Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün247
mod_vvisit_counterDün3480
mod_vvisit_counterBu Hafta30289
mod_vvisit_counterGeçen hafta29375
mod_vvisit_counterBu Ay16725
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16791080

IP'niz: 3.237.67.179
Bugün: 04 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12195781

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

MİLLİ DUYARSIZLIK VE TUTARSIZLIK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Ufuk Efe Kardeşim şöyle bir fıkra göndermişti.

Yolcuların çığlıklarına göre uçak kullanan kör pilotlar!

Yolcular uçağa binmeden önce, bavullarını gösteriyor. Bu arada uçak şirketinin minibüsü yanlarında duruyor. İçlerinden kaptan pilot ve yardımcısı iniyor. Yolcular şaşkın bir vaziyette onlara ve birbirlerine bakıyor. Çünkü Kaptan pilotun elinde bir beyaz baston, kolunda üç noktalı bant, yani kör! Yardımcı pilotun elinde bir tasma, ipin ucunda bir köpek, sağa sola çarparak yürüyebiliyor!

 

Yolcular; "1 Nisan şakası değil ama, yine de şakadır, bu kadarı da olmaz!" diye düşünüyor...

Derken yerine oturuyorlar ve uçak pistte ilerlemeye başlıyor. Yolcuların gözleri camda, uçak giderek hızlanıyor! Yolcular telaşlanmaya başlıyor, çünkü pistin sonuna yaklaşıldığı halde uçak bir türlü havalanmıyor. Bazı yolcular panikleyip dua etmeye başlıyor.

Derken, pistin bitip çimenlere ulaşıldığını gören yolcular dehşet içinde çığlığı basıyor!... Tam o sırada, kaptan pilot levyeyi sonuna kadar çekiyor ve tam pist bitmek üzereyken uçak tekerlerini yerden kesip havalanıyor!

Bunun üzerine kaptan pilot, arkasına yaslanıp derin bir nefes alıyor ve yardımcısına dönüp: "Korkuyorum, bir gün bu gafil yolcular çığlık atmakta gecikecekler ve hep birlikte geberip gideceğiz!..." diyor...

Yani, pilotlar kör, önünü görmüyor, sadece yolcuların çığlık sesine göre havalanıyor!

Ve şimdi Türkiye'yi de körler yönetiyor. İktidarıyla, bürokratıyla... Ama ne yazık ki, felaketin farkına varıp çığlık atacak yolcu da yok, hepsi "uyutulmuş" bulunuyor! Uyanık bulunan birkaç kişinin feryadı ise, henüz duyulmuyor.

"Tarihinizden ve Türklüğünüzden niçin gocunuyorsunuz? Ve Müslüman'ım demekten neden utanıyorsunuz!...

Gerçekten beyni ve birikimi sökülüp alınmış, Milli benliği karartılmış birer "Kurulu Robot" haline gelmediysek, niçin figüranlığımızın farkına varmıyoruz, neden kökümüzden, kültürümüzden yani kendimizden kaçıyoruz?

Ünlü çağdaş tarih felsefecisi Arnold TOYNBEE bile "Tarih Üzerine Bir Etüd"  adlı eserinde "Eflatun'un İdeal Devleti'ne en fazla yaklaşmış devlet Osmanlı Sistemidir'' derken biz tarihimizden ve dinimizden niye kaçıyoruz?"

Allah aşkına söyleyin; Sesar bu sorularında haksız mı?

Şimdi 10 Nisan 2005 tarihli Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi'nde Sn. G. DAĞDAŞ'ın yazısındaki tabloya bakalım:

İşte kendi çağımızda işlenen "soykırım"ların bir özeti:

1. Jozef Stalin (Rusya, 1934-39), 13 milyon mülteci ve 100 binlerce ölü.

2. Adolf Hitler (Almanya,1939-1945), 12 milyon mülteci ve 2 milyon ölü ve kayıp.

3. Mao Tze Dong (Çin, 1966-1969), 11 milyon kişiye kültürel asimilasyon ve toplama kamplarında sayısı belli olmayan milyonlarca ölü ve kayıplar.

4. İspanyol ve Amerikalı Kaşifler (Amerika,1492-1800), 7.9 milyon ölü ve kayıp.

5. Hideki Tojo (Japonya, 1941-1944), 5 milyon ölü ve kayıp.

6. Pol Pot (Kamboçya, 1975-1979), 1.7 milyon ölü ve kayıp.

7. Kim Il Sung (Kuzey Kore, 1948-1994), 1.6 milyon mülteci ve toplama kamplarında ölü ve kayıp.

8. Menghitsu (Etopya, 1975-1978), 1.5 milyon ölü ve kayıp.

9. Charles DeGaulle (Cezayir, 1954-1962), 1 milyon ölü ve kayıp.

10. Yakubu Gowon (Biafra, 1967-1970), 1 milyon ölü ve kayıp.

11. Leonid Brezhnev (Afganistan, 1979-1982), 900 bin ölü ve kayıp.

12. Jean Kambanda (Ruanda, 1994), 800 bin ölü ve kayıp.

13. İngiliz Krallığı (Avustralya, 1849-1938), 719 bin ölü ve kayıp, 100 bin mülteci

14. Suharto (Doğu Timor, 1976-98), 600 bin ölü ve kayıp

15. Saddam Hüseyin (Iran ve Kuzey Irak 1980-1990) 600 bin ölü ve kayıp.

16. Yahya Khan (Pakistan, 1971 ve Banglades,1990), 500 bin ölü ve kayıp.

17. Savimbi (Angola, 1975-2002), 400 bin ölü ve kayıp.

18. Molla Ömer - Taliban (Amerikan güdümünde Afganistan, 1986-2001), 400 bin ölü ve kayıp.

19. Idi Amin'e mal edilen ama Batılılarca işlenen (Uganda, 1969-1979), 300 bin ölü ve kayıp.

20. Mussolini (Etiyopya,Yugoslavya 1936), 300 bin ölü ve kayıp.

21. Danimarka (1945), 250 bin Alman Mülteci ölüme terk edildi.

22. Mobutu Sese Seko (Zaire, 1965-1997), 250 bin ölü ve kayıp, 200 bin mülteci

23. Charles Taylor (Liberya, 1989-1996), 220 bin ölü ve kayıp.

24. Foday Sankoh (Sierra Leone, 1991-2000), 200 bin ölü ve kayıp.

25. Amerika (Almanya Dresden,1943-1945), 200 bin sivil ölü (Dresden'e sığınan siviller)

26. S. Miloşevic (Yugoslavya,1992-96), 180 bin ölü ve kayıp.

27. Michel Micombero (Burundi, 1972), 150 bin ölü ve kayıp.

28. Amerika (Hiroşima- Nagazaki 1944), 135 bin ölü atom bombası ile bu şehirler yok edildi.

29. Almanya (Namibya 1891), 117 bin ölü / kayıp, 15 bin mülteci.

30. Batının kışkırttığı iç savaş: (Sudan, 1989-1999), 100 bin ölü ve kayıp.

31. Richard Nixon (Vietnam, 1969-1974), 70 bin ölü ve kayıp.

32. Papa Doc Duvalier (Haiti, 1957-1971), 60 bin ölü ve kayıp.

33. Marcos (Filipinler), 50 bin ölü ve kayıp.

34. Vladimir Ilich Lenin (Rusya, 1917-1920), 30 bin muhalif infaz edildi.

35. Francisco Franco (İspanya), 30 bin muhalif infaz edildi.

36. Lyndon Johnson (Vietnam, 1963-1968), 30 bin ölü ve kayıp.

37. Hafiz Esad (Suriye 1980-2000), 25 bin ölü ve kayıp.

38. Eski Yugoslavya (1995 Bosna-Hersek), 150 bin ölü, 50 bin kayıp, 45 bin mülteci

39. Usama bin Ladin(CIA güdümünde)Dünya çapında,1991-2001 4 bin ölü ve kayıp.

40. Sierra Leone, 80 bin mülteci, kayıp rakamı belli değil.

41. Kıbrıs (1912-1974) 25 bin sivil mülteci, binlerce  ölü.

42. Yunanistan (Batı Trakya,1923-1990), 400 bin mülteci evlerini terk etti. Binlerce kayıp...

43. Bulgaristan (1970-1989), 360 bin mülteci kültürel asimilasyon sonucu evlerin terk etti, bin kişi toplama kamplarına alındı.

44. Norveç 1920-1930, Tatar göçmenleri kısırlaştırma ve toplama kamplarında izole etme."

Listeyi kendimiz daha da uzatabiliriz.

Evet klasik bir söylemle Amerika'daki Kızılderililer'i, İnka ve Maya uygarlıklarını biz yakıp yıkıvermedik!

Afrika'da milyonlarca zenciyi yerlerinden yurtlarından edip köle diye Avrupa ve Amerika'ya biz götürmedik. Bu pazarlamadan bizim din adamlarımıza komisyon ödenmedi!

1492-1800 yılları arasında Gore Adası üzerinden yapılan köle transferlerinde gemilerde yüz milyona yakın zencinin ölümüne biz sebebiyet vermedik. Ki o dönemde İspanya'nın nüfusu 11 milyon, İngiltere'nin ki sadece 7 milyon olduğu bilinmektedir!?

Birincisinde doğrudan bizim üzerimizden, ikincisinde bizim mirasımız üzerinden  batının yürüttüğü, iki dünya savaşında, elli milyon insanın ölümüne biz öncülük etmedik!

İngiliz sanayine Pazar açmak için binlerce Hintli ustanın ellerini biz kesmedik!

Çin'de insanlara afyon içmeyi biz mecburen öğretmedik!.. Afyon Savaşı'nı biz körüklemedik!

Vietnam'daki, Afganistan'daki, Irak'taki bu kirli bir savaşı biz yürütmedik.

1290 yılında İngiltere'den bütün Yahudileri Firengi hastası gibi biz kovalayıp süründürmedik!...

1394 yılında, Fransa'dan, bütün Yahudileri biz sınır dışı etmedik!..

1492'de İspanya'dan biz zorla sürgün etmedik!..

Biz sadece sahiplendik..Vatanımıza ve imkanlarımıza ortak ettik..

Tapınakçı Siyonist, Papa Urban'ın kışkırtmalarıyla başlayan Haçlı Seferleri'nde daha yola çıkmadan önce Yahudiler'i biz katletmedik. Yolda uğradıkları İstanbul'da kendi dindaşlarımızı öldürüp, kollarından bilezikleri biz sökmedik!

Kudüs'e ulaştığımızda insanları kılıçtan biz geçirmedik. Havralarına sığınmış Yahudileri biz yakıp temizlemedik!

Ne Kudüs'ü ilk fetheden Hz. Ömer ve O'nun kumandanları ne sonra haçlıların elinden kenti yeniden alan Selahaddin EYYÜBİ herhangi bir katliama asla girişmedi.

Ne de İstanbul'u fetheden Fatih, böyle bir suç işlemedi!

Tıpkı Ermeni soykırımı yapmadığımız gibi. Onlar batının  kışkırtmalarına kapılıncaya kadar bizim Milleti Sadıkamızdı. Ve kıllarına zarar verilmedi. Ama sonra kendi hıyanet ve hakaretlerinin cezasını çekti.

O halde bu kendimizi inkar paranoyası niye?

Kenya Devlet Başkanı Jomo KENYATTA'ya atfedilen bir söz var:

"Misyonerler ülkemize gelmeden önce bizim topraklarımız, onlarınsa İncilleri vardı; Gözlerimizi yumduk ve onları dinledik. Şimdi bizim İncillerimiz onlarınsa toprakları ve maden ocakları var"

Oysa biz asırlarca yönettiğimiz bütün coğrafyalarda, bütün inançlara ve bütün insanlara hayat hakkı tanıdık. Üstelik kimseyi köleleştirmeden ve onurluca bir hayat hakkı sağlayarak bunu yaptık.

Bu coğrafyada sadece Müslüman olana sadece Türk olana değil; Yahudi'ye, Ermeni'ye, Rum'a, Bulgar'a biz hayat alanı açtık.

Çünkü bizim uygarlığımız "ihyacı" yani hayat veren bir uygarlıktır!

Batı uygarlığı gibi "imhacı" yani yokeden bir barbarlık anlayışıdır.

Onun için tekrar tekrar soruyoruz bu utanç ve kaçış niye? Ey asker ve Sivil Bürokratlar, ey iktidar koltuğunda oturanlar! Büyük bir onurla ve gönül huzuruyla "Müslüman bir Türk olduğunuzu" söylemekten niye korkuyorsunuz?

Şimdi son zamanlarda Sayın Genelkurmay Başkanımızın Harp Akademilerinde yaptığı konuşmada  "İslam ülkesi olmadığımız" yönünde açıklamaları kafaları karıştırıyor.

Hemen ardından TBMM Başkanı Sayın Bülent ARINÇ, TBMM'nin Açılışının 85. Yılı nedeniyle İlk Meclis Binası'nda düzenlenen törendeki konuşmasında sanki "Türklüğünü ve Müslümanlığını özenle gizlemeye çalışıyor!

Bu iki canlı olay yukarıdan beri savuna geldiğimiz fikirlerin doğruluğuna bir kez daha teyit etmiş oluyor...

Bu  iki konuşma; yukarıda anlattığımız Batı'nın kendi içindeki bozulma ve bocalama sürecinde ortaya attığı safsatalardan etkilenerek kendi değerlerimizi terk ettiğimizi ve tam bir boşluğa ittiğimizi açıkça ortaya koyuyor!

Türkiye'nin bir İslam ülkesi olmadığını söylerken - gerekçesini bilmiyoruz ama -Sayın Genelkurmay Başkanı yanılmaktaydı fakat ülkemizin uluslararası operasyonların taşeronluğunu yapmaması gereğine işaret ederken doğruyu söylüyorlardı.

Ayrıca "toplumun kendi kimliğinden uzaklaştırılması yönündeki" tespitleri baştan beri bizim söylemek istediklerimizin bir özeti durumundaydı.

Sayın Genel Kurmay Başkanı'nın şu cümleleri gerçekten önemli ve anlamlıydı:

"Özellikle toplumsal memnuniyetsizlik, bütün olumsuzluklardan bir şeyleri sorumlu tutma arayışı ile kültürel değerlerin değişime uğraması yolunu açmıştır. Çeşitli vasıtalarla sosyo-kültürel yozlaşma tetiklenerek, toplumun kendi kültürüne karşı menfi bir tavır takınması, kendi kimliğinden uzaklaşması, kültürel dinamizmini ve yaratıcılığını kaybetmesi ve böylece diğer kültürlerin etkisine hazır hale gelmesi için ortam hazırlayabilir. Nitekim son yıllarda güzel Türkçe'mizde yaşanan aşırı bozulma, televizyon programlarında kendi kültürel değerlerimizden gittikçe uzaklaşan bir içerik ve etrafımızda sıkça rastladığımız yabancı isimli alışveriş ve eğlence yerlerindeki artış, dikkat edilmesi gereken endişe verici gelişmelerdir.

Tarih boyunca rakip devlet ve medeniyetler eliyle ve karşı tarafın güçlü yönlerini zaafa uğratmak ve onu temel değerlerinden uzaklaştırmak emeliyle çeşitli psiko-sosyal ve kültürel etkiler yaratılmak istenmiştir.

"Beşinci kol faaliyetleri" olarak da anılan bu tür çalışmaların hedefi, bir ülkenin zinde gücünü oluşturan ve geleceğin emanetini yüklenmiş olan gençlik kesimidir. Gençlik içinde de esas hedef, en aktif unsur olan ve yaşayacağı değişimi toplumun tümüne yansıtabilecek dinamizme sahip öğrencilerdir.

Kültürel yozlaşma alanında tehdit odakları ve organizasyonlar tarafından en çok kullanılan araçlar kitle iletişim vasıtalarıdır. Bu yolla milli kültürümüze, Türk örf ve adetlerine aykırı bir çok yanlış yargı ve anlayışlar topluma sunulmakta; halkın kıyafeti, tutum ve tavırları değiştirilmekte, değer yargıları erozyona uğratılmaktadır. Bu gayretler ise sonuçta milli benliğin zaman içinde zayıflamasına, ülkenin karşılaştığı iç ve dış sorunlarda toplumsal duyarsızlığa veya dramatik farklılaşmalara sebebiyet vermektedir."

Bu satırlar hepimizin ortak düşünce ve kaygılarını yansıtırken diğer yandan:  "Din telakkisinin vicdani ve bireysel olduğu ve dünya işlerinden ayrı tutmak gerektiği" düşüncesi, maalesef ulusal kimliğin en büyük fanusunu kırmak ve vatana ve devlete sadakatin en önemli objesi olan "din" gibi bir silahı düşmana terketmek anlamında bir paradoks meydana getirmektedir! Artık bu çelişkilerden ve dış etkilerden kurtulmanın zamanı gelmiştir!

Aynı gün münasebetiyle Meclis Başkanı'nın "2005 yılını Milli Egemenlik yılı ilan ettik" sözleriyle: acaba, "Egemenliğimiz zaten Avrupa'ya devredileceğinden, 2005 yılını AB egemenliğine teslimiyet bayramı olarak değiştireceğiz!" mesajını mı vermek istiyordu? Diye aklımız karışırken Sn. Genel Kurmay Başkanının uzun konuşma metni içindeki çelişkiler de, soru içinde sorular doğurmaktaydı:

  • İran'ın nükleer çalışmalarının bölgemiz ve ülkemiz için tehdit oluşturacağını söyleyip, İsrail'in bütün bölgeyi mahvedecek nükleer yığınağını görmezlikten gelmesi.
  • Bir taraftan "ABD'nin en güvenilir ve stratejik müttefikimiz olarak ilişkilerimizin giderek güçlendiğini" vurgularken, ardından, Irak müdahalesinden sonra, Kerkük'ün Saddam döneminden daha tehlikeli bir demografik değişime uğratıldığını belirtmesi.
  • Ülkemizin ve bölgemizin güvenliğinin ve geleceğinin ancak NATO şemsiyesi altında korunabileceği havasını verip, ama NATO'nun düşman olarak İslam'ı seçtiğini es geçmesi.200 Müslümanın katledildiği Bosna Hersek'teki, Sreprenitsa vahşetinin NATO Barış gücü kontrolünde yapıldığını unutuvermesi.
  • Hem, Yunanistan'la iyi ilişkilerimizin daha da gelişeceğine ümit beslediğini ve sınır bölgelerindeki pek çok askeri birliğin feshedildiğini söyleyip, hem de Yunanistan'ın Türkiye'yi tehdit olarak algıladığını, korkunç boyutlarda silahlandığını ve Ege adalarına yığınak yaptığını itiraf etmesi...
  • Hem ahlaki ve ailevi değerlerin hızla tahribinin endişe verici olduğunu belirtip, hem İslami girişim ve gayretleri, dolaylı ifadelerle irtica tehdidi şeklinde algılanacak biçimde dile getirmesi
  • Türkiye'nin "ılımlı İslam" örneği olarak gösterilmesini kabul etmeyeceklerini söyleyip, ancak ılımlı İslam'ın, dost ve müttefik Amerika'da hazırlanıp servis edildiğini bilmez gibi hareket etmesi...
  • Amerika'ya "güven ve bağlılık" konusunda Recep Tayip Erdoğan ve Fetullah Gülen'le, tıpa tıp aynı görüşü seslendirmesi, ama toplum tarafından bunların farklı kulvarlarda zannedilmesi ve üstelik : "Türkiye'nin bir İslam ülkesi olmadığını!..." beyan etmesi...
  • Egemenliğimizi ve güvenliğimizi laçkalaştıran ve Milli hassasiyetlerimizi hiçe sayan AB sürecine tepki gösterilmesi beklenirken, tam aksine destek vermesi ve Çizgi Ötesi Dergisi'ne verdiği mülakatta, 17 Aralık kararlarını ‘başarı' değerlendirdiğini bildirip "AB'ye girmek bir devlet politikasıdır ve halkımızın yüzde 75'i tarafından desteklenmektedir. Türkiye bütün zorluklarına rağmen kendi kartlarını iyi oynayarak 17 Aralık 2004 tarihindeki zirvede müzakere tarihi almayı başarmıştır." demesi

Acaba bütün bunlar: "Dinlenmesi mecburi, ama üzerinde düşünülmesi mukayese ve muhakeme yürütülüp değerlendirilmesi ise yasak ve tehlikeli" kutsal beyanlar mıdır?

Evet, beyinlerimiz bulanıyor, kafalarımız karıncalanıyor... Yoksa danışıklı dövüş mü oynanıyor?

Millet "cambaza bak!..."lamı oyalanıyor?

Ve işte, tam bu sırada, "havayı çok iyi koklayan" bir zat Ankara'dan Şakir Süter'e şunları soruyor:

Dünkü "ikinci 28 Şubat denemesi mi?" yazımız üzerine Ankara'dan bu "havaları" hep iyi yorumlamış bir dostumuz aradı:

- Sana bazı sorular soracağım sadece. Cevap almak değil, dikkatlere sunmak için.

- Buyrun?

1- Anayasa Mahkemesi Başkanı Bumin, türban konusunu, "klasik bir darbenin" önünü kesmek için ortaya atmış olamaz mı?

2- Veya Bumin, "darbeye falan gerek yok, tıpkı 28 Şubat'ta olduğu gibi parti kapatarak sorunu çözeriz" mesajı vermiş olamaz mı?

3- Cumhurbaşkanı Sezer de, CHP lideri Baykal da Ankara'nın derinliklerindeki sıkıntıyı yakından biliyorlar. Onlarda "ön kesmek" amacıyla çıkış yapmış olamazlar mı?

4- Özkök paşa, orduda artık herkesin malumu olan sıkıntının önünü kesmek için, kimilerince "sert" bulunan konuşmayı yapmış olamaz mı?

5- Derin devlet tartışmaları da, "örtülü bir uyarı" olarak gündemde tutulmuş olamaz mı?

Soruları bittikten sonra, "bunlar çok özet ama sanırım bu kadarı yeter" dedi; bizim soru yöneltmemize de izin vermedi!

Gelin de çıkın işin içinden bakalım!...[1]



[1] 28 Nisan-2005 AKŞAM


Bu yazarin diger makaleleri

KIBRIS; SATRANÇ TAHTASI VE STRATEJİ HATASI
  Kıbrıs'ta dönen dolapları dış güçler ve işbirlikçiler çeviriyor. Bir kaç...
Devami
AMERİKA CAN ÇEKİŞİRKEN, ASYA'NIN DİRİLİŞİ
İran'a müdahaleye karşı çıkan Oramiral William Fallon, görevinden istifa ediyor! ABD'nin...
Devami
PKK'NIN PERDE ARKASI
Türkiye ile ABD arasında nükleer işbirliği kafa karıştırıyor ABD...
Devami
AKP'NİN TIKANIŞI VE TAYYİP BEY'İN ŞIMARIKLIĞI!
  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mersin'de kendisini protesto eden ve...
Devami
BOP: ORTAK ZEMİN-ORTAK DİN VE ORTAK YEMİN
   İbrahim Karagül, çok önemli tespit ve tahlillerde bulunuyor:  "Beyaz,...
Devami
DİYALOĞA UMUT, KIBRIS'I UNUT
                                                       Avrupa Birliği'nin 17 Aralık'ta verdiği müzakere tarihinin sarhoşluğu...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4382

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR