Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2409
mod_vvisit_counterDün4618
mod_vvisit_counterBu Hafta28429
mod_vvisit_counterGeçen hafta31377
mod_vvisit_counterBu Ay82538
mod_vvisit_counterGeçen Ay110938
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14053265

IP'niz: 34.204.191.31
Bugün: 19 Eki 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11063446

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

BOP: ABD'NİN KEHANETİ, AKP'NİN İHANETİ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

Amerika, İslam coğrafyasının haritasını değiştirip, yeniden çiziyor: Şimdi, bu sinsi ve Siyonist projenin alt yapısını hazırlıyor.

"ABD Silahlı Kuvvetleri'nin resmi yayın organı olan "Armed Forces Journal" dergisinin son sayısında "Kanlı sınırlar" başlığıyla garip bir yazı yayınlandı.

Emekli Albay Ralph Peters'in kaleme aldığı yazıda Türkiye'den Pakistan'a kadar "Geniş" ya da "Genişletilmiş" Ortadoğu'nun haritasının yeniden çizilmesi, yeni devletler yaratılması öneriliyor. Hatta bunun zamanının geldiği iddia ediliyor.

 

Öneriyi "Alt tarafı bir emekli albayın görüşü" diyerek geçiştirmek yanıltıcı olur. Çünkü Ralph Peters, sıradan bir emekli asker değil: Başkan Bill Clinton'a askeri strateji danışmanlığı yaptı. "Sürekli Çatışma", "Geleceğin Savaşı?", "Değişen Dünyada Strateji", " Post-modern Savaş ve Barış" gibi, hepsi de çok yankı yapan stratejik araştırmalar yayınladı.

Bitmedi; "Bu yüzyılda ABD silahlı kuvvetlerinin rolü dünyayı ekonomimiz için güvenli bir yer ve kültürel dinamizmimiz için açık bir alan yapmak olacak. Bu amaçlara ulaşmak için epey katliam yapacağız" diyen Ralph Peters, "American Enterprise Institute" adlı düşünce kulübünün beyin takımında yer alıyor.

Hani şu üyeleri arasında Richard Perle, Lynne Cheney, Newt Gingrich, Michael Novak gibi Başkan Bush yönetiminde son derece etkin "Şahinler"in yer aldığı Neo-Con'ların, yani Amerikan Yeni Sağı'nın kalesi olan "Think tank" kuruluşu.

"Yeni Amerikan Yüzyılı" projesi, "Şer Ekseni" kavramı, Irak savaşının ideolojik altyapısı bu kulüpte üretildi.

Başkan Bush, "Büyük Ortadoğu Projesi" doktrinini ilk kez orada açıkladı. 26 Şubat 2003'te. "Aranızdan bazı beyinlerle çalışmaktan son derece mutluyum" diye başladığı konuşmasında.

 

Bir Neo-Con projesi

İşte böylesine güçlü bağlantıları olan Ralph Peters, Ortadoğu'nun günümüzdeki ve -ona göre-gelecekteki haritalarının da yer aldığı yazısında bölgedeki istikrarsızlığın kaynağı olarak, "Churchill'in mirası" dediği sınırları gösteriyor. Ortadoğu'nun etnik ve dini temelde yeniden yapılandırılmasına dayalı önerileri şöyle:

Irak, Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri olarak üç devlete ayrılmalı. Kürtler'e, Türkiye, Suriye ve İran'dan da toprak verilmeli. Suriye'nin kalan bölümü, Sünniler ve Aleviler arasında bölüştürülmeli. Mekke ve Medine, Suudi Arabistan'dan koparılıp "Kutsal İslam Devleti" adıyla -tıpkı Vatikan gibi-ayrı devlet olmalı. İsrail 1967 savaşı öncesi sınırlarına çekilmeli. Ürdün ile Filistin "Büyük Ürdün" adıyla birleşmeli. İran'ın Azeri bölgesi Azerbaycan'a katılmalı. Afganistan, Pakistan ve İran'dan alınacak topraklarla Belucistan devleti kurulmalı...

Hatta "mümkünse" İran'ın Sünni Araplar'ın yaşadığı Kuzistan bölgesinin de ayrı bir devlete dönüştürülmesini, Suudi Arabistan'dan bir parça da Yemen'e verilmesini isteyen Ralph Peters'in önerileri yeni değil. Bu görüşlerini ilk kez 2003 Şubat'ında "American Heritage" dergisinde yayınlanan röportajda uzun uzun dile getirdi. "Tarihin en büyük demokrasisi olan ABD'nin Avrupalı emperyalistlerin geçmiş yüzyıllarda Viyana, Berlin ve Versailles kongrelerinde çıkarlarına göre çizdikleri sınırları savunması ne kadar utanç verici" diyerek...

Ralph'ın projesini "Deli saçması" diye geçiştirmeyi çok isterdik. Ama İran'da Azeriler'in kıpırdanmaya başlaması, Washington'da çoğu ayrılıkçı-Suriyeli ve İranlı muhaliflerle kapalı kapılar ardından görüşmeler yapılması, konuyu hafife almamızı engelliyor.

 

O toplantıları kim düzenliyor dersiniz? American Enterprise Institute! Gel de "Genişletilmiş Ortadoğu Projesi"nden kuşkulanma...[1]"

Emekli Amerikalı Albay Ralp Peters'in Ortadoğu haritası; stratejik hedeflerine psikolojik hazırlıktır!

Amerikalı albay emeklisi Peters, ABD Silahlı Kuvvetleri (bazılarınca ABD Silahlı Kuvvetlerince desteklenen) dergisinde ABD'nin BOP projesini konu alan bir makale yazmıştı. Bu makalede, Irak üç parçaya bölünerek Şii Arap Devleti, Sünni Irak ve Özgür Kürdistan devletleri kurulması öngörülmekteymiş. Bu sözde devletlerden Şii Arap Devleti ile Özgür Kürdistan, enerji kaynaklarını kontrol eden bir haritaya sahip kılınmıştı.

Bu makale, bunamış bir emekli albayın renkli rüyalarını ifade eden bir hayal kurgu sanılmamalıdır. ABD Silahlı Kuvvetleri dergisinde yayınlanmış bir makale ise, bu bir rüya ya da şaka değildir. Bunu yazan kişi, ABD ordusunda albay rütbesine kadar yükselmiş bir asker ya da halen görevde olan bir CIA görevlisi ise, bu makale ve haritayı ciddiye almakta yarar vardır.

Bu makale ve harita, ABD'nin niyetini ve hayalini yansıtması bakımından çok ilginç bir hazırlıktır. ABD, Avrupa'daki müttefikleri ile birlikte yeni bir imparatorluk kurma hevesi ile dünyayı yeniden şekillendirme planlarını uygulamaya koymuştur.  Bu plan, Afganistan ve Irak işgalleri ile başlatılmış olup İran ve Suriye işgalleri ile sürdürülecektir. Ne tesadüftür ki, İran'ın ABD tarafından ve Suriye'nin İsrail tarafından işgali öncesi, Filistin toprakları da yeniden baskı ve işgal atmosferine sokulmuştur.

Demokrasinin Sonu isimli eserinde Guehenno, Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasında, 1789 Devrimi ile kurumsallaşan ulus-devletler çağına son verildiğini belirterek "yasalar reçetelere, hukuk bir yönteme, ulus-devletler ise hukuksal alanlara dönüşmüştür" diye devam etmekte ve önümüzdeki çağa "imparatorluklar çağı" dendiğini, Roma Cumhuriyeti sonrasından nasıl ki Roma imparatorluğu gelmişse, ulus-devlet çağından sonra da yeni bir imparatorluğun geleceğini ileri sürmektedir. Görüldüğü gibi, Irak işgali ile kapımıza dayanan imparatorluğun farkında olan yalnızca bizler değilmişiz.

ABD destekli küresel emperyalizm, (Siyonizm) yeni bir uygarlık projesi yaratmak için Küresel İmparatorluk Çağı'nı başlatmıştır. Bu çağda, ulus-devletlerin sınırları da yeniden çizilmeye başlayacaktır.

Bu sınır çizme operasyonu kapsamına Türkiye'nin de girmesi, birer Türk vatandaşı olarak hepimizi kaygılandırmalı ve bu kirli stratejiye karşı durmak için verilecek mücadeleye destek olmak için yeterli bir neden olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Amerikalı emekli albayın bir ahmak değil, sıradan olmayan bir Amerikalı askeri stratejist olduğu anlaşılacaktır.[2]

Çorum ilahiyat Fak. Dekanı Prof. Dr. Nadim MACİT Jeopolitik Dergisindeki

 "BOP ÇERÇEVESİNDE TASARLANAN İSLAM ve TÜRKİYE" yazısında şu önemli tespitlerde bulunmaktadır:

İki kutuplu dünya sisteminin çöküşünden sonra küresel hegemonik güç; dünyanın yeniden yapılandırılması sürecinde "öteki kim?" sorusunun cevabını "düşman aranıyor" başlığı altında sunmuştu. Ötekinin adını: bağlantısızlar arkı gibi oldukça teknik ve işlevsel deyimle tanımlanıyor, Tanımlamanın bizzat kendisi tahakküme ve deşifre etmeye yönelik olunca, yeni dönemde tahakküm ve deşifre edilecek ülkeler, doğal olarak bağlantısızlar arkında yer alan ülkeler olacaktır. Böylece merkez-boşluk ayrımına bağlı olarak üretilen bağlantısız kavramı ve buna yüklenen anlam çerçevesinde 21. yüzyılda yeni savaşın adı ve bu savaşın kimler arasında olacağı açıkça ilan ediliyor. Tahakküm etmek İçin seçilen ifade "terörizmle mücadele!" Deşifre etmek için seçilen ifade ise: küresel kuralların dışında kalan ülkeleri yeniden yapılandırmak.

Proje açıkça egemen gücün kendi çıkarı ve sömürü arzusunu tahkim etmek için ürettiği ekonomik ve politik kuralların dışında kalan ülkeleri, haydut devletler, merkezle-boşluk arasında sınırda yer alan ülkeler şeklinde tanımlayarak, hedef gösteriyor.

Sınırları geniş tutulan politik ve stratejik yörüngenin sürdürülmesi için çeşitli aşamalara ihtiyaç olduğunu dillendiren egemen güç: Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi'ni politik pratiğinin birinci aşamasına yerleştiriyor. Bağlantısızlar kavramı çerçevesinde ürettiği ikinci aşamaya İse "küresel kuralların dışına düşen 68 ülkeyi" konumlandırıyor. Böylece ötekinin alanı genişletiliyor. Küresel egemen güç, "alternatif güçleri" çember altına almak ve kontrol etmek, kendi çıkarlarına uygun düşecek tarzda biçimlendirmek için ürettiği yeni stratejinin bir tarafına "küresel ekonomik ve politik kurallar adına" bağlantısız kalıbına yerleştirdiği ülkeleri koyuyor. Öteki tarafına ise Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi aracılığıyla İslâm coğrafyasını yeniden biçimlendirmek ve işgal etmek için diğer 22 ülkeyi yerleştiriyor. Bu çerçevede BOP; yeniden icat edilen ötekinin hem belli bir kesimini hem de mekânını ve kimliğini simgeleyen proje olarak karşımıza çıkıyor.

Kesintisiz sermaye birikimini elinde tutan ve kurallar koyan merkezi güç, politik pratiklerini İslâm coğrafyası üzerinde kolayca sürdürmek için genelde İslâm'ın, özel de ise merkez-boşluk arasına yerleştirdiği Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin içini boşaltması gerekiyor. İslâm'ın İçeriğini boşaltmak istiyor, çünkü onlar biliyor ki, "tarihte başka bir dini kültürün, hangi yolla olursa olsun herhangi bir Müslüman kültürün ayağını kaydırıp onun yerine geçtiği pek görülmüş bir şey değildir".[3] Zira İslâm; inanç ve değer boyutuyla sömürgeci güçlere karşı direnişi sağlayacak emsalsiz hükümler içermektedir. Bunu çok iyi bilen egemen güç BOB çerçevesinde ilan ettiği savaşı sürdürmek ve zihniyet değişimini gerçekleştirmek için Ilımlı İslâm ve Dinler Arası Diyalog gibi ara vektörleri devreye sokmaktadır. Buna paralel olarak özelde bu coğrafyanın kilit ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içini boşaltması gerekiyor, çünkü cumhuriyetin kuruluş felsefesi bütün ruhunu emperyalist karşıtı mücadeleden alır. BOP çerçevesinde çizilen haritada yer alan Ermenistan, Gürcistan ve İsrail dışarıda tutulur ise, hedef seçilen coğrafya da yaklaşık 640 milyon Müslüman'ın yaşadığı düşünülür ve Türkiye'nin konumu bunun içine yerleştirilirse, hedefin kim olduğu rahatlıkla görülür.

Ötekini tanımlayan keskin ayrımın güvenlik kavramının üzerinden yapıldığı hatırlanırsa, barış, özgürlük ve demokrasi adına ilan edilen savaşın haritasında yer alan ülkelerin tehdit sıralamasını belirgin ve silik çizgiler üzerinden önem sırasına göre çıkarmak mümkündür. Ne var ki eziyet çekmeyelim diye CIA' ya bağlı Milli İstihbarat Konseyi Global 2015 adı altında bir rapor yayınlayarak bize yardımcı oluyor! Çünkü bu raporda ülkemizle ilgili ilginç değerlendirmeler yer alıyor. Konumuzla ilgili olarak "Türkiye'de etnik ve dini sorunların artacağı" ifade ediliyor. ABD ve AB parası ile yabancı ve yerli vakıfların, diğer sivil toplum örgütlerin dini ve etnik konuları kurcalamak için gösterdikleri olağanüstü çaba dikkate alınırsa, ülkemize biçilen konumun ne olduğu görülür.[4] Ülkemize yönelik olarak oluşturulan politik-stratejinin etnik boyutunu bir tarafa bırakırsak bu süreçte tasarlanan din projesinin özgürlük adı altında küresel politik temalara bürünmüş İslâm anlayışı olduğu ortaya çıkar. Bu sürecin her safhasında dinler arası diyalog, İbrahimi dinler, dinler bahçesi ve kalvinist Müslümanlar gibi faaliyetlerin çok teknik bir dille: siyasi iktidar, bazı dini cemaatler ve DİB tarafından ince ince işlendiğini görüyoruz. Ülkemizde yıllarca sermayenin amaçlarına uygun olarak yorumlanan İslâm'ın, bizzat dini değerleri paylaştığını söyleyen ve kendilerini böyle tanımlayan insanlar ve cumhuriyetimizin önemli kuruluşu DİB yetkilileri tarafından küresel sermayenin amaçlarına uygun olarak yorumlanması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur.

Stratejik nöbet değişiminin yeni tanımlarından birisi olan BOP çerçevesinde tasarlanan İslam özel tanım ve açıklamalara tabii tutulur. Çünkü böyle bir politik proje içerisinde yer alan İslâm; küresel gücün çekici yüzünü ifade eder. Değer içerikli kavramlarla küresel politik ekonominin, yani politik sermayenin amaçlarına uygun dini zihniyet inşa etmek ancak böyle bir proje ile mümkün olur. Çünkü bu coğrafyada kapitalist liberal temalara uygun algı kalıbına uygun olarak üretilen İslâm, hem fiili saldırıdan daha etkin iş görür, hem de toplumu dönüştürür ve böler. "Yeni dönemde küresel politik gücün en büyük arzusu İslâm'ın liberal değerlere uyum içinde siyasallaşması ve kurumsallaşmasıdır"[5] sözü bu gerçeği teyit etmektedir. Şöyle ki liberal sistemi belirleyen ve kuran fikri ve politik ölçütler açısından yorumlanmış İslâm; batılılaşmış İslâm'dır. Yani küreselleşmiş İslâm'dır. Uluslar arası sermayeye ve sermayeyi politik hedefler için kullanan hegemonyaya entegre olmuş, ülkedeki yer altı ve yer üstü stratejik kaynakları küresel istikrar için merkeze aktarmayı meşru gören İslâm: BOP'nin arzuladığı ve sunduğu İslâm anlayışıdır.

Kabul etmemiz gerekir ki dünya ölçeğinde faaliyet gösteren, ülke içinde ve dışında sermayenin ve bürokratların amaçlarına uygun bir İslâm anlayışını telkin eden dini etiketli bazı cemaatler, anılan projenin ekonomik ve bürokratik zeminini oluşturmuşlardır. Batılılaşmış İslâm; batı sömürgeciliğini değer içerikli ifadelerle meşrulaştıran kutsal aygıttır. Küresel güç açısından önemli olan ise anılan coğrafyanın ekonomik değerlerini elde etmek ve kullanmaktır. Çünkü "dünya petrol rezervlerinin %68'i, doğal gaz rezervlerinin % 41'bu coğrafyada bulunmakta; dünya petrol üretiminin %32'si ve doğal gaz üretiminin %15'i de yine projenin kapsadığı coğrafyada yapılmaktadır."[6] Bu gerçeği Cheney şöyle ifade ediyor: "Gelecekte nükleer füzyon ve elektrikle işleyen arabaların petrolü tahtından indirmesi bekleniyor. Ancak Ortadoğu 2050 yılına kadar stratejik etkisini sürdürecektir."[7] Stratejik değeri olan enerji kaynaklarını ve bu coğrafyanın dünya hâkimiyetini ele geçirme noktasında işlevsel stratejik değerini buna eklersek ABD'nin bu coğrafyayı dönüştürme ve işgal etme faaliyetini kendi amacı doğrultusunda sürdürmek istemesi doğaldır. Doğal olmayan husus: İslâm'ı özel dile çeviren bazı dini grupların bu değirmene su taşımasıdır. Böyle bir tutum sergilemek İslâm'ın bütün inanç ve değerlerine aykırı olduğu halde egemen gücün çıkarlarına uygun bir İslâm anlayışı telkin etmesinin nedeni nedir? Bu sorunun farklı cevapları vardır. Fakat bunların içerisinde en ilginci her türlü değere tasallut eden işgalcileri bansın simgesi saydıkları ve etrafında bulaşmaya davet ettikleri İsa Mesih'in havarileri olarak görmeleridir.

Kapitalist kültürel mantıkla İslâm arasında bağ kurmaya çalışan ironiciler ve takiyyeciler sürekli olarak küresel ekonomik ve politik kurallardan söz ederler. Uluslar arası kültürü, yani ye, iç, eğlen kültürünü kutsayan bu çevreler; milli değerlerden vazgeçmeyi özgürlüğün zorunlu şartı gördüklerinden, ortak tasavvur biçimlerini özgürlük adına etnik ve dini cemaatlerin özel diline çevirip, bunu demokratik toplum olmanın şartı olarak sunuyorlar. Böyle bir anlayış, etnik ve dini cemaatlerle, medeniyetler arası çatışma ve diyalog arasında gidip gelen yeni tanım ve politik sınırların yerleştiği küresel politik strateji ile birebir örtüşür. Ancak belirtmemiz gerekir ki her ne kadar bu proje küresel iktidarın diline uygun olarak paketlenmiş olsa da kapitalist-liberal sistem ile İslâm arasında kurulan bağ felsefi temellerden yoksun bir görüştür. Kaldı ki bu görüş, Tanrı Öldü sloganı ile sınırlarına ulaşan ve kendi ölümünü ilan eden Batı'nın duygusuz ve değersiz simgelerine eklenen politik görüştür. Üstelik bu görüşün geleceği yoktur.[8] Böyle bir düşünce din açısından da sorunludur, çünkü batının simgesel değiş tokuş sürecinde oluşturulan din, dini değerler açısından ölüdür. Kaldı ki batılı ülkelerde din artık ekonomik verimlilik ve politik çıkar için kullanılan bir araçtır. Ülkemizde sermayenin ve bürokrasinin amaçlarına uygun olarak yorumlanan İslâm anlayışının da geleceği yoktur, ölüdür; çünkü İslâm'ın bütün bilgi kaynakları hayatın estetiğini bozan ve içeriksizleştiren tutumlara karşı tavır almayı imanın tadına ulaşmak olarak tanımlar.

Liberal İslâm, özel ve stratejik bir seçimdir; özel bir seçimdir, çünkü gücü meşrulaştıran kapitalist kültürel mantığın hiyerarşik diline eklemlenen demokrasi tezinin boş ve anlamsız olduğunu saklar. Stratejik bir seçimdir, çünkü batılı küresel güçlerin İslâm coğrafyasına yönelik stratejilerini ancak liberal temalara bürünmüş bir İslâm anlayışı ile meşrulaştırmak mümkündür. Kaldı ki liberal sistemin omurgasını teşkil eden kapitalizm ile İslâm arasında derin bir çatlak vardır. Birbiriyle çelişen temaların üst üste ve yan yana konulmasından ibarettir. Çünkü maddi güçten, güçlüden ve güçlü bireyden yana tavır koyan ve güçlülerin varlığını sürdürmesi için bunu gerekli gören liberalizm; evrimci mantığın yalın ve inceltilmiş formudur. Çağımızın tipik özelliği olan yoksulların çevrelenmesi ve elenmesi ise kapitalist kültürel mantığın bir sonucudur. Hâlbuki İslâm öğretisi bütünüyle servetin tekelleşmesine ve sömürüye karşıdır. Kapitalist kültürel mantığa eklemlenmiş demokrasi anlayışı da batının yaralı bilincini yansıtır. Buna karşı demokratik sistem; milletin iradesini, katılımını, hukukun üstünlüğünü ve sosyal adaleti talep eder ve korur. Bunun dışına düşen demokrasi etiketli politik sistem sermayeyi elinde tutan kişilerin ve şirketlerin kontrolü altında olmayı zorunlu kılar. Kaldı ki küresel politik strateji etrafında örülen dil içinde demokrasi; küresel sömürgeciliğin ekonomik ve politik standartlarını benimsemek anlamında kullanılır.

Liberal İslâm; güç perspektifli politik kültürü ve stratejik örüntüleri anlamaktan daha çok gücün politik pratiklerine ve çıkarlarına uygun dile eşlik eder. Dolayısıyla böyle bir etiketle nitelenen İslâm, yeni bir anlayışın dile getirilmesini değil, eşsizliğini ve yüceliğini ilan eden kültüre adapte olmayı ifade eder. İslâm'ın varlığını sürdürmeyi, eşsizliğini ilan eden politik güce ve kültüre bağlanma şartıyla mümkün gören bu anlayış hırsızlık yapana karşı hırsızlık yapmayı çözüm gören çarpık mantığın uzantısıdır. Kendi tarihinden ve toplumundan gelen sesin dışında güce eklemlenerek, var olma çabasını doğrulayan tarihi ve siyasi bir kanıt yoktur, ABD'nin ulusal güvenlik stratejisini tanımlayan uluslar arası barış ve terörist faaliyetleri engelleme ve özgürlük gibi değer içerikli ifadeler, örülen politik stratejinin rahatça sürdürülmesine yönelik politik oyundur. Bunun en somut kanıtı: "özgürleştirmeyi terörle mücadelenin bir aracı olarak gösteren ABD, kendi ülkesinde terörle mücadele ederken özgürlükleri alabildiğine kısıtlamakta, anılan proje kapsamındaki ülkeleri yok saymakta, milli iradeleri görmezden gelmekte ve bölge ülkelerine politik ve ekonomik kurallar dayatmaktadır." (Öztürk 2005:14)

Batılı güçlerin ekonomik ve teknolojik üstünlüğüne eşlik eden tarihi süreci İslâm'ın ne ölçüde sahih bir din olup olmadığına bağlayan kapitalist-liberal söylem; çarpık bir kıyasla İslâm'ı sömürgeleştirilmiş, ekonomik ve teknolojik gücün altında ezilmiş, politik sistemlerin diktatörlüğü ve beceriksizliği yüzünden aşağılanmış milletlere özgü din tanımına yerleştirir. Bunların dilinde doğu, yani İslâm coğrafyası mahkemede olduğu gibi hakkında hüküm verilen, müfredat programında olduğu gibi etüt edilen ve anlatılan, hapishanede olduğu gibi disipline edilen ve bir zooloji el kitabında olduğu gibi resmedilen bir şeydir. (Said 1991:71) Böyle bir tanımın kurduğu efendi köle ayrımı zihinlerde, uluslar arası politik dilde, hukuk ve ortak çıkarda çözülmediği sürece küresel değerlerden söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki batılı küresel güç stratejileri üzerinde söz söyleyenlerin ürettikleri modeller ve kullandıkları dil, anılan ayrımı daha da derinleştirici özelliğe sahiptir. Kendi değer ve iddialarımızdan vazgeçmeyi telkin eden küresel egemen gücün sözcüleri geleceği şöyle tasarlarlar: "Şimdilik liberalizme karşı meydan okuyan ideolojilerin ölü olduğunu beyan edecek olursak, liberalizmle rekabet edecek başka ideolojilerin varlığından söz etmek mümkün olabilir mi? Burada ortaya iki olasılık çıkıyor: din ve milliyetçilik. Ne var ki tarihin sonunda tüm toplumların liberal toplumlar olması gerekmiyor. Sadece onların farklı ve daha yüksek insan toplumu biçimlerini temsil etme şeklindeki ideolojik iddialarına son vermeleri yeterlidir." (Fukuyama 2002: 40-41) Görüldüğü üzere bize telkin edilen şey kendi varlığımızı sürdürmek için dayandığımız fikri ve milli dayanaklarımızı terk ederek küresel egemen güce eklemlenmektir.

Kapitalist-liberal politik-ekonomik mantığa göre İslâm; politik baskının, vahşetin ve geriliğin çizgilerinden oluşur. Bunun en somut kanıtı: son zamanlarda yayımlanan karikatürlerdir. Hiçbir fikri duyarlılığa ve politik saygıya uymayan bu karikatürler: batı bilinçaltının tezahürleridir. Oysa gerek birlikte yaşama kültürü ve kadına verilen rol, gerekse insanlar arası ilişkileri düzenlemek için üretilen hukuki metinler ve İslâm'ın insanlık tarihinde oynadığı rol açısından yapılacak bir kıyas, böylesi iddiaların boş olduğunu gösterir. Kaldı ki din, dünya kurma etkinliğinin unsurlarından sadece birisidir. Dünya kurma etkinliğini salt dinle açıklama felsefi anlamda sorunludur, çünkü böyle bir karşılaştırma hem Hıristiyan mezheplerinin coğrafi dağılımı açısından hem de Hıristiyan kültür üzerine kurulmuş liberal kapitalist sistemin yapısı ve ürettiği çatışma mantığı açısından savunulamaz. Bu gün insanlığı tehdit eden bütün sorunlar başıyla ve sonuyla liberal kapitalist kültürel sistemin ürettiği sorunlardır. Dünyanın birçok yerinde elindeki araçları ekonomik çıkar uğruna kullanan ve çoluk çocuk demeden kıyım yapan gücün derdini özgürleştirme projesi çerçevesinde açıklamak ve İslâm'ı özel dile çevirerek böylesi politik pratikleri meşrulaştırmak zihinleri aşağılamaktan başka bir şey değildir. Böyle bir tutum ne Kur'an açısından ne de İslâm'ın tarihi tecrübesi açısından savunulabilir.

Liberal İslâm; geçmişin yanlışlığını ileri sürerek günümüz dünyasında bütünleşmiş bir sistemden medet umma girişiminin biçimsiz bir görüntüsüdür. Batılı güçlerin ürettiği küresel kültürü benimseyerek evrensel modele dâhil olma eğilimini Hz. İsa'nın şahsi manevisine bağlanma ile açıklama çabası toplumsal ve ekonomik farklılaşmayı aşmanın yolu olarak gösterilmektedir. Bu Öncül hiçbir şekilde savunulamaz, çünkü liberal düşünce üzerine oturan küreselleşme dini terimlerle açıklanamaz. Hiçbir ilahi din; insanı insana yabancılaştıran küresel emperyalizmi onaylamaz. Böyle bir anlayış ilahi geleneğin tamamlayıcısı olan İslâm'ın temel maksatlarına aykırıdır. Nitekim liberal veya ılımlı İslâm anlayışını benimseyenler; Irak işgalini, İslâm coğrafyasının demokratikleşmesinin bir parçası görmüş ve bu topraklarda yapılan katliam karşısında sessiz kalmışlardır. Belli bir dil sistemine ait olan Kur'an her ne kadar farklı yorumlara açık olsa da, böyle bir durumu meşrulaştırıcı biçimde yorumlanamaz. Eğer böyle bir yorum Kur'ân'a dayalı olarak dile getiriliyorsa bilinmelidir ki bu doğrudan bir çarpıtmadır. Politik dinciliğin İkinci tip formudur. Organik içeriğini belirleyen ana unsur: politik ilgilere giydirilmiş çarpık din anlayışıdır.

Liberal temalara giydirilmiş İslâm anlayışı, dünyanın maddi nedenler ve etkilerle yönetildiği biçiminde oldukça kaba bir anlayışı dikte eder. Kendisini teknoloji ürünleriyle sunan ve bir anlamda son model ve sınır imajına yerleştiren liberal kalıp; kendi iç dinamikleriyle dinin devrini tamamladığını üstü kapalı olarak ilan eder. Tanrı inancını materyalist felsefenin bir yüzü olarak görme tutumu; İslâm'ın inanç esasları ve değerleri ile yaşanan maddeci güdüler arasında biçimsizleştirilmiş bir insan tipi ve mantık üretmektedir. İnanç ve değerlerin yıkılması insan kişiliğini ne üretirsen müşterisi bulunur, ne söylersen gider seklindeki liberal çizgiye taşır. Ne üretirsen müşterisi bulunur kalıbı ile ne söylersen gider kalıbı tüketim kültürünün buluşturduğu liberal-kapitalist çizgidir. Küreselcilere göre İslâm ancak bu çizgi üzerinde seyrettiği zaman bir anlam İfade eder. Oldukça teknik ve ince bir dille ifade edilen şu söz İslâm'ı liberal kapitalist çizgiyle buluşturmanın ne anlama geldiğini ortaya kor. "Günümüz Müslümanlarının İslâm'ı kültürel bir tecrit içinde değildir; küreselleşmeye maruz kalan ve eşlik eden küresel bir olgudur."[9] Küresel olgu tanımı kendi varlığı ile küresel sürece katılan değil, ekonomik ve politik tahakküm yoluyla küresel sürece eklenen anlamında kullanılmaktadır. Bu çıkarıma bağlı olarak İslâm için tehlikeli olan şey: İslâm'ın küresel sömürgeci eğilimleri onayladığı ve meşru gördüğü tezidir. AB ve BOP çerçevesinde gerçekleştirilmek istenen anlayış budur. Batı karşısında kendini vurgulamak için batı kültürüne ve politik diline paralel bir söylem tutturmak İslâm'ı kendi dışındaki bir kültürün kavramları ile yorumlamak anlamına gelir. Hâlbuki her fikir ve inanç sisteminin anlam haritasını belirleyen kavramlar vardır ve bu kavramlar anlamlarını o sistemin içinden alırlar. Nitekim ekonomik gücü elinde tutan efendiler liberal-kapitalist kültürel mantığın seçkin ve kutsal öncüleridir. Serveti tekelleştiren ve bunu sömürü aracı olarak kullanan bir kapitalist Kur'ân dilinde Allah'a ve elçisine savaş ilan etmiş kişi konumundadır.[10]

Kadının imam olma meselesini, kadın erkek eşitliği ile açıklayan liberal İslamcılar, papaz olmanın şartını erkek olmaya bağlayan bir din anlayışının kavramlarına atıf yaptıklarının farkında değiller. Hissiyatın ve arzunun düşünce olarak algılandığı liberal zeminde böylesi farklı şeyleri birbirine karıştırmak çelişki sayılmaz! Hatta birbirinden farklı ve çelişen fikirleri zihnen farklı alanlara bölerek tecditten bahsetmek bile derin fikir adamı ve ilahiyatçı olmanın göstergesi sayılabilir. Tarihi ufkun etkinlik alanını gücün tanımladığı biçimde okuyan insan, insan hayatının barınaklarını koruyan ve yıkan sebepleri birbirinden ayıramaz. Oysa düşünür olmanın ve dini tecditten bahsetmenin en öncelikli ve gerekli şartı İnsan hayatının barınaklarını koruyan ve yıkan sebepleri anlamaktır. Bunların arasını tefrik etmektir. Böyle değil de küresel-liberal kapitalist güç stratejilerinin kendi amaçlan doğrultusunda ürettikleri kavramlar, tanımlamalar ve çıkarımlar eşliğinde İslâm'ı okumak, gücün ürettiği bilinci onun adına dillendirmekten başka bir anlama gelmez.

Liberal dünyanın ürettiği yoksulluk ve sefalet, sömürü ve işgal, bütün manevi ve ahlaki boyutu yok edilmiş politika, çıkar çarkını her şeyin merkezine koyan çok uluslu şirketler bu anlayışı benimseyenlerin hiç ilgilenmediği konular İçerisinde yer almaktadır. Ancak sürekli olarak kapitalist kültürel mantığın ürettiği sözde değerleri dîn gibi kutsayan, liberal değerler eşliğinde politika yaptıklarını ve dine de saygılı olduklarını söyleyen dini, etnik cemaatler, boşlukta yer aldığı söylenen ülkelere karşı küresel gücün cürümlerini sözü oraya buraya atmadan kınayamıyorlar. İnsan ister istemez soruyor; acaba, böyle bir tutum hangi dindarlığın ve insani duyarlığın bir sonucudur? Küresel stratejinin amaçlarını yataylaştırarak her defasında sıradan bir gerekçe ile topluma sunan bu anlayış kendi varlığını sürdürmek için sözcülük yapıyor. Küresel gücün politik oyununa katılarak İslâm'dan ve İslâmi duyarlılıktan bahsetmek ancak özel proje içinde yer almakla mümkündür.

Küresel sermayenin ve politik aktörlerin amaçlarına uygun düşen İslâm yorumu ülkemizde ılımlı İslâm olarak nitelendirildi. Oysa Ilımlı İslam, post-modern imparatorluğun Türkiye üzerinden İslâm coğrafyasında gerçekleştirmek istediği hedeflerin politik adıdır. Post-modern imparatorluğun stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için ürettiği ara değişkendir. Çünkü insanlık tarihinde çok az rastlanan işkenceler, tecavüzler, katliamlar ve ülkemizde yeniden üretilmek istenen terörist faaliyetler yeni-dünya sistemi projesinin sahibi ve öncüsü olan ABD ve onun güç şemsiyesi altında yer alanlar tarafından yapıldığı halde dünya sistemi karşıtı olarak gösterilmeye çalışılan İslâm ve onunla doğrudan bağlantı kurulan terör, politik / stratejik planlama olarak bizzat bu çevrelerin telaffuz ettikleri ölçütlerle çatışmaktadır. Demokrasi sadece özgürlükleri garanti altına almak ve bu ülkenin tarihi geleneği içerisinde özel bir yeri ve amacı olan kurumları sınırlandırmak değildir. Aynı zamanda ve en azından özgürlükler kadar önemli olan husus demokratik sorumluluktur. Kaldı ki etnik ve dini ayrımcılığa gerekçe yapılan hareket ve bu hareketlerin içinde yer alan insanlar, demokratik sistemin bütün imkânlarından fazlasıyla yararlanmakta ve bizzat devleti yönetme imkânını elde etmektedirler. Bu tespit ile özgürlükler adına dayatılan talepler arasında derin bir çelişki var. Bu durum, siyasi ahlakın ve demokratik sorumluluğun hiçbir esası ile bağdaşmaz.

ABD'nin bu proje ile sunduğu "özgürleştirme modeli" emperyalizm karşısında direnme gücü veren dini ve milli değerlerden vazgeçmeyi sağlamak için üretilmiş politik projedir. Bu yönüyle diyebiliriz ki Peygambersiz İslâm anlayışı üretme, ulusal bilinci ve kültürü küresel kültür potasında eritme faaliyeti: Kelimenin tam anlamıyla kültürel intihardır. Öyledir, çünkü kapitalist kültürel mantığın ürettiği bütün dengesizliklere karşı olan İslâm'ı, bu mantığa uydurmak İslâm'ın içinden değil, kapitalist kültürün içinden konuşmaktır. Bu gün ülkemizde din adına özgürlük edebiyatı yapanların etnik ayrışmaları din adına körükledikleri ve bunlara açık ve dolaylı destek oldukları ortadadır. Bunların zihninde Özgürlük; giderek daha fazla oranda haklar ve ayrıcalıklar elde edip kişilerin kendilerini İfade etme ve ihtiyaçlarını giderme hakkı olarak algılanmaktadır. Özgürlüğü; ayrımcılığı destekleyen kalıba yerleştiren ve buna dinsellik rengi katan bir kişinin İslâm adına hareket ettiğini hiç kimse ileri süremez. Çünkü İslâm, ayrışmayı değil birleşmeyi emreder. İçeride ayrışmayı özgürlüğün gereği sayan bir anlayışın dışarıdaki etkin gücün etrafında birleşmeyi talep etmesi BOP çerçevesinde özgürleştirme projesinin ne anlama geldiğini yeterince anlatır.

Ilımlı İslâm yörüngesi içinde pişirilen anlayışa göre Türkiye'de etkin olmak için etkin kurumları sınırlandırmak ve uluslar arası güçlerle birlikte hareket etmek gerekir, Bu mantığa göre uzun süredir Türkiye'nin önünde duran AB'yi önemli bir vesile gördüler ve bu vesileye yapıştılar. Türkiye'nin aleyhine olduğu açık ve net olan birçok kararı paylaştılar, hatta bu konuda siyasi iktidarları etkilemeye çalıştılar. Bunu yaparken hiçbir kaygı duymadıklarını ve bütün bunları ülkenin geleceği için yaptıklarını ilan ettiler. AB ye girmek adına cumhuriyetin kuruluş felsefesinde ve temel niteliklerinde değişmenin yapılmasını söyleyen küreselcilerin sözlerini aynı kalıpla ve aynı vurgu İle dillendiren liberal İslamcılar, özgürlüğün kazanıldığına değil, bahsedildiğine inanmaktadırlar. Oysa özgürlük alınıp-satılan meta değildir. Alınan-satılan özgürlük esaretin kalıbıdır. Ne var ki kendilerini zillete alıştıran insanlar esareti özgürlük sanabilirler.

Cuma gününü pazara alma, kadını imam yapma gibi fikirleri üreten ABD'nin peşine takılan ve bunu liberal toplum olmanın gereği sayan bu çevreler; Papa seçiminde uygulanan şartları hiç hatırlamıyorlar, niçin kadından Papa seçilmediğini hiç tartışmıyorlar. Vatikan'ın sadece Hıristiyan dünyasında değil, küresel ölçekte özel bir strateji izlediğini gündeme getirmiyorlar. Eğer mesele akla, delile aykırı düşen kutsallık formlarının elenmesi ise ilk önce tartışılması gereken din Yahudilik ve Hıristiyanlıktır. İslâm, diğer dinler arasında nazari olan ile ameli olan arasında en sağlam bağları kuran diridir. Varlık, bilgi ve değer açısından ortak bir bakış açısı sunan İslâm; zihniyet inşa etmekle kalmaz, hayatı anlamlı kılmak için dış dünyayı dönüştüren anlamlı ve amaçlı eylemleri emreder.

İslam, yalnızca kendi varlığını korumak için dış tehditlere ve saldırılara karşı tavır koymayı meşru sayar. İşgale ve saldırgan müdahalelere karşı sivil hakları gözetmek koşuluyla mücadele vermeyi ve Ölmeyi yeniden dirilmek olarak tanımlar.[11] Yine fiili saldırılara karşı direnmeyi ve savaşmayı fitnenin ortadan kalkmasının koşulu sayar. Şayet saldırıdan vazgeçerlerse ve barışı kabul ederlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık göstermeyi aşırılık olarak görür.[12] Değerlere saygısızlığı ve vatanın bütünlüğüne saldırıya karşı Kur'ân'ın ortaya koyduğu prensip bütün sömürgeci güçlerin kırmak istediği husustur. Kur'ân saldırı olmadığı zaman veya barış ortamında alınan karalara bağlılığı insan olmanın ve insanca yaşamanın gereği saydığı halde bu coğrafyayı etüt etmek ve yeniden biçimlendirmek İsteyen sömürgeci güçler ısrarla Hz. Peygamberi ve onun şahsında Müslümanları terörist imgeleriyle sunarlar. Oysa Kur'ân insanlar arasını bozmayı, ayrımcılık yapmayı, vefasızlığı ve güvensizliği ahlaki zayıflığın işaretleri olarak sunar. Farklı inançlara karşı saygılı olmayı ve onların özgürce inançlarını yaşamayı garanti eder. Burada sıraladığım bazı özellikleriyle diyebiliriz ki İslâm; birlikte yaşamanın ve barışın şartlarını kuran ve bunları korumayı ibadet derecesine çıkaran bir dindir. Bunu görmezlikten gelmek veya Vatikan'ın Ördüğü stratejinin içinden konuşmak kelimenin en hafif anlamıyla kendi değerlerini ve insanını satışa çıkarmaktır. Zaten Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer alıyoruz sözünün anlamı: Egemen güç tarafından bu coğrafyanın yeniden düzenlenmesini, yani Irak'ın işgalini, dolayısıyla Kürdistan'ın kurulmasını 2010'a kadar İran'a saldırının yapılmasını onaylıyoruz demektir. İşte BOP çerçevesinde tasarlanan İslâm; bu süreci özgürleştirme projesi altında meşrulaştıracak İslâm anlayışıdır. Bunun adı da Ilımlı İslâm'dır.

İslâm, Türk milletinin bağımsızlık idealinin en dinamik unsurlarından birisidir. Kendi tarihinden, milletinden utanan bir anlayış; dindarlık zırhına bürünemez. Türk milletinin geleneğinde İslâm, bağımsızlığın teminatıdır. Bu, İslâm'ın temel vurgularından birisidir. Bağımsızlık bazı ibadetleri yerine getirmenin şartıdır. Kaldı ki bağımsızlık Türk milletinin karakteridir. Türk milletinin tarihi, bağımsızlık idealinin destanları ile doludur. İslâm bu anlayışa manevi bir boyut katmış ve kutsal bir dava mertebesine çıkarmıştır. Çünkü İslâm, belli değerler çerçevesinde yalnız Allah'a tapınmayı ve ondan yardım istemeyi emreder. Bu nedenle İslâm hem insanın ufkunu yönelttiği değerler açısından hem de yaşadığı coğrafi bölgeler açısından stratejik değere sahiptir. Eğer İslâm kendi özgünlüğü içerisinde yorumlanır tarihin ufkuna taşınırsa oldukça olumlu hareketlere sebep olur. Bu yapılamadığı zaman, gerek misyonerlerin gerekse şahsi İlişkiler yumağının ürettiği İslâm telakkileri oldukça olumsuz hareketlere neden olabilir. Bunun içindir ki dil ve akıl ilişkisini öne çıkaran, yani dinin asıl kaynağı olan Kur'ân ile insan etkinliğini ve yeteneğini inkâr etmeyen İslâm anlayışı önemsenmeli ve geliştirilmelidir.

Dinler arası diyalogdan amaç, Dünyanın barış ortamına getirilmesi, huzurun sağlanması, dinlerin birbirlerini iyi tanıması, mesajların doğru anlaşılması ve yorumlanması değildir. Bu gibi hususlar diyalogun sadece üstündeki örtüdür. "Benim dinim bana, senin dinin sana" anlayışına uyulmadığı sürece; farklı din mensupları arasında temasların bir anlamı kalmayacaktır. Günümüzde dinler arası diyalogdan değil; monologdan bahsedilebilir. Çünkü; bizdeki hoşgörü anlayışı karşı tarafta cinsellik ve para dahil her vasıtayı kullanarak Hıristiyanlaştırma sekline dönüşmektedir. Bu bakımdan diyalog misyonerlik faaliyetlerinin merdiveni olmaktadır. Ancak bu husus ülkemizde tam anlaşılmış değildir.

Tek dünya devleti peşinde koşan Hıristiyan-Musevi ittifakını meydana getiren Evangelistlerden bir yazar kitabında şunları yazıyor: "bu kitabı yazmaktaki amacım yakında dönecek olan İsa Mesih'in Orta Doğu ile ilgili kehanetlerinin bizim neslimiz döneminde gerçekleşeceğini göstermektir. Korkunç İslâmî terörün saldırıları konusunda sizi bilgilendirmektir. Tüm Batı Dünyasının Hıristiyanların!, İsrail'in Yahudilerini ve yumuşak başlı bizimle uyumlu Müslüman hükümetleri yok etmeyi plânlamış olan İslamcı teröristlere karşı top yekûn bir savaş başlatmalıyız. Bağdat'ın yerle bir edilmesi ABD ve Evangelist kiliselerin bin yıl sürecek tek dünya devletini kurma hedefinin ilk aşamasıdır. Hıristiyanlık yeryüzünde egemen tek din ve kültür olacaktır. Buna hizmet edecek kişilerin din değiştirmeleri şart değildir. Tek dünya devletinin dünya görüşünü kabul eden uyumlu insanlar olmaları yeterlidir!" Herhalde Başkan Bush'un yeni haçlı saldırılarından kastettiği bu olmalıdır. Böylece yazara göre; Müslümanlar; ılımlı veya terörist olma tercihlerinden birisini seçmek mecburiyetindedirler.

 



[1] Erdal Şafak Sabah 08.07.2006

[2] Yrd. Doç. Dr. Birol Ertan Milli Gazete 10.07.2006

[3] (Fuller 2004:39)

[4] (Manisalı 2003:215)

[5] (Robertson 1989:14)

[6] (Öztürk: 2005:13)

[7] (Evcioğlu 2005:117)

[8] (Baudrillard 2002:302-3003)

[9] (Roy 2003:18)

[10] (Ankebut, 29/39)

[11] (Bakara 2/243)

[12] (Bakara 2/193)

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AYET VE HADİSLERİ YORUMLAMA VE MEAL YAZMA ÇABAMIZ VE AMACIMIZ
  Yakın arkadaşlarımızdan ve saygın dostlarımızdan yeni bir Kur’an’ı Kerim meali...
Devami
Müspet Milliyetçilik Yararlıdır; IRKÇILIK İSE ZARARLIDIR
  Yeniçağ Gazetesi Yazarı Esfender Korkmaz, “Türk-İslam Sentezi”ni tenkit ederken şunları...
Devami
“Adil Düzen” Tenkitçisi İlahiyat Prof.larının “YAKLAŞIM” KUSURLARI VE “YORUM” KISIRLIKLARI
Prof. Sabahattin Zaim, Prof. Hayrettin Karaman, Prof. Abdulaziz Bayındır, Prof....
Devami
KUR'ANI TANIMAK
  "Elif-Lam-Ra. Bunlar (her türlü gerçeği anlatan) apaçık kitabın ayetleridir....
Devami
YENİ MEAL İÇİN ÖNSÖZ
Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Osman Eraydın ve İzmit’teki...
Devami
Değerli Milli Gazete Yazarımız İBRAHİM HALİL ER’E HATIRLATMA
Milli Gazete yazarımız İbrahim Halil Er’i dikkatle ve istifade ederek...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6655

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR