınız. Bulamazsınız çünkü yoktur... “Laikliği”, Recep Peker'le anlaşarak 1936 yılında CHP programına sokan, Atatürk'ün sirozun pençesine düştüğü 1937'lerin sonunda ve masonik mahfillerin etkisinde kalarak Anayasaya yazdıran İsmet İnönü'dür. Kendi can derdine düştüğü o dönemlerde Atatürk, bu tür oldubittilerle uğraşacak veya karşı koyacak durumda değildir. Her hususta Batı’yı örnek alan taklitçilerin, Laiklik konusunda bize özel garip ve acayip bir uygulamayı tercih etmeleri, bunların gerçek ayarını göstermesi bakımından anlamlı ve önemlidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün;

Durumumuzu düzeltmek için, mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işlerimizi onların arzusu istikametinde yapmak ve her hususta onların peşine takılmak gerektiği gibi yanlış ve hayırsız fikirler ileri sürülmektedir. Halbuki, böyle sadece yabancıların öğütleri ve projeleri ile yükselebilmek mümkün değildir. Mali (ekonomik) bağımsızlık olmadan, siyasi ve milli bağımsızlık göstermeliktir.” (1922)

“Biz, gidişatımızı ve toplum hayatımızı yabancıların tavsiye ve takdirlerine uydurmak gerektiği görüşünü bir zillet ve zafiyet kabul ediyoruz… Avrupa’nın en ileri devletleri, Osmanlı Türklerinin gerilemesi ve çökmesi sayesinde ortaya çıkmış ve güç kazanmışlardır. Batılılar bugün de; kendi kârlarını Türkiye’nin zararında ve hatta yıkılmasında aramaktadır. Ve Türkiye’yi yıkma konusunda, kendi aralarındaki çekişmeleri bırakıp, ittifak kurmuşlardır. Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bazı bahanelerle müesseselerimize, mekteplerimize, ticaret ve sanayimize sızmışlardır.

Unutmayınız ki, himaye altına giren bir ülke gerçek hâkimiyetini kaybetmiş sayılır. Bağımsızlık ve egemenlik bir bütündür. Siyasi, iktisadi ve içtimai her yönden bağımsız olmayan bir devletin geleceği karanlıktır.”[1] şeklindeki kesin ve keskin uyarılarını göz ardı eden sahte Atatürkçülerin, AB’ye ve ABD’ye teslimiyet yolundaki gayretleri de, tam bir karakter hamlığı ve kabiliyet noksanlığıdır.

Laiklik tanımlanmalı ve herkesin anlayacağı bir Türkçe ile yazılmalıdır.

Anayasamızın 24. maddesi laikliğin temel esaslarını ortaya koymaktadır. Ama "muğlâk-kapalı"dır ve istismara müsait durumdadır. Oysa Anayasa hükümlerini, okuyan herkesin aynı şeyleri anlayacağı biçimde açık, net ve kesin bir dille ve Türkçe yazılması esastır. Bu nedenle “Laiklik”in 24. maddedeki temel esaslara uygun olarak yeniden ve Türkçe yazılması, farklı kesim ve görüşlerden uzmanların ortak bir konsensüsle ortaya koyacağı bir tanımın hazırlanması, artık zorunlu bir ihtiyaçtır.

a- 24. Madde; kamunun değil, devletin,

b- Düzenin değil, temel düzenin,

c- Dini fikriyatı değil, dini hissiyatı,

d- "İstismar edemez ve kötüye kullanamaz" denilmiştir. Burada; "veya" yerine "ve" kullanılarak, “istismarın, açıkça kötüye kullanmak” olduğu belirtilmiştir. Oysa bugün Laiklik tamamen farklı yorumlanmaktadır. Ve her türlü istismar ve suiistimale açık bulunmaktadır. Hem din istismarcıları, hem devrim simsarları, bu kapalı laiklik maddesini, kendilerine uydurmaya ve baskı unsuru olarak uygulamaya çalışmaktadır.

“Laiklik”in doğum yeri kabul edilen Fransa’da; başörtüsü sorunuyla ilgili tartışmalar üzerine; “Laikliği araştırma” komisyonu kurulduğunu TV haberlerinde dinlemişsinizdir. Yani Fransa bile, Laikliğin ne olduğu konusunda hâlâ net bir tanım yapabilmiş değildir. Zaten dünyanın hiçbir ülkesinde laiklik kavramının kesin ve açık bir tarifi yapılamadığı gibi; adil bir tatbiki de gösterilememiştir. Erbakan Hoca’nın: “Gelin anayasamıza, laikliğin tanımını ve Türkçe karşılığını yazalım” teklifi hep duymazlıktan gelinmiştir. Çünkü kötü niyetli ve bozuk tıynetli bir kesim, İslam düşmanlığı yapabilmek için, Laikliğin hep böyle muğlak kalmasını istemiştir.

Laiklik: Din hizmetleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise, yerindedir.

Laiklik: Farklı din ve mezhep mensuplarına, devletin ve adaletin aynı mesafede kalması ise, güzeldir.

Laiklik: Değişik din ve düşünceye sahip kesimlerin, birlikte hoşgörü ve barış içerisinde yaşama şartlarının hazırlanması ise, tabi ki gereklidir.

Laiklik: Devletin ve düzenin, belli bir inancın veya din adamları sınıfının güdümüne bırakılmaması ise, elbette isabetlidir.

Laiklik: Herhangi bir dine veya dinsizliğe mensup olmanın, devlet ve hukuk önünde; ne özel bir imtiyaz ve hürmet, ne de kasıtlı bir mağduriyet ve mahrumiyet nedeni sayılmaması ise, herhalde sahiplenmelidir.

Ancak; Laiklik: Bir ülkenin anayasaları yapılırken ve diğer gerekli kanun ve kurumları hazırlanırken, toplumu oluşturan unsurların ve hele kahir çoğunluğun “dinini, manevi değerlerini, gelenek ve göreneklerini, örf ve âdetlerini hiç hesaba katmama, esas almama” şeklinde ifade edilmek isteniyorsa, bu hem imkânsızdır, hem haksızlıktır, hem de yararsızdır! Üstelik doğal ve sosyal kanunlara da aykırıdır. Ve zaten laikliğin böyle anlaşılıp uygulandığı tek bir ülke dahi yoktur. Çünkü halkın kimliğini, kültürünü ve hayat tarzını şekillendiren en önemli etken olan “Dini” dışlayarak hazırlanmış ve halka onaylatılmış-despotik düzenler dışında, tek bir demokratik örnek bulunamayacaktır. Ve bu açıdan bakıldığında, hâlihazır anayasamızdaki diyanet teşkilatı kurumu, kanunları ve uygulaması da, laikliğe aykırıdır... Ve “devletin temel nizamını kısmen de olsa dini temellere dayandırma” suçlamasının muhatabı konumundadır!?

Halbuki hukuk, halk içindir. Halkın inancını ve manevi ihtiyacını hesaba katmayan ve özellikle “İslam” kokusu aldığı her şeye düşman tavrı takınan bir anlayış ve yaklaşım laiklik değil, ladinliktir (Dinsizliktir) ve laubaliliktir. Çünkü böyle yanlış ve tutarsız bir uyarlama ve uygulama:

• Önce, Devlet-Millet barışını bozacak,

• Din-Devlet zıtlaşmasını ve çatışmasını doğuracak,

• Ülkede huzur ve güven ortamını sarsacak,

• Ekonomiden eğitime, yatırımdan üretime, sanattan kültüre, her yönlü kalkınmayı ve hayırda yarışmayı ortadan kaldıracak,

• Ve nihayet o ülkeyi, dış güçlerin yarı sömürge sahası; hükümetleri ise, uzaktan kumandalı kuklası durumuna sokacaktır...

Bunun en acı ve çarpıcı örneği ise maalesef, Türkiye’dir. Nisan 2004’teki ‘Milli Egemenlik ve Siyaset Sempozyumu’ sırasında Sn. Recep T. Erdoğan’ın, “Batıda bir söz vardır: Parayı veren akıbetine hâkim olur” ifadeleri; Türkiye’nin, Yahudi bankerlerin IMF garantisiyle verdiği borç paralarla nasıl esir alındığının, bir nevi dolaylı itirafı gibidir. (IMF bir banka değil, Amerikan devleti adına faizli kredileri tahsil etmede kefalet garantisi veren kurumdur.)

Laiklik bahanesiyle başörtüsüne, İmam-Hatip Lisesi’ne sataşanların… Ve gelişmeleri Kur’ani bakış açısıyla değerlendiren ve doğruyu söyleyenlere savaş açanların, özellikle Batı’ya yaranmak isteyen Erdoğan gibi yönetimler döneminde mantar gibi ve izinsiz olarak çoğalan kiliselere ve masum bir din tebliği yerine, Türkiye’yi sömürgeleştirmeyi amaçlayan misyonerlik faaliyetlerine niye ses çıkarmadıkları üzerinde dikkatle düşünülmelidir. Zaten güdümlü hükümetler bu gibi sorunları çözmenin değil, istismar etmenin peşindedir. Ve yine dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Denktaş’ın “Annan Planıyla bağımsızlığımız elden gidiyor” sözlerine karşı: “Hangi egemenlikten bahsediyorsun... Bir kasa portakal satamıyorsun… Ülkende futbol maçları yapamıyorsun!” şeklindeki sömürge valisi tipi talihsiz tepkisi de bu tür hükümetlerin ve faizci-teslimiyetçi ve AB’ci zihniyetlerin, İslamcılık dejenereleri ve demokrasi demagojileriyle ülkemizi ve geleceğimizi hangi karanlık neticelere sürüklemek istediklerinin bir göstergesidir. Öyle ise; acilen ve kesinlikle:

• Evrensel hukuk kurallarına,

• Temel ve genel insan haklarına,

• Toplumumuzun tabii yapısına ve tarihi mirasına,

• Halkımızın inanç ve ahlâk esaslarına uygun olarak, “Laiklik”in tanımı, ilgili ve ilmi otoritelerce mutlaka yapılmalı ve bu Türkçe tarifi anayasamıza yazılmalıdır. Ki, her önüne gelen, laikliği keyfince yorumlayıp yozlaştırmasın ve hele bu laiklik, İslam düşmanlığı şeklinde uygulanmasın... Savcılarımız ve hâkimlerimiz de, hangi temel yasalara ve hangi genel esaslara dayanarak karar vereceği konusunda sıkıntı ve şaşkınlık yaşamasın...

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, Atatürk Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile o dönemde Türkiye’de yaygınlaşan ve kendi dilleriyle eğitim yapıp Hristiyan kültürünü aşılayan yabancı okulların tahribatından gençliğimizi kurtarmayı ve Milli Eğitim programıyla neslimizi koruma altına almayı amaçlamıştır. Ama ondan sonra gelenler, Atatürk’ün çıkardığı bu yasayı, tam aksine Milli ve manevi eğitim veren İmam-Hatiplere karşı kullanmaya başlamıştır. Aslında Adil bir Düzen’de ve asil bir yönetimde, bütün okullarda, kendi seviye ve statüsünde milli ve manevi değerler en ilmi ve etkili metotlarla öğretileceğinden, bugünkü sıkıntıların çoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü Adil Düzen bilinen mezhep ve meşrep taassubuyla değil, genel İslami prensipler ve temel insani gereksinimler doğrultusunda hazırlanmıştır. Sünnilerin de Şiilerin de, dindar kesimlerin de kalenderlerin de ortak ihtiyacıdır.

Yarım Atatürkçülük rejimden, yarım Laiklik dinden edeceği” unutulmamalıdır!

Dinden ve diyanetten bahsetmek, tabu değildir. Bilindiği gibi Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, din hizmetleri, devlete verilmiştir. Bu maksatla Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruluvermiştir. Böyle olduğu için dini hizmetlerin yeterli olup olmadığını, yeterli değilse yeterli hale getirilmesi konusunu tartışmak, eleştirmek, denetlemek bütün vatandaşlar için bir haktır ve bir vazifedir.

Bu ve buna benzer konular halkımız arasında, Sivil Toplum Kuruluşlarında, TBMM'de, hükümette ve Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılabilir ve tartışılması gerekir. Ama, ne gariptir ki şu yaşadığımız dönemde, bu konuları konuşmak giderek ürkülecek, korkulacak, yanından değil uzağından geçilecek bir hale getirilmiştir.

Gerçek Atatürkçülük, gerçek laiklik bu değildir. Atatürk'ün din ve diyanete ne derece önem verdiğine dair görüş ve sözlerinden birkaç çarpıcı örnek verelim:

–"Milletimiz din ve dil gibi iki kuvvetli fâzilete mâliktir. Bu fâziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz."

–"Hepimiz müsâviyiz ve dinimizin ahkâmını mütesaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.

–"Camilerin kutsal minberleri halkın rûhani, ahlâki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır."

Atatürk'ün dine bakış açısı böyle olduğu halde, mesela, Açık Öğretim Fakültesi İlâhiyat bölümünü bitirenlerin diplomalarının arkasına, “Sadece Diyanet İşleri Teşkilâtı’nda, din hizmetlerinde çalışanlar için geçerlidir. Başka amaçlarla kullanılamaz ibaresi” yazılmasına ne cevap verilecektir?

Görülüyor ki, maalesef günümüzde kutsal din hizmetlerine bugünkü yarım laiklerin yaklaşımları, Atatürk'ün yaklaşımı gibi olmayıp bu görevlerin onuruyla, şerefiyle mütenasip değildir. Bu davranış ve muamele, ne insan hakları prensipleriyle ne de Anayasa'nın kanun karşısında kişi eşitliği hükmüyle bağdaşabilir. Ayrıca Atatürk'ün başörtüsü konusundaki görüşleri de bu yarım laiklik anlayışıyla bağdaşmaz. Eğer devrim kanunlarının icaplarına uygun düşseydi, Atatürk başörtüsü konusunda da bir kanun çıkarır bir yasak koyardı. Ama ne o kanunlarda ve hatta ne de TBMM'nin içtüzüğünde, başörtüsünü yasaklayan bir hüküm getirilmiş değildir. Getirilmiş olsaydı, topyekûn milletin analarına ve bacılarına karşı saygısızlık edilmiş olurdu. Atatürk bu saygıyı göstermiştir. Zira bu millet İstiklâl Harbi’nde erkeğiyle ve başörtülü kadınlarıyla cansiperane cephelerde ve cephe gerilerinde tabii kıyafetleriyle vuruşmuş ve birlikte kan dökmüş ve can vermiştir.

Ne demiştik, yarım laiklik dinden, yarım Atatürkçülük rejimden eder. Rejimimizin temeli de "Kayıtsız Şartsız Egemenliğin Milletimize" ait olması şartına bağlıdır. Atatürk'ün egemenlik anlayışı egemenliğin, başka devletlerle kısmen de olsa, paylaşılmasına asla müsaade etmez. Yani egemenlik kesinlikle bölünemez! Yarım laikler ve yarım Atatürkçüler bu prensibin de dışına çıkarak şehitlerin hakkı olan, şehit kanlarıyla kurtarılmış bulunan egemenliğimizin AB’ye devri için hazırlıklara başlamış bulunuyorlar. Üstelik Atatürk'e iftira ederek, eğer Atatürk sağ olsaydı, o dahi AB'ye egemenliğimizi devretmeye razı olurdu diye tevil yollarına kaçıyorlar. Bu konuda da onun demeçlerinden birkaç çarpıcı örnek verelim:

"Bu devletin istinad ettiği esaslar, istiklali tam ve bilakaydu-şart hakimiyet-i milliyeden ibarettir. "Millet o hâkimiyetten zerresini feda etmeyecektir."

"Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar koruma ve güvenlik altında olmalıdır."

"Milli egemenlik ve onun güvenliğinin kefili olan, bugünkü şekil ve nitelik içindeki yönetimimiz, yalnız gelecek mutluluğumuzu değil, onurumuzu, namusumuzu ve bütün manevi unsurlarımızı sağlayacaktır."

Bütün bunları niçin yazıyoruz? Çünkü şu kritik dönemde toplumsal barışı sağlamak bizim için en hayati bir görev haline gelmiştir de onun için. Eğer bir konsensüs sağlanarak ilk etapta devlet-millet kaynaşması sağlanırsa, önce din eğitimi tabu olmaktan çıkarılacak ve halkımızın ve bilhassa gençliğimizin ihtiyacını karşılayacak seviyede dini ve ahlâki eğitimi sağlanacak, tıpkı bataklıkların kurutulup sivrisineklerin kökünün kurutulduğu gibi bütün hırsızlıklar, kapkaçlar, yolsuzluklar, hortumculuklar ortadan kalkacak. Bir taşla sayısız kuş vurulacak, ayrıca bu konsensüsle istismar edilen başörtüsü meselesi çözülecek, toplumsal bir barış ortamı doğacaktır. Tam bağımsızlık ilkesine döneceğimiz için hiçbir maddi ve manevi faydası bulunmayan AB'ye üye olmaktan vazgeçeceğiz, ülkemizin kendi gücüyle kalkınması için hamle üstüne hamle yaparak, Japonya benzeri dev bir ekonomik güce erişeceğiz, önümüzde yeni yeni ufuklar açılacaktır. Ayrıca dinimizin, milli ve manevi değerlerimizin birleştirici, barıştırıcı, kaynaştırıcı sıcak potasında bütünleşeceğimiz için bize ayrıca dışarıdan empoze edilen etnik ayrımcılık ve mezhepçilik gibi zehirli nifak tohumlarının milli mücadele yıllarında olduğu gibi yeşermesine imkân kalmayacaktır.

İslam bizim kimliğimiz konumundadır!

O günlerde “kimlik” konusunun gündeme getirilmesi ve bu konuda bir damla suda fırtına kopartılması üzerinde durulması gereken ibret verici ve hatta dehşete düşürücü bir olaydır. Bu tartışmalar, milli ve manevi değerleri zaafa uğratılan ve kendi ölçüleri aşındırılmış bir milletin duçar olabileceği bir hali sergilemekte ve bir felaketi haber vermekteydi. Biz dünya tarihine yön vermiş bir milletin torunları değil miyiz? Dünyanın merkezi konumunda olan bu coğrafyada dünyanın en büyük adil devletini kurmadık mı? Hem daha Amerika keşfedilmeden önce, Avrupa daha Orta Çın karanlığında yaşarken biz farklı dilleri konuşan, farklı inançlara mensup olan ve değişik kültürel değerleri bulunan toplumları birlikte ve barış içinde bir arada yaşamalarına ortam hazırlamadık mı? Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde her toplum kendi dinini yaşar, kendi dilini konuşur, kendi kültürel değerlerine sahip çıkardı. Her toplumun kendi inancına göre yaşama hakkı Devletin koruması altındaydı. Bu coğrafyada Osmanlı Devletinin Sırplara sağladığı din ve inanç özgürlüğünü, hâlâ vatandaşlarına sağlayamayan birçok ülkeye rastlanmaktadır. Münferit hadiseler hariç; siz, Osmanlıların Sırpların inancına, giyim ve kuşamına karıştığına hiçbir tarihi kaynakta rastladınız mı?

Biz büyük bir milletin evlatlarıyız!

Kimlik sorunu yaşayan ve tarihi ile barışık olmayanlara acımaktan başka elimizden bir şey gelmediği için üzgünüz. Onlara şu gerçeği hatırlatmamız gerekir. Biz büyük bir milletiz. Engin bir tarihi müktesebata sahibiz. Millet olarak bizi büyüten dinimiz, inanç sistemimiz, milli ve manevi değerlerimizdir. Bu milletin fertleri olarak bizim bir kimlik sorunumuz yoktur. Milletlerin serveti sadece doğal kaynakları, iktisadi gücü ve sahip olduğu üretim potansiyeli değildir. Elbet bu kaynak ve değerler güçlü bir millet için gereklidir. Fakat yeterli değildir. Milletlerin esas gücü ve serveti sahip olduğu milli ve manevi değerleri, ortak inancı, ortak görüşü ve kültürel değerleridir. Milli Görüş dediğimiz ortak ilkeler ve değerler milletimizin kimliğini biçimlendirmiştir. Bu değerlerle biz yeryüzünde “farklılıkta birlik” ilkesini geliştirdik. Farklı inanç ve dili konuşan toplumların bir arada yaşamasına ortam hazırladık. Baskı ve sömürü olmadan barış ve dayanışma içinde nasıl yaşanacağını bütün cihana gösterdik.

Bizim millet olarak bir kimlik sorunumuz bulunmamaktadır!

Türk milleti olarak kimlik sorunumuz yoktur. İslam ortak kimliğimizi belirlemektedir. Türk Milleti belli bir ırkı ve belli bir dili konuşanları ifade etmez. Bu kavram, ırkî bir kavram değildir. Bu kavram inanç, düşünce, söylem ve eylem birliğini ifade eden, ortak tarihe ve ortak dünya görüşüne, milli ve manevi değerlere sahip olan insanların birliğini ve kimliğini ifade eder. Balkanlarda kendilerini Türk kabul eden, Boşnaklar, Pomaklar ve Arnavutlar Türkçe konuşmayı bilmedikleri halde sahip oldukları dünya görüşü ve değer ölçülerini ifade etmek için bu kavramı kullanmaktadırlar. Meşhur Amerikalı Düşünür Thorstein Veblen’in ifadesiyle; Batılılar Sanayi Devrimini, Orta Çağ Avrupa’sının dünya görüşü ve değer ölçülerine dayanan bir sosyal yapıyla gerçekleştirdiler. Bu yapı hoşgörüsüz ırkçı bir yapıydı. Sömürgeci güçler kendi ülkelerinde ırkçılığı güçlü milli devletler kurmak için kullandılar. Sömürgelerde ise ırkçılığı böl, yönet ve sömür ilkelerini uygulamak için kullanarak yeryüzünü ve İslam coğrafyasını bölerek sömürdüler. Müslümanlar ırkçılığın her çeşidine karşıdırlar. Henüz Batılıların çözemediği ırkçılık sorununu biz çoktan aştık. Bizim için aynı inancı, aynı değer ölçülerini, milli ve manevi değerleri paylaşanlar kardeştir. Tarihi ile milli ve manevi değerleriyle kavgalı olanların kimlik sorunu yaşamaları normaldir. Çünkü yıllardır zorla ve hile ile Milletimize empoze ettikleri bütün değerleri iflas etti. Şimdi ülkemizde yapay gündemlerle milli birliğimizi bozmak için çalışan mihraklar ile organik ilişkileri ortaya çıktı. Biz, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı ortak tavır sergilemek için ülkemizde yaşayan her vatandaşımızla dayanışma yollarını arıyoruz. Emperyalizme ve sömürgeciliğe alet olanların adı Ahmet olmuş, Hüseyin olmuş, Hans veya George olmuş ne fark eder? Ezen ve sömürenlerin hizmetkârı Türk olmuş, Kürt olmuş, Laz veya Çerkez olmuş ne fark eder. Zalim zalimdir. Bizim zalimlerden başka kimse ile sorunumuz yoktur. Zalimler zulümlerinden vazgeçmedikçe de biz onlarla dost olamayız, onların hilelerine alet edilemeyiz. tespitleri haklıydı.

Medeniyet ve milli şuur kavramı...

Ülkemiz, çok hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecinde, akıl almaz bir hızla yol almaktadır. Mana ve muhteva olarak bu transformasyon olayı; iç siyasi dinamiklerin etkisi ve “adaletle hüküm süren iyi bir politikanın” olağanüstü güç ve performansı ile oluşan bir kalkınma-gelişme ve zenginleşme, ‘refahın tabana yayılması hareketi’ değil; tam aksine, hızlı bir yoksullaşma, uluslararası sermaye tasallutu, emperyalist güçler ve kan emici vahşi kapitalizmin ‘sinsi işgali yönünde’ gerçekleşmektedir. Yaşanan hadise ve çıplak gerçek bu olmasına rağmen, öyle sanal bir ortam oluşturulmuştur ki; sanki, sahtekârlıkta uzman bir ressam tarafından özenle hazırlanan gösterişli bir tablo işte sizin haliniz budur” diyerek halka gösterilmekte, yaşanan somut gerçekler her nedense gizlenmektedir. Kimden? Elbette ki milletten. Bilindiği üzere, gizlilik bir art niyetin belirtisidir. Şer ve şeytan üçgeninde yer alan ve kirli emellerin tatmini uğruna dünyaya hükmetmeye çalışan bütün cemiyetler de gizlidir. Bunların hiçbiri, gerçek yüzlerini göstermezler. Oysa, demokratik hukuk devletlerinde “hükümetlerin” şiarı açıklık, saydamlık ve mutlak şeffaflıktır. Demokrasi ve bilim “açıklık ve dürüstlüğü” zorunlu kılar. Ancak; “malum ve mel’un tek dişi kalmış canavar” bu sanal ortamda son kozuna soyunmuş ve asırlık senaryo gereği küresel aktörlerini ortaya salmıştır. Şimdi Türkiye, “kaldırım taşları üstünde vahşi köpek saldırısına uğrayan” derviş çaresizliği içinde görünmektedir. Dostlar üzgün ve müteessir, düşmanlar bayram sevinci içindedir.

Peki, nedir bu dostları üzen ve düşmanı sevindiren? Bu tehlikeli ve sinsi vahim “örtülü” süreçte, milli değer ve manevi mukaddeslerimiz süratle erozyona uğratılmakta, yozlaşma artmakta ve bütün boyutları ile Türkiye, Türk halkının elinden bir yerlere doğru kaydırılmaktadır. Bu kertede, muasır medeniyetin doğal gereği olan insan hakları, eşitlik, hak, adalet ve hukukun üstünlüğü teraneleri, “haksızlığın önlenmesi, bilimin ve bilincin gelişmesi, insanca yaşamın onur, erdem, güven, huzur ve istikrar boyutunda ikame edilerek hayata geçirilmesi” yerine; içimizdeki hain bölücülerin ve dışarıdan ülkeyi bölmeye çalışanların işine yarayacak frekansta “argümanlar” üretilmekte, kullanılmakta ve inadına sular bulandırılmaktadır. Bu akıl almaz biçimde vahim bir çelişkidir. Bir yanda yıllardır özenle gizlenmeye çabalanan bu acı ve alçaltıcı gerçekler; yokluk, yoksulluk, yolsuzluk, yozlaşma ve çürümüşlük vardır. Ve var gücü ile bu perişan hali geliştirmeye ve yerleştirmeye çalışan birtakım “medeniyet, ilke, onur, erdem ve milli şuur yoksunu” unsurlar bulunmaktadır... Primitif, pagan, ateist, dönme, devşirme, milliyetleri mutasyona uğramış potansiyel haymatloslar ortalıkta dolaşmaktadır. Ve, bu mazarrat marifetiyle yürütülen “iyi kurgulanmış” talihsiz bir süreç yaşanmaktadır. Bu süreçte, bazı din tüccarları ve siyaset simsarları da rol almakta ve yapılan yolsuzluk, sahtekârlık, yalan-talan ve suistimaller yoluyla ülkenin dört bir yanında hüdai nabit (türedi) zenginler, yasa-takip-kontrol, kayıt ve kapsam dışı servetler yığılmaktadır. Üstelik, son yıllarda bu iş, “medya-mafya-bürokrat ve politikacı” bağlamında bir ittifaka dönüşmüş olmakla; adeta önü alınamaz kronik bir hale gelmiş durumdadır. Yaşanan erozyon, yozlaşma, peşkeş, yoksulluk, takiyye ve yolsuzluğun nedeni bunlardır.

Bu yozlaştırma süreci, tabiri caiz ise tam bir gaflet, dalâlet ve bu halet içinde milli şuur, gurur ve onur damarımızı, erdem, edep ve vicdan ayarımızı yıkmayı amaçlamıştır. Şu haliyle apaçık bir tuzaktır. Kaldı ki, işin içinde Türkiye’de bile Ben Müslümanım ve Milli kimliğimle gurur duymaktayım demeyi onursuzluk derecesine çekmek isteyen art niyet sahiplerine rastlanmaktadır. Elan, Türkiye bu tuzağa düşmüş, daha da doğrusu düşürülmüş durumdadır. Lâkin, tuzağa düşürenler yanında, “düşmüş gibi görünenler” ile “içine düşülen tuzağın” keyfini çıkarıp, yukarıda değindiğimiz biçimde çarkın içinde yer alarak “lehine yontanlar da” vardır. Elbette kaybedenler çoğunluktadır. Kim bunlar; namuslu ve dürüst halktır. Günden güne (bu yüzden) daha da yoksullaşan, ezilen, üzülen ve ıstırabını şimdiye dek sineye çeken çilekeş insanımızdır. Sade ve sıradan Müslüman Türk vatandaşıdır.

Oysa, diğer tarafta suni gündemler ve sanal âlemlerde gününü gün edenler vardır. Bir tarafta cehalet, gerçek sefalet, zenginler ve fakirler arasında oluşturulan insanlık dışı devasa uçurumlar açılmaktadır. Diğer tarafta, her türlü pislik ve yolsuzluktan nemalanarak sivrilen servet ve hâkimiyet sahibi soysuzlar vardır. Hani adalet? Öyle anlaşılıyor ki, mesele suyu bulandırmaktır ve bulanık suda balık avlamayı, her ne pahasına olursa olsun sürdürebilme çabasıdır. İş bununla kalsa iyi. Dahası var. Ortada hiç olmayan bir sorunu illâ da ısıtıp-ısıtıp ortaya sürmekle neler amaçlanmaktadır? Avrupa Birliği istedi diye, “Türkiye’de Kürt sorunu var; alt kimlik, üst kimlik problemi; anayasal vatandaşlık” gibi saçma sapan söz ve söylemleri kimler çıkarmaktadır? Devlet ciddiyeti ile hiç bağdaşmayacak biçimde bunlara kimler ve neden bu fırsatı sunmaktadır? Kimin haddine düşmüş, “şu an ülkede bir kimlik sorunu var” demek; ahmaklık değilse alçaklıktır, fesatçılıktır. Kim diyorsa külliyen yalan. Geçiniz bunları. Olsa olsa, ülkede bir otorite boşluğu, hak, hukuk ve adalet noksanlığı vardır. Değil mi ki; devleti devlet yapan ana unsur adalet, eşitlik, faziletle hareket, ehliyet ve liyakatli bir iktidardır. Var olan bütün sorunların sebebi, yok olan adalettir. Getirin adaleti, hâkim kılın hukuku; görün bakalım neler olacaktır. Mesele medeniyet ve milli şuur noksanlığıdır. Ecdadımız, (Osmanlı) her dinden, dilden ve her ırktan  milleti altı yüz küsur yıl bir arada tutmasını ne ile nasıl başarmıştır?! Buradaki tek bilgelik, marifet ve maharet; din veya inanç değildir. Alt veya üst kimlik (sorunu) ise hiç değildir. Sadece ve yalnızca adalettir. Objektif hukuktur. İnsana insanca davranmaktır.[2]

 


[1] Bak: ATO. Vatanseverin el Kitabı: 2 / Dünden Bugüne Kapitülâsyonlar. Sh. 127–130

[2] Milli Gazete / 16.12.2005 / M. Nevruz Sınacı

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AYIN AYNASI
  SİYONİST ŞEYTAN'IN FERYADI   CHP çıktı elden, bir sol...
Devami
VURAL SAVAŞ'IN TARİHİ TESPİTLERİ VE FETULLAH TEHLİKESİ
  Onursal Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş Milli Çözüm Dergimizden yaptığı...
Devami
KARANLIK KAFALARIN AYDINLIK ÇIKMAZI!
“(Münafıklar (Gizli Yahudi, Hıristiyan ve Dinsiz olduklarını saklayıp Müslüman ismiyle...
Devami
ATATÜRK’ÜN HAYATI VE HATIRLATTIKLARI
Mustafa Kemal Atatürk; (13 Mart 1881 / Selanik – 10...
Devami
Sahte Dindarların Tahribatı ve TSK’YA HAİN PUSU KURULMASI
  İnsanlık tarihi sürecinde de, günümüzde de, bağımsızlık ve saygınlık kazanmanın...
Devami
TÜRKİYE ASLA GERİ ADIM ATMAMALI TERÖRÜN BELİNİ KIRMADAN DURMAMALIYDI
Rahmetli Erbakan Hocamızın Dediği Gibi: “Gâvur Sözden Değil Ancak Güçten Anlardı!...”         ...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 61

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR