Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün960
mod_vvisit_counterDün3687
mod_vvisit_counterBu Hafta960
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay127463
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16765438

IP'niz: 3.238.184.78
Bugün: 30 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189699

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

YENİ ANAYASA “ANA TASA-HUZURSUZLUK KAYNAĞI” OLMASIN!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

AB talimatıyla ve AKP çıkarına değişiklik paketi neyi amaçlamıştı?

AKP'de Anayasa değişiklik paketi nihayet Referandumla kabul edilmişti. Bazı maddeleri AB reformları çerçevesinde "Ulusal Program"dan alınan değişiklik paketindeki insan hakları ve Kürt sorunları” ilgili düzenlemelerin, kime ve neye hizmet ettiği konusu endişe vericiydi.

Sadece:

  1. Anayasamızın temel ve değişmez maddelerinin, AB ve AKP’nin işlerini kolaylaştıracak şekilde yorumlanmasının önünü açmak
  2. Her türlü bağımsızlığımızın AB’ye devrine yasal zemin hazırlamak
  3. Demokratikleşme demagojisiyle, ülkemizin federasyonlara ayırmanın alt yapısını oluşturmak
  4. TSK’yı zayıflatmak, yetkilerini budayıp etkisiz ve devre dışı bırakmak
  5. Artık modası geçmiş katı sosyalist ve masonik Kemalist sistem yerine, ılımlı İslam projesini, yani “İslam Liberalizmi” denen “Müslüman halkımızı Siyonist ve emperyalist güçlere gönüllü hizmetçiliğe hazırlama stratejisini daha rahat ve rantabl uygulamak gibi sinsi ve şahsi hesaplar güdülmekteydi. Oysa böylesi pansuman ve palyatif tedbirlerin mevcut yarayı azdırmaktan başka işe yaramadığını herkesin bilmesi gerekirdi.

Tarhan Erdem dilinin altında neyi saklamaktaydı?

Eski CHP Genel Sekreteri, şimdi koyu AKP destekçisi, Konda Araştırma Şirketi sahibi Tarhan Erdem, seçim sonuçlarını isabetli tahminle meşhur bilinirdi. Oysa “bu sonuçları çıkarmak üzere, toplumu manipüle etmekle” görevliydi. 12 Eylül 2010 referandumunun hemen ardından “YENİ ANAYASA” girişimlerini teşvik ve tavsiye etmekteydi. İnönü, Menderes ve Demirel dönemlerindeki gibi “sağcı ve solcu partinin toplam oylarının %75-80’e ulaştığı bir sürecin, AKP-CHP sayesinde yakalanabileceğini ve bunun istikrar getireceğini” belirtmekteydi. Oysa bu durum, dış güçlerin ve malum masonik merkezlerin, işbirlikçileri eliyle ülkeyi daha kolay yönetmenin ve kontrol etmenin bir gereği idi.

Tarhan Erdem, daha önce Zaman Gazetesinden Nuriye Akman’a şunları söylemişti:

“Bakanlar Kurulu'nun teşkilinden, yerel yönetimlere kadar bütün devlet şemasının müzakere edilmesi ve yazılması lazımdır. Çünkü devleti bugünkü organizasyonuyla mesela 2013 yılına taşımak imkânsızdır. Devlet yapısının değiştirilmesi, bugünkü Türkiye'nin ihtiyacıdır. Merkezi ve yerel yönetimlerin yeniden bir tanımı ve tanzimi şarttır.

Devlet meselesinin Milli Güvenlik Siyaset Belgesi dahil, devlet organizasyonunun bütünüyle gözden geçirilmesi ve bütün devlet şemasının yeniden yazılması üzerinde durulmalıdır. Bakanlar Kurulu’nun teşkilinden, yerel yönetimlere kadar bütün devlet şemasının müzakere edilmesi ve yeniden yazılması kaçınılmazdır. Devlet yapısının değiştirilmesi, bugünkü Türkiye’nin ihtiyacıdır. Merkezi ve yerel yönetimler yeniden bir tanıma kavuşturulmalıdır.”

Oldukça gerekli ve gerçekçi gibi görünen bu tespit ve tekliflerin altında;

a) Türkiye’nin önce Kürdistan, sonra Ermenistan ve Pontus özerk eyaletlerine ayrışmasına

b) Böylece Avrupa Birliği’nin bir eyaleti ve İsrail’in vilayeti yapılmasına zemin hazırlama niyeti yatmaktaydı.

Rahmetli Erbakan Hoca’nın konuyla ilgili tespit ve tavsiyeleri anlamlıydı:

PAMER (Politik Araştırmalar Merkezi)nin İstanbul Hilton’da düzenlediği: Anayasamızın değişmez maddeleri ve T.C.’nin Üniter Milli Yapısı” konulu panele onur konuğu olarak katılan 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Anayasa'nın değişmez maddeleri içinde 10 tane nitelik sayıldığına dikkat çekmiş: "Nedir bunlar? 1-Toplumun huzuru 2- Refahı 3- Milli dayanışma 4- Adalet anlayışı, her şey adil olacak. 5- İnsan haklarına saygılı olunacak. 6- Atatürk milliyetçiliğine bağlı kalınacak. Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan 7- Demokratik, 8- Laik, 9- Sosyal, 10- Hukuk devleti. 10 tane özellikle sayılmıştır. Bunların hepsinin ayrı ayrı önemi vardır. Sadece 4 tanesi sayılmıyor" diyerek kasıtlı saptırma ve çarpıtmaları eleştirmişti.

1990'lı yılların başında TBMM Anayasa değişiklikleri çalışmasında Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk'a söylediği 'Anayasa'ya bir şey yazıyorsunuz. Uygulamada onun tam tersini yapıyorsunuz' sözünü hatırlatan Erbakan, Türkiye'de uygulanan sistemin demokrasi değil demokratur olduğunu söylemişti. Erbakan, “Bu sistem Halkın iradesinin tecellisi değil, halkın idareye alet edilmesidir. Uygulama ile Anayasa'da yazanlar başka şeylerdir. Laiklik diyorsunuz, Anayasanın tam tersini uyguluyorsunuz. Yazılanların tam tersini uygularsanız, yapılan anayasa ne kıymet ifade edecektir? Önce yazılanların aynen uygulanmasını temin etmek gerekir."

Anayasanın başlangıç kısmının 2. paragrafındaki 'çağdaş medeniyete ulaşmanın azmi önünde' şeklindeki ifadeyi eleştiren Erbakan, "Bence son derece yanlış bir tabirdir. Çağdaş medeniyete ulaşmanın azmi önünde demek, biz çağdaş medeniyetin gerisindeyiz demektir. Bu bir aşağılık kompleksidir. Daha baştan bir aşağılık kompleksiyle başlanan işten ne hayır beklenir? Biz milletler arasında tarihte en şerefli milletiz. Ondan dolayı böyle bir aşağılık kompleksini kabul edemeyiz. Bunlar ilk fırsatta düzeltilmelidir" demişti.

Anayasa'nın değişmez 4. maddesi içindeki en önemli hususun 'ülkenin milletiyle ve devletiyle bölünmez bütünlüğü' olduğunu kaydeden Erbakan, "Bu gerçek, Anayasa'da tekrar tekrar belirtilmiş olduğu ve yazıldığı halde, uygulamalar bunun tam tersi istikametindedir? Gördüğümüz gerçek şudur. Milyonlar aç ve işsiz bırakılmış, anarşi ve ayrımcıların kucağına atılmış, milli birlik ve dirlik bağları koparılmıştır. Evet, 'Vatanın birliği bütünlüğü tehlikededir. Bunu söylemek bir görevdir. Ama söylemekle görev bitmez. Öyleyse çaresni bulmak lazım gelir" diyen Erbakan, tehlike için doğru teşhis ve doğru tedavi gerektiğini dile getirmişti.

Dünyadaki mücadelenin hak batıl ekseninde devam ettiğini kaydeden Erbakan, Osmanlı'nın asırlarca dünyaya hak ve adalet dağıttığını, ancak 2. Viyana kuşatması ile maddi gücün ırkçı emperyalizmin eline geçtiğini belirtmişti.

Yeni Anayasa, Yeni Tanzimat Olmamalı

M. Ali Bulut’un aşağıdaki tespitleri önemlidir:

Gülhane Hattı Hümayûn’undan, Islahat Fermanı ve Kanun-ı Esasi’ye varıncaya kadar Osmanlı’nın, çoğu “siyasî imiş gibi görünen” çabalarının tamamı, hukuk eksenlidir.

Dünyada bugün iki temel hukuk disiplininden söz edilebilir. Biri, bugünkü Batı medeniyetinin kendisine temel kabul ettiği Roma hukuku, diğeri de İslam hukuku’dur.

İslam hukuku içinde de Osmanlı hukuku, mümtaz bir yere sahiptir. Zira Osmanlı çok dilli, çok kültürlü ve çok dinli bir imparatorluktu ve insana, eşyaya, kavimlere ve onların kültürüne Kuran perspektifinden, yani tabii hukuk penceresinden bakabilmiştir.

Esasında “ortak disiplin ve prensiplere bağlı, çok hukuklu sistemi” farklı milletli imparatorlukların kaçınılmaz kaderidir. Tebaalarını iyi idare etmek, en azından hoşnutsuzlukların çıkmasını önlemek için, idaresi altında bulunan kavimleri, mümkün mertebe farklı kültürlere uygun kanuni düzenlemeler ile zabtu rapt altına almayı düşünmüşlerdir. O yüzden de hukukun tüm şubelerine ait hüküm ve içtihatlara sahiptirler.

Osmanlı, ferdin hakları hususunda Roma’dan da ileri gitmiştir. Yargıda, sadece imparatorluğun bekası açısından değil, devletin ruhunda ‘âmir’ olan İslami anlayışın prensipleri de gözetilmiştir.

Zembilli’nin Yavuz’a Uyarısı

Mesela Yavuz Sultan Selim’in, Yunan halkını disiplinize, biraz da asimile etmeyi öngören teklifini, dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı  -(Belki de Yargıtay Başkanı demek lazım(?))- Şeyhülislam  Zembilli, “Allah tüm âlemlerin Rabbidir, sadece Müslümanların değil’ diyerek reddetmiştir. Böylece bir toplumun kültürüne ve yaşam biçimine müdahalenin ‘sünnetullah’a aykırı olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla Osmanlı insanî gereklere Romalılardan daha saygılıdır; Osmanlı hukuku da Roma hukukundan daha beşerî ve insanîdir.

Batı hukukunun amir hükmü (ruhu),  Roma hukukunun Hıristiyan ahlakıyla aşılanmış halidir. Fakat o hukuk, daha sonra pagan Grek kültürüyle eşleştirilerek güya sadece ‘aklı esasa alan’ bir hukuk sistemine haline getirilmiştir. İnsanın manevi yönü ve Allah’a bakan yüzü görmezlikten gelinmiştir.

Batı Hukuku Çifte Standartlı

O yüzden de Batı hukuku çifte standarttan kendini kurtaramıyor. Kendi tebaası söz konusu olduğunda nispeten ‘adil’ olmaya çalışıyor. Ama “öteki”ni medeniyeti için bir tehdit olarak algıladığında adil olmayı değil, pragmatik olmayı esas alıyor. Kendileri de bunun farkında olduğundan, sürekli yeni kriterler icat ederek hukuk sistemindeki kayırıcılığı gidermeye uğraşıyor. Buna rağmen, İslam söz konusu olduğunda –çünkü o kendi yaşam tarzlarına tehdit olarak görülüyor- uygulamanın nasıl mihverinden saptırıldığını herkes biliyor. Türkiye’nin AB macerası malum!

Bediuzzaman, Batı ve İslam medeniyeti karşılaştırması yaptığı (Sözler, Lemaat) lirik makalesinde, mevcut Batı medeniyetinin insana bakışını ‘insanî’ ve ‘rahmanî bulmuyor. İki Batı tasavvur ediyor; Hıristiyan Batı, ateist Batı. Hukuk sisteminin ‘ateist Batı’ tarafından şekillendirildiğini söylüyor. Ve onu Rahmanî; yani insan fıtratına uygun görmüyor. Dolayısıyla Batının hükümleri Kuran’la da vicdanla da bağdaşmıyor. Kur’an ile bağdaşmayan bir hukukun özellikle Müslüman ahaliye tatbikini yanlış, yararsız ve yaralayıcı buluyor Çünkü huzur ve asayiş yerine huzursuzluk ve kargaşaya neden oluyor. Nitekim tarihi ve tabii gerçeklerde bunu ispat ediyor.

Osmanlı, Batı medeniyetinin yarattığı teknik üstünlüğün, kendi varlığı için bir tehdit oluşturduğunu fark ettiği 18. yüzyıl başından itibaren ondan iktibaslar yapmaya başladı. Tekniğini alarak kendisini ona karşı savunabileceğini sandı. Ama Batı maalesef tekniğinden önce, medeniyet algısını, yani hukuk ve ahlak nizamını bize dayattı. Lozan Barış Konferansı tutanakları incelendiğinde görülecektir ki; Batının bizimle esas kavgası hukuk ve ahlak alanındadır. (Lord Cruzon’un, İslam hukukuna getirdiği eleştiriye İsmet Paşa’nın yaptığı bir savunma vardır ki okunması lazımdır. -S. Lemi Merey, III Cilt)

Osmanlı’nın Çabası Hukuk Esaslıydı

Gülhane Hattı Hümayûn’undan, Islahat Fermanı ve Kanun-ı Esasi’ye varıncaya kadar Osmanlı’nın, çoğu “siyasî imiş gibi görünen” çabalarının tamamı, hukuk esaslıdır. Sonunda da Osmanlı yıkılmış, yerine kurulan Cumhuriyet, sınırları belli bağımsız bir Türkiye’yi kurma ve koruma mecburiyetindeki Atatürk’ün sabataist ve mason cuntaya karşı mazeret ve mahkumiyetini fırsat bilenler, A dan Z’ye Batı hukukunu getirip Türk milletine dayatmıştır.  Fakat yazık ki iki yüz yıl boyunca -Batılı anlamda tashihler yapmak üzere-  sayısız hukukî düzenlemelere girişilmiş olmasına rağmen, Türk milleti, içinde kendisini bulacağı, rahata kavuşacağı milli bir anayasa oluşturamamıştır. Çünkü yapılan tüm düzenlemelerde âmir ruh, Müslüman Türk halkının rahatı ve bekası değil, Batının bize biçtiği roldür.

Maalesef mevcut Anayasamızdaki ‘âmir ruh’ İslam veya Türk harcı değil, ‘ateist Batı’nın güya akılcı olan AB kriterleri ve kurallarıdır.

Şimdi yeniden AB kriterleri endeksli bir Anayasa hazırlanacaksa ve Anayasanın amir ruhu Batılı umdeler olacaksa yeni bir Anayasa yapmanın toplumu aldatmaktan başka bir anlamı olmayacaktır. İşte 1982 Anayasası -evet asker düzenlemesidir ama- milletin yüzde 92’sinin ‘evet’ini almıştır. Peygamberimiz, “benim ümmetim şer üzere ittifak etmez” (İbni Mace, Fiten) buyurduğuna göre bu Anayasa bir tür ‘icma-ı ümmet’e mazhar olmuş bir düzenleme konumundadır. Eğer ‘insanlar aldatıldılar’ diyorsanız, o takdirde, zalimler ve hainlerce kolaylıkla ve defalarca aldatılanların “şuurlu mümin sayılamayacağı” hadisini hatırlamalıdır.[1]

Şu gerçeği de asla unutmayalım ki:

Osmanlı hukuk düzeni, kendi çağında dünyanın en adil ve ileri devlet sistemiydi. O tarihi birikim ve deneyimden örnek alınacak birçok noktalar olabilirdi. Ancak, yüzyıllar öncesi şartlar ve ihtiyaçlar için hazırlanmış bir hukuk sistemini bugün oldukça değişen ve gelişen standartlara aynen uygulamaya kalkışmak, büyüyen insana, çocukluk elbisesi giydirmeye uğraşmak gibidir. Bizim derdimiz ve gayemiz Osmanlıyı diriltmek ve takip etmek değil, o muhteşem medeniyete can ve yön veren İslami ve insani düşünceyi esas alarak, yeni ve yeterli bir medeniyet modeli üretmektir.

Demem şu ki yapılacak Anayasada, âmir olan ruh, ‘eski ruh’ olacaksa; yani, yeni anayasayı şekillendirecek ruh, İslam medeniyeti değil de yine Batı medeniyeti umdeleri olacaksa, bırakalım eski yasa olduğu gibi kalsın. Zira Batı medeniyeti esaslı yeni bir Anayasa, özünde, kesinlikle yeni sorunlar ve yeni şeytanlıklar barındıracaktır.

Atatürk’ün gerçek niyetini ve mahiyetini, ancak bazı mecburiyetlerle tavizler verdiğini anlatan şu konuşması, tarihi öneme sahiptir.

Mustafa Kemal’in Meclis Başkanı olarak İlk Konuşması

Tarih, 24.4.1920. Yer, eski TBMM. Yapılan oylamada TBMM’nin ilk Başkanı seçilen Mustafa Kemal Atatürk bakın seçildikten sonra neler söylemiş /(tutanaklardan):

(Reis Mustafa Kemal Paşa Hazretleri sürekli ve mütaadit alkışlar arasında makamını teşrif buyurdular.)

Reis Mustafa Kemal Paşa (Ankara)

Muhterem efendiler! Milletin mukadderatı umumiyesine fiilen ve tamamen vaziyed edecek makamı hilafet ve saltanatın duçar olduğu esaretten tahlis ve memleketin tamamiyet ve selameti uğrunda her fedakârlığı büyük bir azim ile iktihama karar vermiş olan Meclisi Âlinizin Riyasetine intihab edebilmek suretiyle hakkımda ibzal buyurulan itimat ve teveccühün müteşekkiri ve minnettarıyım (sesler: Estağffirullah). Hayatımın bütün safahatında olduğu gibi son zamanların buhranları ve felaketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsi duygularımı milletin selametine ve saadeti namına feda etmekten zevkiyabolmıyayım (yaşa sadaları ve alkışları). Gerek hayatı askeriye ve gerek hayatı siyasiyemin bütün edvar ve safahatini işgal eden mücedelatımda daima düsturu hareketim iradei milliyeye istinad ederek milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur. Bugün Heyeti Muhtereminizin arayi umumiyesinde tecelli etmiş olan itimadı milliyi liyakatimin çok fevkinde görmekle beraber şahsım için bir gaye olarak değil, müştereken giriştiğimiz mücahedei mukaddesenin matuf olduğu gayeleri istihsal için milletin bahşettiği bir istinadgah olarak telakki ediyorum. Bu ittihadı millinin bana tahmil ettiği mesuliyet, biliyorum ve hepinizde bilirsiniz ki, pek ağırdır. İçinde yaşadığımız nadirülemsal dakikaların vahametine rağmen bu ağır mesuliyeti milliyenin altında ancak Heyeti Muhteremenizin muavenet ve müzaheretinin ve daima hak yolundaki mücahedata rağmen avin ve inayeti sübhaniyeden ümitvar olarak çalışacağım. İnşaallah Padişahı Alempenah Efendimiz hazretlerinin sıhhat ve afiyetle ve her türlü kuyudatı ecnebiyeden azade olarak tahtı hümayunlarında daim kalmasını eltafı ilahiyeden tazarru eylerim (şiddetli alkışlar). 24.4.1920 /T.B.M.M Zabıt Ceridesi ikinci içtima 24.4.1336 Cumartesi [2]

Mustafa Kemal’in:

“Milletin genel mukadderatına, (siyasi, sosyal, ekonomik ve dini hayatına) fiilen ve tamamen vaziyet edecek-yön verecek olan hilafet ve saltanat makamının uğradığı esaretten kurtarılması ve memleketin bütünlüğünün ve selametinin sağlanması uğrunda, her türlü fedakârlığı yapmak üzere büyük bir kararlılıkla yola çıkmış olan Yüce Meclisinizin başkanlığına seçilmek suretiyle, hakkımda gösterilen güvene ve samimi desteğe müteşekkir ve minnettarım” sözlerinden;

HİLAFET MAKAMI olarak, Milletimizin birlik ve dirlik mayası olan İslam Dinini resmen ve fiilen temsiliyet ve manevi rehberlik müessesesini; SALTANAT MAKAMI olarak ta, Milli iradeye dayalı, hürriyet ve adalet esaslı bir yönetimin şahsı manevisini kastettiği açıktır. Çünkü bu ifadeleri, zaten Milli iradenin temsil edildiği Mecliste konuşmaktadır. Ve bilindiği gibi, ileride HİLAFET kurumunun görev ve yetkilerinin, TBMM tarafından üstlenildiğini açıklayacaktır. Son padişah Sultan Vahdettin hakkında önce böylesine hürmetkâr ifadeler kullanırken, daha sonra ağır ithamlarda bulunması ise, “Vatanı kurtarıp Türkiye Cumhuriyetini kurmak üzere, malum güçleri oyalamak için başvurulan bir danışıklı dövüş” olarak okunmalıdır.



[1] Haber 7 / 23 06 2011

[2] Milli Gazete / 06 07 2011


Bu yazarin diger makaleleri

ORDUMUZUN ÖZEL KONUMU VE MİSYONU VARDIR
AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve yalakası Ali Bayramoğlu, güya...
Devami
HÜKÜMETİN HABERİ VAR MIYDI?
  Bir takım İslamcı (istismarcı) gafiller, hatta Milli Görüşçü bazı...
Devami
BATININ ÇİFTE STANDARDI VE İNSAN HAKLARI İSTİSMARI
Amerikan Siyonizmi ve Batlı Emperyalizmi; "bir ülkeye demokrasi, özgürlük ve...
Devami
YA NATO'YU SİYONİZMİN GÜDÜMÜNDEN ÇIKARALIM, VEYA BİZ NATO'DAN ÇIKALIM!
  Aslında düşmanlıklardan değil, gövdeyi beslemek üzere, avlarını parçalamak için...
Devami
TÜRKİYE KAOSA SÜRÜKLENİYOR!
  Fener Rum Patrik'i Bartholomeos, ayin için Amerika'ya; hem de...
Devami
ERBAKAN VE MİLLİ ÇÖZÜM
05 ARALIK 2009 – Saat: 17: 00 / Balgat –...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1194

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR