Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün312
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10840
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108755
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746730

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182534

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

BİR TÜRKİYE FOTOĞRAFI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

30 Ağustos mesajında Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, "Toplumsal güven ve istikrarın yolunun Anayasa'ya bağlılıktan geçtiğini" söylüyordu. Özkök, "Anayasa'nın değiştirilemez niteliklerinde oluşacak en küçük bir aşınma, meyvenin içini çürütür. Bunu da durdurmak zordur" diyordu..

"AB hedefi Ata'nın vizyonu mu?!"

"Artık, kendimizi olduğumuzdan aşağıda görme alışkanlığımızı terk etmeliyiz. Bu bağlamda, ulusu sürekli dinamik tutan, geri kalmışlıktan kurtaran ve bölgesinde çok farklı bir konuma taşıyan ana itici güç, Büyük Atatürk'çe ulusa verilen "Çağdaş Medeniyetler Seviyesine Ulaşma" vizyonudur. Bu vizyon sayesinde Türk ulusu, karanlık cereyanların etkisinden sıyrılarak bugünlere ulaşabildi. AB'ye üyelik hedefimiz bu vizyonun bir aşaması. AB üyeliğini, Ulu Önder Atatürk'ün bizlere verdiği "Türkiye'yi çağdaş uygarlığın ilerisine taşıma hedefi için önemli bir araç." Şeklinde görüş bildiren Hilmi Özkök'ün konuşması bir çelişkiler çeşnisini andırıyordu. Şimdi merak ediyoruz:

 
  • a- Atatürk: "Muasır medeniyete ulaşma ve onu aşma" hedefini gösterirken, kalkıp "AB hedefi Atatürk'ün vizyonudur" demek, acaba açık bir saptırma ve istismar mı içermektedir, yoksa bir bilgi eksikliği ve kavrama yetersizliği midir?
  • b- Bir yandan "Anayasa'nın değiştirilemez niteliklerinde oluşacak en küçük bir aşınma meyveyi çürütür" demek, öte taraftan egemenliğimizin AB'ye devrine fetva verip övmek bir çelişki değil midir?
  • c- Hem Atatürkçü düşüncenin "dogmalardan uzak bilimsel bir yaklaşımı ifade ettiğini" söylemek, hem de Yozlaşmış Hıristiyanlık dogmaları ve emperyalist ihtiraslar temeline kurulan AB'yi çağdaşlaşma hedefi diye göstermek...

      Ve yine Kabbalist safsataların ve Siyonist saldırı ve sapıklıkların terör devletine dönüştüğü İsrail'le ilişkileri özellikle önemsemek nasıl izah edilecektir?

  • d- Dogma ile kastedilen nedir? Manevi değerlerimiz midir? Yoksa hem geçmişte, hem günümüzde haksızlığı ve ahlaksızlığı ile malum Barbar Batı Felsefesi, ilericilik ve gerekli... Ama İslam Dini ve dinamizmi ise: Gericilik ve tehlikeli olarak mı değerlendirilmektedir?

FOTOĞRAF RAPOR                                            

AKP Hükümetinin sergilediği en problematik ve polemik tavırlardan birisi de, "muhatap bulunamaması" ile ilgili durumudur. Zira hükümette, hangi sorunun kiminle müzakere edileceğini bulabilmek, tamamıyla "şansa kalmış"tır.

Yine hükümette "sorumlu" bulmak da ayrı bir problem durumundadır. Kimse "sorumluluk" kabul etmeyince; kalıcı icraatlara imza atacak bakan ve bürokrat bulmak da o nispette zorlaşmaktadır.

SİYASİ TABLODA GENEL GÖRÜNÜM

AKP Hükümetleri ve Gelinen Son Nokta

Küresel güç odakları'ndan aldığı destekle iktidara taşınan AKP; Abdullah Gül'ün başbakanlığı ile kurulan 58. Hükümet'in hemen akabinde, Siirt Seçimleri yolu ile milletvekilliği sorununu kolaylıkla aşan Recep Tayyip Erdoğan başbakanlığa taşınmıştır.

18 Mart 2003'de Başbakan Erdoğan tarafından TBMM'ye sunulan 59. Hükümet Programı ile start alan hükümetin ülkeyi getirdiği durum ortadadır;

Zaten yeterince kan kaybına uğranılan "diplomatik ilişkiler" çerçevesinde "prestij kaybı" tavan yaptırılan dış politikaları...

  • üKüresel dayatmalara paralel seyreden ve iflasa sürüklenen tehlikeli ekonomi kararları,
  • üTeröristbaşı Abdullah Öcalan ve Ermeni Soykırımı İddiası başta olmak üzere AB Süreci'nden beslenen "etnik kartlarla köşeye sıkıştırılmaya çalışılan" dayatmaları,
  • üGümrük Birliği'nin genişletilmesi, Güney Kıbrıs Rum Devletinin tanınması, Ermeni Soykırımı'nın kabul edilmesi, askeri gücün etkinliğinin törpülenmesi, teröre kapı açıcı unsurların desteklenmesi gibi "onur kırıcı şartlar"la başlayıp farklı kulvarlarda açılıma uğratılan "talep listesi" ile sürekli olarak, dış güçlerin çekilip "istedikleri yönde güdümleyerek harekete zorladıkları bir Türkiye fotoğrafı vardır."

Acaba; 60. Hükümet mi, Başkanlık Sistemi mi?

Ancak şu an hız verilen sinsi hazırlıklar ile:

  • Anayasa Mahkemesi'ni kaldırmak türünden "köklü adımlar"la yargıyı pasifize etmek,
  • TSK'yı MSB'ye bağlayarak orduyu iradi anlamda zafiyete düşürmek,
  • YÖK'ü tamamen kaldırarak akademik camiayı saha dışına itip oyun kurulacak alanı genişletmek,
  • Diyanet İşleri Başkanlığı'nı lağvedip dini bahisler konusundaki yönlendirme gücünü ehil olmayan illegal güç odaklarına paylaştırarak, bu durumu "küresel kozlar hanesi"ne kayıt etmek,
  • Danıştay, Sayıştay, RTÜK gibi önemli kurumlarda revizyona giderek kurguyu genişletmek,

Gibi adımlar atılmaya çalışılıyorsa da; bu anayasal oynamalardan rejim değişikliğine geçiş; istenilen süratte gerçekleştirilemeyebilir de.

Irak Anayasası'nda yapılan "ince ayarlar" ile "gevşetilmiş bir konfederalizm"e geçiş yaşandı. Ancak aynı sürecin Türkiye'de yaşanması ise oldukça düşük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla ülkenin sürpriz bir sistem değişikliği kadar, 60. Hükümet Dönemi'ni yaşaması da bir o kadar olasıdır.

60. Hükümet'i Kim Kurar?

Eğer AKP'nin "güdümlü ılımlı İslami rejim"e geçişte söz konusu zamanlama hatası yaşanır ise; ister istemez "küresel dikkat", piyasaya sürülecek yeni oyuncu ve işbaşına getirilecek hükümet modeli üzerinde daha fazla odaklanmak durumunda kalacaktır. Yani sahaya sürülen yeni "siyasi figür" AKP Hükümeti'nin sergilediği kondüsyon düşüklüğünü aşarak global planların tatbiki açısından daha rahat bir zemini temin edebilir olmalıdır.

Küresel aktörler işin bir başbakan bulmakla kolayca çözüleceğine "safça" inandıkları müddetçe yanılgılar dizisi devam edecektir. Sonuçta "yabancı güç merkezleri"yle yola çıkmak; "sonuç almamak" ile eş anlamlıdır.

Bu çerçevede bakıldığında; itina ile yaratılan siyasi seçeneksizlik ortamının, sürpriz bir Politikacıyı! Gündeme getirebileceği de son derece olası ve akla yatkındır.

Ancak şu an siyasi arenada yer alan klasik yapılar üzerinden gidildiğinde, olası modelin "siyasi seçeneksizlik kilidi"nden çok daha fazla etkilenmesi söz konusu olacaktır.

AKP'nin ve diğer partilerin dengeleri değiştirebilecek güçte olmayan yapılar olduğu göz önüne alınırsa, ya 60. Hükümet'i, sürpriz bir oyuncu ile siyasi modeli sil baştan yazacak olan güç merkezi belirleyecek (muhtemelen TSK ), ya da klasik siyasi figürler yine senaryonun olmazsa olmazı olacak ve AKP - DYP - ANAP ile MHP arasında bir gel - git yaşanacaktır.

Sonuçta Türkiye, sürdürülebilmesi giderek imkânsızlaşan yapısal ekonomik sorunları ile siyasi partilerin yönetmeye gücünün yetmeyeceği bir noktaya doğru hızla kaymaktadır. Bu tablo aynı zamanda AKP Hükümeti'nin yurtiçindeki ve yurtdışındaki tüm destekçilerini de yeni yapının dışına itecek stresi barındırmaktadır. Yani Türkiye "yeni bir dönem"e girmekte; ama birçok merkez bunu henüz görememekte ve algılayamamaktadır!..

EKONOMİK TABLOLAR ve DOĞURDUĞU SONUÇLAR

Borç Bilânçosu & İç ve Dış Borç Sarmalı

Bugün izlenmekte olan irrasyonel ve göstergeleri makyajlamaya yönelik ekonomi politikalarının doğal sonucu ise katlanarak ilerleyen iç ve dış borçlardır. Ayrıca kamu borç stokuna ilave olarak gitgide genişleyen cari açık ve işsizlik olgusu ile piyasalardaki durgunluk da "asistematize edilen iktisadi düzlem"in diğer açmazları...

AKP Hükümet'inin; borsa - faiz - kur bazlı, yatırım, üretim ve istihdamı göz ardı eden IMF ve AB odaklı ekonomi politikalarının ülkeyi getirdiği sanal ferahlık noktasında makro ekonomik göstergeler "kısa ve orta vadede iyimser bir tablo" çiziyorsa da; kırılganlığı henüz üzerinden atamamış ekonominin hala potansiyel bir tehlike taşıdığına, ancak üst düzey ekonomi bürokratları bu iyileşmenin de Dolar ve Euro'nun kur farkından ve Türkiye'nin ithalat ihracat alanından kaynaklandığının ısrarla altını çiziyorlar.

İthalatın Yarattığı Sanal Büyüme

Ayrıca 2005 Yılı'nın ilk 5 aylık bütçe verileri, yine gelirler ve giderler kalemlerinde beklentilerin ötesinde bir performans artışının kaydedildiğini ve 5 aylık açığın 3,8 milyar YTL olarak denk bütçeye yakın bir düzeyde tutulabildiğini göstermektedir. 

Büyüme rakamlarının ise reel bir temeli bulunmamakta ve bu rakamlar gerçekte bir uyarı işareti durumunda yer almaktadırlar. Dolayısıyla bugün sözü edilen büyüme, sağlıklı bir durum olmayan ithalattaki artışa ve bir miktar da, özel sektördeki verimliliğin artışına endeksli olarak gerçekleşmiştir.

Açıklıkla ifade olunabilir ki; özel sektör sabit sermaye yatırımlarının 2004'te % 45'in üzerinde artarak tarihi bir rekor kırması pozitif bir gelişme sanılmaktadır. Oysa kamu sektörü de hızla küçülmektedir. Bu, disiplinin sürdüğünü göstermesi açısından olumlu, ancak devletin toplumsal beklentileri karşılayamaması bakımından da "tehditkâr" bir durumdur.

Bununla birlikte, büyümenin 3. kaynağı olan dış ticaret, 115 milyar Dolar'dan 160 milyar Dolar'lık bir hacme ulaşmıştır. (Bu da aylık ortalama 6 milyar Dolar'lık bir ihracat kapasitesine eşittir.)

Ancak "büyüme" konusundaki bu temel veriler; "cari açık", "sıcak para", "işsizlik", "gelir dağılımı adaletsizliği", "borç stokundaki artış eğilimi" ile "sektörler ve bölgeler arasındaki dengesizlik"i aşmada yeterli değildir.

Londra'daki Lehman Brothers Yatırım Bankası'nın yayınladığı raporda, Türkiye'nin gitgide büyüyen cari açığa mukabil çok büyük bir krize doğru ilerlediği ifade olunuyor. Bu tespitin doğruluk payına bakıldığında ise; 2004 Yılı'nda cari açığın tarihi bir büyüklüğe ulaşarak milli gelirin % 5,4'ü düzeyinde gerçekleştiği görülüyor.

2005'in ilk iki ayına ait iç borç verileri ile ilgili açıklamalar ise şu sonuçlara işaret ediyor;

  • ü2003 Yılı sonunda 194.4 katrilyon TL olan konsolide bütçe iç borç stoku, 2005 Şubat Ayı itibariyle 231.1 katrilyon TL'ye ulaşmış durumdadır. Dolayısıyla iç borç stoku 14 ayda yüzde 18,9 oranında artış göstermiştir.
  • üSöz konusu on dört aylık dönemde üretici fiyatlarında enflasyonun sâdece yüzde 10,8 olduğu düşünülürse, iç borç stokunun reel olarak yüzde 7.3 artmış olduğu görülmektedir.
  • üFaiz dışı fazla hedeflerinde kırılan rekorlar iç borç stokunun reel olarak artışını engelleyememiştir.
  • üAçıklanan verilere göre kamu sektörü, merkezi bütçesinde 2003'te 58 katrilyon, 2004'te de 56 katrilyon TL faiz harcaması gerçekleştirmiştir. Faiz harcamaları, 2004'ün toplam bütçe harcamalarının yüzde 40'ına, vergi gelirlerinin ise yüzde 63'üne denk düşmektedir.
  • ü2005 için faiz harcama hedefi, toplam harcamaların yüzde 36'sı, vergi geliri hedefinin ise yüzde 53'üdür. Devlet 2004'te faiz dışı bütçesinde 26,2 katrilyon TL'lik (rekor düzeyinde) fazla yaratmasına karşın, faiz harcamalarının dayanılmaz yükü karşısında 30,3 katrilyon TL tutarında bütçe açığı ile karşı karşıya gelinmiştir.

Türkiye son iki yılda dış borç stokunu Dolar bazında yüzde 24 oranında yükseltmiştir.

Ayrıca son iki yılın birikimli milli gelir artışının % 16,4 olduğu düşünülürse, 2002 sonrası büyüme konjonktürünün aslında nereden kaynaklandığı da rahatlıkla görülebilir.

Dış borçlardaki "rekor" artışa karşın, dövizin fiyatının ucuzlaması sayesinde dış borç stokunun milli gelire oranı hızlı bir düşüş izlenimi vermekte ve böylece vatandaşa yansıması olmadan şişirilen milli gelirin asıl durumunu da gizlemektedir.

Dış borçlar konusundaki ödeme takvimine göz gezdirilecek olunur ise, hazinenin 2005 Yılı'ndan başlayarak 2010 ve sonrası dâhil, 93,6 milyar Dolar'lık bir dış borç ödemesinde bulunacağı görülür. Sadece 2005 Yılı'nda ödenecek miktar ise 15,4 milyar Dolar olacaktır. Ayrıca konsolide bütçe devlet dış borçlarının yarısı da önümüzdeki 3 yıl içinde ödenecektir.

2005 Yılı Bütçe Gerekçesi'nde yer alan konsolide bütçe devlet dış borç verilerine göre hazinenin 2005'ten itibaren ödeyeceği dış borç ise; 93 milyar 904 milyon Dolar tutarında olacak demektir.

Özellikle 2005 ve 2006 yıllarında yoğunlaşacak olan dış borç ödemelerinin yıllara göre tutarı ise şöyle; 2005'te 15 milyar 479 milyon Dolar, 2006'da ise 20 milyar 261 milyon Dolar'lık bir dış borç ödemesi.

Ödemelerin devamı ise yeni eklenenler hariç şu şekilde; 2007 Yılı'nda 10 milyar 232 milyon Dolar, 2008 Yılı'nda 8 milyar 620 milyon Dolar ve 2009 Yılı'nda da 4 milyar 795 milyon dolardır.

Bu ödemelerden sonra geriye kalan 34 milyar 517 milyon Dolar tutarındaki dış borç ise 2010 Yılı ve onu takip eden yıllara yayılarak kapatılacaktır.

Sağlıklı bir ödeme planının yerleştirilebilmesi kadar, ağır faiz yükünün ödeme planının takvime uygun işlemesine engel oluşu da bir o kadar önemlidir. Hatta "aşırı faiz"e, ödeme takviminin sağlıklı işletilebilmesine mani olan en büyük engel gözüyle bakılmalıdır.

Zira bütçe gerekçesinde yer alan verilere göre, dövizle ödenecek 93 milyar 904 milyon Dolar'lık konsolide bütçe devlet dış borcunun, 69 milyar 30 milyon Dolar'lık bölümüanapara, 24 milyar 874 milyon Dolar'lık bölümünü ise borç faizleri meydana getirmekte. Dolayısıyla toplam dış borç ödemelerinde faizler, % 26,5'luk bir paya sahip bulunmaktadır.

Ayrıca dövizle ödenecek konsolide bütçe devlet dış borçlarının yüzde 52'si, başta tahvil olmak üzere özel alacaklardan oluşuyor.

Borçların % 48'ini meydana getiren resmi alacaklıların ilk sırasında ise IMF yer alıyor. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası, Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, İslam Kalkınma Bankası, Uluslararası Kalkınma Bankası ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu da diğer alacaklı kuruluşlar olarak sıralanıyor.

Bununla birlikte, ikili anlaşmalar yoluyla kredi temin edilen merkezi hükümetler, merkez bankaları, kamu finansman kuruluşları ve resmi kalkınma bankaları da resmi alacaklılar bölümünde yer alıyor...

Neticede Türkiye'nin toplam dış borçları, 2001'de 114 milyar Dolar'ken bu rakam 2002'de % 14.4, 2003'te ise % 11.9 artarak 2003 sonunda 145.8 milyar Dolar'a ulaşmıştır.

Milli gelirin bu iki yıldaki büyüme hızları ise % 7,8 ve 5,9 olarak gerçekleşmiş ve IMF politikalarının ürünü olan neoliberal yaklaşımın bir gereği olarak IMF'den alınan 48 milyar Dolar'lık kredinin yalnız 25 milyar Dolar'ı geri ödenebilmiş durumdadır.

Buna mukabil 155 milyar Dolar'lık toplam dış borç yükünün yoğun baskısı altında, IMF'ye 2004'ün sonunda mevcut ödeme planının uygulanamayacağı bildirilmiş ve "örtülü bir moratoryum" isteğiyle üç yıllık bir stand-by talebinde bulunulmuştur.

IMF'nin bu kolaylığı göstermesinin yansılarını ise; meclisin istenilen yasalar çıkarılamadan tatile girmesi sonucu ertelenen 833 milyon Dolar'lık kredi ile yakından gözlemleyebilmek mümkündür.

Ve son olarak, iç ve dış borç tablosunun yıllara oranla sergilediği açılıma genel olarak bakılacak olunursa, ortaya çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir;

Ancak AKP tek başına iktidara gelmiş olmasına rağmen ülke ekonomisine yeni bir yön verememiş ve Türk Semayesi'nin yabancılaştırılması ve Türkiye'nin yoksullaştırılması politikalarının vitrindeki mimarı Kemal Derviş Politikaları'nı aynen sürdürmeye devam etmiştir.

Türkiyeli işadamları henüz dünyada bir kaç önemli müteahhitlik hizmeti dışında dişe dokunur hiç bir şirket satın alamamışlarken, AKP İktidarı'nın izlediği özelleştirme politikaları hem ülke güvenliği ve geleceği açısından, hem de ekonominin geleceği açısından tam bir "felaket ortamı" oluşturmaktadır.

İran'ın bile TURKCELL'in yatırımları konusunda çıkardığı zorluklar göz önünde bulunurken, AKP İktidarı'nın tek bir sektörde yer alan, hem AVEA'nın, hem TELEKOM'un hem de git - gel yapan TURKCELL'in aynı anda yabancılara satışına ses çıkarmaması ve üstelik TELSİM'i de pazarlamaya kalkması anlaşılır bir durum değildir.

Bırakın ses çıkarmayı, başlı başına bir sektörün neredeyse tümünü yabancılara peşkeş çeken ve stratejik açıdan hiç de iyi planlanmamış bu satış organizasyonlarının siyasi sorumlusu olarak AKP; bu işlerin hesabını kesinlikle veremeyecek ve bugün "başarı" diye kendilerini kandırdıkları bu işler, gelecekte kendi "baş"larına çok büyük "iş"ler açacaktır.

Sonuçta herhalde bir Molla Kasım gelecek ve bunun hesabını soracaktır...

Elbette konu sadece bununla da kapanmamaktadır...

Konu biraz daha açılacak olunursa; Türkiye'nin "bilinen bir kalkınma stratejisi" ve "belirlenmiş sektörel öncelikler planlaması" olup olmadığı sorusu, temel nokta olarak ortaya çıkmaktadır.

Gerek devlet bazında, gerek hükümet bazında Türkiye ne yaptığını ve ne yapacağını bilmekte midir? Gideceği yolu gerçekten ciddi biçimde planlayıp stratejisini çizmiş midir? Yoksa her alanda yaşamakta olduğu zihinsel karmaşıklığı ve "kaotik ortam"ı burada da mı sergilemektedir?

Esas can alıcı nokta ise şudur;

"Gümrük Birliği ile bir değişim de, şirketlerin sermaye yapısında gerçekleşti. Yabancı ortaklar şirketlerin sermaye yapısında etkin hale geldi. Böylece Türkiye'deki üretim tesisleri GLOBAL ORTAKLARIN BİR ŞUBESİ haline dönüştü."

"Ekonomist" bir derginin bile böyle bir mevzi kaybını övünülecek bir durummuş gibi sunması, Türkiye'de öncelikle beyinlerin işgal edildiğini açıkça göstermektedir.

Uluslararası işbirliği ve ortaklıklar; günümüz dünyasının doğal serüvenleridir. Ancak Türkiye, Özal sonrası dönemde bu konulardaki "inisiyatif"ini kaybetmiştir.

Dolayısıyla Türkiye ve dâhil olmaya çalışılarak ekonomik anlamda refah umulan AB, "işsizlik olgusu" karşısında böylesine köşeye sıkışmışken izlenilecek olan ekonomi politikası; ne AB'ye kilitlenmek, ne IMF'nin fırsatçılığı ve sonu gelmez talepleri karşısında el pençe divan durmak, ne de özelleştirmeye tavan yaptırıp "Yabancı sermaye gelecek, istihdam sahaları genişleyecek ve piyasalar rahat edecek!" diyerek "Türkiye'yi Sömürgeleştirme Politikası"nın ekonomi ayağına destek verilmektedir!

Yapılması gereken, "pazarlık malzemesi" yapılan milli meseleler ile birlikte ekonomide de "teslimiyetçi anlayış"a son vererek sistemin uzun vadede kendini gerçekten toplayabilmesi adına köklü önlemler almak ve ilk etapta "bedel" ödenecek de olsa "siyasi rant"ın bir kenara bırakılarak "riskli ama milli adımlar"ın atılabilmesidir.

Bu adımlar atıldığında, belki ilk etapta ekonomik ibre epey aşağı düşecek ve tıpkı Kuvayi Milliye Ruhu'nun sahnede olduğu yıllarda çıkarılan Tekâlif-i Milliye Kararları'nda olduğu gibi halk bu köklü adıma omuz vererek fedakârlık etmek durumunda kalacaktır. Ancak emin olunmalıdır ki, bu asil millet, küresel güçlerin güdümündeki IMF ya da AB gibi güç odaklarının fırsatçı politikaları karşısında derdeste olmak yerine ülkesinin selameti adına üzerine düşen görevi yerine getirerek sıkıntı çekmeyi daima onurla göğüslemiş yüce bir millettir!

Kaldı ki düşmanlarının karşısında her gün taviz verip sıkıntı çekmektense sorunu kökten çözümleyebilmek adına daha fazla yükün altına girmenin ne anlama geldiği de, yine bu yüce milletin tarihi geleneğinde yeri olan bir gerçekliktir.

Çinli Büyük Reformcu Wang An Shih (M.S 1020-1086), "yolsuzluk"un iki temel kaynağı olduğunu söylüyor. Birincisi kötü kanun, diğeri de kötü insan...

2000 Yılı Verileri'ne göre 64 milyon nüfusa sahip olan ve 2,5 milyon işsizi olan Türkiye'de ise "yolsuzluk" tam anlamıyla patlama yapmış durumda.

Rüşvet, zimmet, iltimas, irtikâp, ihtilas, kaçakçılık, ihale komisyonculuğu ve özelleştirme pazarlıkları yoluyla görev ve yetkinin kötüye kullanımı gibi, hem maliye politikalarını ve ekonomik dengeyi, hem de toplumsal düzeni zora sokan gayr-i ahlaki ve yasa dışı olayların sebeplerine bakıldığında şu noktalara ulaşmak mümkün;

Sadece 1998 - 2003 arasında yaşanan banka hortumlama girişimleri dahi baz alınsa, bu kapsamı geniş ve sistematize olmuş şebekeyi net olarak görebilmek mümkündür.

Özellikle "finans - medya - bürokrasi arasındaki tehlikeli zincir" ise, yaşanan sürecin en problematik noktasını teşkil etmektedir.

  • ü25 Ekim 1998'de el koyulan, toplam zararı 434 milyon Dolar olan ve beraberinde Korkmaz Yiğit'in yargılanma sürecini getiren Bank Ekspres olayı,
  • ü7 Ocak 1999'da el koyulan, toplam zararı 1 milyar 269 milyon Dolar olan ve Cavit Çağlar'ın hüküm giymesine neden olan İnterbank olayı,
  • ü21 Aralık 1999'da el koyulan, toplam zararı 1 milyar 219 milyon Dolar olan ve Murat Demirel'in yargılanmasına neden olan Egebank olayı,
  • ü21 Aralık 1999'da el koyulan, toplam zararı 1 milyar 113 milyon Dolar olan ve Yavuz Zeyrinoğlu'nun yargılanmasına neden olan Esbank olayı,
  • ü21 Aralık 1999'da el koyulan, toplam zararı 656 milyon Dolar olan ve şu anda cezaevinde bulunan Ali Balkaner'in hüküm giymesine neden olan Yurtbank olayı,
  • ü21 Aralık 1999'da el koyulan, toplam zararı 1 milyar 148 milyon Dolar olan Yaşarbank olayı,
  • ü27 Temmuz 2000'de el koyulan, toplam zararı 697 milyon Dolar olan ve Dinç Bilgin'in yargılanmasına sebep olan Etibank olayı,
  • ü27 Ekim 2000'de el koyulan, toplam zararı 392 milyon Dolar olan ve Mahmut Ceylan'ın hüküm giymesine sebep olan Bank Kapital olayı,
  • ü6 Aralık 2000'de el koyulan, toplam zararı 647 milyon Dolar olan Demirbank olayı, (Yargı kararı ile itibarı iade edilmiş ve gayr-i hukuki işlem yapıldığı ortaya çıkmıştır.)
  • ü28 Şubat 2001'de el koyulan, toplam zararı 523 milyon Dolar olan Ulusalbank olayı,
  • ü9 Temmuz 2001'de el koyulan, toplam zararı 545 milyon Dolar olan EGS Bank olayı,
  • ü9 Temmuz 2001'de el koyulan, toplam zararı 680 milyon Dolar olan ve Mustafa Süzer hakkında soruşturulma başlatılmasına sebep olan Kentbank olayı, (Yargı kararı ile itibarı iade edilmiş ve gayr-i hukuki işlem yapıldığı ortaya çıkmıştır.)
  • ü9 Temmuz 2001'de el koyulan, toplam zararı 53 milyon Dolar olan Sitebank olayı
  • ü9 Temmuz 2001'de el koyulan, toplam zararı 115 milyon Dolar olan ve Kamuran Çörtük hakkında dava açılmasına neden olan Bayındırbank olayı,
  • ü2001'de el koyulan, toplam zararı 1 milyar 953 milyon Dolar olan ve Erol Aksoy'un yargılanmasına sebep olan İktisat Bankası olayı,
  • ü30 Kasım 2001'de el koyulan, toplam zararı 879 milyon Dolar olan ve Halis Toprak'ın yargılanmasına neden olan Toprakbank olayı,
  • ü18 Haziran 2002'de el koyulan, toplam zararı 3 milyar 618 milyon Dolar olan ve Mehmet Emin Karamehmet'in yargılanmasına neden olan Pamukbank olayı, Türkcell ve Yapı Kredi Bankası'nı Karamehmet'in elinden alma ve yabancılara verme operasyonuydu.)
  • ü3 Temmuz 2003'te el koyulan, toplam zararı 5.6 milyar Dolar olan ancak vergi borçları ile 10 milyar Dolar'ı aşan ve yakalanamayan Kemal Uzan'ın yargı sürecini bekleyen İmar Bankası olayı (Ki bu operasyon da; Çeaş - Kepez, Telsim, İmar Bank ve Star Medya Grubu'nu Uzanlar'dan alıp yasal boşluklardan yararlanarak yabancılara satma operasyonuydu.)

gibi banka hortumlama olayları ise; sadece 1998 - 2003 arasında yaşanan süreçten genel bir kesit.

Salt bu bankaların devlete verdiği zarar 19 milyar 363 milyon Dolar. Tahsil edilen ise 1 milyar 64 milyon 698 bin Dolar gibi hayli komik bir rakam...

HÜKÜMET  -  ABD İLİŞKİLERİ:

Mevcut iktidarın 58. Hükümet adıyla anıldığı ve Abdullah Gül'ün başbakan olduğu dönemde, bir parti genel başkanının adım atması pek rastlanılır bir durum olmayan ziyaret gerçekleşmiş ve 10 Aralık 2002 Tarihi'nde Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı sıfatıyla Beyaz Saray'da ABD Devlet Başkanı George Bush ile tanıştırılmıştır!..

Dolayısıyla gizli anlaşmalar ve diplomatik yollardan sağlanmayan randevular gibi birçok hususta yeterince tecrübeli olan söz konusu iktidar; ilerleyen dönemde sergileyeceği "devlet disiplininden ve uluslararası diplomatik kural ve teamüllerden uzak dışpolitika çizgisi"ne bu ilginç temas ile başlangıç sağlamıştır.

Tıpkı bugün, gizlice üzerinde çalışılan "yeni anayasa modeli"ne dayanarak gerek "yargı" gerekse "cumhurbaşkanlığı" konularında edilen beylik laflar gibi; o gün de büyük bir edayla Beyaz Saray'da cilalanmış ve Erdoğan'ı önce milletvekili sonra ise başbakan kılacak süreç "iyi bilindiğinden" böylesi bir durumu yaşamaktan ötürü hiçbir rahatsızlık ya da özgüven problemi yaşanmamıştır.

Derken "bilindik" ya da daha yumuşatılmış bir ifade ile o "beklendik süreç" yaşanmış ve Siirt Seçimleri kanalıyla esasen bir siyasi yasaklı olan Recep Tayyip Erdoğan önce milletvekilliği, akabinde de başbakanlık koltuğuna taşınmıştır.

Bu sıfat ile artık Beyaz Saray'a daha rahat girip çıkabilme şansına erişen başbakan ve ekibinin yaptığı pazarlıklar sonucu aldıkları ev ödevlerinin en kıymetlilerinden biri olan 1 Mart Tezkeresi'nin beklenmedik bir aksilikle meclis engeline takılması ise; ABD-Hükümet İlişkileri bağlamındaki en temel krizin yaşanmasına neden olmuş ve bu kriz yeni krizlerin gündeme gelmesine zemin hazırlamıştır.  

Zira kendisinden aldığı "küresel ödüller"e paralel olarak hükümetin ödevini yerine getireceğinden son derece emin olan ABD daha tezkere çıkmadan askerlerini Silopi'den Kuzey Irak'a taşımış ve meclis onayı alamayan tezkere sonrasında yaşadığı bu "kapıda kalma" olayının intikamını da 4 Temmuz 2002'de, Türkiye'nin milli onurunu incitici çirkin bir üslupla Süleymaniye'de almıştır.

ABD Askerleri "yanlışlıkla" Türk Askeri'nin başına çuval geçirmiş ve yine bir "yanlışlıkla" Türk Askerleri'ni saatler süren bir sorguya çekip hırpalamışlardır...

Hâlbuki ABD'ye tezkere yoluyla verilen cevabın aynısı, Körfez Krizi Dönemi'nde Özal tarafından da verilmiş; ancak o dönem böylesi bir bedel ödetme durumu yaşanmamıştır. Zira Turgut Özal, Askerin dirayetiyle ABD'nin talebine karşılık "İç sıkıntılarımız var, cephe açamayız!" diyerek gayet net bir yanıt vermiş ve gizli pazarlıklar çerçevesinde böyle bir tavizi verebileceklerini ifade etme yoluna gitmemiştir.

Zira dönem boyunca ABD ile gerekli temaslara girmekle birlikte "inisiyatif alma" ve ABD'ye bir çok konuda "yaverlik" değil, "rehberlik" etme başarısı da gösterilmiştir. Daha İkinci Körfez Krizi'nden önce Saddam problemini kökten çözmeleri gerektiğinin ifade edilmesi ve ABD'nin o dönem bu adımı atmayarak bugünkü açmazla yüzleşmesi de bu durumun en net göstergelerinden biridir...  

Zira Washington ve Ankara arasındaki iletişimi tesis eden en önemli nokta olan ABD Büyükelçiliği'ni devralan Eric Edelman; bu iki halka sebebi ile önemli ölçüde gerilen ilişkileri düzeltici tedbirler almak yerine, konuya mensubu bulunduğu Siyonist küresel çember ile Türkiye arasındaki çıkar ilişkileri perspektifinden bakarak ve ABD Hükümeti'ni adeta devre dışı bırakmak Türkiye hakkında sürekli olarak yanlış bilgilendirmiştir. 

Tabi içten içe Türkiye - İsrail eksenine oturttuğu "görev"i dâhilinde dünya kamuoyuna bir ABD sözcüsü izlenimi vermeyi de ihmal etmeyen büyükelçi; bu süreç içinde ABD'nin büyük oranda Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi'nden kaynaklanan taleplerini de medyatik söylemler kanalıyla kamuoyuna iletmiştir.

Sonuçta ortaya atılan "ılımlı İslam" anlayışı; esasen, İslamiyet'in "terör olgusu ile bütünleşmiş ilkel ve korkulacak bir din" olduğu vurgusunu gerçekleştirmek isteyen ABD'nin "uzun vadeli bir yatırım programı"nın yumuşatılmış şeklidir.

Ayrıca bu kavram, özellikle İran ve Suriye gibi ABD açısından son derece problemli olan ülkeleri yıpratmak için de önemli bir bahanedir. Tabi İran ve Suriye gibi ABD açısından problematik görülen yapılar üzerinden asıl parçalanmak istenen ise kuşkusuz İslamiyet'tir! 

Sonuçta "dinler arası diyalog" başlığıyla yürütülen çalışmalar da, cilalanan "ılımlı İslam" anlayışı da, pompalanan "terör kurgusu" da; söz konusu bu şeytani amacın önemli uzantıları gibidir... Ya da ABD'nin İslam konusundaki "önleyici darbeler"i değilse bile, "önleyici stratejiler"idir denilebilir...

Maalesef Bugün ülkede "ulusalcılığı" savunanların ise "milli" değer ve donanımları eksiktir!

Konuştukları dil bu ülkeye ait değildir ve bunun yanında "milli değerler"le donanmış insanların konuştukları dil de "ulusalcı" bir dil değildir!

Bütün bunlar; Batılılaşma Serüveni'ne onurlu bir yaklaşım ve şuurlu bir başlangıç yapılamayışı ve konuya doğru bir teşhis koyulamamasından kaynaklanan ve bugüne kadar sürüp gelen siyasal ve kültürel bir parçalanmadır.

Bir diğer önemli nokta ise; anayasal kurumların "rejimi korumak" adına ülkenin ihtiyaç duyduğu ilerleme arzusu çerçevesinde reformların ve değişim çabalarının önünde bir direnç noktası oluşturup "statükocu" bir rol oynama talihsizliği ile reform ve değişim programı yürütenlerin "milli irade"nin istekleri doğrultusunda bu programı yürütürken "devletin çivisi"ni sökme ve yapısını dağıtma tehlikesini doğurmalarıdır.

Kuşkusuz haklı toplumsal talepleri karşılama ve sorunları aşma yönündeki reform ve değişim hamlelerinden kaçınılamaz. Bu zaten devleti yönetenlerin ve siyasal iktidarların en önemli görevidir, sorumluluklarıdır.

Ancak Tanzimat'tan bu yana görülen; sadece "batı"nın taleplerini karşılama ve aşağılık kompleksine kapılma şeklindeki reform hareketleri ve paketleri sonrasında her defasında aldanarak devletin biraz daha küçülmesiyle karşı karşıya kalınmıştır. Ayrıca bütün bu sorunlardan daha genel bir sorun daha vardır ki; o da tarafların bir kısmının iyi niyetten yoksun oluşlarıdır.

MİLLİ GÜVENLİK SİYASET BELGESİ VE HÜKÜMET:

MGK'da görüşülen ve kabul edilen bugünlerde ise yenisi gündeme gelen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) incelendiğinde, iktidarın ve anayasal organların belgede kendilerine yüklenen görevleri yapmadıkları anlaşılacaktır.

Devletin bekasına yönelik iç ve dış tehditlerin önü alınamamış aksine tehditler "realize olma" aşamasına gelmiştir. İç güvenliği sağlamada ise hükümet "yetersiz" kalmaktadır.

Yıkıcı, bölücü ve irticai faaliyetler şekil değiştirerek ve AKP Hükümeti'nin apartlarını kullanarak devletin içine sızmakta ve "devleti imha operasyonu"nu hızlandırmaktadır.

Azınlıklar ise Osmanlının son Dönemi'nde olduğu gibi Devletimizin idari, hukuki, siyasi ve coğrafi yapısına müdahale aracı haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Yolsuzluk anaforuna devleti koruması ve kollaması gereken organlar da bulaştığı için; ülke ekonomik, siyasi ve sosyal operasyonlara açık hale getirilmiş durumdadır.

Kayıtdışı ekonomi, insan kaçakçılığı, kara para gibi sorunlarla mücadele edecek kurumlar güçsüzleştirilmiş; hükümeti ve devleti oluşturan birçok birimin yöneticileri maalesef yukarıdaki oluşumlardan pay alır hale gelmişlerdir.

Bütün bunlar olurken devleti ve vatanı korumakla yükümlü olanlar; önlerine konan her türlü bilgi ve belgeye rağmen hükümetin işgaline, bürokrasinin kirlenmesine ve ülkenin talan edilmesine seyirci kalmayı tercih etmişlerdir.

Sonuç olarak: MGSB'nin öngördüğü tedbirleri almakla vazifeli olanlar maalesef,  "fail" haline gelmişlerdir.

"DİN - DEVLET"  VE "DEVLET - MİLLET" UYUMU:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti eğer büyük bir devlet olarak varlığını sürdürmek ve bir "dünya devleti" olmak istiyorsa; belki de birinci dereceden halletmesi gereken en önemli sorun "din konusu"dur.

Çünkü "din", tarih boyunca insanlığın akışını etkileyen ve ona yön veren en büyük gerçektir. Dinler ve peygamberler tarihi, aynı zamanda insanlık tarihinin ana eksenidir. Dolayısıyla bu gerçeği reddetmek veya görmezlikten gelmek, ancak kendi kendimizi kandırmak olur.

Kuşkusuz Asr-ı Saadet Dönemi'nin dışında bir uygarlık çatısı altında dini yaşayışın en güzel örneklerini Türkler vermiştir!

Siyasi bir kişilik ve devlet adamı olarak Nizamül Mülk, Nizamiye Medreseleri'nin Ünlü Müderrisi ve İhya-yı Ulumiddin'in Yazarı olarak İmam-ı Gazali, "kültürel bir figür" olarak büyük şair, belki de mutasavvıf Ömer Hayyam arasındaki dostluklar ve uyum göz önüne alınırsa; bugün için bize çetrefelli gelen bu konuya ilişkin tarihinde ve arşivlerinde bunun gibi binlerce olumlu örneği barındıran bir millet ve devletin bu konuda endişe duymasını gerektirecek hiçbir ciddi neden olmadığı görülür.

Dolayısıyla devlet tecrübesi açısından tarihin en büyük ve zengin birikimine sahip bir millet olarak oturup bu meseleleri çözecek akıl, irade, iyi niyet ve beceriyi göstermemiz kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Bugün karşılaştığımız laiklik, başörtüsü, İmam Hatip Okulları ve Kur'an Kursları gibi sorunlar karşısında devlet adamlığı perspektifinden uzaklaşıp; kendi dar ideolojik saplantıları, ülke gerçekleriyle ve bilimsel anlayışla uyuşmayan yaklaşımlarıkişisel ve siyasal çıkarları dolayısıyla provakatif tavır sergileyenler ile bu işten sinsi planlarla "siyasi rant" sağlama peşinde koşanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temellerine dinamit koymaktadır.

Bu konuda devlet içindeki bazı güç odakları ve hükümet çevreleri bizatihi devlet ve millet düşmanı haline geldiklerinin farkında bile olmamaktadır...

Türkiye'nin yapması gereken ilk iş; batı kopyacılığını acilen bırakmak ve Batı'dan sorun ithalini durdurmaktır.

Batı'yı işine geldiği gibi anlamakla başına gelmedik kalmayan "aydın" ve "devlet adamları", son üç yüz yılda kaybettiklerimizden ne hikmetse bir türlü ders almamıştır.

Eğer bu konuların çözümü için mutlaka Batı'dan bir örnek ve referans isteniyorsa; Ünlü Alman Hukukçusu Savigny'inin görüşlerine dikkat çekmek yerinde olacaktır.

Bilindiği gibi, Savigny "tercüme kanunlar"a karşı çıkar ve kısaca şöyle der;

"Hukuk halkın inançlarından doğar, halkın örf ve adetleriyle yeşerir, adaletin tatbikatı ile de sağlamlaşır. O halde hukuk dışarıdan alınmamalıdır, milletin ruhunun ifadesi olarak hazırlanmalıdır."...

Siyasal ve toplumsal  "yapay çatışmalar"a gerçekten bir son vermek istiyorsak, Savigny'nin tuttuğu ışık aklı başında herkes için bir çıkış yolu göstermektedir.

Bu yol aynı zamanda Türkiye'nin barış ve buluşmasına giden yolun ta kendisidir.

Yoksa örneğin başörtüsü sorununda olduğu gibi "Mahkeme kararıyla yasaklarız olur biter!" düşüncesiyle hareket edip; sonra da çıkıp "Bu iş çözülmüştür!" demek hiç bir şeyi çözmediği gibi; sorunları giderek daha da ağırlaştırmaktadır. Çünkü bu tavır, "milletin ruhunun ifadesi" değildir!

İşini ciddiye almayana kimse yardım edemez. Üstüne üstlük biz meleklerin erkek ya da dişi olduğunu tartışaduralım, böyle giderse elimizde kalanların da uçup gittiğini pek yakında acı bir şekilde ve hep birlikte öğreneceğiz...

Türkiye'nin İlk Medeni Kanunu sayılan Mecelle'yi hazırlayan komisyon, bu işle ilgili olarak 1869'dan 1878 Yılı'na kadar tam dokuz sene çalışmıştır.

Ama bugün; Bankacılık Yasa Tasarısı gibi temel kanunları bile meclisten jet hızıyla geçiren AKP ve hükümet yönetimi kafasıyla; yıkılmakta olan bir imparatorluğun kanun yapma geleneği ve ciddiyetini karşılaştırdığımızda karşı karşıya kaldığımız tablonun içler acısı durumu bir kez daha gözler önüne serilmiş olmaktadır.

O nedenle sorunlarımızın çözümü için modernizmin pozitivist etkilerinden kurtularak kendi gerçeğimize dönmemiz ve aynı zamanda da ter ve mürekkep akıtarak milli düzenlemelerimizi gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Kısacası kendi sorunlarımız için kendimize uygun çözümler üretmek zorunluluğuyla karşı karşıyayız..

Doğru olan, "Din ve devlet ilişkileri"ni de aynı yaklaşımla değerlendirmektir.

Söz Gazali'den açılmışken, onun bundan bin yıl önce ifade ettiği konuya ilişkin düşüncelerinin bugün bizim düşüncelerimizden daha ilerde olduğu gerçeğini de zikretmeden geçmeyelim.

"Kötü bir düzen, düzensizlik ve hatta gayr-i adil bir düzen anarşiden daha iyidir. İktidarın fonksiyonu dinin muhafazasıdır ve dini korumanın ve ihya etmenin yolu, her şeyden önce düzenin korunmasıyla sağlanır. O halde iktidarı elinde tutan makama, yani genel olarak devlete itaat esastır!"  diyor Gazali...

Şimdi günümüz deyimiyle bir ülkenin jeo - politik değerlendirmesi ele alınırken karşımıza çıkan sosyo - kültürel unsurlar da dikkate alındığında Gazali'nin bu ustaca yaklaşımının ne sakıncası var?

Bakın iş ne kadar önemli! Demek istiyor ki Gazali; İktidarın çift yönlü bir gayesi olmalı! Bir yandan toplum düzenini korumalı diğer yandan dini ihya ve muhafaza etmeli!

Konu bu şekilde ele alındığında ortaya çıkan sonuç gayet net ve açık!

İktidarın birinci misyonu olan "düzeni korumak" yerine getirilemezse, ikinci misyonu olan "dini korumak" yerine getirilemez.

Bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın niçin dini, devleti, vatanı ve milleti için gözünü kırpmadan şahadete koştuğunu acaba güdümlü beyinlerimiz anlayabilecek midir?

Yani en azından jeo-politik açıdan bir güç olan dinin, "vatandaşların devlete olan sadakat duyguları"nı nasıl güçlendiren bir unsur olduğunu hala anlamak istemeyenlerin, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği adına iyi niyet taşıdıklarını kabul etmek mümkün değildir!

Tarihçi İnalcık, genel olarak ifade etmek gerekirse; "Osmanlı Devleti şüphe yok ki, asla teokratik bir devlet olmamakla birlikte, dini benimseme ve bunun da ötesinde kendine mal etme suretiyle ‘din'i, toplum düzeni ve devlet menfaatleri için güdülmesi gereken siyasetin bir unsuru yapmayı başarmıştı." Der.

Bizim de güçlü bir Türkiye için aynı başarıyı tekrarlamamız ve Batı'nın bizi kendimizden uzaklaştırmak için aklımıza soktuğu korkulardan sıyrılarak aynı kabiliyeti sergilememiz gerekmektedir.

TARİHİ SÜREÇ:

Türkistan'dan Ahmet Yesevi ile başlayan; Buhara, Semerkand ve Taşkent üzerinden uzanarak Anadolu'nun İslamlaşmasını sağlayanlar Kolanizatör Türk Dervişleri ve Horasan Erleridir...

Emir Külal'dan Yusuf Hemedani'ye, Mevlana'dan Yunus Emre'ye kadar binlerce Müslüman Türk Mutasavvıf bu çizginin tarihi kahramanları olarak önümüzde ve gönüllerimizdedir.

Anadolu'nun ve pek çok coğrafyanın İslamlaşmasının yanında; Yunus Emre'nin, Türkçenin arı bir dil haline gelmesindeki katkısı ise bir başka tarihi gerçektir.

Bütün bu Anadolu Erleri, erenleri ve pirleri; milyonlarca şehitle birlikte hem bu toprakların tapusu, hem de yeni mutlulukların kapusu gibidir...

Bugün sökün Mevlana'yı Konya'dan, sökün Hacı BayramAnkara'dan; sökün Emir SultanBursa'dan, sökün Hacıbektaş-ı Veli'yi o kasabadan; görün geriye taş yığınlarından başka ne kalacaktır?!..

Osmanlı'nın temellerini atan kurucu devlet adamı kadrolarının yanında manevi mimarlar olarak yer alan Şeyh Edebaliler, Mevlana Sinanlar, Dursun Fakihler, Kayserili Davudlar ile İstanbul'un fethinde Fatih'in yanında bulunan Akşemseddinler, Molla Güraniler ya da

Dıraht-ı gari sarınca karınca

Sual var mı karıncayı kırınca,

yani "Bir ağacı karınca sarınca bu karıncayı kırmanın, öldürmenin yarın ahiret gününde hesabı var mı?" diye soran Kanuni'ye,

Yarın Hak'kın huzuruna varınca

Süleyman'dan hakkın alır karınca

Diyen Ebu-s Suud Efendiler ve birçok padişaha yol gösteren Aziz Mahmut Hüdailer ilim ve irfan kadroları olarak Türk Tasavvuf Anlayışı'nın nefis İslami yaklaşımlarıyla iman, ahlak, idare ve hukuk prensiplerini tespit edip muhteşem bir imparatorluğa ve medeniyete imza atıyorlardı.

Bu boşluk, öyle kolayca es geçilecek bir boşluk değildir. Hele "Din vicdanlarda yaşanır!" gibi gerçekle hiçbir bağlantısı olmayan görüşlerin bugün Çankaya Tepeleri'nden bile dillendirilmeye devam ediyor olması, artık köklü bir kafa ve kanun değişimini zorunlu kılmaktadır.

Laiklik prensibini Atatürk ölmeden az önce Anayasal prensip haline getiren Cumhuriyet Halk Partisi'nin, konunun tartışıldığı 1947 Kongresi'nde yaptığı bir tanım, bu boşluğun hangi düşünsel yanılgılardan kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır;

"Laiklik yalnız din ile siyasetin arasında bir alaka kurulmaması değil, sosyal hayatın her yönü ile din arasında bir münasebet kurulmamasıdır. Binahaleyh laiklik; sosyal hayatın her yönünü zamanın, hayatın, müspet bilimin verilerine uydurmayı tazammum eder."

Yani laisizmi topluma dayatıp duran İnönülü CHP cuntası; sadece devletin değil, onunla birlikte kitlelerin de dinden soyutlanması gerektiğini düşünüyorlardı.

Neticede ortada bu kadar büyük bir münasebetsizlik olunca, böylesine bir boşluk doğmasından ve sonunda din istismarcılarının gelip bu boşluğu doldurmasından daha doğal bir şey olamaz. Hâlbuki bu tanım laikliğin değil, laisizmin tanımıdır.

Böylesi bir durum asla Atatürk'ün de arzuladığı bir sonuç ve sürdürdüğü arayışların amacı değildir.

Mehmet Akif'in bir Kur'an Tefsiri yazmayı denediği ve sonra nüshalarını yok ettiği yönündeki tespitlere bakılırsa; Atatürk'ün de Rıfat Börekçi, Sadettin Kaynak gibi isimlerle yürüttüğü çalışmalar ile Elmalı Hamdi ve Tefsiri'nin yazılmasında gösterilen gayretler de bize o dönemdeki arayışları göstermektedir.

Yani Atatürk, o dönemde imkânsızlıklar içinde "mümkün"ü aramaktadır. Şimdi ise imkânlar içinde  "imkânsız" aranmaktadır!..

Oysa yapmamız gereken "din''i sosyal yapıdan kazıyıp atmak değil; Atatürk ve Mehmet Akif'in arayış ve çabalarını doğru bir sonuca ulaştırmaktır.

Batı, İslam'la ve Türk'le mücadeleyi "laiklik'', daha doğrusu Laisizm İlkesi içine gizleyerek maalesef yine Türk Devleti'ne vermiştir.

Bugün "laiklik" diyenlerin Atatürk'le, Cumhuriyet'le ve Türklükle ilişkileri; "din" diyenlerin de İslam'la ilişkileri artık mutlaka sorgulanmalıdır.

Nitekim Lozan'ın gizli dayatması olduğu için Atatürk'ün söz verip Batılıları oyaladığı, ama İsmet İnönü'nün Batılılardan beter uyguladığı bu çarpık laisizm anlayışını yerleştirmek o kadar da kolay olmamıştır. Çıkarılan Hıyanet-i Vataniye, Takrir-i Sükûn, Tevhid-i Tedrisat ve İstiklal Mahkemeleri Kanunları'yla vaziyet ancak zaptu rapt altına alınabilmiş; Şapka Kanunu'na muhalefet ettiği gerekçesiyle İskilipli Atıf Hoca idam edilmiş, İstiklal Marşı'nın şairi Mehmet Akif Mısır'a gitmiş ve diğer muhalif aydınlar da yurt dışına çıkmışlardır.

Ortada köşesine çekilen bir kaç isim kalmış, ancak Said Nursi dışında hiç kimse sesini fazla yükseltememiştir.

Ve maalesef bugün, bütün bu yanlışlık ve haksızlıkların suçunu Atatürk'e yükleyen ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini tahribe yönelen ve daha önce çeşitli bahane ve biçimlerle Erbakan'a hıyanet eden din istismarcısı radikal İslamcı kesimlerin ve onların Partisi AKP'nin, daha tehlikeli bir oyuna figüranlık yapmaları ve Hizb-ut Tahrircilerin Hilafet nutukları atmaları çok daha vahim bir olaydır.

Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yan kuruluşu KÜLTÜR A.Ş.'de çalışıyor görünen Yeni Şafak Gazetesi Yazarı ve Tayip Erdoğan'ın dünürü ve danışmanı Sadık Albayrak tarafından yayına hazırlanılan "Hilafet ve Kemalizm" adlı kitapta açıkça Cumhuriyet ve Mustafa Kemal aleyhtarlığı yapılmakta, ama şimdi AB ve demokrasi havariliği taslanmaktadır.

Sonuçta bu grubun medya ayağının Erdoğan'a verdiği sonsuz destek ise karşılıklı iletişimin doğal bir getirisi olmuş ve karşılıklı dostane yardımların ortak bir kasada birikip yabancıya gitmemesi adına da diyalog bir akrabalık ilişkisi ile perçinlenmiştir...

Jokey Kulübü'nden SHÇEK Payının Alınmaması

SHÇEK Kuruluş Yasası'nın 18. maddesinin h bendine göre; "kanuna göre şans oyunları tertip eden kurumların, hâsılattan %1'lik payın SHÇEK'e verilmesi" gerekir.

Türkiye Jokey Kulübü, bu parayı ödememiş ve Tarım Bakanlığı'nı mahkemeye vermiştir. Ankara 6. İdare Mahkemesi, SHÇEK lehine karar vermiş ve bu kararın uygulanmaya konulması beklenirken, Devlet Bakanı Güldal Akşit, özel bir avukatlık bürosunun talebi doğrultusunda yasaya aykırı işlem yapılması talimatını vermiştir.

Bu özel avukatlık bürosunun ortaklarından birisinin Murat Aksu olduğu ve babasının da İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu olduğu bilinmektedir.

Kanunu uygulamayan dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü ile görevini kötüye kullandığı için Devlet Bakanı Güldal Akşit için Ana Muhalefet Partisi tarafından soruşturma açılması istenmiş ancak konu Meclis'te AKP Grubu'nun çoğunluğu tarafından reddedilmiştir.[1]



[1] 13.08.2005 / SESAR


Bu yazarin diger makaleleri

TÜRKİYE’NİN PARÇALANMASINA İZİN VERİLECEK Mİ?
Radikal Gazetesinden Ezgi Başaran’a konuşan Milli Görüş lideri rahmetli Prof....
Devami
KÜRT SORUNU VEYA TÜRKİYE'NİN SONU
Lozan anlaşmasının "gizli maddelerinin mimarı" ve İsmet İnönü'nün gayrı resmi...
Devami
ERDOĞAN’IN KUŞKULARI VE BARIŞ KORİDORU PALAVRALARI
  ERDOĞAN’IN KUŞKULARI VE BARIŞ KORİDORU PALAVRALARI          “Fırat’ın Doğusu Türkiye için en ciddi...
Devami
MUSTAFA KEMAL VE MİLLİ GÖRÜŞ GERÇEĞİ
  Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği...
Devami
MİLLİ GÜÇLERLE İŞBİRLİKÇİLERİN DERİN MÜCADELESİ VE FÜZE KALKANI PROJESİ
Türkiye’de işbirlikçi AKP yönetimiyle, “milli devlet” arasında çok ciddi bir...
Devami
MİLLİ MÜCADELENİN VE MİLLİ GÖRÜŞÜN ORTAK AMACI
  Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4278

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR