Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün827
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta11355
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay109270
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16747245

IP'niz: 3.237.67.179
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182675

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Avrupa Macerası:UÇURUMDAN DÜŞERKEN, UÇTUĞUNU SANANLAR!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Müzakere Tarihi Kopardık Diye Kimse Övünmesin

Avrupa'yı Fethetmiyor, Teslim Oluyorsunuz!..

Girmek için her türlü tavizi verdiğiniz, bundan sonra vermeye devam edeceğinizi açıkça belli ettiğiniz Avrupa birliği adil bir ortaklığa dayanmıyor. Müslüman milletimizi 600 yıl boyunca dünyanın hâkimi yapan medeniyetimizi elinizle bir kenara itip, Batı'nın kan ve gözyaşından başka hiçbir şey vermeyen değerlerini "Medeniyet Projesi" olarak algılama körlüğünden kurtulamadınız.

 

Yaklaşık üç yıldır Batılıların istekleri doğrultusunda yapıp ettikleriniz ortada duruyor. Adamlar sizden zinayı suç saymamanızı istiyorlar; eşcinsellerin evlenebilmesi için yasa çıkartmanızı dayatıyorlar. Kur'an'a, başörtüsüne yönelik yasakları artırmanızı; kiliselerin önünü daha da açmanızı, evlerde bile kilise açılmasına imkân sağlamanızı, misyonerlere yardım edip destek çıkmanızı arzuluyorlar. Bütün kurumlarıyla birlikte sermayenizi kendilerine devretmenizi, egemenlik ve bağımsızlığınızı Brüksel'e havale etmenizi bekliyorlar...

Bu gerçekler ortadayken, "Ya bizi alır küresel güç olursunuz, ya da ebediyen Hıristiyan Kulübü olarak kalırsınız" diyen AKP kurmayları, kendilerini ve milleti aldatıyorlar.

Hıristiyan Birliği'ni kuran papazın heykelinin önünde imza attığınız Avrupa Anayasası bütün gücüyle Hıristiyan değerlerine atıfta bulunurken, Müslüman bir milleti o anayasaya tabi ettiğinizde acaba AB nasıl Hıristiyan Kulübü olmaktan çıkacak? Gerçekten vicdanlarınızda bu soruya verebileceğiniz makul bir cevap bulabiliyor musunuz?

Kim Allah'tan, peygamberden ve iman edenlerden yüz çevirirse, hiç şüphe yok ki, galip gelecek olanlar Allah'ın yardımcılarının ta kendileridir.[1]

Ey iman edenler, kendilerine sizden evvel kitap verilenlerle, kâfirlerden dininizi bir eğlence ve bir oyun yerine tutanları sakın dostlar (ve üzerinize hâkimler) edinmeyin. Allah'tan korkun, eğer (O'na) inanmış kimselerseniz.[2]

Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerin içinden her hangi bir zümreye boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra döndürüp kâfirler yaparlar.[3]

Türkiye'yi sürüklediğiniz yol yanlış. Bir yanda  dünyanın en dinamik nüfusunu, en büyük doğal zenginliklerini içinde bulunduran kendi medeniyetiniz, "Gelin, başımıza lider olun; hep birlikte adalet dolu Yeni Bir Dünya kuralım" diye sizi beklerken, öbür yanda 500 milyonluk bir vahşet medeniyetinin  sizleri yutmak için çırpındığını görmüyor musunuz?

Şunu kesinlikle unutmayın! Avrupa'ya fethe gitmiyorsunuz. Bizi biz yapan değerlerimizle oraya dâhil olmuyorsunuz. Tam aksine, Resulullah (sav) Efendimizin getirdiği büyük medeniyete, Abbasilerle, Emevilerle, Endülüslerle, ceddimiz Selçuklu ve Osmanlılarla bin yıl bütün dünyaya barış, adalet, kardeşlik, refah, huzur bahşetmiş bir medeniyete sırtınızı dönüyorsunuz. Böylece Haktan, hayırdan ve de halktan kopuyorsunuz!... Avrupalıların bile artık AB'den kurtulmak istediğini unutuyorsunuz.

Asla hatırınızdan çıkarmayın! Kim bu medeniyete sırtını dönerse dönsün, bu medeniyet asla güçsüzleşmez, asla dinamizmini yitirmez. Yitiren ancak O'na sırtını dönenler olur! Pişman ve perişan olursunuz!..

"Allah hâkimdir ve intikam alıcıdır."

Gönül kulaklarınız kapanmış, Kur'an'ın çağrısını ve uyarısını duymuyorsunuz...[4]

Akıllı Gâvur Uyarıyor: Türkiye Ret Edilmesin, Komedi Trajediye Dönmesin!..

Gerçekten de AB'nin sözlerini sadece Türkler ciddiye alıyor. Brüksel'de işlerin nasıl yürüdüğünden bihaber şekilde, mevcut üyelerin geçen aralıkta verdiği söze (yani belli kriterleri karşıladığı takdirde Türkiye'nin üye kabul edileceği sözüne) saf saf inanıyorlar. Hâlbuki o günden bugüne AB, Fransa ve Hollanda'dan gelen AB Anayasası'na ‘Hayır' oylarıyla sarsıldı ve Avrokratlar bu sonuçlardan esasen Türkiye karşıtı hissiyatı sorumlu tutuyor. Fransa ve Avusturya Türkiye'nin üyeliğine dair referandum düzenleme taahhüdünde bulunarak duruma mukabele etti. Fransızların yüzde 70'i, Avusturyalıların yüzde 80'i böyle bir referandumda ‘Hayır' oyu vereceklerini söylüyor ve üyeliği bloke etmek için bir tek veto kâfi. Fakat Türkler hâlâ neşeli bir iyimserlik içinde. Geçen hafta Avrupa Parlamentosu onlarla doluydu, zarif takım elbiseleri içinde, gözlüklü, nazik adamlar hepsi.

Avrupa Parlamentosu, Türkiye'nin 1915'teki Ermeni katliamlarındaki rolünü kabul etmesi ve Kıbrıs yönetimini bütün adanın meşru temsilcisi olarak tanıması gerektiğinde ısrar etti. Üyelikle ilgili başka hiçbir ülkenin önüne böyle şartlar konulmadı. Sözgelimi kimse Belçika'nın Kongo'daki zorbalıklarından dolayı aklanmasını talep etmedi. Ve AB'nin yeniden birleşme planını kabul eden Türk tarafı, reddedense Rum tarafıyken, Ankara'dan bu konuda daha fazla taviz istenmesi inanılmaz bir haksızlık gibi görünüyor...
Türkleri şimdi reddetmeyi göze aldık diyelim. Peki, önümüzdeki 10 yıl boyu aşağılayıcı tavizler koparıp, yüz binlerce AB yasasını sindirmiş hale getirip, bütün bunların ardından Türkleri yüz geri edersek ne olur? Ben söyleyeyim: Felaket olur.[5]

Avusturya Yalnız Zannedilmesin!

Avrupa hayranı ve psikolojik harekât erbabı basın ve televizyonlar AB'den gelen haberleri şaşkınlıkla izliyorlardı. Evvelki akşamdan beri hız verdikleri psikolojik savaş, istedikleri neticeyi henüz vermemişti.

17 Aralık kararı sırasında oynadıkları tiyatroyu tekrarlamak istedikleri açıktı. Avusturya biraz direnecek; bu arada tartışma özel ortaklık lafının belgeye sokulup sokulmamasına indirgenecek ve bu kelimenin tamamı belgeye girmemiş ise tekrar bayram yapılarak kutlamalara geçilecekti. 17 Aralık'ta her şey Kıbrıs Rumlarının tanınması üzerine yoğunlaştırılmış; bu arada AB tanıma talebini zamana yaymayı kabul edince, bu, büyük bir zafer gibi halka yutturulmaya çalışılmıştı. Oysa o sırada AB tarafı belgede Türkiye'ye verilen AB üyelik perspektifini kuşa çevirmiş ve bir tür içi boş özel statü haline getirmişti.

Bizimkiler bu belgenin her halde kuşdiliyle yazılan versiyonunu okumuş olmalılardı ki, bunu milli bayram havasında Ankara sokaklarında kutlamakta beis görmediler. Ama Ankara'da profesyoneller tarafından okunan bu belgenin aslında bir tür özel statü teklif ettiği ortaya çıkınca, bu defa da Brüksel'deki büyükelçimiz vasıtasıyla bu unsurları kabul etmeyeceğimize dair AB'ye nota verdik.

Galiba şimdi de benzeri bir oyun var. Bizim psikolojik harekât erbabı gazetecilerin Lüksemburg'dan yaptıkları yorumlar da bunu doğruluyor. Avusturya'ya atfen söylenen ayrıcalıklı ortaklık sözcükleri metinde yer almazsa belgenin geri kalan kısmının aynen kabul edilmesi gibi bir risk var karşımızda. Oysa belgenin geri kalan kısımlarının kabul edilebilir tarafı yok.

17 Aralık kararları içi boş bir özel statü teklif etmekteydi. O kararlar üzerine inşa edilen müzakere çerçeve belgesi bu özel statü girişimini pekiştiriyor. Ayrıca dış politikamızdaki temel konular hakkında köklü tavizler istiyor. Ve teklif ettiği müzakere süreci hangi açıdan bakılırsa bakılsın sürdürülemez nitelikte. İşin garip tarafı Avrupa Birliği tarafının günün bu saatinde Türkiye'nin Avrupalı olup olamayacağıyla ilgili bir tartışma yürütmekte olması.

Dün sabah toplanan AB dışişleri bakanları toplantısı öğle saatlerinde her hangi bir uzlaşmaya varamadan dağılırken İngiltere dışişleri bakanının Türkiye'nin Avrupalı kimliğinden şüphe duyulmamasını istemesi ve Türkiye'nin Avrupa Konseyi üyesi olduğunu hatırlatması içerde hâlâ nelerin tartışılmakta olduğunun işaretlerini veriyordu. Türkiye'nin Avrupalı kimliğe sahip olup olmaması ayrı bir tartışmadır. Ama üyelik vaadiyle yalvarma odasında sımsıkı tutulan bir ülke hakkında son dakikada bu tartışmanın yapılması ne hallere düşürüldüğümüzün resmidir.

Bu arada hatırlatmakta fayda var. Bu muhalefetin hepsi yalnızca Avusturya'dan kaynaklanıyor olamaz. Viyana bunu tek başına yapamaz. Muhtemelen pek çok ülke Viyana'nın arkasına saklanıyor. Viyana kendi kamuoyunda yükselen Türkiye karşıtlığından fevkalade rahatsız. Baştan beri Türkiye'nin tam üyeliği işine sıcak bakmıyordu. Şimdilerde bu işi öldürmek ve katilliğini üstlenmek konusunda istekli.

Avusturya buna soyununca Türkiye konusunu durdurmak isteyen pek çok kuzey ülkesi de Viyana'nın ardına saklanıyor. Eğer yirmi dört ülke bir tarafta ve sadece Avusturya öbür tarafta olsa bu iş böyle olmazdı. Her şeyden önce içerde neler döndüğünü diğer ülkeler basına ayrıntılı bir şekilde açıklardı. Ayrıca Avusturya'nın seçilmiş başbakan adayına görevden el çektiren AB isterse Viyana'ya bu konuda da adım attırırdı.

Genelde kıta Avrupası özelde ise kuzey ülkeleri Türkiye konusunu bir şekilde durdurmaktan yanalar. Çünkü kendi kamuoylarında yükselen genişleme karşıtı siyasi hava Avrupalı liderleri rahatsız ediyor. Ayrıca Avrupalı liderler Türkiye'nin ayrı bir kültüre daha doğrusu ayrı bir dine mensup olmasını pek kabullenemiyorlar. Müslüman Türkiye ve Hıristiyan Avrupa ayrımları onların kafasında berrak. Bunu görmemek için Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül olmak gerekiyor galiba...[6]

Askerin Karşı Çıktığı Çerçeve Maddesi!..

AB Çerçeve Belgesi'ne askerin tepkisi var ve bu tepki fren niteliği taşıyor.

Çerçeve Belgesi'ndeki 5. madde aynen şöyle:

"Tam üyeliğe kadar geçecek süre içinde, Türkiye uluslararası kurumlarda üçüncü ülkelere yönelik politikalarını ve tutumunu, AB ve üye ülkelerin politika ve tutumlarıyla aşamalı olarak uyumlu hale getirir. (Tüm üye ülkelerin bu kurumlardaki üyeliği ile ilgili hususları da içerecek biçimde)."

Çoğu diplomatik metinler gibi, dışardan okuyana, bu adamlar ne diyor, dedirten bu cümlelerin anlaşılabilir bir yorumu var.

Güney Kıbrıs-NATO Bağlantısı

Bu karışık cümleleri, askeri kanat, "Güney Kıbrıs-NATO ilişkileri" olarak yorumluyor. Güney Kıbrıs'ın NATO'ya alınmak istenmesi olarak algılıyor.

AB'nin, Türkiye'yi Çerçeve Belge'de bu yönde bağlamak istediğini savunuyor.

Askerlere göre, uluslararası kurumla, AB özellikle NATO'yu ve arkadan OECD'yi kastediyor.

Parantez içinde yer verdiği, tüm üye ülkelerin bu kurumlardaki üyeliği, ifadesiyle, belli uluslararası kurumlarda Rum Kesimi'ne üyelik yolunu açmaya çalışıyor.

AB-NATO Yakınlaşması

AB'de bir akım var. NATO bağlantılı. AB'ye üye ülkelerin aynı zamanda NATO üyesi olmalarını öngören bir görüş.

AB Rumları NATO'ya almak istiyor. Ancak, önündeki engel Türkiye. Çerçeve Belge'nin 5. maddesine yazdığı o karışık cümleyle, Türkiye'nin NATO'da Rumlara karşı veto hakkını kaldırmasını istiyor. Parantez içindeki o cümlecikle, Rumların üyeliğini garantiye almayı tasarlıyor.

Tıkanma Maddesi

Bu maddeye özellikle askeri kanat karşı çıkıyor.

Çerçeve Belge'de Ankara ile AB Komisyonu arasında anlaşmazlık yaratan başka maddeler de var. Ancak, bu maddeye bazı askerler, "biz Rumların NATO'ya girmesine izin vermeyiz" itirazında bulunuyor.

Sonuç olarak, AB Türkiye'ye "Rumların NATO üyeliğine izin ver" diyor. Ankara ise, askerin uyarısıyla, "hayır" karşılığını veriyor.

AB bütün yumurtaları aynı sepete, Çerçeve Belgesi'ne koyuyor. Ne koparırsam kârdır hesabında. Verip vermeyeceği belli olmayan üyelik karşılığında, almayacağı şey kalmasın istiyor. AB'nin hesabı, çarşıya uymuyor.

Bir Başka Asker Etkisi

Yapılan değişiklikler sonrasında, dışardan bakınca, sivil niteliği ağır basan MGK, siyasal kararlarda yine ağırlık taşıyor. Son örnek, AB ve Güney Kıbrıs.

AKP Hükümeti ile AB Komisyonu arasında fırtınalar yaratan limanların ve hava alanlarının Güney Kıbrıs'a açılması, MGK'nın da gündeminde yer alıyor.

Askerler limanların ve hava alanlarının Rumlara açılmasını istemiyor.

Bu yöndeki kaygılarını çok net dile getiriyor. Hatta bu görüş yazıya dökülüyor. Bunun kaynağında, "hava alanları ve limanların açılması, Güney Kıbrıs'ın tanınmasına yol açar" kaygısı yatıyor.

Ankara kulislerine yansıyan havaya göre, AKP Hükümeti limanlar ve hava alanlarıyla ilgili olarak, biraz da bu nedenle AB karşısında ayak sürçmek zorunda kalıyor.

Kamuoyunda askerin sesi pek çıkmıyor. Ama temel politikalarda etkisini derinden derine hissettiriyor![7]

T. Erdoğan: Kuru Kuruya Yahudi Düşmanlığı Yapılmasın! Değerlendirmesi.

AK Parti'nin Kızılcahamam kampında özelleştirme ihalelerine, özellikle de Galataport tartışmalarına değinen Erdoğan şöyle konuştu: "Daha fazla parayı kim veriyor, biz ona bakıyoruz. Galata rıhtımı çocukluğumun geçtiği yerdir. Yıllık kazancı 5 milyon dolardır. 50 yılda 250 milyon dolar yapar. Şimdi ise 3 milyar doların üzerinde bir rakam var. İnsaf et. Yatırımı da katarsan 4 milyar dolar yapar. Burayı alanın kim olduğunun hesabı da çok önemli. Alan ortaklardan birisi dünyanın bir numaralı turizm firması. Kimler gelecek Türkiye'ye? Dünyanın en önemli işadamları aileleriyle İstanbul'a gelecekler. İstanbul bu şekilde dünyada daha farklı şekilde tanınacak. Tophane'nin halini bu fakir bilir, onlar benim kadar bilmez. Kimse kuru kuruya Yahudi düşmanlığı yapmasın. Bunu yapmak, bundan reyting sağlamak istiyorlarsa, bunu Türkiye'nin genel politikası olarak değil, partilerinin genel politikası olarak ilan etsinler."

TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı'nın Türkiye AB'yi Lider Yapar Felsefesi...

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, Antalya'da düzenlenen Gelişim ‘05 Kongresi'nde AB üyeliğinin normal şartlarda en fazla 8-10 yıl sürdürülebilecek müzakereler sonucunda gerçekleşebilecek bir süreç olduğunu belirtiyor. Sabancı, "Bu süreyi aşan projeksiyonların Türkiye'nin şu ana kadar aldığı mesafeyi dikkate aldığımızda abartılı olduğunu belirtmeli. Her ne kadar müzakere süreci, AB'ye üye olan diğer ülkelerin deneyimlerinde de görüldüğü gibi, bu desteği bir miktar aşındıracak olsa da üyelik sürecinde önemli beklentileri olan toplumumuzda destek yine de yüksek bir düzeyde kalacak. Özellikle bazı başlıklarda zorlu geçecek müzakere sürecinin sonunda, AB'yi küresel planda aktif oyuncu haline getirebilecek bir aday ülke konumundayız" diyerek, Siyonist sermayenin dünya hâkimiyetine hizmet ettiğini ortaya koyuyor.[8]

AKP İktidarından Musevilerin Memnuniyeti:

Türkiye Musevileri AKP Hükümeti'nden memnun olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Washington Times'ın Yazarı Frank J. Gaffney'in  geçtiğimiz günlerde yazdığı ‘İslamcı Türkiye'ye Hayır' başlıklı yazıya sözde tepki gösteren Museviler,  AKP hükümetine övgüler düzüyor. Bu tepkilere Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun da seviniyor. Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto ile bir görüşme yapan Coşkun, Pinto'nun görüşlerini okuyucularına şöyle aktarıyor: "Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ben bugüne değin bize bu kadar içtenlikle yaklaşan başka bir hükümet görmedim. AKP hükümeti, bize en büyük desteği veriyor. Vatandaşlık muamelesi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Dini azınlıklara bu kadar değer veren başka bir hükümet gelmedi"

"Başbakan, Musevilere Sahip Çıkıyor"

Pinto'nun bu ifadelerinin ardından Coşkun yazıya şöyle devam ediyor: "Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Yahudi düşmanlığına karşı sağlam bir duruşu olduğunu söyleyen Pinto, ‘Erdoğan her fırsatta Yahudi düşmanlığının yanlışlığına dikkat çekiyor' dedi. Pinto, Washington Times'ta çıkan yazı nedeniyle yapılan çalışmaları da anlattı. Cemaat adına gazeteye bir açıklama gönderilmiş ve Gaffney'in yazısının gerçekleri yansıtmadığı, maksatlı olduğu vurgulanmış. Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı sıfatıyla Pinto da Washington Times'a bir mektup göndermiş. Ayrıca Türk Musevi Cemaati'nin yazıdan duyduğu rahatsızlık, Amerikan Yahudi cemaatlerine de yansıtılmış. Bensiyon Pinto bu konuda aynen şunu söyledi: ‘Amerikan Yahudi cemaatlerine ‘Bu rezaletleri durdurun' diye tepki gösterdik.' Sonuç şudur:  Yahudi asıllı yazar Gaffney'in provokasyonu geri tepmiştir. Hem de Türk Musevi cemaati eliyle" diyen yalaka yazar A. Hakan Coşkun kendisini ve avenesini teselli ediyor. 

Öte yandan AKP'ye bir övgü de, Türk Musevi Cemaati Başkanı Silvyo Ovadya'dan geliyor. Ovadya: "Bizler, kişi ya da cemaat olarak yetkililerden ne bir ayrımcılık, ne de adil olmayan bir davranış gördük. Başbakanımız, Türkiye'nin birçok değişik bölgesinde anti-Semitizmi kınayan ve bunun hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini açıkça belirten konuşmalar yapmıştır." Diyerek şükranlarını dile getiriyor.

İsrail'den Yeni Ataklar Geliyor!

İçerideki Musevilerden AKP iktidarına teşekkürler yağarken, İsrail Dışişleri Bakanlığı Özel Projeler Sorumlusu Büyükelçi Mose Kamhi de, Türkiye'nin, İsrail ile yüksek teknoloji üretimi ve pazarlamasında işbirliği yapabileceklerini bildiriyor.

Zamanlama açısından önem taşıyan açıklamada Büyükelçi Mose Kamhi, Türkiye ile İsrail arasında gelecek yıl Mart ayında kutlanacak olan Serbest Ticaret Anlaşması'nın 10'uncu yılı nedeniyle yaptığı açıklamada, bu 10 yılın, yalnız ekonomik ve ticaret alanlarında değil, birçok düzeyde iki ülke arasında kapsamlı ve çok boyutlu bir işbirliğinin yoğun ivme kazandığı bir dönem olarak anılarda yer alacağını, anlaşmanın salt ticaret bağlantılarının ötesinde, ülkelerin ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını kaydediyor.

Yüksek Teknoloji

Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacminin gerçek işbirliği potansiyelini tam olarak yansıtmadığını anlatan Büyükelçi Kamhi, iki ülkenin yüksek teknoloji konusunda işbirliği yapması gerektiğini, bu konuda İsrail'in her türlü yardımı yapacağını belirtiyor.

Kamhi, şöyle devam ediyor:

"Nitekim Türkiye ile İsrail arasında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan'ın ziyareti sırasında, 2 Mayıs 2005 gününde iki devlet arasında sanayi alanında AR-GE işbirliği çerçeve anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın yaşama geçirilmesi için geriye kalan, Türkiye ve İsrail'de ratifikasyon ve nota teatisi işlemleri, Türkiye'de bu anlaşmanın işlevinden sorumlu kılınacak kurumun  yetkilendirilmesi ve her iki ülkenin de gereken bütçeyi ayırmalarıdır."[9]

"Peter Haklı Çıkıyor" Hikâyesi...

Gerçek bir Türk dostu olan Uluslararası Basın Enstitüsü'nün (IPI) eski Direktörü Peter Galiner, 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliği (AB) zirvesinden ‘Türkiye ile müzakerelere başlama' kararı çıktığı zaman bana bir mektup yazarak:

‘Sizi aldatıyorlar Oktay... Avrupa Birliği sizi oyalayacak, umut verecek, ama hiçbir zaman istediğiniz gibi tam üye olamayacaksınız' demişti. Ben de kendisine kızmıştım.

Kızmıştım, çünkü elimizde AB zirvesinin 1999 tarihinde aldığı ‘Türkiye, Kopenhag kriterlerini yerine getirdiği takdirde öteki aday ülkelerden farklı olmayan bir müzakere süreci sonunda tam üye olacağı' kararı vardı.

Kızmıştım, çünkü 1999 Helsinki zirvesi, ‘Kıbrıs sorununun Türkiye-AB ilişkileri dışında' tutulacağı, AB adına Türkiye'ye açıkça -ve yazılı olarak- vaat edilmişti.

Kızmıştım, çünkü Avrupa Parlamentosu'nun (AP) yıllar önce aldığı ‘Ermeni soykırımını tanıma' kararı hukuken bir değer taşımıyordu. Dahası... Yıllardır Türkiye ile AB arasında sürüp gelen görüşmelerde, tartışmalarda bu konu hiçbir zaman Türkiye'nin karşısına çıkarılmamıştı.

O halde AB üyesi olmak amacıyla elinden geleni yapan Türkiye'yi ‘verdiği sözü tutmakla' ve ‘dürüstlükle' övünen Avrupa'nın bir oyuna getirmesi kabul edilebilir miydi?

Oysa önce ‘öteki adaylarla eşit koşullar' taahhüdünden caydılar. Bir şey demedik.

Sonra ‘Kıbrıs'la ilgili vaatlerini çiğnediler. Yine üstlerine gitmedik. Sadece ‘Problem çözülmedikçe Güney Kıbrıs'ı tanımayacağımızı' ilan etmekle yetindik. ‘Ermeni soykırımını tanımamızı' da AP kararlarını bizim için hukuken bağlayıcı hale getiren Müzakere Çerçeve Belgesi ile zorlamaya başladılar. (AP kararları, örneğin Fransa yahut Bulgaristan için tavsiye niteliği taşıyacak ama Türkiye onlara uymak zorunda olacak, böyle bir saçmalık düşünülebilir mi?)

Şimdi galiba Peter Galiner dostuma mektup yazıp, ‘Maalesef sen haklıymışsın' diyeceğim.

Peki, tüm bunlara yani AB'nin şu yukarıda özetlediğim dürüstlükle bağdaşmayan tutumuna rağmen biz ‘Müzakere Çerçeve Belgesi'ne koyduğunuz her şeyi kabul ediyoruz ve 3 Ekim günü gelip sizinle müzakere masasına oturuyoruz' dersek ne olur?

1- Lafı dolandırmaya gerek yok... Güney Kıbrıs'ı tanıyacağız. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni eski bir EOKA'cı (terörist) olan Rum Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos'la el ele vererek tarihe gömeceğiz. Oradaki Türk askerini, ‘AB toprağını işgal etmiş' hale düşeceği için geri çekeceğiz.

2- Müzakerelerin ucu açık olduğu için (bu aşağılayıcı şart öteki aday ülkelerin hiçbirine uygulanmadı) ağzımızla kuş da tutsak, müzakereler bitince AB bize ‘Tamam, istediklerimizi yaptınız. Ama sizi üye olarak almaya biz hazır değiliz' diyebilecek. Böylece üyelik çıkmaz ayın son çarşambasına kalacak.

Sadece bunlar değil. Örneğin, ‘Öteki üyelerin vatandaşları başka ülkede rahatça iş bulup çalışacak ama Türklere bu hak tanınmayacak. Türk çiftçisi tarımsal desteklerden yararlanmayacak. Türkiye, AB'nin mali yardımlarından yararlanamayacak'. Daha da var ama yer kalmadı.

Bu durumda ‘oturup biraz düşünsek, AB üyeliği hedefinden vazgeçmesek, AB'nin müktesebatını benimseyip uygulamaya devam etsek ama AB ile müzakereyi uygun zamana ertelesek' doğru olmaz mı?[10]

Türkiye'nin Sevr'i Başladı

AB ile müzakerelerin başlamasını değerlendiren ekonomi çevreleri Türkiye'yi büyük sıkıntıların beklediğine dikkat çekiyor. Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, AB sürecinin çok acılı olacağını belirterek, "Esas acı bundan sonra olacak. Müzakerelerin ucu açık, para yok. Türkiye'nin Sevr'i bugün başladı. Bugüne kadar gördüklerimiz hiç bir şey değildi. Türkiye'de Sevr'in düğmesine basıldı" şeklinde konuştu.

Avrupa Birliği Türkiye'yi Esir Aldı

 Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde tam bir illüzyon yaşanıyor. Gerçek ile bize gösterilenler arasında dağlar kadar fark var. Bunda medyanın da büyük payı bulunuyor; gerçekleri gizleme konusunda medya suç ortaklığı ve yataklık yapıyor.

Önce şöyle geçmişe bir uzanıp Türkiye'nin Avrupa Birliği macerasını hatırlayalım: 1959 yılında Türkiye o zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu olan kuruma ortaklık için başvuruyor. İki ay sonra AET, Türkiye ile birlikte Yunanistan'ın da ortaklık başvurusunu kabul ediyor. 12 Eylül 1963'te Ankara Anlaşması imzalanıyor. Bu anlaşmayla birlikte Türkiye tam üyelik hayalleri kurmaya başlıyor. 1987 yılında üyelik için Avrupa Birliği'ne başvuruyoruz. İki sene sonra "üyeliğe hazır olmadığımız" açıklanıyor. Aradan yedi sene geçiyor, üyeliğe hazır olmadığı söylenen Türkiye ile 1996 yılında Gümrük Birliği anlaşması imzalanıyor. 1999'da Helsinki zirvesinde Türkiye AB üyeliğine aday oluyor. 2004'te AB ilerleme raporunda Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlayabileceği tavsiye ediliyor. Bir sene sonra, AB Konseyi, Ankara Anlaşması'nı Kıbrıs Rum kesimini de kapsayacak şekilde genişleten ek protokolü onaylıyor. Türkiye sırf müzakerelere başlayabilmek uğruna bu ek protokolü onaylıyor. Müzakere tarihi olarak gösterilen 3 Ekim öncesi Avrupa Parlamentosu Türkiye aleyhinde "Rum kesimini tanıyın, sözde ermeni soykırımını da kabul edin!" diyen tokat gibi bir karar alıyor.

Türkiye 3 Ekim sürecine işte böyle bir geçmişten geliyor. Neredeyse yarım asra yaklaşan Türkiye- Avrupa Birliği ilişkileri tam bir ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik tarihi...

Yarım asırlık süreçten anlaşılıyor ki, Avrupa aslında Türkiye'yi hiçbir zaman kendi kurduğu birliğe almak istememiş. Bunun başta dini, sosyal, ekonomik ve siyasal olmak üzere pek çok nedeni var...

Türkiye'yi kendi içine almak istemeyen Avrupa, aynı zamanda Türkiye'den vazgeçmeyi de göze alamamış... Tarihi süreç incelendiğinde bu açıkça anlaşılıyor. Türkiye bunalıp "artık yeter!" dediğinde ip biraz gevşetilmiş, ufak-tefek kazanımlar elde etmesine izin verilmiş ama hiçbir zaman diğer ülkelerle eşit bir zeminde Türkiye ile oturulup konuşulmamış, müzakere edilmemiş...

Mevcut siyasal iktidarın 3 yıldır yürüttüğü  Avrupa Birliği sürecine bakıldığında da, Avrupa ülkelerinin nasıl iş ciddiye bindiğinde anında tavır değişikliği içine girdikleri, asıl yüzlerini gösterdikleri görülmektedir.

AKP iktidarı iş başına gelir gelmez Türkiye'nin tek alternatifi olarak Avrupa Birliği perspektifini gösterdi. "Türkiye AB'den başka bir yere rotasını çeviremez" dendi.

Rotasını AB'ye çeviren Türkiye'nin önüne "Kopenhag Kriterleri" adı altında bir yığın talep konuldu. Hükümet, deyim yerindeyse "ne isteniyorsa onu yaptı"; AB'nin talep ettiği yasaları çıkarttı, Türkiye'nin ulusal güvenliğini tehlikeye atma pahasına AB'nin isteklerini aynen yerine getirdi. Bu arada ne sivil toplum örgütlerinin, ne de kamuoyunun diğer sağduyu sahibi unsurlarının haklı uyarılarını dikkate aldı. 

Ve müzakerelerin başlayacağı tarih olan 3 Ekim geldi çattı... Yani iş ciddiye bindi. İşte Avrupa Birliği bu noktadan itibaren su koyvermeye başladı, aslında Türkiye ile üyelik ilişkisi değil, "parya" ilişkisi kurmak istediğini, imtiyazlı ortaklık teklifiyle ortaya koydu. AB Türkiye'nin kaynaklarını sömürmek istiyordu, onu birliğin içine almak niyetinde değildi!

Çünkü AB Hıristiyan birliğiydi, Müslüman bir ülkenin böyle bir birlikte ne işi olabilirdi!  AB'nin kendi "değerleri" vardı,  İslam mayasıyla yoğrulan bir toplumun Avrupa'nın değerleriyle kaynaşması mümkün müydü? Mevcut iktidar AB üyeliğine hep ekonomik boyutuyla baktı, hiç sosyal, kültürel ve siyasal açılardan değerlendirmedi. Oysa Türkiye'nin AB üyeliğinin kültürel ve siyasal açıdan önümüze koyduğu fatura çok daha kabarıktır.

Avrupa Birliği "üyelik" vaadiyle Türkiye'yi teslim almak istemektedir. Kendi değerlerini, ülkemizde hâkim kılmayı amaçlamaktadır. Avrupa Birliği projesi sadece ekonomik bir oluşum değildir, birliğin siyasal ve kültürel hedefleri çok daha tehlikelidir.

AB ile müzakerelere başlamayı Türkiye için bir "başarı" olarak sunanlar, aslında Türkiye'nin AB elinde esir düştüğünü gizlemektedirler.

Müzakerelerin ucu açıktır, ne zaman biteceği hiç belli değildir, her istenilen anda müzakere süreci anında askıya alınabilecektir...

Böyle bir süreçte AB ile müzakere masasına oturmak; önümüzdeki yıllarda Avrupa'nın ülkemizi Allah korusun bölünmeye doğru götürecek talepleriyle karşı karşıya kalmak demektir. Kimse gerçekleri bu milletten saklamaya kalkışmasın, gizlemekle sorunları çözemediğimizi artık görmüş olmamız gerekir.
İktidar, Türkiye'nin "lider ülke" vizyonuna ve tarihi birikimine sahip çıkmalıdır. Türkiye, AB'nin şamar oğlanı olacak bir ülke değildir. Müzakere masasına oturmasını bilenler, şerefleriyle o masadan kalkmasını da bilmelidirler. Ama bilemediler!..[11]



[1] El-Maide: 56

[2] El-Maide: 57

[3] Al-i İmran: 100

[4] 04.10.2005 / Milli Gazete

[5] 03.10.2005 / Radikal / The Daily Telegraph / Danıel Hannan

[6] 04.10.2005 / Milli Gazete / Hasan Ünal

[7] 01.10.2005 / Hürriyet / Yalçın Doğan

[8] 03.10.2005 / Sabah

[9] 04.10.2005 / Milli Gazete

[10] 02.10.2005 / Hürriyet / Oktay Ekşi

[11] 05.10.2005 / Milli Gazete / Dr. Abdullah Özkan


Bu yazarin diger makaleleri

EKONOMİK TUSUNAMİ YAKLAŞIYOR!
  "İşsizliğin göç haritası" raporu bu gidişin vahametini gözler önüne...
Devami
TÜRK VE AMERİKAN EKONOMİLERİNİN ÇÖKÜŞÜ
  Döviz ve altındaki hızlı tırmanış ve faizlerdeki artış neyi...
Devami
AMERİKA'NIN TAHTI SALLANIYOR MU?
  Amerika'nın tahtı sallanıyor mu? Sadece bizim değil, dünyanın dört...
Devami
Siyonistlerin Kaygısı: AKP İLE BİRLİKTE, TÜRKİYE ELİMİZDEN GİDİYOR
ABD'ye Türkiye'ye Müdahale Çağrısı Yapılıyor! Amerikan Dergisi Newsweek, AK Parti'ye açılan kapatma davasını...
Devami
İSTATİSTİKLERİN İNSAFI VE AKP EKONOMİSİ'NİN İFLASI
Borsada yabancıların payı yüzde 70'i geçiyor İMKB'deki hisse senedi pazarlarında yabancılar;...
Devami
GAVURDAN BORÇ ALAN, BUYRUK TA ALIR!
  Niçin IMF politikaları kitleleri yoksullaştırmaktadır?  Ülkemizde istatistiki rakamlar ekonominin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4585

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR