Get Adobe Flash player
Reklam

AKP’NİN RANT HESAPLARI VE SEÇİM YANILGISI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

AKP’NİN RANT HESAPLARI VE SEÇİM YANILGISI

      

Yeni seçim hazırlığı mıydı?

İYİ Parti Adana Milletvekili İsmail Koncuk, Çatalca Milli Eğitim Müdürlüğü'nden öğretmenlere "Seçimde görev almak istiyor musunuz?" yazısı gönderildiğini açıklamıştı.

İddiasına dair yazıyı (11 04 2019) da Tweetter hesabında paylaşan İsmail Koncuk, "Hayırdır? Seçim mi var? Bu talimatı, Çatalca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne kim aktardı?" ifadelerini kullanmıştı.

Yeni seçim listesi hazırlığı” neyin telaşıydı?

“Acele” notuyla ve Çatalca İlçe Milli Eğitim Müdürü Mustafa Erşahin imzasıyla gönderildiği ileri sürülen yazıda, “Ekli listede bulunan seçim görevlileri listesine boş bulunan yerlerin, excel’in formatı bozulmadan doldurularak mesai bitimine kadar müdürlüğümüze gönderilmesi hususunda bilgi ve gereğini rica ederim” denilmesi kafaları karıştırmıştı.

Herhalde bu, 4,5 yıl sonra yapılacak seçim hazırlığı olamazdı? İstanbul'da tekrar seçim olacak mıydı?

İstanbul seçim sonuçları henüz kesinlik kazanmamıştı. Seçimin yenilenme ihtimali konuşulurken Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ilginç bir yorum paylaşmıştı. Temel Karamollaoğlu, İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi kararına ihtimal vermediğini belirtirken, böyle bir karar verilirse bunun “zelzele oldu” anlamına geleceğini aktarmıştı. Karamollaoğlu, “Bu girişim, yapılan seçimin hiçbir kıymeti yok anlamına gelir. Çünkü bundan sonra iktidarı tatmin etmeyen bir seçim kabul görmeyecek demektir. Benim kanaatim yüzde 99,9 seçimin yenileme kararı verilmez, verilmemelidir. Bu mahkeme de vermeyecektir. Ben o kanaatteyim. Yüz binde bir ihtimal belki olabilir, o zaman da “zelzele oldu” demektir. ''

AKP “cebren ve hile ile” de olsa, 31 Mart 2019 Belediye Seçimleri’nde kaybettikleri İstanbul’u geri alma hesabında mıydı?

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamudan ihraç edilen ve YSK’dan adaylık vizesi alarak seçime giren Belediye Başkanlarına mazbata verilmeyip, ikinci sıradaki adaylara mazbata verilmesi kararı, tam bir hukuk skandalıydı. Yasa gereği KHK ile kamudan uzaklaştırılanların eğer aday olma hakları yok ise bu adayların niçin seçime girmesine izin verildiği sorusu hâlâ yanıtsızdı. Eğer, KHK ile kamudan ihraç edilenlerin seçilme hakları var ise o zaman niçin önce seçime girmelerine izin verilip, seçildikten sonra mazbata verilmeyişi; asla makul ve doğru sayılmazdı. Eğer YSK; kendilerine başvuran adayların, KHK ile kamudan uzaklaştırıldıklarından bilgilerinin olmadığı için adaylara onay vermiş ise bu durumun cezası adaylara yıkılamazdı. Devlet kurumlarının birlikte hareket etmeleri, bilgileri paylaşmaları lazımdı. Kısacası, baştan seçime girmelerine izin verilip ardından seçimi kazandıklarında, “Sen Belediye Başkanı olamazsın” denilmesi, ister istemez toplumun adalete güven duygusunu sarsmıştı.

AKP’liler, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı için YSK'ya başvurmuşlardı!

Mardin'de seçim sonuçlarıyla ilgili ilginç bir gelişme yaşanmıştı. AKP’nin yüzde 56,4 oy alarak seçimi kazanan Ahmet Türk'ün mazbatasının, kendilerine verilmesi için YSK'ya başvurduğu anlaşılmıştı. AKP Mardin İl Örgütü, başvurusunda; 31 Mart yerel seçimlerinde yüzde 56,24 oy alarak Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen HDP’li Ahmet Türk'ün, "KHK ile görevinden alındığını" hatırlatmıştı. AKP Mardin İl Örgütü, mazbatanın ikinci en fazla oyu alana, yani yüzde 38,53 oy alan AKP'nin Adayı Mehmet Vejdi Kahraman'a verilmesi gerektiğini savunmuşlardı. Yahu iyi de KHK ile görevinden alınanların resmen ve yeniden aday olmalarına, YSK niye ses çıkarmamıştı. Yoksa bile bile bir tuzak mı hazırlanmıştı? Hem bu HDP, PKK'nın siyasi ayağı ise (ki öyledir…) AKP iktidarı ve yargı 17 yıldır bu gayrimeşru partiyi niye kapatmamıştı. Neyse ki YSK bu talebe uymamıştı.

Eski AKP milletvekili ve Karar yazarı Mehmet Ocaktan bile çileden çıkmış ve "Eğer seçim iptal edilirse, kimse bunu topluma izah edemez" dedikten sonra sert açıklamalar yapmıştı. Mehmet Ocaktan, "Hâlâ demokrasimizi kurtarabiliriz" başlığıyla yayımlanan yazısında: "Mutlaka bir partinin kazanması için sonsuza dek sayım hakkı olamaz" ifadesini kullanmıştı. "Eğer ilk gün, iddia edildiği gibi Büyükçekmece’deki usulsüzlük kanıtlarıyla birlikte yargıya ve YSK’ya taşınsaydı, toplum tarafından daha anlaşılabilir bir karşılığı olurdu" diyen Ocaktan, "Ama on gün boyunca sandık sandık geçersiz oy peşinde koşup sonuç değişmeyince, 'Ama bir de Büyükçekmece vardı, seçim iptal edilsin' demenin hukuken inandırıcı olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Hele de seçim gecesi 11 saat veri girişi yapılamamışken..." diyerek uyarmıştı. "Eğer seçim iptal edilirse, kimse bunu topluma izah edemez. Hiç kuşkusuz her partinin geçersiz oyların ve bazı sandıkların yeniden sayılmasını istemesi son derece makuldür ve de hakkıdır. Ama mutlaka bir partinin kazanması için sonsuza dek sayım hakkı olamaz" diyen Mehmet Ocaktan haklıydı.

AKP’nin, Büyükçekmece'de seçimin iptalinin istenmesi ile başlayan süreç, despotizme hukuki kılıf geçirme çabasıydı. “Yeterli sayıda delil bulamıyorsanız, delil üretin!” dayatmasıydı. Bütün bunlar İstanbul seçimlerini iptal etmeyi amaçlamıştı. Oysa seçim kanununa göre seçmen listesi hazırlanmış ve YSK bir itirazın olup olmadığını sormuş ve kimseden de ses çıkmamıştı. Ayrıca AKP’lilerin kesinleşmiş sandık kurulları ile yeni bir itiraza hazırlandığı basına yansımıştı. Hâlbuki YSK’nın seçim takvimine göre; itirazlar 1 Ocak'ta başlayıp, 31 Mart'ta bitmiş durumdadır. İktidar, usulsüzlükleri 3 ayda tespit edememişken, bunları bir haftadan az bir sürede tespit etmesi de kafa karıştırıcıdır. Kaldı ki seçimlerde hileyi, elinde güç olanlar yapmaktadır. YSK'nın 2014 Iğdır kararı tam da bunu vurgulamaktadır. “Kesinleşmiş seçmen kütüklerinde yolsuzluklara dayanarak seçim iptali istenemez” denmektedir. Buna rağmen YSK’nın Büyükçekmece konusunu görüşmeyi sürekli ertelemesi soru işaretlerine neden olmaktadır. YSK üzerinde, iktidarın baskısı olduğu kuşkuları uyanmaktadır. Bu arada, bazı medya organlarının YSK üyelerinin fotoğraflarını boy boy basması da hedef gösterme ve ürkütme kasıtlıdır. En son bu iş yapıldığında Danıştay’da kan döküldüğünün hatırlatılması anlamlıdır.

AKP, İstanbul’da kaybettiği seçimi yenileyerek, kendi adayını seçtirme hesabında mıydı? 7 Haziran 2015 genel seçiminde tek başına iktidarı kaybettiğinde, seçimi altı ay sonra yenileyerek oylarını artırmıştı; bu defa aynı şeyi İstanbul için mi planlamaktaydı? Oysa 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimleri örneklerinin İstanbul için kullanılması yanlıştır. Sebebi şu: Seçimler belli zaman aralıklarında vatandaşın siyasi hayata müdahalesi anlamını taşır; bir ilin seçimini diğerlerinden ayırmak, ancak olağanüstü durumlar için söz konusu olabilir. Aksi halde, yani mutlaka gerekiyorsa, seçimin bütününün yenilenmesi şarttır. 1 Kasım 2015’te, altı ay önceki genel seçim, bütün ülkede tekrarlanmıştı. Anayasa, yerel seçimlerin beş yılda bir yapılmasını amir; bir ilde bile seçimi başka bir zaman dilimine kaydırırsanız, anayasanın amir hükmüne karşı gelmiş olursunuz. Her biri kıdemli hukukçulardan oluşan Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), böyle bir yanlışa geçit vereceğini sanmıyorum. Kaldı ki, İstanbul’da seçimi yenilemeyi gerektirecek geçerli bir sebep de ortada yok. Israrla ve birden fazla kez yapılan sayımlar, beşeri hatalar dışında organize bir kumpasın varlığını ortaya koyamadı. Geçersiz oyların yeniden gözden geçirilmesi gibi anlamsız işlemlere rağmen hem de… Sonunda, AKP’den “Soyadlarına bakılarak bizim seçmenimiz olduğu anlaşılacak kişilerin oylarının başka partilere gitmesi” gibi akıl durduracak gerekçeler kullanılması da yeniden sayımda gelinen tıkanıklığın sonucudur.

Seçilene mazbatasının verilmemesi de AKP’nin lehine sanılmamalıdır. Mazbata için YSK’nın seçim kesin sonucunu ilan etmesinin gerekmediği biliniyor. Öyle olsaydı 31 Mart’tan bugüne mazbatalarını alarak göreve başlayan tek bir Belediye Başkanı olmazdı. Oysa sayım bitince ortaya çıkan tabloya göre, bazen tek oy farkla bile olsa, sandıktan en çok oyu alarak çıktığı anlaşılan adaya mazbatası verildi.

Evet, eğer seçim yenilenecekse bunu İstanbul’la sınırlı tutmak olmaz; bütün ülkedeki seçimi yenilemek gerekir. Ama o durumda da anayasanın yerel seçimin beş yılda bir yapılması hükmü çiğnenmiş olacaktır. Anayasal bir kurum olan YSK, herhalde anayasayı çiğnemeyecek ve çiğnetmeyecektir diye düşünüyorum.[1]

Kemal Öztürk'ün “Adil Olmak Zordur” yazısını, özetle ve bazı eklemelerle paylaşmak istiyorum:

Adaleti istemek kolaydır, adil olmak zor. Herkes adaleti yüceltir ama adil olmayı düşünmez. Çünkü adil olmak zordur. Herkes kendi için adalet ister, lakin başkası için adil olmayı denemez. Zira adil olmak zordur.

Kur’an-ı Kerim’de, her okuduğumda beni derinden etkileyen bir ayet vardır:

“Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa Suresi 135).

Şayet bir hukuk sistemi inşa olacaksa, bir adalet düzeni kurulacaksa, bundan daha iyi, bundan daha mükemmel hangi temel prensip olabilir? Peki, bu hukuk ve adalet sistemi neyin üzerine bina edilir? Adil olan bireyin, adil olan Müslüman kişinin üzerine. Şimdi soruyorum: Kim kendi aleyhine, ailesinin aleyhine, akrabalarının (yakın çevresinin ve partisinin) aleyhine de olsa adaletten yana tavır koyuyor şu anda? Herkes adalet istiyor, ama maalesef kimse kendisi adil mi diye dönüp bakmıyor!..

Oysaki İslam’ı bu denli büyük kılan, bu dini insanlık için kurtuluş reçetesi yapan ilkelerden birisi de bu ayettir. Aleyhine de olsa, adaletten yana olmak... Bu ne ulvi bir ahlak esası ve hukuk kuralıdır. Herkes adalet arıyor, adalet için feryat ediyor. Lakin kimse kendine dönüp bakmıyor ve şu soruyu sormuyor:

“Ben gerçekten adil bir insan mıyım (kendimin, yakın çevremin ve partimin) aleyhine de olsa gerçekten adaletten yana tavır koyar mıyım?”

Bireyin adil olmadığı bir yerde, toplumdan adalet beklemeyin! Toplumun adil olmadığı bir ülkede, devletten adalet beklemeyin!.. Oysa herkes toplumdan, devletten adalet bekliyor. Peki, kim içinde bulunduğu topluluğun, grubun, cemaatin, partinin yanlışlarını yüksek sesle söyleyebiliyor? Kim orada adalet tesis olsun diye, aleyhine de olsa kalkıp şahitlik edebiliyor? Kim kendisinin (ekibinin ve partisinin) yanlışını, hatasını, kusurunu dürüstlükle itiraf edebiliyor?

Üzgünüm, çıkarı olmadığında herkesin sustuğu, adalet için şahitlik yapmaktan korktuğu bir ortamda, kimse adil bir dünya beklemesin… Çıkarına, kişisel bekasına zarar geleceği için susanlar, sözü eğip bükenler, doğruyu söylemeyenler, yazmayanlar sonra bir gün adalete muhtaç olduğunda, adaletin tecelli etmesini beklemesin. Zengine, güçlüye, kudretliye karşı adaleti savunamayan, susan, örten, adaletten uzaklaşan kim varsa, bir gün kendisine de adaletin lazım olacağını ve o gün kimsenin adaletten yana şahitlik yapmayacağını bilmelidir.”[2]

Mehmet Metiner, İstanbul seçimleriyle ilgili “Biz güçlü olunca aynı baskıları başkasına yapmamamız lazım” diyen Abdullah Gül'e, 'Kanuni bir itiraz sürecini, Gül’ün bilerek başka bir mecraya çekmesi ne dostlukla ne mertlikle bağdaşır!” sözleriyle sataşmıştı.

Yeni parti iddialarıyla konuşulan Abdullah Gül'ün, İstanbul seçimlerine ilişkin sözleri tartışmalara yol açmıştı. AKP çevrelerinden Gül'ü açıklamalarına tepki gecikmedi. Eski AKP Milletvekili ve Star gazetesi yazarı Mehmet Metiner; AKP'nin itiraz hakkını kullanmasını başka yöne çekmekle eleştirdiği Abdullah Gül'ü namert olmak ve AKP'yi arkadan vurmakla suçlamıştı.

Oysa bu namertlik ve nankörlüğü, daha önce kendileri, Millî Görüş davasına ve Erbakan Hoca’ya karşı hep birlikte yapmışlardı. Herhalde bunlar hatırlama olgusunu da utanma duygusunu da yitirmiş durumdaydılar.

Bu arada Habertürk yazarı Serdar Turgut, "AK Partili kardeşlerim" diye seslenip "tehlike uyarısı" yapmıştı. Turgut, "Fırsat kaçmak üzere" diyerek, "Bu tavrınız; demokrasimize inancın, geri dönüşü olmayacak şekilde bitmesine yol açabilir" ifadelerini kullanmıştı. Serdar Turgut, "AK Partili kardeşlerimin, oluşmakta olan tehlikeye dikkatini çekmek zorundayım" başlığıyla yayımlanan yazısında; "Bugün potansiyel tehlikesi büyük olan bir kolektif duygunun maalesef oluşmaya başladığını görmeleri gerek" sözleriyle AKP’nin hırçınlaşmasının doğuracağı; tamiri ve telafisi imkânsız sonuçlara karşı uyarmıştı.

31 Mart yerel seçimlerinde AKP'nin büyükşehirleri kaybetmesi sonrası Erdoğan'ın ne yapacağı merak edilirken, Avrasya Araştırma Şirketi Başkanı Kemal Özkiraz'dan gündemi sarsan bir iddia paylaşılmıştı: Cumhur İttifakı dağılacak mı?

Kendisini, “31 Mart yerel seçimlerini tek bilen” olarak nitelendiren Avrasya Araştırma Şirketi Başkanı Kemal Özkiraz, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın Cumhur İttifakı’nı 10-15 gün içinde bitireceğini açıklamıştı. Özkiraz, kendisine ait sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Cumhur İttifakı’nın dağılacağını ifade ederek, şunları aktarmıştı:

Erdoğan, 10-15 gün içinde ittifakın bittiğini açıklayacak mı?

“AKP Milletvekilleri ve teşkilatları Büyükşehir yenilgilerini MHP’ye bağlıyor. MHP’nin yerelde AKP adaylarına destek vermediği, diğer adaylara çalıştığı söyleniyor. MHP sürekli bizden çalıyor diyorlar. Erdoğan büyük baskı altında, bence 10-15 gün içinde ittifakı bitireceğe benziyor.”

Nisan 2019 başında Merkez Bankası'nın rezervleri açıklanmıştı. Merkez'in net rezervlerindeki düşüşün aralıksız 3. haftada da devam etmesiyle dolar 5,80 seviyesini aşmıştı.

İstanbul'daki seçim belirsizliği, ABD ile gerilen ilişkilerle gerilen dolar, Merkez Bankası'nın rezervlerinin düşmesi ile tırmanışını artırmıştı. Açıklanan verilere göre Merkez'in net uluslararası rezervleri 5 Nisan itibarıyla 1,8 milyar dolar düşüşle, 27,9 milyar dolara gerilemiş durumdaydı. Merkez'de yaşanan bu düşüş, doları olumsuz etkilemiş ve kur 5,7580 seviyesine kadar yükselmişti. TL, dolar karşısında yüzde 1'in üzerinde değer kaybetmişti. Türkiye'nin 5 yıllık kredi risk primi CDS de 19 baz puan artışla 430 seviyesini aşmıştı. Güne 5.74'ten başlayan dolar öğle saatlerini bulmadan fırlamaya başlamış ve Dolar 5.80'i aşmıştı.

Hani IMF’ye ihtiyacınız kalmamıştı?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, G-20, Dünya Bankası ve IMF toplantıları için ABD'ye yollanmıştı.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, IMF ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları'na katılmak üzere gittiği ABD'nin başkenti Washington'da temaslarda bulunmuşlardı. Bakan Albayrak, Tweetter üzerinden yaptığı paylaşımlarda, programına dair detayları da paylaşmıştı. Albayrak, "G-20, Dünya Bankası ve IMF toplantıları için geldiğimiz Washington’da, birçok uluslararası fon ile yaptığımız görüşmelerin yanında, JP Morgan’ın düzenlediği yatırımcı toplantısında, ‘Yapısal Dönüşüm Adımları’ paketimiz ve yeni dönem ekonomi politikalarımızı anlattık." ifadelerini kullanmıştı.

Bakan Albayrak temasları kapsamında, Türkiye'deki sorunlu kredilere yatırım yapmakla ilgilenen Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası'nın (EBRD) Başkanı Suma Chakrabarti ve heyeti ile banka politikaları ve Türkiye yatırımları ile ilgili verimli bir toplantı gerçekleştirdiğini de hatırlatmıştı. Ayrıca Irak Maliye Bakanı Fuad Hüseyin ile gerçekleşen görüşmede, ülkeleri arasındaki ekonomik iş birliği ele alınmıştı. 12-14 Nisan arasında düzenlenen organizasyonda Bakan Albayrak, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya ile birlikte etkinlik kapsamındaki G-20 Hazine ve Maliye Bakanları ile Merkez Bankası Başkanları Toplantısı'na da katılmıştı. Yahu hani, IMF’ye hiçbir ihtiyacınız kalmamıştı ve bütün köprüleri atmıştınız?

Damat Berat Paşa, IMF kapısında para aramaktaydı!

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Washington’da IMF-Dünya Bankası Bahar Toplantıları’na katılmışlardı. Albayrak, ayrıca “kaynak bulma” amacıyla ABD’li yatırımcılarla, yani Siyonist rantiye baronlarıyla bir araya toplanmışlardı. Berat Albayrak, bu kapsamda, daha birkaç hafta önce BDDK ve SPK tarafından soruşturma başlatılan JP Morgan’ın toplantısında “yatırımcılarla” buluşmuşlardı.

Uluslararası Para Fonu (IMF)-Dünya Bankası Bahar Toplantıları 12-14 Nisan arasında Washington’da yapılmıştı. Toplantılara, Türkiye’den Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak katılmıştı. Bakan Albayrak, IMF-Dünya Bankası Bahar Toplantıları’na katılmak haricinde de bazı temaslarda bulunmuşlardı. Albayrak, organizasyon kapsamındaki G-20 Hazine ve Maliye Bakanları ile Merkez Bankası Başkanları Toplantısı’na da katılmıştı. Bakan Albayrak’ın ayrıca, “çeşitli üst düzey” temaslarda bulunacağı ve Amerikalı yatırımcılarla görüşmeler yapacağı açıklanmıştı.

JP Morgan’ın Konferansı'nda yatırımcılarla buluşmuşlardı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Washington’da Amerikan bankası JP Morgan’ın düzenlediği yatırımcı toplantısında “reform paketi”ni anlatmıştı. Bilindiği üzere, JP Morgan hakkında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve Sermaye Piyasası Kurumu (SPK) tarafından, Mart ayının sonunda döviz piyasasında “manipülatif işlem” yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatılmıştı. Albayrak, katıldığı yatırımcı toplantısını Tweetter hesabından şöyle paylaşmıştı: “G-20, Dünya Bankası ve IMF toplantıları için geldiğimiz Washington’da, birçok uluslararası fon ile yaptığımız görüşmelerin yanında JP Morgan‘ın düzenlediği yatırımcı toplantısında, ‘Yapısal Dönüşüm Adımları’ paketimiz ve yeni dönem ekonomi politikalarımızı anlattık.”

8 maddeyle JP Morgan! (muamması)

Döviz son günlerde ve yeniden neden fırlamaya başlamıştı?

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), müşterilerini döviz piyasalarına ilişkin olarak ‘yanıltıcı ve manipülatif bir şekilde döviz alımına yönlendiren’ bankalarla ilgili şikâyetler üzerine inceleme başlatmıştı. BDDK, JP Morgan tarafından yayımlanan raporla ilgili olarak da inceleme başlattığını açıklamıştı.

Peki, JP Morgan nedir ve ne işe yaramaktadır?

1) JP Morgan, Siyonist sermaye güdümlü uluslararası bir yatırım bankasıdır.

2) Ünlü ‘Rothschild Ailesi’ ile sıkı irtibatı vardır.

3) Morgan Ailesi, dünyayı yöneten aileler arasında adı ilk sıralarda geçen bir aile. J. P. Morgan, Yale Üniversitesi’nin kurucularından. Bush’ların da üyesi olduğu ‘Kuru Kafa ve Kemikler Cemiyeti’nin finansörlerinden biri olduğu iddialar arasındadır.

4) JP Morgan, 24 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye ile ilgili yaptığı açıklamada, “Piyasa dostu isimler Mehmet Şimşek ve Naci Ağbal’ın yeni kabinede yer almaları iyi karşılanır, ancak yeni isimler belirsizliğe yol açar” uyarısını yapmıştır.

5) Bankanın kurucusu Yahudi John Pierpont Morgan (17 Nisan 1837 - 31 Mart 1913), I. Dünya Savaşı öncesinin en büyük ABD’li faizci bankeri olarak tanınmıştır.

6) ABD’deki para tröstünün başı olarak JP Morgan, önde gelen şirketlerin ve mali kuruluşların iplerini elinde tutmaktadır.

7) JP Morgan, I. Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin ikmal ve kredi gereksinmesinin karşılanmasında önemli rol oynamıştır.

8) John Pierpont Morgan “paranın efendisi” olarak anılmaktadır.

Kısacası, JP Morgan ailesi de ‘dünyayı perde arkasında yönetenler’ listesinde geçen Siyonist bir aile konumundadır. Tıpkı Rockefeller gibi… Tıpkı Rothschild gibi, küresel sermaye baronlarıdır.

Akit gazetesi yazarı ve eski milletvekili Şevki Yılmaz, seçim sonuçlarıyla ilgili çok sert bir yazı kaleme almıştı. Yılmaz'ın “çevremizdeki şakşakçı dalkavuklar” ifadesi dikkatlerden kaçmamıştı.

Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde, “Her hezimetin, çevremizdeki şakşakçı dalkavukların tuzaklarıyla yaşandığını, acı tecrübelerimizle artık anlayıp gereken tedbirleri acilen almalıyız!” ifadelerini kullanan Şevki Yılmaz, “Hedefteki yeni plan! Kaptan Erdoğan!” başlıklı yazısında, “Seçimden seçime hatırlanan ve sadece yemekli toplantılara davet edilen gönülleri kırık, tecrübeli ve vefalı eskimez dostlarımızla ve kanaat önderleriyle ‘seçimlerden alınacak dersler ve çareler’ müzakere edilmelidir!” diye çıkışmış ve Erdoğan’ın kurmaylarını suçlamıştı.

“Şakşakçı dalkavukların tuzaklarıyla çok yanlışlar yapıldığını” vurgulayan Şevki Yılmaz, “Her hezimetin, çevremizdeki şakşakçı dalkavukların tuzaklarıyla yaşandığını acı tecrübelerimizle artık anlayıp gereken tedbirleri acilen almalıyız!” dediği yazısında: “Ülkemizde, uluslararası satranç oyununun şahı ve Türkiye gemisinin kaptanı Recep T. Erdoğan kardeşimize ve ondan bilerek uzaklaştırılmak istenen gerçek dost ve vefalı arkadaşlarına karşı hazırlanan bu tehlikeyi sezip, göremeyenlere ve tedbir almayan kardeşlerime Allah feraset ve basiret versin. Zira bu satranç oyununda şah düşerse; ülkemizin manevi ve maddi istikrarının, istiklal ve istikbalinin mat edileceğini bilmemek tam bir gaflettir'' sözleriyle Erdoğan’ı uyarmaktaydı. Ama Millî Görüş’e yaptıkları hıyanetin aynısını yaşayacaklarını unutmaktaydı.

Abdurrahman Dilipak da Partisini suçlamıştı!

“Toplum çok gerildi. Aileler kendi içlerinde tartışmaya başladılar. Sen ben tartışması ülkeye zarar vermeye başladı. Yolsuzluk olmuş mudur? Olmuştur… Her zaman, her yerde, her seçimde olur böyle şeyler. Tamam da, bu haltları hep ötekiler mi yer! Yo, her kesimden (AKP’den) birileri bu işi yapabilirler. Kim hile yapıyorsa onun üzerine gidilsin.

Bazı sandıklarda daha fazla hile yapıldı ise, bakmak gerek, orada daha çok kimin oyları çalınmış. O oylar çalınır, kaydırılır, eksik kayda geçerken, şimdi şikâyetçi olanlar neredeymiş, ne yapıyorlarmış, neden bu işin farkına varmamışlar. Öyle anlaşılıyor ki, bu işin içinde bir tezgâh var. Tezgâhı kuranlar da sadece CHP’liler değildir, olamaz. Onlar da vardır, ama HDP ya da İyi Partililer sütten çıkmış ak kaşık mı? Bazı MHP’liler fırsat bulsalar yapmazlar mı idi! Peki ya AKP’liler! AKP içindeki kripto FETÖ’cülerin, parti içindeki AKP’lilerin, bu tezgâhta, karşı takımla iş birliği yapmadığından emin misiniz!

Bana “bu işte böyle biri yok” demeyin! Çünkü adaylarınız da vardı. Peki şimdi ne diyeceksiniz. Bu kirli oyunu sonuna kadar gidip deşifre edecekseniz, içinizde hâlâ muteber konumda olan, hatta seçilmişler arasındaki birileri de olacaktır, onları ne yapacaksınız. Onlar orada durdukça da başınızdan bu belalar eksik olmayacak. Eskiden bu işler bir “dava” şuuru ile yapılırdı. Şimdi parti içindeki klikler, paralı elemanları üzerinden örgütlenmeye çalışılıyor. Sonunda parayı veren düdüğü çalıyor. Para babaları da belli. Kaz gelecek yerden tavuk esirgemiyorlar. Onlar da muteber adam oluyor. Kâğıt üzerinde her şey mükemmel. İtiraz, eleştiri asla kabul edilmiyor. O zaman da sonuç böyle oluyor. Bakalım bu işin sonu nereye varacak. İnşaallah bizimkiler “Tosya’ya pirince giderken evdeki bulgurdan olmazlar”!!!

İnşaallah bu işin sosyo-psikolojik maliyetini de hesaba katıyorlardır. İnşaallah aşk ve öfke girdabına dalmamış bir psikoloğa akıl danışırlar; bu gidişatın önlerine koyacağı faturayı da, ona göre bir dil kullanırlar. Bu sonuçtan oy hırsızlarının suçu var da, sandıklarına sahip çıkamayanların sorumluluğu yok mu?”[3]

Süleyman Özışık AKP’yi kışkırtmaktaydı!

“Görünen o ki; gerek HDP, gerekse FETÖ, bu seçimlerde istediği sonuçları elde etti. CHP ile HDP'nin yaptığı protokol gereği, HDP'ye Meclis Üyelikleri hatta Başkan Yardımcılıkları verilecek. HDP'li bir yönetici İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerinin en önemli şirketlerinden birinin başına Genel Müdür olarak getirilecek. Allah fırsat vermesin ama bu iş birliğinin kanlı sonuçlarını orta vadede göreceğimizi tahmin ediyorum. FETÖ penceresinden baktığımızda durum çok daha vahim görünüyor. FETÖ konusunda uzman olan herkes, yeni bir kalkışma tehlikesinin muhtemel olduğundan bahsediyor. Peki, bir an, yeni bir kanlı darbe girişimi yaşandığını varsayalım. İstanbul'da durum ne olur? Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi darbeyi bastırmak için elindeki imkânları kullanır mı? Ya da mevcut Belediye Başkanı, "Sonuna kadar direnin" talimatı verir mi?

Esenyurt'u kazanan CHP'li belediye, 15 Temmuz'daki gibi Hadımköy Askeri Kışlası'nın önüne ağır iş makineleri gönderir mi? Ya da Yeşilyurt'taki askeri hareketliliği başlamadan bastırır mı? Küçükçekmece Belediyesi'nin personeli, Erdoğan'a bir kez daha canlı kalkan olur mu? Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, halkı sokaklara dökülmeye davet eder mi? Ağır iş makinelerini askeri kışlaların önüne yığma talimatı verir mi?” diyerek sürekli kuşku ve korku pompalamaktaydı!

“Türkiye’de hem biz gazetecilerin hem de akademisyenlerin en çok yaptıkları hata, objektif olması gereken tespitlerle, subjektif temennileri birbirine karıştırıp bulamaç haline getirmek. Bu açıdan, çok kötü bir noktadayız. Temennilerini objektif tespit gibi suna suna, bu memleketin neredeyse bütün köşe yazarları ve yorumcuları maalesef güçlerini ve etkilerini kaybettiler. Önemli bir kısmı da tamamen duygularına teslim olup marjinal hale geldiler. Türk medyasının hem iktidar hem muhalefet kanadı için durum böyle. Basın hayatımız dünyada da yaygın olan post-truth (gerçek ötesi) aşamasında da değil. Bildiğimiz anti-truth (yalanı götüren-doğruyu gizleyen tezler) gölünde debeleniyor. Giderek daha fazla insan, kendi uydurduğu komplo teorilerine inanıyor bu ülkede.”

“Temenni değil, tespit yapmıştık…” diyen Nagehan Alçı’ya niye inanmamışlardı?

Mesela; 2 Haziran 2019’da İstanbul seçimlerinin YSK kararıyla yenilenebileceği ihtimalini kaleme aldım. Somut bilgilere dayalı bir tahminde bulundum. Tıpkı bir sismoloğun deprem olma ihtimalini haber vermesi gibi... Nitekim önce Pazartesi Başkan Erdoğan’ın Rusya’ya giderken yaptığı açıklamalar, sonra dün AKP’nin resmi başvurusu ve ardından Devlet Bahçeli’nin açıklamalarıyla iktidar cephesinin İstanbul için yeniden seçim isteyeceği anlaşılmış oldu.

Ancak maalesef bir sismolog deprem tahmininde bulundu diye o sismoloğa küfredildiği tek ülke herhalde Türkiye’dir. “Sen depremi oluşturmak istiyorsun. Sen söylemeseydin bu deprem olmayacaktı” diyerek, zelzelenin sebebini sismoloğa bağlayanlar sadece meczuplar olabilir. Türkiye’nin şu anki durumu aynen bu. Ama tekrar seçimin ekonomi açısından iyi olmayacağı açıktır. 2 Haziran 2019’da İstanbul için yeniden sandık kurulabilir derken, aynı yazıda bir tekrar seçimin özellikle ekonomi açısından hiç iyi olmayacağı tespitini de özellikle yaptık… Böyle bir seçim sürecinin yabancı yatırımcıyı Türkiye’den kaçıracak bir gelişme olacağını da yazdık…”[4]

“Son 25 yıldır başta Ankara ve İstanbul bulmak üzere, çok önemli kentleri denetiminde tutan Millî Görüş zihniyetinin uzantısı AKP, iktidar sarhoşluğunun yarattığı pervasızlıkta güç kaybetmek istemiyor, saldırgan davranıyor... İşte bu yüzden son dönemde baskıdan tehdide, kaos tellallığından "beka" tartışmalarına kadar onlarca tehlikeli enstrümanın kullanıldığı bir seçim dönemi yaşıyor Türkiye... Evet, son dönemde muhalefet lehine büyüyen olumlu hava iktidar çevrelerinde görülen kaygıyla birleştiğinde şaşırtıcı bir sonucun beklentisi hâkim oluyor... Çünkü 31 Mart seçimleri daha önce olduğu gibi muhalefet ve liderleri için değil, tam aksine iktidar için bir varlık ve yokluk savaşının gerginliğini barındırıyor... Belki de 1980'den sonra, tarihin hiç görmediği bir kaotik havada sürüyor seçim propagandası... Özellikle Ankara için yoğunlaşan akla ziyan suçlamalar, ürkütücü tehditler, ısrarla gergin bir ortama dönüştürülen baskı süreci, yandaş medyanın linç kampanyası, iktidar sahiplerinin öfke, hınç ve asabiyetle yürüttüğü taarruz, toplumun neredeyse bütün kesimlerinde şaşkınlıkla izleniyor...”[5]diyen Mehmet Faraç, doğrularla yanlışları harmanlıyor ve hâlâ AKP’yi Milli Görüş’ün devamı sayıp, Erbakan’a duyduğu hıncını ve hırsını kusuyordu!

Enflasyon yüzde 20’lere çıkmıştı!

Türkiye'nin gerçek gündemi olan enflasyon, Mart’ta da hız kesmeyip artmıştı. Tüketici fiyatları Mart’ta yüzde 1.03, üretici fiyatları ise yüzde 1.58 artmıştı. Yıllık enflasyon; tüketici fiyatlarında yüzde 19.71, yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 29.64 olarak gerçekleşmişti.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Mart ayı enflasyon verilerini açıklamıştı. Buna göre, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE), Mart’ta aylık bazda yüzde 1.03, Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yüzde 1.58 artış yakalamıştı. Yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında yüzde 19.71, yurt içi üretici fiyatlarında yüzde 29.64’e fırlamıştı. Mart ayı itibarıyla 12 aylık ortalamalar dikkate alındığında, tüketici fiyatları yüzde 18.70, yurt içi üretici fiyatları yüzde 31.17 artmıştı. Geçen yılın Aralık ayına göre de tüketici fiyatları yüzde 2.27, yurt içi üretici fiyatları yüzde 2.14’e çıkmıştı.

En yüksek artış sağlıkta yaşanmıştı

Ana harcama grupları itibarıyla Mart’ta, aylık bazda en yüksek artış yüzde 3,48 ile sağlık grubunda görülürken, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 2,44, eğitimde yüzde 1,45, ulaştırmada yüzde 0,75 ve lokanta ve otellerde yüzde 0,67 artış saptanmıştı. Mart’ta ana harcama grupları itibarıyla endekste düşüş gösteren tek grup, yüzde 0,29 ile haberleşme olmuştu.

Kısa vadeli tedbirlerle “enflasyon kontrolden çıkar” uyarısı!

Altınbaş Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Emre Alkin, Tarımsal ürünlerde şiddetli fiyat artışı hâlâ devam ediyor. Enflasyondaki yükseliş trendinde bir değişiklik olmadığı anlaşılıyor. Kısa vadeli tedbirlerle enflasyon kalıcı şekilde düşmeyeceği gibi, kontrolden de çıkabilir" diye uyarmıştı. Prof. Dr. Alkin, enflasyon sepetine giren ürünlerin; yüzde 65'ini oluşturan 270 kalemde artış, yüzde 27’sini oluşturan 115 kalemde düşüş yaşanırken, yüzde 8'inin aynı kaldığını söyleyen Alkin şöyle devam etti: "Yani aslında tarımsal ürünlerde şiddetli fiyat artışı hâlâ devam ediyor. Bu da tanzim satışlar ve kasada yüzde 10 indirimleri veya satılmayan ürünlerin stokta birikmesi nedeniyle yapılan iskontoların, enflasyonu düşürmek için yetmediğini gösteriyor. Kalıcı tedbirler alınmazsa enflasyon daha da fırlayacaktır!”

Devlet, 1,5 milyar lira “kumar parası” dağıtmıştı!

Dindar AKP eliyle kumar oynatan kurum olan Milli Piyango İdaresi'nin, şans(!) oyunlarında geçen yıl dağıttığı ikramiye tutarı 1,5 milyar lirayı aşmıştı. Yani Milli Piyango, 5 yılda 6 milyar 349 milyon 266 bin lira kumar ikramiyesi dağıtmıştı. Milli Piyango İdaresi (MPİ) verilerine göre, kurumun geçen yıl toplam gelirleri, vergiler dâhil 3 milyar 528 milyon 743 bin 465 liraydı. Bunun yaklaşık 3 milyar 396 milyon 730 bin 946 lirası şans oyunları satış gelirlerinden, 132 milyon 3 bin 519 lirası da diğer gelirlerden oluşmaktaydı. İdarenin 2018 ikramiye ödemeleri, bir önceki yıla kıyasla yüzde 9,4 artarak 1 milyar 522 milyon 339 bin 545 liraya ulaşmıştı. MPİ tarafından geçen yıl Hazine'ye 817,1 milyon lira, kamuya 768,7 milyon lira pay aktarılırken, bayi komisyonları ve aracılık giderleri 279,3 milyon lirayı, faaliyet ve işletme giderleri de 141 milyon lirayı aşmıştı.

En fazla kumar geliri sayısal oyunlardan sağlanmıştı

İdare, geçen yıl en fazla satış gelirini 2 milyar 273 milyon 169 bin lirayla “sayısal oyunlar”dan sağlarken, kasasına “Piyango” satışlarından 836,4 milyon lira, “hemen kazan” satışlarından da 287,1 milyon lira toplanmıştı. Geçen yıl 31 Aralık çekilişi de dâhil olmak üzere 5'i özel, toplam 33 Piyango çekilişi düzenlendi. Bu çekilişlerde 63 milyon 847 bin 449 bilet satıldı. 2018'de Piyango oyunu satışının yüzde 56'sına denk gelen 467 milyon 256 bin liralık ikramiye talihlilere dağıtılmıştı. Piyango oyunu satış gelirlerinin, şans oyunları toplam satış geliri içindeki payı da yüzde 25 oldu. İdare tarafından, geçen yıl toplam 188 milyon 5 bin 500 “hemen kazan” bileti satılırken, bu kapsamda 176,3 milyon liralık ikramiye dağıtılmıştı. Evet dindar AKP iktidarında karnını doyuramayan vatandaşlar, Loto, Toto, Piyango gibi kumarlara ve şans oyunlarına umut bağlamışlardı.

Türkiye’de üreten montajcı yabancının, yüzde 96 ihracatına sevinmek ahmaklıktı!

“Seçimden iki gün önce, Mercedes-Benz Grubu’nun dünyadaki tek çatı altındaki en büyük entegre otobüs üretim tesisi olan İstanbul Hoşdere’deki fabrikasını, Mercedes-Benz Türk İcra Kurulu Başkanı Süer Sülün ve Otobüs Üretiminden Sorumlu İcra Kurulu Üyesi Bülent Acicbe ile birlikte gezdik. Acicbe, fabrika turu sırasında, Mercedes-Benz’in Türkiye’ye 1967’den bu yana yaptığı yatırımın altını çizdi: “Hoşdere’deki otobüs üretim merkezi ve Aksaray’daki kamyon fabrikamıza bugüne kadar toplam 1.2 milyar Euro’luk yatırım yaptık. (Yatırımlarının kesintisiz sürdüğüne işaret etti.) Şu anda otobüslerin bagaj kapağı üretimi için ek tesis yatırımı yapıyoruz. Bu yatırım 15 milyon Euro’ya mal olacak.”

İcra Kurulu Başkanı Sülün araya girdi: “Genelde yerel seçim yaklaşırken, 2 yıl öncesinden Belediyelerin şehir içi otobüs ihaleleri hareketlenir. Bu seçim döneminde Belediyelerden dikkati çekecek ihale adımı görmedik.” dedi. Hoşdere tesislerinin Türkiye’deki ağırlığını şu veriyle şöyle ortaya koydu: “Ülkemizde üretilen her 10 otobüsten 5’i burada üretiliyor.”

İyi de Türkiye’de üreten yabancının yüzde 96 ihracatına sevinmek mi, üzülmek mi lazımdı?

Acicbe, günlük otobüs üretim temposunu: “Otobüs üretimi emek yoğun bir iştir. İki vardiya çalışarak günde 16 otobüs üretiyoruz. 17’yi de zorluyoruz.” şeklinde paylaşmıştı. Ardından iç pazardaki yavaşlama üzerinde durdu: “Son 2-3 yıla kadar üretimimizin yüzde 20’si iç pazara, yüzde 80’i de ihracata yönelikti. Özellikle son 2 yıldır iç pazarda epey yavaşlama yaşandı.” diye yakınmıştı. Mercedes-Benz Türk’ün 2018 yılı ihracatını ise: “Geçen yıl 1,2 milyar Euro’luk ihracat yaptık. İhracatın yüzde 98’i Avrupa ülkelerine gerçekleşiyor. 2019’da Hoşdere’de ürettiğimiz otobüslerin yüzde 96’sını ihraç edeceğiz. 2019’da 4 bin 287 ünite otobüs üretimimiz olacak. Bunun sadece yüzde 4’ü iç pazarda satılabilecek.”[6] şeklinde açıklamıştı. Evet, tamamı yabancı otomobil firmalarının, çeşitli teşvikler, vergi muafiyeti ve ucuz işçilik nedeniyle Türkiye’de üretip sattıkları, ama hiçbir teknolojik yatırım ve paylaşım yapmadıkları otomobil ihracatlarıyla övünüp duran ve halkı avutan bir iktidarla artık hiçbir yere varılamayacaktır.

Geçmiş olsun, 3. havalimanı da peşinen batmıştı!

3. Havalimanından şirket kaçışları şüphe uyandırmaktaydı. Kolin’den sonra iki şirketin daha çekileceği konuşulmaktaydı. Her çıkan da 6 milyar Euro borçtan payına düşeni, kalana devredip ayrılmaktaydı. Peki, o borç sonunda kime yıkılacaktı? Yanıtı 15 Kasım 2017’de THY’nin kurduğu yeni şirkette saklıydı. Nasıl mı? İşte bir kara deliğin perde arkası… Hiç uzatmadan söyleyelim. 3. Havalimanı henüz tam faaliyete geçmeden batmıştır. Milyarlarca Euro’luk faturası da vatandaşa kalmıştır. Köprüde, havalimanında oy pusulası geçmediğine göre, her kuruşunu ‘mega projelerin’ üzerinde erik dalı oynayanlarla oynamayanlar bu denli beraberce ödemek zorunda kalacaklardır.

Şimdi madde madde bu soygunun nasıl gerçekleştiğine bakalım.

• Malum, havalimanını yapan ve 25 yıl işletecek olan İGA’nın yüzde 20’şer payla 5 ortağı vardı: Kolin, Limak, Kalyon, Cengiz, MNG. İhaleyi 3 Mayıs 2013’te KDV hariç 22 milyar 150 milyon Euro’ya aldılar. İktidar da şirketlere ağır Hazine garantileri sağladı. Neydi bunlar? Onları da kısaca hatırlayalım.

• İlk 13 yıl için 6,3 milyar Euro yolcu garantisi sağlandı. Garanti tutarı yolcu başına dış hatta 20 Euro, dış hattan gelip dış hata gidenlerde 5 Euro ve iç hattan gelip dış hata gidenler için de 3 Euro üzerinden hesaplanacaktı. Devletin verdiği yolcu garantisi ilk etapta 90 milyon kişi. Miktar tutturulamadığında üzerini devlet karşılayacaktı.

• Kâğıt üzerinde şahane anlaşmaydı. Ne var ki, bu şirketlerin söz konusu işi kendi kaynaklarından tamamlaması imkânsızdı. Dolayısıyla yine Hazine devreye alındı. Ve 3,4 milyar Euro’su Ziraat, Halkbank ve Vakıfbank’tan, 500 milyon Euro’su Denizbank’tan, 300’er milyon Euro’su da Garanti ve Finansbank’tan olmak üzere toplam 4,5 milyar Euro borç alındı. 16 yıl vadeli, dört yılı anapara ödemesiz olan kredi şartları da harikaydı. Gel gelelim cebinden tek kuruş harcamamaya yeminli beş şirket, geçen yılın Mayıs ayında yine Hazine garantisi altında 1,4 milyar Euro daha kredi çekip paylaşmışlardı. Böylece borç toplamı 6 milyar Euro’yu aşmıştı. Havalimanının ilk fazı zar zor bu krediyle tamamlandı.

İşte asıl hikâye de bundan sonra başlamıştı

• Kolin, 9 Ocak 2019 günü, elindeki yüzde 20 hisseyi Kalyon’a devrettiğini açıkladı. Kalyon’un payı yüzde 40’a çıkmıştı. Geçen ay iki şirketin daha havalimanı ortaklığından çekileceğine dair bir haber kulislere yayıldı. Henüz tam faaliyete geçmemiş ve kâğıt üzerinde olağanüstü kârlı görünen havalimanından bu ‘acil kaçışlar’ açıkçası şüphe uyandırmaktaydı!

İşin perde arkasını biraz daha kurcalayalım.

• 10 Ocak 2019 günü havacılık konusunda uzman gazetecilerden sayılan Habertürk yazarı Güntay Şimşek’in bir analizi yayınlandı. Gündemin yoğunluğunda çoğu kimsenin gözünden kaçan bu analiz, 3. havalimanında dönen oyunlara dair ilginç ipuçları aktarmıştı.

• Öncelikle şirketlerin kur artışıyla katlanan 6 milyar Euro’luk kredinin faizini dahi ödeyemeyecek durumda oldukları ortaya çıkmıştı. Nitekim Kalyon’un hisse devrinde tutar açıklanmadı. Devrin onun payına düşen 1.5 milyar Euro’luk borcun karşılığı gerçekleştirildiği açıklanmıştı. Kısaca Kolin, inşaatı tamamladığı için devletten alacağı yüklü miktardaki hak edişi tahsil ettikten sonra borcunu devredip çıkmıştı.

• Geriye kalan şirketlerden Kalyon, yüzde 40 hissesi ile artık ortaklıkta işletme yükünü taşıyan firmaydı. Onun çıkması söz konusu olamazdı. Cengiz ise ihalede teknik kriteri üstlenen pilot şirketti ve onun da üç yıl boyunca çıkması yasaktı ve süre bu yıl dolacaktı. Limak ve MNG ise inşaat işinde yoğunlaşmışlardı. Her zaman çıkabilecekleri konuşulmaktaydı. Özetle üç şirketin çıkmasının önünde yasal engel kalmamıştı. Peki, bu nasıl olacaktı? O kadar borcu Kalyon tek başına mı üstlenmiş olacaktı?

• Burada bir hatırlatma daha yapalım. 15 Kasım 2017’de THY, “THY Havaalanı Gayrimenkul Yatırım ve İşletme Anonim” adı altında yeni bir şirket uyarlamıştı. Bu şirket; anında, tek yetkilinin Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan olduğu Varlık Fonu’na devredilmiş durumdaydı. THY’nin yüzde 49,12’lik bölümü de zaten Varlık Fonu bünyesine 3 Şubat 2017 günü alınmıştı.

• Gazeteci Güntay Şimşek’in kulisinde, 3. havalimanının yüzde 70’ini kullanacak olan THY’nin havalimanı işletmesine, yüzde 20 ortak olmasının düşünüldüğü aktarılmıştı. Kolin’in çekilmesinin ardından ise THY’nin yüzde 40 hisse almasının planlandığı yazılmıştı. Bunun anlamı, kalan şirketlerin hisselerinin bir kısmını THY’nin almasıydı. Havalimanı işletmesinin yüzde 60’ının Kalyon’a, yüzde 40’ının da THY’ye geçmesi planlanmıştı. Hisse devirleri borç devirlerini de kapsadığı için, THY 6 milyar Euro’luk kredinin bir kısmını üstlenmiş olacaktı. Ancak gerçekte tüm borç Hazine garantisinde olmasından dolayı, tamamı zaten kamunun sırtına kalacaktı. Bu arada inşaatın bitmesi için gerekli 4,5 milyar Euro’luk yeni yatırımı da THY üstlenmiş olacaktı.

Ta başından beri bu havalimanının zarar edeceğini biliyorlardı

Birkaç ay sonra iktidar, “Tek kuruş harcamadan milyarlık havalimanını şirketlere yaptırıp kamuya kazandırdık” derse şaşırmayacağız. Zira 3. havalimanı, beş şirket ve onlarca taşeronu zengin etmenin yanında, etrafındaki arazilerle birlikte yeni bir rant alanı yaratmanın ötesinde, ciddi ve milli hiçbir amacı olmayan bir proje konumundaydı. Bırakın 25 yılı, 2071’e kadar dahi kim işletirse işletsin asla kâr edilemeyeceğini, sürekli kamudan para aktarılmak zorunda kalınacağını başından beri biliyorlardı.

BETAM Direktörü Prof. Seyfettin Gürsel ve araştırmacı Tuba Toru Delibaşı’nın dünyada benzer projeler için yapılan simülasyonları esas alan ve ihaleden bir ay sonra 28 Haziran 2013 günü yayınlanan araştırması, havalimanının kâr etmesinin imkânsızlığını ortaya koymaktaydı.

Resmi plana göre, havalimanı ilk aşamada 90 milyon, ikinci aşamada 120 milyon ve üçüncü aşamada 150 milyon kapasiteye ulaşacaktı. BETAM’ın çalışmasında nüfus artış hızı, bilet fiyatları ve ekonominin büyüme performansı dikkate alınarak iki farklı senaryo oluşturmuşlardı. Senaryo 1’de büyüme 2013- 2019 dönemi için yüzde 5, 2020-2030 döneminde yüzde 4 ve 2031-2043 döneminde de yüzde 2 kabul edildiğinde; yolcu sayısı 2019’da 80 milyon, 2020’lerin ikinci yarasında 120 milyon, 2030’larda ise 150 milyon olarak tahmin ediliyordu. Buna karşılık, büyüme hızlarının aynı dönemlerde yüzde 4, yüzde 3 ve yüzde 1,5 kabul edildiği Senaryo 2’de; 90 milyon yolcuya 2020’lerin ikinci yarısında, 120 milyon yolcuya ise 2050’lere doğru ancak ulaşılabiliyordu. Gelir-gider analizine bakıldığında, her iki senaryoda da havalimanının 2019-2030 döneminde, yani kredi borcunun ödeneceği süreçte sürekli zarar edeceği ortaya çıkıyordu. Senaryo 1’de tahmini zarar 5,7 milyar Euro, Senaryo 2’de ise 7,7 milyar Euro’yu buluyordu. İyimser senaryoda bile ancak 2030’dan sonra kâr etmeye başlayan havalimanı zararı 2043’ün sonunda kapatabiliyor. Buna karşılık Senaryo 2’de birikimli zarar o yıla kadar da kapatılamıyor ve toplamda 4,8 milyar Euro net zarar ediliyordu.

Bu ne demek? Havalimanını kim işletirse işletsin, ekonomide bir istikrar yakalansa dahi 2043’e kadar tek kuruş kâr olmayacak demek. Kâr edilmesi için ne lazım biliyor musunuz? 25 yıl içinde havalimanının olağan gelirleri dışında, 10 milyar Euro’nun üzerinde ekstra gelir bulunması. Nereden? Ya dünyanın en pahalı yolcu taşımacılığını yapmanız lazımdı, ya da işletecek şirketlere bu parayı çıkarabilecekleri yeni rant alanları açmanız gerekiyordu. Her iki senaryo da şu sıralar ağırlaşan ekonomik krizi öngörmüyordu. Dolayısıyla 2019’da ekonominin küçüleceği düşünüldüğünde zararın katlanacağını, bırakın 2043’ü, 2071’de bile kâr etmenin mümkün olmadığını söylemek abartı sayılmıyordu.

Peki, öyleyse bu havalimanını niye yaptılar? Bunu şirketler, iktidar bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Yanıtın bir kısmı şu hesapta saklıydı:

Yeni havalimanı için ayrılan alan 7400 hektar kadardı. 45 milyon yolcu kapasiteli Atatürk Havalimanı’nın alanı 1178 hektardır. Geçen yıl 100 milyon yolcunun uçtuğu ve dünyanın en yoğun havalimanlarından Atlanta’nın kurulduğu alan da sadece 1625 hektardır. Velev ki, 3. havalimanı 150 milyon yolcuyu bulsun, gerekli alan fazla fazla 3500 hektar hesaplanmıştır. Peki, geri kalan 3900 hektar ne olacaktı? Ya çevresindeki binlerce hektarlık yeni rant alanlarını kimler paylaşacaktı? O arazilerin ortakları hangi yandaşlardı? AKP ve inşaat bir araya geldiğinde nasıl bir rant kapısı oluşmaktaydı?[7]

 AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın İstanbul Belediyesini kaybetme hırçınlığının ve hazımsızlığının altında bu rantı kaçırma kuşkusu yatmış olmasındı?

Sonuç: Peki, AKP iktidarının sayesinde gerçek ekonomi ne durumdaydı?

Söyleyelim; borcu 1 trilyon doları aşan ve bu yüzden Türkiye’yi yeni kapitülasyonlara mahkûm bırakan AKP iktidarında, yani şu 16 yılda dışarıya tam 450 milyar dolar faiz aktarılmıştı. Vatandaşların bankalara olan borcu, 2002 yılında 6 milyar civarında iken, bugün bu rakam tam 600 milyara (yani 100 katına) fırlamıştı. “Biz yeni ev, araba, eşya, telefon aldık” diyen vatandaş aldanmaktaydı, çünkü bu aldıklarının asıl sahipleri bankalardı. Vatandaş bu bankalar üzerinden 15-20 yıllığına, maaşlarının 3’te ikisine ipotek konulup küresel köleler konumuna taşınmışlardı. Çünkü bu bankaların yüzde 70’inin sahipleri de yabancılardı.

Şimdi, Maliye Bakanı tek kurtuluş çaresi olarak “Vergileri Tabana Yayacağız!” yani bütün yükü halkın sırtına vuracağız demekten de sakınmamıştır. Zaten devletin topladığı vergilerin yüzde 70’ini dolaylı vergiler oluşturmaktadır. Maalesef tarım tükenmiş, sanayi tıkanmış durumdadır. Sakarya-Arifiye Tank ve Palet fabrikamızın revizyonu için 50 milyon dolar bulamayan ve yabancı şirketlere bırakan iktidar, Ankara’daki dinazor parkına 200 milyon dolar harcamaktadır. Türkiye’deki ziraata müsait arazilerin sadece yüzde 16’sı sulanmaktadır. Buna rağmen AKP iktidarı, AB ile “Fırat ve Dicle havzasında yeni yatırımlar yapmama” kararı almışlardır.


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1]http://fehmikoru.com/istanbul-seciminin-yenilenmesi-makul-degil-

[2]https://www.yenisafak.com//yazarlar/kemalozturk/adil-olmak-zordur-2049991?utm_

[3] 11.04.2019, Yeniakit

[4] Nagehan Alçı, 10.04.2019, Habertürk

[5] 25.04.2019, Yeniçağ / https://www.yenicaggazetesi.com.tr/akp-erken-zafer-derin-kaygi-51280yy.htm

[6] Vahap Munyar,01.05.2019, Hürriyet

[7] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/02/12/gecmis-olsun-3-havalimani-batti/

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

FATİHA'YI ANLAMAK VE YAŞAMAK
  Hasta olup doktora giden kimselere, vitamin eksikliğini gidermek için,  reçeteye...
Devami
EY UTANMAZ!
  Arz-ı Mev'ud için hırlar, kuduz İsrail Mazlumların evin barkın; yıkar...
Devami
AKP'DEN TÖVBE!
  Elimle oy verip, oyuna geldim Ben Milli Görüşçü, sandım...
Devami
İslamcıların Sahtekârlığı: ATATÜRK İSTİSMARI VE AKİT TV. KÜSTAHLIĞI
Ey Mustafa Kemal’e “Deccal, Süfyan, İnsi ve sinsi şeytan!” sıfatlarını...
Devami
TESETTÜR KAVRAMI; İNKÂRI VE İSTİSMARI!
  “Tesettür” ve “Başörtüsü”; ikisi de Kur'an kaynaklı olmakla beraber, yanlışlıkla...
Devami
RÜYET VE TECELLİ
  İslami kaynaklarda Miraç şöyle anlatılır: Bir gece, Cebrail geldi,...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 33

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR