Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4010
mod_vvisit_counterDün6268
mod_vvisit_counterBu Hafta17026
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay139529
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16574445

IP'niz: 3.238.8.102
Bugün: 21 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12094219

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

RUSYA TUZAĞIN FARKINA VARDI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Rusya’yı Suriye batağına çekmek ve özellikle Türkiye ile bozuşturup birbirine düşürmek ve böylece ikisini birden bitirmek Siyonizm’in (ABD Emperyalizminin) bir planıydı ve ilk etabını başarmışlardı. Putin’i ve AKP Hükümetini kışkırtıp Rus savaş uçağının düşürülmesiyle bu iki ülkeyi savaşın eşiğine taşımışlardı. Rusya Suriye’deki masum ve sivil kesimlere ve özellikle Bayır Bucak Türkmenlerine yönelik acımasız saldırılara bulaşmıştı. Ama sonunda hem Putin, hem Türkiye bu Siyonist tuzağın farkına varmışlar ve stratejik geri adımlar atarak oyunu bozmuşlardı.

Rusya Suriye’deki güçlerinin büyük bir kısmını çekmeye başladığını açıklamıştı. Zaten malum odaklara Ortadoğu’da ve Doğu Akdeniz’de kendisinin yer almadığı bir denklem kurulmasının mümkün olamayacağını göstermiş bulunmaktadır. Ayrıca Cenevre görüşmelerinde istediği avantajı yakalamış, Lazkiye ve Tartus üslerini güvenceye almış ve ateşkesin uygulanmasında önemli bir rol oynamıştı. Bu tavrıyla dünya kamuoyunda önemli bir prestij kazanmış, Türkiye ile yumuşama için önemli bir adım atmıştı.

Kırım’ın ilhakı ardından Suriye’deki Rus varlığının arttırılması ilk bakışta Ruslara cazip gelse de bunun başlarına ne işler açacağının farkına tez varmışlardı. Rusya Devlet Başkanı Putin, Nikolay Danilevsky’nin ortaya koyduğu ‘Batılılaşma’ (Zapadnichestvo) yaklaşımının ortaya çıkardığı Batı’ya karşı duyulan korku (Zapadophobia) ve Batının da benzer şekilde Rusya’ya karşı duyduğu Rusyafobia (Russophbia) anlayışı, Rusya’yı global ölçekte ister istemez farklı mecralara ve maceralara bulaştırsa da, nihayet kuru heveslerin hangi felaketlere yol açacağı da anlaşılmıştır.

Rusya’nın, Suriye’de ve özellikle Kafkasya’da jeopolitik önceliklerini dikkate alarak oluşturmaya çalıştığı yeni politik anlayışı haliyle en çok Türkiye’nin yakın ilgi alanındadır. Özellikle Rusya’nın en büyük müttefiki konumundaki Ermenistan, Türkiye’nin yoğun diplomatik çabalarıyla Nabucco boru hattı projesi dışında tutulurken, bir bakıma Azerbaycan ile olan Karabağ sorununu çözmesine zorlanmıştı. Şimdi ise Rusya, özellikle Suriye sınırında Türkiye tarafından düşürülen Rus uçağından sonra askeri, enerji ve ekonomik konularda bu ülkeye yönelik bazı somut adımlar atmaya mecbur kalmıştır. Bununla; Türkiye ile yakın komşuluk ilişkileri içerisinde olan Gürcistan’ı da Rusya’ya yakınlaştırmak, Azerbaycan’a karşı da Ermenistan kartını yeniden karmaya çalışmaktır. Bu yolla, Türkiye- Azerbaycan arasındaki yakınlaşmaya sekte vurmak ve TANAP (Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı) projesini akamete uğratmak amaçlanmıştır...

Batının, Türkiye-Rusya arasındaki örtülü kapışmadan faydalanarak Türkiye’yi hızlı şekilde kendi eksenine çekmeye çalışması, dost görünümlü yıkıcılıktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Batı’nın uyguladığı yaptırımlar sonucu iç ve dış güçlüklerle mücadele içinde olan Rusya, aynı jeopolitiği paylaştığı Türkiye ile olan ilişkilerinin yeniden olumlu bir seyir içerisine girmesi her iki devlet açısından büyük önem taşımaktadır”[1] tespitleri haklıdır.

“ABD organizesinde, İsrail güdümünde, AB uçakları ve silahları ile bu uçakların beyin mekanizmaları ABD kontrolünde, ABD İncirlik üssünde Türk ve Suudi Amerika jetleri ortak tatbikat yapmışlar diye, İran ve Rusya’nın korkularından Suriye’den kısmi çekilme kararı aldıklarını ve bu İslam ordusunun ilk seferinin Suriye’ye olacağını…”[2] söyleyen Milli Gazete yazarları gerçekten bu kadar saf mıydı, yoksa AKP ve ABD reklamcısı mıydı? Bu İslam Ordusu(!) Rusya’yı ve İran’ı bu kadar korkutuyordu da, şu İsrail ve Amerika’yı niye hiç kuşkulandırmazdı? Yoksa Amerikan kuklalığına İslam kılıfı mı takılmaktaydı?

ABD'nin Suriye haritası çoktan çizilmiş bulunmaktaydı!

Sözde ateşkes süreci devam ederken ABD'nin Suriye'yi bölecek haritayı çoktan çizdiği ortaya çıkmıştı. ABD'nin çizdiği haritada Suriye 5 parçaya ayrılacaktı. Suriye'de 5 yıllık iç savaşın ardından Rusya ile ABD arasında sözde ateşkes sağlanmıştı. Bir yandan ateşkesin başarılı olup olmayacağı tartışılırken, diğer yandan Suriye'nin akıbetinin ne olacağı tartışılmaktaydı. Güvenli bölge ve PYD/YPG konusunda takındığı tavırla iç savaşı daha da derinleştiren ABD'nin Suriye'yi bölecek haritayı çoktan çizdiği ortaya çıkmıştı. Yeni Şafak'ın haberine göre, ABD'nin el altından dolaştırdığı haritaya göre, Suriye önce üçe ayrılacaktı. Ancak haritada 5 parça yer almaktaydı. Haritada ılımlı muhaliflere ve PYD'ye 2'şer parça, Esed rejimine ise tek parça toprak bırakılmaktaydı. Cerablus hariç IŞİD'in kontrolündeki alanlarla ilgili henüz bir taksimat yapılmamıştı. ABD'nin haritasına göre, Azez-Cerablus hattında 16 kilometre derinliğindeki alan ile İdlib bölgesi ılımlı muhaliflerin olacaktı.

PYD’ye Afrin ile Fırat’ın doğusu ayrılmıştı!

PYD'ye ise şu an kontrol ettiği Afrin ile Fırat'ın doğusundaki bölge ayrılmıştı. Haritaya göre, PYD'nin kantonları birleştirilmemiş, ancak Afrin'den Halep'in Kuzeyi ile Cerablus'un güneyi arasından Fırat Nehri'ne doğru ince bir hat çizilmiş durumdaydı. Şimdi “İslam Ordusu” rüyası görenlere sormak lazımdı: Türkiye ve Suudi Arabistan, Suriye’yi beş parçaya bölen ABD’ye taşeronluk yapmak için mi bu ülkeye asker sokacaktı?

Üstelik 17 Mart 2016 tarihli yazısında “BOP Kürdistanı” Tam Gaz!

“Dün ajanslara düşen Suriyeli bir Kürt yetkilinin ülkenin kuzeyinde “federal bir sistem” ilan edileceğini ve adının da “Kuzey Suriye Federasyonu” olacağını açıkladığı haber, aslında Suriye’deki “Kirli Oyun”da gelinen son aşamayı ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekiciydi. Açıklamayı yapan Kobani bölgesi yönetiminin dışişleri sözcüsü İdris Nassan, bunu duyuran ise Reuters Haber Ajansı idi. Federal sistem ilanının “Kürtler ile müttefiklerinin bu bölgelerde oluşturduğu öz yönetimlerin çerçevesinin genişletilmesi” anlamına geleceğini söyleyen ve bu yönetimin bölgedeki tüm halkları temsil edeceğini ilan eden Nassan’ın burada altını çizdiği hususun öz Türkçesi; Cizire, Ayn-el Arap (Kobani) ve Afrin kantonlarının yeni bir statüye kavuşturulması, yani ikinci bir Kuzey Irak vakası. Bu federasyonun başkentinin ise, IŞİD tarafından bir ‘Kürt Devleti’nin hikayesinin yazıldığı ve tüm dünyaya servis edildiği Ayn-el Arap (Kobani) olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım.

Böylece, Cenevre sürecine doğru toplantının esas gündemlerinden biri, dolayısıyla da ABD’deki düşünce merkezlerinden servis edilen “Yeni Suriye” haritası önemli ölçüde şekillenmiş oluyor. Bunu çok yakın zamanda IŞİD merkezli bir “Sünni Arap Devleti” takip ederse hiç şaşırmayın, çünkü BOP haritasında öngörülen ikinci devletin adı bu. Sykes-Picot-Sazanov sonrası bölgemizde “nur topu” gibi iki yeni devletle karşı karşıyayız ve bu devletin sadece Suriye ve Irak ile sınırlı kalmayacağı da artık bilinen bir sır. Diğer bilinen sırlar ise, bu yeni süreçte: 1) ABD-Rusya-İran işbirliği; 2) Esad ile yola devam edilmesi; 3) Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasına çıkışını engelleyen “Çifte BOP Seddi”; 4) Suriye’deki Türkmenlerin sürecin dışına itilmesi; 5) Suriye’deki Sünnilerin önemli bir kısmının bir “ödül olarak” IŞİD’e verilmesi; 6) Suriye’nin artık eski Suriye olamayacağı ve nüfuz alanlarına bölünmesi; 7) Türkiye’nin bir kırmızıçizgisinin daha çiğnenmesi olarak karşımıza çıkıyorlar.

Burada ilginç olan durum, bu sorundan er ya da geç, şöyle ya da böyle etkilenmesi kaçınılmaz olan devletlerin ve örgütlerin bir kısmının bunun içinde yer alması. Ve bu plan karşısında henüz son sözünü söylememiş olan devletlerin buna vereceği tepkinin göz ardı edilmesi. Belki de, artık bu devletlerin söz söylemeye mecallerinin kalmadığı düşünülüyordur. Bunun böyle olup olmadığını zaman içerisinde hep birlikte göreceğiz” diyen de aynı arkadaştı.

Milli Gazete’mizin şuurlu ve onurlu yazarlarından Yusuf Kandemir’in şu çaplı ve çarpıcı tespitleri de mi hiç okunmazdı?

İslam Ordusu mu, Fitne Ordusu mu?

“Söylediklerine göre yüz yıldır beklediğimiz diriliş muştusu buydu. Görüntüleri izleyince ne kadar heyecanlandık, ne kadar umutlandık anlatamam. Çünkü adını İslam Ordusu koymuşlardı. Doğrusu pek de güzel ambalajlamışlardı. Anlaşılan hiçbir masraftan da kaçınmamışlardı. Körfez sermayesinin petro dolarlarıyla donatmışlar, ardından ilkokul müsameresi gibi geçit törenleri yapmışlardı. Düşmanın yüreğine korku salan(!) tatbikatlar yapmışlar, birinci sınıf Hollywood işi bir klip çekmeyi de unutmamışlardı. Protokolün en başında Arap kralları, hemen yanlarında Mısır’ın son firavunu, arka sıralarda da ülkemizi temsil eden üçüncü sınıf bir bürokrat vardı. Beylerin keyifleri yerindeydi, birbirlerine gülücükler saçıyorlar, haklı olarak kasım kasım kasılıyorlardı. Ne de olsa yüz yıldır beklediğimiz İslam ordusunu kurmuşlardı. Fakat durun bir dakika! Hollywood işi bir kliple ikna olacak mıydık gerçekten? Mesela İslam ordusunun düşman tanımında ne yazıyordu? Bağrımıza bir hançer gibi saplanan Siyonist rejim hakkında ne düşünülüyordu? Mesela işgal altındaki Kudüs’ü kurtarma konusunda neler görüşülüyordu? Türlü imkânsızlıklara rağmen İsrail’le boğuşan HAMAS’a destek hazırlığı yapılıyor muydu? Açık hava hapishanesine dönen, Siyonistlerin hedef tahtasına çevrilen Gazze’nin imdadına ne zaman yetişiliyordu? Batı Şeria sokaklarında kurşuna dizilen çocuklarımızın ve genç kızlarımızın feryadı ne zaman dindiriliyordu? Ya da İsrail askerlerinin postalları altında ezilen Mescid-i Aksâ kurtarılıyor ve Amerika İslam coğrafyasından ne zaman kovuluyordu? Ya da canımıza ot tıkayan NATO operasyonlarına ne zaman dur deniliyordu?

“Rusya, Sovyetler Birliği çöktükten sonra 1990 ile 2000 arasında bir toparlanma süreci yaşadı, Mihail Gorbaçov'dan sonra Rusya yeniden dirilip derlenmeye başladı. Rusya'nın değil Suriye'ye asker göndermek, kendi içerisindeki birlik ve beraberliği, ülkenin parçalanmamasını önleyecek gücü kalmamıştı. Dikkat ederseniz Yakutistan falan ayrılmaya kalkıştığında, Rusya bu bölgelere elektrik veremez duruma gelip tıkanmıştı. Ne zaman konjonktür değişti; 1991 savaşında Rusya, Amerika ile ortak hareket etti. 2000'de de devam ettirdi, 2003'te de dikkat ettiyseniz artık Putin yönetime geçmişti ve işgalden sonra 36 dolarda olan petrol birden bire 66'ya ve en son geçen yıla kadar da 115'e kadar çıkmıştı. Bu Rusya için önemli bir ekonomik gelir kaynağıydı. Rusya bu dönem içerisinde çok eksik olan konvansiyonel silahlarını yeniledi ve Putin'in koyduğu yeni askeri stratejik doktrine göre 10 sene içerisinde 500 milyar dolarlık bir ek ayrılmıştı.” Kısaca Putin önce stratejik geri adımlar atmış, zahiren ABD’ye yanaşmış ama ayakları yere basınca ciddi ve cesaretli adımlar atmaya ve ABD’yi takmamaya başlamıştı. Rahmetli Erbakan Hoca da Rusya’da Abdülvahit Niyazof’a Refah Partisi’ni kurdurup, Duma’ya sokup Putin’le işbirliği yapmasını ve böylece Rusya’nın Siyonizm’in (Batı Emperyalizminin) safından ayrılmasına önemli katkılar sağlamıştı.

Türkiye’yi kana boğan ve kaosa sokmayı amaçlayan patlamaların arkasında Amerika mı, yoksa Rusya mı vardı?

Financial Times: Türkiye’de terör boyutunu arttıracaktır!

“İngiltere'de yayın yapan Financial Times gazetesi, Ankara ve İstanbul'da düzenlenen canlı bomba saldırılarını hatırlatarak, Türkiye'deki terör tehdidinin boyutunun artacağını ve yaygınlaşacağını yazmıştı. Bu gavurların niyetini de yansıtmaktaydı. Financial Times'taki haberin içeriğinde, 23 Aralık 2015 tarihinde terör örgütü TAK tarafından Sabiha Gökçen Havalimanı'na yapılan havan toplu saldırı da yer almıştı. Saldırıyı üstlenen terör örgütü TAK'ın uzun süredir eylem yapmadığını dile getiren Financial Times gazetesi, Ankara Kızılay ve İstanbul Beyoğlu'nda gerçekleştirilen terör saldırılarını yorumlamıştı.

Financial Times gazetesi, Türkiye'deki terör tehdidi ile ilgili haberinde şu ifadeleri kullanmıştı:

“İstanbul’da intihar saldırısını düzenleyen kişi, 4 kişiyi öldürürken 36 kişiyi de yaraladı. İçişleri Bakanı Efkan Ala, saldırganın IŞİD'le bağlantılı olduğunu açıkladı. En büyük endişe, farklı gruplardan gelen saldırılar karşısında güvenlik güçlerinin mücadelede zorlanıyor olmasıydı. Her ne kadar IŞİD ve PKK birbirlerine düşman olsalar da, artık her iki örgüt de Türkiye'de saldırılarda ortak davranmaktaydı.” Şimdi İslam Ordusu safsatacılarına sormak lazımdı: Bu kanlı saldırıların arkasında Amerika mı, yoksa Rusya mı vardı?

Bölgemizdeki terör örgütlerinin kumandası CIA ve MOSSAD’ın elinde bulunmaktaydı!

Terör uzmanları Ankara ve İstanbul’da gerçekleşen son bombalı saldırıları Batı’nın PKK’ya yönelik operasyonları durdurmayı ve “açılım” sürecini yeniden dayatmayı amaçladığını, IŞİD’in PKK’yı kurtarmaya çalıştığını vurgulamıştı. Batı’nın Türkiye’ye “Açılım sürecine dönün” baskısı ile eş zamanlı olarak Türkiye’de bombalar patlamaya başlamıştı. Terör uzmanları, Ankara ve İstanbul’daki patlamaları gerçekleştiren örgütler farklı olsa da aynı merkezden yöneltildiğini belirterek, PKK ve IŞİD’in tamamen CIA ve MOSSAD’ın kontrolünde hareket ettiğini hatırlatmıştı. ABD, AB ve İsrail’den yapılan açıklamalarda Türkiye’nin “açılım sürecine” dönmesi konusunda baskılar sürerken, terör de artmıştı. CIA Türkiye Uzmanı Henri Barkey gibi isimler açıkça Türkiye’ye terör tehdidi dillendirirken adres olarak İstiklal Caddesi’ni bile göstermekten sakınmamıştı. Terörle mücadelede görev almış uzmanlar PKK ve IŞİD’in arkasında aynı merkez olduğunu ve iki örgütün de talimatları aynı merkezden aldıklarını vurgulamıştı.

Sn. Cumhurbaşkanı: ‘Terör örgütlerinin arkasındaki güç aynı’ buyurmuşlardı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul Gönüllü Eğitimciler Derneği (İGEDER) tarafından Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Uluslararası Erken Çocukluk Eğitim Kongresi”nin kapanış oturumunda Beyoğlu’ndaki saldırıya değinerek “Dünyada bu tarz saldırı yöntemleriyle netice almış, hedefine ulaşmış hiçbir terör örgütü yoktur. Öyleyse ‘Niçin PKK, DAİŞ gibi terör örgütleri, ülkemizi bu şekilde hedef almaktadır?’ diye düşündüğümüzde karşımıza başka güçler ve onların Türkiye’yle ilgili niyetleri çıkmaktadır. Güneydoğu Anadolu bölgemizde bazı ilçelerimizde yaşanan hadiseler de bunlardan bağımsız değildir aslında. İsmi farklı ama yöntemi, amacı, hedefi aynı olan terör örgütleri bu planın taşeronluğunu yapmaktadır. Bu ölümlerin, bu yıkımların, bu dramların gerisinde şu anki küresel ve bölgesel yeniden yapılanma sürecinde, Türkiye’yi adeta köşeye sıkıştırma amacı öylesine açık ki, uzun uzun anlatmaya ihtiyaç duymuyorum” açıklaması anlamlıydı.

Almanya, terör örgütlerinin ekmeğine yağ süren bir karara imza atarak ülkemizde bulunan Büyükelçilik, Konsolosluk ve Özel Alman Lisesi’ni “terör tehdidi” gerekçesiyle bir gün süreyle kapatmıştı. İstanbul Valiliği bu karara sert tepki gösterse de Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeir, yaptığı açıklamada, “Güvenlik birimlerimize Türkiye’deki Alman temsilciliklerine yönelik saldırı ihtimali konusunda somut ve ciddiye alınması gereken bilgiler ulaştı” diyerek daha da küstahlaşmıştı. Bir başka Avrupa ülkesi Belçika ise, Brüksel’de terör örgütü PKK yandaşlarına, Başbakan Davutoğlu’nun da katılacağı Türkiye-AB Zirvesinin yapılacağı AB Konseyi binasının hemen arkasında çadır kurmaya ve özgürlük kahramanı(!) teröristleri anmaya izin çıkarmıştı.

PYD, federasyon kurduğunu açıklamıştı!

Tam bu sırada PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD, Suriye’nin kuzeyinde kontrolünde tuttuğu bölgelerde federasyon ilan ettiğini açıklamıştı. Yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre, PYD, Haseke’nin kuzeydoğusundaki Rümeylan ilçesinde düzenlediği 2 günlük toplantının sonunda Suriye’nin kuzeyinde federasyon kararı almıştı. Toplantıya örgütün kontrolündeki Afrin, Kobani (Ayn el-Arab) ve Haseke “kanton”larından yaklaşık 150 kişilik delegasyon katılmıştı. “Demokratik Suriye Konseyi”ne dâhil oluşumlar federasyon ilanına imza atmıştı.

Hükümet gaflet izniyle PKK propagandası yaptırmıştı.

Bu yıl terörle mücadele kapsamında yurt genelinde Nevruz kutlamalarına izin verilmezken Diyarbakır’a ayrıcalık tanınmıştı. Katılımın geçen yıllara göre oldukça düşük geçtiği Nevruz, PKK/HDP propagandasına sahne olmuş, konuşmacılar ise Türkiye’ye tehdit yağdırmıştı. Diyarbakır’da güvenlik için başka illerden gelenlerle beraber 5 bin 205 polis görev yaptı, şehirde geniş güvenlik önlemleri alınmıştı. Büyükşehir Belediyesi, halk otobüsleriyle halkı miting alanına taşımaya çalışmıştı. Mitingde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile İmralı Heyeti adına Sırrı Süreyya Önder kışkırtıcı konuşmalar yapmışlardı. Konuşan her iki isim de dev Abdullah Öcalan posteri önünde Türkçe konuşmuşlar sadece konuşmalarının başında Kürtçe “Yaşasın Nevruz, Yaşasın Direniş, Özgür Önderlik” ifadelerini kullanmışlardı.

Genelkurmay Başkanı: “Şehitlerimiz vatanı vatan yapan kahramanlardır”

Genelkurmay Başkanı Hulisi Akar “Şehitler Günü” nedeniyle yaptığı açıklamada, TSK’nın Türkiye’nin egemenlik ve bağımsızlığından, toprak bütünlüğünden taviz vermeyeceğini açıklayıp, Çanakkale muhaberelerindeki ruha sahip olduklarını vurgulamıştı.

Akar açıklamasında şu mesajları aktarmıştı:

“Tarih boyunca; egemenlik ve bağımsızlığını, millî birlik ve beraberliğini her şeyin üstünde tutan, bu uğurda ödediği bedellerle destanlar yazan aziz şehitlerimiz, devletimizin varlığının güvencesi olarak milletimizin bağrında ebediyen yaşayacaktır. Bu topraklar için toprağa düşen her şehidimizin ve vücutlarının bir parçasını vatan toprağına emanet eden gazilerimizin, bu vatanı bir kere daha vatan yaptığı inancında ve bilincindeyiz. Üzerinde yaşadığımız cennet vatanımız, istiklalimiz ve ay yıldızlı şanlı al bayrağımız, onların hayatları pahasına koruyup bizlere armağan ettiği ve bizlerin de bugün şerefle taşıdığı kutsal emanetlerdir. Aziz Şehitlerimiz, yazdığınız cesaret ve kahramanlık destanları ile yüce milletimizin hafızasına kazınan adlarınız, sonsuza kadar yaşayacaktır. Bu destanlar, ülkemizin ve milletimizin bütünlüğü ve güvenliği için yaptığımız bu mücadelede bizlere güç ve ilham kaynağı olmaktadır. Yüce milletimizin engin sevgi ve güvenine mazhar olmuş, etkin, caydırıcı ve saygın bir ordu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, bundan sonra da kahraman milletimizin temel karakteri olan ve hiçbir zaman ödün vermeyeceği egemenlik ve bağımsızlığının, asil kanlarınızla sınırlarını çizdiğiniz kutsal vatan topraklarının bütünlük ve güvenliğinin teminatı olmaya devam edecektir.

Bugün; aynı zamanda, Türk Harp tarihinde eşsiz bir yere sahip Çanakkale Zaferi’nin 101’inci yıl dönümünü kutlamanın büyük gurur ve heyecanı içerisindeyiz. Çanakkale Zaferi, hiç kuşkusuz sonuçları itibariyle tarihin akışını ve her şeyden önemlisi Türk milletinin kaderini değiştiren çok önemli bir başarıdır. Çanakkale Zaferi; vatanın bütünlüğü, milletin egemenlik ve bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk milletinin neleri başarabileceğinin en güzel kanıtıdır. Bu anlamlı günde, başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere, bizlere bu cennet vatanı armağan eden atalarımızı, özellikle son dönemde Terörle Mücadelede yitirdiğimiz kahraman silah arkadaşlarımız, emniyet mensuplarımız ve korucularımız ile 17 Şubat ve 13 Mart 2016 tarihlerinde hain terör saldırıları sonucunda yitirdiğimiz silah ve çalışma arkadaşlarımızla vatandaşlarımızı, vatanı canından aziz bilen tüm şehitlerimizi ve ebediyete intikal eden gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.”

Milli Gazete’deki: Batı’nın Çöküşü Türkiye’nin Yükselişi (3) yazısında:

“Dünya coğrafyasında Avrupa’nın ortasından neredeyse Japonya’ya kadar olan bölgede sanayisi en gelişmiş ülkelerden bir tanesi Türkiye. Bu gelişme doğal olarak harp sanayisine de sıçramış durumda.

ASELSAN gerçekten de harikalar yaratan bir kuruluş. Kuruluş amacının kökeninde Kıbrıs yatıyor. Kıbrıs’ta Türkler katledilirken buna dayanamayıp müdahale kararı alan İsmet İnönü Başkanlığındaki Türkiye hükümetine ABD başkanı Lyndon Johson tarafından 1964 yılında gönderilen mektupta açıkça belirtilen “Bizim size sattığımız silahları iznimiz olmadan yurtdışına yapacağınız bir askeri operasyonda kullanamazsınız” notası ve 1974 yılında harekât sürerken karşılaşılan haberleşme zorlukları ve konuşmaların yabancı ülkeler tarafından dinlenmesi olayı, (Rahmetli Erbakan’ı) ASELSAN’ın ve ASELSAN’dan sonra da silah sanayisinin kurulmasının kaçınılmaz olduğu sonucuna vardırıyor.

ASELSAN’ının kuruluşu Mutlu Barış Harekatı’ndan hemen sonra 1975 yılında gerçekleşiyor. En son teknolojik üretimi “KORAL Mobil Elektronik Harp Sistemi” oluyor. Şimdilik dünya üzerinde başka hiçbir ülkede bulunmuyor. Radar, uçak, füze ve S-400 sistemlerinin yön bulmak yeteneklerini yaydığı sinyallerle karıştırıyor ve adeta "kör" ediyor. İçinde yabancı hiçbir parça yok. Yazılımı da tamamen Türk mühendislerinin ürünü. KORAL, "geniş frekans yön kapsama" kabiliyeti ile yaklaşık 100 kilometre çapındaki dairesel bir alanı kontrol altına alıyor. Uçak, tank ve helikopterleri aynı anda köreltebiliyor. Füzeleri havada imha edebiliyor. İstenirse yönünü değiştirip farklı hedeflerde patlatabiliyor. Savaş uçaklarının yön bulma yeteneğini de ortadan kaldırıyor. Türkiye sınırlarını ihlal eden Rus uçağının düşürülmesinden sonra Suriye’nin Türkiye sınırına yakın yerlerine Rusya Federasyonu tarafından konuşlandırılmış olan S-400 füzeleri KORAL Mobil elektronik harp sistemi nedeni ile kullanılamaz duruma sokuluyor. Rusya Jeopolitik Sorunlar Akademisi Öğretim Üyesi Konstantin Sivkov’un, "KORAL sistemlerini tam olarak bilmiyoruz. S-400 füzelerimiz için engel teşkil edebilir. Bu füzelerin kör olma olasılığını düşünmek bile çok tehlikeli" sözleri, Rusların endişelerini yansıtıyor.

Günümüzde 5 adet KORAL bataryası Suriye sınırında konuşlanmış durumda. Sınır hattında gece gündüz uçuş yapan Rus uçakları, Türkiye sınırına yaklaştıkları anda KORAL'ın güçlü sinyalleriyle karşılaşınca geri dönmek zorunda kalıyorlar. Anti KORAL sistemi Ruslar tarafından icat edilip yapılana dek bu böyle devam edecek. Türk Silah Sanayisinin en son atılımlarından bir tanesi de radara yakalanmayan uçak ve gemilerde kullanılan “hayalet boya” teknolojisinin, Türk askerinin elbiselerinde kullanılması. Geliştirilecek olan ürün, termal kamera ve kızıl ötesi dürbün gibi gözetleme araçlarına karşı görünmezlik sağlayacak ve doğa ile uyumlu renk tonları sayesinde “bukalemun” etkisi yaparak çıplak gözle fark edilmeyi de engelleyecek şekilde ayarlanmıştır. Türkiye'nin ilk milli keskin nişancı tüfeği JMK Bora-12, 2014 yılından bu yana aktif olarak TSK tarafından kullanılıyor. Tasarımı, modeli, alaşımı tamamen Türk mühendislerinin ve sanayisinin ürünü. Keskin nişancıların uzaktan vuruş için kullandıkları ve “Kanas” adı ile bilinen “Snayperskaya Vintovka Dragunova (SVD)” yani “Dragunov Keskin Nişancı Tüfeği”nden çok daha üstün özelliklere sahip bulunuyor”[3] diyen Prof. Ata Atun, Türkiye’de Milli Sanayileşme girişimlerini ve üstün teknoloji projelerinin Rahmetli ERBAKAN tarafından başlatıldığını ve Onun sayesinde tarihi ve talihli aşamalara ulaşıldığını özenle atlayıp saklasa da, bu sahadaki önemli gelişmeleri özetlemiş durumdaydı. Dostları şaşkınlığa düşmanları şapşallığa ve perişanlığa uğratacak daha ne hazırlıklar vardı ve çok yakında yaşanacak kaçınılmaz hesaplaşmada bütün bunlar ortaya çıkacaktı.

Bu sefer canlı bombalar Brüksel'de patlayınca Avrupa şaşkınlığa uğramıştı!

Belçika Brüksel Havalimanı ve bir metroda 3 patlama olayı yaşanmıştı. Yetkililerin verdiği son bilgilere göre, patlamanın nedeni terör saldırısıydı. Patlamada 34 kişi ölmüş, 170 kişi yaralanmıştı. Brüksel havalimanında meydana gelen 2 patlamanın ardından Avrupa Birliği (AB) kurumlarına 100 metre uzaklıktaki Maelbeek Metro İstasyonu'nda da canlı bombalar patlamıştı. Havalimanı ve metrodaki patlamalardan hemen sonra Belçika'da ülke genelinde güvenlik seviyesi en yüksek nokta olan 4'e çıkarılmış, Belçika hükümeti, güvenlik güçlerini alarma geçirmişti. Kentteki tüm otobüs, tramvay ve metro seferleri durdurulmuş, halka "Evlerinizden çıkmayın" uyarısı yaptıklarını açıklamıştı.

Vekâleten Savaşların Yeni Adresi Avrupa mı?

“Bu sefer canlı  bombalar Avrupa Birliği’nin (AB) kalbinde patlamıştı. Olay sonrası ortaya çıkan panik ve korku görüntülerine  ve hemen sonrasında alınan ve ülkeyi felç eden tedbirlere bakılırsa, başta Belçika olmak üzere, Avrupa bu travmayı kolay kolay atlatamayacaktı. Bunun temelinde ise aslında terörün bumerang etkisi yatmaktaydı. Biz buna amiyane tabirle “eden bulur” diyoruz. Bu ortamda hoş bir tabir olmasa da, Türkiye’ye karşı salkım-talkım hikâyesi okuyanların bu ve benzeri sözleri akıllarından çıkarmamaları lazımdı. Bu noktada son saldırıların “teröre çadır açan” bir ülkede gerçekleşmiş olması oldukça anlamlıydı. Dolayısıyla bu saldırıları gerçekleştiren güç, birden fazla mesaj vermeye çalışmıştı. Bu bağlamda, bombalı eylemlerle ilgili bazı tespitlerimizi maddeler halinde sıraladığımızda olayın boyutu ve hedefleri daha rahat anlaşılacaktır.

Öncelikle, olayın eş zamanlı olarak üç stratejik noktada “rahatlıkla” gerçekleşmiş olması dikkat çekiciydi. Çünkü bu bombalı saldırılar Avrupa’da bir ilk değildi. 11 Eylül sonrası dönemde İngiltere, İspanya ve Fransa’da gerçekleşen terör eylemleri sonrası AB ülkeleri olayın ciddiyetini görmüş ve buna göre bir takım tedbirler alma yoluna gitmişti. Fakat bu tedbirlerin yeterli olmadığı görülmekteydi. Belçika Başbakanı Michel’in itirafında da görüldüğü üzere, “korktukları başlarına gelmişti.” Bu tedbirlerin bir parçası olan “benim teröristim iyi, seninki kötü mantığının” ve bu kapsamda “ben de eylem gerçekleştirmedikçe başka yerlerde eylem gerçekleştiren ‘Avrupalı Cihatçılar’(!) anlayışının” nasıl bir bumerang etkisi yaptığı bu olayla kesinleşmişti. Bu mantık devam ettikçe anlaşılan Avrupa daha çok vurulacak gibiydi. İkincisi, bu saldırıları gerçekleştirenlerin aslında kim olduğu oldukça önemliydi. Bu noktada şu tespiti yapmak artık daha isabetliydi: Bu sofistike saldırıları gerçekleştirenler, karşılarındaki güvenlik yapılanmalarından çok daha ileri seviyede bir potansiyele, eylem yapma kapasitesine ve kabiliyetine sahiplerdi. Bu özelliklerin hepsine birden bir terör örgütünün sahip olabilmesi mümkün değildi. Bu ancak çok daha ileri bir teknoloji ve bunu destekleyen bir istihbarat desteğiyle mümkün olabilirdi. Bu bizi doğrudan doğruya istihbarat örgütlerine götürmekteydi. Dolaysıyla, istihbarat örgütleri üzerinden yürütülen vekâleten savaşlar artık Avrupa’ya taşınmış vaziyette idi. Türkiye’de çok tartışılan “alışma” sözcüğünden hareketle söylemek gerekirse Avrupa’nın artık buna alışması (veya aklını başına toplaması) gerekirdi” diyen  M. Seyfettin Erol  haklıydı ve önemli tespitler yapmaktaydı. Ancak bu stratejik hamlelerde Türkiye’deki devlet aklının ve milli yapının (AKP kafasının ve iktidarının değil) “hangi manevra ve manipülasyonlara muktedir hale geldiği?” sorusu doğru yanıtlanmadan, bu konunun tam anlaşılması imkânsızdı. Ve zaten unutulmasın ki, yegâne kuvvet ve kudret sahibi Amerika ve Avrupa Değil, Cenabı Allah’tı.

Köşeye sıkışan Karayılan Erdoğan'a çağrı yapmıştı! Biz barışa hazırız!..

PKK yöneticilerinden Murat Karayılan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a çağrıda bulunarak; ''Dolmabahçe görüşmeleri çerçevesinde müzakereler için hazırız'' mesajı yollamıştı. TSK’nın kararlı ve netice alıcı operasyonlarıyla köşeye sıkışan PKK yalvarmaya başlamıştı. KCK Yürütme Konseyi üyesi Murat Karayılan Newroz dolayısıyla bir televizyon kanalına açıklamalar yapmıştı. ''Dolmabahçe anlaşması çerçevesinde müzakerelerin başlamasına, hareket olarak hazır olduğumuzu belirtiyoruz" diyen Karayılan, "En güçlü dönemimizi yaşıyoruz. İrademizi ortaya koyarsak, düşman geri adım atacaktır. O zaman çözüm ve barış gerçekleşir" ifadesini kullanmıştı.

Alman solcuların küstahlığı: “Türkiye o bilgileri YPG'ye karşı kullanabilir!” uyarısı.

Alman Sol Parti Türkiye'nin, İncirlik Üssü’ne gönderilen Tornado keşif uçaklarının elde ettiği bilgiyi YPG'ye karşı kullanabileceğini, bunun için önlem alınması gerektiğini açıklamıştı. Almanya’nın IŞİD’e karşı mücadelede koalisyon güçlerine destek olmak amacıyla İncirlik Üssü’ne gönderdiği Tornado keşif uçaklarının elde ettiği bilgilerin Türkiye tarafından YPG’ye karşı kullanabileceği uyarısı yapılmıştı. Alman Sol Parti milletvekili Jan van Aken, Alman hükümetinin bilgileri Türkiye’ye vererek, YPG ve PKK’ya karşı yürütülen mücadeleye katkı sağlamasının endişe verici olduğunu vurgulayıp küstahlaşmıştı.

Emniyette köstebek krizi: PKK'ya bilgileri kim sızdırmıştı?

Diyarbakır'da bölücü terör örgütü PKK'ya karşı operasyon kararından bir gün önce hendeklerin kazılması ve barikat kurulması, emniyetin içinde "Örgüte bilgi sızdıran birileri mi var" sorularına yol açmıştı. Diyarbakır Bağlar'da polis operasyonundan bir gün önce sokaklarda hendek açılması "Emniyette köstebek mi var" şüphesini gündeme taşımıştı. Polis, köstebek iddialarına ilişkin Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü kendi içinde inceleme başlatmıştı. Bağlar ilçesine PKK’nın dağ kadrosundan 60 militanın sızdığı, Sur ve Cizre ilçelerindekilere benzer eylemler planladıkları istihbaratı alınmıştı. Bunun üzerine Diyarbakır Terörle Mücadele (TEM) ekipleri, operasyon için çalışma başlattı. 15 Mart gecesi saat 03.00’te PKK’lıların bulunduğu değerlendirilen adreslere operasyon planlanmış ve tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Ancak operasyondan bir gün önce 14 Mart’ta PKK’lılar akşam saatlerinden itibaren Bağlar’ın çeşitli bölgelerinde barikat kurma, hendek kazma, tuzaklanmış bomba hazırlama gibi eylemlere başlamıştı. Hemen ardından roketli ve silahlı saldırılar yapılmış, Dörtyol’da da araçlar yakılmıştı. Örgütün eylem başlatması nedeniyle planlanan operasyon yarım kalmıştı.

AKP Türkiye'sinin Komşu Ülkelerle Ticareti Azalmış, Sadece İsrail'le Artmıştı.

Son üç yılda komşu ve çevre ülkelerle ihracat sadece 16 milyar dolarda kalmış; ticaret hacmi ise 34 milyar dolar azalmıştı. Türkiye'nin çevresindeki 18 ülke içinde sadece İsrail'le ticareti artmıştı. Uzmanların hazırladığı raporda, komşu ülkelerle Türkiye'nin ticaretindeki keskin düşüş ortaya çıkmaktaydı. Son üç yılda Türkiye'nin çevre ülkelerle ticareti 34,3 milyar dolar azalmıştı. Türk sanayicisinin komşu ülkelere mal satışı ise 16,5 milyar dolar azalmıştı. 2012- 2015 yılları arasında Türkiye'nin çevresindeki 18 ülke içinde tek bir ülkeye ihracat artmıştı. O ülkenin İsrail olması kafaları karıştırmıştı.[4]

Anarşinin kaynağı İsrail olmaktaydı ve “Barışı İsrail tıkamaktaydı”!

Yeni Zelanda Dışişleri Bakanı Murray McCully, resmi temaslarda bulunmak üzere geldiği Avustralya’da yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki barış sürecini İsrail’in engellediğini açıklamıştı. Sydney Lowy Enstitüsünde bir konuşma yapan Murray McCully, İsrail-Filistin meselesinde iki devletli çözüm olasılığının İsrail’in yaklaşımı nedeniyle her geçen gün daha da uzaklaştığını vurgulamıştı. Bu süreçte BM Güvenlik Konseyi’nin harekete geçmesi gerektiğini ifade eden McCully, “Yedi yıldır konseyde bu sorunla ilgili herhangi bir önerge bile kabul edilmedi. Sürekli bize söylenen ‘şimdi doğru zaman değil’ veya ‘iki taraf da hazır değil’. Ama biz beklerken Filistin’deki durum kötüye gidiyor. Şiddet artıyor ve iki devletli çözüm olasılığı İsrail’in yerleşim (işgal) politikası yüzünden yok oluyor” diye uyarmıştı. BM Güvenlik Konseyi üyesi olarak çözüme katkıda bulunma sorumlulukları olduğunu hatırlatmıştı.

 


[1] Milli Gazete / Doğan Pekin / 19 03 2016

[2] Bak: Milli Gazete / Seyfettin Erol / 21.03.2016

[3] 8 Mart 2016 – Milli Gazete

[4] Haberler.com / 14 03 2016


Bu yazarin diger makaleleri

SÜMÜKLÜ BÖCEK’TEN HOCA; DÜDÜKLÜ HADIMDAN KOCA OLMAZMIŞ! (ŞİİR)
  SÜMÜKLÜ BÖCEK’TEN HOCA; DÜDÜKLÜ HADIMDAN KOCA OLMAZMIŞ!    Sen Kur’an’ı gönderdin, Peygamberle...
Devami
KOCAELİ SAADET, SELAMET DEVRİMİNE HAZIR!
16 Ocak 2011, “Kocaeli Temsilciler Şura Toplantısı” büyük bir coşku,...
Devami
İnkârcı Sosyalist ve Irkçı Faşist Karmaşaya “MİLLİ BİRLİK” KILIFI
Bu gazetenin ilk sayısı elimize geçtiğinde, “Milli Birlik” adını ve...
Devami
ERBAKAN’I ANLAMAK… YA DA ANLAYAMAMAK…
Erbakan Hoca, 42 sene evvelinden: “Önce Ahlak ve Maneviyat, Sonra...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 792

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR