Get Adobe Flash player
Reklam

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK VE UYGUN TANITMAK LAZIMDI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının 78. yıl dönümü nedeniyle şu mesajı yayınlamıştı:

"Cumhuriyetimizin bânisi Gazi Mustafa Kemal’i, ebediyete irtihalinin 78. sene-i devriyesinde rahmetle yâd ediyorum. 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı İstiklal Harbimizi, 1923’te Ankara’da Cumhuriyeti kurarak zafere ulaştıran Gazi Mustafa Kemal, adını tarihe nakşettirmiş kahraman bir asker, büyük bir devlet adamıdır. Gazi Mustafa Kemal, bu ülkenin ve milletimizin ortak değerlerinden biridir… Uzun yıllar Gazi’yi sahiplendiğini iddia eden bazı kesimler, maalesef, onu kendi marjinal ideolojilerine, günlük siyasetin kısır tartışmalarına alet etmişlerdir. Oysa Gazi’nin hatırasına sahip çıkmak, bağımsızlığımıza, vatanımıza, bayrağımıza, Cumhuriyete ve ülkemizin bin yıllık medeniyet birikimine, Kurtuluş Savaşı ruhuyla sahip çıkmayı gerektirir… Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, Türkiye’nin istikrar ve güven içinde büyümesi, demokrasimizin standartlarının yükselmesi ve Gazi Mustafa Kemal’in “en büyük eserim” dediği Cumhuriyetimizin güçlenmesi için yılmadan, yorulmadan çalışmayı sürdüreceğiz. Bu düşüncelerle, Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına bir kez daha Allah’tan rahmet diliyor, aziz şehitlerimizi, gazilerimizi ve tüm ecdadımızı şükranla anıyorum. Ruhları şad olsun."

Numan Kurtulmuş ise, Bakanlar Kurulu toplantısına verilen arada gazetecilere yaptığı açıklamada Türkiye'nin milli mücadelesinin kimsenin babasının malı olmadığını belirterek, şunları açıklamıştı:

"Bu memlekette Mustafa Kemal Atatürk herkesin ortak değeridir. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye'nin kurucu başkomutanıdır, Recep T. Erdoğan da bugünkü başkomutanıdır. Dolayısıyla, Recep T. Erdoğan ile Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yerlerde göstermeye çalışmak, en azından siyaseten birtakım hesapların içerisinde olmak demektir. Arkadaşlar bundan vazgeçsinler, bu fayda getirmez."

İyi de; Sn. Cumhurbaşkanı ve Başbakan yardımcısı bunları açıklarken, yandaş yazarların her fırsatta Atatürk’e hakaret yağdırmalarını nasıl okumamız lazımdı? Bu yandaş yalakalar, kasıtlı bir tavırla Sn. Cumhurbaşkanının ve iktidarın başına bela sarmaya mı uğraşmaktaydı, yoksa rüşvet-i kelam cinsinden bazı kesimler oyalanmaya ve toplum kandırılmaya mı çalışılmaktaydı? Bu arada Sn. Erdoğan’ı “Mehdiyet Mimarı” sayan bazı zevzek zırvacılar, Bizim Atatürk’e sahip çıkmamıza niye o kadar atıp tutmaktaydı?

Atatürk; kökeniyle, kültürüyle, kimliği ile; dini ile, dili ile, değerleri ile tarihin en muhteşem Türk İslam Medeniyeti Osmanlının, içten içe çürümüş çınarının kökünden filizlenen, çağdaş aşılı bir dalı ve şanlı tarihimizin bir devamıdır. Atatürk ne TANRIDIR, ne masal kahramanıdır, ne de bazı zavallıların iddiası gibi bir Deccal-Süfyandır. O İlahi kaderin bir tasarısı ve fıtri dehası ile, hemen her tarafı 7 düşman düvelce işgal altına alınan Anadolu ve Trakya coğrafyasını; en az imkân ve elemanla ve en asgari zayiatla kurtarmayı başarmış, ve Türkiye coğrafyasındaki enkazı kaldırıp Anadolu arsasında yeni bir medeniyet merkezi kurulmaya müsait ortamı hazırlamış kutlu bir komutandır. Tarihi ve talihli her şahsiyet gibi Mustafa Kemal’in de, millet olarak sahip çıkmamız ve saygı duymamız gereken bir MİRASI, şükranlıkla anmamız gereken doğruları; ama bunların yanında yarım bıraktıkları, başlayıp da başaramadıkları, birtakım yanlışları da vardır. Yaşadığı zamanın ve ortamın, şartlarına, zorluklarına, imkânsızlıklarına, dış baskılara ve iç hıyanet odaklarına bakmadan; bugün rahat koltuğunda oturup Atatürk’ün şahsı ve icraatları hakkında atıp tutmak, eğer bir cehalet veya soysuzluk değilse bile en azından boşboğazlıktır.

Bu nedenle, Bizim çok ciddi, uzun süreli ve gerçekleri belirleyici araştırmalarımız sonunda vardığımız kanaatimiz şudur. Yakın tarihimize yön ve şekil veren ve ilk bakışta birbirine oldukça zıt ve karşıt görünen üç önemli şahsiyet vardır. Bunlar elbette farklı hayat tarzlarına, aykırı bakış açılarına ve çok ayrı platformlarda ortaya çıkmalarına rağmen: 1- Sultan Abdülhamid Han, 2- Mustafa Kemal Paşa, 3- Prof. Dr. Necmettin Erbakan. Bunlar dini değerlerine ve Milli Manevi temellerine bağlı kalarak çağdaş gerekler doğrultusunda Türkiye’yi yeni bir Medeniyet merkezi yapma amacı ve çabasında birleşen çok önemli köşe taşlarıdır. Her şeyden önce Atatürk sağlam inançlı ve imanlı bir insandır. Onu dinsiz ve darwinist göstermek Onun yüksek zekâsına ve dehasına hakaret sayılır.

Velhasıl şu anda toplumda: Dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı değil, BARIŞTIRICI; kışkırtıcı ve kamplaştırıcı değil, KUCAKLAŞTIRICI; ayrıştırıcı ve arsızlaştırıcı değil, YATIŞTIRICI ve YAPIŞTIRICI bir ATATÜRK’e ihtiyaç vardır ve zaten Atatürk böyle bir insandır ve Kurtuluş Savaşını bu vasfıyla kazanmıştır. Aksini savunanlar ve Atatürk’ü kendi ideolojisine kılıf yapanlar hem yanılmaktadır, hem yanlış yapmaktadır. Ayrıca Atatürk’ün bir beşer olarak yanlışlarını ve yanılgılarını değil, aklen, ilmen, tarihen, vicdanen ve dinen uygun bulunan doğrularını esas almak ve ortak payda yapmak zorundayız. Zaten doğruları esas alarak ve yanlışlardan sakınarak hazırlanan akli, milli ve insani bir sisteme biz ADİL DÜZEN ismini takmışız. 1-Aklı selim, 2-Müspet ilim, 3-Tarihi deneyim ve birikim, 4-Vicdani kanaat ve tatmin, 5-Kur’an’ı Kerim; bunların ittifakla hayırlı ve yararlı buldukları DOĞRU, ve yine bunların ittifakla kötü ve zararlı buldukları YANLIŞTIR.

Bizzat Atatürk; “Benim manevi mirasım akıl ve ilimdir” dediğine ve Kur’an anlaşılsın ve dikkate alınsın diye Kur’an’ı Elmalı Hamdi Yazır’a tercüme ettirdiğine göre bu beş temel ölçü Atatürkçü düşünceye de uygun bulunmaktadır, itirazlar sadece saplantıdır ve duygusaldır. Zaten bir toplumu oluşturan halkın çoğunluğunun DİNİ ile DÜZENİ çatışırsa orada huzur kalmayacaktır!

1- Bu durumda insanlar ya dinine bağlı kalacak, ama düzenle zıtlaşacaktır.

2- Ya düzenin, inancına aykırı kurallarına ve imkânlarına kapılacak, vicdanı yozlaşacaktır.

3- Veya insanlar; hem dinini, hem düzeni idare etmeye kalkışacak, böylece münafıklaşmış olacaktır.

Erbakan’ın D-8 ve Adil Düzen projeleri de, Mustafa Kemal’in de bazı hedeflerinin ve hayallerinin sistemleştirilip tatbikata koyulmasıdır.

Atatürk’ün yararlı adımları ve yarım bıraktıkları:

Evet, sanki kader Atatürk'ü "Cihat" (Milli Savunma ve Ahlaki Dayanışma) ruhunu ve "İçtihat" (İlmi Araştırma ve Yerli Kalkınma) şuurunu yitirmeye başladığı için çürümeye ve çözülmeye başlayan ve 1’inci Dünya Savaşıyla yıkılan Anadolu arsasındaki Osmanlı enkazını kaldırmak ve kurulacak yeni bir dünya medeniyetine zemin hazırlamakla görevli kılmıştır. Ne var ki bu tarihi devrim ve değişim programını uygularken, bize göre yararlı kararları yanında, tartışma konusu olan ve eksik bırakılan tarafları da vardır.

Örneğin; giderek yozlaşmış ve genellikle istismar ocağına çevrilmiş bulunan tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla bir adım atılmış, ama yeni ve yeterli manevi eğitim kurumlarının oluşturulamaması önemli bir boşluğa yol açmıştır. Çünkü bu boşluğu sonradan ya sahte şeyhler, ya da dinsiz şebekeler doldurmaya çalışmıştır.

Önemini ve özelliğini tamamen yitiren ve artık çağın şartlarına intibak edemeyen medreselerin kaldırılması bir mecburiyet halini almış, ama gerekli ve gerçekçi dini eğitim kurumlarının açılması konusunda gevşek davranılmıştır. Öyle ki bir ara dini bilgiler yönünden ülkeyi koyu bir cehalet bulutu kaplamıştır.

Harf devrimiyle Latin alfabesine geçilmesi yerinde ve yararlı bir girişim sayılmakla beraber, eski harflerin tamamen yasaklanması doğru olmamıştır. Çünkü bunun sonucu milletimiz tarihi mirasından tamamen koparılmış ve eski harflerle yazılmış önemli evrak ve eserleri okuyamaz, anlayamaz hale gelmiştir. Dedelerimizin yazdığı çok kıymetli kitap ve kaynakları çözmek için bir ara batıdan uzmanlar getirilmeye mecbur kalınmıştır. Halbuki bugün birkaç yazıyı birden kullanan pek çok ülke vardır.

Kadınların toplum hayatındaki etkin konumuna kavuşması hususundaki gayretler faydalı olmuş, ama bu arada sonradan ahlaki yozlaşmaya neden olan birçok davranışların önünü tıkayacak tedbirler yeterince alınamamıştır.

Türkiye'de yaşayan ve İslam potasında kaynaşıp mutlu ve Milli bir mozaik oluşturan Yörük, Kürt, Çerkez, Abaza, Laz, Zaza gibi farklı kökenden insanlarımızın tamamını tanıtan bir üst kimlik olarak "Türk etiketinin" kullanılması yararlı olmuş, ama bu kavramın, dönmeler ve masonik kesimlerce ırkçılık ve kafatasçılık hesabına kullanılmasını önleyecek şekilde, milliyetçiliğin dozu iyi ayarlanamamıştır. Gerçi Atatürk, hem söylemleriyle hem de eylemleriyle ırkçılığa karşı olduğunu sürekli vurgulamıştır. Hatta bir ara Atatürk'ün berberi olan Selanikli Rıdvan, diğer hizmetçilere "Biz olmasaydık, siz kurtulamazdınız" diye şaka yapmış, onlar da “Hadi oradan, Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar” diye takılmışlar. Bu sözleri duyan Atatürk, bir yemek esnasında ve bunları konuşanların da bulunduğu bir sırada, Nuri Canker'e sormuşlar:

"-Nuri Bey, söyle bakalım Selanik'ten en çok ne çıkar?" Atatürk'e yakınlığı ile bilinen ve nazı çekilen Nuri Canker ise şu cevabı yapıştırmışlar:

"-Bol Yahudi çıkar Paşam!..." Bunun üzerine Atatürk alaylı bir gülümseme ile şunları hatırlatmışlar:

"-Benim için de bazı kimseler (Selanik'te doğduğumdan) Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Ama şunu unutmamak lazımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyan’dı. (Yani aslen Fransız değildi) ama Fransa'ya hizmet etti ve Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. (Bu nedenle) İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır..."[1]

Ve yine Atatürk bugün yanlış uygulanan ve zorbalığa kayan bir laiklik anlayışının sahibi ve savunucusu olmamakla beraber, din hizmetleriyle devlet işlerinin ayırımını esas alan ve halk iradesine dayanan Cumhuriyet konusundaki kararları yerinde ve yararlıdır. Ancak Türkiye'yi bütün dünya Müslümanlarının manevi merkezi ve mümessili konumunda tutacak "Hilâfet" kurumunun lağvedilmesi, bize göre tarihi bir fırsatın kaçırılmasıdır. Ve bunun hikmeti halâ bazılarınca anlaşılamamıştır. Atatürk, Anadolu’yu parçalanmaktan kurtarmak ve bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kurmak hatırına, daha önce hararetle savunup sahip çıktığı “Hilafet” kurumunu, ilga’ya mecbur kalmış, ancak yine bir diplomasi dehasıyla, hilafeti Osmanlı hanedanından alıp, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin uhdesine bırakmıştır. Yeri gelmişken şu hususu da özellikle belirtelim ki "Laiklik" maddesini anayasaya, Atatürk'ün ölümcül hastalığının pençesine yakalandığı 1937 yıllarında İnönü koydurmuş ve Şeflik döneminde bu madde bir zulüm ve kıyım mekanizmasına çevrilmiştir. Yoksa hem Atatürk'ün 3 Ciltlik Nutuk’unda hem O'nunla ilgili hatıra kitaplarında tek bir kelime olsun "Laiklik" kelimesinin kullanıldığını kimse gösteremeyecektir. Anlaşılıyor ki Atatürk Laiklik kurumunun ve kavramının istismar edileceği endişesi içindedir.

Şu önemli bir tespiti hatırlatalım:

“Bu arada; Hilafet'in nasıl ve daha doğrusu ne kadar kaldırıldığını da iyi biliyor değiliz. Atatürk'ün 'ilga' ile gerçekte tam olarak ne yaptığını kavrayabiliyor muyuz? Aslında Gazi, Hilafet'i doğrudan kaldırıp yok etmiş değildir... Dâhiyane bir çözümle; Hilafet'i TBMM'nin hükmi şahsiyetine mal etmiştir. Atatürk demek istiyor ki:

“...Hilafet, bir hanedan süsü değil, İslam dünyasının liderlik kurumudur. Lakin bu unvan, halâ Haçlı kuşatması altında ve zor durumda olan Türk milleti için, şimdilik bir yüktür. Onu üstümüzden atmıyoruz, demokrasi çağının gereklerine uygun şekilde güncelleştiriyor, halkın iradesinin tecelli ettiği makam olan Meclis'in, kurum misyonu çerçevesine dâhil ediyoruz. Dolayısıyla biz halâ İslam âleminin doğal lideriyiz. Başka bir Müslüman ülke Hilafet'i üstlenemez.” Şimdi mukayese edelim: Böylesine ilerici bir hamledeki devlet adamlığı çapı nerede, Hilafet'in kaldırılışının yıldönümünde geçmişi karalamak için yeni bir vesile arayanların toplantısını fırsat edinip dinimize küfretme talihsizliği nerede?...

Oysa Atatürk inançlı ve kararlı bir insandır. O İslam’a değil; din istismarına, akıl ve vicdan dışı safsatalara ve zamanla yozlaşıp koflaşmış kurum ve kurallara karşıdır. Tarihi devrimlerine de işte bu yüzden kalkışmış ve elbette doğru adımlar yanında, eksik bırakılan hatalar da yapılmıştır. Yukarıda da belirttik; Batı medeniyetinin hem İslam’dan, hem bilimsel çalışmalardan kaynaklanan bazı doğru verilerinden yararlanmak, böylece önce aramızdaki mesafeyi kapatıp sonra onları aşmak (Muasır medeniyetin fevkine çıkmak) için, harf inkılâbı lazımdı, yararlıydı; ancak eski yazıyı tamamen yasaklamak ve unutturmak yanlıştı ve zararlıydı. Çünkü yetişen yeni nesil, muhteşem bir medeniyet birikimi olan kitaplarımızı, tarihi belge ve kaynaklarımızı okuyup anlamaz hale sokulmuşlardı. Oysa Latin harflerine geçilmekle beraber, eski yazımızın da öğretilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktaydı.

Ve yine çoğu meskenet yuvasına çevrilmiş, asli özelliğini ve işlevini yitirmiş, hatta bir kısmı Sabataist (Gizli Yahudilerin) güdümüne girmiş tekke ve zaviyelerin kapatılması bir zaruret halini almıştı. Ancak toplumun manevi ve ahlaki eğitim ihtiyacını karşılayacak yeni ve yeterli kurumların hizmete sokulmaması, bu boşluğun din istismarcılarınca ve ehil olmayan insanlarca doldurulmasına yol açmıştı. Ve tabi önce Sultan Abdülhamid’e karşı haksız bir muhalefet bayrağı açanların ve mason ittihatçılarla ortak safta bulunan İslamcı aydınların, daha sonra Mustafa Kemal’e karşı da aynı olumsuz tavrı takınmalarının, psikolojik yanılgıları ve günümüze yönelik politik yansımaları üzerinde de, dikkatle durulmalıydı.

Ve asla unutulmasın ki, Atatürk de nihayet bir insandı. Haliyle Onun da yanlışları ve yanılgıları olacaktı. Elbette Onun da “keşke yapmasam” dediği pişmanlıkları, isteyip de başaramadıkları, başlayıp da yarım bıraktıkları vardı. Ama her şeye rağmen, şanlı kurtuluş savaşımıza önderlik yapan ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni bize miras bırakan zattı. Kaldı ki O’nun yaşadığı dönemdeki şartları, imkânları, zorlukları ve dengeleri gözetmek zorunda olduğu güç odaklarını hesaba katmak lazımdı. Bu nedenle Onu tabulaştırıp Tanrılaştıranlar da, Ona düşmanlık yapanlar da haksızdı ve kötü maksatlıydı.

İsimlere ve ideolojilere takılmamalı, sistemlere ve milli stratejilere bakmalıdır!

Hangi dinden ve kavimden olursa olsun;

●Ülkemiz ve halkımız için kötü şeyler düşünmeyen, ●Siyonizm’in Dünya hâkimiyeti ve Büyük İsrail hayali peşine düşmeyen ve Türkiye’yi kendi vatanı gören, ●Yurt içinde ve dışında gizli ve kirli hıyanet odaklarıyla ilişkiye ve işbirliğine girişmeyen, ●İyi niyetli, kabiliyetli ve karakterli olanlarla; birlikte çalışma, sorumluluklarımıza ve sonuçlarına beraber katlanma, ülkemizin nimetlerini de, külfet ve zahmetlerini de ortak paylaşma siyaset ve stratejisini benimseyen... Erbakan Hoca haklıdır.

Bunun yanında; ●Vatanımızı, halkımızı ve ülke imkânlarımızı İsrail’in hesabına kullanmak, yıpratmak ve yıkmak isteyen, ●İslami inancımızı ve Milli ahlakımızı bozmak, laytlaştırmak ve yozlaştırmak isteyen... ●Mason locaları ve hıyanet odaklarıyla birlikte çalışıp, ekonomik, teknolojik, politik ve psikolojik alanda bizi kuşatmak ve geleceğimizi karartmak isteyen; niyeti ve tıynıyeti bozuk olanlara ise, mesafeli durma, gözaltında bulundurma, stratejik noktalardan uzak tutma ve sürekli dikkatli davranma... Siyaset, feraset ve dirayetini gösteren, M. Kemal’den sonraki tek lider Erbakan Hoca’dır. Evet, Erbakan Hoca, Yahudi’ye veya dönmelere değil, şeytani ve gayri insani amaçlar taşıyan Siyonizm’e ve ülkemize hıyanet düşünenlere karşıdır ve elbette haklıdır. Ülkemiz, Milletimiz, güvenliğimiz ve geleceğimiz üzerinde kötü niyet taşıyanların ve onlara taşeronluk yapanların: çok ayrı inanç ve kafalarda... Farklı konum ve kulvarlarda bulunmalarına rağmen, Erbakan karşıtlığında ve Milli Görüş korkaklığında, hep ortak tavır almaları boşuna mıdır?

Ama, korkunun ecele faydası olmayacaktır!... Kader, Atatürk’e; Siyonistlerin güdümündeki bütün emperyalist güçlerin “Hasta Osmanlı’yı öldürme ve Müslüman Türk’ü tarihe gömme siyaset ve saldırılarına karşı “Anadolu’yu kurtarma ve Türk varlığını koruma” gibi çok şerefli, ama çetrefilli bir misyon yüklemişti. Erbakan ise; Bütün insanlığın bünyesine, kanser urları gibi yerleşen Siyonist çıbanlarını deşmek... Her din ve düşünceden... Değişik köken ve kültürden bütün insanlığın barış ve bereket içinde yaşayacağı, Türkiye merkezli yeni ve adil bir medeniyeti kurma şuuruna, onuruna ve sorumluluğuna sahiptir... Unutmayın ki; Atatürk de, resmi apoletleri söküldükten, tüm siyasi yetkileri elinden gittikten sonra, tarihi devrimini gerçekleştirmiştir.!?

Bazı İslamcı yandaşları münafıklık marazı sarmıştır:

Sn. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar resmi törenlerde, Anıtkabir’de, Atatürk’ün mirasına sahip çıkıcı ve Onun hedeflerine ulaşma amaçlı övgüler yazmaktadır ve bu sorumlu ve olumlu bir yaklaşımdır. Ama yandaş yazar ve yorumcuları, ilçe ve Belediye Başkanları her fırsatta küstahça bir tavırla Mustafa Kemal’e çatmakta ve ucuz kahramanlık taslamaktadır. Şimdi soruyoruz:

Acaba bu uyuz takımı, Sn. Cumhurbaşkanını ve AKP iktidarını zora sokmak için mi bu patavatsızlıkları yapmaktadır?

Yoksa birileri bunların kulağına “Ya hu Cumhurbaşkanımız takiyye icabı öyle davranmaktadır, ama sizlerin Atatürk’e çatmanız lazımdır” diye mi fısıldamaktadır?

Mustafa Kemal, Abdülhamid’in önemli fikirlerinin takipçisi konumunda mıydı?

Bizi bunu sormaya yönelten temel faktör, II. Abdülhamid’in hatıraları ve reform girişimleridir. Özellikle Abdülhamid’in Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında tutulduğu dönemde, Mustafa Kemal’in Sultanın gözetim sorumlularından yakın arkadaşı Salih Bozok’u ziyareti sırasında, Abdülhamid’in oğlu Abit ile kurduğu dostluk ve ona verdiği hediyeler oldukça ilginçtir. Mustafa Kemal’in bu tutumu bizim Abdülhamid’e gönderilen olumlu mesajlar olarak değerlendirmemize neden olmuştur. Çünkü bu yakınlık kurma girişimi, siyasi zekâsı keskin iki kişi arasında mesaj niteliği taşıyacak kadar açık bir görüntü sergilemektedir.

Abdülhamid’in herkesten uzaklaştırıldığı, hakkında olumlu düşünceler taşıyanların cezalandırıldığı olağanüstü bir dönemde, Mustafa Kemal’in oğlu Abit’e hediyeler vermesi, “Abdülhamid’in dikkatini çekme” amacı da gütmektedir. Abdülhamid bunu mesaj olarak değerlendirir ve Mustafa Kemal’e değerli bir hediye ile karşılık vermek ister. Fakat siyasi incelikleri çok iyi bilen Abdülhamid; yanlış anlaşılır, “Abdülhamidci!” damgası yer ve zarar görür diye bundan vazgeçer. Fakat Mustafa Kemal Paşa’yı yakından görmek istediğini Abit’e söyler. Bir gün Abit koşarak gelir ve babası Abdülhamid’e Mustafa Kemal’i camdan gösterir. Abdülhamid yerinden kalkıp cama yaklaşır ve ilerlemiş yaşında zor gören gözleri ile dikkatle bakıverir. Uzaktan yüzünü pek seçemese de sırtındaki pelerini ile görebildiği kadarını hatıralarında şöyle nakletmiştir: “Sıradan bir askere benzemiyordu, tehlikeli ve hürmet telkin edici bir sükûneti vardı. Enver Paşa’nın kendisinden (Mustafa Kemal’den) neden çekindiğini o zaman anladım… (Enver’in kıskançlığı) Bunlar küçük ve basit şeylerdir! Çanakkale’de İngiltere, Fransa gibi iki büyük devletin ordusunu ve donanmasını durdurup, yüz geri ettirdi ya, Bana da lazım olan böylesidir. (Mustafa Kemal’in) Muvaffakiyeti için dua ettim.”[2] Ayrıca Abdülhamid hatıralarında Mustafa Kemal ile aralarında kalpten kalbe bir yol oluştuğuna dikkat çekmektedir.

İkinci neden de şudur:

Abdülhamid’in 1917’de dünyada büyük yankılar uyandıran, Paris’te ve İstanbul’da yayımlanan siyasal görüşlerine Mustafa Kemal’in ilgisiz kalması düşünülemezdi. Özellikle Mustafa Kemal’in, Abdülhamid’in geleceğin Anadolu merkezli yeni devleti hakkındaki düşüncelerinden habersiz olması imkânsız gibidir. Onu bu konularda bilgisiz göstermek doğru değildir. Evet, Mustafa Kemal Abdülhamid iktidarının etkili muhaliflerinden biridir. Buna rağmen bu iki şahsiyetin Türk devletine ve milletine vermek istediği şekil, birbirine çok yakın görünmektedir. Bunu kanıtlamak da kolaydır. Çünkü Abdülhamid’in icraatları ve “Siyasi Hatıralarım” adlı notlarındaki düşünceleri ile Mustafa Kemal’in icraatları birbirine çok benzemektedir. Elbette bütün bunlar, aralarında hiçbir farkın olmadığı anlamına da gelmemektedir. Fakat Abdülhamid’in, “hayatının son yıllarında başkentin İstanbul’dan Konya’ya taşınabileceğini, kendisinin de Bursa’ya götürülebileceğini, dolayısı ile buna hazırlıklı olunması gerektiği” mesajını getiren Enver Paşa’ya gösterdiği tepkide, “saltanat”ın anlamını çoktan yitirdiğini görmek gerekir. Artık Abdülhamid’in tek ölçüsü vardır ve buna hizmet edenlere de dua etmektedir: Türkleri tarihe gömmek isteyen “Düşmanı durdurmak!”[3]

Evet, Mustafa Kemal, Abdülhamid iktidarının muhalifidir; fakat hedeflerinin takipçisidir. Bu da bir paradoks değildir.

Abdülhamid ve Mustafa Kemal’in “Misakı Milli sınırlarına çekilme ve çekirdekleşip güçlenme stratejileri”: Uygarlık mücadelesi verenler için kalkınma ve uygarlaşma, topraktan daha önemlidir. Bu nedenle Mustafa Kemal, Lozan’da bir an önce barış olsun da kalkınma ve uygarlaşma mücadelesi başlasın diye fazla toprak elde etmek için direnmemiştir. Benzer fırsatları Abdülhamid de gözetmiştir, fakat imkân verilmemiştir. Hatıralarında “…Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa Japonların o kadar imrenilen ilerlemelerini biz de yapabilirdik”[4] demektedir. Mustafa Kemal’in Avrupa Medeniyeti ile aramızdaki farkı kapatmak için yaptığı fedakârlıkları idrak edemeyenlerin, Onu daha fazla toprak elde edememekle eleştirmeleri yersizdir ve seviyesizdir.

Mustafa Kemal, daha yüzbaşı iken İttihatçı kesimlere ve yönetimin üst kademelerindeki tanıdığı sorumlu kişilere, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan çekilmesini ve bu toprakları yöre halklarına terk etmesini önermiştir. Devletin ancak Anadolu’ya çekilerek ve kavmi (ulusal) niteliğe kavuşarak kendisini savunabileceği tezini ileri sürmüşlerdir. Oysa bu tez daha önce Abdülhamid tarafından gündeme getirilmiştir. İslâmcı siyasetçiler buna tarih tezlerinde yer vermedikleri gibi Mustafa Kemal’i imparatorluğu küçülten politikaları savunduğu için eleştirmişlerdir. Abdülhamid, gelişmelerin Osmanlı’yı böyle bir sona sürüklediğini fark etmiştir. Bu nedenle, Balkanlar’dan Anadolu’ya nüfus kaydırmaya bile başladığı bilinmektedir.

Mustafa Kemal’in Filistin duyarlılığı ve Siyonizm karşıtlığı!

Atatürk’ün yarı resmi “Hâkimiyeti Milliye” Gazetesindeki: “Batılı devletlerin, Hz. Peygamberimizin manevi mirası ve biz Müslümanların da kutsal mekânı olan Kudüs ve Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti kurma emellerini öğrenmiş bulunuyorum. Böyle bir işgale asla izin vermeyeceğimizi ve gerekirse tüm İslam ülkeleriyle birlikte kahraman ordumuzu o bölgeye sevk edeceğimizi açıkça ilan ediyorum” demeci üzerine İsrail’in kuruluşunu 11 yıl geciktirmesi nedeniyle Siyonist Baron David Rockefeller hatıratında, Atatürk’e kin kusmuşlardır. Ve soruyoruz, Atatürk’e seviyesizce sataşıp, zalim İsrail’le normalleşme anlaşması imzalayanları alkışlayan yandaşlar, nasıl bir vicdan taşımaktadır? “Misak-ı Milli sınırlarımız kapsamındaydı” havasıyla Haçlı Amerika ve Avrupa kuyruğunda Musul’a saldırmaya gerek yoktu. Erbakan’ın 5-P formülü uygulansa doğru ve doğal bir şekilde sonuç alınacaktı.

Mustafa Kemal strateji dehasıyla, şimdi Iğdır ilimizle Nahcivan arasında Aras nehrinin sınır çizdiği Aralık ilçemizin burun gibi uzandığı bölgeyi İran Şahıyla anlaşıp yurdumuza katmıştır. Böylece Azerbaycan’a ve Türk diyarına bir kapı aralamıştır. Oysa İran’la Irak Basra Körfezinde Abadan karşısındaki bu bölgenin yüzde biri küçüklüğündeki bir adacık için 8 yıl savaşmış iki milyon insanın kaybına yol açmışlardır. Atatürk ise, Türkiye’yi ziyarete gelen İran Şahına Ağrı Dağının arka tarafındaki sulak yaylaları verip bu stratejik bölgeyi ülkemize katmış ve bu anlaşmayı imzalamaya giden Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras soyadını buradan almıştı. Yetmez, Atatürk en zor şartlarda ve Suriye üzerinden Libya’yı işgal eden İtalyanlara karşı savaşmak ve Ömer Muhtar gibi kahramanlara yol açmak üzere o bölgeye gidip aylarca savaşmış ve gözünden yaralanıp hastaneye kaldırılmıştı. Şimdi Haçlı Avrupa ve NATO ordularıyla İzmir’i komuta merkezi yapıp Libya’ya saldıranlar ve on binlerce insanın katline ve Libya’nın bölünmesine yol açanlar Mustafa Kemal’den hâlâ utanmazlar mıydı?

“Kemalizm”, Atatürk’ün ölümünden sonra uydurulmuş, 1938’den 1951’e kadar 13 yıl boyunca:

1-Duvarlardan ve paralardan Atatürk’ün fotoğrafları kaldırılmıştır. 2-Mustafa Kemal’in bütün kadroları dışlanıp saf dışı bırakılmıştır. 3-Bunların yerine Sabataist-Mason ve Atatürk karşıtları atanmıştır. 4-Maalesef cenazesi Etnografya müze mahzeninde bırakılmış-Anıtkabir’i Menderes yaptırmıştır. 5-Bu zaman zarfında Nutuk’un bir tek yeni baskısı yapılmamıştır.

Atatürk ekonomi ve sanayi konusunda da milli ve yerli bir kalkınmadan ve tam bağımsızlıktan yanadır. Ama maalesef:

● AKP faizli dış borcu 860 milyara çıkarmıştır. 14 yıldır 60 milyar Dolar faiz ödenmiş durumdadır.

● Obezite büyüme Milli kalkınmayı sekteye uğratmıştır. IMF Banka değil, silahlı kefalet sigortası yani (Küresel mafya FAKTORİNG) konumundadır.

1. Dönem Ergani Milletvekili -Nakşi Müridi- Filozof ve şair Çemişgezekli Nüzhet Dede’nin Büyük Zafere ve Mustafa Kemal'e alkış şiiri:

Ordum Hak mahaldedir1

Yunan izmihlaldedir.2

O Loyd Corc, ne haldedir?

Galebe3 Kemal'dedir!

       

Bu Loyd Corc’un işleri;

Açık kaldı dişleri.

Türkiye’nin şişleri,4

Sanma ki zevaldedir.5

Galebe Kemal’dedir!

      

Bu Nüzhet’in hâmesi.6

Kırık, yırtık câmesi.7

Şu Sevr ahid-namesi,

Bilmem ne me’âldedir.8

Galebe Kemal’dedir!

1-Mahal: Yer, konum, 2-İzmihlal: Yenilme, yok olup gitme, 3-Galebe: Üstün gelme, 4-Şiş: Ucu sivri uzun çivi, yivli tüfek cinsi, 5-Zeval: Zail olma, tükenme, 6-Hâme: Başın üstü, tepesi, 7-Came: Elbise, 8-Meal: Anlam, amaç.

     

Mustafa Kemal Paşa’ya yazılmıştır

     

Tarihte ser-varaktır,1 ser safha-yı cemalin.2

Kandîl-i nûr-i Hak’tır; ey Mustafa, kemalin.

      

Estikçe bad-ı nusret,3 İslâm’a geldi kuvvet,

Verdi semaya ziynet, mevci4 kızıl hilâlin.5

        

Başından eksik olmaz, seng-i Bela6 Bilal’in

Bak sayende daimdir, Ezanı Zülcelal'in

      

1-Ser-varak: Baş sayfa, 2-Safha-yı cemal: Güzel yüzünün görüntüleri, 3-Bâd-ı nusret: İlahi yardım yeli 4-Mevc: Dalgalanma, 5-Kızıl hilâl: Al bayrak, 6-Seng-i Bela: Bela taşı.

Torunu ve değerli dostumuz Prof. Metin Erhan Saraçoğlu, çocukluk döneminde Çemişgezek’teki ilkokulda bir Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında duyduğu aşırı ve abartılı övgüler üzerine gelip Muhterem Nüzhet Dede'ye: "Dede Allah mı büyük, yoksa Atatürk mü?" diye masumane sorunca, o Zat bu safsata ve sapıklıkları ortaya atanlara okkalı bir küfür savurduktan sonra bizim şiirleştirdiğimiz şu yanıtı vermişti:

     

"Kemal'i kutlayın, putlaştırmayın

Milli kahramandır, kurtlaştırmayın

Tanrı ölür mü hiç, bak kabirdedir

Ülkem Masonlara, yurtlaştırmayın!”

     

Atatürk’ün Türkçülük ve Milliyetçilik Anlayışı

“Türk Milleti”: Necip Türk kavminin yüksek inancı, insani amaçları ve kahramanlık damarıyla; Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Kafkaslar’daki, Ortadoğu’daki farklı köken ve kültürdeki insanları, İslamiyet mayası, adalet kimyası ve devlet-medeniyet DNA’sıyla meczedip bütünleştirdiği ve bütün dünyanın böyle bilip tarif ettiği, tarihi ve tabii gerçekliğin ifadesidir. Türk Milleti kavramı; Kürtleri, Çerkezleri, göçmenleri asla inkâr ve istihfaf (hafife alma) değildir; hatta hepsini barındıran ve onurlandıran bir tariftir. Anadolu coğrafyasını Türkiye, saydığımız asil ve aziz toplulukları Türk Milleti yapan bu şanlı ve şanslı kavmin varlığını ve kurucu rehberlik payını inkâr etmek, hem kaderin taksimine itiraz gafleti, hem de fiili birlik ve dirliğimizi dinamitleme girişimidir. Bunun yanında İslam’ı dışlayan veya “Türklüğün aksesuarı” gibi yaklaşan kesimler de, hem milletimize, hem de yüce dinimize karşı en büyük kötülüğü işlemektedir.

Bir insanın kendi ırkını (kavmini, kabilesini, mensubiyetini, ailesini) sevmesi ve sahiplenmesi fıtridir (yaratılış özelliklerindendir), güzeldir, gereklidir, değerlidir. Ve dinen de caiz ve münasiptir. İnsanların kendi özel geleneklerini, örf ve adetlerini, dil ve kültürlerini benimsemesi ve tercih etmesi tabiidir. Bu nedenle cemiyetteki Milliyetçilik, fertlerdeki nefis gibidir. Her insana nefis, kendi benliğini oluşturmak, haklarına sahip çıkıp savunmak ve saldırılara karşı kendisini korumak için verilmiştir ve gereklidir. Bu durum Türkler için olduğu kadar Kürtler ve diğer kavimler için de geçerlidir. Ancak, şayet bu nefsi dizginlemez, haksız ve ahlaksız isteklerine boyun eğersek, bu sefer bizim felaket ve rezalet sebebimizdir. Bir toplumun, nefsi sayılan Milliyetçilik de böyledir; kendilerini başkalarından farklı ve faziletli zannetmeye, dini, ilmi ve insani değerlerin üstünde görmeye yönelirse, işte bu ırkçılık haline gelir ve tehlikelidir. Kaldı ki hiç kimsenin doğarken ailesini, kavim ve kabilesini seçme hakkı kendisine verilmemiştir. Bu sadece Allah’ın bir tayini ve taksimidir. Hâşâ bazılarını üstün ve ayrıcalıklı, bir kısmını da düşük ve aşağılık yaratmış olmasını düşünmek bile, Allah’a iftira etmektir. İslam hiçbir beşeri ideolojinin ve ırkçılık felsefesinin aksesuarı ve kafatasçı Türkçülüğün jelatinli pazarlama kılıfı değildir. İslam herkesten ve her şeyden yücedir, her kavim ve her girişim İslam’a hizmet ettiği kadar kıymetlidir.

“Mustafa Kemal Paşa; 1 Mayıs 1920 Meclis konuşmasında:

- Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (tamamından meydana gelmiş) anasır-ı İslâmiyedir, samimî bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm’a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye (çeşitli kökenlerden oluşan bir İslam topluluğuna) aittir” diyerek milliyetçiliğin tanımını yapmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk 01 Mayıs 1920’de TBMM’de yaptığı kısa ve tarihi konuşmasında tam 7 (yedi) defa, Aziz Milletimizin “Anasır-ı İslâmiye”den, yani Müslümanlık bağıyla kaynaşan farklı kökenlerden meydana geldiğini ısrarla vurgulayarak, milliyetçilik konusundaki temel dayanağını ortaya koymuşlardır. Elbette devletimizin; bu cennet ülkemizi fethedip bize vatan yapan, Cumhuriyetimizi kuran ve halkımızın büyük çoğunluğunu oluşturan Türk sıfatıyla tanınması ve anılması da doğaldır, bundan gocunanların marazlı maksatları vardır.

Unutmayalım ki önemli ve kıymetli şeylerin taklidi üretilir, her zaman gerekli ve geçerli olan değerler istismar edilir.

İSLAMİYET, çok değerli ve gerekli İlahi ve evrensel bir müessesedir; bu nedenle istismar edilir. Günümüzde İslam ya ılımlaştırılarak veya katılaştırılarak din istismarı sürdürülmektedir. Bazı ılımlı-Protestan cemaatleri ve tarikatları da, El Kaide tipi radikal anarşi örgütlerini de aslında aynı odaklar besleyip yönlendirmektedir.

● Müspet MİLLİYETCİLİK de; oldukça önemlidir ve bir toplumun nefsi yerindedir. Her insanın nefsi; kendi haklarını ve çıkarlarını savunmak, tehdit ve tecavüzlere karşı haysiyet ve hürriyetini korumak için elbette gereklidir. Ama sapıtıp azgınlaşırsa nefis insanın başına bela getirir. Kendi şerefine ve ailesine sahip çıkmayanlara “NEFİSSİZ” denir. Bunun gibi Milliyetçilik de bir toplumun izzeti nefsidir, haysiyet ve hürriyetini koruma refleksidir. Milliyetçilik iki türlü istismar edilir:

1- Irkçılık yaparak ve İslam’dan soyutlaştırıp yozlaştırarak nefret ettirilir. Oysa İslam Aziz Milletimizin birlik mayası, dirlik kimyası ve hatta devlet ve Medeniyet DNA’sı yerindedir.

2- Müspet milliyetçiliğin ve tarih boyunca bizi dünyaya şerefle tanıtıcı meşhur ve meşru sıfatımız olan Türk kimliğinin, kasıtlı ve ısrarlı bir tavırla ırkçılık gibi gösterilmesi ise, ikinci bir tehlikedir.

Ve MUSTAFA KEMAL; şanlı Kurtuluş ve yeniden kuruluş Mücadelemizin öncü şahsiyeti; tarihi direniş ve talihli diriliş hamlemizin simgesidir; bu nedenle iki türlü istismar edilir:

1- Kimileri Mustafa Kemal’i tabulaştırıp, putlaştırıp, hatta bazen tanrılaştırıp; kendi dinsiz ve Darwinist ideolojilerine ve masonik hedeflerine Atatürk’ü alet ve toplumu nefret ettirmektedir.

2- Ama kimileri de, Atatürk’ü din düşmanı gösterip, halkımıza Onun rejiminden kurtaracaklarını vaad edip; emperyalizm ve Siyonizm uşaklıklarına sahte dindarlıklarını bir kılıf olarak geçirmektedir.

Oysa Atatürk İslam’a değil, yozlaşmış bazı kurallara ve koflaşmış kurumlara karşı birisidir. “Şeriat” diye on üç asır öncesi Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı döneminin şartları ve ihtiyaçları için Kur’an ve Sünnetten çıkarılan fetvaları bugüne aynen uygulamaya kalkışmak divaneliktir ve mümkün değildir. Ancak: Aklı Selimin, Müsbet Bilimin, Vicdani Tatmin ve Kanaatin, Tarihi Birikimin, Kur’an’ı Kerim’in ve Peygamber öğretilerinin, hepsinin ortaklaşa gerekli, güzel ve yararlı bulduğu doğruları esas alarak ve bunlara aykırı yanlışlardan sakınarak, çağımızın ihtiyaçlarına ve Milli yapımıza uygun Adil bir Düzen kurmamız; böylece Din ile Devleti karıştırmak değil, ama barıştırmamız ve geçmişimizle geleceğimizi uzlaştırmamız önemlidir.

Mustafa Kemal’in samimi inancının, Allah’a bağlılığının ve Kur’an’a saygısının resmi tescilli belgesi İstiklal Marşımızdır. Çünkü “Bu Ezanlar ki, şahadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” dizelerini barındıran Mehmet Akif’in şiirini, yüzlerce şiir arasından özellikle ve bilinçle seçmiştir. Merhum Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızdaki “kahraman ırkıma bir gül” dizelerindeki ifadeleri asla ırkçılık kasıtlı değil, Türklerin kahramanlık damarını vurgulamak ve kamçılamak içindir. Çünkü Akif’in ırkçılığı reddedip lanetleyen şu mısraları Onun müspet milliyetçilik kanaatinin belgesidir:

“Hani, milliyetin İSLAM idi… Kavmiyet ne?

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine…

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeraitte yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türk’e; Laz’ın Çerkes’e, yahud Kürt’e;

Acemin Çinliye rüchanı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “anasır” (ırkçılık) mı olurmuş? Ne gezer!

Fikri kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber”

Atatürk’ün Milli tarih kavramını kurumlaştırması

Tarih bir milletin ortak beyni ve birikimidir. Geniş bir hendeği atlamak için hızlanmak üzere biraz geriye gidildiği gibi, yeni ve Milli atılımlar için de tarihimizden hız ve heyecan almamız ve geleceği geçmişin üzerine kurmamız gerekir. Bu nedenle özellikle yakın geçmişimizdeki, örneğin Sultan Vahdettin’le Mustafa Kemal gibi şahsiyetleri düşman gösterip boğuşturmak yerine, onları uyuşturmak ve kutlu gelecek inşasına uygun yorumlamak daha hayırlı ve yararlı bir düşüncedir. Yoksa bir tarafın birisini hain, karşı tarafın diğerini kâfir saydığı ve kamplaştığı bir toplum, mutlu ve güçlü ortak bir gelecek nasıl inşa edecektir?

● Diyanet reisi Ahmet Hamdi Akseki’ye “Askere Din Kitabı” hazırlatıp, TSK’nın bütün okullarında ve kıtalarında okutmuşlardır. O yüce Dinimizin saf ve sade haliyle anlaşılıp yaşanmasından yanadır. Mustafa Kemal’i karı ile rakı arasına sıkıştıran ve O’na sarhoş iftirası atanlar Anıtkabir’e gidip Atatürk’ün okudukları ve her sayfasına şerh yazdıkları binlerce cilt kitaba bakıp utanmalıdır.

● Atatürk’ün Laiklik anlayışı da: Din işleriyle devlet hizmetlerinin ayrılması ve devletin her din ve görüşten bütün vatandaşlarına aynı mesafede kalmasıdır.

Suriye Batağı ve Siyonist Senaryoları

Stratejik ortaklarımızın Türkiye’yi parçalama haritaları hâlâ masadadır ve AKP iktidarının korkunç hataları geleceğimizi ve güvenliğimizi karartmaktadır. Suriye sınırımız boyunca, 10-15 km. derinlikte bir güvenlik koridoru oluşturmak, mültecilerin kamplarını burada kurmak ve onlara bakıp korumak gereğini defalarca yazıp hatırlattık. Şimdi Büyük İsrail hesabına Suriye'nin parçalanması ve kukla Kürdistan'ın kurulup kantonlar oluşturulması hazırlıklarına karşı Silahlı Kuvvetlerimizin müdahalesi de lüzumlu ve cesur bir adımdı. Ancak Musul ve Kerkük'ün geri alınması tuzağına kapılmak, bu şartlarda bir intihar sayılırdı.

John Kerry'den Türkiye'ye küstah NATO iması ve Gülen yanıtı!

Türkiye'deki darbe girişimi ve Fetullah Gülen'in iadesi konusunda ABD Dışişleri Bakanı John Kerry küstah açıklamalar yapmıştı. Washington Post gazetesi bu açıklamayı NATO’lu yorum diye verince, bizim Amerikan taparlarda soğuk duş etkisine yol açmıştı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, başarısız darbe girişiminin ardından verdiği NATO mesajı çok tartışılmıştı. ABD merkezli Washington Post gazetesi, Brüksel'de konuşan Kerry'nin açıklamalarını, "Türkiye'nin NATO üyeliği tehlikeye girebilir" yorumuyla aktarmıştı.

Başta Sn. Devlet Bahçeli olmak üzere tüm muhalefet başkanlarının ve medyanın 15 Temmuz kalkışmasına karşı sorumlu ve duyarlı yaklaşımları takdire şayandır. Değerli vatandaşlarımızın tutarlı ve cesur direniş ve dayanışması da alkışlanacak bir tavırdır. Ama bu durum, asla kendimizi boş gururlara kaptırmamalı ve hele bir avuç kiralık hain yüzünden şerefli Ordumuza yan bakmaya kalkışılmamalıdır. Kesinlikle unutulmamalıdır ki, varlığımızın ve bağımsızlığımızın sigortası kahraman TSK’mızdır. Ancak TSK’nın da bu girişimlerden ciddi dersler çıkarması ve artık bağrından çıktığı aziz milletimizin milli ve manevi değerleriyle barışıp samimiyetle sahip çıkması ve saygı duyması, NATO’ya ve Amerika’ya güvenmenin ağır faturası da önemle hatırlatmamız gereken bir noktadır.

Özetle ve önemle vurgulayalım ki: Siyonist odakların Türkiye senaryolarının ve figüran kahramanlarının hâlâ farkına varmadan; bunların rol icabına veya şahsi çıkarlar hesabına farklı ve karşıt tavırlarına aldanmamak gereğini kavramadan ve ona göre ciddi ve cesaretli tedbirler almadan, bu sıkıntı ve sarsıntıları atlatıp düze çıkmamız mümkün olmayacaktır!

 


[1] Cemal Granda Sh:205–206

[2] Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Sadeleştirerek yayına hazırlayan İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, III. Baskı, İstanbul-1975, s. 169-170; Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, Güven Yayınevi, İstanbul-1960, s.211

[3] Abdülhamid’in hatıra defteri, İsmet Bozdağ, s. 169

[4]Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, s. 115; (1450’den 1900’e kadar Osmanlı Devleti her yüz yılının otuz yılını savaşla geçirmiştir.)

 


Bu yazarin diger makaleleri

AKP’NİN İFLASI, ADİL DÜZEN’İN İHYASI
  Türkiye petrol ve doğalgaz zengini bir ülke değildir. Su zengini...
Devami
İNSAN PERESTLİK!
  Radyo ve televizyona çıkmış: İlahici, ezgici... Sözde sanatçı!.. İkide...
Devami
SURİYE SAVAŞI VE ARMAGEDDON’UN BAŞLAMASI
  Not: Bu yazı 28 Mayıs 2013 tarihinde Dergimizde yayınlanmıştır.     Başbakan...
Devami
MİLLİ MÜCADELENİN VE MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN ORTAK AMACI
  Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği...
Devami
İKTİDAR KAN MI TAZELİYOR, CAN MI ÇEKİŞİYORDU?
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, Fetullah Gülen ağzıyla barışçıl mesajlar verip...
Devami
STRATEJİK HEDEFİN KODLARI
 1970’li yılların ikinci yarısında katıldığımız Erbakan Hocamızın özel sohbet ve...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 457

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR