Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3201
mod_vvisit_counterDün3688
mod_vvisit_counterBu Hafta21324
mod_vvisit_counterGeçen hafta32787
mod_vvisit_counterBu Ay46314
mod_vvisit_counterGeçen Ay205231
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15090598

IP'niz: 3.233.215.196
Bugün: 10 Nis 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11544733

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam
Reklam

Anadolu’da İnanç Tahribatı ve “PEŞAVER GECELERİ” SAFSATASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Çok değerli ve dini gayretli kardeşim Hacı Ramazan Yıldırım; “PEŞAVER GECELERİ- Şiilik-Sünnilik Üzerine Münazara” isimli, saf İslam inancını ve sağlam Ehli Sünnet itikadını bozmak amaçlı hazırlanan, sözde delilleri yalan ve uydurma kaynaklara dayandırılan saçma sapan iddialarla dolu bir kitabı bize ulaştırdı. (Kevser yayınları, 1.Baskı. İstanbul 2004) Hem “Seyyid Muhammed Musevi” diye tanıtılan kitabın yazarının, hem de karşılıklı konuşup tartışıyorlar havası verilen “Hafız” ve “Davetci” gibi şahısların uydurma oldukları, bu sapkınlık ve şaşkınlık şahikası hezeyanların kasıtlı çevrelerce özel olarak hazırlanıp Şia kitaplarına dayandırıldığı “İmam Suyuti, Müfessir Fahri Razi, Taberani, İmam Nesai, İmam Gazali, İmam Şafii, İbn Hacerül Askalani, İbni Cevzi Ebi Davud, Beyhaki, İbni Mace, İmam Nevevi” gibi Ehli Sünnet ulemasının bazı rivayet ve kanaatlerinin ise, ya eksik anlatıp işlerine gelen kısmının aktarıldığı veya aslından çarpıtıldığı sırıtan bu kitabı baştan sona inceleyip içindeki sapkın iddiaları ve iftiraları ortaya koymamız lazımdı.

A-   Hz. Ali’nin (hâşâ) Nübüvvet, hatta ulûhiyet mertebesine çıkarılması!

Bu kitabın 474. sayfasında: “Ali’ye itaat bana itaattir, bana itaat ise Allah’a itaattir. Ali’yi inkâr beni inkârdır, beni inkâr ise Allah’ı inkârdır” gibi uydurma hadislerle, akla mantığa ve Kur’an’a aykırı düzmecelerle Hz. Ali Nübüvvet, hatta ulûhiyet makamına çıkarılmaktadır. Oysa Ali İmran Suresi 31. ayetinde, Allah’a iman edip sevenlerin, sadece Hz. Peygamber Efendimize itaat etmeleri gerektiği buyrulmaktadır. Ve yine Bakara 165. ayetinde, “Başkalarını Allah gibi sevmenin şirk ve sapıklık olduğu” uyarılmaktadır. Çünkü Allah’ın dışında herkesi ve her şeyi, hâşâ “Allah gibi değil, sadece Allah için sevmek” lazımdır.

Bu kitabın 527. sayfasında: “Hz. Ali’nin Nurani yaratılışının Hz. Peygamberle aynen ortak olduğu” iddiası ortaya atılmakta (Bak. Sh: 173), buna dayanarak “Hz. Ali’ye karşı çıkanın ve hasımlık yapanın dinden çıkacağı, aynen Allah’ı ve Peygamberi inkâr etmiş sayılacağı” yazılmaktadır. (Bak. Sh: 547) “Hz. Ali’nin bütün fazilet ve Kemal’de Hz. Peygamberle özdeş ve eşit olduğu” (Sf: 305) safsatalarıyla açıkça küfre kayılmakta ve saf insanlarımız kandırılmaktadır. “Ali’yi sevmek hasenedir” (sevap ve ibadettir) ve bir kula yeterlidir. “Hüseyin’e ağlayana cennet vaciptir.(Sh: 352) gibi asılsız iddialarla insanlar avutulmakta dini sorumluluklardan soğutulmaktadır.

“Ali’nin bana nisbeti, Harun’un Musa’ya nisbeti gibidir” hadisini kendilerince delil gösterip, Hz. Ali’nin de (hâşâ) Hz. Harun gibi peygamber olduğu savunulmaktadır. (Sh: 161-170 ve 179)

B- Başta Hz. Ebubekir ve diğer muhterem halifelere ve Sahabelere iftira atılması!

“Hz. Ebubekir Sıddık’ın Hz. Peygamber Efendimize sırdaş ve yoldaş olmak için değil, (haşa) O’nu müşriklere gammazlamak ve yakalatmak üzere ve istenmediği halde, Hicrette ilk sığınılan mağaraya gittiğini ve bu bilgiyi de Hz. Ali’nin kendisine verdiğini” söyleyen (Bak. Sh: 231-232 ve 233 ve devamı) utanmaz iftiracılara sormak lazımdı: Madem Hz. Ali Nübüvvete ortak bir velayet ve Kemalat sahibi idi, neden Hz. Ebubekir’in hıyanet niyetini sezememiş ve Hz. Resulüllah’ın saklandığı yeri Ona haber vermişti? Yoksa haşa o da mı hıyanete ortak olmaktaydı?

Hz. Ömer’in (RA) savaş meydanlarında kahramanlık gösteremeyip sıvıştığı (Bak. Sh: 261 ve devamı) ve bazı Sahabelerin gizli şarap sofralarında sarhoş oldukları (Sh: 405 ve devamı), Uhud’da nöbet yerlerini bırakmaları ve Huneyn günü bozulup kaçmaları (Bak. Sh: 429 ve devamı) konularına gelince: Birçoğu abartılar ve haksız ithamlarla karışık aktarılan bu durumlar aslında normaldir ve doğaldır. Çünkü Sahabe-i Kiramdan hiçbirisi günahtan ve hatadan masum sanılmamalıdır ve masumiyet sadece Peygamberlere hastır. Allah’ın rızası ve Resulüllah’ın hatırı için sahabenin (RA) tamamını hasbelbeşer kusur ve kabahatlarıyla birlikte sevmek ve sahiplenmek hakiki muhabbetin ve İslamiyet’in alameti sayılmıştır. Elbette Sahabe-i Kiram da nefis taşımakta, bir takım imtihanlara tabi tutulmakta, bazı zaafiyet ve acziyet durumları ortaya çıkmakta ama her şeye rağmen son merhalede Allah’ın hükmüne ve Resulüllah’ın hakemliğine bağlı kalınmaktadır. Sahabe olan (Yani Hz. Peygambere tabi ve taraf olup ölünceye kadar İslam dairesinde kalan) seçkin zevatın, bazı haksızlık ve yanlışlıklara bulaşsalar ve Hz. Muaviye gibi bir takım siyasi entrikalara başvursalar dahi bağışlanacaklarına; örneğin Muhacir ve Ensarın ve Ehli Biatur Rıdvan’ın Allah katında makbul olduklarına dair ayeti kerimelerden utanmalı ve Sahabe-i Kiram’a dil uzatılmamalıdır. Evet Hz. Ali Efendimize bazı haksızlıklar yapıldığı, hilafetini önlemek üzere kumpaslar hazırlandığı konusundaki iddialarda doğruluk payı da vardır; ancak bunları yapanların hesabını Allah soracaktır ve böyle davrananların hâşâ kafir sayılması şeytana uşaklıktır.

“(Sahabeden) öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur”(Tevbe: 100)

“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeleyip (hazırlamıştır)” “Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafaat katında olandır” (Tevbe: 20 - 22)

“(Ey Resulüm) Andolsun ki, Allah; (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana biat ederlerken mü'minlerden razı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine 'güven duygusu ve huzur' indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir”(Fetih: 18)

Bu net ve kesin ayetlere rağmen, bizzat Cenabı Hakkın mağfiret ettiği ve cennetle müjdelediği Muhacir ve Ensar’dan ve Hudeybiye’de hazır bulunan sahabeye dil uzatanlar, kesinlikle Allah’a ve Kur’an’a karşı çıkmış sapıklardır.

Kaldı ki Hz. Ali Efendimizin Raşit halifelerin sonuncusu olması, Onun için bir meziyet noksanlığı değil, tam aksine fazilet makamıdır. Çünkü Hz. Peygamber Efendimizden sonra sadık sahabelerin azalması ve başka ülkelere dağılmasıyla fitne ve fesadın adım adım yaygınlaşma fırsatı kollaması ve gizli nifakın makam ve menfaat hırsını kızıştırması neticesinde toplumdaki yozlaşma ve kutuplaşma eğilimi öylesine artmış ve azıtmıştı ki, Hz. Ali gibi çok yüksek dirayet ve velayet sahibi birisi o süreçte halife olmasaydı, belki de İslamiyet’in mana kökleri kurutulup kısırlaştırılacak ve ümmetin temel akidesi bozulacaktı. Herhalde işte bu yüzden ilahi kader Onu en sona saklamıştı.

Bu sapık düşünceleri benimseyen fasık ve kafadan kaçık kimselerin, bir dönem: “batıl sistemin partilerine girmek, Batı icadı siyasete ve demokrasiye yönelmek küfürdür” diyerek Milli Görüşe bağlı insanları soğutmaya çalıştıkları halde, şimdi nasıl hararetle AKP’ye sahip çıkmaları, bu Haçlı Avrupa heveslisi, bu faizci, bu zina serbestçisi, bu ABD ve Siyonizm işbirlikçisi iktidara uşaklık ve şakşakçılık yapmaları da bunların ayarını ve amacını ortaya koymaktadır. Bunların âlim ve bilgiç geçinen takımına haber gönderip: “Geliniz bir açık oturum yaparak veya televizyona çıkarak bütün halkın önünde bunları tartışalım, delillerimizi ortaya koyalım ve kimin sapık ve münafık olduğunu açığa çıkaralım” teklifinde bulunduğumuzda hepsi uyduruk bahanelerle kaytarıp kaçmıştır, çünkü nasıl bir azgınlık ve Sahabeye karşı saygısızlık ve ahlaksızlık içinde olduklarının kendileri de farkındadır.

“Muta” (para karşılığı geçici nikâh) mübah sayılmakta ve reklamı yapılmaktadır!

Bu fitne fesat kitabının 568. sayfasında muta nikâhı kıymanın yani para karşılığı bir anlık, bir haftalık veya aylık geçici evlilik yapmanın caiz, hatta gerekli olduğu savunulmakta ve Hz. Ali’nin “Eğer Ömer Mutayı kaldırmasıydı, bazı kötü adamlar dışında, zina bu kadar yaygınlaşmazdı” söylediği iftirasında bulunulmaktadır. Mutanın yasaklanması yüzünden fuhşun ve zinanın ehlisünnet arasında giderek arttığı iddiasında bulunan kitapta (Bak. Sh: 353) açıkça MUTA nikâhı reklamı yapılmaktadır. Madem bu tür geçici nikâh mübahtı ve Hz. Ömer kaldırmıştı, peki o halde Hz. Ali’nin neden Hz. Ömer’e karşı çıktığı ve yanlış yaptığı konusunda Onu uyardığı hiçbir tarihi kayda rastlanmamıştı? Yoksa Hz. Ali sağlığında Hz. Ömer’den korkup gerçeği saklamış, ölümünden sonra mı cesaret kazanmıştı? Hz. Ali (RA) gibi bir Hak sevdalısına ve hakikat kahramanına böylesi korkak tavırlar yakışır mıydı? Hem bu kitabı ve içindeki sapık iddiaları savunan ve dağıtanlara soralım: Muta (ücret karşılığı geçici nikâh) geçerli ve gerekli ise, evlerinizde dul ve bekâr kızlarınızı, bacılarınızı ve diğer yakınlarınızı böyle geçici nikâhla kiralamak isteyenlere vermeye gerçekten hazır ve razı mıydınız? Eğer değilseniz, sizin vicdanen ve ahlaken kendinize yakıştıramadığınız bir durumu başka Müslümanlara reva görmeniz nasıl bir çirkef tavır ve çifte standarttır?

Hz. Aişe validemize yönelik hakaretler ve Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşlerine benzetme küstahlığı!

Hz. Aişe validemizin masum ve suçsuz olduğu ve ifk hadisesinin bir iftira olarak uydurulduğu (Nur:11) gibi ayetlerle kesinlik kazanmasına ve Hz. Aişe temize çıkarılmasına ve hala bu ahlaksız iddialara inanan ve konuşanların Allah’ın kahrına ve gadabına uğrayacakları (Bak. Nur: 4 ile 21 ayetleri (17 ayet)) ikazı yapılmasına rağmen, bu kitapta Hz. Aişe validemiz hâşâ Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un kâfir ve hain eşleriyle bir tutulmaktadır (Bak: sh. 501-503-504 ve devamı). Ve tabi kendilerini haklı çıkarmak ve yalanlarını kapatmak için Buhari ve Müslim gibi bütün sahih hadis kitaplarının uydurma rivayetlerle doldurulduğu ortaya atılmaktadır. (Bak. Sh: 113)

Sadece Şia rivayetlerinin doğru olduğu kanaatini yaymak için de “imamet makamının, Nübüvveti ammeden (genel peygamberlik makamından) daha üstün olduğu” safsatası ve sapıklığı savunulmaktadır! Hz. Ali evladının ve Şia imamlarının, Hz. Muhammed (SAV)den aşağı ama diğer peygamberlerden yukarı olduğu savunularak (Bak. Sh: 157-158) saçma sapan iddialarla Müslümanların kafası karıştırılmaktadır. Hz. Ali’nin isminin bile gökten meleklerce bir levha üzerinde babası Ebu Talib’e indirildiği (Bak. Sh: 574) bütün gayb ilimlerinin peygamberlere ve vasilere (Hz. Ali ve sülalesine) bildirildiği (Bak. Sh: 632) gibi hezeyanlarla yüce Dinimiz yozlaştırılmaya ve Mü’minler yoldan çıkarılmaya çalışılmıştır.

Hz. Ali (RA) Efendimizin, kendisini ilahlaştıran veya Peygamber makamına çıkaran Abdullah İbni Sebe (Yahudi dönmesi) ve taraftarı olan zındıkları, hatta yakaladıklarını yakarak cezalandırdığı rivayetleri vardır.[1] Ve Allame İbni Teymiye de İbni Sebe fitnesini Şia sapkınlığının başlangıcı saymaktadır.[2]

Sahabenin Azalması ve Zenginliğin Artması Sonucu Fitnelerin Azıtması!

Hz. Osman on iki yıl halifelik yapmış, ilk altı yılında insanların ona yönelik olumsuz tavrı söz konusu olmamıştı. Aksine daha yumuşak huyluluğu ve sürekli insanlarla iletişim halinde olması sebebiyle Kureyş’liler onu Hz. Ömer’den çok seviyorlardı. Hicri Otuz ve Otuz beş yılları arasında, Hz. Osman’ın halifeliğinin ikinci aşamasında O’nun öldürülmesiyle sonuçlanan birçok olumsuz olay ortaya çıkmış ve tarihçiler bu olaylara “fitne” adını takmışladır.[3]

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer iktidarında ve Hz. Osman’ın halifeliğinin ilk yarısında İslam toplumunun üstün nitelikleri şunlardı:

1- Tam manasıyla bir İslam toplumu vardı. İnsanların Allah ve ahiret inançları son derece sağlamdı. Tam bir ciddiyet ve gönülden bağlılıkla Allah (c.c.)’ın emirleri uygulanmaktaydı. Kötülüklerin en az görüldüğü toplumdu. Din, hayatın kendisiydi, insanların ruhlarına işlemişti. Zaman zaman hatırladıkları bir bütünlük değildi. Yalnızca ibadetleri yerine getirme düşüncesi taşımıyorlar, dini doğru biçimde, hakkıyla yaşamayı hedefliyorlardı. Ahlak, düşünce, önemli olanın belirlenmesi, değerlinin tespiti, sosyal ilişkiler, aile bağları, komşularla münasebetler, alış veriş, rızk için çalışma, emanete riayet, kefalet, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama ve idarecilerin uygulamalarına boyun eğme konularında dinin talepleri doğrultusunda hareket ediyorlardı. İslam toplumu içinde münafıklar da vardı. Onlar, Müslüman gibi görünüp, düşmanın menfaati için çalışıyorlardı. Toplumda zayıf inançlı, yavaş davranan, hainlik yapan vs. çok farklı nitelikte insanlar vardı. Fakat bunların toplumda kayda değer bir ağırlığı ve toplumun gidişatını değiştirecek imkânları olmamıştı.

2- “Ümmet” kavramı tam olarak bu toplumda manasını bulmaktaydı. Ümmet dil, vatan ve menfaat birliğine dayanmazdı, bu cahiliye döneminin anlayışıydı.

3- O toplum, ahlak odaklıydı ve Kur’an ahlakına ve dinin emirlerine dayanmaktaydı. Bu ahlak yalnızca iki cins arasındaki ilişkileri düzenlemiyordu. İslam ahlakı, siyaseti, ekonomiyi, toplumu, düşünceyi ve ifadeyi kapsayan geniş bir yelpazeye dayanmaktaydı.

4- O toplum, ciddi ve gerçekçi bir yapıdaydı. İnsanlar işleriyle meşgul oluyorlardı. Ciddiyet, herhangi bir zorunluluktan kaynaklanmıyordu. Fakat Müslümanlarda işlerini önemseyen, aktif olmaya, çalışmaya, üretmeye yönelten bir ruh vardı.

5- O toplum cihad için hazır bekleyen ordu gibi insanlardan oluşmaktaydı. Onların hayatlarında Allah yolunda cihadın yeri ve önemi esastı.

6- Asrı Saadet ve sonrası toplum ibadet eden insanlardan oluşmaktaydı. İbadet ruhu, yalnızca farzlarda değil, bütün tasarruflarda ortaya çıkmaktaydı. Allah rızası için nafile ibadetler yapıldığı gibi, her işe ibadet bilinciyle sarılmaktaydı. Bunlar, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer döneminde İslam toplumunun temel özellikleriydi. Belirtilen özellikler Hz. Peygamber dönemine yaklaştıkça güçlenmekte, ondan uzaklaştıkça zayıflamaktaydı.

Baş gösteren fitne ve fesadın en önemli sebepleri ise şunlardı:

1- Artan Bolluk, Rahatlık ve Bunun Toplumsal Tahribatı

Hz. Peygamber kendisine yardım eden sahabenin fakirlik ve mahrumiyete karşı onlara sabır tavsiye ediyor ve onlara fakirliğin fazla devam etmeyeceğini, dünya hazinelerinin ve hayırların kapılarının kendilerine açılacağını haber veriyordu. Resulülah (s.a.v.) dünyalıkla meşgul olup Salih ameli ve Allah yolunda cihadı bırakan kişiyi uyarmaktaydı. Hz. Ömer bu uyarıyı çok iyi bir şekilde anlamıştı. Bundan dolayı Müslümanları mal sahibi olma fitnesinden ve dünyalık süslerden korumak, Hz. Ömer’in dikkatle uyguladığı bir esastı. Yeni fethedilen bölgelerde valilerin veya Müslüman halkın haklı bir gerekçe yokken mali durumları gereğinden fazla iyileştirmeleri yasaklanmıştı. Sahabenin önde gelenleri, Ensar ve Muhacir de bu yasağa katılmıştı.

Hz. Osman döneminde ise doğuda ve batıda fetihler genişleyerek devam ediyordu. Ganimetler neticesinde beytülmal dolup taşmıştı. İnsanların elleri ve evleri de dolmuştu.[4] Bu zenginlik toplumsal değişmelere sebep olmuştur. Bolluk ve rahatlık artmış, insanlar dünyalık işlere yönelmeye başlamışlardı. Müslümanlar zenginlik yarışına girmişler. Özellikle imanları gönüllerini aydınlatmamış olanlar, takva süsüyle süslenmemiş olan çöl Arapları, sonradan İslam’a girmiş ancak dünyalık peşine koşmaktan kendisini alamamış kişiler zenginlik yarışına kapılmıştı. Hz. Osman bu durumu gördü ve halka gönderdiği mektuplarda bu gidişatın tehlikeli sonuçlarına işaret ederek şöyle dedi: Üç özelliğin ortaya çıkmasından sonra ümmetin bidatlere düşmesi kaçınılmazdır. Bunlar: Zenginliğin artması, evlatların çoğalması, bedevilerin ve Arap olmayanların Kur’an okumaları ve ayetleri yanlış ve alakasız yorumlamalarıdır.[5] Hatta bazı insanlar sarhoş edici maddeler kullanmaya başlamışlardı. Hz. Osman bu durumu da gözetlemek üzere şikâyet edilen bölgelere görevliler yollamış, yapılan tespitler doğrultusunda, sarhoş edici madde kullananlar cezalandırılmıştı. Hz. Osman bu tür şerlere karşı gerekeni hemen yapmaktaydı. Baskıyla insanları sıkıştıranları, silahını yanlış maksatlar için kullananları, Medine’den çıkarmaktaydı. Bu durum, Medine’den sürülenlerin kabilelerinde rahatsızlık oluşturmuştu.[6] Hz. Osman’ın israf eden, ahlaki bozulmaya yönelik davranışlar sergileyen zengin aile çocuklarını cezalandırması devlet başkanlığı yetkisine bağlı tazir cezası niteliği taşımaktaydı. Ancak kendilerine ceza uygulananlar Hz. Osman’a karşı olumsuz tavır almışlardı.

2- Hz. Osman Dönemindeki Sosyal Değişimin Tabiatı

Çok derinden ve sessizce devam eden olumsuz sosyal değişiklikler Hz. Osman döneminin ikinci yarısında ortaya çıkmıştı ve zirvelere ulaşan değişim çığlıkları, Hz. Osman’ın şehit edilmesine kadar uzanmıştı.[7] Çünkü İslam devleti genişlemeyle birlikte fethedilen bölgelerdeki ırkların, renklerin, dillerin, kültürlerin, adetlerin, düzenlerin, düşüncelerin, edebiyatın, sanatın ve diğer bütün alanların mirasçısı olmuş böylece kimi yerlerde uyumsuz yapılanmalar ortaya çıkmıştı. Toplumsal değişimden en çok etkilenen şehirler, Şam, Mısır, Basra, Kûfe, Mekke ve Medine’ydi. Büyük şehirler, fetihler için büyük ordular gönderiyor ve dönüşte de orduları karşılıyordu. Savaşlar sonucunda bu bölgelerdeki yerli halkın sayısı ölümlerle azalmış, bunların yerine fethedilen bölgelerden gelen İranlı, Rum, Kıbtî, Kürt, Berberî ve Türklerle yabancı sayısı artmıştı. Sonradan gelenlerin çoğu İranlı veya Yahudi ya da Hıristiyan Araplardan oluşmaktaydı. Genellikle bu durumdaki insanlar sahabeden de değillerdi, dolayısıyla Hz. Peygamber’in dizinin dibinde yeterince eğitim almamışlardı. Sahabe ya fetihlerle meşguldü ya da ileriki dönemler düşünüldüğünde, çoğu Rabbine kavuşmuştu. Sahabe dönemindeki toplumsal doku, sonraki dönemlerde değişikliğe uğramıştı. Toplumda fethedilen bölge halkları, bedeviler, dinden dönüp tekrar İslam’a girenler, Yahudiler ve Hıristiyanlar vardı.

Toplumsal Dokuda Değişikliğe Neden Olan Unsurlar Şunlardı:

1- Toplum farklı gruplardan oluşmaktaydı. Sahâbe ve tâbiîn toplumun temel unsurlarıydı. Ancak gerek fetihler sebebiyle şehit oldukları için, gerekse fetihlerden sonra başka şehirlere dağıldıkları için oldukça azalmışlardı. Kalan az sayıdaki Sahabi de Kûfe, Basra, Şam ve Mısır gibi yeni fethedilen bölgelere gönderiliyordu. Kimisi Arap yarım adasında çıkıyor ve sonra geri getiriliyordu.[8]

2- Fethedilen bölgelerin sakinlerine oranla, oraya fetihten sonra gelip yerleşenlerin sayıları oldukça azdı. Sahabi ve tabiin bölgeyi idare edip, işlerin yürüyüşüne, ahlaki, fikrî ve edebî gidişata yön verseler de sayı olarak azınlıkta kalmaktaydı. Bazen, bu bölgedeki insanlar başka bölgelere kaydırılmaktaydı. İslam’a yeni girmiş ve henüz özümsememiş bazı kişiler, valilerin emri gereği ticari, ilmi veya idari maksatlarla büyük İslam şehirlerine veya başkente yollanmaktaydı. Eğer gittikleri bölgelerde fesat çıkarmıyorlarsa, bu tür şehirlerarasında intikalleri yasaklayan bir kanun bulunmamaktaydı.[9] Bu gibi fethedilen bölgelerden büyük İslam şehirlerine gelenler, fitnenin en hızlı kaynaklarıydı. Çünkü bunların çoğu fetihler sırasında mağlup olmuş, akrabaları öldürülmüş kimselerdi ve intikam için fırsat kollamaktaydı. Birçok sebeple fitnenin hızla yayılması için faaliyet başlatmışlardı. Bu sebeplerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

. Cahil olmaları ve kısa süre önce zenginlik ve izzet içinde olduklarını ancak ellerinde ne varsa hepsinin alındığını düşünmeleri.

. Yabancı olmalarından ya da başka sebeplerden dolayı dini yeterince idrak edememeleri.

. Irkçılık yapmaları ve Arapları kötü görmeleri.

. Bazıları kılıçtan ve cizyeden korktukları için İslam’a girmişlerdi. Ancak İslam toplumunda şer için çalışıp, Müslümanlara tuzak kurmaya çalışıyorlar ve her türlü fitne hareketinin başını çekiyorlardı.

. Heva ve heveslerinin ardına düşmüşlerdi. Bu sebeple de fitne ortamı oluşturmaya çalışıyorlardı.

3- Toplum içindeki bedevi Araplar iyice şımarmıştı. Onların içinde takva sahibi Müslümanlar olduğu gibi, kâfirler ve münafıklar da vardı. Ve bunlar Kur’an’ı keyfi yorumlamaya başlamıştı.

4- İslam toplumunun yapısında yer alan diğer bir unsur da İslam’dan dönüp daha sonra zorunluluk gereği tekrar İslam’a giren insanlardı. Onların Müslümanlık süreleri oldukça kısaydı. Tabiî ki onlardan kimisi nefsini arındırmış ve gerçekten Müslüman olmaya karar vermiş durumdaydı. Ancak çoğu imanın tadını alamamış insanlardan oluşmaktaydı. Fitne havasının oluşmasında dinden dönenlerin rolü açıktı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de mürtetler vardı. Ancak Hz. Osman’ın mürtetlere yönelik siyaseti önceki iki halifeden farklıydı. Hz. Ebubekir valilerine gönderdiği talimatlarda cihat sırasında mürtetlerden yardım alınmamasını yazmıştı. Hz. Ömer döneminde bu siyasete bir miktar hafifleme başlamış, çünkü dinden çıkıp tekrar İslam’a girenler, Irak ve Şam’ın fethine katılmışlardı.[10] Hz. Osman’ın dinden dönüp sonradan tekrar Müslüman olanlara önemli görevler vermesi ise Kûfe’de halkın değişmesine yol açmıştı ve kendi başına bela olmuşlardı.

5- Çoğunluğu Arap yarımadasından çıkarılmış olan Yahudi ve Hıristiyanlar Kûfe ve Basra gibi büyük şehirlere taşınmışlardı. Fetihler sırasında özellikle Yahudiler, alışılmış olduğu üzere araç ve yöntemlerle mali baskı yapıyorlar ve her türlü entrikaya başvuruyorlardı.[11]

Kültürel Dokudaki Yeni Oluşumlar ve Yozlaşmalar

Bütün bunların ötesinde, bunlardan daha önemli ve tehlikeli bir alan vardır ki; o da kültürel kaynaşmadır. Farklı kültürler, fikirler, düzenler ve gelenekler hızla İslam toplumuna bulaşmış, böylece büyük bir kültürel yozlaşma ortaya çıkmıştır. Fethedilen bölgelerde her ne kadar Müslümanlar bulunsalar da diğer gruplar çoğunluğu oluşturmaktaydı. Müslümanlar diğer grupların içerisinde yaşıyor, onların kızlarıyla evleniyor, dillerini konuşuyor, giysilerini kullanıyor ve adetlerini öğreniyorlardı. Fethedilen bölgelerdeki insanlar yeterince eğitim alamamış, Ensar ve Muhacirlerin sahip olduğu ruhu kavrayamamışlardı. Yeni fethedilen ülkelerdeki insanların eğitimi görevini üstlenen Ensar ve Muhacir, insanların Müslüman olmadan önceki düşüncelerini ve adetlerini tamamen hayatlarından söküp atamadıklarını dikkate almaktaydı. İslam’ı öğretmekle görevli olanlar, öylesine büyük kültür dalgalarıyla karşı karşıyaydılar ki; bunlarla baş etmeleri imkânsızdı. Üstelik eğitim faaliyetini sürdürecek olan sahabenin çoğunluğu savaş meydanlarında şehit olmuşlardı. Kalan az sayıdaki sahabenin etrafında da sadece ilim sevdalısı insanlar kalmıştı. Tabiînin de çoğu samimi insanlardan oluşmaktaydı, ancak onlar da savaş meydanlarındaydı ve cihat edip can veriyorlardı.[12] İslam’ın derinlemesine öğretilmesi için yeterli zaman daralmıştı. Bu ve benzeri sebeplerle İslam devletinden istikrar sağlanamamıştı ve bu durum Hz. Osman döneminde açıkça görülebilir durumdaydı.[13]

Yeni Bir Neslin Ortaya Çıkması.

İslam toplumundaki en büyük değişme, yeni bir neslin ortaya çıkmasıydı. Bu nesil toplumda önemli bir yer tutmaya başladı. Bunlar sahabe neslinden farklı ve dünyaya meraklı bir nesil oluşturmaktaydı. Onlar sahabe asrında yaşamamışlar ve onlar gibi olgunlaşmamışlardı. İslam devletinin yükünü omuzlarında taşıyan ilk nesle göre bu yeni nesil oldukça zayıf ve sorumsuz davranmaktaydı.[14] Yeni nesil kendinden önceki Sahabenin sevinçle karşıladığı, razı olduğu şeyleri kabul etmiyor, refah ve rahatlık peşinde koşuyorlardı. Yeni neslin adetleri, sahabenin adetlerinden çok farklıydı. Yeni bir yaklaşım ve yeni bir hayat anlayışı oluşturmuşlardı. Artık ilk halifeler döneminde üstün tutulan değerler ve hedefler hafife alınmaktaydı. Yeni nesil, sahabenin düşünce biçimini ve yaklaşımlarını anlayamıyor, hikmetleri kavrayamıyordu. Bu sebeple, yeni nesilden bazıları yanlış anlayışlara sapıyor ve fitne hareketlerine katılıyorlardı.

Toplumun, Yalan Haberleri Kabule Hazır Hale Gelmiş Olması

Bu süreçte toplumda İslam’ın özüyle uyumsuz bir yapılanma başlamıştı. Böyle olunca toplum karışıklık ve sıkıntılar için müsait bir ortam halini almıştı. Toplum yapısı, yalan haberleri, asılsız sözleri ve şayiaları kabul edecek bir konuma taşınmıştı.[15] Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde iyilikle kötülüğü birbirine karıştıran insanlar çoğalmıştı. Bunların bir kısmı şehvetlerine ve dünya nimetlerine takılmış, dinlerine ve imanlarına şüphe katmışlardı. Başta bazı vilayetlerde görülen bu durum ileriki dönemlerde yaygınlaşmıştı. Takvasızlık, itaatsizlik, heveslere uyma ve günahlara saplanma gibi sebeplerle fitneler ortaya çıkmıştı. Her grup sadece kendilerinin iyiliği emredip kötülüğü yasakladıklarına, hak ve adalet üzere olduklarına inanmaktaydı. Bu da zanna ve heveslere uymaktır. Tarafların birisinin hakka daha yakın olmasının bu durumda çok fazla önemi kalmamıştı. Hz. Ali ile halktan bir kişinin şu diyaloğu meseleyi açık biçimde ortaya koymaktaydı. Adam “İnsanlar Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer üzerinde ayrılığa düşmedikleri halde neden sende ayrılığa düşüyorlar” deyince. Hz. Ali “Onlar benim gibi insanların halifeleriydi. Ben ise senin gibi insanların halifesiyim de ondan” cevabını verip susturmaktaydı.[16]

Hz. Osman’ın Hz. Ömer’den Sonra Halife Olması

Hz. Osman ve Hz. Ömer’in tabiatları birbirinden oldukça farklıydı. Buna bağlı olarak, idare biçimleri ve halka yaklaşımları da aynı olmamıştı. Hz. Ömer hem kendisini hem de görevlendirdiği kişiler için son derece sert ve otoriter bir tavır sergilerken, Hz. Osman oldukça yumuşak ve müsamahakârdı.[17] Hz. Ömer’in sertliği karşısında Hz. Osman’ın yumuşak davranması ilk aşamada insanları memnun ettiyse de bu yumuşaklık hilafetinin son dönemlerinde kendi başına bela olacaktı.

Sahabenin Önde Gelenlerinin Medine’den Çıkmaları

Hz. Ömer sahabenin önde gelenlerine Medine dışına çıkma izni vermiyordu. Çünkü, sahabenin yeni fethedilen bölgelere dağılmasından ve böyle Kur’an’ı ve Resulüllah’ı anlayan ve aktaran kaynağın kurumasından korkuyordu. Medine’de kalması emredilen Ensar’dan bir sahabe gelip, Medine dışına çıkmak için izin isteyince, Hz. Ömer şu cevabı veriyordu: Hz. Peygamber döneminde katıldığında cihatlarla büyük sevaplar kazandın. Bugün, ganimet elde etmektense yakınımızda bulunman senin için daha hayırlıdır.[18] Fakat Hz. Osman sahabenin Medine’den çıkmalarına müsaade etmiş, onlara yumuşak davranmıştı. Şa’bi şöyle aktarmıştı: Hz. Osman halife olduğunda Medine’deki sahabeye oradan çıkmasına engel olmamış, Sahabenin her birisi farklı vilayetlere dağılmıştı. Bundan dolayı Sahabe arasında, Hz. Osman Hz. Ömer’den çok sevilip sayılmıştı.[19] Bunun sonucu olarak bazı sahabeler gittikleri yerlerde dünyalık işlere bulaşmış insanlar da onların etrafında toplanmıştı.[20]

Cahiliye Irkçılığının Kızışması

İbn Haldun şöyle diyordu: Fetihler tamamlanıp, yeterince mal toplandıktan sonra Araplar Kûfe, Basra, Şam ve Mısır gibi şehirlere yoğunlaşmıştı. Bu şehirlerde sahabeye, Hicazlılara ve Kureyşlilere özel bir ilgi vardı. Ancak Bekr bin Vâil, Abdulkays, Sâirrabîa, Ezd, Künde, Temim ve Kudâa kabilelerin mensupları bu kadar ilgi görmüyorlardı. Oysa bu kabileler fetihlerde başarılar kazandıklarını ve ön plana çıktıklarını sanıp hasetliğe başlamışlardı. Bundan dolayı sahabe kadar değer görmeleri ve haklarının kendilerine verilmesi gerektiğini düşünüyorlar ve fitne ateşini körüklüyorlardı.

Fetihlerin Durması

Hz. Osman döneminin sonlarına doğru, gerek doğal sebeplerle, gerekse insan unsuruna bağlı sebeplerle fetihler hem Kafkasya’da ve diğer taraflarda duraksamıştı. Böyle olunca, ganimet akışı da azalmıştı. Bedeviler, önceki ganimetlerin ne olduğunu soruşturmaya başlamış, kendilerinin de haklarının bulunduğu fethedilmiş araziler nereye gitmiş, kime verilmiş? diye sormaktaydı.[21] Hz. Osman aleyhinde asılsız haberler hızla yayılmaya çalışılmaktaydı. İnsanlar, halifeyi, vakıf arazilerini kendi arzularına göre kullanmakla, fethedilen arazileri dilediğine aktarmakla suçlamaktaydı. Bunun Bedeviler üzerinde olumsuz etkileri vardı. Bedevilerin düzenli işleri yoktu, bütün vakitleri boştu. Günlerinin bir kısmını uyku ve yemekle, diğer kısmını da Hz. Osman’ın tasarruflarını konuşmakla geçiriyorlardı. Bu konuşmaları kızıştıranlar da İbn Sebe taraftarlarıydı. Abdullah bin Âmir bu durumu haber aldı ve halifeyi uyardı. Hz. Osman valilere böyle grupları susturmak ve fesat çıkarmalarına engel olmak üzere talimatlar yollamıştı.[22]

Yanlış Takva Anlayışı  

İslam’da takva esastır hatta, kötü olmadığı halde, kötülüğe götürmesinden korkulan şeylerden bile uzak durmaktır. Yani harama götürür endişesiyle bazı helallerden uzaklaşmaktır. Asıl itibariyle takva, Allah için haramlardan ve haksızlıklardan sakınmaktır. Bir kişi takvalı olmaya yönelik davranışları ile olgunlaşacaktır.

Ancak tehlikeli ve bidat cinsinden bazı takva saplantıları şunlardır. Cahilin takvası: Bunun özelliği, cahil kişinin takva adına mubah bir fiili haram veya farz saymasıdır. Fitnecilerin içine düştükleri tehlikeli takva anlayışıdır.[23] İslam düşmanları, Müslümanlara bu yandan yaklaşarak, onları kandırmaya uğraşmış ve başarmışlardır. Bu alanda çıkan küçük kıvılcımlar alevlensin diye üfleyip durmuşlardır. Hz. Osman’ın yaptığı mubah işleri veya Müslümanların maslahatlarına yönelik uygulamaları bile dinden çıkma sebebi olarak sunmuşlar, onu Hz. Peygamber’in sünnetini ve sistemini değiştirmekle suçlamışlardır. Bu meseleleri cahillerin gözlerinde büyültüp azdırmışlardır. O kadar ileri gitmişler ki; bu yorumlara dayanarak halifenin öldürülmesini dahi mubah sayanlar çıkmış ve günümüze kadar devam eden büyük bir fitnenin kapısını açmışlardır. Günümüzde de bu cahil takvasını savunan, dinin hükümlerini istedikleri gibi, adetleri ve geleneklerine göre uygulayan birçok insana rastlanmaktadır.[24]

İnsanların Hırsları ve Dünya Arzuları

Sahabeden sonraki ikinci nesilden kendisini idareciliğe uygun gören birçok kişi vardı. Bunlar, önlerindeki yolun kapalı olduğunu görüyorlardı. Böyle kişiler, amaçlarına ulaşmak için önlerine çıkan hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Hedefe ulaşmak için nasıl değişiklikler yapmak gerekiyorsa, bu konuda hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı.

Nefretle Dolu ve Siyaset-Riyaset Tutkulu İnsanların Entrikaları

İslam’a girmiş zeki münafıklar vardı. Bunlar İslam toplumunda gördükleri zayıf noktaları tespit ediyorlardı. Buldukları zayıf noktalar üzerinde fitne çıkarıyorlar, toplumun huzurunu bozmaya yönelik çalışmalar sürdürüyorlardı. Kendilerini dikkatle dinleyecek ve onların yolunda ilerleyecek insanlar bulmakta hiç zorlanmıyorlardı. Bunun toplum içinde birçok sonucu ortaya çıkmıştı.[25] Daha önce İslam toplumu içinde Yahudilerin, Hıristiyanların ve İranlıların olduğu anlatılmıştı. Belirtilen bu gruplar, İslam’a, İslam devletine ve Müslümanlara yönelik öfkeleri ve kinleriyle tanınmaktaydılar. Rezalet onların meziyeti olmuştu.[26] Anarşi ve kargaşa onların hayat tarzıydı. Kendilerinde asalet ve fazilet namına hiçbir şey bulunmamaktaydı.[27] Onlar artık şeytanın aleti olmuşlardı.[28] Kitaplarda entrikacıların başı olarak Yahudi Abdullah bin Sebe anlatılmaktadır. Daha sonra görünüşte Müslüman olmuş, ancak yıkıcı çalışmalarına ara vermeden devam etmiş, İslam vilayetlerini sırasıyla gezmiş ve şer odakları oluşturmaya çalışmıştır.[29]

Hz. Osman’a Karşı İsyan İçin Şeytani Planların Yapılması ve Yeterli Tedbirlerin Alınmaması

Toplumda sonradan ortaya çıkan unsurlara bağlı olarak, insanlar asılsız sözleri ve yalan haberleri kabul edecek kıvama yaklaşmıştı. Bölge şartları ve toplum yapısı da bazı çatlamalara müsait bir hal almıştı. Fitneciler valileri ve halifeyi “iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama” bahanesiyle nefretle kınama ve halkı kışkırtma noktasında görüş birliğine varmışlardı. Ancak bu şekilde insanları kendi saflarına çekebilecek ve İslam ordusunun komutanı, Müslümanların halifesi Hz. Osman’ın otoritesini sarsacaklardı. Halife Hz. Osman’a yönelik eleştirileri beş grupta toplayabiliriz:

1- Halife olmadan önceki şahsi konumu: Bazı savaşlarda ve olaylarda bulunmaması.

2- Mali siyasetindeki icraatları: Atiye ve meralar gibi.

3- İdari siyasetindeki içtihatları: Akrabalarını vali olarak görevlendirmesi ve tayin metodu.

4- Ümmetin maslahatı için yaptığı içtihatların kendi aleyhinde kullanılması: Mina’da namazın kısaltılmadan dört rekât kılınması, Kur’an’ın çoğaltılması, Müslümanlara dar gelmesi sebebiyle Mescid-i Nebi’nin yıkılıp genişletilerek yeniden yapılması gibi.

5- Hz. Osman’ın bazı sahabeye karşı katı ve kırıcı davranışları; Ammar, Ebû Zer ve İbn Mes’ûd gibi.

İbn Teymiye, Hz. Osman’ın da masum olmadığını belirterek şu kanaatini açıklamaktadır: İnanmamız gereken, Hz. Peygamber’den sonra kimsenin günahsız ve hatalardan korunmuş olmadığıdır. Hz. Muhammed’in (SAV) dışında kalan diğer insanlar ve halifeler de hata yapabilir ve günah işleyebilir konumdadır. Tövbe eder, Allah’tan bağışlanma dilerlerse, işledikleri sevaplarla, günahları örtülecek ve başlarına gelen bazı musibetler günahlarının kefareti olacaktır. Hz. Osman’ın yanlışları olarak rivayet edilenlerin tamamı hata ve günah olsa dahi, kendisi birçok yönden bağışlanma sebepleri taşımaktadır. O, ilk Müslümanlar arasındadır, sağlam bir inanca sahiptir, Allah yolunda cihat etmiş, Allah’a ve elçisine itaat etmiş seçkin bir zattır. Bütün bunlar, onun bağışlanması ve saygı duyulması için yeterli sayılmalıdır. Hz. Peygamber kendisine başına gelecek fitneleri haber vermiş ve gelen musibetlere sabretmesi sebebiyle cennetlik olacağını müjdelemiş mübarek ve muhterem bir insandır.[30]

İnsanların Nefsani Duygularını Heyecanlandıran Araç ve Yöntemlerin Kullanılması

Uydurma iftiraların etrafta yayılması bu yöntemlerden en önemli olanıydı. Ortaya atılan iftiralar ve yalan haberler hemen duyuluyor ve insanlarda şüpheler oluşuyor, insanların önünde, halife hakkında münazaralar ve tartışmalar yapılıyordu. Tartışmalar, münazaralar, yalanların toplum içinde yayılması, fitnecilerin diğer yöntemleriydi. İnsanların önünde valileri ve halifeyi eleştiriyorlardı. Sahte yazılar düzenleyerek insanları kandırmaya çalışıyorlardı. Sahabenin dilini kullanarak hayal ürünü sözler ortaya atıyorlardı. Yalan iddialar ortaya atıp bunları, Hz. Aişe, Hz. Ali, Talha (r.a.) veya Zübeyr (r.a.) söylüyormuş gibi sunarak insanları kandırıyorlardı. Yalanlarından birisi de Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’in vasisi olduğu ve aslında onun halife olması gerektiği yönündeki sözleriydi. Kûfe, Basra ve Mısır’da ayrılıkçı gruplar oluşturuyorlardı. Medineliler gelen grubun, sahabenin davetiyle geldiğini, bölgelerindeki durumları arz edeceklerini zannediyorlar, gelenlerin Hz. Osman’ı öldürme niyeti taşıdıklarını bilmiyorlardı.[31]

Fitne aracı olarak birçok yöntem kullanan kötü niyetliler, İslam’ın şiarlarını kullanmaktan da geri durmuyorlardı. “Tekbir” birinci araçlarıydı. Allah için zalimlere karşı mücadele ettiklerini iddia ediyorlardı. Buna göre yaptıkları iş “iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamaktı” Valilerin görevden alınmalarını ve yeni valilerin atanmalarını istiyorlardı. Bu istekler, Hz. Osman’ın görevini bırakması yönündeki taleplere kadar uzanmıştı. Daha da ileri giderek, Hz. Osman’ı öldürmeye kalkışmış, Hz. Ali ve oğulları, Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz dışında kendisine samimiyet ve cesaretle sahip çıkan kalmamıştı. Fitneciler, özellikle büyük İslam vilayetlerinden halifeye yardım için askerlerin geldiği haberlerini duyunca iyice azgınlaşıp Hz. Osman’ı şehit etme şenaatini hızlandırmışlardı.[32]

Fitne Olaylarında Yahudi Kökenli İbni Sebe’nin Kışkırtmaları

Sağlam tarihçiler Sebeiyye’nin hayalden ibaret olmayıp, gerçekten yaşamış bir fitne odağı olduğunu belgelerle yazmışlardır. Ancak Batılı oryantalistler, bazı Arap yeni yetmeler ve Şiilerin çoğuna göre Abdullah bin Sebe gerçekte hiç yaşamamış olan hayal ürünü bir şahıstır. Oysa bu sözler ancak gaflet ve cehalet eseri safsatalardır. Çünkü Abdullah bin Sebe’nin hayat hikâyesi tarih kitaplarında ayrıntılarıyla anlatılmış, raviler onun yaptıklarını sonraki nesillere aktarmışlardır. Abdullah bin Sebe hem Hz. Osman suikastının, hem Hz. Ali’ye karşı asılsız iddiaların kaynağıdır, hem de Şii inancını kendi Yahudi öğretilerinden esinlenip ortaya atmıştır.[33]

 


[1] Bak. Tahkikü Mevaki Fissahabe C.1- Sh. 290

[2]Bak: Mecmuul Fetava C.28 Sh:493

[3]İbn Sa’d, Tabakat, c.1, s. 39-47

[4]A.g.e.

[5]Târîhu’t-Taberî, c. V, s.245

[6]A.g.e. c. V, s.416

[7]El-devletûl-Emeviyye müfterâ aleyhâ, s.166

[8]A.g.e.

[9]A.g.e.

[10]Abdullah bin Sebe ve eseruhû fî ahdâsi’l-fitne, s.156

[11]Dirâsât fî ahdi’n-nübüvve ve’l-hilafeti’r-râşide, s.381

[12]Eş-Şücâ’, el-Yemen fi sadri’l-İslâm, s. 334

[13]Tahkîk-u mevâkıfî’s-sahabe fi’l-fitne, c. 1, s. 359

[14]Yûsuf el-Aş, ed-Devletü’l-Emeviyye, s. 132

[15]Dirâsât fî ahdi’n-nübüvve ve’l-hilâfeti’r-râşide, s. 382

[16]Et_temhîd ve’l-beyân, c.64

[17]Târihu’t-Taberi, c. V, s. 418

[18]Târihu’t-Taberi, c. V, s. 414

[19]A.g.e.

[20]A.g.e.

[21]Tahkîk-u mevâkıfî’s-sahabe fi’l-fitne, c. 1, s. 344

[22]Târihu’t-Taberi, c. II, s. 340

[23]el-Esâs fi’s-sünne, c. IV, s. 1676

[24]Ehdâs ve ehâdîs-ü fitneti’l-herc, s.517

[25]A.g.e.

[26]Şezerâtü’z-zeheb, c. I, s. 40

[27]Şerh-u Sahîh-i Müslim, 15, 148, 149

[28]Târihu’t-Taberi, c. V, s. 327

[29]Dirâsât fî ahdi’n-nübüvveti ve’l-hilâfeti’r-râşide, s. 394

[30]Müslim, Fezâilü’s-sahaâbe, 1867, 1869

[31]Dirâsât fî ahdi’n-nübüvveti ve’l-hilâfeti’r-râşide, s. 401

[32]A.g.e.

[33]Bak. Prof. Ali Muhammed Sallabi Sirettün Nebi, 5.cild

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Çorum Müftülüğünün Dikkatine! “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” Mealimizle İlgili SAPTAMA VE SAPTIRMALARA KARŞI İLMİ SAVUNMAMIZ
  Çorum Müftülüğünün Dikkatine! “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” Mealimizle İlgili SAPTAMA VE...
Devami
İSLAM DÜŞMANI BATI UYGARLIĞI ÇÖKÜYOR
Batı'nın maskesi indirildi Geçtiğimiz aylar İstanbul'da iki önemli buluşma ve...
Devami
Müspet Milliyetçilik Yararlıdır; IRKÇILIK İSE ZARARLIDIR
  Yeniçağ Gazetesi Yazarı Esfender Korkmaz, “Türk-İslam Sentezi”ni tenkit ederken şunları...
Devami
DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞİR!
  Sesar, Türkiye'nin sorunlarıyla ilgili, bir takım doğru ve değerli...
Devami
İSLAM; TABİİ DENGEDİR
  İnsan, ruh ile cesetten oluşan bir bütün olduğundan, insanlardan oluşan...
Devami
“SÜNNET”İ İNKÂR, HZ. PEYGAMBERİ (SAV) İNKÂRDIR!
Son zamanlarda: “Kur’an bize kafidir, Peygamberin vazifesi Allah’ın emirlerini tebliğden...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1149

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR