Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1020
mod_vvisit_counterDün3687
mod_vvisit_counterBu Hafta1020
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay127523
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16765498

IP'niz: 3.238.184.78
Bugün: 30 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189719

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ABD!YE GÜVENEN KAYBEDİYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

"Domuzdan post, gâvurdan dost olmayacağını" unutan gafiller, hala Amerika'ya amigoluktan vazgeçmiyor. Kullanılıp, yıpratılıp atılacaklarını ve siyasi mevta olup yüce divanlıklara katılacaklarını kimse aklına getirmiyor.

Telafer Telef Oluyor!

1-15 Eylül 2004'te Amerika, Telafer'e saldırmış. Elli tane Sünni Türk'ü öldürmüştü. O günlerde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül "Telafer dolayısıyla ABD ile işbirliğinden vazgeçeriz" demişti.

Bizim siyasilerimizde "Ben o sözü söylemedim veya yanlış anlaşıldım" mazeretini bilen ABD, hemen bir açıklama istemişti. Bakanlık "Hık mıklarla geçiştirmişti.

 

Uluslar arası siyasette hık mıkların hiçbir faydasının olmadığını elli yıldır görüyoruz.

Aradan bir yıl geçmeden ABD, 250 bin nüfuslu Telafer'e yeniden saldırdı. Rakamlar değişik olmasına rağmen 500 dolayında seçme Sünni Türk şehit edildi.

"Sünni Türk" diyorum, çünkü bu şehir yüzde yüze yakın Türk ve Sünni Müslüman'la dolu.

Hükümet ne yapıyor?

Kendi ülkesinin toprakları üzerinde Irak'a açılan Habur kapısının yanında köyleriyle beraber 700 bin nüfuslu Telafer'e açılacak sınır kapısını açamıyor.

Telafer'deki Müslümanlara cenazelerini yıkamak ve kefenlemek için su, bez, gaz, tuz ve çadırdan başka bir şey götüremiyor.

Hükümet, akıllandığı için bu saldırıda beş yüz Müslüman Türk öldürülmesine rağmen geçen sene söylediği "Telafer dolayısıyla ABD ile işbirliğinden vazgeçeriz" sözünü de söyleyemiyor.

2004'ün Eylülü'nde Dışişleri Bakanı:

"Ovacık'ta ikinci sınır kapısı açmamızı, Musul ve Telafer'den geçerek Bağdat'la ticaret yapmamızı ABD engelliyor.

Musul'da konsolosluk açmamızı da engelliyor ve bir de Telafer'i bombalıyor.

ABD'nin Irak'taki niyetlerinden kuşku duymamak mümkün mü?" diyordu.

Bu sene bunları da söyleyemiyor çünkü bu sözlerden sonra da Habur sınır kapısından her gün binlerce tanker ve tır ABD askerlerinin daha çok Müslüman öldürmesi için tank benzini ile yiyecek taşıdı.

Telafer, Suriye'nin kuzeyindeki Kürtlerle, Kuzey Irak'taki Kürtler arasında Türk ve Sünni bir engel.

Kuzey Irak Kürt devleti ile Akdeniz ve İsrail arasında en önemli engel.

Eğer engel olunmazsa bu Telafer engelini mutlaka aşmaya ve Akdeniz'e kavuşturmaya çalışacak.[1]

Neredeyse 100 yıllık bir geçmişi olan Amerikan-Suudi ilişkileri tarihinde Suudiler hep Amerikalıların elini öpmüştür..

Oysa normalde Amerikalılar Suudilerin elini öpmeliydi...

Çünkü Amerikalılar Suudilerin petrolünden trilyonlarca dolar kazanmışlardır.

Şu anda bile Suudilerin (kişi ve devlet olarak) Amerika'daki mal varlığı yaklaşık olarak 2 trilyon dolar...

Amerikalılar yıllardır Suudi Arabistan'a milyarlarca dolarlık silah sattılar...

Suudiler ise bu silahları hiçbir zaman kullanmadılar ya da kullanamadılar. Ama sürekli yenilerini satın aldılar.

Hatta bazen de parasını ödedikleri silahları almadılar...

Kuveyt'e ‘özgürlük ve demokrasi' getirmek için 1991'de Saddam'a karşı savaş ilan eden Amerika, bu savaşın tüm masraflarını Suudilerden aldı. Biraz da diğer Körfez ülkeleri katkıda bulundu.

Bu savaştan dolayı Amerika'ya ödenen para yaklaşık olarak 600 milyar dolar...

Körfez'deki Amerikan askerlerini eğlendirmek için gönderilen kadınların parasını bile Suudiler ödemişti...

Suudiler bununla yetinmeyerek Amerika'nın dünyadaki ve bölgedeki politik planlarına da katkıda bulunmuşlardı..

Suudi yöneticileri, öldürülen Faysal kadar, hatta Hugo Chavez kadar bile cesaretli davranamıyor!

Şili darbesinde bile Amerikan parası vardır...

Usame bin Ladin ve tüm ekibi Suudi Arabistanlıdır...

Kurulduğu günden itibaren ve 11 Eylül'e kadar Kaide'ye sağlanan tüm desteği hep CIA ve Suudi Arabistan istihbarat örgütü sağlamıştır.

Bu örgütün yıllarca başkanlığını yapan Türki El-Faysal geçen hafta Washington Büyükelçiliği'ne atandı...

Yoksa Suudiler ile ABD 11 Eylül benzeri yeni bir işbirliği için mi hazırlanıyor!!!

Üstelik 22 yıl süreyle Suudilerin Amerika'daki Büyükelçilik görevini yürüten zat ülkesine dönüyor...

Prens Bender Bin Sultan...

Adam o kadar Amerikanlaşmıştı ki, Amerikalılar ona ‘Bender Bin Bush' diyorlar...

Başkan Bush önceki gün Bender'i ülkesine yolcu etti...

Bush; ‘yardım ve tavsiyelerinden dolayı' Bender'e minettar olduğunu söyledi!!!

Yardımı anladık da acaba tavsiyeler ne yönde idi!

Bender de; Başkan Bush'a ve ailesine yardım ve desteklerinden dolayı teşekkür etti.

Amerikan medyası da, Bender ile Bush ailesi arasındaki ekonomik ve mali ilişkiler hakkında detaylı bilgiler veriyor..

Bender'in babası Sultan bin Abdülaziz ise Suudi Arabistan'ın yeni veliahtı...

Yani Kral Abdullah yakında öldüğünde yerine Prens Sultan gelecek...

Bender ise yeni veliaht olacak...

Bender ve babası yine Amerika'ya hizmet etmeye devam edecek...

Şimdi böyle bir ülkeye Amerika'nın demokrasiyi getirmek istediğine inanan var mı diye soruyorum..

Büyük Ortadoğu Projesi ve bu projenin nimetlerini ballandırarak anlatanlar acaba bu gerçekleri görmüyorlar mı?

Yoksa görüyorlar da anlamak mı istemiyorlar..

Tıpkı 11 Eylül 2001'de olduğu gibi...

O zaman da bazıları 11 Eylül kurbanları için gözyaşları dökerken Amerikanın dünyayı bu hale getireceğini bilmiyorlar mıydı?

11 Eylül'de ölen 2 bin Amerikalıya karşın, Afganistan ve Irak'ta 200 bin insan öldürüldü..

Bu iki ülke yerle bir edildi...

Saddam yakalandı ama Kaide ve Taliban belki de şimdi daha güçlü ve tehlikeli.

Irak'taki gelişmeler artık başta Türkiye olmak üzere herkesi tehdit eder durumda...

Irak'ın parçalanma riski ve bu ülkede patlak vermesi olası olan iç savaş öncelikli olarak Türkiye'yi ilgilendiriyor...

Bugün her nedense Türkmen şehri Telafer'deki olaylara karşı sessiz kalan Türkiye, er ya da geç Irak'taki gelişmelerin tarafı olacaktır.

Ama o taraf asla Amerika'nın yanı olmayacaktır...

Bunu Türkiye istese bile, Amerikalılar buna sıcak bakmayacaklardır..

11 askerin kafasına çuval geçiren Amerikalılar şimdi Kuzey Irak'taki PKK'lılara destek vererek bu niyetlerini ortaya koyuyorlar..

Hala bunu anlamayan varsa pek yakında çok ilginç sürprizlere hazır olsunlar!!!

O zaman da Ankara'nın önünde çok fazla seçenek olmayacaktır!

Çünkü Türkiye'nin Suudi Arabistan gibi petrolü yok ve üstelik sayıları belli olmayan milyonlarca Kürt vatandaşı var!!! ??? [2]

Amerikan İmparatorluğu Sonbaharını Yaşıyor!

Amerika Birleşik Devletleri'nin Bush yönetimiyle birlikte "küresel bir imparatorluk" kurmak için düğmeye bastığı biliniyor. "Stratejik önalıcılık doktrini" ya da yaygın kullanımıyla "Bush doktrini" bu amaca hizmet ediyor. Richard Falk'ın ifadesiyle stratejik önalıcılık doktrini, ABD'nin küresel egemenlik hedeflerine vurgu yapıyor.

ABD'nin küresel imparatorluk hedefinin temelinde neocon'ların hazırladığı "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" yatıyor. Bu projede "insanlığın devamı için Amerika'nın mutlak üstünlüğü" savunuluyor. Yeni Amerikan yüzyılı projesi'nde ABD'nin küresel liderliği ele geçirmesinin şart olduğunu söyleyen neocon'lar, zaman içerisinde bu küresel liderliğin adını da koydular: İmparatorluk!..

Michail Hardt ve Antonio Negri enine boyuna analiz ettikleri imparatorluk hedefini, politik kontol kalıplarıyla yürütülen emperyal komuta teorisine dayandırıyorlar. Emperyal komuta, bütün eski egemenlik ilişkilerini yerle bir ediyor, kapitalist gelişme açısından güvence verdiği küresel sistemin genel dengesinin korunmasıyla da yakından ilgileniyor.

Amerikan imparatorluğu tartışmalarına, yazdığı "Amerikan emperyalizminin sonbaharı" isimli kitabıyla Chalmers Johnson da katılıyor. Amerikan askeri üsleriyle ilgili yazdığı kitaplar ve Asya üzerine yaptığı bilimsel çalışmalarla tanınan Johnson, Bush doktrininin Amerika'yı getirdiği yeri şöyle tanımlıyor: "Dünyaya kalıcı bir şekilde hâkim olma niyetiyle yola çıktık ama sonra kendi başımıza kaldık... Korkulan, nefret edilen, yozlaşan ve yozlaştıran, devlet terörizmi ve rüşvetlerle düzeni sağlamaya çalışan megaloman Amerika, bütün dünyayı karşısına almış durumda... Napolyon'un aslanına binmiş durumdayız. Ancak nasıl geri ineceğimizi bilmiyoruz..."

Chalmers Johnson, Bush yönetiminin 11 Eylül sonrasında izlediği politikanın Amerikan imparatorluğunun sonunu getireceğine dikkat çekiyor. "Militarizm ve emperyalizm her zaman felaket getirmiştir" diyen Johnson şu analizi yapıyor: "Roma imparatorluğunun sonunun gelmesi asırlar sürdü. Bizim sonumuz ise çok hızlı gelecek. Eğer mevcut eğilimle devam ederse bana göre 4 akıbetin Amerika'nın başına gelmesi mukadder. İlki, Amerika'nın içine girdiği sürekli savaş hali devam edecek; neticede Amerika'ya yönelik daha fazla terör saldırısı meydana gelecek ve imparatorluk canavarına karşı kendini savunmak isteyen küçük ülkeler nükleer silahlanmadan başka çarelerinin olmadığını görecekler. İkinci olarak, Başkanlık Kongre'yi tamamen etkisi altına alacak, daha fazla Pentoganlaşacak, demokrasi ve anayasal haklar ortadan kalkacak. Üçüncü olarak, artık iyice ayaklar altına alınmış hakkaniyet ilkesinin yerine propaganda ve dezenformasyon sistemi geçecek; savaş, güç ve ordu en fazla kutsanan değerler haline gelecek. Son olarak ise Amerika iktisadi kaynaklarını eğitim, sağlık gibi insanların refahına harcamak yerine, dev askeri projelere harcayarak sonunda iflas edecek!.."

Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyayı sürekli savaş tehdidi altında tutma hedefi sadece dünyayı esir almıyor, aynı zamanda ABD'nin devlet yapısını da tahrip ediyor. Chalmers Johnson bunu, "Bush'un ve onun ideolojik fanatiklerinin dünyanın başka ülkelerinde rejim değişikliği gerçekleştirip gerçekleştirmeyecekleri sorusu bir yana, bu kadronun ABD'de bir rejim değişikliği gerçekleştirmek üzere oldukları açık!" şeklinde yorumluyor.

Zaten Bush'un da "eğer bu ülkede diktatörlük olsaydı, ben diktatör olduktan sonra herşey çok daha kolay olurdu" dediği biliniyor. Ayrıca Bush'un 2002 yılında Washington Post gazetesinden Bob Woodward'un bir sorusuna "Ben başkomutanım; benim açıklama yapmam, bazı şeyleri neden söylediğimi açıklamam gerekmiyor. Başkan olmanın en ilginç tarafı bu. Başkaları söyledikleri şeyleri bana açıklamak zorundalar ama benim kimseye bir izahat borcum yok!.." şeklinde cevap verdiği de hatırlanacak olursa, Amerika'nın aslında işgal ettiği ülkelerin yanısıra kendi ülkesinde de rejimi değiştirerek diktatörlük hevesi güttüğü görülüyor.

Amerika Birleşik Devletleri askeri gücüne ve maddi imkânlarına güvenerek küresel bir imparatorluk kurmak istiyor. Adaleti ve hakkaniyeti yok sayıyor, güçlü olduğu için haklı olduğunu düşünüyor, kendini dünyanın geri kalanından üstün görüyor.

Böyle bir zihniyetin uzun vadeli ve başarılı olması mümkün mü? Mümkün olamayacağını Chalmers Johnson şöyle ifade ediyor: "İmparatorluklar daimi değildir. Sonları genellikle hoş da olmamıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce doğmuş benim gibi Amerikalılar, en az altı imparatorluğun çöküşüyle ilgili şahsi bilgiye, bazen de şahsi tecrübeye sahiptir. Haddinden fazla yayılma, katı ekonomik kurumlar, ıslahat yapamama bütün bu kurumları zayıflattı, onları birçok durumda imparatorlukların kendilerinin davet ettikleri yıkıcı savaşlara karşı çaresiz konuma getirdi. Amerikan imparatorluğunu da aynı akıbet beklemektedir. Küreselleşme çabaları, bu çöküşün başlangıcını bir süre geciktirmiş olsa bile, militarizm ve emperyalizme geçişle artık çöküş yoluna girilmiştir..."

Evet, Amerikalı bilimadamı Chalmers Johnson'un da ifade ettiği gibi Amerikan imparatorluğu sonbaharını yaşamaktadır. Çünkü zulmün uzun süre hâkim olması mümkün değildir.[3]

Siyonist Sermaye Putin'le Uğraşıyor: Rusya niye karıştırılıyor?

Putin'in, Yahudi sermayesinin siyasi gücü ele geçirmesini engelleme girişiminden rahatsız olan çevreler, "YUKOS" petrol şirketinin eski Genel Müdürü Hodorkovski'nin serbest bırakılması için bazı kişileri sokaklara dökerek, yargıyı etkilemeye çalışıyorlar.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, Yahudi sermayesinin ülkesindeki siyasi gücü ele geçirmesini engelleme girişiminden rahatsız olan çevreler, bazı kişileri sokaklara dökerek yargıyı etkilemeye çalışıyorlar. 14 Eylül'de yapılacak temyiz davasının sonucunu etkileyerek "YUKOS" petrol şirketinin eski Genel Müdürü'nün serbest bırakılması, amacıyla Moskova'nın en kalabalık meydanlarından sayılan Puşkinskaya Meydanı'nda "Hodorkovski ile dayanışma" ve "İnsan Hakları için" sivil örgütleri tarafından düzenlenen eyleme yaklaşık 200 kişi katıldı.

Uzmanlar, servetinin temelini Yeltsin iktidarının ilk dönemlerinde yapılan özelleştirme ile elde eden ve yolsuzluk suçundan 9 yıla mahkûm "YUKOS" petrol şirketinin eski Genel Müdürü Yahudi asıllı işadamı Mihail Hodorkovski'ye destek adı altında yapılan bu gösteriyle çeşitli çevrelere mesaj verilmek istendiğini belirttiler.

Şirketinin üretim kapasitesinin tek başına Kuveyt'in günlük üretimine eşit olduğu bilinen Hodorkovski'ye destek mitinginin yapıldığı aynı saat ve yerde karşı görüşlü "Gençler Birliği" örgütü tarafından da belediyeden alınan izinle Hodorkovski karşıtı eylem düzenlendi.

Karşı görüşlü iki eylemin yapıldığı alanda başkent polisi oluşturduğu güvenlik koridoruyla çıkabilecek olası bir kavgayı önlemeye çalışırken, buna rağmen karşı görüşlü göstericiler arasında sürekli yaşanan sözlü sataşmaların bazen yumruk kavgalarına dönüştüğü görüldü. İki karşı görüşlü eylemin aynı yerde yapılmasına izin verilmesini iktidarın kışkırtmacı politikası olarak yorumlayan Hodorkovski taraftarları, eylem sırasında "Hodorkovski seninleyiz", "Hükümetin baskı politikasına son", "İnsan hakkı ihlallerine son", "YUKOS davasına nokta, tüm siyasi tutuklulara özgürlük" gibi ifadeler içerikli pankartlar açarken, "Rusya'ya özgürlük", "Kazanacağız" gibi sloganlar attılar. Moskova polisinin müdahale etmediği eylem sırasında zaman zaman yaşanan gerginlikler fazla büyümeden atlatılırken, yaklaşık 2 saat süren eylemin olaysız sona erdiği bildirildi.

Bu arada Hodorkovski'nin Aralık ayında yapılacak parlamento seçimlerine milletvekili adayı olarak katılacağı öğrenildi. Başkan seçilmeden önce "Sermaye etkisini iktidara dayatanlar bir sınıf gibi davranmaktan vazgeçsinler!" diyen Putin seçildikten kısa bir süre sonra Rusya'nın en büyük iki sermayedarı Berezovski ve Gusinski'nin mal varlıklarına el koyarak, Yahudilerin Rusya'daki siyasi gücü eline geçirme girişimlerini önlemeye çalıştı.[4]

Avrasya Kutbu Toparlanıyor!

Çin Halk Cumhuriyeti, Avrasya'da etkin bir ülke olarak Rusya ile ilişkilerini en üst noktaya getirmesinden bu yana bölgedeki gelişmeler hızlandı. Rus-Çin stratejik ortaklığından sonra Avrasya, sözde "tek kutuplu dünya"ya karşı ittifak potansiyelini harekete geçirdi.

15 Temmuz 2001'de dönemin Çin Devlet Başkanı Ji-ang Zemin ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında Moskova'da imzalanan stratejik ortaklık anlaşması tek kutupluluk iddiasında olan Amerika'nın hayalini bitirdi. Haberi, 22 Temmuz 2001 tarihli Aydınlık dünyaya duyurdu.

Anlaşmanın maddeleri bugün oluşan Çin-Rus ve buna bağlı olarak bölge işbirliğinin hedefini de net olarak gösteriyordu. O maddeleri hatırlatmakta yarar var.

Bölgede Amerikan hegemonyasına karşı direnen ülkelere destek verilecek.

Uluslararası terörizme karşı işbirliği yapılacak.

Terör ve ayrılıkçı hareketlere karşı yardımlaşma sağlanacak.

Amerikan füze kalkanına karşı ABM Anlaşması'nın (Nükleer başlıklı füzeleri azaltma anlaşması) geçerliliği korunacak.

Avrupa Ordusu'na karşı ortak çekince konulacak.

İki ülke arasındaki sınır sorunlarının aşılması için çalışma yapılacak.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi geliştirilecek.

Şanghay işbirliği Örgütü'nün çerçevesi genişletilecek.

Şanghay işbirliği Örgütü üyelerine de aynı çağrı yapılacak.

Bu anlaşma daha sonra Pekin'de resmi hale getirildi ve yürürlüğe girdi. Şanghay işbirliği Örgütü içinde Amerikan hegemonyasına karşı direnen Özbekistan ve Kazakistan'a destek verildi. "Füze Kalkanı" geçerliliğini yitirdi ve ABD geri adım attı. Avrupa Ordusu, fikri yürümedi ama Çin ve Rusya, Almanya ve Fransa'yı yanına çekti. Irak konusunda bu dört ülke BM'de ortak çalışma yürüttü. Şanghay işbirliği Örgütü'ne Hindistan, Pakistan ve İran gözlemci olarak dâhil edildi.

Çin-Hint Stratejik Anlaşması yapılıyor!

Çin Halk Cumhuriyeti dünyanın ikinci en büyük nüfusa sahip ülkesi Hindistan'la stratejik ortak oldu. Çin Devlet Başkanı Hu Jintao'nun 12 Haziran 2005'te yaptığı Delhi ziyaretinde askeri ve siyasi konularda anlaşma sağlandı.

Çin-Hint anlaşmasının açıklanan tek maddesi, anlaşma hükümlerinin Rusya, Pakistan, İran ve ŞİA arasında genişletileceği olmuştu. Nitekim 11 Temmuz tarihinde Kazakistan'ın Başkenti Astana'da yapılan zirvede Hindistan, Pakistan ve İran, örgüte gözlemci statüsüyle dâhil edildiler. Astana Zirvesi'nde ABD'nin Orta Asya ve Afganistan'daki üslerini boşaltması istendi.

İran'da, Rusya ve Çin'in dolaylı olarak desteklediği Mahmut Ahmedinecad cumhurbaşkanı seçildi. Ahmedinecad'ı ilk kutlayan ülke Çin, ikincisi Rusya oldu.

G-8 Zirvesi'ne İran Damgası vuruluyor!

Rusya'nın G-8 üyesi olmasıyla birlikte Zenginler Kulübü'nde önemli değişiklikler oldu. Temmuz 2005'te yapılan G-8 Zirvesi'nde Amerika, İran'a karşı bir ambargo çıkarmak istedi. Rusya buna karşı çıktı. Gözlemci Çin destek verdi ve Fransa-Almanya ikilisi İran'ın nükleer programının barışçıl olduğunu açıkladı.

Rusya Devlet Başkanı Putin, 20 Ağustos tarihinde Amerika'nın Irak'tan çekilmek için takvim vermesi gerektiğini söyledi. Putin bu sözleri AB-Rusya zirvesi sırasında söyledi.

ABD'nin yanıtı gecikmedi. Bush, 23 Ağustos'ta "Savaşmaya devam edeceğiz" dedi ama Amerikan senatosu karıştı. Senatonun cumhuriyetçi üyeleri bile Putin'in sözlerine atıf yaparak çekilmeyi desteklediler.

İran, nükleer programına karşı çıkan Amerika'ya pabuç bırakmadı ve Çin'den destek almak için Asya turu başlattı. Çin, Rusya, Hindistan ve Pakistan'ı kapsayan turdan çıkan sonuç: "İran'ın nükleer programı barışçıl ve destekliyoruz" şeklinde oldu.[5]

Çin Ejderhası, Amerikan Kartalını Boğuyor

Çin'in zirveye doğru dimdik yükselişi Amerika'yı şoka soktu. Artık yeni bir dönemin içindeyiz. Amerikan hâkimiyetine dayalı dönem biterken, Çin'in merkezinde yer aldığı Asya yüzyılı başladı. 25 yıldan beri Çin ekonomisi her yıl ortalama yüzde dokuzluk bir artış gösteriyor. "Bu temponun sürdürülmesi imkânsız" şeklindeki kehanetler boş çıktı.

Batı basını bir süredir ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti'ni kıyaslayan yayınlar yapıyor. Der Spiegel, The Economist, Newsweek, Le Monde Diplomatiqe gibi, Batının en etkili dergileri konuyu kapaktan işleyerek durumu saptıyor: ABD çöküşte, Çin hızla yükseliyor.

Der Spiegel: Çin'in ABD'yi Geçmesi bekleniyor!

Almanya'nın 500 binden fazla satan en etkili haftalık dergisi Der Spiegel editörlerinden Frank Hornig ve Wieland Wagner kapak araştırmasını dergide şöyle özetliyor:

"Çin'in ABD'yi geride bırakması sadece zaman sorunu. Çin, ekonominin yanı sıra siyasi, ideolojik, kültürel alanlarda da ABD'yi geçiyor."

Hornig ve Wieland iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri ise şu tabloyla anlatıyor:

"Şu sıralar New York limanında her hafta Çin'den gelen 24 gemi yük boşaltıyor. Çin'den getirdikleri cep telefonu, bilgisayar ve giysileri indiren gemilerdeki konteynırların yarısı geri dönüşte boş; diğer yarısı ise, karton haline getirilip Amerika'ya gönderilecek yeni mallara paket yapılmak üzere eski kâğıt yüklü. Çin ekonomisi ABD'nin önünü kesiyor. Çünkü çok ucuza mâl ediyor. Taşıması da çok uygun koşullarda. New York mağazalarında 100 dolara satılan bir Çin ayakkabısının nakliyesi sadece 50 sente mâl oluyor. Serbest ticaretin Çin'in bu kadar işine yaraması Amerika'yı çok korkutuyor."

Newsweek: Çin, Dünyanın Fabrikasına dönüşüyor!

Amerikan Newsweek dergisinde Fareed Zakaria imzasıyla 9 Mayıs'ta yayınlanan yazıda Çin, "dünyanın fabrikası" olarak nitelendi: "Sanayi Devrimi'nin zirvesinde, İngiltere'ye ‘dünyanın fabrikası' denirdi. Bu unvan şimdi kesinlikle Çin'e aittir. Dünyada üretilen kopyalama cihazlarının, mikrodalga fırınlarının, DVD oynatıcılarının ve ayakkabılarının üçte ikisi Çin'de yapılıyor."

Zakaria ABD'nin büyük bir meydan okumayla karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Ama bu meydan okuma yalnızca üretim maliyetlerinin düşük olmasından kaynaklanmıyor. Çin, her alanda ABD hâkimiyetini geride bırakacak istatistikler üretiyor. Zakaria, Çin'in büyümesine ilişkin en şaşırtıcı örneğin Şanghay olduğunu söylüyor: "Onbeş yıl önce Şanghay'ın doğu yakasındaki Pudong gelişmemiş kırsal bir bölgeydi. Bugün Pudong Şanghay'ın finans merkezi ve Londra'daki yeni finans merkezi Canary Whorf'tan sekiz kat büyük."

The Economıst: Dünya Ekonomisini Çin Yönetiyor

Aslında bu türden kıyaslamalar da durumu tam olarak ortaya koymuyor. Çünkü Çin'in büyümesi etkisini tüm dünya üzerinde hissettiriyor. Çin'in dünya ekonomisi üzerindeki etkisi The Economist dergisinde yayınlanan "The Great Wall Street: Dünya ekonomisini Çin yönetiyor" başlıklı bir yazıyla saptanıyor. Çin'in finans piyasaları üzerindeki etkisi "The Great Wall Street" şeklinde özetleniyor. Bilindiği gibi, "Çin Seddi" İngilizceye "Büyük Duvar" (The Great Wall) olarak çevriliyor. Wall Street ise ABD finans merkezi.

Yazının özeti şu: Çin'in dünya ekonomisi üzerindeki etkisini yalnızca ihracat ve ticaret fazlası üzerinden değerlendirmek, Çin'i anlamamak ve bu ülkenin büyümesinin ardındaki derin kuvveti hesaba katmamak olur. Televizyon cihazlarının ve tişörtlerin büyük çoğunluğunun Çin'de imâl edildiğini herkes biliyor. Ama Batı ülkelerindeki enflasyon ve faiz oranlarının, ücretlerin, petrol fiyatlarının ve hatta konut fiyatlarının Çin'de olup bitenlerden güçlü bir şekilde etkilendiğini de artık yavaş yavaş herkes öğreniyor.

Le Monde Diplomatique'de Martine Bulard imzasıyla çıkan bir yazıda ise, Çin sözcüğünün Çince'de "Orta Krallık" anlamına geldiği hatırlatılarak, Çin'in dünya ekonomisinin merkezi haline geldiği söyleniyor.

Newsweek dergisinde Fareed Zakaria'nın yazısı yayınlandıktan sonra pek çok okuyucu mektup göndererek konuyla ilgili görüşlerini açıkladı. Bu mektuplardan birinde Schmidhuber adlı bir okuyucu şu yorumları yapıyor: "20. yüzyılın başında Avrupa ekonomisi ABD'ninkinden hâlâ büyüktü. Yüzyılın sonunda iki ekonominin büyüklüğü aşağı yukarı eşitti. Her biri dünya GSMH'sinin yüzde 30'unu üretiyordu. 21. yüzyılda ise Çin, ABD'nin 20. yüzyıldaki yükselişinden de büyük bir hızla ilerleyecek. Hem de bunu, ABD ve Avrupa'nın toplam nüfusunun iki katı nüfusa sahip olduğu ve kişi başına düşen gelirin daha az olduğu şartlarda işe başlayarak yapacak. Çin sadece tek tek bütün Batı ülkelerini değil, hepsinin toplamını geride bırakacak."

Le Monde Dıplomatıque: Çin her alanda güçleniyor!..

Çin'in ekonomi alanındaki başarıları herkesçe teslim edilirken, yönetimin her şeyi ekonomi olarak görmediği, gözünü yalnızca ekonominin bürümediği de saptanıyor. Tersine, ekonomi Çin'in daha geniş ulusal hedefleri içinde bir yere oturuyor. Le Monde Diplomatique'in Ağustos sayısında Martine Bulard tarafından yazılan yazıda şu görüşlere yer veriliyor:

"Genel görüşün aksine, Çin diplomasisi tümüyle ekonomik mülâhazalarla yönlendiriliyor değil. Tabii ki, uluslararası ilişkiler enerji ve yiyecek tedarikini güvence altına almaya katkıda bulunuyor. Ama ekonomi, Çin'in bölgede ve dünyada oynayacağı role ilişkin daha geniş bakışın bir parçası. Size ‘Son 500 yıllık tarihe bir bakın, güçlü ekonomisi olmayan bir ülkenin sözünü kimse dinlemez' deniyor."

Çin'in Ezilen Dünyaya Desteği Artıyor!..

Çin ekonomik alanda güçlendikçe başta Afrika ve Latin Amerika ülkeleri olmak üzere Ezilen Dünya'ya önemli destekler veriyor. Çin'in Latin Amerika'ya verdiği destekle, bu kıta da devrimin kulvarında aktif olarak yer almış durumda. Şimdi Afrika'ya da omuz veriyor. Britanya Başbakanı Tony Blair'in G-8 zirvesine Afrika gündemini taşımasının tek nedeni buydu. Tarihsel olarak, Afrika birleşmeye başladığında Avrupa dağılmaya başlıyor. Buna bir ölçüde tanık olmaya başladık. Önümüzdeki dönemin dünya çapındaki büyük kapışması Asya'da yaşanacak. Ama bu, büyük ölçüde Afrika üzerindeki kapışma ile birlikte olacak.

Türk medyasında yer almadı ama Mugabe devlet başkanlığına yeniden seçilmesi dolayısıyla yaptığı konuşmasında şunları söyledi: "Zimbabve bugünden itibaren yüzünü güneşin doğduğu yere Doğu'ya, sırtını da güneşin battığı yere Batı'ya dönecektir." Batılı ajanslar, Mugabe bu konuşmayı yaptığı sırada Zimbabve semalarında Çin'in hediye ettiği savaş jetlerinin uçtuğunu da duyurdular.

Çin, Sudan'da müthiş bir imar planına başlamış durumda. Güney Afrika ve Zimbabve eksenini de hararetle destekleyerek Batı'nın karşısına çıkıyor. Avrupa açısından en güçlü olasılık şu: Fransa sonunda bu güce yaslanmayı seçecek. Almanya da Fransa'yı izleyecek. 2014 tüm bu ülkelerin kısa vadeli planları açısından bir dönüm noktası. Bu tarihte Çin ekonomisini oturtmuş ve uzay teknolojisine de iyice girmiş olacak. Anglo-Sakson güdümlü Atlantik Paktı bu gidişatı durdurmaya çalışıyor.

Ejderha Kükrüyor, Batı Titriyor

Der Spiegel dergisine geri dönelim. "Devlerin düellosu" başlıklı araştırmanın özeti şu: Çin'in zirveye doğru dimdik yükselişi Amerika'yı şoka soktu. Artık yeni bir dönemin içindeyiz. Amerikan hâkimiyetine dayalı dönem biterken, Çin'in merkezinde yer aldığı Asya yüzyılı başladı.

25 yıldan beri Çin ekonomisi her yıl ortalama yüzde dokuzluk bir artış gösteriyor. Bütün karamsar analizcilerin "bu temponun sürdürülmesi imkânsızdır" şeklindeki kehanetleri hep boş çıktı. Ekonomi uzmanlarına göre Çin'in ABD'yi yaya bırakması sadece bir zaman sorunu. Bu 10 ilâ 20 yıl arasında bir süre içinde kesinlikle gerçekleşecek ve Çin'in dünyanın bir numaralı ekonomisi olacak.

İki ülke arasındaki ticarete ilişkin olarak aktardığımız bilgileri Der Spiegel editörlerine veren New York Limanı yöneticisi Zantal, "Her hafta daha çok mal geliyor ve ABD'deki mağazaların raflarını dolduruyor" diyor. İşyerlerinin de Asya'ya kaydığına dikkat çekerek çocuklarına bırakacakları birer işleri kalmayacağı kaygısını dile getiren Zantal "Bu durum ekonomimiz için bir depremdir" diye hayıflanıyor.

Amerikalıların şok halinde yaptıkları tespit şöyle: Çin, ucuz mal satarak dolar depoluyor. Asıl önemlisi, artık bu dolarlarla ne yapacaklarını da öğrendiler. Çin, ABD'nin "kutsal varlıklarından" IBM'in bilgisayar bölümünü almakla kalmayıp enerji alanına da el attı. Amerikan petrol firması UNOCAL'ın Çin ejderhası tarafından satın alınması olasılığı Amerika'yı yerinden hoplattı. Bu ilk salvoların devamının gelmesi bekleniyor ve bütün analizciler aynı noktada birleşiyor: Korkunun ecele faydası yok. Amerika'nın devri bitti.

Gelmiş Geçmiş En Büyük Ticaret Açığı ABD'yi batırıyor!..

ABD, tarihteki en büyük açığı, Çin ile yaptığı ticarette veriyor. Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) girdiği 2001 yılından beri, ABD'nin dış ticaretteki açığı katlanarak arttı ve 162 milyar doları buldu. Bu rakamın 2005 sonunda 200 milyar dolar olması bekleniyor. Çünkü ABD tasarruf yapmıyor. Ürettiğinden çok tüketiyor. İnsanlık tarihi boyunca, birbiriyle ticarete yapan iki ülke arasındaki ticaret açığı hiç bu kadar büyük olmamıştı.1990 dan beri Çin'in ABD'ye ihracatı yüzde bin 200 arttı. Çin Merkez Bankası'nda şu sıralar 700 milyar dolar döviz rezervi bulunuyor. Bu miktar, Çin'e bir müdahaleyle dolar kurunu cendereye alma olanağı verebilecek kadar büyük. Ayrıca bu döviz rezervi, Çin'in Amerikan firmalarına talip olması için kolayca yönlendirilebiliyor.

Der Spiegel'e göre, en büyük marketler zinciri Wal-Mart ABD'nin çıkmazını ortaya koyan tipik bir örnek. Cirosu Microsoft'un yedi katı ve 1,6 milyon kişi çalıştırıyor. Böyle bir kuruluşun ısmarladığı malların büyük çoğunluğu Çin kaynaklı olması, ABD için büyük bir problem demek. Bu marketler zincirine mal hazırlayan şirketlerin yüzde 80'ini oluşturan 5 bin firma Çin'de bulunuyor. Der Spiegel devam ediyor: "Dünya bir kere daha yeni bir düzen kurma sorunuyla karşı karşıya. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra ABD uzun bir tarihî dönem liderlik için beton döktüğünü sanıyordu. Ama aniden yeni birisi ortaya çıktı. Üstelik Batı'nın kendi silahlarıyla, ekonomik gücüyle onu vuran birisi. Ucuz malları yayıyor ve döviz dağlarını yiyor. Çin nefes kesen bir hızla dünyanın fabrikası oldu. Reagan'ın ekonomi danışmanı durumu, ‘ekonomide 11 Eylül' olarak tanımlıyor." [6]



[1] 15.09.2005 / Milli Gazete / Mahmut Toptaş

[2] 13.09.2005 / Akşam / Hüsnü Mahalli

[3] 14.09.2005 / Milli Gazete / Dr. Abdullah Özkan

[4] 14.09.2005 / Milli Gazete / Muhammed Ebrar

[5] 11.09.2005 / Aydınlık / Teoman Ali

[6] 11.09.2005 / Aydınlık


Bu yazarin diger makaleleri

OKURLARIMIZA, YAYINCILARIMIZA, YARDIMCILARIMIZA VE DOSTLARIMIZA ZARURİ BİR AÇIKLAMA:
  Çok değerli alakanız, arka çıkmanız, destekçi olmanız ve özellikle dualarınız...
Devami
DEMOKRASİ FELSEFESİ VE TARİHİ DENEYİM
  Demokrasi: kavram olarak, insanlığın umut ışığı ve soyut amacı...
Devami
KÜRDİSTAN'I KURMAK VE KORUMAK TÜRKİYE'YE Mİ DÜŞÜYOR?
  Başbakanlık eski Müstaşarı Yaşar Yazıcıoğlu: Türkiye CIA, MOSSAD ve...
Devami
DARBE KUŞKULARI, SUÇLULUK TELAŞINI MI YANSITMAKTAYDI?
İkinci darbe fısıltıları ve Ankara'yı karıştıran iddianın perde arkası 21 Mart...
Devami
REFERANDUMA "EVET", AMERİKA'YA "EVET" ANLAMI TAŞIRDI!
Başkandan: “Fon'un borçlanma yetkisi var” itirafı! Devletin başta gelen kurumlarının birer...
Devami
CHP’YE KUMPAS İDDİALARI VE MAL VARLIĞI DEDİKODULARI
  CHP’YE KUMPAS İDDİALARI VE MAL VARLIĞI DEDİKODULARI          Ahmet Hocamın dediği gibi: Sorunların...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3958

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR