Get Adobe Flash player
Reklam

KÜSTAH WıILSON, TÜRKİYE'DEN DEFOLSUN!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 13
ZayıfMükemmel 

 

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Genel Kurmay Başkanımız Org. Yaşar Büyükanıt'ın Teslimiyetçilere ve TESEV'e yönelik uyarıları için "Bunlar kuru gürültüdür" şeklinde küstahça ifadeler kullanmıştı.

Bu, sömürge valisi tavrı, açıkça Türkiye'nin içişlerine müdahale anlamı taşımaktaydı.

Bu, Türk Silahlı Kuvvetlerine savaş ilanıdır.

Bu, Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmekten daha acı ve alçaltıcı bir olaydır.

Ve ne yazıktır ki, bu saldırı karşısında Büyükanıt Paşa yalnız bırakılmıştır, AKP hükümeti ordumuza sahip çıkmamıştır.

 

 

Zerre kadar vicdanı ve Milli duyarlılığı olan her kesim, başlatılacak: "Küstah Wilson ülkemizden defolsun!" kampanyasına katılmalıdır. Ross Wilson'un: "Kakofoni" benzetmesinin: "Kuru gürültü" anlamına geldiği ve "Böylesi kuru gürültülere pabuç bırakmayız... Güdümümüzdeki iktidara sahip çıkarız ve hiç kimseyi takmayız" havasıyla söylendiği dikkate alındığında, bu şımarık çıkışların G.K. Başkanımızı ve komutanlarımızı kışkırtmaya ve polemik tuzaklarına çekip yıpratmaya yönelik olduğu da açıktır. Öyle ise milli medyanın, sivil oluşumların, ve hamiyet (milli gayret) erbabının bu hakaretleri yutmaması, yutkunmaması ve üstüne yatmaması lazımdır. Ordumuzun değil de Wilson gâvurunun yanında yer alanlar ise; namusuna sarkıntılık edenlere arka çıkanlardan daha zavallıdır. Şimdi soralım:

Hani, nerede AKP'li mücahitler?

Hani nerede yüzümüzü Ağartacak Mehmetler.? Hani nerde tarih yazacak Muhsinler? Hani nerede milliyetçi Devletler? Hani nerede kahraman Şevkiler, Şevketler? Hani nerede Radikal İslamcı Vakit'ler? Hani nerede sözde Amerikan karşıtı sahte sosyalistler? Nerde!

Sn Büyükanıt Paşamız da; "Hollanda Gn. Kurmay başkanının iki sene önceki zırvalarına cevap verirken, iki ay önce NATO zirvesinde, ülkemizi ve bölgemizi parçalayan Amerikan haritasını niye gündeme getirip sorgulamadığı" şeklindeki itiraz ve ithamları doğru çıkaracak çelişkilerden sakınmalıdır.

Başbakan Erdoğan'ın Bush'un kapısında meşruiyet ve makbuliyet arayışlarına benzetilebilecek yakışıksız bir yaklaşımla, Sn. Büyükanıt'ın da ve hele Ross Wilson küstahının bu hakaretinden sonra, George Bush'un yardımcısı Cheney ile görüşmek üzere Amerika'ya gitmesi, "Bütün bu tavır ve rahatsızlıkları, ülke çıkarları, egemenlik ve bağımsızlıkla ilgili duyarlılıkları için değil, kurumsal etkinlik ve yetkinlik hesapları içinmiş" iddialarına haklılık kazandıracağı nedeniyle, yanlıştır ve yapılmamalıdır.

Sn Büyükanıt Paşa da bu ikinci çuval küstahlığını asla unutmamalı, haklı olarak karşı çıktığı, bölücü terörün de irticai faaliyetlerin de, bu teslimiyetçi hükümetinde arkasındaki Amerika'nın bu arsız adamının, bu Yahudi azgınının, ayarsız ağzını kapatacak fırsatı kollamalıdır.

Wilson Gavurunun "Bu çıkışlar kuru gürültüdür" şeklindeki terbiyesiz sözlerinden sonra sarf ettiği "Büyükanıt Amerika'nın dostudur" ifadesi: "Büyükanıt Amerika'nın adamıdır... Bizim emrimizden çıkamaz.. Böyle sataşıp savurmasına bakmayın o da, Tayyip gibi bizden madalyalıdır." anlamında, daha ağır ve aşağılayıcı bir ithamdır. Ve bu "Kuru gürültü" hakareti Sn. Cumhurbaşkanını da içine almaktadır.

Bu durum aynı zamanda, hem Genel Kurmay Başkanımızın, hem diğer şerefli Komutanlarımızın, hem de Cumhurbaşkanının milli hassasiyetlerimize ve özellikle de ordumuzun haysiyetine sahip çıkma fırsatı ve imtihanıdır.

Bütün Millet ve Milli Güçler, yanınızdadır. Artık herkesin safını ve tarafını ortaya koyma zamanıdır. AB aşıkları ve ABD uşaklarıyla, milli onur ve şuur taşıyanların, tanınması lazımdır.

Bu noktada; Aziz Milletimizin bize güven duyması ve destek çıkması için; irtica ile İslam'ı Atatürkçülükle, devrim istismarını ayırdığımızı ve birbirine karıştırmadığımızı da açıkça ortaya koymamız, kaçınılmazdır.

Türkiye'de, resmen ve ismen olmasa da, fikren ve fiilen iki cephe bulunmaktadır ve bunlar hakimiyet mücadelesi için taktik ve stratejik her fırsatı kollamakta ve kullanmaktadır.

Bunlar:

1- Dış güçlerin (Siyonist ve emperyalist merkezlerin) güdümündeki hain, teslimiyetçi ve şaibeli "Kirli cephe"

2- Ülke çıkarlarını, temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını gözeten; haysiyetli ve hamiyetli "Milli cephe" olarak ayrılmaktadır.

Artık kişilerin, partilerin veya sivil inisiyatiflerin gerçek ayarı, amacı ve inancı; hangi safta yer aldığına göre ortaya çıkmaktadır. Ve zaten Hak ile batılın, hayırlı ile hayırsızın; bu iki cephenin hangisinde saf tuttuğuna göre fark edilip belirlendiğini Kur'an şöyle buyurmaktadır:

"(Hak ile batılın, mü'minle münafık'ın) fark edilip ayrıldığı gün, her iki camia ve tarafın karşı karşıya geldiği gündür"[1]

Polis teşkilatımızı orduya karşı hazırlama ve bu iki güvenlik kurumumuzu birbirine kışkırtma ve huzursuzluk çıkarma girişimleri de; yine aynı şeytani çevrelerin ve hain işbirlikçilerin sinsi bir planıdır.

Milli cephe'nin başlıca göstergeleri ve görevleri şunlardır:

1- Türkiye'nin bütünlük ve birliğini, gençliğini ve geleceğini tehdit eden girişimlere ciddi tavır alınması

2- Türkiye'yi 50 yıldır oyalayan ve samimi olmadığı kesinlik kazanan AB'ye, bu şartlar ve dayatmalarla girme hevesine karşı çıkılması.

3- Ordumuzun yıpratılması, zayıflatılması, etkisiz-yetkisiz bırakılması, demokratik ve ekonomik gelişmelerin engeli olarak tanıtılması şeklindeki kasıtlı saldırılara karşı, bu hayati kurumumuzun yalnız ve yardımsız bırakılmaması.

4- "Ilımlı İslamcılık", "Yeni Osmanlıcılık", "Dinler arası Diyalog ve dayanışmacılık", "Globalleşme ve küreselleşme kervanına katılmacılık" gibi safsata ve sahtekârlıklara kapılmaması.

5- Laikliğin laçkalaştırılması, din istismarının meşrulaştırılması, Müslüman halkımızın laytlaştırılıp emperyalizme uyumlu kılınarak uyutulması şeytanlıklarına karşı toplumun uyarılması. Felsefe ve edebiyat değil, icraat makamında oturan ve her türlü imkân ve iktidara sahip bulunan AKP'li Meclis Başkanının, Laiklik'in hukuki tanımını yasalaştırmak ve istismar kapısını kapatmak yerine bunun tartışmasını yapmakla yetinmekle, aslında samimiyetsizliklerini ve cesaretsizliklerini örtmeye çalıştıklarının millete anlatılması.

6- Din istismarcılarının Deccal gösterip "Tağut"laştırdığı, devrim sahtekârlarının ise putlaştırıp "tabu"laştırıldığı ve şimdi her iki kesimin de artık tarihin mahzenine kaldırılmaya ve unutturmaya kalkıştığı, Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçek kimliği, örnek ve önder kişiliğiyle yeniden tanıtılması.

7- Yüce İslam Dinimize, devlet denetiminde din eğitimi veren mektep ve müesseselerimize, Müslüman ve mütedeyyin milletimizin İslami ve ahlaki gayret ve geleneklerimize, bütünüyle milli değerlerimize ve manevi dinamiklerimize, içtenlikle sahip çıkılması ve saygı duyulması (not: bunlara şahsen inanılması şart değildir. Ancak inançlı halkımıza saygı duyulması ve din özgürlüğü sağlanması şarttır ve lazımdır.)

8- Görüş ayrılıklarımız ve yaklaşım farklılıklarımız bulunsa ve katılmadığımız tarafları olsa bile, ülkemizin milletimizin, bölgemizin ve insanlık aleminin refahına ve huzuruna hizmeti amaçlamış ve başarılı sonuçları anlaşılmış, ve işte bu yüzden dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerin hücumuna uğramış Erbakan Hoca gibi şahsiyetlerin ve D-8 örneği tarihi girişimlerin kadirşinaslıkla anılması.

9- Bu temel prensipler ve genel hedefler çerçevesinde ittifak ettikten, ortak ve mutlak bir milli tavır sergiledikten sonra, partilerimizin, derneklerimizin, gazete ve dergilerimizin, özel yaşam biçimlerimizin ayrı, farklı, hatta aykırı olmasının, bir gerginlik ve geçimsizlik sebebi değil, tam aksine bereketli bir çeşitlilik şeklinde algılanması.

10- Bu imtihan dünyasında (eğitilmek, denenmek ve elenmek suretiyle olgunlaşmak ve gerçeğe ulaşmak) ve tarih deryasında; içinde bulunduğumuz ve birlikte yola koyulduğumuz Nuh Gemimiz; huzur ve hürriyet yurdumuz, namus ve onurumuz olan Türkiye'miz, eğer batırılırsa: Solcu- sağcı, liberal-İslamcı, dindar-eyyamcı, hiç birimizin ve hiçbir kesimin kurtulamayacağı ve kârlı çıkamayacağı gerçeğinin şuuruna varılması ve bu sorumlulukla davranılması, milli iz'an ve maşeri vicdan taşıyanların vasıflarıdır.

"Orduya niye bu kadar masraf yapılıyor? Ne gerek var, niçin böylesine silahlanıyor? diyen AB yetkilisi Haçlılara ve onların münafık ve marazlı uşaklarına cevap olan bir Kur'an ayetini hatırlatalım: "(ülkemiz ve milletimiz üzerinde kötü hesaplar yapanlara) Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar (bütün imkanlarımızı zorlayarak karada, havada ve denizde her türlü) Kuvvet ve besili atlar (bakımlı tanklar, teknolojik silahlar, yeterli ve eğitimli ordular) hazırlayın: Ki bununla:

Allah'ın (İslam'ın, adil ve huzurlu hayatın ve barışın) düşmanı ve sizin düşmanınız (olanları) ve bunların dışında Allah'ın bilip te sizin farkında olmadığınız (fesatçı ve fırsatçıları) korkutup-caydırasınız.

Allah yolunda (böyle bir ordunun hazırlanması konusunda) her ne infak edip harcarsanız, bunlar (huzur, hürriyet, güvenlik ve özgürlük olarak) eksiksiz biçimde size geri (dönüp) ödenir ve siz (dünya ve ahirette) asla haksızlığa uğratılmazsınız." (Enfal: 60)

Genelkurmay Başkanımızın: "Batılı bir ülke, müttefiki olan Türkiye yerine teröristin yanında yer almıştır" sözleri, onurlu ve şuurlu bir çıkıştır.

Büyükanıt'ın, Batı'ya verilen sert yanıtı, uşaklarını telaşlandırmıştır!.

Harp Akademileri Komutanlığı'nda 2006-2007 eğitim ve öğretim yılı açılış törenine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da katılmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, terörle mücadeledeki kararlığının defalarca açıklandığını ifade eden Büyükanıt, "Bundan sonra da böyledir. Bir süreden beri devam eden ve adına çatışan iki ülke varmış gibi 'ateşkes' denilen bir süreç başlatılmıştır. Yurtiçinde gündeme taşındı, AP'nin bazı üyelerinden ve bazı devletlerden benzer çağrılar yapıldı. Geçtiğimiz hafta da Irak devleti başkanı sıfatı taşıyan şahıs tarafından açıklandı. Dün de terör örgütü sözde ateşkes ilan etmiştir" "Türk Silahlı Kuvvetleri, silahlı tek terörist kalmayana kadar terörle mücadelesini sürdüreceğini ilan etmiştir, bu tutumumuzda en ufak bir değişiklik yoktur. Terör örgütü için tek çare silahını bırakıp Türk adaletine sığınmak. Geçmişte yaşananlar, bunun dışında bir çözümün olmadığını göstermiştir" diyerek gafilleri uyarmıştı.

Terörle mücadelenin başka bir boyutuna dikkat çeken Orgeneral Büyükanıt, teröre karşı uluslararası birlik başlatılmasına rağmen, bazı kurumların aksi tutumlar sergilediğini hatırlatarak: Terör konusunda NATO ve BM'ye üye bazı ülkeler, kendi topraklarında terör örgütünün serbestçe faaliyet göstermesine, ülkemiz aleyhine çalışmalar yapmalarına seyirci kalmaktadırlar. Ülkelerinde yakaladıkları teröristleri yargılamamakta, yargılasa da kontrol altında kaçmalarına müsaade etmekte ya da terör örgütüne geri göndermektedir. Nerede sizin terörle mücadele için aldığınız kararlar? Bir ülke maalesef, müttefiki yerine teröristin yanında yer almıştır" gerçeğini gündeme taşımıştı.

Büyükanıt, "Anayasal hak talep edenler, önce anayasayı tanımalı. Yıkmaya çalıştıkları demokratik düzenin sağlayacağı imkânlardan istifade etme hakları yok. Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratma yönünde sürdürülen kampanyalar var. Türk Silahlı Kuvvetleri tenkitlere her zaman açık, ama bir süredir Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerini sorgulama ve aşındırma çalışmaları artarak devam etmekte. Türk Silahlı Kuvvetleri de bu kampanyanın en önemli hedeflerinden biri haline getirilmiştir" açıklamasını yapmıştır.

Büyükanıt, AKP Hükümetini ve AB'yi de eleştirmiş, özelde TBMM Başkanı Bülent Arınç ile birlikte AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Kretschmer ve Hollanda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dick L.Berlijn'i isim vermeden hedef alması dikkatlerden kaçmamıştı.

Büyükanıt, "Dost ve müttefik bir ülkenin Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Genelkurmay Başkanlığının Türkiye Milli Savunma Bakanlığına bağlanması yolunda almış oldukları karara gerekçe tespit etmek için, yerli ve yabancı kuruluşların katıldığı toplantılar icra etmiş ve raporlar yayınlamıştır. Hatta aynı ülkenin Genelkurmay Başkanı üzerindeki üniformayla Türkiye'ye gelip, Türkiye'deki sistemi tenkit eden ve maddi hatalarla dolu bir konuşma yapmıştır. Böylesi bir girişim Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir. Bu durumu 'askerler her konuda beyanatta bulunuyor' diyenlerin dikkatine sunuyorum" hatırlatmasını yapmıştı.

Büyükanıt, konuşmasında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik eleştirilerin yer aldığı ve AB düzleminde hazırlanan TESEV'in raporundaki iddialara da yanıt verdi. Raporun hazırlanmasında Polis Teşkilatı'ndan da uzmanların bulunduğunu anımsatarak:

"İçinde polis teşkilatından üyelerin de bulunduğu rapor hazırlanmıştır. Bu belgede dikkat çeken en önemli konu dokümanı oluşturan 22 bölümden 9'unun polis akademisi tarafından yazılmış olmasıdır. Bu kurumsal iş birliğine en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, devletin önde gelen kurum ve kuruluşlarının bu tür çalışmalara katılmalarının nasıl bir fayda sağlayacağını da takdirlerinize bırakıyorum. Yargıya intikal etmiş münferit olayları tek merkezden yönlendiriliyor olduğu gösterilmiştir. Bu girişimleriyle Mayıs 2006'da yayınlanmış bir belgenin Kasım'da yayınlanacak AB belgesi öncesi TSK'yı konuşturmak güya yanlış yapmaya zorlamak TSK'nın konuşmasını da bu belgeye koymak, amaçlanmıştır.

TSK kimsenin hedef tahtası değildir, olamaz. TSK, AB üyeliğini tamamen destekliyor. Sözü geçen AB görevlisi neden halkın TSK'ya güveninden rahatsızlık duyuyor?

Dokümanın 52. maddesinde şöyle deniliyor: Genelkurmay başkanının kime bağlı olduğu belli değil. Anayasa'da Genelkurmay Başkanı'nın kime bağlı olduğu ve kime hesap verdiği net bir şekilde yazmaktadır. "Üst düzey komutanlar düzenli olarak gerek iç ve gerek dış konularda açıklama yapmaları doğaldır" cümlesi yer alıyor. Bu dokümanda Şemdinli olaylarında adı geçen asker için "Kendisini tanırım, iyi askerdir" dediğimi yazmışlar. Konuşmanın başı ve sonu metinde yer almıyor.

Bu raporların kim veya kimlerin desteği ile yapıldığını biliyoruz. Bu raporlar daha da artarsa belgelerle açıklama yapacağız. Bu raporun açıklanmasına Türk yetkililer de katılmış konuşma yapmışlardır. "Kaynağı nereden belli olmayan silahlanma deniliyor TSK silah kaçakçısı mıdır?" diye sormaktan sakınmamıştı. (Milli Gazete / 03.10.2006)

TESEV: "Büyükanıt'ı saygıyla karşılıyoruz" diyerek münafıklığını ve Yahudi ahlakını sergiledi:

Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Harp Akademileri Komutanlığının 2006-2007 Eğitim ve öğretim yılının açılışında söz ettiği "Almanak Türkiye: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim"i hazırlayanlardan Volkan Aytar, "Orgeneral Büyükanıt'ın açıklamalarını saygıyla karşılıyoruz" dedi. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) yayını olan "Almanak Türkiye'yi" hazırlayanlardan TESEV program yöneticisi Aytar, yaptığı açıklamada, kitabın sadece eleştiri üzerine kurulu bulunmadığını, Türkiye'nin olumlu adımlarını, demokratikleşme yolundaki çok önemli aşamalarını da belgeleyen bir çalışma olduğunu bildirdi.

"Orgeneral Büyükanıt'ın açıklamalarını saygıyla karşılıyoruz" diyen Aytar, "Kitabı hazırlarken en temel çıkış noktalarının, güvenliği bir insan hakkı ve kamu hizmeti olarak tanımlayarak, polis ve asker gibi bunu sağlayan kurum ve kuruluşların, saydam, hesap verebilir, kamu kaynaklarını kullandıkları için hesapları denetlenebilir, tercihleri sorgulanabilir kamu kuruluşları olduğunu düşünmek olduğunu" söyledi. Aytar, Avrupa'dan çok önemli övgü aldıklarını, bunun da olumsuz bir değerlendirme olduğunu kaydetti. Kitabın tamamen Türk uzmanlar tarafından hazırlandığını dile getiren Aytar, "Bu dış destekle ve karanlık güçlerce hazırlanmış bir çalışma değil. Bizim buradaki partnerimiz Cenevre'deki silahlı kuvvetlerin demokratik denetim merkezi ve bu merkez Türkiye'nin 2003 yılından beri kurucu üyesi olduğu, büyükelçi düzeyinde temsil edildiği bir kuruluş" diyerek, hıyanetlerinin mazeretlerinden büyük olduğunu gösterdi.

Volkan Aytar, almanakın bilimsel verilere göre hazırlandığını, Türk Silahlı Kuvvetlerinin eleştirilerine de yer verildiğini ifade etti.

"Almanak Türkiye"ye polis akademileri ve Emniyet Genel Müdürlüğünün resmi bir katkısı bulunmadığını ifade eden Aytar, almanak için 5 Ayrı polis akademisinin hocasının 9 ayrı makale yazdığını, bu yazılar için ilgili birimlerden izin aldıklarını" ifade ederek polisle orduyu biribirine karşı kışkırtma şeytanlığına kılıf geçirdi.[2]

Atatürk yaşasaydı Avrupa Birliği'ne asla girmezdi

Sayın Büyükanıt, Harp Akademilerinin, yeni ders yılının açılışı ile ilgili olarak yaptığı konuşmasında, Türk ordusunun Avrupa Birliği'ne karşı olmadığını ifade etti.

Ama bu konuşmasında aynı zamanda "ordumuzun temel görüşünün Atatürkçülük olduğunu" da belirtti.

Oysaki Atatürkçülük ile AB taraftarlığının, birbiriyle bağdaşması kesinlikle mümkün değildi.

"Eğer Atatürk sağ olsaydı o da, Avrupa Birliği'ne taraftar olurdu" şeklindeki kanaatler sadece bir varsayımdan ibarettir. Birilerinin, işin aslını incelemeden veya indî kanaatlerini haklı göstermek için ortaya attığı bir iddiadır, ve geçersizdir.

Çünkü tarihî belgeler ve özellikle Atatürk, kesin ve açık beyanlarında bunun aksini söylemektedir.

Bilindiği gibi, AB'ye bir devletin girebilmesi için, mutlaka egemenliğini kısmen veya tamamen, birliğe devretmek mecburiyetindedir. Atatürk ise, hayatı boyunca verdiği demeçlerde, varsayımcıların tam tersine olarak:

- Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen bir şahsiyettir. "Ya İstiklal Ya Ölüm, ahdi ve andı", Atatürk'ün Kurtuluş savaşımızda değişmez politikası ve prensibi değil midir?

- Atatürk gençliğe hitabesinde: "Ey Türk gençliği, birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir" dememiş midir?

Atatürk'ün bu konudaki kesin ve açık demeçleri bundan ibaret de değildir. Kısaca Atatürk'ün görüşleri ve politikaları ile AB'nin görüş ve politikalarının birbiriyle bağdaşması imkânsız gibidir.

İş ciddi aşamaya geldiği ve bıçak kemiğe dayandığı zaman bu tarihi zıtlaşmanın önemli problemlere yol açacağı belli idi. Nitekim öyle de oldu. Kreşmer'in Türk ordusunun konumu ve tutumu hakkındaki sarf ettiği sözler işte bu kan uyuşmazlığı sebebiyledir. Buna benzer gerilimler bundan sonra da devam edecektir.

Devam edecektir çünkü, bir ülkenin bağımsızlığını kısmen veya tamamen devretmeden bu birliğe girmesi kesinlikle mümkün değildir. Zira AB'ye giren bütün ülkeler, birliğe girmeden önce Anayasalarındaki bağımsızlığın devrini yasaklayan hükümleri değiştirmişler ve AB'ye ondan sonra girebilmişlerdir

Sayın Kurmay Başkanı'mızdan ricamız, bu konuyu daha derin ve daha ayrıntılarıyla titizlikle incelettirmektir.

Nitekim bizim Anayasamızda da bağımsızlığımızın kısmen dahi devrini yasaklayan hükümler açık ve kesindir.

Mesela Anayasa madde 6'da aynen: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz." denilmektedir.

Eski Türk Ceza Kanunun 125'inci maddesinde ise aynen:

Madde 125: "Devlet topraklarını veya bir kısmını, yabancı bir devletin hâkimiyeti altına koymaya veya devletin istiklâlini tenkise veya birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devletin idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse, ölüm cezasıyla cezalandırılır." Şeklindedir.

Yeni çıkarılmış olan Türk Ceza Yasası'nda ise, aynı yasaklayıcı hüküm mevcuttur. Sadece Ölüm cezasının yerine, müebbed ağır hapis cezası getirilmiştir.

Aslında AB, ABD benzeri bir birleşik devlet niteliğindedir. Türkiye böylesine bir Birleşik Federal Devlete, bağımsızlığından vazgeçerek, federe bir eyalet olarak katılmış olacaktır ki bu vatana ihanettir.

Nitekim AB Anayasası taslağında, AKP iktidarının yetkili bir bakanı imza atarak, peşinen, bağımsızlığımızdan kısmen veya tamamen vazgeçmeyi kabul etmiş idi.

Kaldı ki topraklarımızın bir kısmının (Dicle, Fırat havzalarının) Devletimizden ayrılarak, uluslararası bir yönetime bırakılması ve bu sulardan İsrail'in dahi yararlandırılması lüzumu AB'nin bize resmen dayattığı teklifler arasındadır. Topraklarımız üzerinde "Pontus Rum İmparatorluğu'nun ihdası" ve Kuzeydoğu illerimizin Ermenistan'a bağlanması isteği, birliğe girdiğimiz taktirde âdetâ kaçınılmaz hale gelecektir.

"Üzülerek kaydedelim ki, bir kaç gün, önce yapılan bir NATO toplantısında, bir ABD'li yarbayın, ortaya koyduğu, hâinane emellerle hazırlanmış bir harita, devletimiz ve vatanımız hakkında, AB planlarıyla ABD planlarının örtüştüğünü gözler önüne sermiştir.

Netice: Bir tarafta bağımsızlık hakkında, Atatürk'ün tarihe tescil edilmiş kesin görüşleri ve buna ilâveten hâlâ Anayasamızda mevcud ve mer'i olan bağımsızlığımızın devrini yasaklayan Amir hükümler,

Diğer tarafta, "Eğer Atatürk te sağ olsaydı, o dahi Türkiye'nin AB'ye girmesine, bağımsızlığımızı kısmen veya tamamen devretmesine razı olurdu, şeklindeki varsayımdan da zayıf temenniler, birbiriyle çelişmektedir.

AB hayalinin bizi ne kadar karanlık ve ne kadar bataklık bir âkıbete sürüklediğini artık görmemiz gerekir. Bu gerçeklerin ışığı altında bu konudaki temel politikalarımızın yeniden gözden geçirilmesi ve bağımsızlığımızın korunması için gereken önlemlerin alınması kaçınılmaz bir vecibedir."[3]

Başbakan R. Tayyip Erdoğan, Katil Bush'a: "Ortadoğu'da işbirliğine devam" sözü verdi

Çeşitli temaslarda bulunmak üzere ABD'de bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı George W. Bush ile bir araya geldi. Beyaz sarayda gerçekleşen görüşmenin ardından Başbakan Erdoğan ve Başkan Bush, basının karşısına geçti. Başbakan Erdoğan, "Önemli bir stratejik ortak ve ABD Başkanı Bush'un davetlisi olarak burada bulunmak, bizim için memnuniyet verici. Kendisiyle başta terör olmak üzere birçok konuyu görüştük. Terör konusunda kararlılıkla bu işin üzerine gidileceği noktasında müşterek adımlarımız, bugün çok daha önem kazandı. Zira küresel teröre karşı ortak bir platform oluşması noktasında aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Başkan Bush'u terör örgütüyle (PKK) mücadele konusunda son derece kararlı gördüm. Bu konuda süreç başlamıştır. Bunun yanında özellikle Lübnan, İsrail-Filistin konularını görüştük. Filistin-İsrail ve Lübnan konusunda kendisine yapacağımız çalışmaları aktardım. Başkan Bush'un, AB noktasında başından itibaren bizlere olan desteğinin bundan sonra da süreceği hususundaki sözleri bizler için memnuniyet verici. Tabii bu arada Kıbrıs konusunu da görüştük. Bu konudaki hassasiyetimizi özellikle belirttik. Bunun yanında son gelişmeler içersinde Ortadoğu'da Türkiye olarak neler yapabileceğimizi konuştuk. Türkiye'deki Kopenhag siyasi kriterleri ile Mastrich kriterleri hususunda atılan adımlar hakkında değerlendirmelerde bulunduk. Olumlu içerikli toplantı için kendilerine çok teşekkür ediyorum" dedi.[4]

Bush ise, beklentilerin aksine, ne PKK ile mücadeleden ne de stratejik müttefiklikten tek söz etmedi. Egemenliğimizin AB'ye devredilmesi gayretlerine ve ordumuzu yıpratma girişimlerine karşı dik duran G. K. Başkanımıza ve kuvvet komutanlarımıza: "Fazla ileri gitmeyin ve kendinize güvenmeyin, bakın Bush ağabey benim arkamda!" mesajını vermek isteyen Tayyip Bey, bunu da beceremedi.

Çünkü Başbakan, yaklaşan cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler öncesi Bush'la birlikte poz verebilmek ve bunu oya tahvil etmek karşılığında aslında Lübnan ve İran saldırısında Türkiye'nin ABD'nin yanında olacağını söylemek ve şahsi bir ganimet için milli çıkarlarımızı rüşvet vermek üzere ABD'ye gitmişti.

"Yakın geçmişte Ankara kulislerine yansıyan bir başka haber belki bu meseleyi anlamamıza katkıda bulunabilir. O günlerde, Abdullah Gül'ün başta Amerikalılar olmak üzere bütün Batılı ülkelerin temsilcilerine ‘merak etmeyin, İran konusunda sizinle birlikteyiz' mesajı vermesi; buna karşılık Başbakan Erdoğan'ın İranlılara ‘biz Amerika ile birlik olup size karşı harekete geçmeyiz' tarzında konuştuğu biliniyordu. Bunları bilen Condi'nin de Ankara'da ‘İran konusunda bize vereceğinizi belirttiğiniz destek 1 Mart tezkeresi gibi bir hal alırsa, o zaman bunu uluslararası piyasalar mutlaka yanlış algılar' dediği bilgisi dolaştı Ankara'da kulaklarda.

Bu ifadeler Erdoğan'ın Mayıs dalgalanması üzerine neden acilen Washington'a gitmek istediğinin de izahıdır. Dalgalanmayı, AKP'nin ipinin çekilmesi olarak düşünmüş olmalı ki, hemen İran konusunu görüşmek üzere gitmek istedi. Şimdi de sürekli olarak dalgalanma ve bir finans krizi korkusu ile yaşadığını iddia etmek için kâhin olmaya gerek yok. Her konuşmasında bunun unsurlarını görmek mümkün.

Afganistan'a asker gönderelim. Aksi takdirde Amerika kızar ve Amerika kızınca da sıcak para ülkeden çıkar. Sıcak para ile kurulmuş sahte cennet göçer ve mahvoluruz. Aynı gerekçeler Lübnan'a asker gönderme meselesi için de geçerli. Ancak bu defa ciddi bir sorun var. Çünkü Amerikalılar İran konusunda kendisinden nihai ve kesin taahhütler isteyeceklerdir. Bir yandan Türk halkı arasında ve bilhassa AKP seçmenleri arasında hızla yükselen Amerikan karşıtlığı; öte yanda da sıcak parayı ülkede tutma ihtiyacı hatta mecburiyeti arasında sıkışıp kalan Erdoğan'ın taahhüt altına girmesi zor. ‘Yaparız, ederiz' demesinin inandırıcılığı ise giderek azalıyor.

Kaldı ki, Afganistan'a Amerika'nın istediği gibi asker gönderemeyen, Lübnan'a göndermesi ise giderek zayıf bir ihtimal haline gelen bir Türkiye tablosunun Bush'un azgın isteklerini karşılayabilmesi kolay görünmüyor. Bu şartlarda Erdoğan da bu geziyi yaptığına pişman olabilir. İşin doğrusunu söylemek gerekirse, AKP hükümeti ve Başbakan Erdoğan tam manasıyla kırk katır ve kırk satır tercihleri arasına sıkışmış durumda.

Lübnan'a asker gönderemiyor; çünkü teknik heyetlerin çalışması sonrasında muharip karakterli ve Hizbullah'ı silahsızlandırma amaçlı bir işin içinde olmamızın mümkün olamayacağı ortaya çıktı. Ayrıca böyle bir işe hem halkımız hem de Genelkurmay soğuk bakıyor. Afganistan'da Amerika'nın yürüttüğü ve iyice sevimsiz hale gelmiş bulunan savaşa asker gönderemeyeceğimizi Büyükanıt Paşa haklı olarak kestirip attı. Geriye elde kaldı İran. O konuda da tercihler azaldı ve manevra alanı daraldı Erdoğan ve AKP için. İnşallah bu sıkışmışlık psikolojisi içinde ülkemizi İran ile yıllarca sürecek bir düşmanlığa sürüklemezler."[5]

Tekrar ediyorum: ABD Ankara Büyükelçisi Wilson'un G. K. Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın sorumlu ve olumlu kaygılarını " Kuru gürültü..." olarak nitelemesi hem açıkça ve alçakça bir küstahlık ifadesidir, hem de bu Yahudi Yobazın sözleri, siyonizmin Türk ordusundan ve yeni komutanlarından ne denli rahatsızlık duyduğunun bir göstergesidir.

Dış güçlerde ve işbirlikçilerde "28 Şubat'ın Rövanşı" Paniği

Zaman yazarı Gülerce: "28 Şubat'ın daha ağır, geniş ve derin olarak yaşanacağı 2007 yılı için düğmeye basıldı"... Aksiyon'un kapağı: "Adım adım ikinci perde. 28 Şubat semptomları"... Hatip Dicle: "İkinci 28 Şubat başladı. Ordu Kızılelmacıları hükümet yapacak"...

Son dönemde medyada AKP hükümetine karşı haberlerin artışı ile komutanların konuşmalarındaki bağımsızlık ve laiklik vurguları birleşince, Fethullahçıları ve ayrılıkçıları ikinci 28 Şubat korkusu sardı.

"28 Şubat daha ağır ve geniş yaşanacak"

Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, bir internet sitesine yaptığı açıklamada, "5, 6 ay önceki bir yazımda önümüzdeki ekim ayında özel dosyaların medyada ardı ardına patlatılacağından bahsetmiştim" diyerek, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile genel seçimin Türkiye'nin geleceğini belirleyecek en önemli iki olay olduğunu belirtti. "Her iki seçime kadar, Türkiye seçimlerle ilgili süreci etkileyecek gelişmelere gebedir" diyen Gülerce, 28 Şubat'ın daha ağır, derin ve geniş olarak yaşanacağı 2007 yılı için düğmeye basıldığını iddia etti.

Hüseyin Gülerce 28 Eylül tarihli köşe yazısında da bu açıklamalarının altını doldurdu. Gülerce Ağustos ayındaki görev değişiminden itibaren Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ'un verdiği mesajların, yeni bir dönemi işaretlediği yorumunda bulundu. Gülerce'ye göre, Cumhurbaşkanı Sezer'in ve rektörlerin üniversite açılışlarındaki konuşmaları da bu yorumu güçlendiriyordu.

TSK'nın komuta kademesi ile ilgili olarak da şunları dedi: "Askeri bürokrasi, bundan önceki Genelkurmay Başkanı Özkök'ten daha sert bir üslubu benimsemiş ve siyasi iradeden önce politika ilan etmeyi bir rol edinmiştir." Yorumunda bulundu.

Aksiyon'a 28 Şubat Endişesi kapak oldu

Fethullah Gülen'in Aksiyon dergisinin de son sayısının kapağı yine ikinci 28 Şubat. "Adım adım ikinci perde. 28 Şubat semptomları" başlığını atan dergi, 1996-98 yılları arasında yaşanan olayların neredeyse aynılarının son dönemde ortaya çıktığını vurguladı.

Yazının girişinde "bu gelişmeler ister istemez, '28 Şubat sürecinin ikinci perdesi mi açılıyor' endişesini artırıyor" endişesi yer aldı.

"Yeni köstebek suçlamalarının ortaya çıkması yüzde 90"

AKP ve tarikatlarla ilgili haberlerin, 28 Şubat öncesinde gündeme oturan haberlerle benzerliğini öne süren Aksiyon, ilginç bir noktaya da dikkat çekti. Bu da, kendi ifadeleriyle "asker-polis çatışması". 1997'de TSK'ya karşı dinleme operasyonları yapıldığının anlaşılması ve basında "köstebek" haberleri çıkması üzerine Emniyete yapılan operasyonun bir benzerinin yaşanıp yaşanmayacağına ilişkin değerlendirme, dergide "üst düzey bir güvenlik yetkilisi"nin ağzından veriliyor: "Şu anda bunun da hazırlıkları yapılıyor ve çok yakında böyle bir olayın patlak verme ihtimali yüzde 90!"

Hatip Dicle'nin saptamaları

Eski DEP milletvekili Hatip Dicle de, Radikal gazetesinden Neşe Düzel'in yaptığı röportajda "Yeni bir 28 Şubat süreci yaşanmaya başladığını" belirtti. Sivil toplum örgütlerinin hükümeti yıpratmak için harekete geçeceğini söyleyen Dicle, yeni hükümet olasılıkları hakkında da önemli bir değerlendirmede bulundu. Ordu'nun Kürt sorununa çözüme hazır olduğunu, ama bunu AKP ile yapmak istemediğini belirten Dicle, "Ordu Kızılelma koalisyonunu hükümet yapıp onlarla çözüme gitmek istiyor" şeklinde kinini kustu.

Özkök'ten Chavez ve Ahmedinecat alarmı

Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de, Türkiye'de Chavez ve Ahmedinecat benzerlerinin iktidar olması "tehlikesi"ne dikkat çekti. Özkök, ABD'ye karşı bağımsızlıkçı uygulamalarıyla öne çıkan Chavez ve Ahmadinacat'ı kastederek "Böyle popülist diktatörler, üstelik seçimle işbaşına geliyorsa, hepimizin çok iyi düşünmesi gerekir. Ben askeri darbeden daha tehlikeli bir ihtimale dikkati çekiyorum" diyordu![6]

Müjde:

Hıyanet cephesi, tedirginlik ve telaş içindedir, çaresizdir ve çözülmektedir. Rahmetli Necip Fazıl'ın meşhur mısrasına bir ekleme yapalım:

"Yarın elbet bizim, elbet bizimdir

Gün doğmuş, gün batmış; ebet bizimdir

Müslüman Türk'e hiç, zillet yaraşmaz

Türkiye talihim; devlet bizimdir"



[1] Enfal: 41

[2] Milli Gazete / 03 Ekim 2006

[3] S. A. Emre / 03 Ekim 2006 / Milli Gazete

[4] Milli Gazete / 03 Ekim 2006

[5] Hasan Ünal-Analiz / Milli Gazete / 03 Ekim 2006

[6] Tugay Şen / Aydınlık / 1 Ekim 2006

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Okunma Sayısı: 6517

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR