Get Adobe Flash player
Reklam

TRAMPETCİ TRUMP KİMLERİN ADAMIYDI? VE SP’Lİ CİHANGİR İSLAMİ, “CİHANGİR İSRAİLİ” ROLÜ MÜ OYNAMAKTAYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

TRAMPETCİ TRUMP KİMLERİN ADAMIYDI?

VE

SP’Lİ CİHANGİR İSLAMİ, “CİHANGİR İSRAİLİ”

ROLÜ MÜ OYNAMAKTAYDI?

      

Dünya Bankası Eski Baş Ekonomisti Van Wijnbergen’e göre; Türkiye en sonunda IMF'ye mahkûm olacaktı!

Dünya Bankası Eski Baş Ekonomisti ve Amsterdam Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Sweder van Wijnbergen, Latin Amerika'nın 1980'lerdeki popülist yönetimlerine benzettiği Türkiye'nin, son çare olarak IMF'ye başvurmak zorunda kalacağını söylüyordu. BBC Türkçe'den Yusuf Özkan'ın haberine göre, Prof. Sweder van Wijnbergen, “Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın boykot kararının Türk ekonomisine katkı sağlayacağını düşünmüyordu.” ABD Başkanı Donald Trump ile yaşanan kavganın ekonomik kriz açısından önemli olmadığına işaret eden Hollandalı profesöre göre, asıl sorun Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın yönetim anlayışından kaynaklanıyordu. "Türkiye, Erdoğan'ın politikalarından dolayı zaten çok zayıf durumda. En ufak bir dokunuş, büyük düşüşlere neden olabilir. Alınan önlemler tavadaki yangını söndürebilir ama liradaki düşüşü tersine çeviremez." diyen Van Wijnbergen, Erdoğan'ın 2000'lerin başında yaşanan ekonomik durgunluk sonrası iyi işler yaptığını anımsatıyor, ama iktidarı tam olarak ele geçirdikten sonra Cumhurbaşkanı'nın "raydan çıktığını ve herkesi düşman olarak görmeye başladığını" iddia ediyordu. Bu gidişin yabancı yatırımcıya uygun bir iklim olmadığını savunan Wijnbergen Türkiye'nin bugünkü durumunu 1980'lerde Latin Amerika'daki popülist yönetimlere benzeterek "Dünya Bankası'ndaki deneyimlerimden biliyorum; tüm otokratik rejimler bir süreliğine çok iyi görünüyor, ama sonunda IMF’ye mecbur kalıyordu!" diye uyarıyordu.

Ekonomik Sıkıntı zaten bulunuyordu!

Hükümetin, uyarılara rağmen ısrarla devam ettirdiği yanlış ekonomi politikalarının üstüne ABD ile ilişkilerin bozulması eklenince Türkiye ekonomik buhrana giriyordu. Türkiye’de terör faaliyetlerinde bulunduğu iddiasıyla yargılanan Papaz Brunson’un küstahça serbest kalmasını isteyen ABD’den Türkiye’ye yaptırım uygulama tehditleri başlıyordu. ABD ile iplerin gerilmesinin ardından dolar hızlı bir yükseliş gösterince piyasalar derin yara alıyordu. Ekonomist Uğur Civelek, Prof. Dr. Osman Altuğ ve ekonomi yazarı İbrahim Kahveci, iktidara uyarılarda bulunuyordu.

Prof. Dr. Osman Altuğ, “Amerika’yla aramız bozulmadan önce de zaten ekonomimiz iyiye gitmiyordu. Ama şu an sanki ekonomimiz çok iyiydi de Amerika’yla ilişkilerin bozulmasıyla kötüleşti gibi bir hava oluşturuluyor. Sanki borcumuz yoktu, cari açıklar vermiyorduk gibi bir yaklaşım sergileniyor. Amerika ne yaptı? İhracata vergi koydu, F-35 uçaklarını vermiyor. Ya hu, F-35’ler bir günde verilecek bir şey değil ki. Ekonomimiz kötüydü, bunun üzerine Amerika’yla ilişkilerimizin bozulması geldi. Türkiye’nin dolar ihtiyacı var mı? Var. Çünkü dolarla almış, TL ile satmış. Şimdi ödeyemiyor” diyerek, gerçeklerin görülmesi gerektiğini söylüyordu. Amerikan elektronik ürünlerine ambargo gelmesiyle alakalı konuşan Altuğ, “Amerikan mallarına ambargo koyuldu. Oysa Amerikan malı elektroniklerde vergi artırılsa daha iyi olurdu. Ambargo koydun, peki petrolü ne yapacaksın? Petrol şirketlerinin çoğu Amerika’ya ait. Birine tokat atarken yumruk yemeyi göze alacaksın. Tribüne oynamaktan vazgeçip gereğini yapmak gerek.” ifadelerini kullanıyordu.

Ekonomist Uğur Civelek de, Türk ekonomisinin kırılgan bir yapıda olduğunu söyleyerek, “Yapılan açıklamalarla piyasanın güvensizliği kapatılmaya, panik havası dindirilmeye çalışılıyor. ‘Türk ekonomisi çok sağlam’ sözleri söyleniyor. Ama maalesef Türk ekonomisi sağlam değil. Ekonomimiz çok kırılgan. Ekonomik sorunlar hep vardı ve ekonomi patlamak üzereydi. Dış politikadaki hatalar da ekonomiyi taşırdı. Ekonomik konularda dış güçlere bu kadar imkân verilmemeliydi. Ortada Amerika ile çıkar çatışmamız var. Bu çatışma varken stratejik ortak dili kullanmanın faydası yok. Hâlâ hükümetten bazı isimler Amerika’yla düzelme, ilişkileri eskiye döndürme cümleleri kuruyor. Bu kafayla Türkiye ekonomik sıkıntıdan kurtulamaz” uyarılarında bulunuyordu.

ABD ile ciddi sorunlar yaşadığımız son günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan oldukça tavizsiz bir söylemle açıklamalar yapıyordu! Amerikalılara seslenirken hiç alttan almıyordu. Ama sanki gizli bir el Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu söylemlerini törpülemeye çalışıyor gibi bir hava esiyordu. Cumhurbaşkanı Amerikan mallarına karşı bir boykot başlatırken bu sözlerin Cumhurbaşkanlığı sitesinde sansürleniyor olması kafaları karıştırıyordu. Bir dönemler Cumhurbaşkanı’nın etrafı FETÖ’cüler tarafından kuşatılmış olduğu için benzer sıkıntılar yaşanıyordu. Şimdi Cumhurbaşkanı’nın etrafında o örgütten eser kalmadığına göre zuhur eden bu işgüzarlığı kimler çeviriyordu? Yoksa “Ben havamı atarım, siz de ortamı yumuşatın!” mı deniyordu?

ABD ile Türkiye arasında yaşanan gerilimin içinde Türkiye’nin elindeki en büyük kozlardan bir tanesi ABD’nin Adana’daki İncirlik Üssü oluyordu. Her ne kadar Türkiye’de 40 tane daha ABD üssü bulunmaktaysa da, bunların içinde en önemlileri, beş tane nükleer bomba, depolarındaki 100 kadar füze başlığıyla İncirlik başı çekiyordu. Dünya üzerinde İncirlik kapasitesinde sadece 2 tane daha ABD üssü bulunuyordu. Gerisi İncirlik’e kıyasla, görevleri daha az önemli küçük üsler sayılıyordu. ABD, Türkiye ile günümüzde yaşadığı gerginliği daha birkaç yıl evvelinden öngördüğünden 2017 yılı içinde İsrail ile daimi bir askeri üs kurma anlaşması yapılıyordu. Bu anlaşma medyaya pek sızmıyor ve Türk basınında hiç yer almıyordu. ABD İncirlik’in bir kopyasını İsrail’de yapma hazırlığına başlıyordu. Bu şekilde ABD, İsrail’de daimi ve güvenli bir askeri üsse sahip oluyordu.

Şimdi soralım: Her fırsatta ABD’ye posta koyan Sn. Erdoğan bu İncirlik konusunda, ABD’yi hizaya sokacak ciddi ve netice verici bir adım niye atmıyordu? Çünkü İncirlik Üssü’nün Türkiye tarafından kapatılması demek ABD’nin Ortadoğu’da “kör, topal ve sağır” olması anlamını taşıyordu. Türkiye’nin NATO içindeki ABD’den sonra ikinci en büyük güç olması ve ABD’nin de günümüzde NATO’ya çok ihtiyaç duyması nedeni ile; ABD’nin Türkiye’yi megalomanik nedenlerle kaybetmesi NATO’yu kullanılamaz hale getireceğinden, bu davranışının ABD’nin tamamen kendi aleyhine sonuçlanacağı biliniyordu. ABD ordusunun sadece yakıt gideri yıllık 15 milyar Dolar ve ABD’nin dünya üzerinde kurduğu üslerinde ve kendi ordusunda kullandığı yakıtın parası, ABD maliyesinin cebini delmeye, hazineyi de zorlamaya başlamış bulunuyordu.

Bak AKP’li Kardeş! “Ülkemiz ekonomisine yapılan dış kaynaklı saldırıya beraberce “Ortak Tavır” koyalım, çünkü hepimiz aynı gemideyiz” diyorsun! Eyvallah, karşı koyalım. Ancak, 17 senedir Türkiye’yi TEK BAŞINA AKP Hükümetleri yönetmiyor muydu? Başımıza açılan dertlerin SİYASİ SORUMLUSU senin partin olan AKP olmuyor muydu? AKP’nin, beğenmediğin, yanlış bulduğun, bir tane uygulamasına neden karşı çıkmıyordun? Nelere mi karşı çıkacaktın? Hatırlayınız, Amerika, Irak’ı işgal ettiğinde tüm AKP’liler sustunuz. Amerikan Askerleri yüzbinlerce kadına-kıza tecavüz ederken sustunuz. Irak’ta camiler yıkılırken, binlerce yıllık el yazması Kur’an-ı Kerim’ler nişan tahtası yapılırken sustunuz. Masum ve savunmasız 1,5 Milyon Müslüman öldürülürken sustunuz.

Bu dünyada da öteki dünyada da başınızı eğik gezdirecek bu uygulamalara niçin karşı çıkmadın be AKP’li kardeşim? Neden korktun? AKP senin ekmeğini mi kesecekti? AKP yokken sen yaşamıyor muydun?

Ama hakkını yemeyelim, içinizden bir kişi konuşmuşlardı, o da dönemin Başbakanı Erdoğan’dı! “Amerikan Askerlerinin sağ-salim olarak evlerine dönmeleri için dua ediyorum!” buyurmuşlardı… Sen böyle korkunç bir vahşet karşısında susarken, Türkiye’nin terörle mücadele etmiş kahramanları zindana atıldılar, sen yine susmuş ve suçluları alkışlamıştın!.. Şimdi söyle, nasıl bir “Ortak Tavır” alacağız be Müslüman?

AKP, Müslüman Türk Milletine ve şanlı tarihimize bir kara leke olarak “Habur Rezaletini” yaşattı, sen yine sustun! Türk Askerini-Polisini öldüren katiller, davul zurna ile üzerlerinde gerilla (!) kıyafetleriyle karşılandılar, şeref tribünlerinde ağırlandılar. İşte o gün vatan toprağının altındaki şehitler ağladı be AKP’li kardeşim, ama sen sustun… Ama yine hakkını yemeyelim, içinizden bir kişi konuşmuş ve dönemin Başbakanı Erdoğan şu açıklamayı yapmıştı. “Habur’da yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Türkiye’de güzel şeyler oluyor, umut verici görüşmeler oluyor…” diye halkımızı oyalamıştı. PKK katillerinin öldürdüğü kundaktaki bebekler ağlarken, sen hem sustun hem de PKK koruyucusu Barzani denen eşkıyayı kongrende alkışladın. Söyle, nasıl bir “Ortak Tavır” alacağız be Müslüman?

“Ortak Tavır” mı istiyorsun? Yukarıda hatırlattığımız onlarca yüz kızartıcı ve vicdan sızlatıcı olayları, soygunları, rüşvetleri ve vurgunları düşün… FETÖ’yü ve “Ne istedilerse verdim” sözünü iyi düşün. Sen evine ekmek götürmek için yırtınırken, AKP’li Bakanların veletlerinin aylık kirası 20 Bin Avro olan rezidanslarda yaşadığını düşün.

Ve terk et bu tayfayı, özüne dön, gel o zaman beraberce ortak tavır alalım…

Nasıl ki Binali Bey, Sabah Medya Grubu’nu satın alırken, muazzam bir organizasyonla devletten iş alan müteahhitlerden bir defada 630 MİLYON DOLAR aldıysa, şimdi hepsi “Dolar ile Hazine Garantili” yapılan yandaş müteahhitlere verdiği işleri, TL’ye çevirttirsin de görelim... Nasılsa hepsi aynı adamlar… Gazeteci Aslan Bulut yazmıştı: AKP, son 15 yılda “BOT ve Pİ Pİ Pİ” yoluyla yaptığı ihalelerin toplam tutarı 800 MİLYAR DOLAR. Bu işten alınan 200 MİLYAR DOLAR komisyonun Katar-Singapur-Malezya bankalarına yatırıldığının belgeleri, istihbarat örgütlerinin elinde olduğu biliniyor. AKP olarak, derhal bu komisyoncunun peşine düşüp, paralarımızı hazinemize getirin de görelim…

Reza Zarrab’ın patronu Babek Zencani; “Biz Türkiye’de 8,5 MİLYAR DOLAR rüşvet dağıttık” demişti. Hem de İran’da mahkemede! Kardeş İran ile konuşup, bu paranın kimlere gittiğini bulun ve hazinemize getirin de görelim…

Binali Bey’in ve ailesinin Hollanda ve Malta’da (bulunduğu iddia edilen) mal varlığının da kendisi tarafından hazinemize bağışlanacağına olan inancım tamdır, yapsın da görelim…

MAN Adasından kendiliğinden gelen 15 MİLYON DOLAR da TL’ye çevrilip, hazinemize yatırılsın da görelim…

Ayrıca son 17 senede açılan ve vergiden muaf tutulan (arpalık) vakıflarımız bulunuyor. Bazılarının malvarlıkları MİLYAR DOLARLA ifade ediliyor. Önce Sayın Emine Hanım’ın, Sayın Sümeyye Hanım’ın, Bilal Bey oğlumuzun vakıflarından başlarsak, hepimiz çok mutlu olacağız. Ülke battıktan sonra vakfın olsa ne olur, olmasa ne olur? Değil mi Müslüman? Hem devletin yaptığı tüm harcamaları TBMM’nin ve Sayıştay’ın denetimine niçin açmıyorsunuz? Açın kardeşim, incelesinler! Kimin malını kimden saklıyorsunuz ki?”[1]

Sahi, Kılıçdaroğlu’nun, 28 Aralık 2017’de Meclis’te açıkladığı MAN Adası belgeleri nerede saklanmıştı? Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan 16 Aralık 2017'de AKP'nin Yalova'daki il kongresinde "Böyle avuç dolusu sahte evraklar sallamakla sen kalkıp da Tayyip Erdoğan'a, ailesine leke süremezsin. Yargıda hesap vereceksin" diye bu belgelerin sahte olduğunu açıklamıştı. Oysa Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Man Adası'yla ilgili iddialar için verdiği kararda, Halkbank ve Mali Suçları Araştırma Kurumu'nun yazılarına istinaden (MASAK) Kılıçdaroğlu'nun açıkladığı belgelerin "gerçek" olduğunu ortaya çıkarmış ve soruşturmada takipsizlik kararı almıştı. Nedense Başsavcılık bu Amerikan dolarlarının kaynağını araştırmaya ise gerek duymamıştı. Bir mahkeme ise Kılıçdaroğlu'nu MAN Adası belgelerini açıkladı diye adı geçenlere 197 bin lira tazminat ödemeye mahkûm edince kafalar karışmıştı. Eğer bu belgeler doğru ise tazminat neyin karşılığıydı?

İşte size 5 Türk Lirası sermayesi olan MAN Adası'nda mukim Bellway şirketinin Halkbank Galata Ticari Şubesi'ndeki hesabından gönderilen Amerikan dolarlarının dökümünü sunalım:

Recep T. Erdoğan'ın eniştesi Ziya İlgen'in Amerikan dolarları: Albaraka Türk Katılım Bankası'ndaki hesabına 2 milyon 500 bin dolar, 26 Aralık 2011'de İlgen'in aynı hesabına 1 milyon 250 bin dolar, TOPLAM: 3 milyon 750 bin dolar.

Recep T. Erdoğan'ın kardeşi Mustafa Erdoğan'ın Amerikan Dolarları: Türk Katılım Bankası'ndaki hesabına 2 milyon 500 bin dolar, Aynı hesabına 1 milyon 250 bin dolar, TOPLAM: 3 milyon 750 bin dolar.

Recep T. Erdoğan'ın dünürü Osman Ketenci'nin Amerikan Dolarları: Albaraka Türk Katılım Bankası'ndaki hesabına 1 milyon 250 bin dolar, Akbank'taki hesabına 1 milyon dolar, TOPLAM: 2 milyon 250 bin dolar.

Recep T. Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın Amerikan Dolarları: Garanti Bankası'ndaki hesabına 1 milyon 450 bin dolar, Aynı hesabına 2 milyon 300 bin dolar, TOPLAM 3 milyon 750 bin dolar.

Genel Toplam: 13,5 Milyon Amerikan Doları

Ankara Cumhuriyet Savcılığının takipsizlik kararında Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü ve bir iş adamı, "şüpheli" sıfatıyla yer almışlardı. Takipsizlik kararı sonucunda ise hukuken "şüphesiz" kılınmışlardı.”[2] Gel de kuşkulanma!..

Trampetçi Trump Siyonist sermayenin kuklası mıydı, korkulu rüyası mıydı?

Madem Siyonist Sermayenin para (karşılıksız Dolar) sisteminin karargâhı olan ve sözde ABD Merkez Bankası sayılan FED bu serseri mayın Trump’a cephe almıştı… Madem küresel sömürü baronlarının güdümündeki Siyonist ABD medyası Trump’a savaş açmıştı. Madem Amerika, Avrupa ve Japonya’daki dev Yahudi otomobil şirketleri başta, tüm tröstler Trump’tan rahatsızdı. Hem madem, Trump bu şımarık ve çılgın tavırlarıyla ABD ekonomisini ve dünyadaki Amerikan prestijini kökünden sarsacaktı! Öyle ise ey AKP yandaşları ve din istismarcısı meşhur İslamcılar, sizlerin Trump’a duacı olması ve başarılarını arzulaması lazımdı! Öyle ya, bütün Siyonist sermayenin kendi zulüm ve sömürü saltanatlarını sarsıp yıkacağından korktukları Trump’a destek çıkmanız, kutsal amaçlarınız icabıydı!

Amerika, İsrail’in ve Yahudi Lobilerinin hizmetkârıydı!

İsrail’in bugünkü Amerikan Yönetimi’ni nasıl içten fethetmiş olduğunu anlamadan Türkiye ile Amerika arasında yaşanan sorunların temelinde gerçekten neyin yattığını ve ABD Hazine Bakanı’nın neden özellikle Türkiye’yi hedef almış olduğunu anlayabilmek imkânsızdır.

Trump Başkan seçildikten bir süre sonra FBI’ın karşı istihbarat biriminin (Counter İntelligence Unit) Başkan Yardımcısı Bill Priestap, Jared Kushner’e bir brifing sunmuşlardı. Yönetimdeki birçok ismin ve özellikle Kushner’in çeşitli ülke istihbarat servislerinin hedefi olduğunu hatırlatmış ve özellikle İsrail’in faaliyetlerine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamıştı.

Kushner, yönetimde İsrail ile ilişkileri koordine etmekle görevli olduğu için bu ona özellikle iletilmiş olabilir ama yönetim içindeki birimler daha Obama öncesinden İsrail’in ABD’de artan casusluk faaliyetlerinden rahatsızdı. Hatta Obama öncesinde bazı alt düzey Neo Con'lar İsrail lehine faaliyetleri konusunda yönetim tarafından uyarılmış ve bazıları korkup çifte vatandaşlıkları bulunan İsrail’e de kaçmışlardı. Yani FBI yetkilisi o gün genel bir sorunu aktarmıştı. O kaçanlar bugünlerde tekrar Washington’a geri dönmeye başlamışlardı, yeni durumun anlaşılabilmesi için bunun da bilinmesi lazımdı.

Obama Yönetimi’nden hiç hazzetmeyen İsrail Başbakanı Netanyahu, Trump daha yemin bile etmeden daha önce hiç görülmüş olmayan bir şey yaptı ve Mossad’ın başı Yossi Cohen’i gizli görevle Washington’a yolladı. Cohen’in görevi; İsrail’in Washington Büyükelçisi Ron Dermer ile birlikte, yeni yönetimde yer alacak isimlerin, İsrail yanlısı şahinler olmasını sağlamaktı. Nitekim bunu Kushner ile ortak çalışarak başarmışlardı. Aynı zamanda ABD vatandaşlığı da bulunan Netanyahu, Amerika’ya özel işleri için geldiğinde, Kushner’in babasının New Jersey’deki evinde kalmıştı ve Kushner’in eski odasında uyuyacak kadar da aileye yakındı.

2013’ün Şubat ayında İsrail’in Amerika’daki halkla ilişkilerini yapmakta olan Johnny Daniels adlı işadamı Trump’a gidip İsrail seçimlerinde Netanyahu’ya destek verecek bir video mesajı yayınlaması teklifini yapmış, o da buna uyarak bu videoyu hazırlamıştı. Sonradan Netanyahu aynı şeyi, Trump’ın desteklenmesi için perde arkasından yapmıştı. Yani İsrail’in Amerika’da etkili olduğu tüm Yahudi baskı grupları Trump’tan yana tavır almışlardı. O günlerde İsrail’in kafasında, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması meselesi ön sıralarda yer almaktaydı. En önem verdikleri konu İran tehdidi olmaktaydı. Bu yüzden Amerikan yönetiminde yer alacak isimlere önem veriyorlar, İran konusunda şahin olanların yönetimde yer alması için çalışıyorlardı.

Bu aşamada, yıllardır karısı Miriam ile birlikte hayatının tek amacını Kudüs yapmış olan Siyonist Yahudi Sheldon Adelson’u devreye sokmuşlardı.

Sheldon Adelson, Trump ve ona yakın isimlerin Cumhuriyetçi Parti’de etkili olmaları için resmi kayıtlara göre 92 milyon dolar harcamıştı. Las Vegas’taki Sands kumarhane-otelinin de sahibi olan milyarder Sheldon İsrail için sınırsız para harcayanlardandı. İsrail’de Hayom adlı bir gazetesi de bulunan Sheldon, İsrail iç politikasının da bir parçasıydı ve coşkulu bir şekilde Netanyahu’ya destek çıkmaktaydı. Trump ile Netanyahu arasında bağlantıları da o sağlamaktaydı.

Sheldon Adelson, Trump ile bir dizi toplantı yapmaya başlamış, yine kendisinin olan Las Vegas’taki Venetian Otel’de buluşmuşlardı. Sonra New York’ta Trump Tower’da da bir toplantı yapılmıştı. Toplantıların tek bir gündemi vardı. Adelson, Trump’ı Kudüs’ün İsrail için önemine ikna etmeye uğraşmaktaydı ve buna destek verirse İsrail’in Ortadoğu’da ABD’nin önünü açacağını vurgulamaktaydı. Bunlar olurken İsrail bir yandan da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliği ile de Washington’daki bağlantılarını sıkılaştırmıştı ve bu ortaklığın yeni Ortadoğu planı Kushner’in de katılımıyla ortaya çıkmaya başlamıştı. Trump’ın ilk dış gezisi bu yüzden Suudi Arabistan’a yapılmış, orada geleneksel savaş dansı yapıldıktan sonra Katar’a ambargo kararı açıklanmıştı.

Kudüs’ü Başkent Yapma Kararı

Trump’ın oy tabanı olan Evanjelistler üzerinde büyük etkisi olan Adelson bunu da kullanarak sonunda Amerikan elçiliğinin Kudüs’e taşınmasına Trump’ı ikna etmeyi başarmıştı. Bu kararı duyunca Adelson’ın karısı Miriam’ın bile sevinçten ağladığı aktarılmıştı. Adelson ve İsrail’in en tuttuğu yönetimdeki isimlerden bir tanesi Hazine Bakanı Steven Mnuchin olmaktaydı. Nitekim Kudüs’e elçiliğin taşınmasının İsrail’de kutlandığı törene katılan Amerikan heyetinin başında Hazine Bakanı Mnuchin vardı. Adelson ve karısı Miriam da oradaydı. Kushner ile hep birlikte törenin şeref konuklarıydı.

Elçiliğin Kudüs’e taşınmasına dünyada en sert ve ilkeli tepkinin Türkiye’den gelmesine Mnuchin ile Adelson’un çok şaşırdıkları Washington’da konuşulmaktaydı. Bunlar bunun öcünü, zamanı geldiğinde Türkiye’den alacaklarını Washington’da her yerde söyleyip dolaşmaktaydı. Washington İsrail ittifakı, zaten bir süredir bölgemizde Amerika’nın istediğinden farklı davranan ve sadece kendi çıkarları ne gerekiyorsa onu yapan Türkiye’den rahatsızlardı. Türkiye’yi kendi planları önünde bir engel olarak görüyorlardı. Kudüs olayı da zaten var olan tepkilerin patlamasına yol açmış ve bugünlere taşınmıştı. Şimdi Hazine Bakanı Mnuchin’in hedefinde yine Türkiye vardı ve Trump ile onun arkasında yine Sheldon Adelson sırıtmaktaydı.”[3]

“Trump için sonun başlangıcı” yakın mıydı?

Öyle anlaşılıyor ki, Trump nasıl başkanlık yapıyorsa, bu sürece de öyle hazırlanmıştı. İlkesiz, kazanmak için her şey mubah havasında bir seçim kampanyası yapmışlardı. Oğlunu, emlak alışverişi vesilesiyle tanıdığı Ruslara gönderip, rakip Demokrat Parti ile Demokrat adayı Hillary Clinton hakkında siyasal çamur derlemesi için Rus Mafyası ile iş birliği imkânlarını aramıştı. Hükümetin adaylara verdiği kampanya desteği paralardan Trump’ın evlilik dışı ilişkide bulunduğu kadınlara sus payı ödemek gibi usulsüzlükler, hırsızlıklar yapılmıştı. Başkan seçildikten sonra ABD’yi babasının çiftliği gibi yönetmek, istediğini Bakan atayıp, onlara müttefiklerine karşı aklına gelen yaptırımı ilan ettirmek mümkün; ama Başkanlık kampanyası ve propaganda, yasaya aykırı -bırakın yasaya aykırılığı- usullere aykırı olması mümkün konulardı. Halkın bağışları ile toplanan paralar, hükümetin yardımları, tek-tek, kuruş-kuruş belgelenmek zorundaydı.

Kampanya usulsüzlüklerini, özellikle Rusya ile seçime hile karıştırmak için işbirliği imkânları arandığına dair Federal Araştırma Bürosu FBI’ın kuşkularını soruşturmak üzere görevlendirilen özel savcı Robert Mueller’in raporunu iki haftaya kadar açıklayacağı konuşulmaktaydı. CNN’nin, soruşturmaya ve Trump’ın avukatlarının çalışmalarına aşina kaynaklara dayanarak yaptığı analize göre, başkanın şu anda yargılanan iki yardımcısının birden mahkûm olması, Trump’ın iki haftanın sonunda ne durumda olacağını ortaya çıkarmıştı. Seçim kampanyasını yürütmüş olan ve şu anda Mueller’in açtığı davada hesap veren Paul Manafort’ın suçlu bulunduğu mahkemede bir gün bile olsa hapse mahkûm olması Trump’ın da özel savcının önünde ifade vermesine ve büyük bir olasılıkla, bu soruşturmada yeminli iken yalan söylemekten hakkında azil davası açılmasına sebep olacaktı. Bu olasılığın teknik tarafları bir kenara bırakılırsa, sadece propaganda çalışmalarını yöneten kişinin suçlu olması bile kampanyanın sahibinin de haydi-haydi suçlu olduğunu kanıtlayacaktı.” diyen yazarlar ve yorumcular, acaba Trump’ın gitmesiyle ne değişeceğini sanıyorlardı?

Trump gitse ne olacak, gitmese ne olacaktı?

“John F. Kennedy öldürüldüğünde, yerine yardımcısı Lyndon Johnson geçmişti. Genç, fazlasıyla popüler ve Küba Füze krizinde atak bir dış politika ile Sovyetler Birliği’ne karşı, izafi bir üstünlük sağlamayı bilen Kennedy, güç odaklarına hedef olmaktan kurtulamamıştı. Onun amansız rakibi Nixon da, komünist Çin yönetimi ile ilişkileri geliştirerek, Sovyetler Birliği’ne karşı stratejik bir üstünlük kazanmıştı. Ancak rakiplerine karşı yasa dışı dinleme yapmasından dolayı (Watergate skandalı) ABD tarihinde istifa etmek zorunda kalan ilk başkan olmaktan kurtulamamıştı. Nixon’un yerine de yardımcısı Gerald Ford taşınmıştı. Silik bir kişilik olan Ford için ABD’de, orta hâlli Ford ve lüks ve konforlu bir marka olan Lincoln arabalarından yola çıkılarak, kendisini Amerikan iç savaşını sona erdiren Abraham Lincoln ile mukayese eden bir fıkra anlatılmaya başlanmıştı. (Ne yapayım benim adım Lincoln değil, Ford!..) Donald Trump’ın yardımcısı Mike Pence, her nedense seçimin ertesi gününden itibaren ‘Esas Başkan’ veya dönem içinde mutlaka göreve gelecek olan Başkan olarak anılmaya başlanmıştı. Şu günlerde Pence’nin yıldızı daha bir parlatılmaya çalışılmaktaydı.

Yakın geçmişte Bill Clinton az daha uçkur meselesinden ötürü Başkanlıktan olacaktı. Aslında problem doğrudan uçkur meselesi sanılmasındı. Monika Lewinski isimli kadınla olan ilişkisinde halka yalan söylediği veya doğru bilgi vermediği için suçlu sayılmıştı. Fakat Clinton, aşağılanmayı içine sindirerek ve sonradan bazı olayları itiraf ederek azledilmekten kurtulmuşlardı. Şimdi ise Donald Trump bir yönüyle hem uçkur meselesi hem de bir başka önemli konu, ABD ulusal güvenliğini ilgilendiren Rusya ve bazı Ruslarla olan gölgeli ilişkilerden ötürü, azil tehdidi altında bulunmaktaydı. Şöyle ki, Trump’ın eski avukatlarından Michael Cohen, FBI ile iş birliği yaparak, vergi kaçırma ve Trump’ın seçim kampanyasındaki bütçesini suistimal etme konularındaki sekiz suçlamayı kabul etmiş durumdaydı. Burada, Trump’ın porno filmlerinde rol alan bir kadınla olan ilişkisinin açığa çıkmaması için kampanya bütçesinden 130 bin doların ödenmesi de gündeme taşınmıştı. Trump bunu hep inkâr etmişti ama sonunda iş çok keskin bir viraja girmiş bulunmaktaydı. Şayet bu hususta Trump’ın halktan doğruyu gizlediği kesinleşirse, şak diye koltuğun altından kayması kaçınılmazdı.” diyenlere de hatırlatalım, “Trump görevden alınsa ve yerine yardımcısı Pence atansa” Türkiye ve Bölgemiz için daha mı iyi olacaktı?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ'ın, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için "Hain" demesi parti içinde rahatsızlığa yol açmıştı. Bazı partililerin, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'dan gereğini yapmasını istedikleri kulislere sızmıştı.

Hamza Dağ'ın, Abdullah Gül hakkındaki 'hain' suçlamasının ardından AKP yönetiminden sert eleştirilerin yapıldığı, bir an önce Dağ'ın düzeltme yayınlaması ya da gereğinin yapılması talebinin bizzat Erdoğan'a ulaştırıldığı konuşulmaktaydı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ, 19 Ağustos'ta partisinin İzmir il başkanlığındaki bayramlaşma programında Gül'ün, 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan'ın karşısında adaylığının gündeme taşınmasıyla ilgili: "(Sn. Gül) Bu harekete (AKP’ye) ihanet edenlerden birisidir. Son aday olacağı güne kadar ‘parti kurucusudur, büyüğümüzdür’ diye sesimiz çıkmadı. Ama Erdoğan karşısına aday çıkmayı düşünecek birisi elbette haindir" açıklamasını yapmıştı. Dağ'ın tartışma yaratan konuşmasını yaptığı programda AKP'nin bazı İzmir milletvekilleri ile birlikte Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli de yer almışlardı.

Mehmet Metiner, AKP'li Dağ'ın Abdullah Gül'ü hainlikle suçlamasının ardından başlayan tartışmaya katılmıştı. Hükümete yakın Star Gazetesi yazarı eski AKP Milletvekili Mehmet Metiner, “Herkes için özgürlük” başlıklı yazısında “Sıra başkalarının özgürlüğüne geldiğinde sudan bahanelerle özgürlük katline girişenlerden olmamak lazım” uyarısında bulunmuşlardı.

“‘İhanet’ bahsinin çerçevesi hukuki olmalıdır. ‘İhanet’ ve ‘özgürlük’ denklemi hukuki bir çerçeveye somut olarak oturtulmazsa, her önüne gelen bir diğerinin üstüne çullanır… Kim ki bize başka telkinlerde bulunuyorsa ve bizi başka bir mecraya çekmek istiyorsa bilesiniz ki onlar bizi geçmişin egemenlerine benzeterek tüketmeye çalışmaktadır.” diyen Mehmet Metiner, anlaşılan suya ve sabuna dokunmadan elini yıkamaya çalışmakta ve zaten bilinen ayarını ortaya koymaktaydı.

AKP eski Milletvekili Mehmet Metiner daha önce de Star Gazetesi’ndeki köşesinde çok konuşulacak bir iddiada bulunmuşlardı. Metiner, darbeden 15 gün önce Bakanlara darbe olacağı haberinin verildiğini ve bunun dikkate alınmadığını yazmıştı. Metiner, 17/25 Aralık süreciyle ilgili olarak da 'Az kalsın liderimizin ipini çekecek yüce divan sürecine kendi reylerimizle sebebiyet verecektik' itirafları kafa karıştırmıştı. Metiner, Star Gazetesi’nde kaleme aldığı 'Dostun kim, düşmanın kim bil oğlum!' başlıklı yazısında; “15 Temmuz’dan 15 gün önce Bakanlara darbe yapılacağı bilgisi verilmesine rağmen bunun dikkate alınmadığını” belirterek, bu durumdan dersler çıkarılmaması durumunda yeni 15 Temmuz'ların kaçınılmaz olduğu yorumunu yapmıştı. Metiner, 17/25 Aralık süreciyle ilgili olarak da 'Az kalsın liderimizin ipini çekecek yüce divan sürecine kendi reylerimizle sebebiyet verecektik' diyen Mehmet Metiner; “15 Temmuz her şeyi yeniden düşünmemizi sağladı. Herkese her konuda ihtiyatlı olmayı hatırlattı. Ama 15 Temmuz ruhunun siyasete yansıması farklı oldu. 15 Temmuz ruhunu eksene alan bir siyaset ete kemiğe henüz büründürülemedi.” şeklinde örtülü sitemde bulunmuşlardı.

“15 Temmuz öncesinden gerekli dersler çıkartılabilseydi belki 15 Temmuz yaşanmazdı. Bundan sonra da 15 Temmuz’dan gerekli dersler çıkartılmazsa ve bu muhasebe yeni dönemin siyaseti olarak kristalize edilmezse farklı zamanlarda yeni 15 Temmuz’lar kaçınılmaz olur. Yeni 15 Temmuz’ların biçimi ve mahiyeti farklı olur sadece. Unutmayalım ki: 15 Temmuz’dan önce darbe döneminin ebediyen kapandığına nedense inandırmıştık kendimizi. Veya birileri bize bunu inandırmıştı. Darbeden 15-20 gün önce çeşitli bakanlarımıza ve güvenlik-istihbarat bürokrasimizin yetkili makamlarına “darbe yapılacağı söylendiğinde bu iddia dikkate bile alınmamıştı.” 15 Temmuz gecesi bile darbe ihtimali çoklarımızın aklına gelmemişti.” diyen Mehmet Metiner, acaba AKP kurmaylarından ve yüksek bürokratlardan kimleri ahmaklık ve duyarsızlıkla suçlamıştı?

Saadet Partili Cihangir İslami'den yapılan Abdullah Gül açıklaması da kafa karıştırıcıydı!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ’ın 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ‘Hainlikle’ suçlamasının ardından başlayan tartışmaya, Saadet Partisi de katılmıştı. Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Cihangir İslami yaptığı açıklamayla Abdullah Gül'e sahip çıkmıştı.

CHP listesinden seçilen ve Merve Kavakçı’nın eski eşi olan Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Cihangir İslami, “AKP'de Doğru ile Yanlış'ın, İyi ile Kötü'nün, Tutarlılıkla Çelişki'nin farkı silinip ortadan kalkmış, muhakeme yeteneği de yitirilmiş ve kararmıştır. Demokrasi ile ciddi problemleri vardır.’’ (Hamza Dağ’ı kastederek) “Bu beyefendinin, hakaretler ve ağıza alınmayacak sözlerle andığı zat eski Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül olmaktadır. Sayın Erdoğan karşısında Cumhurbaşkanı adaylığı gündeme geldiği için Sayın Gül’ü hainlikle suçlamaktadır” sözleriyle AKP’ye çatmıştı. “Gül’ün gösterdiği medeni cesaret ve duruş, FP kapatıldıktan sonra AKP’nin yolunu açmıştır. Fazilet Partisi’nde hiçbir üye Gül’ü hainlikle suçlamamıştır. Gül, Recai Kutan karşısında aday olmuş ve 521 oy alarak 633 oy alan Kutan karşısında kongreyi kaybetmişti, ama kimse ona hıyanet damgası yapıştırmamıştı...” diyen Cihangir İslami, kahramanlık taslarken hırsızlığını anlatan zavallı zevzek konumundaydı.

Bu “İslami” ambalajlı ve CHP kontenjanlı SP Milletvekili Cihangir Bey, bakınız “Türkiye’nin ve Muhalefetin Bekası” başlıklı yazısını da şöyle bağlamıştı.

“Bir bütün olarak muhalefet söz konusu olduğunda seçmenin aradığı ve görmek istediği şey, muhaliflerin sağlam, bilinçli ve kararlı bir duruş sergileyebilmesidir. Muhalefetin ortak bir dil ile Türkiye’nin önüne belirlenmiş, somut ve ortak hedefler koyabilmesidir. İşte bunlar çerçevesinde Türkiye’nin geleceği CHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin birlikte hareket edebilme ve hedefe yürüyebilme yeteneğine bağlıdır. Bu dört partinin birlikte hareket etmesi; içlerindeki küçük muhalefet gruplarının (özellikle HDP’ye karşı geliştirilmiş) itirazlarına rağmen, tabanda tahminlerin üzerinde karşılık bulacaktır. Bu dört siyasi parti Türkiye’mizin bütün unsurlarını, siyasi-sosyolojik yapılarını “çoğulcu demokrasi yanlısı” bir zeminde temsil kapasitesine sahip bulunmaktadır. Yapılması gereken bu partileri yakınlaşmaya itecek sivil bir baskının oluşturulmasıdır. Türkiye, kendi geleceği için kendisine dayatılan “Erdoğan ve AKP dayatması”nı aşmak zorundadır. Türkiye’nin bekası bir kişi veya partiye bağlı değil; bu aşma olayının içerisinde saklıdır. Türkiye bunu yapabilir ve yürüyüşüne devam etmek için yapmak mecburiyetindedir.”

Yani; Bay Cihangir’e göre, Türkiye’nin kurtuluşu; CHP, HDP, İyi Parti ve SP’nin, AKP’ye karşı irtibat ve ittifak kurup, söylem ve eylem birliği içinde aynı hedefe yürümelerine bağlıymış!.. Peh, peh, peh…

Ve zaten, eğer kafa yapısında ve damarında bir yamukluk olmasaydı, ayarı ve amacı malum Oğuzhan Asiltürk ve ekibi, bu adamı SP adayı yapar mıydı? Ve hele CHP, gerçekten Milli Görüş tavırlı ve İsrail karşıtı bir adamı kendi listelerinden Milletvekili olacak sıralara koyar mıydı?

Oysa; evet, Abdullah Gül, Siyonist odakların tertibiyle ve Temel Karamollaoğlu gibi özel adamlarının da teşvikiyle, CHP, HDP, İyi Parti ve Saadet’in ortak adayı yapılmaya çalışılmıştı. Hedefleri; iyice yıpranan AKP iktidarının yıkılışına engel olmak, bu sömürü çarklarını başka bir Milli Görüş kaçağı Abdullah Gül’le yürütmeye çalışmaktı. Evet, Abdullah Gül de, Recep T. Erdoğan da, Milli Görüş davasına ve Erbakan Hoca’ya açıkça hıyanette bulunmuşlardı ve işte bunun karşılığı malum ve mel’un odaklarca iktidara taşınmışlardı. Yani, AKP Gn. Başkan Yardımcısı Hamza Dağ gibileri, kimlere ve ne şekilde hainlik yapıldığının farkındaydı. Ama çok şükür ki Abdullah Gül’ün bu son hıyaneti devlet tarafından boşa çıkarılmıştı.

Yandaş yazarlardan Mehtap Yılmaz “Fırtınalı havada gemiyi ilkin fareler terk eder!” manşetini atmıştı!

“Hiiiç alçakgönüllü olmaya gerek yok! Türkiye, Avrupa Birliği’nin emniyet sibobudur! Bu yüzden Avrupa Birliği, Avrupa Parlamentosu ve hatta NATO aklını başına alsa çok iyi olur!.. Çünkü eğer Amerika’nın Türkiye’ye yaptığı ahlaksız dolar operasyonuna biraz daha seyirci kalırlarsa, “mülteci barajının” kapaklarını öyle bir açarız ki, o mülteciler giremesin diye sınırlarına dikenli teller ördükleri ülkelerinde yatacak yerleri kalmazdı! Avrupa’da önüne geçilemez bir mülteci patlaması yaşanırdı!.. Bu yüzden Amerika’nın PKK&PYD’ye binlerce TIR silah göndermesine, Sümüklü Fetoş’u ve mankurtlarını himaye etmesine ses çıkarmayan bu AB, AP, NATO gibi baskı grupları, Amerika’nın Türkiye ekonomisinin topuğuna sıktığı bu dolar operasyonunun bedelini çok acı bir şekilde ödemek zorunda kalırdı!” havaları atan Mehtap Yılmaz: “Haçlı Avrupa’nın rahatsız olmaması ve sıkıntıya uğramaması için, Büyük İsrail’e zemin hazırlanmak üzere boşaltılan Suriyeli mültecilerin bütün yükünü Türkiye omuzlamıştır!” gerçeğini itiraf buyurduklarının farkında mıydı?

“Eğer toplumun seçtiği, defalarca sahip çıktığı liderimiz Erdoğan’a bu ekonomik yaptırımlar sürerse, Türk milleti sıkılı bir yumruk gibi darbecilerin, ahlaksız dolar spekülatörlerinin suratına patlardı! Akıllı Avrupa Birliği, akıllı Avrupa Parlamentosu, akıllı Amerika, Türkiye ile dost kalırdı! Zira bu milletin karşısına hasım olarak çıkanlara karşı hakikaten çok tehlikeli ve baş edilemez bir gücümüz vardır! İş kötüye gelirse Trump, liderimiz Erdoğan’ın stratejik aklı devreye girer ve Trump, kendi kurduğu o kurt kapanına yakalanırdı! Sonra o ekşimiş hamur gibi duran yüzüyle halkının karşısına çıkacak yüzü falan da kalmazdı!” palavralarıyla nereye varacaklarını sanmaktalardı? Elbette derin ve yetkin bir Türkiye vardı, ABD ve AB’nin ve tabi İsrail’in planları boşa çıkarılmaktaydı. Ama bunda, acaba Sn. Erdoğan’ın stratejik aklının ne kadar payı vardı? Herhalde yakında bu da anlaşılacaktı!..

Fırtınalı havada gemiyi ilk terk eden fareler kimler olmaktaydı?

Uçağını satanlar… Malını mülkünü satışa çıkaranlar… Müslüman mahalleden tırtıkladıkları paraları yurtdışına kaçırma planları yapanlar… Berat Albayrak’ın konuşması sonrası, “Dağ fare doğurdu” diye sevindirik manşetler atan vatan haini korkaklar… Trump’ın dolar operasyonuyla Berat Albayrak’a nişan alan ahmaklar! Reis bu dolar operasyonunun altında kalsın da isterse memleket batsın psikopatlığına bağlayanlar! Dolara yatırım yapın, Erdoğan’la savaşın kafası yaşayanlar! FETÖ, PKK, İngiliz anahtarları, CIA’dan, MI6’dan, BND’den, BAE’den, MOSSAD’dan maaş alanlar yani içimizdeki beslemeler, tasmalılar… Brutüs’ler, Kabiller… Biz sizin vefasızlıklarınızın zaten farkındayız…”

Mesela, doların ani yükselişi ve AKP iktidarının panikleyişi üzerine Abdurrahman Dilipak şunları yazmıştı.

“Bana göre, sürpriz yok. Bir gün bu işlerin bu noktaya gelebileceğini düşünmemiz ve ona göre tedbirler almamız gerekiyordu. Ve böyle zor zamanlar için kadrolarımız olmalı, içeride ve dışarıda yardımlaşacağımız dostlar edinmeli idik. Edinmedik mi? Yok edindiklerimiz de oldu. Ama yol arkadaşlarımız arasında Allah’ın yardımının bize ulaşmasını engelleyen fasıklar ve münafıklar da vardı. Onlardan kurtulalım diye çırpındım ama, onlar bizi yasaklamaya, sesimizi kısmaya çalıştılar. (Elbette) Bunun bir faturası olacaktı. Oldu işte. Ne demişler, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”. Bu “içimizdeki beyinsizler” için de böyle, “Sam Amca”, “Global one number”(!) için de böyle.

Kapitalizmin krizi bu. Bu süreç Westfalya sürecinin sonu! 300 yıllık bir sürecin sonu bu. Sömürü imparatorluğunun geldiği nokta bu… Sistemin son hamlesi, “Tarihin Sonu” ve “Medeniyetler Arası Savaş” şeklinde tanımlanan BOP ve FETÖ hamlesi idi. Afganistan, İran, Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Libya, Tunus, 15 Temmuz, hepsi bu anlamda sistem krizinin öncü işaretleri... Sistem çöktüğünde kriz Amerika’yı, Latin Amerika’yı, Avrupa’yı, Asya’yı, tüm dünyayı vuracak. Bu işten Afrika, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya herkes etkilenecek, etkilenmeyecek hiçbir ülke yok.

Gezi muhtırasını uygulamaya koyun. Kanal İstanbul’dan vazgeçin, 3. Havaalanını ahır yapın, FETÖ davasını sonlandırın. PKK ile anlaşın, Güneydoğuda özerklik verin, BOP’u canlandırın, savunma sanayiinden vazgeçin, Ermenilerden özür dileyin, KKTC’den vazgeçin, Filistin’e destek vermeyin, Suriye’den çekilin. Michael Rubin’i ekonomi ve politika baş danışmanı yapın, o zaman dolar düşer, tamam mı! Ha unuttum, Türkiye NATO’nun ucuz asker deposu olacak. Başkanlık sisteminden de vazgeçin, Diyanet’i FETÖ’ye emanet edin, Patrikhane özerk olsun. İsrail ile savunma iş birliği anlaşması imzalayın. Eğitimi Fullbright’e, sağlığı Dünya Sağlık Örgütüne, ekonomiyi IMF ve Dünya Bankasına emanet edin...”[4] diyen Dilipak da “fırsatçı farelerden” sayılacak mıydı? Ve tabi Dilipak’a da sormak lazımdı: Uzun zaman BOP’un Eş Başkanlığını yapan, FETO’yu şımartıp, her dediğini yapıp ülkenin başına bela açan, 16 yıldır hala Fullbright anlaşmasını kaldırmayan ve yürürlükte tutan yetkili ve yürekli kahraman kim olaydı?! Gerçi bizim bildiğimiz Dilipak da herkesin çapının, çabasının ve amacının çok iyi farkındaydı… Ammaaaa!?...

 

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1] 16 Ağustos 2018 - Rifat Serdaroğlu

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız – 23 Ağustos 2018

[3] Bak: Serdar Turgut – 23.08.2018

[4] Abdurrahman Dilipak – 13.08.2018 - Bu Gidiş Nereye?


Bu yazarin diger makaleleri

SERDAR DENKTAŞ, ACABA HANGİ DİNDEN VE HANGİ KAVİMDEN?!
  1-4 Kasım 2007 tarihlerinde, "Türkiye'nin savunması, Kıbrıs'tan Başlar" sloganıyla...
Devami
ANLAMA KISIRLIĞI VE ALGI TUTSAKLIĞI
Kur'an'ın ilk emri, "oku!" olmasına rağmen okumuyoruz.. Kur'an'ın mealini ve manasını merak...
Devami
BU KAFAYLA EMİN BEY'LER ÇÖL DEĞİL BİR KÖY BİLE AŞAMAZ!
  Hürriyet'in havarilerinden Emin Çölaşan, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle...
Devami
ERBAKAN DEVRİMİNİN AYAK SESLERİ
  Yönetme sanatı! Örnek ve gerçek yönetici, kendisi perde arkasında kalarak,...
Devami
SİYONİST NETANYAHU’NUN “ORDUSUZ FİLİSTİN” AMACI… BİZDEKİ SABATAİST İSLAMCILARIN; ORDUYU ZAYIFLATMA ÇABASI!
İsrail baş belası Netanyahu’nun: “Ordusuz bir Filistin’e razı oluruz” sözleri,...
Devami
AKTÜTÜN SALDIRISI VE ORDUYA HAVLAYANLARIN SALYASI
  PKK'nın siyasi faaliyetlerini Avrupa'da yürüttüğü açıkça bilinmesine rağmen, Haçlı...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 99

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR