ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5049
mod_vvisit_counterDün10251
mod_vvisit_counterBu Hafta52470
mod_vvisit_counterGeçen hafta43879
mod_vvisit_counterBu Ay166532
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17090672

IP'niz: 3.232.96.22
Bugün: 24 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12290124

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Sn. Erdoğan Yalta’da Ne konuşmuşlardı? BOP’UN YOL HARİTASI VE FİLİM KIŞKIRTMALARI GÖLGESİNDE BALYOZ SONUÇLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 Yalta, Kırım’ın Karadeniz’e en uç noktasındaki bir liman kasabasıydı ve meşhur Sevastopol’un 100 km. doğusundaydı. Şimdi Kırım Özerk Cumhuriyetine bağlı ve çok saygın ve yaygın (gizli ve açık) Yahudi ailelerin yaşadığı YALTA’da, Eylül 2012 ortalarında Başbakan Recep T. Erdoğan’ın da onur konuğu olarak katıldığı “Avrupa Yıllık Stratejik Toplantısı” yapılmıştı. Hatırlanacağı gibi 1. ve 2. Dünya savaşlarının asıl kışkırtıcısı Siyonist odaklarla, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’nın patronları 1945 yılında yine Yalta’da bir konferans tertipleyip “iki kutuplu ama Yahudi güdümlü” Yeni Dünya nizamını açıklamışlardı. İşte aynı anlaşmanın imzalandığı, aynı tarihi saraydaki “gizli ve özel” toplantıya katılan Recep Başbakan “Yalta Avrupa Stratejisi” benzeri çalışmaların Türkiye’de de yapıldığını ve böylece “farklı tespit ve değerlendirme imkânı bulduklarını” ilk defa ağzından kaçırmıştı.

Yalta Livedya Sarayında, “1945 yılındaki Yalta Konferansında kabul edilen “Özgürleştirilmiş Avrupa deklarasyonunun savaş sonrası demokratik düzeni müjdelediğini, ama Avrupa’nın Demirperde ile ikiye bölünmesinin bu süreci engellediğini” vurgulayan Sn. Erdoğan acaba “Yalta Konferansının, Siyonist odakların iki kutba bölüştürüp dengeleyerek, dünyayı yönetme ve sömürme anlaşması” olduğunu Rahmetli Erbakan’dan hiç duymamışlar mıydı?

Yalta’daki tarihi binanın (toplantı) dışında konuşan Erdoğan:

“Ortak aklı birlikte işletmek imkânına sahip olmaktan çok büyük bir memnuniyet duyduğunu” açıklamıştı.”

Şimdi kafamızı kurcalayan şu soruların yanıtı aranmaktaydı:

1-  Sn. Başbakan’ın da “özel onur konuğu” olarak katıldığı “Yalta Avrupa Yıllık Strateji” toplantısını tertipleyenlerin ve davetlilerin birçoğunun farklı ülkelerdeki Yahudi kökenli kişilerden olması ne anlam taşımaktaydı?

2-  Sn. Başbakan’ın bu toplantıya katılacakları, daha önceden niye açıklanmamıştı?

3- Türkiye’de benzeri toplantıların yapıldığını, Recep Bey ağzından kaçırmışlardı. Merakımız, “Avrupa, Yalta Stratejik Oturumları” benzeri toplantılar niye bugüne kadar sır gibi saklanmış ve halkımızın haberi olmamıştı?

4- Yalta’daki toplantıda nelerin konuşulup tartışıldığı ve hangi kararların alındığı niye medya ve kamuoyuyla paylaşılmamıştı?

5-  Recep T. Erdoğan Bey’in ifadesiyle “uzlaştıkları ve çok memnun kaldıkları” ORTAK AKIL’a acaba hangi gâvurlarla, hangi kavram ve kurallarla, hangi amaçlarla ve hangi tavizler karşılığında varılmıştı?

6- İstismarcı İslamcı Yandaş Medya yalakalarıyla, inkârcı Ulusalcı saldırgan yazarların hiçbirisi, Sn. Erdoğan’ın bu YALTA katılımını niye hiç gündeme taşımamış ve perde arkasını kaşımamıştı. Yoksa ortak patronları Yahudi Lobilerinden özel talimat mı almıştı?

7- Ani gelişen Azerbaycan, Ukrayna ve Kırım ziyaretleri, acaba bu YALTA BULUŞMASI’na bir kılıf mıydı? Hatta Müslümanları kışkırtmayı ve gündem saptırmayı amaçlayan Yahudi çekimli film bile bu sinsi Yalta toplantısını dikkatlerden uzak tutmak için mi yapılmıştı?

8- Yoksa bu YALTA toplantısında İsrail’le AKP’nin hangi kılıflar ve koşullar altında tekrar uzlaşacağı mı görüşülüp ortak kararlara varılmıştı?

Çünkü,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ukrayna ziyareti sırasındaki basın toplantısında, Türk-İsrail ilişkilerine de değinip İsrail “özür dileme, tazminat ödeme ve Gazze ablukasını kaldırma” şartlarının hepsini yerine getirmedikçe, ilişkilerin normalleşmesinin imkânsız olduğunu açıklaması “uygun koşullar sağlanırsa uzlaşırız” anlamı taşımaktaydı. Zaten, son zamanlarda özellikle ABD’nin ve bazı Avrupa ülkelerinin, iki tarafı uzlaştırmak için diplomatik çabalar harcadıklarına dair haberler çıkmıştı.

Şimdiye kadar Batılı diplomatların yaptığı girişimlerden İsrail’in bu “paket” şeklindeki şartları kabul etmemesi nedeniyle sonuç çıkmadığı saptanmıştı. Anlaşılan Mavi Marmara olayı için resmi “özür” şartı üzerinde bir ilerleme sağlanmıştı. Bu, diplomatik dilde, uygun bir terim bulma hüneri ile ilgili bir aldatmacaydı... Tazminat konusunda da zaten baştan beri fazla bir zorluk çıkmamıştı. İsrail sadece Gazze ablukasının kaldırılmasını, iki ülke arasındaki kesik diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması için bir ön şart olarak kabul etmeyip biraz daha yumuşatmaya çalışmaktaydı.

Asıl dikkatimizi çeken Başbakan’ın Yalta’da bu sözleri söylediği saatlerde, İstanbul’da Kültür Üniversitesi’nde bir grup İsrailli eski diplomat ve akademisyen ile yapılan bir toplantıda da bu mesele tartışılmaktaydı. Bunların bir tesadüf olmasını savunmak saflıktı. Kültür Üniversitenin “Global Politik Eğilimler Merkezi” (GPPOT) tarafından Türk akademisyenlerin, emekli subay ve diplomatların da katılımıyla düzenlenen bu toplantıda, Arap Baharı ve Suriye krizinin ışığında, Türk-İsrail ilişkilerinin geleceği araştırılmıştı.

İsrailli konuşmacılar, Netanyahu hükümetinin tutumundan farklı görüşler sunmuş ve İsrail’in Ankara ile ilişkilerin düzelmesi için daha büyük çaba harcaması gerektiğini savunmuşlardı. İsrail’in “Bölgesel Dış Politikalar Enstitüsü” (MİTVİM) direktörü Nimron Goren, “Arap Baharı’ndan sonraki gelişmelerin, Türkiye ve İsrail arasında bir yakınlaşma için fırsat olacağını” vurgulamıştı. Ve İsrail kamuoyunun da Türkiye ile yeniden dostluğun kurulmasını arzu ettiğini açıklamıştı. İsrail’in önde gelen eski diplomatlarından ve E. Ankara Büyükelçisi Alon Liel ise sunumunda, esas engelin “özürden çok Gazze şartı” olduğunu ve İsrail’in bu alanda bazı adımlar atmak durumunda olduğunu belirtmesi dikkatlerden kaçmamıştı.

Arap Baharı’nın Türk-İsrail ilişkilerine şimdiye kadar herhangi bir olumsuz etkisi saptanmamıştı. Alon Liel, Suriye krizinin Türkiye ile İsrail’in işbirliği yapması gereken bir noktaya doğru kaydığını ve bunun iki ülkenin de yararına olacağını vurgulamıştı.”.[1]

İsrail’li diplomat Alon Liel, bunları söylerken başka bir İsrail’li ve porno çekimcisi ABD’li Sam Bacile yahudisi Lanetli Filmiyle İslam âlemini kışkırtmaktaydı!

Libya, Mısır, Yemen, Afganistan ve Sudan’da uzun yıllar ABD kuklası yönetimler eliyle hakarete uğramış, Milli çıkarları ve kaynakları Batı tarafından yağmalanıp açlık ve sefalete mahkûm bırakılmış Müslümanlar, üstelik yine CİA ve MOSSAD marifetiyle ortaya çıkarılan El-Kaide tipi oluşumlarla beyinleri yıkanıp provakasyonlara hazır konuma taşınmış güruhlar öncülüğünde ABD elçiliklerine yönelik ölçüsüz saldırılara başlamıştı. Ancak bu sonucu, derin Amerika bizzat planlamış Mel’un Yahudi çevrelerin hazırlanan Hz. Peygamberimize hakaret ve iftira içerikli filmi kendileri hazırlatmış, yayınlatmış ve BOP’un şeytani hedefine erişmek için İslam ülkelerini işgal etmeye ve İran saldırısı öncesi stratejik bölgelere asker yerleştirmeye bahane üretmek üzere Müslümanları özellikle kışkırtmıştı. Ve işte Libya’ya savaş gemileri yollaması ve Yemen’e asker çıkarması bunun açık kanıtıydı.

İslam dünyası ile ABD ve Batı'yı yine karşı karşıya getirecek yeni bir film daha yapılıyordu. 'Müslümanların Masumiyeti' filminin yapımcısı maskeli ve karanlık adam sözde Sam Bacile adını taşıyordu. Kendisini İsrail-Amerikan vatandaşı yani çifte kimlikli birisi olarak tanıtıyor. Bununla da kalmıyor, Mısır'da Kıptiler arasında akrabaları olduğunu söylüyordu. Yani çifte değil üçüz bir kimlik sahibi. Lakin sözde belgesel filmde veya fragmanda rol alan 80 kadar sanatçı yapımcıyı tanımadıklarını sadece telefonda talimat aldıkları söyleniyordu. 46 yaşındaki Yahudi asıllı aktrist  Sandy Garsia  kesinlikle belgesel filmin 2000 yıl öncesi Mısır'la alâkalı olduğunu sandıklarını ve Hazreti Muhammed ismini hiç telaffuz etmediklerini lakin dublajda söylediklerinin değiştirildiğini ifade ediyordu. Onlar için bile bu filmin mahiyeti sürpriz oluyordu. Gerçekten de insanın kanını donduran bir tertip tezgâhlanıyordu. Sözde belgesel filmde Hazreti Peygamber (Aleyhisselam)  yüceliğinin tersine bir biçimde ele alınıyor ve kendisiyle alâkalı haşa ki 'kan dökücü (bloodthirsty) kadın düşkünü, sübyancı ve sahte dinci' gibi ağza alınamayacak bir sürü yakıştırma sıralanıyordu. Elbette kem söz sahibine aittir. Tam bir kışkırtma filmi. Daha önce Hirsi Ali ile Theo van Gogh'un çevirmiş olduğu Submission vaya İtaat filmi her halde bu yeni fragmanın yanında 'çok masum' kalıyordu. Bu filmin gerisinde tam bir çılgınlar mangası var. Danimarkalı karikatürlerin sanki filme uyarlanmış hali gibi duruyordu. Bu çılgınlar İslam düşmanı manyaklardan oluşuyordu.[2] Ancak, bu komplonun asıl planlayıcısı olan Siyonist Yahudilerin unutturulup olayın, Kıptilerin üzerine yıkılmaya çalışılması, Mısır’da Müslüman-Kıpti kapışmasını kışkırtmayı amaçlıyordu.

Ilımlı İslamcı ve Amerikancı çevreleri, asıl şaşırtan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın küstah sitemi olmuştu. “Bizim özgürleştirdiğimiz bir ülkede bize bunlar yapılır mı?” gibi bir şeyler söylüyordu. Zaten asıl film tam da bu cümlede, şu ‘özgürleştirme’ meselesinde yatıyordu. En son Irak’ı özgürleştirmişlerdi, farkındaysanız bedeli bir milyon ölüm oldu. Libya’nın özgürleştirilmesini Kaddafi’yi yakalayıp affedersiniz k.na çubuk sokarak yaptıkları görüntüleri Batı basını günlerce ekranda tutarken hiçbir sakınca görülmüyordu. Tv. ekranlarında Büyükelçi’nin benzer insanlarca yerlerde sürüklenen görüntüsü yer alıyordu. Kaddafi’yi öldürenlerle ABD Büyükelçisi’ni öldürenler emin olun ufak tefek görüş farklılıkları olsa da aynı kişiler oluyordu.

Libya’yı konuşmamız ve bu görüntüler üzerine iyi düşünmemiz gerekiyordu zira şu aralar bildiğiniz gibi benzer kişiler ve girişimlerle Suriye özgürleştirilmeye çalışılıyordu. Seçimler öncesi Libya açıklarına yaklaşan ABD savaş gemilerinin dağa taşa Tomhawk’ları sallayacağını söylemek için çok büyük bir siyasi analist olmaya gerek yoktu. Yarın bir gün Özgür Suriye Ordusu’ndaki kimi başıboş savaşçıların başımıza neler açacağını öngörmek için de...” diyenler haksız mıydı?

“Saygı duyulmayan” Müslümanlara “sağduyu” çağrıları, onlarla alay etmekten farksızdı!

İşgaller, Katliamlar, Göçler, Ölümler… Efendimiz (S.A.V)’e hakarete yeltenen makaleler, karikatürler, filmler hep Müslümanların aleyhine işleyen bir diyalog masalı… Bu nasıl bir diyalog Allah aşkına!

Bir film “Diyalogun Masumiyetini!” gösteriyordu.

Çeyrek yüzyıldır İslam coğrafyasında sürdürülen diyalog çalışmaları, Müslümanların aleyhine işlemeye devam ediyordu. Müslümanlara 'diyalog' dedirttirildikçe; Müslümanların toprağı işgal ediliyor, bombalar Müslümanların başına yağıyor, dininden dolayı katledilen çocuklar hep Müslümanların çocukları oluyordu... Birileri diyalog dedikçe, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'e hakarete yeltenen, İslam'ın bütün değerlerini karalamaya kalkışan karikatürler çizilip, filmler yapılıyordu...  Çirkin film "Innocence of Muslims" (Müslümanların Masumiyeti) diyalog masalının son maskaralığı olmuştu.

Filmin yapımcıları her şeyi açıklıyordu.

"Innocence of MuslIms" (Müslümanların Masumiyeti) adlı İslam'a hakaret eden filmin yapımcılarından biri Kur'an yakmaya yeltenen Hıristiyan papaz, Terry Jones oluyordu. Filmin diğer asıl yapımcı finansörü Yahudi Sam Bacile ise pornoculukla tanınıyordu. Filmin destekçileri arasında Mısırlı Kıpti Morris Sadek’te bulunuyordu. Bu tablo sözde diyalog çalışmalarının geldiği son noktayı da ortaya koyuyordu.

Saygı duyulmayan hep Müslümanlar oluyordu!

Filmin gösterildiği tarihlerde İstanbul'da "Arap Uyanışı ve Ortadoğu'da Barış: Müslüman ve Hıristiyan Perspektifler" çalıştayına katılan Mısır Kıpti Kilisesi Piskoposu Anba Yohanna Qulta yaptığı konuşmada, "Her fikir ve inançtan insanlar sadece kendilerini haklı görüyor. Kimse kimseye saygı duymuyor" değerlendirmesinde bulunmuştu. Kimin kime saygı duymadığı son olaylarda açığa çıkmış oldu.[3]

ABD, kendisi yerine Türkiye’yi Irak’a sokup bataklıkta boğuşturamadığı için tezkereyi engelleyenlere kin tutmaktaydı.

Ergenekon ve Balyoz davalarına bir de bu açıdan bakmak lazımdı. Rahmetli Erbakan Hoca bir TV. Programında “bu operasyonların, Amerikan karşıtı subayların tasfiyesine yönelik yapıldığını” açıklamıştı. On binlerce masum insanımızın katlinden sorumlu Abdullah Öcalan’ı ev hapsine (çiftlik hayatı sürecine) çıkarma hazırlıkları yapılırken, Onu yakalayıp Türkiye’ye taşıyanları 20 yıl cezaya çarptırılmaları kafaları karıştırmaktaydı. Buna karşılık “kuvvet şu anda sizdedir, ama hak hala bizimledir.” Feryadı, kabaran milli vicdanın tercümanıydı. “yargıya gerekeni söyleyenler…” elbet bir gün pişman ve perişan olacaktı. Balyoz davasının tek sivil tutuklu sanığı Havelsan Genel Müdürü Ömer Faruk Yarman’ın:

“Askeri teknoloji alanında, öğrencilerimiz ve özel ekiplerimizle “asla yapamayacağımız” sanılan şeyleri başardık. Amerika’nın bize verdiği ama beynini kendisi düzenlediği ve “kesinlikle dokunamazsınız!” dediği elektronik sistemleri yeni ihtiyaçlara ve milli amaçlara uygun yeniden üretip savaş uçaklarımıza taktık. Ama bu girişimler maalesef bizim sonumuzu hazırladı ve tutuklandık”!? sözleri üzerinde dikkatle durulmalıydı.

İlacın dozu aşırı arttırılınca zehir etkisi yaptığı gibi hukuki tedbir ve tecziyelerin, vicdanları sızlatacak kadar abartılması ve hele yargının ABD ve AKP karşıtlarını susturup pusturma aracı olarak kullanıldığı kanaatinin yaygınlaşması “Tunceli ovacık savcısına kurşun sıkacak kadar pervasızlaşıp azgınlaşan Amerika destekli PKK’nın mı yoksa adalet kavramının kahreden yaklaşımların mı daha tahripkâr ve tehlikeli olduğu?” sorularını gündeme taşımıştı.

“Bir deli bir film yaptı, malum azınlık yine düğmeye basılmış gibi beklenen tepkiyi verdi. ‘Malum azınlık’ diyorum çünkü İsrail’li yönetmen Sam Bacile’in açıkça provokasyon amacıyla yaptığı, kimsenin ciddiye almadığı, hatta aylardır da You Tube’da duran filme tepki göstermek için ortalığı kasıp kavuran, yakıp yıkan, hatta öldüren kesim, İslam dünyasını temsil ediyor değildi. Nasıl ki Sultangazi’de bir polis emekçisinin ölümüne neden olan DHKP-C bombacısı Türk solunu ya da sivilleri öldüren PKK canlı tüm Kürtleri temsil etmiyorsa, Bingazi’de Amerikan Büyükelçisi Chris Stevens’ı öldüren fanatikler de Libya halkını temsil etmemekteydi. Ancak o korkunç cinayetin etkileri, hem Libya, hem de tüm Ortadoğu’daki stratejik denklemi etkileyecekti.” Diyen Aslı Aydıntaşbaş, doğrularla yanlışları harmanlama ve Siyonist Yahudi Lobisi güdümlü ABD’yi aklama peşindeydi.

Son iki haftadır New York’ta Amerikan seçim sürecini izlememiş olsam, farklı düşünebilirdim. Ancak son gezide, uzun yıllar yaşadığım Amerika değildi, bambaşka bir ülke gördüm karşımda. Dünyayı yönetme hevesinden çoktan vazgeçmiş, kabuğuna çekilmek isteyen, sağda ve solda bir an önce Ortadoğu’dan elini eteğini çekip arka bahçede barbekü yapma hayali kuran bir Amerika gözlenmekteydi. Amerikalıların her şeyden çok ülkelerindeki ekonomik kriz, işsizlik ve mortgage rakamlarıyla ilgilenmeleri şaşılacak bir şey değildi. Kriz dönemleri böyledir; zaten savaş yorgunu Amerikalılar artık her yere ‘ayar vermenin’ faturasını karşılayamayacaklarının farkına ermişlerdi. Ama garip olan, seçim sürecinde hem iktidar hem de muhalefetin sanki Ortadoğu yokmuş gibi hareket etmesiydi. Washington’da kulağı delik bir dostum, Başkan Obama’nın ‘Irak’ kelimesinden nefret ettiğini, bunu bilen danışmanlarının mümkün olduğunca Beyaz Saray toplantılarında Irak’ı gündeme getirmemeye çalıştığını söylemişti.

Daha da garibi, Amerikan seçim sürecinde Suriye, Mısır ya da Libya laflarının hiç geçmemesiydi. Çünkü ABD seçmeni artık uzak diyarlarla ilgilenen bir Amerika istemiyordu. Irak ve Libya’da yaşananlar sonrasında Washington Suriye’de ‘uçuşa kapalı bölge’ formülüne bile yanaşmıyordu.

Bu aynı zamanda Ak Parti ve Obama yönetimi arasındaki ‘al gülüm-ver gülüm’ atmosferinin Suriye nedeniyle gerileyeceğinin de habercisiydi. Suriye de stratejik denklemi muhalifler lehine değiştirebilecek ‘uçaksavarlara’ ABD’nin baskısıyla sınırda el konulduğu söylenmekteydi. Bu da Beşar Esad’ın hava bombardımanıyla kentleri tarumar etmeye devam edeceği, daha çok insanın öleceği anlamına gelmekteydi. Yani savaş uzayacak, Amerika seyredecek, Türkiye iyice gerilecekti...” demekteydi.

Suriye muhalefetini, hem de dışarıdan getirilen çeşitli örgüt ve ekiplerle silahlandırıp, Diktatör Esad’ın “Ülkemi ve halkımı, anarşistlere karşı korumak zorundayım” deme fırsatı veren hangi ülkeler ve güçlerdir? Sorusuna neden yanıt verilmemektedir? Hatta İran'ın Ağustos 2011’de muhaliflere “gelin görüşelim ve uzlaşıp Suriye’de iktidarı bölüşelim” teklifi ve girişimi niye desteklenmemiştir? Kofi Annan’ın ateşkes teklifine Esad yanaştığı halde muhalefetin bu teklifi tanımamasını isteyen kimlerdir?

Oysa “Suriye'ye savaş'ı 2007'de İsrail başlatmıştı!”

“Belli merkezlerin bilgilendirme bombardımanı altındaki kitleler, sebep ve sonuçlarına bakmadan çok rahat etkilenebiliyor ve yönlendirebiliyor. Suriye savaşı da bunlardan biri.

Bugün için Suriye savaşı ne yazık ki, despot krallardan Beşar Esat ile Nusayrilik odağına taşınarak hedef saptırılıyor. Zihinler belli bir noktaya odaklanınca, ne olayların gerçek nedenlerini ne de hedeflerini doğru algılayabiliyor. Yıllar sonra iş işten geçince olayların asıl mimarları ve yalanları ortaya çıkıyor. Irak savaşındaki yalan bombardımanı altında bir işgalin nasıl gerçekleştiği unutuluyor. Bush'un İngiltere Başbakanı Tony Blair ile Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ı nasıl yanılttığı, yalanla olayları gizlediğini 500 Days [500 Gün] adlı kitap ortaya koyuyor. Bunların en ilgi çekici olanı ise Bush'un Jacques Chirac'a: "Jacques, sen ve ben aynı inanca sahibiz. Sen Katoliksin, ben Metodist ama her iki mezhepten Hıristiyanlar da İncil'in öğretilerine bağlıdır. Tanrımız aynı. Gog ve Magog (Yecüc-Mecüc) Orta Doğu'da iş başında. İncil'deki kehanetler tamamlandı. Bu karşılaşmayı Tanrı istiyor. Tanrı bunu kullanarak yeni bir çağ başlatmadan önce düşmanlarını silmek istiyor." Diyor ve telefonu kapatıyor. Jacques Chirac danışmanlarını topluyor: "Gog ve Mago' neden bahsediyor bilen var mı?" diye soruyor, araştırmalarını istiyor. Sonuç şudur: “Hıristiyanların kıyamet savaşında yok edeceği düşman!” olarak tanımlanıyor. Yani Müslümanların yok edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Buradan şu sonuca varmak istiyorum. Suriye olayıyla ilgili Şalom bültenindeki bir haber Suriye olayına nasıl bakmamız gerektiğini gösteriyor. Haber şöyle:

"2007'de İsrail, Suriye'nin nükleer reaktörüne on yedi ton bomba atmıştı. ABD'de New Yorker gazetesinde yayınlanan ve David Makovsky tarafından kaleme alınan rapora göre, 2007 yılında İsrail Hava Kuvvetleri, Suriye'nin El Kibar nükleer tesislerine yaptığı hava saldırısında tam 17 ton bomba kullanarak Suriye'nin tüm dünyadan sakladığı tesisleri haritadan silmişti.

Şimdi 10 Eylül 2012: Makovsky  saldırıdan yıllar sonra hazırladığı rapor ile İsrail'in bu çok gizli operasyonunun detaylarını açıklamıştı. Rapora göre, Suriye bu tesisleri ABD'nin siyasi sorunlar yaşadığı Kuzey Kore'den aldığı Know How ile inşa ettirmiş, hatta bizzat Kuzey Kore'den gelen teknisyenler tesiste çalışmıştı. Kuzey Kore ile işbirliği yapılarak  inşa edilen  plütonyum esaslı  nükleer reaktörünün İsrail tarafından gizli bir şekilde yok edilişi anlatılmaktaydı.

Plütonyum ile çalışan Suriye nükleer tesislerin sırrı, Mossad ajanlarının Viyana'da oturan Suriye Atom Enerjisi Kurumu Müdürü İbrahim Otman'ın evinden çaldıkları resimler sonucu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine tesisleri kendi başına yok etmeye karar veren İsrail Hava Kuvvetleri, Suriye nükleer tesislerine 'Önleyici' bir hava saldırısı düzenleme kararı almıştı. 5 Eylül 2007'de zamanın Savunma Bakanı Ehud Olmert'ten aldıkları direkt bir emirle bugün bile nerden havalandıkları açıklanmayan iki F15 ve iki F 16 savaş uçağı önce Suriye'nin radar sistemini kör eden elektronik karıştırıcıları çalıştırmış, ardından Mossad ajanlarının tam yerini tespit ettiği tesislere 17 ton bomba bırakılmıştı. Makovsky'nin bu yazısı 2007 deki gerçeklere ışık tuttuğu kadar, bir anlamda “İsraillilerin gördüğü gerçeği ABD yönetiminin görememesine dikkat çekmek için” yazılmıştı. Acaba Makovsky, eğer İsrail olmasaydı bugün on binlerce vatandaşını gözünü kırpmadan öldüren ve bir o kadarını da Türkiye'deki kamplara kaçmaya zorlayan Esad yönetiminin elinde nükleer silahlar olacaktı demeye mi çalışmaktaydı?

Ve İsrail uçakları Türkiye hava sahasından geçerek bu bombardımanı yapmıştı. Türkiye AKP’si ise bundan haberdar olmamış, bir tankın düşmesi sonucu olay ortaya çıkmıştı. Belki İsrail Türkiye'nin radar sistemini de karıştırmıştı? Ya da bu uçakların geçişine, bizimkiler göz yummuşlardı! Yani Suriye savaşı tâ 2007'de fiilen İsrail tarafından zaten başlatılmıştı.[4]

 

 



[1] Milliyet / Sami Kohen / 15 09 2012

[2] Milli Gazete / Mustafa Özcan / 14 09 2012

[3] Milli Gazete / 14 09 2012

[4] Milli Gazete / Ali Haydar Haksal / 13 09 2012


Bu yazarin diger makaleleri

TÜRKİYE İÇİN YOL AYRIMI VE "367"NİN DAYANAĞI
  Cumhurbaşkanı Seçiminin ilk oturumunda 367 şarttır! Erbakan Hoca'nın: "367'yi ciddiye alın!"...
Devami
Başbakan Almanya’ya: HAVA ATMAYA MI, İCAZET ALMAYA MI GİTMİŞTİ?
Recep T. Erdoğan’ın Köln mitingindeki konuşmasının sonlarına doğru sarf ettiği:...
Devami
RABBİNİ BİLEN, HADDİNİ BİLİR
Hadd Arapça bir kelime olup: Sınır koyup ayırmak, tahdit edip...
Devami
Kuşkumuz; “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” POST MODERN GENEL VALİLİĞE DÖNÜŞMESİNDİ!
  Önce bir gerçeği vurgulayarak başlayalım. Türkiye'de parlamenter yönetimden Cumhurbaşkanlığı yönetimine...
Devami
HÜKÜMETİN HABERİ VAR MIYDI?
  Bir takım İslamcı (istismarcı) gafiller, hatta Milli Görüşçü bazı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1290

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR