Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7969
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39334
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29457
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16803812

IP'niz: 3.219.31.204
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200769

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU; ERDOĞAN İKTİDARIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU;

ERDOĞAN İKTİDARIDIR

        

Kıymetli kardeşlerim, saygıdeğer izleyenlerim. Yarın 30 Ağustos Zafer Bayramı. Kutlu olsun!

Sözlerime başlarken, hem Anadolu’muzun Müslüman Türk’e vatan olmasının kapılarını açan Sultan Alparslan’ın Malazgirt Zaferi’nde… Hem de aynı Haçlı-Siyonist güçlerin işgale kalkıştığı Türkiye’mizin yeniden kurtarılıp bağımsızlığımızı sağlayan Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki şanlı 30 Ağustos Zaferi’mizdeki aziz şehitlerimizi saygıyla ve şükranla anıyor, Cenab-ı Hak’tan hepsine rahmet ve cennet diliyoruz. Ve şimdi yeniden Barbar Batılılarca kışkırtılan Yunan palyaçolarına 30 Ağustos destanını ve Efsane Başbakan Rahmetli Erbakan Hocamızın başlattığı ve kahraman Ordumuzun başardığı, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndaki bozgunlarını tekrar hatırlatıyoruz.

Bu vesile ile, yiğit ve necip erlerinden, seçkin generallerimize kadar; karada, havada ve Mavi Vatanda görev başındaki tüm kahraman Ordumuza dualar ediyor, ve yeni büyük başarılar diliyoruz.

Karadeniz Gazıyla ilgili uçuk açıklamalara: “Ama ve Acaba?” dememek için, insanın “A’ma=Kör” olması lazımdı!..

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ankara'da bir açılış törenindeki konuşmasında, Doğu Akdeniz'deki gelişmelerle ilgili açıklamalar yapmıştı. Sn. Erdoğan’ın; "Hiçbir sömürgeci güç, ülkemizi bu bölgede var olduğu tahmin edilen zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarından mahrum bırakamaz" diye konuşmaları kafamızı karıştırmıştı.

S.1- Yoksa ABD’nin ve AB’nin baskısı, hatta ABD’nin “Yüzen Ada” sayılan uçak gemisini Ege’ye yollaması sonucu Doğu Akdeniz’deki aramalardan vazgeçmeye bir gerekçe oluşturulmak ve halkımız avutulmak için mi bu Karadeniz Gazı gündeme taşınmıştı?

S.2- Bu hava, sadece yaklaşan seçimleri kotarma ve iyice tökezleyip tükenen ekonomiye hayali bir can katma amacıyla mı atılmıştı?

Biz bu haberi “Oh keşke, haydi inşaallah!” diye karşılamıştık. Niye sevinçle karşıladık? Hiç değilse Rusya ve İran’dan aldığımız dünyadaki en pahalı doğalgaz pazarlığında, bir parça elimiz güçlenmiş olacaktı… En azından milletimize bir moral ve psikolojik güven kazandırılacaktı… Ama maalesef Sn. Erdoğan’ın uçuk açıklamaları, bu sevincimizi kursağımızda bırakmıştı! En çabuk 5 yılda çıkarılacak gazı siz 2 yıl sonra, 2023’te kullanacağınızı açıklarsanız, elbette bunun palavra olduğu ortaya çıkacaktı! Aslında bizim Türkiye olarak, özellikle Doğu Akdeniz gazına yoğunlaşmamız lazımdı. Bunun için de iki komşu Müslüman ülke Suriye ve Mısır’la, ortak çıkarlar ve planlar doğrultusunda çalışmamız kaçınılmazdı. Ama siz bizi İsrail’e mahkûm ve mecbur etmek isteyen odakların kışkırtmasıyla, hem Suriye hem Mısır’la kavgalaşırsanız, Haçlı Batı’nın keyfi için Libya’ya saldırır ve şimdi yeni uyanmaya başlarsınız; işte Yunanistan’ın, Kıbrıs Rumları’nın, Fransa’nın, Almanya’nın ve Amerika’nın karşısında bocalarsınız… Erbakan’ın İslam Birliği projesinden vazgeçip, Haçlı Avrupa’nın kuyruğuna takılırsanız; işte kahpe AB’den bu karşılığı alırsınız.

Evet, aşırı sevinmek için biraz temkinli yaklaştık. Çünkü aynı kof müjdeyi daha önce 8 sefer tekrarlamışlardı. 2007-2013 arası bu tür palavralar çok sıkılmıştı. Sn. Erdoğan “bu gaz rezervinin 2023 yılında kullanılır hale sokulacağını” söylemeseydi kafalarımız bu denli karışmayacaktı. Çünkü teknik ve ekonomik tüm imkânları hazır olan ülkelerin bile, böylesi deniz dibi doğal gazlarını çıkarıp piyasaya ve satışa sunmaları, uzmanlara göre en az 5 yılını almaktaydı. Normalde ise 8-10 yıl gibi bir zaman dilimi söz konusu olmaktaydı. Oysa Erdoğan’a bakılırsa bütün bunlar 2 yılda tamamlanacaktı!? Şimdi gözümüz kulağımız Akdeniz’de olacaktı. Oradaki sondaj gemilerimiz Karadeniz’e çekildiği an, bunların balonu patlayacaktı. Bu tür haber ve yorumlara, “ama ve acaba?” dememek için insanın (a’ma=kör) olması lazımdı.

Bir Uzman Profesörün bu konudaki bilimsel açıklamaları şunlardı:

“320 milyar metreküp gaz bulundu diyelim. Bunun ne kadarı çıkarılabilecek durumdadır bilinmesi gerekir? 320 milyar metreküplük gazın hepsi çıkmış olsa bile bunun değeri 64 milyar doların sadece sekizde biridir! Yani 8 milyar dolar etmektedir. Deniz dibindeki ve derindeki gaz ve petrol bulunan kayayı parçalamak için yerin altına yatay olarak girilip, kimyasalla su basıp patlatarak çıkan gazı dışarı almanız gerekmektedir. Bu ise yer altı sularını kirletmekte, ayrıca İstanbul civarındaki depremi de tetiklemektedir… Bu nedenle asıl Akdeniz gazını çıkarmaya yoğunlaşabilmek önemlidir.

- Ben, Romanya’nın araştırma çalışmalarını inceledim. Exxon Mobil oraya gitmiş ama işe girmemiş. “Biz bunu yapmak istemiyoruz, bugünkü fiyatlarda ekonomik değil” demiş ki orası bin metre, oysa bizimki ise 3 bin 500 metre derinliktedir.

- Bunun yıllık yatırım-işletme miktarı 30 milyar dolar civarındadır, bunun üçte ikisi yatırım, üçte biri de işletme maliyetidir. Şimdi soruyoruz:

1- Bu parayı nereden bulacaksınız?

2- Teknoloji için hangi şirketle anlaşacaksınız?

Sonuç; mecburen yap-işlet-devret modelini seçeceksiniz ki en çabuk 5 yıl sonra bu gazı çıkarsanız bile, size 3’te biri, yani 8 milyar dolar verilecektir!

- Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın; “Karadeniz’deki keşif sonucu ülkemizin gündeminden cari açık konusunu çıkarıp cari fazlasını konuşuyor olacağız!” iddiası bir anlamda bütçe açığının ancak mucizelerle kapanır hale gelmiş olmasının itirafı gibidir ve gülünç duruma düşürmektedir.”[1] Bakınız örneğin Rusya, Azerbaycan ve İran’ın doğalgaz rezervleri yüzlerce trilyon m3 oranındadır.

Sn. Erdoğan; “Hedefimiz, 2023 yılında Karadeniz gazını milletimizin kullanımına sunmaktır.” Oysa Fatih Sondaj Gemisi’nin Karadeniz açıklarında ve Romanya yakınlarında bu GAZ rezervlerini bulması olayı 6 yıl önce yine gündeme taşınmıştı, ama o süreçteki bütün arama tarama ekibi, her nedense uyduruk gerekçelerle görevlerinden uzaklaştırılmışlardı!?

Önemli bir hatırlatma! İslam Hukukunda:

a) Denizin bir bölgesindeki, yakalanmamış balıkların…

b) Meyveye durmamış ve henüz olgunlaşmamış ağaçlardaki meyvelerin ve tarlada bulunan harmanlanıp taneleri ayrışmamış hububatın…

c) Maden ocaklarından henüz çıkarılmamış ve pazarlanacak duruma taşınmamış maden ve petrol yataklarının satışı haramdır ve geçersiz sayılır. Çünkü miktarı ve kalite ayarı belirsiz malların satışı bir aldatmacadır.

Demek ki bu gibi tahmini, hatta hayali gelir kaynaklarıyla halkın aldatılması da siyasi bir sahtekârlıktır!..

İşte bu nedenle, ADİL DÜZEN’de Parti ve Hükümetlerin böylesi vaatlerini “Kaç ayda veya hangi yılda?” yapacaklarına dair taahhütte bulunmaları şart koşulacak ve takvime bağlanacak; halka verdikleri ve oy devşirdikleri bu sözleri tutmadıkları takdirde, seçimi beklemeden iktidardan alınacaklardır ve toplumu aldatmalarına fırsat tanınmayacaktır.

Bilirsiniz! Avcılar, yabani keklikleri tuzağa çekmek için özel keklikleri eğitip kafeste saklamaktadır. Bunlar ötünce, diğer keklikler, su ve yem var zannedip oraya uçmaktadır. Çünkü kargaların, baykuşların çağrısına hiçbir keklik aldanmayacaktır. İşte Müslüman ve dindar halkları da aldatmak için, eski Milli Görüş kaypakları ve din edebiyatı yapan istismarcıları kullanılmaktadır!

AKP Gemisi Batarken, ilk terk eden FARE(SETLİ)ler, Abdurrahman Dilipak ve Bülent Arınç mıydı?

Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un konuğu olan Bülent Arınç (20.08.2020) ilginç itiraflarda, daha doğrusu gayrı ihtiyari ifşaatlarda bulunmuşlardı!

“AK Parti denince ilk hatırlanan üç kişiden biri ben olmaktaydım… Sadece egoizm ve nefsanizmlerle davranılırsa tökezleyip yıkılırsın… Bunu ben yaşadığım için çok iyi bilen bir insanım. 2015’ten sonra partiden ayrıldığımda yalnızlaştırılmaya çalışıldım. Bugün Muharrem İnce de aynı yanlışa kapılmasın. Biz iktidar olmak için AK Parti’yi kurup yola çıktık. Rahmetli Erbakan Hocam da hep ‘illa iktidar, illa iktidar’ buyururlardı. Çünkü söylediklerimizi yapmanın yeri iktidardır. Ama Erbakan iktidarına sadece dokuz ay göz yumdular. Erbakan Hocama dokuz ay değil de dokuz yıl verilmiş olsaydı ve tek başına iktidar imkânı bulsaydı, Türkiye çağ atlardı. Buna yürekten inanıyorum.” gerçeklerini ağzından kaçırmış, ardından da: “Ama O’nun yarım bıraktıklarını biz yapmaktayız” diyerek durumu düzeltmeye kalkışmıştı. Bülent Arınç, açıkça: “Erbakan iktidarda kalsaydı Türkiye çağ atlayacaktı… Ama dış güçler ve işbirlikçi merkezler bizi (Erdoğan, Arınç ve Abdullah Gül gibileri) kullanıp kışkırtarak, Milli Görüş’ten kopartıp AKP’yi kurdurmuş ve iktidara taşımışlardı. Böylece Erbakan’ın Milli ve Tarihi projeleri de akim bırakılmıştı!” gerçeğini ve kendilerinin hıyanetini böylece açığa vurmuşlardı.

İsrail’le Normalleşme Münafıklığı!

Mayıs 2018’de Büyükelçilerini karşılıklı olarak geri çağıran Türkiye ile İsrail arasında, 2019 Mart’ından itibaren tekrar yumuşama jestleri başlamıştı. Önce İsrail Maslahatgüzarı ve Erdoğan hayranı Siyonist Yahudi Roey Gilad Ankara’da, Enerji Bakanlığında yetkililerle buluşmuşlardı. Bu görüşmelerde İsrail açıklarında -aslında Filistin’e ait olan alanlarda- Leviathan ve Tamar sahalarındaki doğalgaz rezervinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınıp pazarlanması konusunda anlaştıkları medyaya sızmıştı. Bundan bir ay kadar sonra ise 11 Mayıs 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, Fransa ve Yunanistan Dışişleri Bakanları toplanıp Doğu Akdeniz’de İsrail’le işbirliği konusunda anlaşmışlardı.

Milli Çözüm Dergisi olarak defalarca yazıp uyardığımız halde, Erdoğan iktidarının İsrail’le imzaladığı “NORMALLEŞME ANLAŞMASINI” bir türlü askıya almamasına rağmen, şimdi BAE’nin İsrail’le normalleşme anlaşmasına AKP iktidarının ve yandaşlarının şiddetle ve hararetle karşı çıkmaları ise riyakârlığın ve münafıklığın daniskasıydı. Bahaneye bakın! Neymiş, Siyonist İsrail’le Normalleşme Anlaşması imzalamak Filistin davasına hıyanet sayılırmış… Elbette öyledir, bu gerçeği size yüz kere hatırlattık… “Müslüman bir ülke İsrail’le nasıl Normalleşme imzalarmış?” Ne o, yoksa AKP Türkiyesi Hristiyanlığa geçti de bizim mi haberimiz olmadı? Yoksa AKP ne yapsa mübah, BAE yapsa günah mıydı?

Evet dostlar, ya ülke bu Erdoğan iktidarından ve istismar-suistimal kafasından bir an evvel kurtulacaktı, veya Türkiye’nin başına daha büyük belâlar sarılacaktı! İşte bu ekonomik tükeniş ve tıkanış, bu işsizlik ve geçim sıkıntıları, bir de medyanın ve internet batağının şehvet kışkırtmasıyla toplumda korkunç bir ahlâki-ailevi tahribat yaşanmakta ve namuslar para ile satılığa çıkarılmaktadır! Bu “Karadeniz Gazı” hikayesinin altında, Erdoğan iktidarının İsrail’le gizlice imzaladığı “doğalgazı birlikte Avrupa’ya taşıma anlaşması” olup olmadığı da inşaallah yakında anlaşılacaktır!

Erdoğan yandaşlarına göre: Önce; namus ve ahlâk değil, imkân ve iktidar korunmalıydı!..

Milli Çözüm Dergisi’nin uyarıları ve ısrarlı yazılarıyla gündeme oturan ve sonunda AKP'nin de başını ağrıtmaya başlayan "İstanbul Sözleşmesi" tartışmaları başka bir boyuta taşınmıştı. AKP'ye yakın ve yandaş iki gazetenin temsilcileri birbirine sataşmıştı. Yeni Şafak gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Karagül, Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak'ı hedef almıştı.

Dolaylı maddeler ve gönderme yapılan ek protokollerle:

●Lutilik sapkınlığı olarak bilinen eşcinsel ilişkilerin her çeşidini meşrulaştıran bu ahlâksızlığı, devlet korumasına alan ve toplumda yaygınlaşmasını ve hatta bu mel’anete bulaşanların saygınlık kazanmasını sağlayan maddeleri,

●Lezbiyenlik denilen, kızlar ve kadınlar arası ahlâksız münasebetleri resmileştirilen, normal ve doğal bir kadın hakkı seviyesine getiren düzenlemeleri,

●Evli kadınların gece-gündüz istedikleri vakitte izinsiz ve habersiz evlerini terk edip saatlerce bilinmeyen yerlerde ve belirsiz ilişkiler içerisinde bulunmalarının “özgürlük” kapsamına alınıp, bu duruma karşı çıkan, engellemeye çalışan, sesini yükseltmeye kalkışan kocaların derhal evden uzaklaştırılmasını, hatta tutuklanmasını emir buyuran direktifleri içeren ve 11 Mayıs 2011’de imza edilen malum ve mel’un İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan Erdoğan iktidarını eleştiren, bu İstanbul Sözleşmesi’ne hâlâ sahip çıkıp “Kadına yönelik şiddeti önleme kasıtlı” olduğu gerekçesiyle savunan, Cumhurbaşkanı’nın kızının da yöneticilerinden olduğu KADEM’in bu tutarsız ve ayarsız tavrını samimiyetten sağır, ama ağır bir dille tenkit eden Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün niye hışmına uğramıştı. Elbette yandaş İbrahim Karagül de biliyorlardı ki, Abdurrahman Dilipak öyle AKP iktidarını sarsmak ve Erdoğan’ı zora sokmak için değil, sadece “Yahu ben de tenkit etmiştim. İslami ve ahlâki değerlere duyarlı birisiyim…” demiş olmak ve durumu kurtarmak adına bu göstermelik tenkitleri yapmaktaydı. Ama Erdoğan taparların, şöhret ve servet kaynağı tanrılarının bu kadarcık bile tan edilmesine tahammülleri kalmamıştı. Ve hele kendi içlerinden yükselen aykırı seslerin mutlaka kesilmesi ve kısılması lazımdı. Üstelik Dilipak, AKP iktidarının hangi badirelere savrulduğunun farkındaydı…

İşte bu İbrahim Karagül:

“İstanbul Sözleşmesi umurumda bile değil. Coğrafyada yer yerinden oynuyor. Haritalar değişiyor. Bunları kim yapıyor? Erdoğan! Bunları konuşması gerekenler kör dövüşüyle meşgul” diyerek Abdurrahman Dilipak’a sataşmıştı.

Evet, İstanbul Sözleşmesi’yle, güya kadınlara yönelik şiddeti önleme gibi masum ve makul bir kılıf altında; aslında toplumda eşcinselliği ve lezbiyenlik gibi cinsi sapıklıkları meşrulaştırıp yaygınlaştıran, ailevi ve ahlâki yapımızı yozlaştıran, aile içi kavgaları, boşanmaları, hatta şiddet uygulamalarını arttıran bu sinsi ve şeytani girişim ve gelişmeler İbrahim Karagül ve benzeri yandaş kesimin “Umurunda bile olmazmış!..” (Yeni Fatih ve Mesih…) “Erdoğan, bu coğrafyada yeri yerinden oynatıp haritaları değiştiren kahramanlıklar başarmaktaymış!” Böylesine kutlu ve mutlu bir süreçte; kızların-kadınların fahişeliğe, oğlanların-erkek sanılan adamların eşcinselliğe kaydırılmalarının meşrulaştırılıp yaygınlaştırılması, ailevi ve ahlâki yapımızın temelinden sarsılması, toplumun dini ve manevi değerlerden koparılması gibi, basit, bayağı işlerle ve çağ dışı(!) tepkilerle uğraşmanın zamanı mıymış!? Yahu siz hangi kahramanlıktan bahsediyorsunuz? Daha birkaç gün önce Damat Berat Albayrak; “Ülkenizde doğalgaz ve petrol araştırıp çıkarmayın!” diye başka bir ülkenin Bakanı tarafından, tehdit edildiğini kendisi ağzından kaçırmış, onun ismini bile açıklayamamıştı. Ve yine Trump; “Rahip Bronson’u bırakması konusunda Erdoğan’ı uyardım, o da iyi çocuk hemen bıraktı” diyecek kadar küstahlaşmış, ama ilgililerden tıs bile çıkmamıştı.

“Bu kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önleme (kılıfıyla toplum uyutulup oyalanan, ama aslında sosyal yapıyı yozlaştırma) amacı taşıyan İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzaya açıldı. Sözleşmeyi ilk kabul eden ülke 12 Mart 2012'de Erdoğan iktidarıydı. İşte Abdurrahman Dilipak, o zaman sözleşme konusunda hükümeti uyaran tek satır yazmamıştı. Ve yine aynı Dilipak, 28 Aralık 2011'de İKK ve Aile Bakanlığı'nın düzenlediği “Müslüman Toplumlarda Değişim ve Kadının Rolü” toplantısına katılmıştı. Fakat, İstanbul Sözleşmesi'ne dair bir itirazına rastlanmamıştı. Aksine… Bugün, “Bu felaketin sorumluları arasında en önemli isim olarak karşımıza hep Fatma Şahin çıkıyor” dediği dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'e övgüler yağdırmıştı! Dilipak o dönemde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın düzenlediği Aile Forumu toplantılarında da konuşmalar yapmış ve; bir tek kelime olsun ağzından İstanbul Sözleşmesi çıkmamıştı! Çünkü İstanbul Sözleşmesi'nin imzaya açılıp yürürlüğe girdiği tarihe kadar Abdurrahman Dilipak'ın gündeminde ağırlıklı olarak Ergenekon-Balyoz vardı! Bu FETÖ kumpasına aşırı destek sağlamaktaydı. Sürekli isimler yazıp “bunları da hapse atın” diye çırpınmaktaydı.

Dilipak'ın başkalarının namusunu karalama yorumları elbette FETÖ yalanlarıydı ve Dilipak hiç kuşku duymadan kulağına fısıldananları köşesine taşımış; karşılığında ise FETÖ'den “onur ödülü” bile almıştı… Dilipak’ın şimdiki çıkışları ise, klasik bir münafıklık tavrıydı. Erdoğan iktidarının tökezlediğini görünce, ucuz kahramanlık rolüyle batan gemiyi ilk terk edenlerden biri olma telaşıydı. İkincisi ise, Milli Çözüm Dergisi’nin en başından beri bu konuda yazdıklarının ve video paylaşımlarının duyarlı insanların gözünü açması karşısında Dilipak “dürüstlük rolü” takınmaya mecbur kalmıştı. Şu hususu da, önemle ve özellikle vurgulayalım ki; Biz Milli Çözümcüler ve duyarlı kesimler olarak kaldırılmasını istediğimiz: İstanbul Sözleşmesi’nin “Kadına (veya erkeğe) şiddeti önleyici” tedbirleri değil; eşcinsellik, lezbiyenlik ve her türlü fuhşa serbestlik kazandıran ve devlete bu ahlâksızlıkların reklamını ve korumacılığını yaptıran dolaylı ve dayatmacı maddeleri olmaktaydı. Ama Darwinist, Komünist, Kemalist, Tayyibist ve Feminist takınanlar bu gerçeği gizleyip çarpıtmaktaydı.

İstanbul Sözleşmesi AKP’nin ve TBMM’nin Yüz Karasıydı!

Sn. dindar ve kahraman Erdoğan’ın zinayı suç kapsamından çıkaran yasayı yürürlüğe koyması tam 15 yılı aşmıştı. Cumhurbaşkanı’nın, “Zina yasası çıkarmakla hata ettik” itirafı ve “İstanbul Sözleşmesi nas değildir, değiştirilebilir” çıkışları ise halkı avutup oyalama numaralarıydı. AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, “Halkın beklentisine ilgisiz kalamayız. Usulüne uyularak sözleşmeden çıkılır” (02.07.2020) derken; Cumhurbaşkanı’nın da “Türkiye’nin sözleşmeden çekilebileceğini” (Türkiye gazetesi, 15.07.2020) açıklamaları tam bir riyakârlıktı. Bu İstanbul Sözleşmesi skandalı daha ne zamana kadar sürüncemede bırakılacaktı? Kamu Başdenetçisi Şeref Malkoç, “Yasa düzenlenirken toplumda yeteri kadar tartışılmadığı”ndan yakınmış, sözleşmede, “Kullanılan dilin, kavramlara yüklenen anlamların, çizilen çerçevenin psikolojik savaş mantığı olduğunu” söyleyerek, “İstanbul Sözleşmesi feshedilmelidir” (Türkiye gazetesi, 22.11.2019) teklifini yapmıştı. Bunca lâftan sonra, konunun hâlâ takvime bağlanmaması bir skandaldı.

Halkımız, İstanbul Sözleşmesi’nin tahribatını; aile faciaları, cinayetler, “Kadının beyanı esastır” maddesini kullanarak bazı hanımların sebepsiz yere beylerini şikâyetleri sonucu; erkeğin savunması bile alınmadan evinden uzaklaştırılmasıyla oluşan mağduriyetleri ve ailenin çöküşe geçmesinin görülmesinden sonra anlamaya başlamıştı. DİB Başkan Yardımcısı Burhan İşleyen ise, “Aile yapımızın çökertilmek üzere olduğu” (12.11.2019) uyarısını yapmıştı. İstanbul emekli Başvaizi Mustafa Akgül, TRT’deki konuşmasında adeta yalvarmış ve: “Ne olur, kısa zamanda İstanbul Sözleşmesi ve zina yasasını iptal edin de; gelecek neslimizi kurtaralım” diye uyarmıştı. (Ramazan Sevinci, 09.05.2020) Mel’un İstanbul Sözleşmesi’nin Hükümetçe imzalanması ve TBMM’de kabul edilmiş olması öylesine oldubittiye getirilmişti ki, “skandal” sözü yanında hafif kalırdı. İstanbul Sözleşmesi’ndeki: "Kadının beyanı esastır" maddesinin, korkunç sonuçlara yol açtığı, kadınların bir iddiası ile erkeklerin; tecavüzcü, dayakçı ve istismarcı sayıldığı ve bunun bir cinnet halini aldığı defalarca haykırıldı. Evet İstanbul Sözleşmesi'nde bu yıkıcı detaylar açıkça yer almamaktadır ve zaten asıl sorun da buradadır. Maalesef İstanbul Sözleşmesi gizli bir işgal anayasası gibi Erdoğan iktidarına dayatılmıştır. Bu İstanbul Sözleşmesi’ndeki kanunların pek çoğu açıkça yazılmamıştır. Ama İstanbul Sözleşmesi’nin uygulama safhasına, yani mahkeme aşamasına gelindiği zaman, hepimizin canını yakan haksızlıklar ve çarpıklıklar ortaya çıkmaktadır. Mahkemeler peşinen "Kadının beyanı esastır" diye kabul ettiğinden, diyelim ki bir kadınla asansöre bindiğinizde şayet size asıldı ve yüz bulamadıysa veya tipinizden-halinizden hoşlanmadıysa; o kadın asansörde tacize uğradığını iddia ettiği an hayatınız kararacak ve hiç kimse sizi kurtaramayacaktır.

Şu İstanbul Sözleşmesi'nden sonra LGBT’lilerce başlatılan "Onur Yürüyüşleri"nin âdeta resmigeçit törenine dönüşmesini bu iktidar sağlamıştı. LGBT'lilerin üçüncü cinsiyet olarak tanınmasını Sn. Erdoğan imzalamıştı. Artık bu mel’anetler onurlu ve doğal bir şeymiş gibi topluma sunulmaktaydı. Böyle giderse yakında sosyal kıyametler yaşanacaktır. Çünkü LGBT'liler sadece kendi içlerinde bu sapkınlıkla kalmayacak, bu iş yakın zamanda mahalle kafelerine kadar yayılacaktır. Böylece her aileden bir ya da birkaç erkek çocuğunu LGBT’liler arasına almanın ve Haçlı Batı’nın gönüllü ajanları yapılmanın yolları kendiliğinden açılacaktır. Bir yanda İslam dünyasının lideri olduğu havasını atan ve Ayasofya Fatihi takılan Erdoğan Türkiye’si, diğer yandan dünyanın en sapkın ve barbar ülkelerinin dayattığı ahlâksızlık sözleşmelerini uygulayan Erdoğan Türkiye’si vardır. Sn. Erdoğan’ın şahsi ihtirasları uğruna geleceğimizin ve gençliğimizin tahribatına mutlaka engel olunmalıdır!..

İstanbul Sözleşmesi kapsamında eşcinsellere sağlanan hakların ve kolaylıkların takibi ve teftişi için GREVIO diye bir ekip kurmuşlardı ve bu isimlerin dokunulmazlıkları vardı. Bu imkânı da Erdoğan iktidarı bunlara sunmuşlardı!

•Bu sayede bu isimler tutuklanamıyordu! •Bu isimler gözaltına alınamıyordu! •Bu isimlerin kişisel eşyaları haczedilemiyordu! •Bu isimler yasal işlemlerden muaf tutuluyordu! •Bu isimler ülkede elini kolunu sallaya sallaya gezebiliyordu! •Bu isimlere ülkede hareket serbestiyeti sağlanıyordu! •Bu isimler her türlü kısıtlamadan vareste tutuluyordu! •Bu isimler yabancıların tâbi oldukları işlemlerden de muaf sayılıyordu! Peki kimdi bu kişiler? Hemen anlatayım: Bunlar İstanbul Sözleşmesi’nin ‘Ek-İmtiyaz ve Muafiyetler (Madde: 66)’ bölümünde belirtiliyordu. Dikkat buyurun, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tutanaklarından aynen aktarıyorum. Lütfen, aşağıdaki maddeleri ve satırları sonuna kadar okuyun; 

1) “Bu EK, Sözleşme’nin 66. maddesinde bahsedilen GREVIO üyelerine ve ülke ziyaret heyetlerinin diğer üyelerine uygulanır. Bu EK’in amacı bakımından “ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri” terimi, Avrupa Konseyi personelini ve Avrupa Konseyi tarafından istihdam edilerek GREVIO’ya ülke ziyaretleri boyunca eşlik eden tercümanları kapsamaktadır.”

2) “GREVIO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri, ülke ziyaretlerinin hazırlanması ve gerçekleştirilmesiyle ilgili görevlerini yerine getirirken veya bunları izleyen görevlerle ilişkili olarak yolculuk” ederken aşağıdaki imtiyaz ve muafiyetlerden yararlanır;

a. “Şahsi tutuklama veya göz altına alınmadan ve kişisel eşyalarının haczinden ve resmi yetkili sıfatıyla hareket ederken söyledikleri ya da yazdıkları ifadeler veya gerçekleştirdikleri eylemlerden dolayı yasal işlemlerden muaf tutulacaklardır.”

b. “İkamet ettikleri ülkelerine giriş ve çıkışlarda ve görevlerini yerine getirdikleri ülkeye giriş ve çıkışlarda hareket serbestliği üzerindeki her türlü kısıtlamadan ve görevlerini yaparken ziyaret ettikleri veya geçtikleri ülkelerde yabancıların tâbi oldukları kayıt işlemlerine tâbi olmayacaklardır.”

3) “Görevlerinin yerine getirilmesiyle ilgili seyahatleri sırasında, GREVIO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri gümrük ve döviz denetim kontrollerinde yabancı hükümetlerin geçici resmi görevlisi olan temsilcilerine tanınan kolaylıklardan yararlanacaklardır.”

GREVIO Skandalı Bize Neyi Hatırlatmıştı?

• 27 Aralık 1949 tarihinde, İnönü eliyle Türk çocuklarının eğitimi resmen Amerikalılara teslim edilmişti.

• ABD ile imzalanan ikili anlaşma gereği, sekiz kişiden oluşan bir Eğitim Komisyonu belirlenmişti.

• Bu komisyonun adı Fulbright Eğitim Komisyonu idi. Sekiz üyeden dördü Amerikalı, dördü de Türk idi.

• Bu Komisyonun görevi, Türk çocuklarının İlk, Orta ve Lise’de okuyacağı derslerin müfredatını yani programlarını belirlemekti.

• Milletimizin geleceği olan gençlerin eğitimi, yarısı Amerikalılardan oluşan bir komisyona havale edilmişti.

• Komisyon herhangi bir konuda karar verirken oylar 4 evet, 4 hayır çıkarsa Amerikan Büyükelçisinin vereceği oy, belirleyici ve yeterliydi.

• Türk gençlerinin ne tür bir eğitimden geçeceği, derslerde hangi konuları ne tür boyutlarda öğreneceği, Amerikalılara bırakılıvermişti.

Oysa bu tür uygulamalar, ancak sömürge ülkelerinde görülebilirdi. Daha da acısı şuydu; o tarihten günümüze kadar kurulan hükümetlerin hiçbirisi ve dindar kahraman Erdoğan hükümeti, bu anlaşmayı ortadan kaldırmayı hiç düşünmemişti ve böyle bir gayret göstermemişlerdi. Sadece Erbakan Hocamız bu tür tahripçi ve teslimiyetçi uygulamaları askıya aldığı ve resmen iptal etme hazırlığına başladığı için, dış güçlerin tertipleri ve işbirlikçilerin hıyanetleri neticesinde Refah-Yol iktidarına son verilmişti. Üstelik bu Erdoğan iktidarı eşcinsellik ve lezbiyenlik gibi rezaletleri başımıza belâ eden İstanbul Sözleşmesi’ni de imzalamaktan çekinmemişti.

Evet, “Süfyan ve Deccal” diye saldırılan Mustafa Kemal, Meclis’ten çıkarttığı 01.03.1926 tarih ve 765 sayılı kanunla (Madde: 440 ve 441) zina eden evli erkek ve kadınlara üç aydan otuz aya (2,5 yıla) kadar hapis cezası uygularken… Şimdi dindar kahraman sayılan Recep T. Erdoğan ise; 26 Eylül 2004 tarihinde Meclis’te onaylatılan ve 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe sokulan TCK 227. maddeli kanunla zinayı suç olmaktan ve ceza almaktan çıkarmıştı.

Peki Erdoğan Döneminde Coğrafyamızda İbrahim Karagül’ün Övdüğü Hangi Durumlar Yaşanmaktaydı? İşte ABD ve Yunanistan sınır güvenliğimizi tehdit eden hamleden sakınmamış, Erdoğan’ı kaale almamış ve Dedeağaç’a ABD üssü kurmuşlardı!

Ege Adaları’ndaki işgalleri görmezden gelinen Yunanistan, ABD ile yaptığı Savunma Anlaşması kapsamında, gayri askeri alan olarak tanımlanan Dedeağaç’a askeri üs kurulmasını onaylamıştı. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ABD Deniz ve Hava Üssü, 23 Temmuz 2020’de törenle açılırken ABD, anlaşma kapsamında bölgeye askeri araç ve mühimmat yığınağı yapmaya başlamıştı. Projeyle Türk Boğazları da devre dışı bırakılmaya çalışılmaktaydı. Evet bu girişim, Türkiye’ye yönelik bir Haçlı-NATO kuşatmasıydı ve Kahraman(!) Erdoğan iktidarından tıs çıkmamıştı!?

Bu mel’un İstanbul Sözleşmesi yetmezmiş gibi: AKP Türkiye’si; 18 altında kalan “Rıza Yaşındaki” Çocukların Çarpık cinsel ilişkilerine izin veren anlaşmayı bile imzalamıştı!

AKP Türkiye’sinin de imzaladığı “Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması” kılıflı Lanzarote Sözleşmesi’yle, aslında 12-13-14-15 ve 16 yaşlarındaki Erkek ve Kız çocuklarının kendi rızalarıyla ve güya cinsel ilişkileri öğrenme amacıyla; erkek erkekle, erkek kızla, kız kızla cinsel ilişkilerine serbestlik sağlayan ahlâksız anlaşmayı imzaladığı da ortaya çıkmıştı. Bu anlaşma, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Recep T. Erdoğan’ın Başbakan ve şimdi Gaziantep Belediye Başkanı olan, dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin tarafından imzalanmıştı. Kur’an’ın özüne aykırı olarak verilen bazı fetvaları ve uygulamaları bahane ederek, “Çocuk evliliklerine izin veriyor” diye haksız ve dayanaksız bir şekilde İslam’a sataşan; Darwinist, Feminist, Sosyalist, Komünist ve Kemalist takımı samimi ve seviyeli Atatürkçüler değil: Japonya’da 13, Belçika, Avusturya, Almanya ve İtalya’da 14, Fransa ve Yunanistan’da 15, İngiltere, İspanya ve Lüksemburg’da 16, İrlanda, Malta ve Güney Kıbrıs’ta 17 yaşında; Türkiye’de ise 15, 16 ve 17 yaşlarındaki kız ve erkek çocukların karşılıklı rıza ile her türlü cinsel ilişkiye girmelerini serbest bırakan bu rezaleti devlet politikası olarak kolaylaştıran ve hoş karşılayan LANZAROTE SÖZLEŞMESİ’ne hiç ses çıkarmamaları ise tam bir çifte standart ve sahtekârlıktır.

Bu konuda duyarlı ve vicdanlı bazı Uzman Hukukçularımızın çok önemli tespit ve tahlilleri vardır.

İstanbul Sözleşmesi’nin ve toplumsal cinsiyet eşitliği eleştirilerinin çok yoğun bir şekilde yaşandığı bir zaman diliminde, 2007 yılından bu yana hiçbir şekilde ilgi çekmeyen ve gündem haline gelmeyen/getirilmeyen, ancak 7 Mayıs 2020 tarihinde Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Mücahit Gültekin’in şahsi YouTube kanalında yayınladığı bir video üzerine bazı çevrelerin dile getirdiği, sözde çocuklara karşı cinsel sömürü ve istismara karşı korunma yollarını, bazı tedbir ve yaptırımları öngören ama cinsel rıza yaşını belirterek, çocukları daha küçük yaşlarda her türlü istismara açık hale getirebilme potansiyeline sahip Lanzarote Sözleşmesi ile ilgili sinsi girişim ve gelişmeleri artık kamuoyuna taşımak Milli ve manevi bir mesuliyettir.

Bu sözleşmenin Türkiye’de kabul edilme süreci ve toplumdan saklanması tam bir skandaldır! Türkiye’de bu sözleşme 13.08.2010 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına taşınmış 567 sayılı Komisyon Raporu ile olumlu görüş alınmış, işbu kanun tasarısı 6084 sayılı kanun ile onaylanmış ve 25.10.2010 tarihinde kanunlaşmış vaziyettedir.

Sözleşmenin, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanması için 10.07.2011 tarihinde, Bakanlar Kurulu Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığında toplanarak karar vermiştir. Dolayısıyla dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan Lanzarote Sözleşmesi 10 Eylül 2011 tarihinde 28050 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Dönemin; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, bu anlaşmayı niçin ve nasıl imzaladıklarını topluma açıklamaları gerekir.

Madde 2’ye sıkıştırılan yozlaştırmalar şunlardır: Sözleşmenin ikinci maddesinde güya mağdur çocukların özellikleri ile ilgili ayrımcılık yapılmaması üzerinde durulmaktadır. Ancak burada çocukların özellikleri sayılırken, erkek veya kadın (kız) cinsi haricinde LGBTİ fonksiyonlarına sahip cinsi yönelim/eğilim gerçekleştiren çocuklar da kapsam içine alınmıştır. Dolayısıyla kadın-erkek haricinde farklı bir şekilde cinsel eğilim hakkının çocuklar seviyesinde de gerçekleştirilebileceği uluslararası sözleşme yolu ile meşrulaştırılmakta ve hukuki dayanak oluşturulmaktadır.

Madde 4 – Taraf ülkelerin her biri çocukların her türlü cinsel suiistimalini ve cinsel istismarını önleyecek ve çocukları koruyacak gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.

Madde 4’e sokulan ahlâksızlıklar özenle saklanmıştır: Dördüncü madde çok anlamlı ve çok önemli bir içeriğe sahiptir. Açıkça amaç ve ilkeleri belirtmekte ve başında adeta tavizsiz bir hava estirmektedir. Hâlbuki ilerleyen maddelerde çocukların suiistimali ve istismarı ile ilgili hususlarda Taraf Devletlere nasıl imtiyaz/istisna tanındığını, bazı durumlarda haklarını saklı tutabileceklerini, yasal yaşa/cinsel rıza yaşına ulaşmış ÇOCUK’ların kendi aralarında her türlü cinsel ilişki ve çocuk pornografisi üretme-bulundurma konularında hiçbir yaptırım önermediği, hatta serbest bıraktığı çok açık şekilde anlaşılacaktır.

Madde 10 – Ulusal koordinasyon ve iş birliği tedbirleri kapsamında; 2 Tarafların her biri:

a. (Rıza yaşında kendi aralarında cinsel ilişki dahil) Çocuk haklarının yaygınlaştırılması ve korunmasına yönelik bağımsız yetkili ulusal veya yerel kurumların kurulması veya belirlenmesi ve bu kurumlara spesifik kaynaklar ve sorumluluklar verilmesinin sağlanması için gerekli tedbirleri alır.

Madde 10’la dayatılan “çocuklar arası cinsel çarpıklıklar”

Sözleşmenin onuncu maddesinin (b) bendinde başta belediyeler, diğer sivil toplumla iş birliği içerisinde olma, yerel düzeylerde de veri toplama mekanizmaları kurma yükümlülüğü getirilmiştir. Bu doğrultuda Türkiye’de 28 Kasım 2013’te ilk olarak Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Paktı’na imza atmıştır. (Yani, sözde rıza yaşında erkek ve kız çocuklarının kendi aralarındaki cinsel ilişkiler serbest bırakılacaktır.)

Daha da kötüsü: Lanzarote Sözleşmesi madde 20-3 bendine göre Taraf Devletleri, “12-13-14-15-16 ve 17 yaşına ulaşmış çocuğun rızasıyla üretilmesi koşuluyla ve yalnızca kişisel kullanımla sınırlı kalması durumunda pornografik materyalin üretilmesini ya da bulundurulmasını suç saymayabilir.” şartını sokmuşlardır.

18. maddenin 2. Fıkrası Taraf Devletlere, çocukla hangi yaşın altında cinsel faaliyetlere girişilemeyeceğine karar vermeleri gerektiğini öngörmektedir. Zaten Lüksemburg Raporu’nda da belirtildiği üzere Lanzarote Sözleşmesi cinsel rıza yaşının belirlenmesi konusunda sessiz kalıp bu konuyu Taraf Devletlerin yasal düzenlemelerine bırakmaktadır. Bu aynı zamanda çocuğun hangi yaşın üstünde herhangi bir cinsel faaliyet ve aktiviteye katılabileceğinin belirlenmesini de öngörmektedir ki zaten en tehlikeli ve en dikkat çekici nokta burasıdır.

Hemen burada bazı Taraf Devletlerin kendi mevzuatında belirledikleri cinsel rıza yaşına bir göz atalım:

Japonya: 13, Belçika: 14, Avusturya: 14, Almanya: 14, İtalya: 14, Fransa: 15, Yunanistan: 15, İngiltere: 16, İspanya: 16, Lüksemburg: 16, İrlanda, Malta ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi: 17

Peki, Türkiye’de cinsel rıza yaşı kaç sayılmaktadır?

Türkiye’de Türk Ceza Kanunu’nda yer alan ve ‘Reşit olmayanla cinsel ilişki suçu’ başlıklı 104. Madde bu konuya açıklık getirecektir. Söz konusu madde aynen şu şekildedir: Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçu: TCK Madde 104;

(1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun mağdur ile arasında evlenme yasağı bulunan kişi tarafından işlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Ey değerli ve duyarlı insanlarımız! “Lüksemburg raporuna göre; cinsel rıza yaşı pek çok ülkede 14'ten başlatılmaktadır, diyor, ama 13'ten başlatan ülkeler olduğunu da ifade ediyor. Yani cinsel rıza yaşı 13 yaşına kadar indirgenebiliyor. Bu da şu demek oluyor ki; 13 yaşından sonra çocukların cinsel açıdan istismar edilmesi, cinsel sömürüye alet edilmesi, bunun internet üzerinden yapılabilmesi ya da bu yaştan sonra çocukların pornografik materyal üretmesi, bulundurması ve bunları kendi sahipliklerine alabilmesi Lanzarote Sözleşmesi tarafından suç sayılmayabiliyor.!?”

Madde 21 – Çocukların pornografik performans gösterilerinde yer almalarına ilişkin suçlarla ilgili sinsi tahribat kurguları mide bulandırıcıdır:

Söz konusu sözleşmenin en skandal maddelerinden birini daha izah etmeye çalışalım. Bu maddede de yine bazı fiillerin yasaklanması ve yaptırıma bağlanması üzerinde durulmuş, ancak çocukların da pornografik performanslarının olabileceği hususu da sinsice uluslararası bir sözleşme ile meşruiyet kazanmıştır. Çocuk olmayan yetişkin bir kişi çocukların katıldığı pornografik performanslara bilerek katılmak isterse 1. Fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılı fiiller haricinde herhangi bir cinsel tatmin, aktivite veya faaliyet amacı güderek katılım sağlayacaktır. Sözleşme bu açıkladığımız hususa bizatihi gönderme yaparak bazı fiilleri istisna tutma ve bu fiiller haricinde farklı amaçla gerçekleştirilebilecek fiillere bilerek ve isteyerek fırsat tanımaktadır. Zaten meselenin skandal oluşu da burada yatmaktadır.

Sonuç olarak:

Lanzarote Sözleşmesi hiç şüphesiz Anayasa’mızın 41 ve 58. maddelerine aykırılık teşkil etmektedir. Söz konusu Anayasa maddelerinin içeriği şu şekildedir:

Anayasa / Madde 41: “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”

Anayasa / Madde 58: “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri tüm kötü alışkanlıklardan ve cahil kalmaktan korumak için gerekli tedbirleri alır.”

Asla unutulmasın ki: Batı’nın çocuk-kadın-erkek tanımlaması bizim medeniyet ve kültürümüzdeki aile tanımlamamız ile çok farklıdır, aykırıdır. Hukuki metin ve düzenlemelerdeki tutarsızlık ve uyuşmazlıkların mihenk taşı bu tanımlama ve algılama farklılığından kaynaklanmaktadır. Avrupa, bir çocuğun sömürü ve cinsel istismara uğramasına karşı yaptırımlar önermekle beraber ona cinsel tercih/eğilim hakkı ve her türlü LGBTİ pratiğine sahip olabilme hakkı tanıyarak, aslında kendi kendisini yalanlamaktadır. Çünkü bu sözde hak, çocuğun kendisini ahlâki, kültürel, milli ve manevi değerler üzerinden tanımlamasından ziyade, her türlü LGBTİ fonksiyonları üzerinden tanımlamasına yol açacak ve dolayısıyla çocuğu her türlü cinsel sömürü odaklarına meze yapacaktır. Günümüzde moda sektörü piyasasının ve manken ajanslarının defile ve podyumlarda 13-14 yaşındaki çocukların hayatlarını nasıl kararttıklarını, •Cinsel rıza yaşına erişmiş çocukların pornografi sektöründe nasıl köle gibi çalıştırıldıklarını, •Mağdur olan çocukların travma sonrası stres bozukluğu yaşayarak hayattan nasıl koptuklarını, •Genel anlamda moda endüstrisinin sömürüsüne ve şehvet rezaletine kurban edilen çocukların uluslararası hukuk tarafından nasıl yalnız ve çaresiz bırakıldıklarını ifade etmek her vicdan sahibi insanın vazifesi olmalıdır.

“Haddizatında burada tartışılması ve asıl sorulması gereken konu şu olmalıdır:

• 25 Ekim 2007 senesinden bu zamana kadar geçen süreçte niçin bu meselenin gündeme alınmadığı, •Niçin buna ilişkin eleştirel bir literatür oluşturulmadığı, •Toplumun her kesimi tarafından neden sorgulanmadığı, •Etkili ve yetkili Devlet ricalinin müzakere ve onaylama süreçlerinde hangi dayatmalarla hareket ederek uluslararası bir tahribat metnine imza attıklarıdır. •Ve dolayısıyla Devlet yetkililerinin skandal nitelik taşıyan bu uluslararası metnin her türlü olası etki ve uygulamalarının ortadan kaldırılması için gereken adımları mutlaka atmaları için duyarlı tüm vatandaşlarımızın etkin bir kamuoyu baskısı oluşturmalarıdır” diyen duyarlı aydınlarımızın yalnız bırakılmaması vicdani bir sorumluluk icabıdır.

Daha da acısı, bazı saf insanlar hâlâ: Yok canım, bunlar uydurmadır, iftiradır! demeye kalkışmaktadır. Yahu, Resmi Gazete numarasını, Sözleşme Karar Sayısını ve fotoğraflarını yayınlıyoruz. Eğer yalan ve iftira olsa, savcılar, yargı organları bunların hesabını sormaz mı?

Şimdi duyarlı insanlarımıza sesleniyoruz:

• Hiç mi onurunuza ve vicdani duygunuza dokunmuyor? Niye hâlâ sessiz ve tepkisiz duruyorsunuz?

• Hiç mi gençliğimizi ve geleceğimizi düşünmüyorsunuz?

• Sn. Recep Tayyip iktidarının ve ihtiraslarının hatırına, ülkenizi ve ahiretinizi nasıl tehlikeye atıyorsunuz?

• Ve ey CHP ve İYİ Parti, ey Davutoğlu ve Babacan! Sizler niye susuyorsunuz, niye bu acı ve alçaltıcı gerçekleri hiç gündeme taşımıyor ve tartışmıyorsunuz? Çünkü siz de bu ahlâksızlıkları ve Haçlı AB dayatmalarını savunuyorsunuz. Hatta bu rezalet anlaşmalarının altında imzalarınız bulunuyor. Yazıklar olsun!

Toplumun Saadet Partisi’ne ve Adil Düzen’e en çok ihtiyacı bulunduğu bu süreçte “Milli Görüş Lideri” geçinenler Dini gayreti ve Dava hamiyetini körletme çabasındaydı!

“Acemi tabip candan, cahil bilgiç imandan eder” atasözümüze uygun ve uyuşuk tavsiyelerini “hikmet” diye yutturan, niyeti ve tıyneti bizce malum olan kişi, kendisini “Milli Görüş Lideri” diye tanıtıp, 29 Temmuz 2020 tarihli Milli Gazete’nin ilk sayfasının başına, Erbakan Hocamızın benzetmesiyle; “Zeki Müren tarzı siyaset” yaklaşımını ortaya koymuşlardı. Elde kalan bir avuç insanımızın Dini gayretini ve dava hamiyetini törpüleyip körletmek amacıyla gerçekleri yamuklaştırmaya çalışmaktaydı. Adam başka bir şey bilmiyor, sürekli: “Üslubunuzu yumuşatın, ılımlı ve tatlı sözler kullanın!..” deyip duruyordu. Hâşâ; Allah’a, Kur’an’a, Resulüllah’a, İslami esaslara, ahlâki kurallara ve Hak davamızın şahs-ı manevisi olan Aziz Erbakan Hocamıza hakaret edenlere; “Onlar gibi mukabelede (aynı şekilde karşılık vermede) bulunulmayacakmış… Tatlı ve yumuşak üslup kullanılacakmış…” Bu yaklaşım; Erbakan Hocamızın ifadesiyle tam bir “Zeki Müren siyaseti ve tavrıdır.”[3] Oysa Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, bizzat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize şöyle buyurmaktadır;

“Ey Nebi(m), kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı şiddetli ‘sert ve caydırıcı’ davran. (Tıynetleri ve niyetleri bozuk olduğundan, saldırgan kâfir ve münafıklar, sizin yumuşak yaklaşımınızı, yağcılık ve zayıflık zannedebilirler). Onların (sonunda) varacakları son durakları cehennemdir ve orası, ne kötü ve kahredici bir dönüş yeridir.” (Tevbe: 73)

Bu ayetlerde geçen “Ğılzet-ğaleze” kelimeleri “sertlik, netlik, haşinlik, caydırıcı bir tepki” anlamlarını taşır. (Bak: Müfredat-Rağıb el-İsfehani.)

“Ey iman edenler! (Dininizi ve Hakk davanızı) İnkâr edenlerden (ha dışarıdan, ha içeriden) size (zarar ve saldırı ihtimali) en yakın olan (düşman kâfirlerle) çarpışın ve onlar sizde ‘Ğılzet=Sert bir tavır, (güçlü bir kararlılık ve caydırıcılık)’ görsünler... Ve kesinlikle biliniz ki Allah (münkirler ve münafık kesimlerle değil) takva sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe: 123) ayeti de gayet açıktır.

Evet, doğal ve normal tebliğde=Hakka ve hayra davette, elbette kavl-i leyyin=yumuşatıcı ve gönül alıcı sözler kullanılır, şefkatli bir tavır takınılır. Ancak saldırgan, sataşmacı, kutsalımıza hakarete kalkışıcı kişi ve kesimlere ise, herhalde caydırıcı, İslam’ın izzet ve gayretini hatırlatıcı bir tavır takınılması esastır.

Üstad Bediüzzaman’ın: “Cephe hattında ve saldırgan düşman karşısında, askerlere; ‘Aman ha, yumuşak ve şefkatli davranın, kimseyi incitmeye kalkışmayın!’ şeklinde nasihat eden komutanın bu tavrı merhamet değil, hıyanet sayılır!” (Muhakemat.) Çünkü orası, askere cesaret ve metanet aşılama makamıdır. Ama tabi ki; “Tenkit meşru, tahkir memnudur!” ölçüsü dikkate alınacak, sövgü ve hakaret içerici, çevresini ve ailesini incitici sözler kullanılmayacaktır. Ancak Kur’an’ın açık beyanıyla “Ğılzet=sert, net ve mert tavırların, caydırıcı ve uyarıcı mesajların” verilmesi şarttır.

Bizzat Hz. Peygamber Efendimiz, saldırgan müşrik ve münafıklara karşı, onların moralini bozan, şeytani cesaretlerini kıran ve hizaya sokan, Hassân b. Sâbit gibi hicvedici şairlerini teşvik ve taltif buyurmuşlardır.

Hassân b. Sâbit, İslam’dan önceki dönemde Ukâz panayırında düzenlenen şiir müsabakalarına da katılırdı. Onun İslâmiyet’i kabul etmesiyle Müslümanlar, şöhreti Hicaz bölgesini aşıp diğer Arap topraklarına yayılmış olan güçlü bir şair kazanmışlardır. Hassân’ın bundan sonraki hayatı tamamıyla Resul-i Ekrem’in yanında geçmiş, en güzel şiirlerini Onun için söylemiş, artık fahriyyelerinde Allah’ın Resulünü savunmakla ün ve şeref kazanmıştır.

Resul-i Ekrem’le birlikte Müslümanlar, ilk dönemlerden itibaren Kureyşliler’in ve onları destekleyenlerin hem fiilî hem de sözlü saldırılarına mâruz kalmakta, özellikle Abdullah b. Ziba‘râ, Ebû Süfyân b. Hâris, Amr b. Âs ve bunlara eşlik eden Dırâr b. Hattâb, Ebû Uzzâ el-Cumahî, Hübeyre b. Ebû Vehb el-Kureşî ve Ümeyye b. Ebü’s-Salt gibi şairlerin hicretten sonra da devam eden hakaretli hicivleri Müslümanlar için bir üzüntü kaynağıydı. Bu hicivlere ve hakaretlere aynı yöntemle karşılık vermenin gerekli olduğu kanaatine varan Resul-i Ekrem, Müslümanlardan bu konuda kendisine yardım etmelerini emir buyurmuşlardı. Bu isteği Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Mâlik ve Abdullah b. Revâha yerine getirmekle beraber özellikle Hassân’ın hasımlarına yönelttiği, Cahiliye Devri’nin kokuşmuş değer yargılarını ve soy saplantılarını kınayan, onların haksızlık ve ahlâksızlıklarını aşağılayıcı bir dille yüzlerine vuran hicivleri son derece etkili olmaktaydı. Hz. Peygamber Efendimiz Hassân b. Sâbit’i işaret ederek, “Yemin ederim ki Busrâ ile San’â arasında (Hicaz’ın kuzeyi ile güneyi arasındaki bölgelerde) beni bunun kadar sevindirecek bir dil yoktur” övgüsüne mazhar olmuşlardır.

 (Not: Ahmet Akgül Hocamızın konferans notlarıdır.)

 


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tum-firtina-8-milyar-dolar-icin-1760545

[2] https://www.sarizeybekhaber.com.tr/video-dustu-bahceli-erdogan-darma-duman

[3] Erbakan – 29.12.2009 – Milliyet “Zeki Müren gibi muhalefetle iktidar Olunmaz!”

Makale Paylaşım Sayısı: 67

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR