Get Adobe Flash player
Reklam

HAYAT İMTİHANINI KAZANMAK, OLGUNLUĞA VE GERÇEK HUZURA ULAŞMAK İÇİN “11-K” ESASLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

HAYAT İMTİHANINI KAZANMAK,

OLGUNLUĞA VE GERÇEK HUZURA ULAŞMAK İÇİN

“11-K” ESASLARI

        

Kulluk imtihanımızı kazanmak, gerçek huzura ve onurlu bir konuma ulaşmak için şu esaslara uymak, öğütlerini dikkatle ve titizlikle uygulamak şarttır:

1- Küfür, nankörlük ve kötülüğün her türünden kaçının. Bunun bir gereği olarak haksızlık ve ahlaksızlığa asla razı ve taraf olmayın!

2- Korkularınıza esir olmayın! Boş kuruntularınızı ve saplantılarınızı aşın!

3- Kuşkularınızda boğulmayın, şüphe ve endişe girdabına dalmayın!

4- Kasvete ve kötümserliğe kapılmayın. Etrafınıza kötü (negatif) enerji yaymayın!..

5- Kurgulamaktan ve hayal kurmaktan sakınmayın!.. Çünkü meşru ve makbul isteklerimize ve kutlu hedeflerinize kavuşturacak tahminler, tahayyüller ve projeler üretmek şarttır!..

6- Kapasitenizi kısıtlamayın, fıtri yeteneklerinizi kısırlaştırmayın!

7- Kaygılarınızla ruhunuzu karartmayın, huzurunuzu bozmayın!..

8- Kızsanız da katılaşmayın ve haddi aşmayın! Başkalarını kıskanmayın, imkânlarınızı paylaşın! İnsanları kıskanmak onların nasibini size aktarmayacaktır.

9- Kırılsanız da bunu abartmayın ve irtibatı kopartmayın!

10- Kararsızlığa ve karamsarlığa yanaşmayın!

11- Kolaycılığa ve eyyamcılığa (yani günü ve durumu kurtarmaya) kaymayın! Ciddi sorumluluklar almaktan sakınmayın!

1- Küfür, nankörlük ve kötülüğün her türünden kaçının. Bunun bir gereği olarak haksızlık ve ahlaksızlığa asla razı ve taraf olmayın!

(Buna rağmen) İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını (O’na) 'eş ve ortak' tutanlar (ve bazı kulları tanrı gibi kutsayanlar) vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi sevmektedirler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri (herkesten ve her şeyden) daha kuvvetli ve şiddetlidir. (Başkalarına Allah’tan daha çok sevgi ve saygı göstermekle) O zulmedenler (insanları Allah'tan üstün gören ve İlahi kanunların uygulanmasını engelleyen zalimler), azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi (ve görüp anlasalardı…)

(Hesap gününde) Azabı (ve hak ettikleri cezayı) gördüklerinde, (dünyada iken) kendilerine tabi olunan (ama Hakka ve halkına hıyanette bulunan lider) kimseler, peşlerine takılan kesimlerden uzaklaşıp kaçmaya (çalışacak) ve aralarındaki bütün bağlar ve tanışıklıklar yokmuş ve kopmuş gibi davranacaklardır.

Bunun üzerine (böylesi zalim ve hain yöneticilere) uyanlar: “Keşke bir kere daha (dünyaya dönme) fırsatı verileydi de, (orada bizi aldatıp,) şimdi bırakıp kaçtıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşıp (Hakk elçilere, adil ve asil davetçilere destek çıksaydık)” diye (pişmanlık duyacaklardır). Böylece Allah onlara (zalim ve hain yöneticilere ve peşlerinden gidenlere,) işledikleri bütün amellerini, (ibadet ve hizmetlerini) çok derin bir hasretlik ve pişmanlık olarak gösterecek, (milyonlarca insanın ezilmesine ve sömürülmesine vesile oldukları için, yaptıkları hayır ve hasenatlarına rağmen cehenneme girecekler)dir ve onlar artık ateşten çıkamayacaklardır." (Bakara: 165-166-167)

(Gerçekten) İnkâr eden ve küfre giren kimseler (şunlardır ki) onlar şöyle derler: (İşimize gelmediği ve sıkıntıya sevk ettiği için) Biz (kesinlikle ve hiçbir şekilde) bu Kur’an’a da, ondan önce gelen kitaplara da inanmayacağız. (Çünkü biz gerçeği değil, keyfimizi ve dünyamıza gerekeni aramaktayız.” Bu şeytani inatları ve bozuk fıtratları yüzünden akılları yattığı halde, bile bile Kur’an’ın adalet hükümlerini ve ahlaki prensiplerini inkâr ve itiraz eden) Zalimleri, Sen Rableri huzurunda (yaptıklarının hesabını vermek üzere) tutuklanmış vaziyette (iken) eğer bir görsen: (Ki o zalimler: a- İmkân ve iktidarlarıyla kibirlenip büyüklük taslayan yönetici tabakası, b- Ezilen, sömürülen ve sindirilerek zayıf ve çaresiz bırakılan, ama gaflet ve cehaletle yine de zalim yöneticilerin peşine takılan halk tabakası olarak iki kısımdır.) Bunlar birbirlerini (suçlayıp) karşılıklı laf dalaşı yaparak müstaz’af zalimler, müstekbir zalimlere derler ki; “Eğer siz olmasaydınız (başımızda ve iktidar konumunda iken adil ve ahlaki esaslara göre davransaydınız,) herhalde bizler de (Hakka inanan ve hayra uyan) mü’min kimseler olacaktık. (Hain güçlerden ve şeytani çevrelerden de destek alarak, faiz ve sömürüye dayanan ekonomik sisteminizle… Ahlaki ve manevi değerlerden yoksun eğitim düzeninizle… Baskıcı ve barbar yönetim ve yöntemlerinizle bizleri yoldan çıkardınız. Ey Rabbimiz, asıl suçlu ve sorumlu olan bu gaddar ve hilekâr idarecilerimizdir! deyip kurtulmaya çalışacaklardır.)

(Bunun üzerine) Müstekbir (ve mücrim yöneticiler), müstaz’af (halk kesimine dönerek) şöyle diyecekler: “Size hidayet (rehberi Kur’an ve hakikat önderi peygamber) geldikten (Hakka ve hayra davet edildikten) sonra, biz mi sizi ondan (İslam’ın adalet nizamından zorla) çevirip alıkoyduk? Hayır! (Bozuk fikirlerimizi ve bâtıl fiillerimizi bile bile hidayet yolunu değil, bizi tercih edip seçtiniz, sevdiniz ve desteklediniz...) Aslında siz mücrim (suçlu ve hain) kimselerdiniz!..”

(Bu sefer zayıf bırakılan ve baskı altında tutulan) Müstaz’af (halk kesimi, imkân ve iktidar sahibi olan kibirli ve yetkili) müstekbirlere dönüp diyecekler ki: “Hayır! Sizler gece-gündüz (basın-yayın, televizyon ve internet yoluyla, kanun ve karakol zoruyla) hileli (ve tehlikeli) düzenler kurup, bizim Allah’ı (Kitabını ve kanunlarını) inkâr etmemizi, (haksızlık ve ahlaksızlığa yönelmemizi ve hatta, düşünce ve davranışlarımızı yozlaştırıp ve sizleri putlaştırıp) O’na eş ve denk (kimseler) kılmamızı emrediyor (devlet ve hükümet gücüyle bizi sapkınlığa sürüklüyor)dunuz!.. (Zulüm ve zorbalığa karşı çıkan şuurlu ve onurlu bir Müslüman olmamızı istemiyordunuz.” İşte bu müstekbir yöneticiler ve müstaz’af halk kesimleri ortak oldukları zulüm ve günahlarının karşılığı olarak girecekleri cehennem) Azabını gördüklerinde; pişmanlık (ve perişanlık)larını içlerine atarlar. (Sonsuz ve kahredici bir nedamet ve hasret içinde kıvranıp dururlar). Biz de inkâr (ve isyan eden zalimlerin ve onları seçip seven hainlerin) boyunlarına halkalar geçirip (cehenneme sokarız. Böylece dünyadaki küfür ve kötülüklerinin, haksızlık ve ahlaksızlığı desteklemelerinin karşılığı olarak hak ettikleri cezaya çarptırırız. İşte bu İlahi adaletin gereğidir.) Yoksa onlar (dünyada) yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı? (Hayır, herkes akıbetini ve ahiretini kendi eliyle hazırlamakta, küfre ve zulme taraf olmakla cehennemi, İslamiyet ve istikamete tabi olmakla cenneti elde etmektedir.) (Sebe: 31-32-33)[1]

2- Korkularınıza esir olmayın! Boş kuruntularınızı ve saplantılarınızı aşın!

Gereksiz ve temelsiz korkular, tevekkül (Allah’a güven) azlığıdır. Oysa umutlar daha baskın olmalıdır. Elbette; Hak’tan ve hayırdan kopmaktan, ayağımızın kaymasından, hidayet kararmasından ve bunların sonucu Allah’ın kahrına uğramaktan korkmalıdır. Ancak; “Ya başaramazsam!.. Ya bağışlanmazsam!.. Ya dışlanırsam!.. Ya yalnız kalırsam!.. Ya elimdekileri de kaçırırsam!..” gibi vesveseci korkuları ve karamsarlık duygularını aşın. Geçmişteki hatalardan ders çıkarın, ama onlara takılıp kalmayın… Bazı girişimlerdeki başarısızlıkları bir yenilgi değil bir deneyim sayın.

Bu tür asılsız korkuları pompalayan şeytandır ve nefsani saplantılardır ki sizi “korumaya çalışıyor” görüntüsüyle potansiyelinizi ve enerjinizi kısıtlayıp körletmeye uğraşmaktadır. Oysa mü’min kişiye yakışan; her konuda “olumlu” düşünmek, hayırlı ve başarılı sonuca odaklanmaktır. Olumsuz düşünmek, beynimizdeki negatif enerji üretimini hızlandıracak, karamsarlık ve kararsızlığa yol açacaktır. Olumlu veya olumsuz bir karar verdiğiniz andan itibaren enerji yasaları işlemeye başlayacak ve senin niyetine, samimiyetine ve gayretine göre farklı kapılar aralanacaktır. Siz, İlahi rahmet ve inayet kapılarının ziline basın.

3- Kuşkularınızda boğulmayın, şüphe ve endişe girdabına dalmayın!

Kuşku; imanı-inancı bozan, amaca ulaşmayı zorlaştıran bir şüphe ve endişe kaynağıdır. Lüzumsuz ve huzursuz kuşkular yüzünden, tam bir iman ve sağlam bir irade ile kutlu hedeflere yoğunlaşamadığımız için, hayırlı ve başarılı yol almamız zorlaşmaktadır.

Aslında; hayatımıza, ahlakımıza, davranışlarımıza ve çevremizle irtibatlarımıza yön veren beyin ve bilincimizden ziyade “bilinçaltı”mızdır. Bilinçaltı; ruh kaydımız, gönül ekranımız, kalp vicdanımız ve akıl aynamız olan ve Allah’ın ruhundan bize üflenmiş bulunan sırrımızdır. Bu İlahi kaynağı ve vicdani dayanağı kirletip karartmadığımız veya temizleyip parlattığımız oranda, Allah’ın izni ve inayetiyle hep doğru kararlar almamız ve doyurucu sonuçlara ulaşmamız kolaylaşacaktır.

Bilinçaltımızı, yani ruhani bilgisayar kayıtlarımızı; hep olumlu bilgiler ve görüntüler, en onurlu ve şuurlu hedef ve hikmetlerle doldurursak, dünyanın ve kâinatın her tabakasıyla, melekler ve diğer nurani ve ruhani varlıklarla, hatta dostlarımızın ve üstadlarımızın manevi-enerji boyutlarıyla özel irtibat ve intisab (münasebet-bağlantı) yolları açılacaktır. Tasavvufta RABITA denilen hakikat hatları kurulacak, rüyalarımızdan, hülyalarımızdan ve kalbi telefonlarımızdan başlayarak, Allah’ın halifesi makamında, Allah’ın bütün mahlûkatıyla manevi (akli, vicdani ve ahlaki) münasebet imkânı sağlanacaktır.

4- Kasvete ve kötümserliğe kapılmayın. Etrafınıza kötü (negatif) enerji yaymayın!..

Kasvet; gönül darlığı ve vicdan sıkıntısı anlamındadır. Mutsuzluk, umutsuzluk ve huzursuzluk; pozitif enerjimizi, mücadele azmimizi ve direncimizi zehirleyen olumsuz bir tavırdır. Oysa haksızlığa uğradığımız ve başarısız olduğumuzu sandığımız durumlar bile, İlahi takdirin bir yansımasıdır ve imtihanımızın bir parçasıdır. Bütün bunlarda gizli olan hayırları anlamaya çalışmamız ve yeni adımlara ve atılımlara hazırlanmamız gerekirken, kasvete-kötümserliğe kapılmamız, pes ettiğimiz anlamını taşır. Bize iyilik edenlerin de, kötülük edenlerin de… Bizi üzenlerin de sevindirenlerin de arkasında hep Külli irade ve ezeli takdir sahibi Cenab-ı Hak’kı görmemiz lazımdır. Bu nedenle, çevresine sürekli olumsuz mesajlar veren, negatif enerji üreten ve girişim potansiyelimizi çürütüp tüketen tiplerden de uzak durmalı ve onlara aldırmamalıyız. Çünkü bunlar Rahmani değil, şeytani düşüncenin mensuplarıdır. “Ahseni Takvim”e, en yüce yeteneklere ve Allah’ı temsil (halifelik) kabiliyetine mazhar olarak yaratılan insanın, “Esfel-i safilin”e yani en aşağı ve bayağı derekelere kayması; böylece kendisini sınırlaması, potansiyelini kısıtlaması, tüm zorlukları aşma ve doruklara ulaşma azmini ve heyecanını kurutması, kötülük ve kötümserlikle hidayetini karartması sonucu oluşmaktadır. Kendisini, hayırlı ve yararlı yönde değişmeye, gelişmeye ve en yücelere erişmeye layık görmemek, “nefsini (potansiyelini) israf etmekve kendi kendisine zulmetmek anlamını taşır. (Tarafımdan onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere nefislerini israfa uğratan (günahlara dalan, yararsız ve ucuz kahramanlıklara kalkışan ve ölçüyü taşıran) kullarım. (Siz yine de) Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, (dilerse ve layık görürse) bütün günahları (ve suçları) yarlığayıcıdır. Çünkü O, Bağışlayandır, Esirgeyip Acıyandır.” (Zümer: 53) Kibirlenmek ve böbürlenmek ayrıdır. Ahseni takvim-maksadına, en yüce makamlara ve başarılara ulaşma fıtratını ve fırsatını değerlendirmek ise farklıdır. Allah’ın inayeti ve Resulûllah’ın istikametiyle, kendisine inanmayanlar, büyük taşların altına elini koymayacak ve tabi büyük başarılara da ulaşamayacaktır. Her türlü gayret ve girişimden sonra takdir edilene kanaat ve şükretmek farklıdır; ama en düşük ve en küçük şeylerle yetinmek ise ayrıdır ve yanlıştır. Küçük yaşlardan itibaren, hatta yetişkinlikte bile yanlış dini telkinlerle “en geride yürümek ve en aza yetinmek” şeklindeki kısıtlama ve kısırlaştırma programlanmasını mutlaka kırmak zorundayız.

Bu konuda, imani ve insani yönden büyük hedeflere kilitlenmiş, dünya çapında devrim ve değişimlere yönelmiş, yüksek şuurlu bir ekibe katılmak, bir fabrikanın farklı çarkları ve parçaları konumunda görev ve sorumluluk almak da, o ekibin bütün başarılarına ortak olmak anlamını taşır.

5- Kurgulamaktan ve hayal kurmaktan sakınmayın!.. Çünkü meşru ve makbul isteklerimize ve kutlu hedeflerinize kavuşturacak tahminler, tahayyüller ve projeler üretmek şarttır!..

Hayal etmek, hakikate erişmenin ilk adımıdır. Doğru bir inancı ve kutlu bir amacı olan insanın, bu hedeflerine ulaştıracak yöntemler üzerinde yoğunlaşması doğaldır ve değerli bir adımdır. Bu hayal gücü değerli bir adımdır. Bu hayal gücü sizin en büyük aracınız ve Kaf dağına ulaştıracak kanatlı atınızdır.

Aslında olumlu ve onurlu hayaller kuramayanların, hayatları kararmaya başlamıştır. Unutmayınız; beynimiz ve bilincimizle, ruh sırrınız olan bilinçaltınız arasındaki iletişim köprüsü de bu hayaller sayesinde kurulmaktadır. İçinde iman ve umut taşıyan, Allah’ın rızası ve halkın refahı amaçlanan her hayal, sizi yeni deneyimlere, bu deneyimler de sizi kutlu zaferlere taşıyacaktır. “Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u!..” diyerek tam ve sağlam bir inançla kutlu amacına kilitlenen Sultan Fatih; bu maksatla en güçlü orduları hazırlamış, en etkin silahlar-toplar yaptırmış… Surların altından İstanbul’a çıkacak derin ve uzun tüneller kazdırmış… Bütün bunlar olmayınca yine usanmamış, umutsuzluğa kapılmamış, hazırladığı gemileri karadan kızaklar üstünden kaydırıp Haliç’e aktarmış… Ve işte sonunda çağ kapatıp çağ açan Fatih ünvanına ulaşmıştır.

Çünkü doğru ve olumlu hayal kurmak, sizin keramet ve bereketinizin anahtarıdır… Devrim ve değişime inanmayanlar, geçmişte kalmak ve mevcut duruma razı olmak zorundadırlar. Mevcuda razı olup ve hele faiz, fuhuş, kumar düzenine, zulüm ve zillet sistemine razı olmak ise bayağı ve aşağı bir ruh halini yansıtmaktadır. Kem talihini de, tarihin gidişini de değiştirmek isteyenler, büyük hedeflere büyük hayallerle ulaşılacağının şuurundadırlar. Hayaller sezgilere, sezgiler hikmetlere, hikmet ve hizmetler ise zaferlere taşıyacaktır.

En sık tekrarlanan, üzerinde kafa yorulan ve hayal kurulan şeyler, sizin hem gerçeğiniz hem de gerekçeniz olacaktır. En zavallı korkaklar, kendi ümitlerini besleyen hayal güçlerini kullanmaktan korkan insanlardır. Hayallerinin izinden ve hedeflerinin peşinden koşmayanlar nasıl muzaffer olacaktır?

En cesur insanlar ise; başkalarına “en uçuk” gelen hayalleri kurabilen ve bu hedeflerine ulaşmak için plan ve projeler hazırlayıp uygulayabilen insanlardır. Şans, fıtratındaki yeteneklerde saklıdır ve fırsatları değerlendirenler kazanacaktır.

Zaten algıladığımız her şey, belirli ve özenli frekanslarda titreşen enerjilerden oluşmaktadır. Biz de aslında bir enerji boyutuyla yaratılmışızdır. İşte İlahi emirler, İslami hükümler ve insani hedefler doğrultusunda, büyük hayaller kurmak büyük zaferlere ulaşmanın bir nevi planlamasıdır. Bu nedenle dışımızdaki duruş ve davranışlarımız, içimizdeki oluş ve kurguların doğal bir yansımasıdır.

6- Kapasitenizi kısıtlamayın, fıtri yeteneklerinizi kısırlaştırmayın!

Ne kendi kapasitenizi, ne manevi şirket sayılan ekibinizden hiç kimsenin emeğini küçümsemeye ve gereksiz görmeye kalkışmayın… Size uzatılan hiçbir eli boş bırakmayın ve elinize geçen hiçbir fırsatı boşa harcamayın… Bir demir parçası; bir çekiç yapılmaya da, bir uçak motoru olmaya da, bir bilgisayar beyninde kullanılmaya da müsait durumdadır. Sen en yükseğine talip olmalısın. Bu, “çok çabalamalısın” anlamından önce “tam inanmalısın” mesajıdır. İnanmaktan ve hayal kurmaktan bile korkan insan, kendi fıtratını kısırlaştırmakta ve kendi fırsatını kısıtlamaktadır. Hayal kurmaktan, en iyiye ve en ileriye talip olmaktan ve bu uğurda risk almaktan sakınmayın… Allah’ın va’adine ve kudretine tam inanın, duaya ve çabaya sarılın ve ruh kanalınıza (Bilinçaltınıza) en net, kesin ve keskin uyarılar ve arzular yollayın. Sürekli karşınıza çıkacak muhtemel engelleri düşünüp, riskleri gözünüzde büyütüp, kendi enerjinizi boşa harcayıp kurutmayın.

Siz elinizden geleni yapın, gerisini Allah’a bırakın… Mükemmel olmaya değil, kendiniz olmaya, fıtratınıza sahip çıkmaya ve saygı duymaya bakın… Unutmayınız ki, siz neyi arıyorsanız, aslında o da sizi aramaktadır!..

Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi küçük ve düşük görmeye kalkışmayın, empati kurun (kendinizi onların yerine koyun) ve onları anlamaya çalışın. Ancak kendinizden, hedeflerinizden, şahsiyet ve haysiyetinizden asla ödün vermeye yanaşmayın… Bu tavizler sizin vicdanınızda derin yaralar açacak, şuuraltınıza kazınıp sık sık hatırlanacaktır. Ama kusurları bağışlayın, zalimler ve hainler dışında hiç kimseye ve hele aile efradınıza ve dava arkadaşlarınıza kin tutmayın… Özellikle kul hakkına girmekten, başkalarına hakaret ve haksızlık etmekten; hanımınız, evlatlarınız ve arkadaşlarınız dâhil insanları hor görmekten ve eziyet vermekten kesinlikle sakının, şayet bunları yaptıysanız, ciddi bir pişmanlıkla özür dilemeye, haklarını ödemeye ve gönüllerini hoş etmeye bakın… Kul hakkının ve gönül darlığının, sizin huzur ve başarınızın en etkili manevi engelleri olduğunu unutmayın. Kimi ve ne ile kırmışsanız, aynı olumsuzlukları yaşayacaksınız.

7- Kaygılarınızla ruhunuzu karartmayın, huzurunuzu bozmayın!..

Kaygı; kötü bir sonuç doğacak veya bir işte başarısız olunacak diye duyulan endişe ve üzüntü anlamındadır. Oysa Hadis-i Şerifte buyrulduğu gibi; “Kadere inanan, kederden kurtulacaktır!..” Bize düşen inanmak ve çabalamaktır. Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın buyurdukları gibi: “Hayat, iman ve cihattır. Eğer iman varsa, gerekli imkân ve fırsatı bulmak da kolaylaşacaktır!..” Bediüzzaman Hz.lerinin buyurdukları gibi; “Gerçek bir imana sahip insan, tek başına bütün dünyaya (bütün küffâra ve zulüm odaklarına) meydan okuyacak ve Allah’ın izniyle kazanacaktır!..”

Bu konuda “yanlış anlaşılmaktan ve suizanna uğramaktan da” şikâyetçi olmayın. Herkesin niyetini ve gayretini Allah’ın bildiğini unutmayın. “Bismillah” demek; her işe Allah adına başlamak ve O’nun yardımıyla ve emirleri doğrultusunda başaracağına inanmaktır.

“Kulum farzları yapmak (ve haramlardan sakınmak) suretiyle Benim rızama ulaşır. Ama nafile (fazladan ibadet ve hizmetlerle) Bana öylesine yaklaşır ki, Ben onun konuşan dili, tutan eli, duyan kulağı, yürüyen ayağı olurum” mealindeki Kutsi Hadis’te haber verilen istikamet ve teslimiyet şuuruna erişen mü’min ve mücahit insanların duaları ve arzuları asla reddolunmayacaktır.

“Kesin olan şudur ki; O’nun emri, bir şeyi (yaratmak) dileyince ona sadece “OL!” demektir. O da hemen oluverir…” (Yasin: 83) ayetinin sırrı, böylesi kullarında da kısmen zahir olacaktır. Cennet ehlinin, meyveli ağaçlara ve uçan kuşlara; “gel, eğil, piş, diril!” diye komutlar vermesi ve dediklerinin aynen gerçekleşmesi de bu sırrın devamıdır.

Öyle ise, bizzat Rabbimizin o kutlu neticeye ulaşmamız için cehd-ü gayreti emrettikleri, Hz. Peygamber Efendimizin müjde verdikleri, tüm mü’minlerin ve mazlum milletlerin hasretle bekledikleri; İslam endeksli ve insan eksenli bir Adil Düzen Medeniyeti için, inançla ve ihlasla çabalayan, ama zahiren çok az ve güçsüz oldukları için hayalperestlikle suçlanan kimselerin, bu kutlu arzu ve amaçları da Allah’ın izniyle mutlaka gerçekleşmiş olacaktır.

8- Kızsanız da katılaşmayın ve haddi aşmayın! Başkalarını kıskanmayın, imkânlarınızı paylaşın! İnsanları kıskanmak onların nasibini size aktarmayacaktır.

Şahsımıza, inançlarınıza, temel insan haklarına ve genel ahlak kurallarına yönelik sataşmalar karşısında kızmak ve darılmak normaldir ve bu, insan fıtratına yerleştirilen doğal bir savunma ve sahip çıkma refleksi olmaktadır. Ancak bu öfkeyi abartmamak, haddi aşıp saldırganlaşmamak lazımdır. Öfke kontrolü; aklın, vicdanın ve Kur’an’ın icabıdır.

Bunun gibi kıskançlık da ruhi bir hastalık ve ahlaki bir zaaftır. Haset damarı, fesatlığa yol açan ve insanı hiç yere huzursuz bırakan bir takıntıdır. Üstelik bunun bütün zararı ve acısı, haset edilen kimseyi değil, kendimizi yakıp kavuracaktır.

9- Kırılsanız da bunu abartmayın ve irtibatı kopartmayın!

Bazı yanlışlıklar ve haksızlıklar karşısında kırılmak ve alınganlık doğal sayılsa da; bunu abartmak, kafaya takmak, küsüp darılmak ve hatta intikam almaya kalkışmak, yersiz ve gereksiz bir davranıştır. Bu tavır potansiyel enerjimizi boşa harcamaktır. Çünkü sana kabalık ve kötülük yapan kendi ayarını ve amacını ortaya koymaktadır, senin gönül aynanda kendi kirli özünü görüp sataşmaktadır. Öyle ise aldırma ve üzerine alınma… Ve hele basit hatalar yüzünden dostlarınla irtibatı koparma.

10- Kararsızlığa ve karamsarlığa yanaşmayın!..

En kötü karar bile kararsızlıktan daha iyi sayılmıştır. Kararsızlık, ortada kalmak ve şaşkınlık içinde bocalamaktır. Kararsızlık, Yüce Rabbine ve kendisine lütfedilen yeteneklere itimatsızlıktır. Elbette bile bile yanlış ve haksız kararlar almak yıpratıcı ve yıkıcı sonuçlar doğuracaktır.

Ama her konuda hemen şaşkınlığa kapılmak, bir özgüven hamlığı ve vesvese hastalığıdır. Sürekli; “hata yapmak korkusuyla”, atması gereken adımları ertelemek şeytanın bir tuzağıdır. Bir mü’min, inancına ve vicdanına uygun kararlar alırken; isabet etse iki sevap, yanılsa bir sevap alacaktır. Hatta bir Hadis-i Şerifte; “Eğer sizler hiç hata yapmayacak olabilseydiniz, Allah rahmetini ve mağfiretini göstermek üzere, sizi giderip, yerinize hata işleyen, ardından tevbe edip afvü mağfiret dileyen insanlar getirirdi” buyrulmaktadır.

Kararsızlık gibi, karamsarlık da oldukça kötü ve imanı çürütücü bir yaklaşımdır. Allah’a tam inanan, haklı ve hayırlı bir yol tutan insanların umutsuzluğa kapılması anlamsızdır. Umut imanın canı, cihadın heyecanıdır.

11- Kolaycılığa ve Eyyamcılığa (günü ve durumu kurtarmaya) kaymayın! Ciddi sorumluluklar almaktan sakınmayın!

Kolaycılık, bedavacılık, başkasının sırtından hava atmacılık, zordan ve sorumluluktan kaytarmacılık, insanı ham bırakacak ve olgunlaşmasına engel olacaktır. İşleyen demir pas tutmayıp parıldayacak, ama durgunlaşan su kokuşacaktır. Tembellik ve tehircilik (görevlerini ertelemecilik) ruhi bir marazdır. Oysa insanın kıymeti gayreti kadardır, gayreti ise kendi gayesi oranındadır. Ucuz kahramanlıklar, uyuz kabahatlerin anasıdır. Ve hele inancından, davasından ve insanlık onurundan verilen tavizler sonucu ulaşılan dünyevi makam ve çıkarlar, sahiplerini vicdan azabına ve Allah’ın gazabına uğratacaktır.

Özetle; olgunlaşmanın, hayra ve huzura ulaşmanın en önemli adımı: İnancına ve insanlık onuruna uygun yaşamak, insanlara ve olaylara sürekli olumlu yaklaşmaktır. Hz. Peygamber Efendimiz: “İnsanlara tebessüm (güler yüzle) bakmayı bile sadaka saymışlardır.”

Hz. Mevlana’nın: “Sevdiklerinize ve sevindirmek istediklerinize bir gül verin; gül bulamazsanız hiç değilse onların yüzlerine gülüverin!..” öğütleri ne kadar anlamlıdır.

Buğzu da, sevgi duygusu da sadece Allah için olanlar, yaratılanlara Yüce Yaratıcının hatırına sahip çıkanlar… Her din ve düşünceden, farklı kültür ve kökenden ama herkesin hürriyet, refah ve mutluluk içinde yaşamasını sağlayacak Adil bir Düzen için çalışıp çabalayanlar, henüz daha dünyada iken cennet huzurunu tadacaklardır.

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] (Bak: Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı – Abdullah Akgül – Furkan Yayınları)

Makale Okunma Sayısı: 22

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR