Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1417
mod_vvisit_counterDün9526
mod_vvisit_counterBu Hafta20820
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay10943
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16785298

IP'niz: 3.219.31.204
Bugün: 02 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12194207

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TÜRKİYE NEREYE?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Başörtülülere saldırtılan polis, Hizb-ut Tahircileri seyrediyor!...

Ürdün kökenli İslami Hizb-ut Tahrir örgütünün Türkiye temsilcisi olduğunu iddia eden Yılmaz Çelik ve 500 kadar yandaşı, Fatih Camii'nde Türkiye Cumhuriyeti'ne tam anlamıyla meydan okuyan bir eylem yaptı. Eylemi haber vermek için basın kuruluşlarına geçilen fakslarda, "Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Resmi Sözcüsü tarafından Fatih Camii'nde Cuma namazının ardından bir basın açıklaması yapılacaktır" ifadesi yer aldı. Kadın ve çocukların çoğunlukta bulunduğu eyleme yaklaşık 500 kişi katıldı. ‘Ya hilafet ya şehadet', ‘Çözüm hilafet' pankartları açan grup sık sık tekbir getirip slogan attı. Hizb-ut Tahrir'in Türkiye Temsilcisi Yılmaz Çelik, konuşmasını yapacağı yere kürsü ve mikrofon hazırlanmıştı!.. 

 

Sanki dokunulmazlığı vardı!...

Siyasi bir partinin lideri gibi kürsüye çıkan Yılmaz Çelik, onlarca sivil polisin arasında Türkiye Cumhuriyeti'ne, Mustafa Kemal Atatürk'e hakaret yağdırdığı konuşmasında "Yine böyle bir gün, Hicri 1342 Recep, Miladi 1924 yılının 3 Mart günü, o zaman başını İngiltere'nin çektiği sömürgeci kâfir devletler, Arap ve Türk hainlerin de yardımıyla Hilafet Devleti'ni yıkmayı başardılar. İstanbul'daki Hilafetin kaldırıldığı, asrın mücrimi (suçlu) Mustafa Kemal tarafından ilan edildi. Sonra halife kuşatma altına alındı ve aynı günün şafağında ülkeden kovuldu. İngiltere'nin ona verilmesini emrettiği çok ucuz bedel buydu işte. Bu feci cürümüne karşılık Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kıytırık başkanlığına atanmasıydı. Müslümanların beldelerini darmadağın eden bu yıkıcı deprem işte böyle gerçekleşmişti." İddialarını sıraladı...

Mücadele çağrısı!

Yaklaşık 1,5 saat kürsüde kalan Yılmaz Çelik konuşmasında sürekli hilafetin yeniden geleceğini vurgulayarak kendisini dinleyenlere bunun için mücadele etmelerini hatırlattı. Siyah pantolon ve beyaz gömlek giymiş olan örgüt sempatizanları Yılmaz Çelik'i konuşmasının ardından süratle cami dışına çıkardı. Çevrede güvenlik önlemi alan sivil polisler ise Cumhuriyet'e ve Atatürk'e hakaretleri sadece seyretmekle kaldı. Eylem sırasında göstericilere karşı hiçbir girişimde bulunmayan polis, daha sonra "Atatürk'e hakaret, devlet ve devlet büyüklerine tahkir" suçundan Hizb-ut Tahrir üyelerinin yakalanması için çalışma başlattı.

Hilafet Gösterisi Meclis Gündemine taşındı.

CHP Genel Sekreter Yardımcısı İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, İstanbul'da Fatih Camii avlusundaki hilafet gösterisiyle ilgili olarak İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı'na bir soru önergesi verdi. Sevigen, önergede, ‘Atatürk'e, laik cumhuriyete, Atatürk ilkelerine saldırılıyor, hilafet isteniyor ve bunun karşısında Ankara'dan hiç ses çıkmıyor. Neden?' diye sordu. Bakan Aksu'ya, ‘Eylemci gruba güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi Ankara'dan verilmiş bir talimatla mı olmuştur?' diye soran Mehmet Sevigen, önergesinde şöyle dedi: ‘Daha önceden cami avlusuna kürsü hazırlanıp, mikrofon konulduğuna göre, bu eylemden istihbarat örgütlerinin haberinin olmadığı söylenebilir mi? Söylenemeyeceğine göre istihbarat örgütünden gelen bilgiler neden değerlendirilmemiştir? Bu konuda ihmali bulunanlar hakkında işlem yapmayı düşünüyor musunuz? Atatürk'e, laik Cumhuriyet'e, Atatürk ilkelerine saldırılıyor, hilafet isteniyor ve bunun karşısında Ankara'dan hiç ses çıkmıyor. Neden? Sizce bu normal mi?

JİTEM'ci Cem Ersever de Hizbullah Lideri Velioğlu'ndan İstihbarat Almıştı!?

Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Cömert'in ‘Devlet Hizbullah'ı kullandı' açıklamasına JİTEM'in kurucusu Cem Ersever'in avukatından destek geldi.

Susurluk raporunda ismi JİTEM'in kurucusu olarak geçen Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in avukatı Emin Emir, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Cömert'in, ‘Devlet Hizbullah'ı kullandı' yönündeki açıklamasının ardından çarpıcı iddialarda bulundu.

Ersever ile Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu arasındaki ilişkiye dikkat çeken Emir, Ersever'in Velioğlu'ndan çok iyi istihbarat aldığını söyledi. Özellikle 1989-1990 yıllarında bu ikilinin yaptığı görüşmelerden bahseden Emir, Ersever'in o dönem ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur' ilkesiyle hareket ettiğini belirtti. Emir'in açıklamaları, devlet tarafından varlığı hiçbir zaman resmî olarak kabul edilmeyen JİTEM'in Hizbullah'a bakışını da ortaya koyuyor: "Ersever bana, Velioğlu'ndan PKK'yla ilgili bilgiler aldığını anlattı. Hizbullah'ı seviyordu, sempatisi vardı. ‘Bu arkadaşlar vasıtasıyla soruşturma yapsam, Güneydoğu'daki bazı cinayetlerin faillerini öğrenebilirim. Ama ölenler zaten PKK'lı. Özel bir gayret göstermeye gerek yok. Hizbullah, yapılması gerekeni yapıyor.' Diyordu."

Emir, Ersever-Velioğlu görüşmelerinin ‘arazi'de gerçekleşmiş olmasının kuvvetli bir ihtimal olduğunu; çünkü istihbarat çalışmalarının genelde ‘yer göstererek' yapıldığını belirtiyor. Hizbullah'ın o yıllarda sempati kazanmak için polis ve jandarmayı öldüren PKK'lıları infaz ettiğinin altını çizen Emir, "Bir gün önce sizin mesai arkadaşınız PKK tarafından öldürülüyor. Ertesi gün başka birisi de onu vurduğu için karşınıza getiriliyor. Siz olsanız ne yapardınız? Bazı jandarma görevlileri bu adamlara çay-kahve ikram ediyordu." Diye konuşuyor.

Hizbullah'ın devlet tarafından kurulduğuna dair Ersever'den herhangi bir şey duymadığını ve bu iddialara katılmadığını vurgulayan Emir, "Fakat devlet Hizbullah'ın üzerine giderken göstermesi gereken itinayı göstermedi. Çünkü o zaman PKK denilen daha büyük bir belayla uğraşılıyordu." Diyor.

Emir'le Ersever'in arkadaşlığı avukat-müvekkil ilişkisinin çok ötesinde. Eski bir asker olan Emin Emir, Ersever'le 1989 yılında, binbaşının yazdığı ‘Kürtler, PKK ve Abdullah Öcalan' isimli kitabın dağıtımında yaşadığı zorlukların ardından tanışmış. Emir bu ilginç olayı şöyle anlatıyor: "Ersever, kitabını bir matbaaya bastırmış. Fakat söz konusu matbaa o dönemde PKK'dan çekindiği için kitaba ismini yazdırmamış. Tabii mevzuat gereği kitabın üzerinde matbaa ismi ve yayınevi bulunması zorunlu. Ersever, MHP genel başkan yardımcılığı da yapan Muhittin Çolak'ın önerisi üzerine bana geldi. Ben de bir ‘vatansever' olarak, Ersever'in kitabını kendi yayınevim olan ‘Kitap Yayın Pazarlama'dan (KİYAP) çıkardım. Arkadaşlığımız ondan sonra da devam etti. 1993'te de Ersever'in avukatlığını üstlendim."

Başka JİTEM'cilerin de avukatlığını yaptım!?..

Emir, o yıllarda Güneydoğu'da İstihbarat Grup Komutanlığı'nda, bölgede JİTEM görevlisi olarak bilinen başka kişilerin de davasına baktığını; çünkü birçok avukatın bu görevi PKK'dan korktuğu için kabul etmediğini kaydediyor. Ersever'le yaptığı sohbetlerde, Hüseyin Velioğlu isminin geçtiğini ve 1993 yılında öldürülen Ersever'in kendisine Hizbullah'tan istihbarat edindiğini anlattığını dile getiren Emir, bu durumu da olağan karşılıyor. Emir, "Birçok isim vardı. Onları yakalamıyordu. ‘Bu benim işim değil, her türlü kanun kaçağından istihbarat alırım.' Diyordu." İfadelerini kullanıyor.

Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, MİT müsteşarı olarak görev yaparken "Hangi Hizbullah? Bir İran'daki Hizbullah vardır. Bir de PKK'ya karşı kendini koruyan dinî inançları kuvvetli vatandaşlar." Demişti. Batman Emniyet Müdürü Öztürk Şimşek de "Hizbullah'ın üzerine nasıl gidelim? Karargâhları JİTEM binasının yanında." Şeklinde konuşmuştu. Emir, bu ifadeleri şöyle yorumluyor: "Batman'da JİTEM'in herhangi bir ofisi yoktu. Hizbullahçılar, biz JİTEM'iz diye emniyet müdürünü kandırmış olabilir. Hizbullahçılar JİTEM'in bürolarına gitmiş gelmiş olabilir. Çünkü bunlar, resmi olmayan, kapısında herhangi bir işaret bulundurmayan binalardı. Girip çıkanlar sivil giyimli, sakallı, pejmürde tipli insanlardı. Sivil plakalı otomobiller kullanırlardı." Orgeneral Faruk Cömert'in açıklamalarını değerlendiren Emir, "Paşa bölgede çok etkindi. Görevi uyarmakla sınırlı kalmamalıydı. Masaya yumruğunu vurup, olayı zapta geçirmeliydi." Diyor. Emin Emir şu anda Şişli'deki ‘Emin Hukuk Bürosu'nda avukatlığa devam ediyor. Ayrıca Büyük Birlik Partisi (BBP) İstanbul il başkanı olan ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun en yakınındaki isimlerin arasında yer alan Emir, bir dönem MHP Balıkesir il başkanlığı görevini de üstlendi. Emir, MHP'nin eski lideri Alparslan Türkeş'in de avukatıydı.

JİTEM'in kurucusu olarak bilinen Binbaşı Ahmet Cem Ersever, 17 Mart 1993'te ordudaki görevinden 30 arkadaşıyla birlikte istifa ederek ayrıldı. Daha sonra bazı gazete ve dergilere ‘Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ve Güneydoğu'daki fail-i meçhullerle ilgili bilgiler verdi. Aydınlık gazetesine anlattıkları ile ilgili mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993'te Ankara'ya giden Ersever'den bir süre haber alınamadı. 4 Kasım 1993'te Ankara Elmadağ'da cesedi jandarma ekipleri tarafından bulundu.

Orgeneral Faruk Cömert neler açıklamıştı?

Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Cömert, geçtiğimiz günlerde bir gazeteye yaptığı açıklamada Batman'daki olaylarla ilgili şunları söylemişti: "Ben Körfez Savaşı'nda da sonrasında da oradaydım. Daha o zaman Hizbullah konusunda uyarı yapmıştım. Çiller zamanında valiye söylemiştim. Sanıyorum Muzaffer Ecemiş'ti valimiz ve daha sonra içişleri müsteşarı da oldu. Bu Hizbullah olaylarıyla ilgili olarak, PKK'ya karşı kullanıldığı söyleniyordu. O zaman bunun yanlış olduğunu belirttim. Devlet başka güç kullanmaz, kendi gücünü kullanır, demiştim. Şimdi Batman'daki olaylarda bunlar mı var, PKK mı tam izleyemedim?"           

"Binbaşı Ersever, Terör Örgütü PKK'ya karşı tüm silahlı faaliyetleri bizzat yönetti !?"

Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk Raporu'na göre JİTEM'in kurucusu olduğu iddia edilen Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Güneydoğu Anadolu'daki görevi esnasında PKK ile yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer aldı.

Silahlı çatışmalara bizzat girdi, tüm faaliyetleri yönetti, PKK'ya karşı ve yandaş olan kişi ve gruplarla irtibatlar kurdu. Bütün bunları tam yetkiyle ve komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürüttü. Önceleri normal bir jandarma subayı olarak görev yapan Ersever, sonraları çok önemli yetkilerle donatıldığı için tüm kuruluşlar ve yöredeki gayri kanuni gruplarla ilişkiler geliştirdi. IKDP lideri Barzani ve KYB lideri Talabani arasında sürekli olarak Barzani'ye yakın oldu, ancak her ikisinin Ankara'yla ilişki kurmasında etkili rol oynadı. Emekli olduktan sonra PKK ile mücadelede aksaklık, eksiklik ve yetersizlik olarak belirlediği hususlarda kamuoyu oluşturma faaliyetlerine başladı. Tempo dergisi, Aydınlık, Tercüman ve Daily News gazetelerinde röportajları ve açıklamaları yayımlandı. Rapora göre Cem Ersever'in öldürülme olayı aydınlatılamadı. MİT'e göre; Hanefi Avcı ‘Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım'ı çağırarak gerekli yerlerde görüştüğünü, son dönemdeki faaliyetlerinden ötürü Cem Ersever'in ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Daha sonra Mustafa Deniz ve Neval Boz'a (sevgilisi) yönelerek onların işbirliğini sağladı. Onlar da Avcı'nın talimatıyla Cem Ersever'i infaz grubuna teslim etti. Öte yandan Hanefi Avcı, TBMM Susurluk Komisyonu'na 4.2.1997 tarihinde yaptığı açıklamada "Gümrük müdürü Ali Balkan Metel'in şoförü (jandarma elemanı) Kemal Uzuner'in evinde Cem'in arşivinin muhafaza edildiğini, jandarmanın Kemal'in evindeki malzemeleri, arşivi aldığını, Kemal'le randevulaşan Ersever'i yakaladığını, eve gelen Mustafa Deniz ve Neval Boz'u da ele geçirdiğini" anlattı.

Avukat Özer: Örgüt devletten destek almaktaydı!...

Diyarbakır Barosu eski Başkanı avukat Mustafa Özer, Hizbullah'ın devlet tarafından PKK'yla mücadele etmek için kullanıldığını savundu. Terör örgütü PKK'nın bölgede çok güçlü olduğu bir dönemde yasadışı örgüt Hizbullah'ın ortaya çıktığına dikkat çeken Özer, örgütün "PKK; Marksist, dinsiz bir örgüttür. Biz ise dinî esaslara göre hareket ediyoruz." Söylemleriyle hareket ettiğini savunuyor. 1982-1984 yılları arasında İHD şube yöneticiliği de yapan Özer, ‘Hizbullah'ın devlet tarafından korunduğu ve eğitim kamplarının güvenlik güçlerinin bulunduğu yerlere yakın' yapıldığı iddialarını hatırlattı. Özer, "Olayların canlı tanıkları olarak bize gelip, ‘Silvan çevresinde jandarma bölgesine yakın yerde Hizbullah üyelerinin eğitildiğini' söylüyorlardı." Dedi. Güvenlik güçlerine ait bir bölgede yaşananları kanıtlama gibi şansları olmadığını dile getiren Av. Özer, "Olaylar ve duyumlar ‘Hizbullah ile bazı güvenlik güçlerini birlikte hareket ediyor' gösteriyordu." Dedi. Özer, şöyle konuştu: "Hizbullah'ın örgütsel yapısına bakıldığı zaman bu bölgede ortaya çıkacak bir neden görülmemektedir. Ancak ilginçtir, PKK'nın şiddeti arttığı 1990'lı yıllardan sonra Hizbullah da güçlü bir şekilde ortaya çıkarak karşılıklı yargısız infazlar yaptılar. Hizbullah'ın bu kadar kısa bir sürede ortaya çıkıp vurucu güce ulaşması yeni ortaya çıkan bir hareket için kuşkuları beraberinde getiriyor. Beykoz'daki operasyonda ortaya çıkan CD'lerde üyelerinin şeceresinin bir devlet yapılanmasında olduğu gibi yer alması kuşkular uyandırıyor. Sanki bir nüfus dairesi, bir vergi dairesi gibi çalışmışlar. Bunlar tesadüf değildir. ‘Hizbullah'ı devlet oluşturduğu' kuşkusu oluşuyor."[1]

Tehlikeli Tahrik ve PKK Kışkırtmaları

Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Danışma Dernekleri Federasyonu'nun (TUHAD-FED), terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan'a uygulanan tecritin kaldırılması için Bursa'nın Gemlik İlçesi'nde düzenlemek istediği gösteriye izin verilmedi. Bursa Valiliği, gösteri izni olmadığı için PKK yandaşlarını kente sokmadı. Bursa'ya otobüs ve minibüslerle gelen gruplar Gemlik'te kurulan üç ayrı noktada polis ve jandarma tarafından durduruldu.

İnegöl Mezitler Mevkii, Orhangazi Süpürgelik Mevkii ve Mustafakemalpaşa Özgüven Tesisleri önünde araçlar kontrollü olarak geçebildi. Mezitler'de yaklaşık 40 otobüs ve 20 minibüs, Mustafakemalpaşa'da 9 otobüs ve 3 minibüs durduruldu. Gösteri için geldikleri belirlenen gruplara izin verilmedi.

Bunun üzerine araçlardan inen ellerinde Abdullah Öcalan posterleri ve sarı, kırmızı, yeşil renkli poşular bulunan grup, sloganlar attı. Gruplarla birlikte Mezitler Mevkii'ne gelen Abdullah Öcalan'ın kardeşi Fatma Öcalan'a da göstericiler, kırmızı karanfiller vererek tezahüratta bulundu. Gemlik'e gitmek üzere İstanbul'dan dört otobüs ve iki minibüsle yola çıkan 200 kişi, Yalova'da Topçular İskelesi'nde durduruldu. Araçlardan inenler Öcalan lehine sloganlar attı. Bazı kişiler de arabalı vapura terör örgütünün flamasını astı.

Kocaeli'den Gemlik'e gitmek isteyen 150 kişilik DEHAP'lı grup polis tarafından engellendi. Bunun üzerine yürüyüş yapmak isteyen gruba, polis müdahale etti. Çıkan arbede sırasında dört kişi yaralandı. DEHAP ilçe binasına giren grup, bir süre sonra dağıldı.

İzmir'den gitmek isteyen bir grup otobüs bulamayınca Hürriyet Bulvarı üzerindeki DEHAP İl Başkanlığı önünde toplanarak eylem yapmak istedi. Aralarında çocuklar ve kadınların da bulunduğu grup, Abdullah Öcalan posterlerini açarak, slogan attı.

PKK sempatizanı gruplar, İstanbul'da terör estirdi. Kentin 12 değişik noktasında yasadışı eylem yapıp bir otobüs, bir banka şubesi ile dükkânları ateşe verdiler. Polis, 88 göstericiyi gözaltına aldı.

Polisler Yaralandı

Esenler Karabayır Mahallesi'nde bin kişilik grup çevreyi taş yağmuruna tuttu. Bazı vatandaşlar gruba müdahale edip balkonlarına Türk bayrağı astı. Göstericilerden bazıları vatandaşlara taş, biri de molotofkokteyli attı. Göstericiler, bayrak açan vatandaşlardan birini linç etmeye kalkıştı. Polis, havaya uyarı ateşi açarak gösterici grubu dağıttı.

Küçükçekmece Kanarya Mahallesi'nde de ortalığı savaş alanına çeviren göstericiler, polis memuru Aytekin Işık'ı, attıkları taşlarla yaraladı. Işık hastaneye kaldırıldı.

Gazi Mahallesi başta olmak üzere Bağcılar Fevzi Çakmak Mahallesi, Demirkapı, Bayrampaşa ve Anadolu yakasındaki bazı semtlerde aynı anda eylemler yapıldı. Gazi Mahallesi'nde yolcuları indiren göstericiler bir belediye otobüsünü yaktı.

Çağlayan'da yaklaşık 100 kişilik grup, yola barikat kurdu, bir banka şubesi ile bazı dükkânlara molotofkokteyli attı.

Kurtuluş'ta 200 kişilik bir başka grup, sloganlar eşliğinde Dolapdere'ye doğru yürüdü. Bilgi Üniversitesi önündeki caddeye çöp konteynırları ve kaldırım taşlarını sökerek, barikat kurdu.

Göztepe'de gösteri yapan 40 kişilik grubu polis dağıttı.

Kurtuluş gününde PKK'ya öfke yağdı

PKK destekçileri, Bilecik'in Bozüyük İlçesi'ni ayağa kaldırdı. Gemlik'e gitmek isteyenlerin Bozüyük'ten geçeceğini öğrenenler Türk Bayrakları ile sokağa döküldü. Polis, vatandaşları da yoldan uzaklaştırdı. Bunun üzerine çatılara ve balkonlara çıkan Bozüyüklüler, otobüslere taş, kiremit ve sopa fırlattı. Aynı tepki otobüslerin dönüşünde de yaşandı. 40'a yakın otobüsün camları taşlarla kırılırken çok sayıda kişi yaralandı. İlçeye çevre illerden polis takviyesi yapıldı. Camları kırık otobüsler güçlükle şehir dışına çıkarılabildi.

Bozüyük'ün kurtuluş günü olması, tepkinin daha da yükselmesine neden oldu. Bursa İznik'te de izinsiz gösteriye gitmek istedikleri gerekçesiyle 14 inşaat işçisinin gözaltında tutulduğu Emniyet binası önünde toplanan 500 kişi ‘Kahrolsun PKK' sloganları attı. Sözlü sataşan 3 kişiyi linç etmek isteyen grubu dağıtmak için polis havaya ateş açtı.

"IMF' ye Verdiğimiz Sözler Var, Geri Dönemeyiz!" itirafı

Erdoğan, memur zammı konusunda sendika temsilcilerine "Size verdiğimiz bu rakam, IMF'yle yaptığımız anlaşmanın tepe dönüş noktasıdır" dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdo­ğan, Kamu-Sen Başkanı Bircan Akyıldız, KESK Başkanı İsmail Hakkı Tombul ve Me­mur-Sen Başkanı Ahmet Ak­su'yla yaptığı görüşmede, "Size verdiğimiz bu rakam, IMF'yle yaptığımız anlaşmanın tepe dönüş noktasıdır. Verdiğimiz sözler var, onları bozmamalıyız" dedi. Erdoğan'la sen­dika başkanlarını buluştu­ran zirvede çarpıcı diyalog­larından bazıları şöyle:

Erdoğan: Bu rakam, IMF'yle yaptığımız anlaş­maların tepe dönüş nok­tasıdır. Bundan sonra düzlüğe çıkıyoruz. IMF, Dünya Bankası ve OECD tarafından dünyaya akredite edi­len bir ülke haline geldik. Bu bizim için gururdur. Enkaz edebiyatı yapmıyorum ama Türkiye'de pa­rayı en iyi yöneten iktidar biziz. Eko­nomi iyiye gidiyor. Böyle bir ortamda mali disiplini bozamayız. Uluslararası kuruluşlara verdiğimiz sözler var, onla­rı bozmamalıyız.

Türkiye'deki Tehlikenin Boyutları

Bugün Türkiye'de son derece tehlikeli olan bir söylem hâkim. Gün geçmiyor ki gizli bağlantıları bilme konumunda olan bir insan o tehlikeli söylemle karşımıza çıkmasın. Örneğin son olarak Yaşar Büyükanıt, Türkiye'nin Filistin'e dönüştürülmek istendiğini söyledi. Ondan önce de Bülent Ecevit ‘Korkarım Türkiye'yi bölecekler' diye demeç verdi. Bunlar açık ve net ifade edilen kaygılar. Bunlar dışında kiminle konuşursanız konuşun; Türkiye üzerinde ciddi bir oyunun oynanmakta olduğunu ifade ediyor. Bu konudaki analizler değişebiliyor ama ortak gelinen nokta, bu gidişatın iyi olmadığı yolunda, bunda herkes hemfikir. İktidar sahipleri Türkiye'nin bölüneceği kaygısını açıklıkla ifade edemiyorlar ama onlarda da bir sinirlilik, bir büyük tedirginlik var. Adını koyamadıkları bir tehlikeyi bekler gibiler.

Sıradan vatandaşın da paylaştığı bu tedirginliğin, bu tehlike beklentisinin kaynağı nedir, bunu ve Türkiye'nin bugün geldiği noktadaki durumunu anlamak için teorik bir çerçeveye ihtiyacımız var. Bu yazım bu teorik çerçeveyi düşünme sürecinde bir adımdır, bu bir ilk adımdır, devamını getirmeye çalışacağım.

Türkiye nasıl olur da bir büyük çatışma ve de bölünme korkusuna düşürülmüş olabilir, bunun kaynağı nedir? Bunu anlamaya adım atabilmemiz için olayların bir altyapısını kurmaya çalışmalıyız. AKP temelde sisteme karşı bir parti olduğu halde iktidara geldi ve sistemi içinden değiştirmek için harekete geçti. Bunun en önemli öğesi ekonomik yapıdaki güç dengelerini değiştirmekti. AKP, ekonomideki güç yapısını geçmişten gelen güçlü sermaye gruplarının elinden alıp kendisinden yana olarak gördüğü yeni sermaye gruplarına aktarmak için harekete geçti. Bu şekilde davranmanın her ülkede iktidarın hakkı olabileceğini söyleyebiliriz, ancak Türkiye'de sistem hassas dengeler üzerine kurulmuş olduğundan sermaye transferi dönemi çok sancılı geçti ve ciddi sarsıntılar oldu, boşluklar doğdu.

Bu gibi durumlarda, elinde kaynağı belirsiz sermaye gücünü bulunduran güçler de harekete geçer ve doğan boşluktan sisteme sızmalar başlar. Ve sonuçta değişim sürecini başlatan iktidarın da kontrolü dışında gelişmeler yaşanır, farklı, beklenmedik yönlere gidişler olur. Türkiye'de de bu yaşanmıştır. Sermaye transferindeki sarsıntı sonucunda yeni sermaye gücü olarak ortaya çıkan dinciler değil, Kürt sermayesi olmuş, buna paralel olarak bazı illegal işlerin yapılması da sistem kontrolü dışına çıkmış ve Kürtlerin eline geçmeye başlamıştır. Birçok şehirden gelmeye başlayan ‘Kürt mafyası güçleniyor' haberlerinin temelinde bu yatmaktadır. Evet, şu dönemde legal sermaye hareketlerinde de Kürtler güçlenmekte ve illegal sermaye hareketlerinde de güçlenmeye başlayan onlardır. Bu durum tabii ki toplumda çatışmaların yaşanması için gerekli altyapıyı hazırlamıştır. Üstyapıdaki (Siyasi düzlem) gelişmeler terörün siyasi bağlantılarıyla giderek hareketlenmesi ve bu siyasi bağlantıyı derinleştirme çabaları altyapıdaki son gelişmeleri temel almakta, ona dayanmaktadır. Sonunda gelinen noktada Türkiye şu anda son derece hassas ve her an bozulabilecek dengeler içindedir. Türkiye üzerinde planları, stratejileri bulunan dış güçler bu hassas dengeyi manipüle ederek istediklerini elde edebilecek gibi. Bu olan bitene ne yazık ki hükümet fazla müdahale edememektedir, çünkü onların başlattığı bir süreç (sermaye transferi) istenilen, amaçlanandan tamamen farklı yönlere doğru gelişmiş ve hükümet bu aralar başlatılan zemin kaymasına müdahale edebilecek durumdan çıkmıştır. Kendi içindeki Kürt lobisinin de gücünden çekinen hükümetin bu çaresizliği doğal olarak devlette önemli bir güçsüzlüğe yol açmaktadır. Bu durumdan doğan otorite boşluğunu doldurmak isteyen güçlerin çıkışları ise geçmiş dönemlerdeki gibi istenilen sonucu vermemektedir. Çünkü yine hükümetin girmiş olduğu Avrupa Birliği süreci farklı yönetim modellerinin aranmasını engellemektedir.

Özet olarak, Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştır. Türkiye Devleti ile hesaplaşmaya girenler, neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyor görünmektedirler ama etkin savunma içinde olması gereken güçlerin ya kafası karışıktır ya da panik içindedirler. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerimizin ilk kez bu kadar bozuk olması da Türk Devleti'ni fevkalade savunmasız bırakmaktadır. Peki, ama bu kıskaçtan çıkış yolu acaba yok mu? Olmaz mı tabii ki vardır, ama bunu bulacak olanlar da ne yazık ki işbirliği içinde çalışıyor gözükmemektedirler. Yani sistemdeki dağınıklık aynen devlet kademelerine de yansımış durumdadır. Umudumuz ve beklentimiz toparlanma sürecine girilmesidir.[2]

RP'yi, FP'yi Kapatanlar Nerede Şimdi? Laiklik leylekleri niye susmaktaydı?

Son günlerdeki Apo lehine gösterilerin odağında hep "DEHAP örgütü" var!

Hedef göstermek için değil, merak ettiğim için bu konuyu gündeme getiriyorum.

Şu ilde PKK'lı bir teröristin cenazesi kaldırılacak; DEHAP il başkanı ön planda.

Bu ilçede Apo'ya destek mahiyetinde gösteri yapılacak; DEHAP ilçe başkanı ön planda.

Kaç gündür bekliyorum, acaba genel başkanı mı olur, bir başka görevlisi mi olur, çıkıp da açıklasın, "Basında çıkan haberler yanlıştır. Bizim örgütümüzden hiç kimsenin bu olaylarda bir etkinliği yoktur" diye... Veya "Örgütümüzden şu şahsın gösterilerde rol oynadığı öğrenilmiş ve hakkında disiplin soruşturması açılmıştır" diye...

DEHAP'ın, göründüğü kadarıyla böyle bir derdi hiç yok! Kimseden çekindikleri de yok!

Adeta, "işinize gelirse" gibisinden bir tavır içindeler!

Hatta genel başkanları, yoğun eleştirilerden sonra bir açıklama yapmışsa da, o da kendi gösterilerini değil, karşı gösterileri eleştiriyor!

Bir terörist lehine kendi örgütünden yöneticilerin organize ettikleri gösterilere izah getirmiyor, kendilerine yönelen tepkilere karşı çıkıyor!

Buyrun, tüm iyi niyetlerinizi kuşanıp gelin... Bakın bakalım, olaylara makul bir izah getirebilecek misiniz?

"Karşımızdaki bir siyasi parti. Demokratik bir ülkede, siyasi partilere kısıtlama getirmek istisnadır" diyebilecek misiniz?

Mümkün değil.

Çünkü söz konusu olan gösteriler, siyasi parti faaliyeti olabilecek bir etkinlik değil, terör örgütünün düzenleyeceği türden gösteriler.

Tüm bunlar tamam da, esas anlaşılmayan husus; RP'yi ve de FP'yi kapatan Anayasa Mahkemesi'nin Başkanı'nın, bugün Cumhurbaşkanı koltuğunda "sağduyu çağrısı" türünden yumuşak söylemleri!..

RP'yi kapatırken, hiç bu kadar yumuşak değildiniz!

Hiç teklemeden, seçimlerden birinci çıkmış partiyi, adeta bir terör örgütünü kapatıyormuş gibi kapattınız gitti!

Koskoca partinin kapısına, "Devleti yıkacaklar" diye mühür vurduğunuz halde, Türkiye'nin tek bir yerinde, tek bir anarşik olay yaşanmadı... Tek bir dükkânın camı inmedi...

Birazcık nedamet duyup, aynı süreci FP için başlatmamanız gerekirken/başladı ise durdurmanız gerekirken, yine devletin sert yüzünü gösterip, onu da kapattınız!

Şimdi geldiniz, açık açık terör örgütü lehine gösteri yaptıran bir siyasi parti karşısında seyirci kalıyorsunuz!

Yoksa bilmediğimiz başka hesaplar mı var arka planda?

Tabii ki, karşılıklı gösterilerle kardeş kavgası çıkartılmasın.

Ama bu kardeş kavgasını önlemek için, hukuk dışı gösterilere karşı yasal girişimlerde bulunulması da gerekmez mi?

Örneğin; Sezer'in büyük güvenine layık Yargıtay Başsavcımız ne düşünür bu konuda? Partilerin hukuk dışı uygulamaları kendisini ilgilendirmiyor mu?

Partilerin teröristlere destek mitingleri yapması normal mi ki, seyir ile yetiniliyor bu olaylar?

"İlla DEHAP kapatılsın" türünden bir iddiam da yok!

Ama bir teröriste sahip çıkan, ona destek mitingleri yapan bir partinin olabilirliği ve RP-FP gibi partilerin ise durduk yerde, hikâyeden sebeplerle kapatılmış olmasına itirazım var!

Evet, FP kapatıldıktan sonra, Anayasa'da ufak tefek değişiklikler oldu ama, teröriste destek veren partilere de özgürlük verecek kadar bir değişiklik olmadı herhalde!..

Zaten böyle bir değişiklik mümkün de değil!

Ama ne yaparsınız ki, bir parti ekseninde, 35 bin kişinin katili terörist lehine gösteriler yapılıyor... Bu gösterilere tepki amacıyla karşı gösteriler yapılıyor.

Ve Yargıtay Başsavcılığı da bu tehlikeli olayları seyrediyor!

Tabii, seyirci olan sadece o değil... Bir de, RP davasında kendi kendine dava açan, kanunu iptal edip, arkasından iptale göre karar veren Anayasa Mahkemesi var!..

Kendi kendine dava açan Anayasa Mahkemesi ne yapıyor şimdi, harekete geçmeyi hiç mi düşünmüyor acaba?

Yoksa bir partinin kapatılması için, illa Erbakan ile bir ilgisi mi olması gerekir?[3]

"Durumu Sakin Şekilde Gözden Geçirelim" çağrısı

Ülkenin gidişatına baktığımızda aslında insan panikleyebiliyor ama rasyonel olan gereksiz heyecanlara kapılmadan sakince bir durum değerlendirmesi yapılmasıdır.

Buna girişip bazı gelişmeleri not edelim:

1- Türkiye'nin de içinde olduğu coğrafi bölgede hâkim siyasi gücün el değiştirerek Kürtlere geçmesi için çalışılıyor görünümü verilmektedir.

2- Bu amaç için alınan tedbirler siyasi güç transferi için yetmediği durumlarda bazı bölgelerde nüfus yapısının da fiilen değiştirilmesi yoluna gidilmektedir. Telafer'de bombalamayla Türkmenlerin bölgeden yok edilmesi işte bu nüfus yapısını değiştirme planının bir parçasıdır.

3- Türkiye'de durum daha karmaşıktır, burada düğmesine basılan oyunda PKK propagandasına kanan Kürt grupların kalkışma sürecine girmeleriyle start verilmiştir.

4- Amaç bu gibi durumlara sessiz kalması hiç beklenilmeyen Anadolu insanının olabildiğince sert tepki vermesini sağlamaktır. Sert tepki almak oyunun en önemli unsurudur, bunu görüp oyunu deşifre etmeliyiz.

5- Beklenildiği gibi sert tepki gelirse ülkenin gireceği büyük anarşi ortamına müdahale için dış güçler de devrede olacaklardır.

6- Sert tepki verilmesinin temelleri Anadolu'da atılmaya başlanmıştır. Hemen her il ve ilçede ‘ülkeye sahip çıkma' amacını taşıyan spontane örgütlenmeler ortaya çıkmaktadır.

7- Milletin öfkesinin önünde kimsenin duramayacağı kesindir de ama bu öfkeyi patlatmanın da bir oyunun parçası olduğunu görmeli ve ülkemiz için soğukkanlı olmalıyız.

8- Asıl vatanseverlik bu zor dönemden ülkenin mümkün olduğunca az zararla çıkabilmesini sağlamaktır.

9- Ne kadar üzerimize gelinirse gelinsin, sert tepki vermemek ve müdafaada kalmak doğru stratejidir.

10- Uzun yıllar boyunca tüm tahrik denemelerine rağmen bu topraklar üzerinde bir kardeşlik hatta akrabalık kurmuş insanların birbirlerine düşman edilmesi dünya tarihinin bir döneminin sonunu getirir, bu görülsün.

11- Anadolu insanının tarihe ve medeniyete karşı bir görevi vardır; o da tarihi sürdürmektir. Bu yüzden aklımızı kullanmalı, oyunu tersine çevirerek bizimle oynamak isteyenlere karşı oynamaya başlamalıyız.

Bütün bu gelişmelerin olabilmesi için devletin devletliğini göstermesi ve güvenliği ne pahasına olursa olsun sağlamasıdır. Bu yapılmadığı takdirde toplumda boşluk olmakta, bu boşluk da halkın kendisi tarafından doldurulmaktadır... Devlet mekanizmasını ancak hükümet harekete geçirebilir, bunu yapmadıkları takdirde olabileceklerden sorumlu olacaklar ve korkarım ki bunun da hesabını ileride vermek zorunda kalacaklardır.[4]

"Dar Kapsamlı İç Çatışma" mı?

İstanbul'da 130 kiloluk PKK bombası bulunuyor. Avni Akel'in havaya uçurulması planı ortaya çıkarılıyor. PKK, eylemleri Güneydoğu Anadolu'dan Batı'ya taşıyor, eylemciler kentleri terörize ediyorlar. Ankara'da PKK-karşıtı Kürtler, "bağımsız Kürt devleti" talebini gündeme getiriyorlar. Diyarbakır'da "federasyon imzası" toplanıyor. İsviçre'de devlete bağlı bir stratejik araştırma merkezi, Türkiye'nin gelecek on beş yılda yaşayacağı iç savaş ile ilgili kapsamlı bir rapor hazırlıyor. Eski DEHAP Başkanı son çatışmaları kastederek, "bunlar bizi korkutamaz, devam edeceğiz" diyerek meydan okuyor. Türkiye kontrol dışına çıkıyor. Daha doğrusu, AB ve ABD'nin Türkiye'yi federalleştirerek etkisizleştirme politikası gelişiyor.

Org. Büyükanıt'ın "Filistinleştirme" diye nitelendirdiği gelişmelere bazı çevreler iyi niyetle "böyle söylenmemeli idi" diyerek itiraz ettiler. Oysa Büyükanıt bir siyasal çatışma yöntemi olarak "terör-sivil eylem karışımı" bir eylem tarzı konusunda kamuoyuna bilgi vermişti. Büyükanıt'tan çok daha önce Genelkurmay Başkanı Özkök, Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada AB'nin ve PKK'nın Anayasa'nın 3. maddesine yönelik girişimlerinin bir iç çatışma olasılığını ortaya çıkardığını açıklamıştı.

Birçok faktör ülkemizin dar kapsamlı bir iç çatışmaya sürüklenme ihtimalini artırmaktadır. Dar kapsamlı diyorum, çünkü Türkiye her şeye rağmen uzun soluklu ve geniş bir coğrafyaya yayılan, uzun süren bir iç savaş yaşamaz. Türkiye'nin demografik yapısı, devletin kurumsallaşmış gücü, halkın devlet bilinci, yani Türkiye'nin milli gücü ve çetenin kırsal ve kentsel unsurlarının toplam gücü, geniş kapsamlı bir iç savaşa izin vermez. Şimdi bu dar kapsamlı iç çatışma dinamiklerini teker teker sayalım.

Birinci dinamik: AB sürecinde devletin stratejik çözülmesi ve kendisini koruma yeteneğini yitirmesi, Türkiye'de iç çatışma ihtimalini artıran faktörlerin başında gelmektedir. Devletin görevini yerine getirememesi, PKK ve yandaşı unsurların şımarması, devletin gösterdiği irade ve zaaf boşluğu, devletin ayağının altından kaydığını düşünen Türk halkını, PKK'ya doğrudan müdahale ederek "duruma el koymaya" sevk etmektedir.

İkinci dinamik: AB, bilinçli bir şekilde Türkiye'nin etnik merkezli bir federal yapıya doğru çevrilmesini desteklemektedir. AB 2004 İlerleme Raporu'nda hakları verilmesi istenen etnik grupların toplamı, AB'ye göre 44 milyondur. AB'ye göre Türkiye'de Türkler azınlıktadır ve devlet bu zeminde yeniden yapılanmalıdır.

İç savaşın üçüncü dinamiği AKP'nin Kürt stratejisidir. AKP'nin Kürt stratejisinin üç ayağı vardır. Bunlar sırası ile bürokrasinin yapılan etnik merkezli atamalarla "Kürtçü unsurlar" kullanılarak devletin Kürtçüleştirilmesidir. İkinci adımı ekonomik alanda Kürtçü sermayenin önünün açılması ve ekonominin Kürtçü sermayeye açılmasıdır. AKP'nin üçüncü Kürt politikası ise mafyanın Kürtleştirilmesidir.

İç savaşın dördüncü dinamiğini ise Kuzey Irak'ta gelişen Kürt devleti oluşturuyor. Bu devletçiğin gelecek dönemde Türkiye üzerinde yapacağı etkiler çok daha olumsuz olacak. Daha şimdiden Türkiye'den bazı gençlerin Harp Akademisi dahil olmak üzere yüksek eğitim görmeye gittikleri pankürdizmin kaynağı olacak bu bölgede yaşanması mukadder olan Kürt-Türkmen çatışmaları da Türkiye'ye olumsuz olarak yansıyacaktır.

Bu sürecin derhal durdurulması gerekmektedir. Bir süre sonra istense de kontrol altına alınamayabilir. Devlet geç kalmamalıdır. PKK ve yandaşlarına karşı "demokrasi tuzağına" düşülerek iç çatışmaya giden yolun taşları döşenmemelidir. Ancak AKP iktidarının tutumu ne yazık ki, "dar kapsamlı iç çatışmanın" önünü açmaktadır.

Türk milletine düşen görev ise PKK'nın eline dış güçler tarafından verilen "tahrik planında" kendisine verilmek istenen, senaryodaki rolü oynamamaktır. Bu tepkisiz kalmak demek değildir. Aksine Türk halkı tepki vermelidir. Ancak bu tepki demokratik bir tepki olmalıdır. Bayrak asma tepkileri, milli birlik mitingleri, iktidarın protesto edilmesi yapılması gerekenlerdir. Peki, böyle bir iç çatışmadan bölünme çıkar mı? Tabii ki hayır. Türkiye, birliğine saldıranları ezecektir.[5]

Oyun Yutuculuğun Dünü-Bugünü

Batıya göre Türkiye'nin tek ve gerçek kusuru halkının Müslüman olmasıdır. Siyonist ve emperyalist odaklara göre, asıl sorun budur.

Batı için hadise, hala ‘doğu sorunu'dur. Bu isim, ‘İslam Sorunu' denemediği için vardı. Şimdi de gerçek adı söylenemediği için ‘küresel terör' deniyor.

Asli hedef İslam'dır.

Türkiye, İslam adına hareket etmese de, Batı'nın bu dinle savaşına ortak olmadığı sürece, hedef tahtasının tam merkezindedir. Yoksa Türkler bir gecede Hıristiyanlaşıverseler ‘Doğu Sorunu' için adres de değişiverir. Nitekim İslam'la ilgisi olmayan her Türkiye insanı Batı adamı için doğal müttefik olmuş, geliştirdikleri işbirliği sistemleri de hep dindarlar aleyhine çalışmış ve çalışmaktadır. İslam'la ilgili -en masum düzeyde de olsa- bir iddia gütmeyene Batı'nın kapıları ardına kadar açıktır.

Haçlı Seferleri ile zirveye ulaşan İslam nefreti zaman içinde sadece isim ve taktik değişikliği geçirmiştir. Irak'ta savaştıranlar ve savaşanlar da katıksız İslam nefreti ile doludurlar. Buna kanıt olarak, herhangi bir işgal askeri birliğinin ‘terörist arama' bahanesi ile girdiği herhangi bir Irak evinde yaşananları öğrenmek yeter.

Evet: Şeytan ve orduları Allah'ın dini ile savaşmaktadırlar!

Siyonistlerin iftirası: İslam aşırılık ve terör üretir!

Böylece Vahşi Batı İslam'a karşı yeni Haçlı Seferleri'nin kurallarını da kendi belirlemekte, adeta ‘ yazı gelirse ben kazanırım, tura gelirse sen kaybedersin' mekanizması yaratmaktadır.

Yüzlerce yıllık bu senaryoyu okumamakta inat ettiğimiz için şimdi de PKK maşası ile içeriden ve dışarıdan çalkalanmaktayız.

Bu noktada, tarihten gerçek bir kesiti, aynı senaryonun sahnelerinden biri olarak hatırlayalım:

Aralık 1909'da istifa eden Hüseyin Hilmi Paşa'nın yerine İttihatçılar'ın isteği üzerine Roma Büyükelçisi İbrahim Hakkı Bey yeni hükümeti kurar. Osmanlı'nın başındaki bin beladan biri de İtalya'nın Libya'yı yutma çalışmalarıdır. Şüphesiz İtalyanlar, kendileri ile iyi ilişkileri olan yeni Sadrazam Hakkı Paşa'ya hatır etmezler. Trablusgarp ve Bingazi'yi en erken zamanda almak için hazırlıklarını sürdürürler. İstanbul ise başka pek çok bölgede olduğu gibi Libya'da da hiçbir tedbir alamaz. Hatta tam aksine İtalyan işgalini kolaylaştırmak ister gibi, mesela buradaki hatırı sayılır bir askeri kuvveti Yemen'e kaydırır. Hakkı Paşa, daha fazla taviz vermekle İtalya'nın işgalden vazgeçeceğine son ana kadar inanır.

Tabii bütün bu tavizler, caydırmak şöyle dursun, aksine biti kanlanmış İtalyanların iştahını daha da artırır. Nihayet 1911'de işgali gerçekleştirirler.

Bu kesitin şimdiki bölücü faslın sahnelerinden ne farkı var?

Dünkü sadrazam Hakkı Paşa'nın sevecen (!) yaklaşımına karşı İtalyanların koyduğu son nokta, ‘Kürt Sorunu' söylemiyle yeni bir taviz paketi açacağı izlenimi uyandıran Erdoğan'a inat PKK'nın yürüdüğü yerden farklı mı?

Şüphesiz bu fitnecilerin sonu da İtalyanlarınki gibi perişanlıktır. Orada bir avuç Türk, Şeyh Sünüsi'nin de büyük desteği ile Arap kardeşlerini yanlarına alarak İtalya'yı bütün dünya önünde rezil-kepaze eylemişlerdir.[6]

İstanbul'da İkinci Kuvva Hareketi

Türkiye'nin bütünlüğünü ve laik sistemi hedef alan saldırılar, Yeniden Kuvayı Milliye Derneği'ne ilgiyi artırdı. Dört ay önce kurulan derneğin Anadolu'da şubesini açmak isteyenler, İstanbul'daki merkezini telefon yağmuruna tutuyor.

PKK ve yandaşlarının yol açtığı gerilim, Hizb-ut Tahrir benzeri laikliği hedef alan örgütlerin Cumhuriyet'e meydan okumaları özellikle Anadolu'da Yeniden Kuvayı Milliye Derneği'ne ilgiyi artırdı.

İzmir, Konya, Karaman, Akhisar, Ankara başta olmak üzere Anadolu'nun birçok yerinde derneğin şubesini açmak isteyenler, İstanbul'daki merkezi telefon yağmuruna tutuyor.

Askerden destek

Cumhuriyet ve Atatürk yanlılarının örgütsüz olduğunu, bu nedenle gördükleri ilgiye şaşırmadıklarını belirten Hakkı Sevim, yakında Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi Türkiye çapında Kuvvayı Milliye hareketini başlatacaklarını söyledi. Sokakları, meydanları dolaşarak halkı rejime sahip çıkmaya çağıracaklarını belirten Sevim, şöyle dedi:

"Hızla güçleniyoruz. Kısa sürede derneğimizi genel merkeze dönüştürerek bir genel başkan seçeceğiz. Tüzük değişikliği yapacağız. Çok yakında halkla kucaklaşacağız. Bütün mahalleleri sokakları dolaşarak kürsüler kuracağız. Yakında ‘Çoban Ateşi' adında mahallelerde sohbetler düzenleyip, vatandaşları PKK'ya ve rejime yönelik baskılara karşı bilinçlendireceğiz. Halktan Kuvayı Milliye ruhuna sahip çıkmalarını isteyeceğiz. Derneğimizle ilgili Birinci Ordu Harekât Başkanı Tuğgeneral Levent Kutay ve İstihbarat Albay Mustafa Canatan'a brifing verdik, mücadelemizi anlattık. Onlar da bize destek olacaklarını belirttiler"

Ey Osmanlı, Geri Dön!

İsrailli Yahudi entelektüel İsrael A. Shamir, "Osmanlı olsaydı bu kadar kan akmazdı" diyerek, bugün hem mazlumların hem de zalimlerin Osmanlı'yı aradığına işaret etti. Osmanlı'nın Avrupa'nın ürünü olan ulusçuluk akımlarıyla zehirlendiğine işaret eden Shamir, imparatorluğun yıkılışından sonra sadece Ortadoğu'nun değil, tüm dünyanın acı çektiğini söyledi. Shamir, Balkanlar, Filistin ve Irak'ta yaşananları örnek verdi.

"Türkiye ve Dünyada Yarın" dergisinin son sayısında yazdığı "Ey Osmanlı Geri Dön!" adlı makalesinde insanlığın dünya barışı için Osmanlı'yı aradığını anlattı. 1. Dünya Savaşı sırasında İngiliz yanlısı bir Siyonist casus şebekesi olan "NILI" üyesi Osmanlı vatandaşı Siyonist göçmenlerin Osmanlı'ya ihanetlerine değinen Shamir, "Onların ülkeleri Osmanlı'ya ihanet için iyi bir nedeni vardı; çünkü eğer imparatorluk yaşasaydı, ne Yahudi Devleti denen canavar, ne tecrit duvarı ardına sürülen milyonlarca toprağın yerlisi, ne aynı derecede ezilmiş ve gecekondulara doldurulmuş göçmen işçiler ve karşılarında malikâneler içinde birkaç zengin Yahudi olmayacaktı. Aynı şekilde çaresiz bir Irak'ta ABD saldırısı ve sonuçta yüz binlerce ölü ve acı hiç olmayacaktı, çünkü Irak o güçlü imparatorluğun bir parçası olacaktı. İmparatorluğun yıkılışından sade Ortadoğu çekmedi. NATO uçakları asla Belgrad'ı da bombalayamazdı, eğer imparatorluk bizimle olaydı. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan'ın şimdi avro tarafından ekonomisi mahvedilmiş ve zengin Kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye'den İstanbul'a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var" ifadelerini dile getirdi.

Avrupalıların Osmanlı'ya hayranlık duydukları dönemleri hatırlatan Shamir, "İmparatorluğun kurucu unsur olan Türklere, Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra'nın çöpü-bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. Şimdi kimi Türk liderler AB'ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı: En görkemli zamanlarında bile Brezilya ve Rusya'dan küçüktü. O yıkıldı, çünkü toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvesinden yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstatları sunmuştu" şeklinde gerçekleri gözler önüne serdi.[7]



[1]  Mehmet Gökçe / Diyarbakır

[2]  Akşam / Serdar Turgut

[3]  08.09.2005 / Vakit / A. İhsan Karahasanoğlu

[4]  07 09 2005 / Akşam / Serdar Turgut

[5]  07 09 2005 / Akşam / Ümit Özdağ

[6]  08 09 2005 / Sabah / Ö. Lütfi Mete

[7]  08.09.2005 / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

KIBRIS; SATRANÇ TAHTASI VE STRATEJİ HATASI
  Kıbrıs'ta dönen dolapları dış güçler ve işbirlikçiler çeviriyor. Bir kaç...
Devami
PATRİĞİN EKÜMENLİĞİ VE AKP'NİN AKREPLİĞİ
  Hükümet, milletin gözünün içine baka baka yalan söylüyor. Vakıflar...
Devami
İRAN'A KARŞI AMERİKAN UŞAKLIĞI
  Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirilip tutuklanırken, İsrail Filistinli milletvekillerini...
Devami
SONER YALÇIN'IN, SIRITAN SAHTEKÂRLIĞI VE SİVAS KATLİAMI
Soner Yalçın, "Siz kimi kandırıyorsunuz!" kitabında, yakın tarihimizdeki bazı olayları,...
Devami
AKP' NİN GÖREMEDİĞİ ve HÂLÂ KABUL ETMEDİĞİ İKİNCİ SEVR' DEKİ İSRAİL PARMAĞI
  Siyonizm, şeytani ve gayri insani bir ideoloji olup kuvveti...
Devami
AKP, UÇURUMA YAKLAŞAN ABD DOLMUŞUNA MUAVİNLİK YAPIYOR!
  Amerikan Ulusal İstihbarat Direktörü John Negroponte: Irak'ın Vietnam'dan beter olduğunu...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4716

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR