ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün346
mod_vvisit_counterDün7165
mod_vvisit_counterBu Hafta7511
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay7511
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17335509

IP'niz: 54.236.58.220
Bugün: 02 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12397445

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

MEZHEP TAASSUBU, MEDENİYET UMUDUNU KARARTIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

İslam coğrafyasındaki SÜNNİ ve Şİİ ayrımını tarih boyunca sürekli kaşıyan ve birbirine kışkırtıp kırdırarak, her iki tarafı da kendine mahkûm ve mecbur bırakan şeytani odaklar bugün aynı tezgâhı farklı metotlarla yine ortaya koymaktadır. İşte Yemen’de Şii Husi’leri silahlandırıp isyana kalkıştıran da, arkasından güya Sünni cephesi diye Suudi (Amerika!) öncülüğünde Yemen’i kurtarma orduları hazırlayan da aynı Siyonist ve emperyalist mihraklar olduğunu anlamayanlar, bunlara alet olmaktan kurtulamayacaktır. Türkiye’deki gafil AKP iktidarı sözde Sünni Bloğunda yer almakla övünüp halkı avuta dursun, maalesef İran’ın da “Şii mazlumlara yardımcı olmak ve ABD emperyalizmine karşı durmak” kılıfı altında aynı Siyonist senaryoda bilerek-bilmeyerek rol aldıklarını hatırlatmak zamanıdır. IŞİD vahşetine Sünnilik, İran’ın girişimlerine Şiilik yaftası vuranları artık iyi tanımalıdır. Rahmetli Erbakan Hocamızın, tarihi D-8 oluşumuna, en başta İran’ı katması, yüzyıllardır boğuşturulan Şii-Sünni Müslümanları kutlu amaçlar ve ittifaklar altında buluşturması örnek alınmadan hiçbir hayırlı sonuca ulaşılamayacaktır. Başbakan baş danışmanı Ermeni Yazar Etyen Mahcupyan: “Türkiye IŞİD’e komşu olmaktansa, Kürdistan’la komşu olmayı tercih etmektedir” sözleri IŞİD ve HUSİ’leri kışkırtanların asıl Kürdistan’ı kurmak ve Türkiye’yi parçalamak hesabında olduklarının itirafıdır.

Bugün Yemen’de iç ve dış mihrakların petrol kavgasına ve stratejik alan kapmasına “Mezhep Çatışması” kılıfı sarılmıştır.

Mezhep çatışmasının yaşandığı Yemen’de İran’ın desteklediği Şii Husiler, Sünnilerin oluşturduğu hükümetle çatışırken, Suudi Arabistan’ın liderliğindeki 10 Arap ülkesi hava operasyonu başlatmıştır. Bir Müslüman ülkenin daha karışmasını fırsat bilen ABD ve Avrupa’dan çatışmaları körüklemek için “lojistik ve istihbarat” desteği yağmaktadır. Bu bağlamda Suudi Arabistan cephesine 10 ülke katılmış, Mısır, Sudan ve Pakistan kara operasyonuna destek vereceklerini açıklamıştır. İran’ın, Yemen’e askeri operasyonun derhal durdurulması çağrısı haklıdır, ama kışkırtıcı tavırdan da sakınılmalıdır. Amerika’nın kışkırtmasıyla Yemen’e savaş açan Suudi Arabistan bugün iflasın eşiğine dayanmıştır!

Suudi Arabistan ile İran’ın Yemen’deki esas kavgasının sebebi Babu’l Mendeb Boğazı üzerinden Amerika’nın çıkarlarıdır. İran’ın boğaz üzerindeki emelleri Husi ilerleyişi ile “sonuca ulaşmak” üzereyken gelen müdahale, Bab’ul Mendeb’i tekrar gündeme taşımıştır. Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Bab’ul Mendeb, aynı zamanda Afrika ile Arap Yarımadası’nı da birbirinden ayıran stratejik konumdadır. Kuzeydoğu kıyısında Yemen, güneybatı kıyısında ise Somali ve Cibuti’nin yer aldığı boğazdan bir yıl içerisinde dünya genelinde gemi ile taşınan” petrolün yüzde 28’i geçiş yapmaktadır. Ayrıca boğaz, Afrika Boynuzu ülkeleriyle birlikte Mısır ve Sudan gibi ülkelerin de üzerinde “güç oluşturmak” noktasında da kritik bir yerde bulunmaktadır.

Petrol Savaşı Yemeni Yakacaktır!

Arap Yarımadasının en fakir ülkesi Yemen’de şiddet giderek artmıştır. Mezhep çatışmasının yaşandığı Yemen’de Şii Husiler, Sünnilerin oluşturduğu hükümetle çatışmaktadır. Yemen El Kaidesi ise hem orduyla hem de Şii gruplara saldırmaktadır. Yemen’deki son aktör de IŞİD militanlarıdır. Yemen’i şiddet girdabına sürükleyen ABD ve İsrail’in tahrikiyle bu ülkede güç çatışmasına giren Suudi Arabistan ve Ona karşı Şii Husilere sahip çıkan İran tarihi sorumluluk altındadır. BM’nin verilerine göre, Yemen’de her iki kişiden biri açlık sınırında yaşamaktadır. Yaklaşık 10 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bugünlerde Yemen’de eksikliği çekilmeyen tek şey ise maalesef silahlardır. Araştırma kuruluşu “Small Armys Survey”in raporuna göre, Yemen’de her yetişkin erkekte en az bir tane ateşli silah bulunmaktadır. Yemen’deki açlığa, ayrımcılığa çare bulmaya çalışmayan Suudi (Amerika) ve İran’ın mezhep çatışmalarını kızıştırması kimin işine yarayacaktır?

ESAM'ın tarihi bir toplantısında çağın Fatihi, Erbakan Hocamız: dönüşüm projelerini şöyle açıklamıştı:

27 Mayıs 2006’da İstanbul Ali Sami Yen stadında muhteşem bir katılım ve coşkuyla kutlanan İstanbul'un Fetih yıldönümü şöleninden bir gün sonra: Grand Cevahir Kongre Sarayında ESAM tarafından düzenlenen ve İslam dünyasından yüzlerce devlet adamı ve ilim erbabının katılımı ile gerçekleşen “Müslüman Toplulukları ve Sorumlulukları” konulu ilmi konferansta Çağımızın Fatihi;

•İslam dünyasının ve insanlığın temel problemlerini ve sebeplerini,

•Kurtuluş çarelerini ve çözüm projelerini,

•Bunlarla ilgili yeni fikir önerilerini, fiili tatbikat örneklerini ve başarılı pratiklerini, çok akıcı bir dille ve çarpıcı misallerle anlatmıştı ve bunlar Milli Çözüm Dergimizde defalarca yazılmıştı:

Pilotsuz uçaklarımız hazırdı!

Baykar Makine Sanayi ve Teknoloji Araştırma Şirketinin ürettiği pilotsuz uçaklar uzaktan kumanda ile uçurulmuş ve istenilen hedefe ulaştırılmıştır. Simülatör sistemiyle, bu uçakların kendisine zarar vermeden çok çeşitli denemeler rahatlıkla yapılmıştır. Bütün bunlarda seri imalat safhasına gelinmiş durumdadır. Her türlü silah ve teknolojik araç ve gereçler üretilip savunma ihtiyaçlarımız için hazırlanmıştır. Bütün bu özgün başarı ve birikimler, şanlı ordumuzun hizmetine sunulmuş bulunmaktadır.

a- Pilotsuz uçakların ve her türlü bilgisayarlı araç gereçlerin,

b- Duvardan, kapıdan, mayınlı ortamdan, tel örgülü ve elektrikli manialardan aşan ve hedefine ulaşıp görevini yapan yürüyen teknolojik böceklerin,

c- Ulusal ve uluslararası her türlü stratejik konuşma ve yazışmaları dinleyecek ve değerlendirecek, ama kendisi asla çözülmeyecek son sistem iletişim aletlerinin,

d- Bilgisayar sistemlerini, teknolojik projeleri, hıyanet ve saldırı girişimlerini, çok özel ve gizli casusluk şebekelerini takip ve tahrip edici, sentetik ilaç kapsülleri benzeri, uzaktan kumandalı ve fark edilmesi imkansız; bir nevi “suni cin” modellerinin:

Bunların hepsinin:

e- Tasarım ve proje başlangıçlarını, f- Model ve deneme safhalarını, g- Seri üretim ve geliştirme aşamalarını gerçek ve örnek video çekimleriyle gösteren tanıtım filmi, hayret ve hayranlık uyandırmış ve: “Ahir zamanda ve Hz. Mehdi'nin Deccal'e karşı kutlu savaşında “barut ateş almayacak, silahlar patlamayacak” mealinde müjdelenen haberlerin nasıl hakikat olacağı böylece ispatlanmıştır.

Elbette bu kutlu gerçeklerin ve mutlu gelişmelerin, İsrail de farkındaydı ve telaşındaydı. O dönemde Hizbullah'ın kullandığı ve İsrail savaş gemilerini batırdığı ve Siyonistlerin paniğe kapıldığı pilotsuz uçakların nereden geldiğini ve asıl sahibini tanımaktaydı..

Siccil füzeleri İsrail’i telaşlandırmıştı!

Tahran Cuma İmamı Ayetullah Muvehhidi Kermani’nin, "Siccil füzeleri İsrail'in nükleer merkezlerini ve ABD'nin bölgedeki üslerini vurabilecek kapasiteye sahiptir ve İsrail'in bu füzelere karşı savunma tedbiri yetersizdir" ifadeleri Siyonistleri telaşlandırmıştı. İran resmi haber ajansı İRNA'nın haberine göre, Kermani, "Siyonist rejiminin gizli nükleer tesisleri ve füzeleri İran füzelerinden emniyette değildir" sözleri büyük yankı uyandırmıştı. Öte yandan, İran devlet televizyonunda yayınlanan "Tel Aviv'e 7 dakika" adlı belgeselde konuşan savunma uzmanı Mehdi Bahtiyari, “saniyede 4 bin 300 metre yol kat eden 700 kilogram ağırlığındaki Siccil füzesinin 7 dakikada İsrail'i vurabileceğini” hatırlatmıştı. Bahtiyari, İran füzelerinin İsrail'e verebileceği zarara işaret ederek, söz konusu füzenin menzilinin 300 ile 2 bin kilometre olduğunu, 800 kilometre uzaklığı hedefleyen "Kıyam" füzesinden sonra İsrail'e karşı üretildiğini gündeme taşımıştı. İran, 2008 yılında sıvı yakıt kullanılan "Siccil-1" füzelerini ürettikten bir yıl sonra katı yakıtla çalışan "Siccil-2" füzelerini ürettiğini açıklamıştı. Bu konuyla ilgili uzmanlar, Rahmetli Erbakan’ın hazırladığı “teknolojik harika”ların bir kısmını İran’la paylaştığını vurgulamaktaydı.

Kur’an nizamı ve takdir programı

Bu dünyadaki bazı zahmet ve musibetler, gizli hikmetler içeren ilâhi rahmettir, yeniliklerin ve iyiliklerin müjdecisidir. Kur'an hakiki manada onlara yani “O'nun yolunda mücadele edenlere müjde ver” demektedir. İnsanlık ıstırap çekecek, birtakım sıkıntılar görecek ama üçüncü bin yıl uygarlığı yani "Adil (Ekonomik) Düzen Medeniyeti" doğuverecektir. Evet, insanlık sosyalizmle/komünizmle çok acı çekmiştir. İnsanlık âlemi çok ağır bir bedel ödemiş ve -diğer zulümler bir yana- tam kırk milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ama o acı sayesindedir ki insanlık uyanmıştır ve "Adil (Ekonomik) Düzen"e ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

Marks; toprak kapitalizmi, sermaye kapitalizmi, sanayi kapitalizmi ve banka kapitalizmi safhalarını irdelemiştir. Aslında Sosyalizm de bir "banka kapitalizmi"dir. Bugün karşılıksız para (Dolar) gücünü elde eden Siyonist sömürü merkezi dünyayı yönetmeye girişmiştir. Marks bunları anlatırken bunun da çözüm üretmediğini, ardından komünizmin geleceğini söylemektedir. Marks “en sonunda Yahudilerin sermaye gücüne dayanan merkezî bir devletin geleceğine” işaret etmekte ise de bunun nasıl işleyeceği hakkında bir şey söyleyememektedir. Oysa asıl çare "Adil (Ekonomik) Düzen"dir. Marks'a göre "ailesiz, dinsiz, devletsiz, mülkiyetsiz" bir dünya hayal edilmektedir. Bize göre ise tam tersine "ailenin merkeze alındığı, özel mülkiyete imkân sağlandığı, uluslardan oluşan, dine bağlı ve ahlaklı" yeni bir dünya gereklidir ve gelecektir. "Adil (Ekonomik) Düzen" cennetine gidebilmek için sosyalizmin ve komünizmin cehenneminden ve vahşi kapitalizmin zulüm sürecinden geçmek gerekirdi ve nitekim öyle takdir edilmiştir.

Maalesef insanların çoğu hür irade ve gayretleriyle kendilerini ve düzenlerini yenilemekten acizdir, zoru görmedikçe, musibet gerçekleşmedikçe, afet gelmedikçe, yani "Sosyal Tufan"la ezilmedikçe yola gelmemektedir. Sadece sadık ve sağlam mü’minler gayba iman etmekte, görmeden inanıp İslami hedeflere hizmet etmektedir. Bunlar da maalesef çok az bir kesimdir. Mü'minler yakın ve kesin bir inanç sahibidir, İslam’ın barış ve bereket prensipleri ve Adil Düzen hâkim olsun diye "cihat" etmektedir, bu nedenle onlar dünya ve ahirette "elim azab" çekmeyecektir. Tekrar hatırlatmamız gerekir ki bu durum topluluklar için geçerlidir. Yoksa topluluk içindeki kişilerden elbette mü’min ve mücahit kişiler ve kesimler her dönemde görülecektir. Şayet ayetleri dikkatlice okuyup incelemez, "topluluk" için söylenen sözler ile "kişiler" hakkında söylenenleri ayırt etmezsek Kur'an'ı anlayamayız ve Kur'an'ın rehberliğinde ilerleyemeyiz.

Kur’an-ı Kerim’in açıkça haber verdiği gibi “Kesinlikle, her (türlü) zorluk ve sıkıntıyla beraber, (ardından) mutlaka bir kolaylık ve rahatlık vardır.” (İnşirah: 6-7)

“Sizler hoşlanmadığınız halde (zalim güçlerle cihat edip) çarpışmak size farz kılınmıştır. Oysa sizin kerih karşıladığınız (pek çok durumlarda) sizin için hayır (saklıdır); ve yine sevip arzuladığınız nice şeyler de sizin zararınızadır. (Belki özünde şer ve kötülük barındırmaktadır).” (Bakara: 216)

İşte son bir yüzyılda ülkemizde yaşananları bir hatırlayalım:

“Tarihimizde pek çok üzücü olaylar olmuştur. Biz Viyana'yı kuşattık, tam fethedecek durumda iken Kırım Hanlığı ihanete kalkıştı, karşı tarafa geçti ve Viyana bozgunu yaşandı. Ondan sonra geriledik ve Sakarya'ya kadar çekilmek zorunda kaldık. Bu olay bizim için kötü bir olaydır. Ne var ki biz Viyana'yı fethetseydik belki de bugünkü Avrupa uygarlığı doğmayacaktı, Avrupa ortaçağ dönemini yaşayacaktı. Bunun gibi Birinci Cihan Savaşı'nda yenilmeseydik belki de şimdi kukla bir sultanın zavallı halkı durumunda bulunacak, cumhuriyete kavuşamayacak, saltanat düzeni içinde bocalayacak ve sonuç olarak "Adil (Ekonomik) Düzen" çalışmasını yapamayacaktık.

1900'lerde Meşrutiyet geldi, İslâmiyet'e alenen saldırdılar ama içtihat kapısı açıldı. 1910'larda Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, Sevir'i dayattılar ama Kuvayı Milliye ruhu şahlandı. 1920'lerde (Batılılar ve Sabataycılar) inkılâpları dayattı (ve devrimleri dejenerasyon aracı yapmaya çalıştı) ama Türkiye halkı İslâm olarak saflaştı, Anadolu Müslümanlaştı. 1930'larda dünya krizi yaşandı, ama Türkiye'de KİT'ler ortaya çıktı. 1940'larda İkinci Cihan Savaşı çıktı ama bu dönemde Türkiye demokrasiye geçmek zorunda bırakıldı. 1950'lerde Türkiye'yi borca soktular ama Türkiye "tarım dönemi"nden "sanayi dönemi"ne adım attı. 1960'larda darbe yaptılar ama Türkiye çok partili anayasa ile tanıştı. 1970'lerde 71 müdahalesini yaptılar ama Millî Görüş iktidara ortak olmaya başladı. 1980'de müdahale yaptılar ama Türkiye resmen İslâm siyasetine kaydırıldı. 1990'larda suni krizler ortaya çıkardılar ama Refah Partisine iktidar yolu açıldı” diyen yazar hikmetli bir hakikati ortaya koymaktaydı.

Umut, imanın canıdır ve Allah’a itimadın nişanıdır!

Sosyal hayat "her şey"i bünyesinde barındırmaktadır: Adaleti de, zulmü de, düzgünü de, eğriyi de, iyiyi de, kötüyü de! Güzeli de, çirkini de! Nuru da, kiri de bir arada bulundurmaktadır. Kirin, kötünün ve çirkinin penceresinden bakınca, "batsın bu dünya" demek kolaycılıktır. Bu yüzden “Kusur arayan göz, güzelliği görmekten mahrum kalacaktır.” Bilerek ve bilmeyerek karamsarlık rüzgârları estirmek, insanın umutlarını kararttığı gibi mücadele ruhunu, yaşama sevincini ve heyecanını da boğmaktadır. Bu tür olumsuzlukları yelpazelendirerek çevreye umutsuzluk yaymak hiç de doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bu bağlamda, sizinle kurbağaların yarışı hikâyesini paylaşmak isterim.

"Kurbağaların birbirleriyle yarışları varmış... Hedefleri de, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Diğer kurbağalar da yarışacak olan arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Beklenen an gelmiş ve yarış başlamış... Seyircilerden hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Yarışmacı kurbağalar seyircilerden gelen: "Zavallılar! Hiçbir zaman kuleye çıkmayı başaramayacaklar!" seslerini duydukça moralleri bozuluyor ve manen yıkılıyormuş. Yarışmacı kurbağalar kulenin tepesine çıkamayacaklarını anlayınca, teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece biri inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış: "... Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Sonunda biri hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar; fakat kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayretler içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmeye çalışmış. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve bu işi nasıl başardığını sormuş, ama bir türlü yanıt alamamış. O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış! Bu nedenle olumsuz düşünen ve ümitlerini yitiren insanları duymayınız. Onların kalbinizdeki başarı azmini ve sorumluluk gayretini köreltmesine fırsat tanımayınız.[1]

Türklerin yüzde 73’ü ülkesi için her an savaşmaya hazırdı!

63 ülkede bir araştırma yapılmıştı. Katılımcılara, “Ülkeniz için Savaşır mısınız” diye sormuşlardı. Diğer ülkelerde “Savaşırım” diyenler ortalama yüzde 56 iken, Türkiye’de ankete katılanlardan yüzde 73’ü “savaşırım” çıkmıştı. “Hayır, bu ülke için savaşmam ve orduya katılmam!” diyen yüzde 27’lik kansız kesimin çoğu herhalde BDP ve AKP taraftarıydı! Araştırma kuruluşu BAREM global ortağı WIN/GIA, Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümünde yaptıkları bir araştırma sonucunu yayımlamıştı. Türkiye halkası BAREM tarafından yapılan araştırmaya göre, ülkeleri bir savaşa girerse savaşmaya gönüllü olanların oranı diğer 62 ülkede ortalama %56 iken Türkiye’den katılımcıların yüzde 73’ü “Ülkem için Savaşırım” demesi onları şaşırtmıştı. Dünya genelinde 63 ülkede yapılan anket sonuçlarına göre katılımcıların ABD’de yüzde 44’ü, İngiltere’de yüzde 27’si Fransa’da yüzde 29’u ve Almanya’da yüzde 18’i ülkeleri için mücadele edebileceğini vurgulamıştı. Yaygın olarak tarafsız kalmayı seçen İsviçre halkı ise yüzde 39’da kalmıştı. İkinci Dünya savaşından sonra uzun yıllar askeri faaliyetleri sınırlanan Japonya’da ise bu oran yalnızca yüzde 11’de kalmıştı. Ülkesi için savaşmaya en az istekli olan ülke ise yüzde 68 hayır cevabı ile İtalya’ydı.

Yani gâvurların ve yerli figüranlarının bütün tahribatlarına rağmen; Aziz Milletimizin cihat ruhu, Vatanını ve kutsalını savunma şuuru hala canlıydı ve her an savaşmaya hazırdı. İmanından, bağımsızlık ve kahramanlık damarından kaynaklanan bu ruh söndürülmedikçe, Şanlı Ordumuz gerekirse yeni destanlar yazacaktı!

 


[1] İhsan Alperen

Makale Paylaşım Sayısı: 500

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR