Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7976
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39341
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29464
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16803819

IP'niz: 3.219.31.204
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200773

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

HIYANET ŞEBEKESİ DAĞILIRKEN ŞEBEKLERİN YAYGARASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

HIYANET ŞEBEKESİ DAĞILIRKEN

ŞEBEKLERİN YAYGARASI

        

Kur’an’ı inkârcılarla, Onu istismarcıların ortak inancı; Demokratur Diktasıdır... Ortak Tanrıları ise Haçlı Batı Sevdası ve Siyonist Odaklardır!

CHP zihniyeti inkârcılığı, AKP tıyneti ise istismarcılığı esas alsa da, aslında “görünüşleri” farklı, ama “görüşleri=temel zihniyetleri” aynı olan siyasi yapılanmalardır. Bugünkü CHP’nin Atatürk’le, AKP’nin ise Erbakan’la istismar dışında hiçbir alâkaları olmadığını da özellikle hatırlatmak lazımdır. Lütfen dikkat edin; Kadına Şiddeti Önleme gibi makul ve masum bir kılıf altında, dolaylı maddeler ve ek protokollerle eşcinsellik, lezbiyenlik ve kadına sınırsız serbestlik gibi ahlâksızlıkları devlet koruması altında meşrulaştırıp yaygınlaştırmayı amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’nin… Ve yine 18 yaş altı, (12-17 arası) erkek ve kız çocukların; güya karşılıklı rızaları ve cinsel deneyim kazanmaları için kendi aralarında her türlü çarpık ve sapık ilişkiyi serbest bırakan Lanzarote Sözleşmesi’nin (ki maalesef her ikisi de sözde dindar kahraman Erdoğan iktidarınca imzalanmış ve içerikleri toplumdan saklanmıştır) yürürlükte kalmasını, hem CHP ve destekçi yan kuruluşları, hem de Sn. Cumhurbaşkanının kızının da yönetiminde bulunduğu KADEM gibi kuruluşlar ortaklaşa sahiplenip savunmaktadır.

İbn Haldûn'a göre bir toplumun çöküşü şunlara bağlıdır:

Modern sosyoloji ve siyaset-devlet biliminin kurucularından İbn Haldûn'a göre bir toplumun çöküşü şu belirtilerle ortaya çıkmaktadır:

• Kur’an’ı ve Resulüllah’ın kurallarını terk etmeye kalkışmaları.

• Dayanışmanın olmaması, danışma ve yardımlaşmanın ortadan kalkması.

• Üretimin zayıflaması, sanayi ve tarımın geri plana atılması.

• Tüketim (israf) çılgınlığının başlaması.

• Vergilerin artması.

• Adaletsizliğin yaygınlaşması, yandaşların ve işe yaramazların görevlere atanması.

• Umutların kırılması.

• Göçün hızlanması.

• Şeytani bir gurur ve kibirin artması.

• Gösteriş ve riyakârlığın yaygınlaşması.

Evet AKP işte bunların hepsini yapmıştır; bu nedenle yıkılması kaçınılmazdır ve yakındır. Çünkü AKP Kur’an’ın lafzını okuyup ahkâmını terk edilmiş bırakmıştır.

“(Kıyamet günü Allah’ın gönderdiği) Resul de şöyle diyecektir: ‘Ya Rabbi, kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş bıraktılar. (Lafzını okuyup durdular, manasını ve mealini anlayıp uygulamaya yanaşmadılar, hikmetini ve hükmünü araştırıp uygulamak üzere Onu temel başvuru kaynağı yapmadılar’ diye şikâyet edecektir.)” (Furkan:30)

Ayette geçen “HİCR” kelimesi, bir insanın başkasından ve yakınlarından… Yurdundan ve yuvasından… Davasından ve dostlarından; kalben, lisanen veya fiilen kopup uzaklaşması, onları terk edip ayrılması anlamını taşır. (Bak: Rağıb El İsfehanı-Müfredat)

… (Huysuzluk eden kadınları) sonra yataklarında “Mehcur” bırakın… (Nisa: 34) ayeti, yanlışlarını anlamaları için onları bir müddet terk edip uzaklaşın anlamındadır.

“Bunun üzerine Lut, ona (Hz. İbrahim’e) iman edip dedi ki: “Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim (gaflet, cehalet ve rezaletten uzaklaşıp Hakka ve hayra gideceğim). Çünkü şüphesiz O, Güçlü ve Üstün olandır, Hüküm ve Hikmet sahibidir.” (Ankebut: 26) ayeti de her türlü Bâtılı ve berbat huyları ve kötü alışkanlıkları terk edip, Allah’a yönelmeyi ve O’nun rızasına erişmeyi anlatmaktadır.

Erdoğan ve iktidarı; “karşılıksız para, faiz, swap vb.” gibi akla zarar saçmalıklarla çözümler arıyorlar… Sonra da ‘şahlanacağız’ diyorlar! Bir kere Allah’ın kitabına baksalar, bir kere onun doğru yazdığına iman etseler de çözümü faizlerde, swaplarda aramasalar, kurtulacaklar. “Kur’an’ı mehcur edinmek” yani lafzen inandığını söylediği halde fiilen Kur’an’ı terk etmek; ayeti bu konuda çok önemlidir. Kur’an’ı, her konuda rehber edinmeli, hidayetimiz olmalı ki çözümleri onda bulalım. “Çözüm Adil Düzen’de” diyoruz ya; ne demek istediğimizi açıklayalım.

Akla, Kur’an’a ve bilimsel genel doğrulara dayalı Adil Düzen’de, böyle dolarla, faizle, enflasyonla oyunlar oynayamazlar. Adil Düzen reeldir, yani Hak’tır. Çözümleri Kur’an’dan ilmi metotlarla çıkarır. Hayaller değil, reel gerçekler üretilip hazırlanır. Komik olan ise Hakkı Bâtıl, Bâtılı Hak saymalarıdır. Çok daha komiği; bizi komik görmeleri, ‘hayalci’ demeleri, ‘sizden hiçbir şey çıkmaz’ demeleri, alay etmeye kalkışmalarıdır. Ancak kimin komik durumda olduğu ortadadır…

“Kur’an’ı mehcur etmek” ayeti aslında, mü’min ve müttaki görünen münafıkların genel tavrını yansıtmaktadır.

Önce ilgili Kur’an ayeti: “Resul dedi ki, ‘Ey Rabbim, kavmim bu Kur’an’ı bırakıp gidilen edindiler. / Ve kâle’r-rasûlu yâ rabbi inne kavmî-ittehazû hâzâ’l-kur’âne mehcûran’” (Furkan: 30) Bu ayet bize pek çok şey anlatmaktadır. Bu ayetteki “haza’l-kur’âne” ifadesi Kur’an’ın tamamıdır. Çünkü Kur’an’da Kur’an’ın tamamı anlatıldığında başında “haza” getirilip söze başlanır.

Bu ayetteki “resul” sadece Hz. Muhammed (S.A.V) değildir, çünkü yalnız Onun kavmi Kur’an’ı bırakıp da Hak’tan ayrılmamıştır, tam tersine onların bir kısmı yani Sahabe-i Kiram Kur’an’a sahip çıkmışlardır. Bu ayette “Kur’an’ı mehcur edindiler” denilip, “Kur’an’ı mehcur kıldılar” denmemesi oldukça anlamlıdır. Aslında anlam olarak beklediğimiz “Cealû hâzâ’l-kur’âne mehcûran” şeklindeki bir kelamdı. Eğer bu şekilde “kıldılar” deseydi, Kur’an’ı bırakıp gittikleri anlaşılırdı.

“Edinme” ile “mehcur” kelimesi zahiren çelişmekte olan iki kavramdır. “Mehcur” bırakıp gidilen manasınadır. “Mehcur olarak edinme” ise çok şaşırtıcıdır. Hem bırakıp gideceksin, hem de edineceksin!.. O zaman Kur’an niçin “edindiler” demiştir de “kıldılar” dememiştir? sorusu üzerinde yoğunlaşmak lazımdır.

“Edindiler” demekle “Kur’an’ı zahiren ve istismar niyetiyle sahipleniyorlar, ‘bizim Kur’an’ımız’ diyorlar, ama Onun emir ve hükümlerini hesaba katmıyorlar, dikkate almıyorlar, tam tersini yapıyorlar, temel ölçü edinmiyorlar ve uygulamıyorlar.” demektir. Kur’an’ın verdiği öğütlere uymuyorlar, emirlerine ve yasaklarına uymuyorlar, helâllerini helâl, haramlarını haram saymıyorlar demektir. Kur’an’ın getirdiği çözümlerle ilgilenmiyorlar demektir. Kısacası, Kur’an ellerinde duruyor, üzerine el basıp yemin bile edebiliyorlar ama içeriği ile ilgilenmiyorlar anlamına gelir.

Evet, tam da günümüze dikkat çekmekte ve halimizi deşifre etmektedir.

Ayetteki “resul” günümüzdeki davetçi ve rehber resullerdir. Yani gelecek olan tebliğciler ve Hak önderleridir. Kur’an’ın günümüzdeki takipçisi ve elçisidir. Geldiği zaman veya ahirette geçmiş zaman olarak bu ifadeleri söyleyecektir. Çünkü bu resul her kavme özgüdür, ayette ‘kavmim’ demektedir, tüm insanlık âlemi için geçerli bir davetten ziyade ülkeler çapındaki tebliğe işaret etmektedir.

Allah bizi Kur’an’ı mehcur edinmekten korusun ve kurtarsın... Allah bizi Kur’an’la yaşatsın... Allah bizi Kur’an’ın emirlerini uygulayan, Kur’an’ın çözümleri ile yaşayan bir topluluk kılsın…”[1] (Amin.)

“Mehcur kılmak-tutmak” görünürde Kur’an’ı baş üstünde taşımak ama gerçekte Onun içeriğine, mana ve mealine hiç bakmamak, emir ve hükümlerini ölçü tutmamaktır. Daha da kötüsü, Kur’an’ı ve İslam’ı dünyalık heves ve hesapları için bir istismar ve suiistimal aracı yapmaktır. Haçlı AB’nin, (İstanbul Sözleşmesi gibi) haksızlık ve ahlâksızlık temelli dayatmalarını Kur’ani esaslardan önemli ve öncelikli saymaktır. Yani, Kur’an’ı zaten inkâr edenlerin Onu sonradan terk etmesi söz konusu olamayacağına göre bu ayeti kerime; Kur’an’a inandığını söyledikleri halde Onun hüküm ve haberlerine aykırı davrananları uyarmaktadır.

“Kur’an’ı terk edilmiş bırakmak”; anayasalar yapılırken, kanunlar hazırlanırken, kurumlar oluşturulurken, eğitim sistemi belirlenirken, basın-yayın prensipleri ve sosyal medya disiplini ayarlanırken… Ekonomik ve ticari girişimler ve banka-kredi işlemleri düzenlenirken… Sosyal hayat ilişkileri ve siyaset-yönetim sistemi kurulurken… Evet, bunların hiçbirinde ve hiçbir evresinde, Kur’an’a başvurmamak, İslami öğüt ve ölçüleri hesaba katmamak, Kur’an’ı terk edilmiş bırakmaktır. Kur’an, gizli inkârcılar ve istismarcı münafıklar için hayatın esası değil, sadece aksesuarıdır.

Günümüzde ve Türkiye’mizde; Kur’an’ı açıkça inkâr edenlerle, Onu alçakça istismar edenler, aslında aynı Şeytani odakların hizmetkârlarıdır.

Bazıları, (halktan korktukları için) doğrudan olmasa da, dolaylı biçimde Kur’an’ın ahkâmını (İlahi kanun ve kuralları) artık gereksiz ve geçersiz sayarak, bir kısmı da dindar kahramanlık rolü oynayıp sıkça din istismarı yaptıkları halde, Kur’ani esasları hiçbir konuda temel ölçü tutmayarak sapıtmaktadır. Yani zahiren inkâr edenlerle, görüşleriyle (zihniyetleriyle) sözde iman ehli geçinenlerin görünüşleri (bazı eylem ve söylemleri) çelişse de, gerçekte hepsi de Kur’an’ı terk etmiş konumdadır.

Kim duyarsız ve tutarsızdı; Bahçeli mi, Erdoğan mı?

MHP lideri Devlet Bahçeli'nin AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Ayasofya kararına hararetle destek çıkmasının ardından, Bahçeli'nin 28 Mayıs 2015 tarihinde Trabzon Mitingi'nde Ayasofya hakkında yaptığı konuşma yeniden gündeme taşınmıştı. 2015’te Erdoğan'ı kıyasıya eleştiren Bahçeli, "Bunlar sırf tertemiz mü’min duygularla oynamak ve sömürmek için Ayasofya Camii’ni bile kullanmaktan sakınmayacaklardır. Çünkü bunların freni patlamış, başkanlık hırsı ve ülkeyi parçalama hesabı ve Türklüğü yok etme çabası akıllarını başlarından almıştır." ifadelerini kullanmıştı. Devlet Bahçeli o konuşmasında şunları açıklamıştı:

“Erdoğan şuursuzca konuştukça, 7 Haziran’da kâbus yaşayacağını anladıkça, kontrolden, iz’andan ve yoldan çıkmaktadır. Trabzonlu kardeşlerim, yüce dinimiz, Efendimizin kutlu tebliği istismar kuşatmasıyla sarsılmaktadır. Erdoğan Vatikan’ı örnek gösterirken hiç mi yüreği sızlamamıştır? Ve Vatikan’ı başka hangi konularda örnek almaktadır? Acaba papaz cübbesi giyip poz verirken aklından geçenler neler olmaktaydı?.. Geçtiğimiz yıl, Papa’yla her konuda fikir birliği içinde olduğunu söylerken neyi amaçlamıştı? Türkiye’nin tuzağa çekildiğini artık anlamak lazımdır. Türk milleti kilise açıp cami yıkan ahlâksızların kapanındadır. Bunlar sırf tertemiz mü’min duygularla oynamak ve sömürmek için Ayasofya Camii’ni bile kullanacaklardır. Çünkü bunların freni patlamış, başkanlık hırsı, bölünme hesabı, Türklüğü yok etme amacı akıllarını başlarından almıştır…

Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, karşılarında Müslüman Türk milletinin güvencesi Milliyetçi Hareket Partisi vardır. Hangi senaryoya bel bağlarlarsa bağlasınlar, Türkiye sevdalıları bu müşriklere, bu günahkârlara, bu zalimlere engel olacaktır. Despotun oyununu bozmak için Bizimle Yürü Trabzon. 17-25 Aralık’ın hesabını görmek için Bizimle Yürü Trabzon. Mazlumlara, kimsesizlere, evsizlere, barksızlara, öksüz ve yetimlere sahip çıkmak için Bizimle Yürü Trabzon.”[2]

Şimdi sormak ve yanıtını bulmak lazımdı: Dört yıl öncesine kadar tam 14 yıl boyunca bu gerçekleri haykıran Sn. Bahçeli’ye, bu denli sırıtan ve herkesi şaşırtan bir geri adım atmasına yol açan; gerçekten “Beka sorunları ve ülke çıkarları mıydı? Yoksa şahsi mahcubiyet ve mecburiyetleri mi vardı? Veya Sn. Erdoğan kirli hesaplarından vazgeçip, Milli çıkarlara sahip çıkmaya mı başlamıştı?”

Evet, ciddi ve gerçekçi hiçbir ideali, prensibi ve projesi bulunmayan, günübirlik ve sloganik laflarla camiasını avutup oyalayan kafalarla nereye varılacaktı? Bâtılın, (Kur’an dışı saplantı ve safsataların) peşine takılanlarda, duyarlılık ve tutarlılık aramak boşunaydı. Nefsani çıkarları ve dünyevi hesapları neyi gerektiriyorsa ona göre tavır almak bunların alâmeti farikasıydı!...

Türkiye’de Yahudi Baronların katkılarıyla nasıl BAŞBAKAN olunmaktaydı?

Yıl 2001, MHP + ANAP + DSP koalisyonu dönemiydi. Tarım Bakanı Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, Müsteşar yardımcısı ise Rıza Rençberoğlu idi.

Sn. Rıza Rençberoğlu nakletmişti: O dönemde ben Müsteşar yardımcılığı görevimi ifa ederken bir gün Bakan beni acele kaydı ile odasına çağırdı ve odasına gittiğimde yanında 2 kişi daha vardı. Alarko holdingin sahibi Üzeyir Garih ve 12 Eylül cuntası paşalarından Işık Biren Paşa ile oradalardı. Sn. Bakan, Üzeyir Garih’i ve yanındaki emekli Paşa’yı tanıttı ve bana; “Üzeyir Garih’in, Türkiye’nin ve Türk tarımının geleceği için çok önemi olan ve tutarı 100 milyar doları bulan çok büyük bir yabancı yatırımını öngören tarımsal bir proje getirdiğini” hatırlattı. Bakan Bey Üzeyir Garih’e benim Bakanlık üst yönetiminde bu projeyi en iyi şekilde yürütebilecek kişi olduğumu söyleyerek tanıştırdı. Bu projenin Urfa’nın Harran Ovası’nda dünyanın en büyük tarımsal bir “HARRAN TEKNOKENT (Gapropark)”ın kurulacağını, bu teknoparkta Harran Ovası’ndan yüksek teknoloji ile elde edilen ürünlerin ileri bir teknoloji ile işlenerek özel havaalanı vasıtasıyla bütün dünyaya doğrudan ihraç olunacağını, Harran Ovası’nda dünyanın en gelişmiş tarım teknolojisi uygulanacağını, projeyi de bizzat kendisinin takip edeceğini ve kendisi için çok önemli olduğunu vurguladı. (Yahudi vatandaşımız Üzeyir Garih, rahmetli Türkeş’in de şeyhi olduğu söylenen Küçük Hüseyin Efendi’nin Eyüp Mezarlığı’ndaki kabrini ziyareti sırasında bıçaklı bir saldırı sonucu bu dünyadan ayrılmıştı.)

Bakan Bey bana; bu projeyi hiçbir kimseyle paylaşmadan kesinlikle gizli olarak yalnız başıma yürüteceğimi, bundan sonraki toplantıları kendisi katılamadığı takdirde -Üzeyir Garih’in istediği zaman- toplantıyı benim yapmamın talimatını aktardı. Bu proje dökümanlarını ve programlarını ilk toplantımızda açtığımızda, projenin GAP bölgesinde uygulanacak şekilde Amerika’da detaylı bir şekilde hazırlanmış olduğunu anladık, çok büyük aydinger kağıtlarından renkli olarak yapılmış ve birbirinin üstüne kapanan katmanları olan projeyi ve nasıl bir yol izleneceği konularında bir dizi kararlar aldık. Daha sonraki günlerde ve haftalarda çeşitli zamanlarda bir araya toplandık. Işık Biren Paşa projenin koordinatörlüğünü yapmaktaydı. Bakanın başkanlığında yapılan toplantıda proje için yer tahsisi tespiti için Urfa Tarım İl Müdürlüğüne talimat buyurmuşlardı. Üzeyir Garih’in yer tespiti yapma konusunda gönderilecek ekibe, ısrarıma rağmen ben ve bakanlıktan herhangi bir eleman alınmamıştı.

Ben kuşkulanmaya başlamıştım. Toplantılarda bazı proje detayları açıklanmıyor ve ısrarlı sorularıma ya muğlak cevaplar alıyordum ya da Bakanın müdahalesiyle konu muallakta kalıyordu. O dönemdeki Urfa Tarım İl Md. Rüstem Çoşkun’a çok güvendiğim için onu aradım ve endişelerimi anlatarak çok dikkatli olmasını, gelen heyetin esas niyetlerinin ne olduğunu çok iyi incelemesi talimatını verdim. Heyetin dönmesinden sonra Sn. Rüstem Coşkun beni aradı ve “Heyetin Harran Ovası ile pek ilgilenmediğini, daha kuzeyde Atatürk Barajı’nın kenarında; Garih ekibinin daha önce kendilerince tespit ettikleri yerlere ait haritaları incelediklerini, çok engebeli tepelik ve tarıma elverişli olmayan bir bölgeden 50.000 dekarlık bir alanın ayrılmasını istediklerini” belirtti. Ben de istedikleri o bölgenin bir özelliğinin olup olmadığını sorduğumda il müdürümüz bu konuyu araştırdığını ve “o bölgenin İsrail için son derece önemli olduğunu anladığını, Tevrat’ta belirtilen kutsal toprakların merkezi sayıldığını, İsrail’in ele geçirilmesi gereken ilk hedefleri arasında yer aldığını” söyledi.

Benim bu konuda başından beri endişelerim olduğu için çok şaşırmadım. Alarko’nun sahibi Musevi işadamı Üzeyir Garih’in Urfa ilinde öyle bir elverişsiz arazide inanılmaz bir rakam olan 100 milyar dolarlık böyle bir tarımsal yatırım yapması zaten pek anlamlı bulunmamıştı. Bu tarihlerde resmi bir görev için Amerika’nın Seatle kentine gitmem gerekiyordu. Uçak bileti lüks mevkiden alınmıştı. Binişte ön sırada otururken tesadüfen (belki de bilinçli ayarlanmıştı!) Üzeyir Garih de geldi, beni görünce selamlaştık ve yanıma oturdu. Amerika’ya kadar hem proje konusunda hem de diğer konularda uzun süre sohbet etme fırsatı yakaladık. Üzeyir Garih; “Meclis’te MHP’nin 128, DSP’nin ise 82 milletvekiline sahip olduklarını, Devlet Bahçeli’nin ise buna rağmen ısrarla Başbakan olmaktan sakındığını, oysa bu fırsatın kaçırılmamasını söyleyerek Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’in Başbakan olması gerektiğini” hatırlattı. (Bakan bu ifadeyi Bakanlık üst yönetimi olarak DÜÇ misafirhanesinde yediğimiz bir akşam yemeğinde bizlere hitaben de söylemişti. “Başbakanlık MHP’nin hakkıdır ama Bahçeli istemiyor, siz boş durmayın, benim Başbakan olmam konusunda propagandamı yapın” demişti ama biz bürokratlar onu yakından tanıdığımız için hiçbirimiz ciddiye almamıştık.)

Üzeyir Garih ile uçaktaki sohbetimizin devamında; “Bakanınız ile ABD tarafından kabul edilmiş bir program dahilinde ABD’ye beraber yola çıktıklarını, ama Hüsnü Yusuf Gökalp’in Üzeyir Garih ile ABD seyahatinde beraber görülmekten kaçındığını, bu sebeple bakanı İstanbul’dan başka bir uçakla Washington’a yolladığını ve orada buluşacaklarını” anlatmıştı.

“Amerika’da henüz 15 günlük Tarım Bakanı için çeşitli fikir ve düşünce grupları, vakıflar ve strateji kuruluşları ile bir görüşme programı hazırladığını, bu program dahilinde ABD’deki Yahudi lobisine ait etkili kuruluşlarla yapılacak özel toplantılarda sunumlar ve kabuller yapacaklarını” da hatırlattı. Ve bana, “Bakanınızı Başbakanlığa hazırlıyoruz, inşaallah bir aksilik çıkmaz ve Hüsnü Yusuf Gökalp kesin Başbakan olacak buna hazırlanın!” diye uyarmıştı. Türkiye’ye döndüğümde hemen Bakanın özel kalemi görevini yürüten Yüksel Durna’ya Sn. Bakanın nerede olduğunu sordum. “Bakanın 8-10 gündür İstanbul’da bulunduğunu ama nerede olduğunu bilmediğini ve telefonuyla da kimseyle görüşmediğini ve kapalı olduğunu” söyledi. Daha sonra yaptığım araştırmalarda T.C’de bir koalisyonda Tarım Bakanı olan kişinin ne Başbakan Yard. Devlet Bahçeli’den ve ne de Başbakan Bülent Ecevit’ten herhangi bir resmi veya gayri resmi izin almadan 17 günlüğüne gizlice Amerika’ya gittiği anlaşılmıştı.

Proje konusunda toplantılarımız devam ediyordu.

Bir toplantıda (Ü. Garih katılmamıştı) dayanamadım ve yalnızken Işık Biren Paşa’ya; “Bu projenin uygulama detaylarının pek belli olmadığını ve bana bunların açıklanmadığını belirtip, projenin Harran Ovası’nda değil de tarımla ilgisi olmayan bir yerden seçilmesinin sebebi ile esas amacının ne olduğunu” ısrarla sormam üzerine bana; “Proje kapsamında seçili 50.000 dekarlık alanda 50.000 adet müstakil ev yapılacağını, aile 4 kişi olursa 200.000 kişilik bir yeni şehir kurulacağını, bu evlerde yalnızca Teknokent’in yürütülmesinde görev alacak İsrailli teknik kadroların kalacağını ve oraya yabancıların girmesine müsaade edilmeyeceğini” söyledi. Ben de “Yani oraya Türk mühendisler giremeyecek mi?” diye sorunca bana: “Maalesef proje kesin, öyle öngörülüyor, herhalde onu da değiştiremeyeceğiz” diye yakınmışlardı.

Ben artık dayanamadım ve Işık Biren Paşa’ya “Bu projenin rahmetli Turgut Özal’ın Van Gölü kıyısındaki 20.000 konutluk ‘Ermeni emeklilerinin tatil bölgesi’ ihanet projesini çok anımsattığını ve şimdi Atatürk Barajı kıyısındaki tespit edilen yerin de Yahudilerin kutsal topraklarının Merkezi sayıldığını, Yahudilerin dünyada ilk ele geçirmek istedikleri yerlerin başında yer aldığını tespit ettiğimi, kendisinin TSK’nın bir paşası olması hasebiyle ettikleri yemin gereği ömrünün sonuna kadar SS istihbarat subayı olmak zorunda olduğunu” kendisine hatırlatıp böyle bir projeye nasıl hizmet edebileceğini sordum. Kendisi çok mahcup olmasına rağmen bir şey söyleyemedi. “Yapacak bir şey yok, proje böyle hazırlanmış” dedi ve ayrıldık.

Aynı gün akşamı Bakan Hüsnü Yusuf Gökalp’in odasına girdim ve kendisine olayı tek tek anlattım. Bu yürüteceğimiz projenin tam bir “ihanet projesi” olduğunu Turgut Özal’ın projesini de anlatarak böyle bir hıyanetin içerisinde kendisinin “Başbakanlık karşılığı mı yer aldığını” sormam üzerine çok bozuldu. “Bunu daha sonra görüşürüz” diyerek beni odadan çıkardı. Aynı günün akşam üzeri beni telefonla arayarak; “Bugüne kadar o toplantılardaki bütün dokümanları, bütün planları, bütün notları, hiçbir istisnası olmadan hepsini paketleyip kendisine ulaştırmamı” istedi. Ben de hepsini toparladım odasına gittim, getirdiğimi söyledim. Beni: “Bundan sonra hiçbir yerde bu toplantılardan ve projeden kesinlikle konuşmayacaksın, şimdi çıkabilirsin” diye uyardı. Bu konuda ne yapmam gerektiğini epey düşünüp taşındım. 3 gün sonra Başbakan Yrd. Devlet Bahçeli’ye konuyu anlatmak amacıyla gitmeyi kararlaştırdım. İlk seferinde 1.5 saat bekletti ve görüşmekten sakındı. Israr ettim, 2 defa daha randevu istedim, bekledim yine kabule yanaşmadı. O zaman anladım ki Bahçeli’nin bu İhanet Projesinden haberi vardı ve arkasındaki kişiler arasındaydı. (Tabi ki Tarım Bakanının BAŞBAKAN olacağından haberi yoktu.) O günden sonra bugüne kadar Bahçeli ile hiçbir yerde görüşme fırsatımız olmadı. (MHP’li Hüsnü Yusuf Gökalp, “Türkler yoğurdu bulup insanlığa hediye etmişlerdir. Başka bilimsel buluş yapmalarına gerek kalmamıştır!” buyuran ve İsrail tohumlarına Türkçe isimler takan insandır!?)

MHP’li Bakan Hüsnü Yusuf Gökalp’in; bütün bunlara rağmen Başbakanlığa giden yolun; HARRAN TEKNOKENT-GAPROPARK projesi ile ilgili kanun teklifinin Meclis’ten çıkmasında görerek, kanun teklifini gizlice ve alelacele hazırlatıp Başbakan Yrd. DEVLET Bahçeli’ye imzalattıktan sonra TBMM’ye kendi eliyle taşıdıklarını anladım… Aradan bir hafta geçmişti, sekreterim Hülya Polat şaşkın bir şekilde bana; “3 kişinin acil ve yalnız görüşmek istediklerini, makam odamın boşaltılmasını emrettiklerini” söyleyip, “değişik tipte ve sert insanlar olduklarını” hatırlattı. Ben de merak ettim hemen içeri almasını istedim. İçeri girenler, sivil idiler ve yaşları 50 civarındaydı, sert görünüşlü insanlardı. Sivil olmalarına rağmen topuk selamı vererek kendilerinin devleti temsilen geldiklerini söyleyerek konuya girdiler. Harran-Teknokent Projesi ile ilgili olarak; “O proje Meclis’ten geçmez siz rahat olun” diyerek devletin devamlılığını hatırlattılar ve bu projeye karşı tutumum ve hassasiyetimden dolayı, yazılı bir takdir belgesi veremeyeceklerini vurguladılar. Böyle önemli ve hassas bir konudaki duyarlılığımdan dolayı ismini vermedikleri kamu kuruluşları adına “alnınızdan öpüyoruz!” diyerek teşekkür edip ayrıldılar. Herhangi başka bir bilgi ve isimleri ısrarıma rağmen açıklamadılar. Kendilerine kahve ikram ettim. Benim intibam, gelenler üst rütbeli subaylardı. Bakanın kendi eliyle Meclis’e teslim ettiği ve adım adım takip ettiği Urfa Harran Teknokent (Gapropark) Projesi kanun tasarısı; daha sonra komisyonlara havale edildi. Bilindiği üzere TBMM’de komisyonlarda uzun görüşmeler sonucunda değiştirilip alâkasız bir hale getirilerek “Üniversitelerde Teknoparkların Kurulması” şeklinde kabul edildi. Bu gelişmeler üzerine Bakanın Başbakan olma ihtimali kalmayınca benden intikamını almaya yöneldi. Önce bana bağlı kuruluşları kendine bağladı. Teftiş K. Başkanına emirle benim hakkımda işlem yapılacak suçlar arattırıverdi. Bir şey bulamayınca, 2 yıl önceki Daire Başkanlığım dönemindeki 9 kişilik teknik bir kurulda imzam var diye alelacele ve saçma sapan bir gerekçe ile benim de dahil olduğum 9 kişi hakkında soruşturma açtı. Soruşturmayı gerekçe göstererek Devlet Bahçeli imzası ile beni hemen görevden aldı. Mahkeme bu davayı; kısa bir sürede “iddia edilen suçlamaların tamamı oluşmamıştır” diyerek tümüyle reddetti. Ama buna rağmen Bakan beni göreve başlatmadı. Bu GAPROKENT olayını; “Görevden alındı da onun için bakana iftira ediyor derler” mantığı ile çok samimi birkaç arkadaşlarım dışında kimseye anlatamadım. Rıza Rençberoğlu diyor ki:

“Devlet Bahçeli’nin son yıllarda MHP’nin ve kendisinin geçmişine rağmen yaptığı şaşkınlık derecesindeki tutarsızlık ve tezatlarının, tehlikeli kararlara zemin açmasının ve yaptığı siyasi zikzakların sebebinin; kendisine verilen talimatları yerine getirmek olduğu kanaatim oluştu. Yine Bahçeli’nin; CIA’nın yürüttüğü, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Araplardaki petrolü kontrol altında tutmak amacıyla; Müslüman ülkelerinin rejimlerini ve sınırlarını yeniden dizayn etme projesi olan BOP’un gereği olarak; EŞBAŞKANI Tayyip Erdoğan olan PARTİ DEVLETİ’nin “ve göstermelik HİLAFET rejiminin kurulmasına” nasıl ve neden hizmet ettiğini de anlamış oldum.”

Bu açıklamalar; Türkiye’de Başbakan olabilmek için en az 15 gün ABD’de Yahudi lobi kurumları ve Siyonist strateji kuruluşlarının düzenlediği özel eğitim ve söz verme törenlerine katılmak gerektiğine güzel bir örnektir. Ve zaten ÖZAL, ECEVİT ve ERDOĞAN’ın bu 15 günlük beyin yıkama ve işbirliğine hazırlama programlarına katıldığı da bilinmektedir.”[3]

Kur’an’ı terk eden kafalara sormak lazımdı: Amerika bize dost muydu, düşman mıydı? Bu Amerika’nın güdümünde bekamız ve bağımsızlığımız nasıl korunacaktı?

ABD’nin önemli stratejistlerinden emekli Yarbay James Reese 15 Ekim 2019’da Washington Examiner’den Tom Rogan’ın “Kürtleri Kurtarıp Güçlendirecek, Erdoğan’ı Paketleyecek, Amerikan Çıkarlarına Hizmet Edecek Anlaşma Sanatı” başlıklı yazısında Siyonist planlarını açığa vurmuşlardı.

“Başkan Trump’ın Ortadoğu’ya dönük endişelerini cevaplayacak bir proje hazırlandı. Amerika bu bölgede çok sayıda kayıp verdi ve büyük bir hazine batırdı. Biz, Amerikan ekonomisine destek sağlayan bu çalışmayla Başkan’ın da desteğini alacağımıza inanıyoruz. (…) Deyrzor’daki Kürtlerin ve Arap aşiretlerinin bu çalışmaya ihtiyacı vardır. Dış destek olmadan bölgedeki petrol sektörünü büyütmeleri imkânsızdır, bunu Amerika yapmazsa, Rusya yapacaktır. Rusya önce bölgedeki birkaç kuklayı kullanıp petrol sahalarına el koyacak, sonra da herkesi devre dışı bırakıp Beşar’la birlikte çalışacaktır (…) Petrolün Kürtlerin eline geçmesi Türkiye’yi ve Erdoğan’ı da rahatsız edecektir ama, herhalde, bölge petrolünün Türkiye’deki petrol borularından akışı için bir tarife uygulaması onları susturacaktır. Erdoğan’ın bu tür gelirlere ihtiyacı vardır. Ayrıca, kendisine buradan sağlanacak gelirin, PKK’nın kasasına girmeyeceğine ilişkin garantiler verilip avutulacaktır. Eğer bunlara rağmen yine bize destek olmazsa, bu kez Amerika’nın Türkiye’ye dönük ekonomik yaptırımları ve şahsi hesapları devreye sokulacaktır!..”

İşte bu Amerikan Kongresi’ndeki Siyonist lobinin önemli ismi Senatör Lindsey Graham’ın arabuluculuğuyla, henüz 20 ay önce kurulmuş bir Amerikan petrol şirketinin elebaşı Mazlum Kobani ile anlaşma imzalamasının 10 ay önce açıklanmış planıdır.

Mazlum Kobani’nin, ABD ve Avrupa’da köpürtülen, PKK ile bağlantılı olmaktan çıkarılmış görüntüsüne yaslanan yeni bir şeytani strateji ile karşımıza çıkarılmaktadır. Bekaa Vadisi’nde yerleşik Abdullah Öcalan’lı PKK 1.0 sürümü, Kandil ikâmetgâhlı Murat Karayılan-Cemil Bayık’la PKK 2.0 sürümüne dönüşmüştü. Şimdi belli ki, Haseke merkezli Mazlum Kobani liderlikli bir PKK 3.0 sürümüne hazır olmamız dayatılmaktadır. Eski haliyle artık son kullanım tarihine gelmiş PKK’nın tasfiye edilip devre dışı bırakıldığı, yaşlı kadronun Ortadoğu’nun dışına çıkarıldığı, ama Mazlum Kobani ile terörden elini-eteğini çekmiş, aksine DEAŞ gibi terör gruplarıyla çatışan demokratik (!) halk hareketinin yerini aldığı bir senaryo ile Erdoğan Türkiye’si oyalanmaktadır[4] itirafında bulunan yandaş yazar haklıydı.

Hatırlayınız, S-400 hava savunma füzelerini uzun görüşmeler sonrasında Rusya'dan satın aldık. Rusya ile anlaşma süreci 2017 tarihinde başlamıştı. Karşılığında Rusya'ya tam 2.5 milyar dolar para yatırdık. Bu süreçte gerek NATO ve gerekse ABD, Türkiye'nin bu alımı yapmasına ısrarla ve defalarca karşı çıkmıştı. Sn. Erdoğan ise; “Siz bizim işimize karışamazsınız. Biz istediğimizi yaparız!” havaları atmıştı.

Devlet olarak savunmamızla ilgili bir alışveriş yapmışız… Ve üstelik bu iş için satıcıya 2.5 milyar dolar para yatırmışız. Ama hiçbir işlevsellik kazandırmadan hangarlara kapatmışız. Oysa “Bu sistem çalışmayacaksa, bu durumda dünyanın en pahalı hurda deposunun sahibi olacağız” diyenler haksız mıydı?

“Ayrıca ABD'den satın almayı planladığımız son model F-35 jetler vardı. ABD ile bu konuda uzun görüşmeler yapıldı… Ve sekiz adet F-35 için anlaşma imzalandı ve karşılığında ABD'ye bir milyar 250 milyon dolar para aktarıldı. Uçaklar artık bizim malımız sayılırdı. Ancak ABD bu konuda da su koyuvermeye başladı. S-400 sorunu çözülmezse üretimi biten F-35'leri Türk ordusuna teslim etmeyeceğini açıkladı… Ve dediğini aynen yaptı! Uçaklara el koyarak bunları ABD Hava Kuvvetlerine devretmekten sakınmadı. Recep Bey çok kızmıştı, gerekirse dava açacağımızı falan haykırmıştı! İyi de, bu uçakların bedeli olan 1 milyar 250 milyon dolarımız nerede yatmaktaydı? Şimdi şu tabloya bir kez daha göz atalım! 2.5 milyar dolar artı 1 milyar 250 milyon dolar eşittir 3 milyar 750 milyon dolarımız elimizden alınmış ama hiçbir işimize yaramamıştı! Rusya’nın S-400’leri depolarda yatmaktaydı, ABD ise parasını peşin verdiğimiz uçaklara el koymuşlardı.”[5] Ama Sn. Erdoğan iktidarı ve Sn. Bahçeli ortağı, hâlâ Bekamızı ve Bağımsızlığımızı korumak için birbirlerine arka çıktıklarını konuşup durmaktalardı! Yandaş Yazar ve Yorumcular ise: “Dış güçler ve içerideki temsilcileri, Türkiye’yi şaha kaldıran Erdoğan iktidarını düşürmek için planlar yapıyorlar!” diye çırpınmaktalardı. Yani hıyanet şebekesi dağılırken, şebekler hâlâ yaygara koparmaktalardı!.. ABD Başkan Adayı Joe Biden’in; “Türkiye’de Erdoğan’ı seçimle devirmek için, muhalefeti desteklemeliyiz!” şeklindeki küstahça açıklamasının ise aslında Erdoğan’a dolaylı destek sağlama amacıyla yapıldığını bile anlamayacak kadar beyin felcine uğramışlara rağmen ülke bu kısır döngüden mutlaka kurtulacaktı.

 


[1] Dr. Lütfi Hocaoğlu

[2] https://www.sarizeybekhaber.com.tr/video-dustu-bahceli-erdogan-darma-duman

[3] 07.08.2020-Marmaris

[4] www.star.com.tr/yazar/abd-pkk-30-surumunu-hazirliyor-petrol-planin-parcasi

[5] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız /2020/yazarlar/emincolasan


Bu yazarin diger makaleleri

Atatürk Rüyası: RÜYALAR BAZI HAKİKATLERİN MİSAL AYNASIDIR
İbrahim ÖZTÜRK’ün Atatürk’le ilgili rüyası. (12 Mayıs 2015 / Konya) Rüyamda: Bir...
Devami
TESEV'İN TESBİTİYLE: TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİN TARİHÇESİ
  Tesev'in Önsözü             "Kitabın yazarı Gencer Özcan'ın Giriş bölümünde...
Devami
KAYIP TRİLYON TERANESİ VE SÜTÜ BOZUKLARIN TERESLİĞİ
  Erbakan’ın Stratejik Hamleleri ve Siyonist-Sabataist Şarlatanların Tepkileri Erbakan Hoca’nın tarihi hamlelerini...
Devami
ARINÇ'IN BASINCI VE ARMAGEDDON SATRANCI
  Rahmetli Erbakan Hocamız yıllar önce Balgat'taki bir özel sohbet toplantısında...
Devami
ÖZDEMİR İNCE’NİN ERDEMİ!
  Özdemir İnce 19 Şubat 2014 tarihli Aydınlık’ta “Erbakan yaşasaydı sorardım”...
Devami
BU KAFALARLA BU KUŞATMA KIRILAMAZDI; EGE ADALARIMIZA VE AKDENİZ’DEKİ HAKLARIMIZA SAHİP ÇIKILAMAZDI!
  BU KAFALARLA BU KUŞATMA KIRILAMAZDI; EGE ADALARIMIZA VE AKDENİZ’DEKİ HAKLARIMIZA SAHİP ÇIKILAMAZDI!         ...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 61

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR