Get Adobe Flash player
Reklam

Yahudi Asıllı Rusların ve Haçlı Gavurların HAYDAR BAŞ HAYRANLIĞI ve İKTİDARIN MYANMAR TUTARSIZLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Baştan sona asılsız itham ve iftiralarla Osmanlıyı ve sultanlarını karalamaya ve bu şekilde Haydar Baş’ı aklamaya ve kahramanlaştırmaya çalışan; sahte şeyh, sahte Prof. sahte seyyid (güya Hz. Ali neslinden peygamber torunu) Haydar Baş’ın müritlerinden Yusuf Karaca, hiçbir ilgisi bulunmadığı halde yazısını Erbakan’a çatarak tamamlamıştı. Çünkü zaten Erbakan’a havlamak üzere kiralanmış ve kurgulanmışlardı.

Yusuf Karaca: “Osmanlı İspanya’dan Yahudi getirmiş” diye bütün Osmanlıcılar ilginçtir İsrail dostu. Hocaları Erbakan’ın kankisi Üzeyir Garih’ti. Gülen’in de tabi…”[1] diyerek saçmalamıştı.

İstanbul Teknik Üniversitesinde aynı senelerde ve aynı bölümde hasbelkader yolları kesişmiş olan ve sadece 33 gün kadar Hoca’nın asistanlığını yapan Yahudi asıllı ve mason kayıtlı Üzeyir Garih ile Erbakan arasında gizemli ve ideolojik bir irtibat varmış gibi gerçekleri çarpıtan Soner Yalçın’a (Efendi-2 / Doğan kitap) tarafımızdan gerekli yanıt verilmiş ve sahtekârlığı ispatlanmıştı. İşte müritlerinin karısını ayartmakla meşhur Haydar Baş’ın Müritlerinden Yusuf Karaca bu yalama olmuş yalanları tekrar yazarak sinsi ayarını ve amacını yine ortaya koymuşlardı. Oysa Rahmetli Erbakan, Yahudi asıllı olan herkese değil, Siyonist zihniyetli kimselere ve ülkemiz aleyhine faaliyet gösteren kesimlere karşıydı. Kaldı ki, hangi okulda, hangi sınıfta, hangi Türk vatandaşıyla birlikte bulunma şansı ve şartı Erbakan’ın tercihi olamazdı. Üzeyir Garih’le, okul arkadaşlığı ve iş çevresinden tanışıklığı bahanesiyle Erbakan’ı “İsrailci” diye suçlamak, saçmalıktan öte kasıtlı bir iftiraydı. Madem öyleydi ise, bu Siyonist merkezler ve masonik mahfiller, Erbakan’ın Refah-yol iktidarına niye en fazla 11 ay dayanmış ve yıkmışlardı. Şeytanları bile şaşırtacak bu asılsız ithamları uydurup yazanlar, asıl kendileri Siyonizm’in kiralık ajanlarıydı.

Rus Yahudilerin Haydar Baş Hayranlığı!

Rusya Federasyonu Devlet Duma’sı Erkânı LDP Heyeti ile Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Haydar Baş, İstanbul’da sözde işbirliği protokolüne imza atmışlardı. İmza töreni İstiklal Marşı ve Rusya Milli Marşı’nın okunmasıyla başlanmıştı. Çok sayıda davetlinin de katılımıyla gerçekleşen imza törenine Avrupa’dan ve Türk cumhuriyetlerinden para ile tutulan birkaç akademisyen de katılmıştı. Törende Rusya Federasyonu’nun İstanbul Başkonsolosu Aleksey V. Yerhov da hazır bulunmuşlardı... Rusya’dan gelen heyette yer alan Liberal Demokrat Partisi (LDP) Dış İlişkiler Genel Başkan Yardımcısı Milletvekili Hudyakov Roman İvanoviç, Sosyal Politika ve Çalışma Komitesi Duma Komisyon Başkanı Milletvekili Elena Afanasyeva Vladimrovna, LDP Duma İhtisas Konseyi Başkanı Prof. Dr. Lisiçkin Vladimir Aleksandroviç ve Duma Milletvekili İvan Abramov kısa birer konuşma yapmış ve Haydar Baş’a övgüler yağdırmışlardı. Bu İvan Abramov, Yahudi asıllı bir Ortodoks olmaktaydı. Hem Yahudi hem koyu PKK destekçisi olan İvan Abramov’un bu Haydar Baş hayranlığının altında ne yatmaktaydı?

Haydar Baş’la anlaşan Duma, PKK'ya her zaman kucak açmıştı.

Rusya Parlamentosu'nun alt kanadı Duma'ya bağlı Jeopolitik Konular Komitesi'nde, 10 PKK'lı Kürt grubu çalışma yapmaktaydı. Bu Komite yardımıyla, PKK lehine Moskova'da konferanslar hazırlanmıştı.

Rusya Parlamentosu Jeopolitik Konular Komitesi, PKK destekli sözde sürgünde Kürt Parlamentosu'yla organik ilişki kurmuşlardı. PKK'lılar, Rusya Parlamentosu'nun alt kanadı Duma'ya bağlı Jeopolitik Konular Komitesi'nin yardımıyla Moskova'da "Rus ve Kürt Halkları Arasında İşbirliği Konferansı" adı altında bir toplantı yapmışlardı. Bu sözde sürgünde Kürt Parlamentosu'nun Yürütme Komitesi üyesi Rüstem Broy konferansın resmi program broşürlerinde, "Duma Jeopolitik Konular Komitesi Uzmanı" sıfatıyla tanıtılmıştı. Broy, bazı Rus Milletvekillerinin de konuştuğu bu konferansın oturum başkanlığını da yürüten adamdı. PKK'nın Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ve Doğu Avrupa ülkeleri sorumlusu olarak tanıtılan Mahir Velat Kürt sorununun çözümü için Rusya'ya "tek başına" arabulucu olma teklifinde bulunduklarını açıklamıştı. Velat, toplantıya ara verildiği sırada bir grup Türk gazetecisine yaptığı açıklamada da, "Jeopolitik Komite'de 10 kişilik Kürt grubumuz çalışma yapmaktadır. Bu bizim için büyük başarıdır" diye konuşmuşlardı. Moskova'da "sosyal örgüt" olarak faaliyet gösteren Kürt kuruluşlarının PKK bağlantıları bu konferansla açığa çıkmıştı. Gazeteci ve konuşmacılar da dahil toplam 50-60 kişinin katıldığı konferansta, Türkiye sık sık "Pan-Türkizm"le suçlanırken, "Rusya'yı parçalamaya çalışan" ABD, İngiltere ve Türkiye'ye karşı Rusya'nın önlem alması teklifini sunmuşlardı. Konferansın program broşürlerinde, "PKK'nın bir kolu olan ERNK'nın, BDT ve Doğu Avrupa Ülkeleri Sorumlusu" olarak yer verilen Velat, PKK'nın en üst düzey birkaç şefinden biri olarak tanınmakta ve yıllardır Moskova'da barınmasına göz yumulmaktaydı.[2]

Rusya’nın öldürülen Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov da, PKK’yı terör örgütü olarak tanımadıklarını açıklamıştı.

Rus Büyükelçi, Suriye ve Irak'ta gerçekleştirdikleri operasyonları o ülke yönetimleri ile mutabık kalarak yaptıklarını ve Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı Halk Savunma Birlikleri'ne (YPG) hiçbir şekilde silah sevkiyatı yapmadıkları yalanını tekrarlamıştı. Ria Novosti News'e konuşan Karlov, kendisinin Türkiye Dışişleri'ne çağrılması ve söz konusu silah sevkiyatı ile ilgili konuların ele alınıp alınmadığına ilişkin soruları yanıtlarken PKK, YPG yandaşlıklarını ağzından kaçırmıştı.

Duma YPG’ye destek olmaktaydı.

YPG, PKK'nın Suriye'de konuşlanan kolu olan PYD'nin silahlı kanadının adıdır. Tam açılımı Kürtçe "Yekineyen parastina gel" olmaktadır. Türkçe'de "Halkçı Koruma Birlikleri" anlamındadır. Bilindiği gibi PKK, NATO üyeleri ve Avrupa Birliği tarafından da güya terör örgütü sayılmaktadır. Ama geçtiğimiz aylarda Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aleksandr Botsan-Harçenko, PKK ve PYD’yi terörist örgütler olarak görmediğini vurgulamıştı. Botsan Harçenko, "Rusya’da bu örgütler resmi olarak teröristler listesinde değildir. Bu bir gerçek, durum böyledir" açıklamasını yapmıştı. Bu açıklamanın Türkiye açısından çok talihsiz ve yersiz olduğu meydandadır. 15 Ağustos 1984 akşamı Türkiye, PKK terör örgütüne ilk şehidini vermiş, o günden beri on binlerce vatan evladını kaybetmişti. "Türkiye bizim için önemli bir müttefiktir" açıklamaları yapan Rus hükümetinin terör realitesine rağmen ‘PKK ve PYD terör örgütü değildir’ demesi Türkiye’yi nasıl bir müttefik olarak gördüğünü açığa vurmaktaydı. 

Güya IŞİD'E karşı ABD-Rusya ittifakı!

Kremlin, Trump ile Putin'in Suriye'de IŞİD'e karşı işbirliği oluşturacaklarını vurgulamıştı: "Her iki taraf da Rus-Amerikan ilişkilerinin eşitler seviyesinde, karşılıklı kazanç temeli üzerinde, yapıcı bir zeminde gelişmesi için işbirliğine istekli olduğunu beyan etti." (Sputnik) açıklaması yapılmıştı.

Evet Rusya PKK ile aynı masadaydı ve aynı Rusya ABD ile de anlaşmıştı!?

Türkiye’nin artık terörist örgüt saydığı ve PKK terör örgütünün uzantısı olduğunu açıkladığı PYD şimdi Rusya’nın partneri durumundaydı. Yani Rusya bu örgütü istediği gibi kullanacaktı, çünkü artık yan yana yürüyorlardı! Artık PYD anayasal taleplerini Rusya’ya bildirecek, Rusya gerekli şekli verip Türkiye’nin önüne koyacaktı! Öte yandan, ABD-Rusya Suriye’de anlaşmış, artık Türkiye hem Suriye’de hem de Irak'ta ABD-RUS ikilisinden onay almadan hareket edemez duruma taşınmıştı. Yani Türkiye ABD-Rusya’nın ortak kıskacındaydı! Ve bu Rusya Haydar Baş’a niye sahip çıkmaktaydı? Erbakan’a şiddetle karşı olan Siyonist ve emperyalist odaklar bu Haydar Baş’ları, Erdoğanları, Fetullahları niye sahiplenip arka çıkmaktaydı?

 

           Şiir:

Eğer kalbin defter ise, neyler elin kalemi

Eğer gönlün görür ise, neyler gözün âlemi

Bakar kör olan münafık, ne bilsin Erbakan’ı

Bir baksın Allah’a kul mu, ya Şeytana köle mi?

 

Bir partinin başka ülke meclisleriyle işbirliği yapması, anayasal suç kapsamındaydı!

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) ve Rusya’nın Liberal Demokrat Partisi (LDP) arasında bir süredir devam eden görüşmeler mutabakatla birlikte resmi bir anlaşmaya dönüşmüş bulunmaktaydı. Aralarında Rus milletvekillerinin de bulunduğu bir heyet ile BTP arasında imzalanacak olan anlaşma güya iki ülke arasında siyasi, ticari, sosyal konularda ve eğitim alanında işbirliğini kapsamaktaydı. Konuyla ilgili Haydar Baş, "Türkiye’de Meclis’te temsilcisi dahi bulunmayan BTP’nin Rusya ile yapacağı bu anlaşmanın Türkiye ve Rusya ilişkilerinde yeni bir döneme kapı açacağına eminiz" açıklaması enteresandı. 2005 yılında yapılan ilk Milli Ekonomi Modeli (MEM) Kongresi’nde tanıştıkları, bir kısmı Yahudi asıllı Ruslar ile dostluğunun daha sonra da devam ettiğini belirten Haydar Baş, "Ortak paydamız olan MEM etrafında gelişen ilişkiler, geçen senenin Şubat ayında Rusya Parlamentosu Duma’da verdiğimiz konferans ile Devlet Başkanı Putin’in de dahil olduğu bir resmiyete dönüşmüş ve MEM bugün Duma’da çıkarılan kanun maddelerinin temel kaynağı haline gelmiştir" diyerek hava atmaktaydı.

Bu arada yeri gelmişken özellikle vurgulayalım ki;

Bizim başta Rusya ve İran olmak üzere, bütün komşu ülkelerle ve yine Çin, Hindistan gibi farklı güçlerle, elbette her türlü ilişkilerimizi geliştirmeye, ABD ve AB’ye mecbur ve mahkûm olmadığımız gerçeğini göstermeye ihtiyacımız ve tabi hakkımız vardır. Ancak bu yöndeki çabaların gerekli ve etkili sonuçlar vermesi için de; önce çok ciddi plan ve projeler hazırlanmalıdır. Öyle günübirlik ve rüzgârın yönüne göre değişik heyecan ve sloganlarla bir yere varmak imkânsızdır. Bu temelsiz ve dengesiz girişimler, ne Rusya ve Avrasya cephesinde ciddiye alınacak, ne de ABD ve AB nezdinde bize itibar sağlayacaktır. Oysa hem Batı hem de Doğu blokunda bize asıl rağbet ve kıymet kazandıracak olan, Rahmetli Erbakan’ın D-8 girişimini canlandırmak, İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Savunma Paktı, İslam Ortak Pazarı ve İslam Dinarı gibi projelerine sahip çıkmaktır. Ama bunlar gerçek bir inanç ve kararlılık isteyen adımlardır.

Doğu Perinçek’in ve Ulusalcı-Kemalist Vatan Partisinin Erdoğan taraftarlığı!

Sn. Erdoğan’ın TBMM’yi devre dışı bırakıp saltanat fermanı gibi çıkardığı KHK’lerle ülkeyi yönetmesini bile haklı bulan ve bir sürü hikmet ve mazeret uyduran Doğu Perinçek, ülkenin savaş ortamında bulunduğunu ve Meclisten kanun çıkarmanın zorluğunu ileri sürüp, demokrasi duyarlılığını, tutarlılığını ve halkçılığını ortaya koymuşlardı. Daha fazla sırıtmasın diye, bu KHK’ların bazı hataları bulunsa da, olağanüstü şartlarda bunların hoş karşılanması lüzumunu da hatırlatmıştı.

Haber Türk’te Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına (29 Ağustos 2017) katılan Doğu Perinçek: “Sn. Erdoğan bize bir heyet göndererek, AKP iktidarıyla Rusya arasında bir uzlaşma ve yakınlaşma ortamı sağlamak üzere bizim aracı ve yardımcı olmamızı rica ettiğini aktardı. Biz de hemen, Moskova’ya gidip bu yöndeki girişimlerin alt yapısını hazırladık” itirafında bulunmuşlardı. Hatta İran’la yakınlaşmanın ve Genel Kurmay Başkanının Türkiye’ye beklenmeyen bir ziyaret yapmasının bile kendileri sayesinde yaşandığını ima etmeye kalkışmıştı. Artık Doğu Perinçek, Sn. Erdoğan’ın her girişimini; “Yeni bağımsızlık mücadelesinin bir gereği” olarak yorumlamakta ve açıkça AKP iktidarına sahip çıkmaktaydı. Peki bütün bunları nasıl okumak lazımdı? Ya Sn. Perinçek bir şekilde Erdoğan’ın güdümüne alınmıştı… Veya Erdoğan Perinçek’in himmet ve himayesine mecbur ve mahkûm kalmıştı.

Fetullahçı hıyanet kalkışmasının sözde sivil imamlarından Adil Öksüz’ün Almanya’da görüldüğü iddiası üzerine bu ülkeye nota veren ve bir tabak suda fırtınalar estiren AKP kahramanları; neden acaba darbenin elebaşı Fetullah münafıkını Pensilvanya’da açıkça barındıran Amerika’ya bir nota vermeye hiç yanaşmazlardı? Bu kaypak ve korkak tavırlarını dış ülkeler sezmez ve anlamaz mı sanırlardı?! Bu tutarsız tavırların sahiplerinin ağırlık ve saygınlığı kalır mıydı, kurusıkı palavraları ciddiye alınır mıydı?

PKK’ya aktarılan ve Türkiye’yi hedef alan bu tırları kim durduracaktı!?

Terörün hamisi ABD ağır silah, mühimmat ve zırhlı araçlardan oluşan toplam 1300 tırı YPG terör örgütüne ulaştırmıştı. Hemen yanı başımızda yaşanan bu vahim durum karşısında iktidarın ABD’ye bir nota bile verememiş olması, mide bulandırıcı ve kuşku uyandırıcıydı!

ABD geçtiğimiz aylarda terör örgütü PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’ye ağır silah yardımı yapılması yönündeki tasarıyı onaylamıştı. Tasarının onaylanmasının ardından terör örgütüne tır konvoyları ile ağır silah, mühimmat ve zırhlı araç yardımlarını göndermeye başlamıştı. Ancak Türkiye’de gündemin bu tırlar olması gerekirken hâlâ MİT tırlarının konuşuluyor olması kafalara “Peki bu tırları kim durduracak, bu tırların hesabını kim soracak?” sorularını taşımıştı. Son yardımlar ile beraber ABD, terör örgütüne 1300 tırdan oluşan yardımı burnumuzun dibinden geçirerek ulaştırmıştı. Bir orduya yetecek ve hatta artacak kadar ABD’den silah yardımını alan terör örgütü ise, bundan cesaret alarak sınırımız olan Suriye’nin kuzeyine göz dikip o bölgelere binlerce teröristini konuşlandırmaya başlamıştı.

Bu tırların geçiş yolları!

ABD’nin teröre desteğinin güzergâhı ise Suriye’de yaşanan iç savaş nedeni ile yerlerini terk eden sivillerin geçişini sağlamak adına açılan Kuzey Irak ile Suriye’nin kuzeyi arasında burnumuzun dibinde bulunan Semalka-Pişhabur Sınır Kapısıydı. Yani Barzani Kürdistan’ıydı. Sivilleri tahliye etmek için açılan sınır kapısı, terör örgütüne silah yardımlarının ana rotasıydı. Semalka Sınır Kapısı sadece silah sevkiyatı ile değil, Irak’tan YPG terör örgütüne katılmak isteyenler ile Suriye’den Irak’a geçen YPG’li teröristlerin geçiş kapısı durumundaydı.

Yardımların dağıtımı İncirlik'ten yapılmaktaydı.

Tırlarla getirilen ağır silah ve zırhlı araçlar dışındaki askeri mühimmatlar ise hava yolu ile taşınmaktaydı. Mühimmatı taşıyan uçakların YPG’nin denetimi altında olan bölgelerde açtığı hava üslerine indiği saptanmıştı. Bu üsler arasında trafiği en yoğun olan üsler ise pist uzunluğunun yaklaşık 3.000 metre olduğu Haseke’nin Rimelan bölgesindeki üs ile Kobani’nin 35 kilometre güneyinde bulunan hava üsleri olmaktaydı. ABD ordusunun en büyük kargo uçaklarından olan C-130 Hercules nakliye uçakları ile yapılan yardımların ana rotası ise daha vahimdi. İddialara göre nakliye uçakları ABD’nin Adana’daki ihanet merkezi İncirlik Üssü’nden kalkmaktaydı.

Silahlar PKK’nın mağaralarında çıkmaktaydı

ABD, havan mermileri, ısı güdümlü füzeler, doçka ağır makineli tüfekler, otomatik silahlar, ağır otomatik silahlar, hummerler, zırhlı personel taşıyıcı araçlar ve tanklardan oluşan tır konvoylarını sözde YPG’nin isim değiştirmiş hali olan SDG’ye IŞİD’e karşı mücadele bahanesi ile gönderdiğini söyleyip durmaktaydı. Ancak yollanan silahlar PKK terör örgütünün mağaralarından çıkmakta ve güvenlik güçlerimize karşı kullanılmaktaydı.

Tekrar hatırlatalım; içeride FETÖ ve 15 Temmuz istismarı dışarıda Almanya horozlanması ile hava atan dindar-kahraman iktidar, ABD’nin PKK’ya gönderdiği ve Türkiye’nin bütünlüğünü hedeflediği bu 1300 tır silahın hesabını nasıl soracak, ne zaman ciddi ve gerçekçi bir tavır alacaklardı? Ülkemiz fiilen kuşatılırken, böyle mi savunulacaktı?

Arakan'da birçok Rohingya köyü ablukaya alınmış, masum Müslümanlar en vahşi saldırılara maruz kalmış, taciz, işkence ve keyfi tutuklamalar başlamış ve 3 günde tam 3 bin kişi katledilip soykırım uygulanmıştı.

Arakan Rohingya Ulusal Örgütünün (ARNO) Başkanı Nurul İslam, Myanmar hükümetine; eski Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan öncülüğünde hazırlanan rapordaki tavsiyeleri tam bir şekilde yerine getirmesi ve Arakan’da Müslümanlara karşı devam eden katliamların soruşturulması için bağımsız bir komisyon kurması çağrısını tekrarlamıştı. Merkezi Londra’da bulunan ARNO’nun Başkanı İslam, Myanmar’daki son gelişmeleri AA muhabirine açıklamıştı.

AKP Dışişlerinden Arakanlı Mücahitlere kınama kahramanlığı!

25 Ağustos günü Arakanlıların Myanmar güçlerine ait bazı polis karakoluna yapmış olduğu saldırıyı Dışişleri Bakanlığı 268 nolu bildirgede kınarken, bir tezat olarak 271 nolu bildirgede Myanmar askerlerinin saldırılarını da kınamıştı.

25 Ağustos Cuma günü Arakanlı Mücahitler, uygulanan katliam ve soykırımlar karşısında ve çaresizlik ortamında Myanmar güçlerine ait bazı polis karakoluna eş zamanlı saldırılar yapmışlardı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından 268 nolu bildirgede bu saldırı kınarken, bir tezat olarak 271 nolu bildirgede Myanmar askerlerinin saldırıları için de kınama yayınlanmıştı. Sistemli şekilde soykırıma uğrayan mazlum Arakan halkının dünya Müslümanlarına, özellikle de Osmanlı bakiyesi olan Türkiye devletine bu kadar ihtiyaç duyduğu bu dönemde, AKP Dışişleri Bakanlığının çaresizlik içinde yaptığı bu savunmayı kınayan bir bildiriyi yayınlamış olması bunların ayarını ortaya koymaktaydı.

İşte söz konusu kınama bildirisi (T.C Dışişleri Bakanlığı);

“Myanmar’da, Rakhayn Eyaletinin kuzeyinde 25 Ağustos 2017 günü güvenlik güçlerine yönelik saldırılar sonucunda çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylardan endişe duyuyoruz. Saldırıları kınıyor ve Rakhayn Eyaletindeki sorunların şiddet yoluyla çözülemeyeceğini vurguluyoruz. Saldırıların Rakhayn Eyaletindeki sorunların çözümüne yönelik kapsamlı çözüm tavsiyeleri içeren Rakhayn Danışma Komisyonunun raporunun açıklandığı sırada meydana gelmiş olmasından ayrıca üzüntü duyuyoruz. Bölgedeki sorunların söz konusu raporda yer verilen tavsiyelerin bir an evvel hayata geçirilmesi suretiyle çözüme kavuşturulması samimi arzumuzdur. Saldırılara karşı alınacak önlemlerde sivil halka zarar verilmemesini ve geçtiğimiz yılın son aylarında ortaya çıkan insani krize benzer bir duruma yol açılmamasını temenni ediyoruz.”[3]

Bay kahramanların en büyük kozu ve kokozlanması ise “Myanmar katliamını, BM’nin ilgili komisyonuna şikâyette bulunmalarıydı.” Sanki BM’nin daha önce bu konudaki tavsiye kararları ciddiye alınmıştı.

Keşmir’deki Saldırının Hedefi Pakistan’dı ve Sn. Erdoğan kardeş Pakistan’a niye arka çıkamamıştı!

ABD Başkanı Donald Trump’ın 22 Ağustos’ta Fort Myer Askeri Üssü’ndeki “Ulusa Sesleniş”te yaptığı ve Pakistan’ı hedef gösterirken Hindistan’a övgüler yağdırdığı konuşmasının üzerinden tam dört gün sonra, 26 Ağustos’ta: “Hindistan’ın Cammu Keşmir bölgesinde Hint emniyet güçleri ve direnişçiler arasında çıkan çatışmada 10 kişi öldü.” haberleri basına yansımıştı.

Söz konusu gelişmeyle ilgili detaylar ise şunlardı: “Hindistan Üst Düzey Emniyet Yetkilisi S.P. Vaid, Cammu Keşmir’in Pulwawa kasabasındaki bir polis kampında Hint güvenlik güçleri ve direnişçiler arasında sabah erken saatlerde çatışma çıktığını açıklamıştı. Çatışmanın ardından kampta kalan polis ailelerinin tahliye edildiğini aktaran Vaid, 4 polis ve 4 paramiliter askerin çatışmada hayatını kaybettiğini vurgulamıştı. Adının açıklanmasını istemeyen başka bir emniyet yetkilisi de çatışmada 2 direnişçinin öldüğünü aktarmıştı. Öte yandan, çatışmaların ardından sokaklara dökülen yüzlerce Keşmirli bölgede Hindistan hâkimiyetinin bitmesini talep ederek Hindistan karşıtı slogan atmıştı.”

Keşmir’deki son saldırı asla tesadüf kavramı ile açıklanamazdı. Zira bu saldırı, Trump’ın açıkladığı yeni Afganistan stratejisi üzerinden Pakistan’ı hedef alması sonrası Pakistan Dışişleri Bakanı Khawaja Muhammed Asıf’ın 23 Ağustos’taki “günah keçisi” tepkisinin, Başbakan Şahbaz Şerif’in ise ABD’ye “kibarca” rest çekmesinin hemen ardından, tam tamına bir gün sonra gerçekleşmiş durumdaydı. ABD, Pakistan’a adeta “resti gördüm” mesajı ulaştırmıştı. Peki, Pakistan Dışişleri Bakanı Asıf ve Başbakanı Şerif ne dedi de ABD yönetimi bu kadar kızdı? Söyleyelim… Pakistan Dışişleri Bakanı “Afganistan’daki başarısızlıkları için Pakistan’ı günah keçisi yapmasınlar. Bizim terörizme karşı savaştaki kararlılığımız sarsılmazdır ve takdire şayandır” derken; Başbakan Şerif, karşılıklı saygıya dayalı ikili ilişki için ABD yardımlarından kurtulmanın vaktinin geldiğini vurgulayıp aynen şu ifadeyi kullanmıştı: “Pakistan için ABD yardımlarını kibarca ve nazikçe sona erdirme zamanıdır. Böylece ikili ilişkiler gizli forumlardaki başlıklardan ve ABD Başkanının değerli ofisinin alaycı kınamalarının gölgesinden kurtulacaktır.”[4]

Erdoğan’ın kulakları ağır mıydı, sağır mıydı?

Güneydoğu Asya ülkesi olan Myanmar’ın toplam nüfusu 52 milyon kadardır. Çoğunluk Budizm’e inanıyorlardı. Bu nüfusun içinde Arakan bölgesinde 1 Milyon Rohingya’lı Müslüman yaşamaktadır. Yıllardan beri zulüm altında kıvranan, köşeye sıkıştırılan açıkça soykırıma tabi tutulup kıtır kıtır doğranan, ama seslerini duyuramayan, çığlıkları arş-ı alayı sarsan zavallı bir halk çaresizce çırpınmaktadır. Kimi BM yetkililerinin bile “Dünyanın en çok zulüm görmüş olan ve bu zulümden kaçamayan halkı” olarak tanımladığı iki milyar Müslüman’a rağmen kimseleri olmayan, gözyaşlarının muson yağmurlarına karıştığı bu kimsesiz topluluğun işkenceli katliamlarına karşı dünya lideri ve kahramanlık örneği Sn. Erdoğan neden sessiz ve tepkisiz kalmaktadır?

Budist rahipler ibadet aşkıyla(!) soykırıma öncülük yapmaktadır. Zulümden kaçan halkın sığınabileceği tek ülke olan Bangladeş ise sığınanları tekrar denizin ortasına yollamaktadır. Aslında Arakan’da Müslümanlar Bosna’nın kaderini yaşamaktadır. Boşnaklar nasıl Sırplara terk edilmişse, Rohingya’lı Müslümanlar da her türlü yasal (!) altyapısı Myanmar hükümetince hazırlandığı şekliyle, Budist rahiplerin kılavuzluğunda komünist ordunun insafsızlığına bırakılmış durumdadır. Bu zulüm iktidarına Rusya ve Çin destek çıkmaktadır.

Karamollaoğlu’nun kof çıkışları!

Saadet Partisi genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Müslümanlar Hac ve Kurban ibadetine hazırlanırken, İslam dünyasında ise tarihin en acı katliamlarının yaşanmaya devam ettiğini hatırlatmıştı. Yazılı bir açıklama yapan Karamollaoğlu, “Milyonlarca Müslüman Hac ve Kurban Bayramı vesilesi ile Mekke-i Mükerreme’de, Arafat’ta, Mina’da gözyaşları içinde yalvarıp yakaracaklar ama İslam aleminde akan kan ve vahşet devam edecek. Müslümanlar İslam düşmanlarının oyununa gelip birbirlerini öldürecek. Bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl bir duyarsızlık” diye çıkışmıştı.

Müslümanlara “küresel direniş çağrısı” neyin kılıfıydı?

İslam dünyasının küresel bir saldırı altında olduğunu ve bu saldırılara ancak küresel bir direnişle karşı konulabileceğini vurgulayan Karamollaoğlu, İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri başta olmak üzere tüm İslam ülkeleri yöneticilerini göreve çağırmıştı. Karamollaoğlu açıklamasının son bölümünde, “İslam ülkeleri yöneticilerinin bütün ihtilafları bir kenara bırakarak, bir araya gelmesi artık kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kurban kanından çok insan kanının aktığı bir coğrafyada, hiç kimse bu sorumluluktan kaçamaz. Bu noktada Türkiye’ye büyük görev düşmektedir. İslam İşbirliği teşkilatı dönem başkanı olarak Türkiye bu çağrıya öncülük etmelidir. Atılacak somut bir adım, söylenecek bin nutuktan daha etkili olacak, en azından Müslümanlar için bir umut ışığı oluşturacaktır.” ifadeleri yer almıştı.

Temel Karamollaoğlu’nun İslam Ülkeleri yöneticilerine “gelin birlikte hareket edelim” çağrısı havada kalmaktaydı… Zira İslam Ülkeleri yöneticileri (daha doğrusu dış güçlerin işbirlikçileri) zaten Siyonist merkezlerin talimatı doğrultusunda birlikte davranıyor, verilen rollerini oynuyorlardı. Bu kof çağrı, dolaylı biçimde: “AKP iktidarını ve politikalarını destekleyin” mesajı olmasındı! İslam Birliği Teşkilatının, hangi odakların güdümünde bulunduğunu Sn. Karamollaoğlu bilmiyor olamazdı… Öyle ise neden bütün sorunların tek ve gerçek çözüm projeleri olan, İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Savunma Paktı, İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı ve İslam Bilim ve Kültür İşbirliği Teşkilatı gibi kurumların oluşturulması ve D-8’lere işlerlik kazandırılması yolunda hiçbir çağrı yapılmamıştı. Sn. Karamollaoğlu Erbakan’ın bu tarihi ve talihli reçetelerini önemsiz ve gereksiz mi saymaktaydı, yoksa unutmuşlar mıydı? Çünkü İslam Birliği Teşkilatıyla halkımızı oyalamak AKP’nin palavra politikasıydı…

Siyonist işgalci İsrail’le “normalleşme” anlaşması imzalayan kahramanları kimse hesaba katmaz ve takmazdı!

Sudanlı Alimler “İsrail ile normalleşme”yi şiddetle kınamış ve karşı çıkmıştı.

Sudan Âlimler Birliği, Sudan Başbakan Yardımcısı ve Yatırım Bakanı Mübarek el-Fadıl el-Mehdi’nin dile getirdiği “İsrail ile normalleşme” çağrısını kınamış ve “Siyonist devletle herhangi bir normalleşme çağrısı haramdır, çünkü bu, ümmetin ilkelerine aykırıdır” uyarısında bulunmuşlardı.

Âlimler Birliği Başkanı Muhammed Osman Salih’in, “Siyonist devletle herhangi bir normalleşme çağrısı geçersizdir ve haramdır, çünkü bu, ümmetin ilkelerine aykırıdır” çıkışı işbirlikçileri sarsmıştı. İsrail’i tanımayı reddeden nedenlerin hâlen geçerli olduğuna işaret eden Salih, “Birliğimiz bütün üyeleriyle Başbakan Yardımcısı Mehdi’nin siyonist devletle normalleşme çağrısının geçersiz olduğunu vurguluyor” diye uyarmıştı. Salih, terörist İsrail’in herhangi bir barış eğilimi taşımadığını, Filistin topraklarında ihlal politikasını azdırdığını ve Mescid-i Aksa’da Müslümanlara kısıtlamalar uyguladığını hatırlatmıştı. Sudan Başbakan Yardımcısı Mehdi, katıldığı bir televizyon programında, ülkesi ile İsrail arasında ilişkilerin normalleştirilmesini(!) desteklediğini açıklamıştı.

Sudanlı alimler kadar, şuurlu, sorumlu ve onurlu alimler Türkiye’de de olmalıydı. Ama tam tersine İsrail’le normalleşme anlaşması imzalayanlar “dindar kahraman” olarak alkışlanmaktaydı.

Siyonist Netanyahu’nun sinsi hesapları!

Başbakan Netanyahu Siyonist Hükümetin temel yasalarından birinde değişiklik yapmak için kolları sıvamıştı. İsrail’in temel yasalarından 40 numaralı yasa, “sadece Bakanlar Kurulu’ndaki çoğunlukla savaş ilan edilebilir” hükmünü taşımaktaydı. Netanyahu ise bu hassas yasayı değiştirmek çabasındaydı. Kendisine, bu yasada belirtilen Bakanlar Kurulu kararı olmaksızın savaş ilan etme yetkisinin tanınması için girişimlere başlamıştı. Bu değişikliğe göre yasa, Başbakan'a, “Hükümet onayı olmaksızın savaş ilan etme veya savaşa dönüşebilecek bir askeri harekâta çıkma kararı verme” imkânı sağlayacaktı. Ve bu, icabında hükümetin ön iznine gerek kalmadan yapılacaktı. Hatta bazı durumlarda, kabinenin haberi olmaksızın da uygulanacaktı. Yasa teklifinin, Meclis tatili biter bitmez onay için Meclis'e sunulması planlanmıştı.

Bundan yaklaşık 7 yıl önce Başbakan Netanyahu ve Savunma Bakanı Ehud Barak gerekli gördükleri bir durum nedeni ile Genelkurmay Başkanı Gabi Ashkenazi ve MOSSAD Başkanı Meir Dagan'ın itirazı nedeni ile söz konusu durumda bir harekâtı başlatamamışlardı. Acaba Siyonist cani Netanyahu, bu tek başına savaş kararı alma yetkisine niye ihtiyaç duymaktaydı? Yoksa asıl hedefi Türkiye olan bir savaş hazırlığı haberi mi almıştı?

 


[1] 27 08 2017 / Yeni Mesaj / Yeni Osmanlıya mı çatıyoruz?

[2] Noyan Ayan – Moskova / http://www.milliyet.com.tr/1997/02/14/siyaset/duma.html

[3] Kınama bildirisinin kaynağı: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı No: 286, 26 Ağustos 2017, Mynmar’da 25 Ağustos tarihinde meydana gelen saldırılar Hk.

[4] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


Bu yazarin diger makaleleri

ÇANKAYA SAVAŞI VE BÜLENT ARINÇ’IN BAŞBAKANLIK SEVDASI
AKP’nin meşhurları, yaklaşan acı akıbetlerinden habersiz, ABD ve İsrail’in asla...
Devami
AKP'NİN SON AKREPLİĞİ VE İSRAİL'İN KAHPELİĞİ
TBMM Şimon Peres'e peşkeş çekiliyor Aynen PKK teröristleri gibi, bize göre,...
Devami
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ AMERİKA'NIN ÇANAKKALESİDİR!
  Siyonist Yahudilerin önce devlet olmaları, sonra tüm dünyaya hâkimiyet kurmaları...
Devami
“HIZBULLAH” MI, “FETULLAH” MI?
Devletin ve AKP Hükümetinin resmen olmasa da fikren ve fiilen...
Devami
İSRAİL'DEN İNSANLIK, ABD'DEN İSLAMLIK BEKLEMEK!
İşte İsrail'in Arz-ı Mev'ud macerası: 1948 savaşı Filistinliler için bir dönüm...
Devami
BİR DOSTA MEKTUP
  Can Kardaşım. Ülkemizdeki ve yeryüzündeki haksızlık ve hayasızlıklardan usandığını ve ölümü...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 87

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR