Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün349
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10877
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108792
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746767

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182552

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

SİVAS KONGRESİ'NDE "MANDA" MÜNAKAŞASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

86 yıl evvel 4 Eylül 1919 Perşembe günü açılıp, 11 Eylül günü çalışmalarını tamamlayan Sivas Kongresi'nde en çetin münakaşa "manda" mevzuunda olmuştur.

Nedir manda?..

Manda, sözlükte: "Birini kendi adına davranmak üzere vekil tayin etme hareketi, geri kalmış ülkeleri çekip çevirme sistemi" olarak izah edilmekte; "mandater" hakkında ise: "Manda idaresi altında olan ülkeye bakan devlet" denilmektedir.

 

Moskof'un "Hasta Adam" dediği Osmanlı devletinin mirasının paylaşılmaya başlandığı günlerde, bir kısım vatan evlâdı yer yer toplanıp yurdu düşmandan kurtarma çarelerini ararken; bazı kimseler de "manda" peşine düşmüş, kurtuluşu şu veya bu devletin o günlerdeki yaygın tabiriyle "muzaheretini/yardımını" teminde bulmuşlardır!. Bunlar İngiliz, Amerikan ve hatta Fransız mandası peşinde idiler!. Ancak mücadele, İngiliz ve Amerikan taraftarları arasında idi!. Kurdukları "İngiliz Muhibleri/Dostları Cemiyeti" ile kurtuluşu, İngiltere kucağına atılmakta arayanlar olduğu gibi, Amerikan mandasının faydalarını sayıp dökenler de az değildi!. Bunların sözcüsü durumundaki Kara Vâsıf Bey'in bu mevzuda Mustafa Kemal Paşa'ya yazdığı "çok gizli mektupta adı geçen Amerikan mandası taraftarlarından bazıları şunlardır: Ahmed Rıza Bey (Meclis-i Mebûsan eski başkanı), Ahmed İzzed Paşa (eski sadrazam/başbakan), Cevad (Çobanlı) Paşa, İsmet (İnönü) Paşa, Halide Edip (Adıvar), Topçu Feriki/Korgeneral Rıza Paşa, Çürüksulu Mahmud Paşa (eski Bahriye Nâzırı/Bakanı), Cami (Baykurt) sonraları ilk Meclis'te İçişleri Bakanı, Ahmed Emin (Yalman), Kara Vâsıf Bey (eski ittihatçılardan-Kurmay Albay), Göz hekimi Esad (Işık) Paşa, Hariciyecilerden Reşad Hikmet ve Reşad Sadi Beyler, İsmail Hami (Danışmend), İsmail Fazıl Paşa, (Ali Fuad Cebesoy'un babası), Bekir Sami Bey (sonraları Hariciye/Dışişleri Bakanı)... Bu kimselerden bazıları "Vahdet-i Milliye Grubu" ve "Türk Wilson'cular Birliği" gibi teşekküllerde toplanıp faaliyetlerini sürdürmüşlerdir!.

Kongre'deki Münakaşa

Mandacıların Sivas Kongresi'ndeki ilk faaliyetleri kongre başkanı seçimi üzerinde olmuş. İsmail Fazıl Paşa'nın başını çektiği bir grup delege, Mustafa Kemal'in kongre başkanlığını önlemeye çalışmışlardır.

Kongrede mandacıların faaliyeti 8 Eylül günü Kara Vâsıf Bey'in manda lehinde yaptığı konuşma ile başlamış, mandayı kabulden başka çare olmadığını iddia eden Kara Vâsıf Bey'in sözü: "İstanbul'dan bize mandayı mı hediye getirdiniz" müdahalesiyle kesilmiş, daha sonra konuşan İsmail Hami (Danışmend) de mandayı müdafaa etmiş, Şarkışla delegesi Macid Bey ise bir teklif ortaya atmış, "asıl mesele"yi şöyle anlatmıştır:

"Asıl mesele şu: Biz Türkler bundan sonra yalnız başımıza yaşamayacak mıyız, mutlaka bir devletin mandasına mı muhtacız?. Eğer muhtaç isek, bu mandayı ne şekilde anlayacağız, mandaterle ne esaslar üzerinde görüşeceğiz, mandater kim olacak, önce bunları konuşalım?"

Bu sırada Mustafa Kemal Paşa söz alarak mandacıların teklifinin bir komisyona havalesini istemiş, ortada iki mevzu bulunduğundan bahisle:

"-Birincisi, devletin iç ve dış istiklâlinden vazgeçilmesi, ikincisi devlet ve milletin dış dünyanın ısrarlı zorlamalarına karşı bir yardım ihtiyacında bulunup bulunmamasıdır. Asıl tereddüt uyandıran nokta budur. Bunları önceden ve derince düşünmek için meseleyi bir komisyona verelim" diye teklifte bulunmuş, "komisyondan gelecek raporu müzakere edelim. Çünkü iç ve dış istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz" demiştir.

Bu teklife Bekir Sami Bey itirazla: "Üzerimize aldığımız vazife o kadar ağırdır ki, yok yere vakit geçirmeyelim, beyhude tartışmaya mahal yok. Boş geçirecek dakikamız bile yok. Teklifi hemen müzakere ile çabucak bir karar alalım" şeklinde fikir beyan etmiştir.

İsmail Fazıl Paşa da bu teklife katılarak: "Hemen karar verelim, teklifi komisyona havale ile vakit geçirmeyelim, mandayı mı, istiklâli mi?. Mesele budur. Ben Bekir Sami Bey'in fikrine katılıyorum. Hemen müzakereye geçelim. Böyle önemli bir meselenin komisyona gitmesi ve sonra yine burada görüşülmesinin işi uzatacağını söylemiştir..

İsmail Hami Bey ise: "İsmail Fazıl Paşa hazretleri ile Bekir Sami Beyefendi'nin mütalâa ve fikirlerine katılıyorum, her halde bir muzaherete muhtacız. Bunun en basit delili, gelirimizin ancak borcumuzun faizini karşılayabilmesidir" demiş, bu konuşmayı Karahisar delegesi Şükrü Bey:

"-Memlekette ne fen, ne sanat, ne de para var, binaenaleyh bir yardıma olan ihtiyacımız apaçık meydanda, Arkadaşlarla bu yardımı sağlayacak devletin hangisi olması lazım geldiğini münakaşa ettik. İngiltere'yi kabul edecek olursak arabamızı sürükler. Fransa, maliye itibariyle müsait vaziyette değil, kendisi muhtac-ı himmet... İtalya'nın, Anadolu'daki ihtirasatı manidir, dedik ve en muvafık devlet olarak, Doğu'da istilâ politikası düşünmeyen, Amerika'yı uygun bulduk" diyerek desteklemiştir!.

"Gayemiz Tam İstiklâldir"

Erzurum Kongresi'nin mühim siması Hoca Raif (Dinç) Efendi bu arada söz alarak: "Bizim hedefimiz ve gayemiz, tam istiklâldir, yoksa şu veya bu devletin himayesi altına girmek gibi istiklâl bozucu olan ve "manda" denilen ve bazıları tarafından ismi değiştirilerek "muzaheret" adı verilen, her ne olursa olsun, istiklâlimize dokunan şeylerden yana değildir" diyerek mandacılara muhalefet etmişse de, Hoca Raif Efendi'nin bu kat'i ifadesini yine manda taraftarlarının konuşması takip etmiş, söz alan İsmail Fazıl Paşa mandanın istiklâle mâni olmadığını iddia etmiş, Bekir Sami Bey Kırım savaşından bahisle Paris Konferansı'nı ele alıp, mandanın bu Konferans şartlarından daha zararsız olduğunu öne sürmüş, İsmail Hami Bey, Hoca Raif Efendi'ye cevap vererek bu zatın kat'ı ifadesini çürütmeye çalışmış, daha sonra Refet Bey kürsüye gelerek şöyle konuşmuştur:

"-Mandanın istiklâli bozmayacağı muhakkak iken, arkadaşlarımızdan bazıları müstakil mi kalacağız, yoksa mandayı mı kabul edeceğiz, tarzında mütelâalar ileri sürüyorlar. Şu halde her şeyden önce manda'nın ne olduğu anlaşılmalıdır. Bundan önce fikirleri gıcıklayan bu tabirin ne surette telâkki edildiğini anlamak lâzımdır. İsmail Fazıl Paşa hazretleri, istiklâli muhafaza şartıyla manda diyorlar. Hami Bey tarafından yazılan muhtırada ise, manda'nın tarifine ayrı bir görüş var. Bu muhtıraya göre, işin muhakemesi için önce bu noktayı aramak istiyorum. Bu muhtıra müzakereye kondu mu, konmadı mı?

Manda ile istiklâl birbirine mâni şeyler değildir. Şu kadar ki, kuvvetli olmak lâzımdır. Kuvvetli olmazsak o zaman manda altında eziliriz, o takdirde manda istiklâli ilhâl eder. Biz iç ve dışta tam istiklâl istiyoruz. Bunu kendi kendimize yapabilecek miyiz? Ve bizi kendi başımıza bırakacaklar mı?

Amerikan kefilliğini kabul mecburiyetindeyiz. Bu asırda beş yüz milyon lira borcu, harap bir memleketi, pek münbit olmayan bir toprağı, on-onbeş milyon lira geliri olan bir kavim için dış muzaheret olmadan yaşamak imkânı olmaz. Böyle bir dış yardım ile ilerlemezsek gelecekte ihtimaldir ki, taarruza karşı kendimizi savunamayız. Bu sözlerim yapacağınız görüşmelere bir başlangıç olursa sevinirim."

Ancak, bu konuşma yeni bir görüşmeye "başlangıç" olmamış, lehte aleyhte yapılan birkaç kısa konuşmadan sonra mesele kapanmış, manda peşinde koşanlar Sivas Kongresi'nden netice alamamışlardır.[1]

Böylece Mustafa Kemal, siyasi dirayetiyle bir tehlikeyi daha atlatmış, İsmet İnönü, Halide Edip ve Ahmet Emin Yalman gibilerin fesatlığına fırsat tanımamıştır.

Avrupa'nın Hasta Adamı, AB Kapısında (ölüyor mu, diriliyor mu?)

Avrupa Birliği-Türkiye müzakereleri bir tür hile-i şer'iyye ile (saatler durdurularak ve en batıdaki Londra saati esas alınarak) 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmış oldu. Hayırlı olsun. Lakin şunu bilelim ki, kopartılan yaygaraya rağmen bu bizim Avrupa'ya ne ilk gidişimiz, ne de ilk Avrupalı oluşumuz. Orhan Gazi'nin kardeşi Süleyman Paşa'nın 1354'te Çanakkale Boğazı'nda Çimpe Kalesi'ni ele geçirdiğinden beri fiilen Avrupa'da değil miydik zaten?

5 Ekim tarihli gazeteler ise Süleyman Demirel'in bir üniversitenin açılış töreninde yaptığı konuşmayı yazıyordu. Demirel konuşmasında, "Bugün Balkanlar da, Baltıklar da, Doğu ve Orta Avrupa da AB'ye üye olma istikametini tutmuşlar ve başarılı olmuşlardır. Onlara şöyle bakılıyor: Bunlar Avrupa'nın yeğenleridir. Balkanlar'a gelindiğinde, Balkanlar kuzendir. Türkiye'ye geldiğiniz zaman Türkiye yetimdir, yetim... Fakat dün akşam bu yetim Avrupa sofrasına oturdu" demiş ve ardından şunları eklemiş: "Dün ‘Hasta Adam' dedikleri Türkiye, aradan şu kadar sene geçtikten sonra, 2005 yılında o sofraya eşit şartlarda oturmuştur."

Acaba öyle mi olmuştur?

Hasta adam yakıştırması ne kadar doğru?

Ecdadının "hasta", hatta "ölü" olduğunu kabul eden, Türkiye'nin içerisine yuvarlandığı yetimlik psikolojisini canhıraşane bir netlikte dile getiren ve bunu adeta iftihar edilecek bir marifetmiş gibi bangır bangır bağıran bir milletin çocukları nasıl sağlıklı bir ruh yapısına sahip olabilirler? Anlamıyorum. Nitekim olamıyoruz da. İşte AB'ye giriş sürecinde sık sık sergilenen, eziklik duygusu ile kabadayılık forsu arasındaki tekinsiz gidiş-gelişlerimizin temelinde bu hastalıklı ruh hali yatıyor. Bir başka deyişle, hasta olanlar, dedelerimiz değildi. Beyinlerimiz ve ruhlarımız hastalandı. Görmek istemesek de, asıl problem burada. "Hasta Adam" metaforu, sallantılı ruh halimizi ele veren son derece manidar bir ipucu uzatıyor elimize.

Dilimize doladığımız "Avrupa'nın Hasta Adamı" (Sick Man of Europe) sözü, Osmanlı-İslam düşmanlığıyla maruf Rus Çarı I. Nikola'nın ağzından çıkmıştır. Tarih, 9 Ocak 1853 akşamı. Yer, St. Petersburg, Düşes Elena Pavlovna Sarayı. Gayrı resmi bir kabul esnasında İngiliz Elçisi Sir Hamilton Seymour'u bir kenara çeken I. Nikola, "Türkiye hasta bir adamdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesi ihtimali karşısında İngiltere ve Rusya'nın vakit varken anlaşmaları gerekir" şeklindeki görüşünü dile getirmiş; açıkça İngiltere'ye, Osmanlı'nın paylaşılacağı sofrada ittifak teklif etmişti. Hatta daha da ileri giderek, gerekirse "geçici olarak bir hâmi sıfatıyla" İstanbul'u işgal edebileceğini bile söylemişti o akşam. Böylece 152 yıl önce Rus Çarlığının başkenti St. Petersburg'un ihtişamlı salonlarından birinde dillendirilen bir ‘arzu ve plan', zamanla plan'ın doğrudan hedefi olan bizlerin de rahatsızlık duymadan kendimize yakıştıracağımız bir ‘olgu' kılığına bürünmeyi başarmıştır.

Osmanlı Devleti'nin son yılları için dilimize doladığımız "Avrupa'nın Hasta Adamı" deyiminin tarihî arka planı böyle. Ne var ki, asıl ilginç olan husus, Avrupalıların bu sözün sahiplerine, yani Ruslara da, 18. yüzyıla kadar "Asyalı" bir kavim gözüyle bakmış ve yönetim biçimlerine "Doğu despotizmi" damgasını vurmuş olmalarıdır. Daha da eğlenceli olan nokta, Deli Petro öncesinde Rusların Osmanlı Devleti'ni ‘Batılı' kabul etmiş olmalarıdır (Bkz. Martin Malia, "Russia under Western Eyes", Harvard University Press, 2000, s. 39). Ama gün gelmiş, Avrupa'nın sınırları Rusları da kapsayacak kadar genişlemiş, Ruslar "European Concert"e dahil edilmekle kalmayıp bizzat "Avrupalı" muamelesi de görmüşler. Demek ki, sabit bir Avrupa ‘çekirdeği'nden söz edemiyoruz. Avrupa, tarih boyunca şartlara göre sınırları genişleyip daralan bir kıta olmuş.

Üzücü olan husus şu: Demirel'in sözlerinde en zamksız ifadesini bulan "Avrupa'nın hasta adamı" önyargısını biz de bir deri gibi kafatasımıza geçirmekte herhangi bir beis görmemişiz. Aslına bakılırsa, bu sözlerin söylendiği tarihlerde Avrupa'nın ve Rusya'nın içi hastaydı ve bu marazlarını bütün dünyaya bulaştırmakla meşgullerdi. Bunu ben söylemiyorum. Çağımızın ünlü romancısı Henry Miller söylüyor. Şöyle diyordu Henry Miller: "1847'den 1881'deki ölümüne dek Amiel "Journal Intime"ini yazdı, -yanlış bir şekilde Türkiye olduğu sanılan, ‘Hasta Adam' Avrupa'nın seyir defteri." 1924'te basılan "Çorak Ülke"sinde şair ve eleştirmen T. S. Eliot Avrupa medeniyetinin içten kuruyuşuna hastalık teşhisi koymuyor muydu? Ünlü romancı Knut Hamsun, İstanbul'da bir kahvede karşılaştığı asil davranış sonucunda "Biz barbarlar bu millete medeniyet öğretmeye kalkmakla hata ediyoruz" dememiş miydi?

Bizdeyse bir Allah'ın kulu kalkıp da Avrupa'ya, ‘Ne münasebet, hasta sizdiniz' diyemiyor. Kem küm edebiyatı ve ‘Eskiden hastaydık, şimdi iyileştik, AB'ye güllerle karşılandık' muhabbetinden geçilmiyor ortalık. Peki, aynı sözde "Hasta Adam" değil miydi 1847'de aç biilaç kalan İrlanda halkına, İngiltere'nin muhalefetine rağmen, İstanbul'dan üç gemi dolusu gıda maddesi yollayan ve insanlığın henüz ölmediğini gösteren? Aynı sözde "Hasta Adam", müşfik kollarını 1848 yılında Habsburg monarşisine karşı ayaklanan Macar devrimcilerine, Rus emperyalizmine karşı bağımsızlık bayrağı açan Polonyalı vatanseverlere uzatmamış mıydı? Dahası, Avusturya ve Rusya'nın, terörist muamelesi yaptığı Macar ve Polonyalı mülteciler kendilerine teslim edilmezse savaş açacakları tehdidine pabuç bırakmayarak, "Savaşsa savaş" diye mertçe direten ve derhal sınırlara yığınak yapılması emrini veren, tarihin gördüğü son şövalye devlet, aynı sözde "Hasta Adam" değil miydi? Nitekim bu olayın basında duyulması üzerine Osmanlı elçilerinin arabaları Londra ve Paris caddelerinden geçerken halkın yol kenarına dizilip alkış tutmaları da mı yeterli değildi bizim Hasta Adam olmadığımızı ve asıl hastanın, şifa arayan tarafın Avrupa olduğunu göstermek için?

Ne ilginçtir ki, Osmanlı'yı "Hasta Adam" ilan eden Çar I. Nikola'nın ölümü ‘hastası'nın elinden olacak, böylece sağlıklı olduğunu zanneden doktorun vücudunun, hastasının bünyesinden daha çürük çıktığı görülecektir. Şöyle ki: Osmanlı Devleti'nin öleceği kehanetinden kısa bir süre sonra patlak veren Kırım Savaşı, Mustafa Reşid Paşa'nın diplomatik becerisiyle İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin bizimle aynı safta yer aldıkları bir anti-Rus savaşına dönüştürülmüştü. "Hasta Adam" teşhisinin üzerinden iki yıl geçmiştir. Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Kırım'a çıkarma yaptığı ve karşısına çıkan Rus kuvvetlerini peş peşe yenilgiye uğrattığı haberleri dalga dalga St. Petersburg'daki sarayın salonlarında çınlayınca, Çar I. Nikola "kahrından" ölmüştü (2 Mart 1855). Kırım Savaşı, Rusya için sonun başlangıcı olacaktı. Ama bu savaş aynı zamanda Avrupa'nın hasta çehresinin, savaşın alevleri ışığında daha net görülmesini de sağlayacaktı.

İngiliz hastanelerinin hastalığı

İngiliz askerleri Üsküdar'a yerleştirilmiş, buradaki kışlanın bir bölümü, sonradan Florence Nightingale efsanesinin doğacağı bir hastane haline getiriliyordu. Ancak hastanede ölenlerin büyük bölümü, savaştan değil, hastalıktan kırılıyordu. Hastanenin manzarası ise süpergüç İngiltere'nin 1850'lerin ortasındaki içler acısı halini yansıtmaktadır. Yeterince karyola yoktur. Yaralıların çarşafları çadır bezindendir ve öylesine kalın ve rahatsız edicidir ki, hastalar yalvar yakar hiç değilse kendilerine birer battaniye verilmesini rica etmektedirler. Koğuşlarda konforun zerresi dahi göze çarpmamakta, bira şişeleri şamdan niyetine kullanılmaktadır. Leğen, havlu, sabun, saplı süpürge, temizlik bezi, tepsi, sahan hak getire! Tabii çatal bıçak da yoktur. Yakıt ciddi bir problemdir, çamaşır yıkama işi de öyle. Mutfak perişanlıktan geçilmiyordur. Tıbbî malzemeye gelince: Sedye yoktur ortalıkta. Kırık kemikleri sarmaya yarayan süyek de, bandaj da namevcutlar arasındaydı. Bütün bu yokluklar listesini sayıp döken İngiliz yazarı Lytton Strachey "Eminent Victorians" adlı klasik kitabında, "Her şey eksikti" der, "tabii en sıradan ilaçlar da."

Strachey'e göre, 19. yüzyılın ortasında İngiltere'yi Tanrı kayırmıştı. Yoksa yönetim, en kötü ve en beceriksiz yıllarını yaşıyor, çarpışmayı unutmuş İngiliz savaş makinesi hızla demode olmaya doğru gidiyordu. Küçük memurların beceriksizlikleri yüzünden arapsaçına dönmüş olan sistem vahim hatalara yol açıyor, Bakanların kaçınılmaz cehaletlerinden rutin işlerin ölümcül kusursuzluğuna kadar İngiliz idaresi tam bir kafa karışıklığı içinde yüzüyordu. Orduda reform yapılamıyor, aristokratların bir ağ gibi sardığı kabineden ıslahat izni çıkmıyordu. (Oysa aynı İngilizler bize Islahat Fermanı'nı yayınlatacaklardı!)

Peki Avrupa Düvel-i Muazzama'sının askerî güçleri hangi vaziyetteydi? Norman Davies 1300 sayfalık Avrupa tarihinde 1878 yılının Düvel-i Muazzama ordularını şöyle resmediyor: "Beş Avrupalı Güçten üçü ciddi askeri kusurlarla maluldü. İngiltere kudretli bir donanmaya malikti ama derli toplu silah altında bir ordusu yoktu. Fransa'da doğum oranları felaket bir biçimde düşüyor, bu da silah altına alacak asker bulmakta sıkıntı doğuruyordu. Avusturya-Macaristan ordusunun eli ise teknik ve psikolojik olarak Almanya'ya mahkûmdu." 1915'te "Hasta" bedenimiz Çanakkale'de tarihin akışını değiştiren bir direnişle, Rusya'ya yardım götürmekte olan İngiliz ve Fransız gemilerini geçirmiyor, dolayısıyla Çarlığın Bolşevikler tarafından 1917'de içeriden çökertilmesi için gereken şartları hazırlamış oluyordu. Bir başka deyişle, Çanakkale'deki direnişimizle hem "Hasta Adam" olmadığımızı ispatlıyorduk, hem de bize "Hasta Adam" teşhisini koyan Çarlığın çöküşüne giden sancılı yolu döşüyorduk. Böylece öldü ölecek teşhisi konulan Osmanlı, bizzat teşhisi koyan ve kadavrasını parçalamaya hazırlanan doktorundan bile daha uzun yaşamayı başarmıştı!

Anlayalım artık şunu: Osmanlı, Avrupa'nın "Hasta Adam"ıydı, Asya'nın değil![2]



[1]  09 09 2005 / Milli Gazete / Mustafa Müftüoğlu

[2] 12.10.2005 / Zaman / Mustafa Armağan


Bu yazarin diger makaleleri

SAADETLE GİT!...
   Milli Çözümden;          Sonsuzluğa uğurladığımız, Hatice Nermin Erbakan Hanımannemize...     Şanslıydın, şerefliydin;...
Devami
KURTARILMAKTAN USANDIK!
  Sanki hıyanete uğramak kaderimiz Bilmem bu hastalığa nasıl yakalandık? Hep meydanlarda...
Devami
RİSALE-İ NUR'UN KERAMETİ
  Ahmet Akgül Hocamız anlatmıştı: Yanılmıyorsam 1978 senesiydi.. Şu anda...
Devami
BAHAR GELDİ
  Karakış gibi, Kara bir devir, dondurdu yüreklerimizi... Tufana tutulmuştuk. Gözlerimiz dondu, kulaklarımız...
Devami
SEVMEYEN BİZDEN DEĞİL
Muhabbet ki imanın, en halis meyvasıdır Kin ve düşmanlık ise, gönüllerin...
Devami
KEŞKE, O BEN OLAYDIM!
  Mübarek vücudunda Küçük bir ben olaydım! Kölen ki, başucunda İşte o, ben olaydım!   Sen...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4903

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR