Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

TÜRKİYE DAĞILACAK MI DOĞRULACAK MI?
PDF Yazdır
Kitap Kabı TÜRKİYE DAĞILACAK MI DOĞRULACAK MI?
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 438
ISBN: 6054527144
Yayın Evi: Buğra Yayın Evi
Yıl: 2015
PDF Çıktısı: Ahmaklar Okumasın.pdf
Tıklanma: 1525
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

AHMAKLIK, EN ÇARESİZ HASTALIKTIR!

Bir gün Meryem oğlu İsa (as); sanki arkasında bir aslan varmış da, kendisini kovalıyormuş gibi, koşarak dağlara doğru uzaklaşıyordu. Birisi yetişerek sordu: - Hayrola?!.. Peşinde kimseler yok, neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?. Hz. İsa öyle hızlı gidiyordu ki, acelesinden cevap bile vermiyordu. Adam merakından bir müddet peşinden kovalıyor, ardını bırakmayıp şöyle bağırıyordu: - Allah rızası için, bir an olsun dur!. Merak ettim, niçin kaçıyorsun? Arkandan gelen ne bir düşman, ne de bir yırtıcı hayvan var!.. Neden korkuyorsun ve kimden uzaklaşıyorsun?..

O zaman Hz. İsa şöyle buyurdu: - Bir ahmaktan kaçıyorum. Yolumdan çekil de, uzaklaşıp kendimi kurtarayım! Adam Hz. İsa‘ya dönüp: “Körün görme organlarını, sağırın kulaklarını açan ve abraş (deri hastalığını) şifaya kavuşturan, Sen değil misin?.. - Gayb ilimlerinin bilgesi, ölüye okuyunca cenazeyi bile diriltici ve Allah’ın Nebisi Sen değil misin?... Güzel yüzlü, doğru sözlü, asil özlü şahsiyet; çamurdan kuşlar yapıp uçuran sırlı ve sihirli kişi Sen değil misin?..” diye sorunca, Hz. İsa buyurdu ki: “İnsanı eşsiz ve örneksiz yaratan, canı ezelde halk edip hikmetle donatan Allah’ın zatına and olsun ve O’nun tertemiz Zatının ve sıfatlarının hakkı için söylüyorum ki, felekler (görünen ve görünmeyen bütün alemler) bile yenini yakasını yırtmış ona âşık olmuştur. Ben, o İsm-i Âzam’ı köre okudum; gözleri açıldı, sağıra okudum; kulakları duymaya başladı, taş gibi dağlara okudum; yarıldı ve hikmet madenleri saçıldı, ölüye okudum; dirildi ve ayağa kalktı… Hiç bir şey olmayan ve ortada bulunmayan şey için okudum; meydana geldi, varlığa karıştı. Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudum, fayda sağlamadı ve şifa bulmadı. Mermer kayalar, katmer topraklar yumuşadı, ama ahmaklar hiçbir şey anlamadı!”

 


 

ithaf

Bu Kitabımı: Sağcı, solcu veya Milli Görüş’çü olarak bilinen, aykırı düşünce sistemlerinden beslenen; farklı hayat tarzlarını benimseyen ve ayrı köken ve kültürler içinde büyüyen; ancak milli birlik ve dirliğimizi, temel hak ve hürriyetlerimizi herşeyin üstünde görüp savunagelen, İslami ve insani değerlerimize saygı gösterip sahiplenen; belki sayıları az, ama özgül ağırlıkları ve saygınlıkları ise yüksek, duyarlı ve tutarlı bütün vatan evlatlarına ithaf ediyorum.

                                                                                   Ahmet Akgül


AHMAKLIK; ÇELİŞKİLERİN FARKINA VARMAMAKTIR!

 İnsana verilen AKIL; “şunlar doğru ise şunlar da doğrudur, bunlar yanlış ise bunlar da yanlıştır” şeklinde bir mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve uygun karar alma) hassasıdır. İyilikle kötülükleri, adaletle zulümleri, yararlı şeylerle zarar verenleri, güzellikle çirkinlikleri birbirinden ayıramayan, temyiz ve doğru tercih yeteneği bulunmayan insan, Kur’an’a göre hayvan ayarındadır.

Okuyup öğrenmeyen ve kendini yetiştirmeyen

Düşünüp değerlendirmeyen, doğru bilgiye ve gerçeğe önem vermeyen

Ülke ve bölge sorunlarını dert edinmeyen

Sadece kendi “İşini, aşını, eşini, etiket ve şöhretini”, hayatının tek ve kutsal gayesi haline getiren

Yöneticilerinin çelişkili söylem ve eylemlerinin farkına varmayan, onların kirli ve çetrefilli ilişkilerini sorgulamayan insanlar, sürü psikolojisiyle hareket eden kuru kalabalıklardır.

Bu nedenle; “ABD ile çok iyi ve yağlı ballı, ama İsrail’le sürtüşmeli ve kavgalı olunacağına” ve AKP’nin bu yöndeki tutarsız tavırlarına inanmak elbette saflıktır. Hatta, aynı Siyonist odakların güdümündeki oluşumların bazen birbirleriyle zıtlaşmaları ve atışmaları bile kendilerine verilen görev icabıdır. Şimdilerde çok konuşulan CEMAATLE HÜKÜMET kavgası da, bir nevi, aynı elin parmaklarının birbirlerinin yaralarını kaşıyıp kanatmasıdır. Çünkü aynı patronların piyonları, sadece sahneye çıkarılıp, Karagöz-Hacivat misali halkı oyalayan ve kendilerine verilen rolü oynayan figüranlardır. Bu figüranların, bazen kendilerini rollerine fazlaca kaptırmaları, hatta figüranlıklarının farkına bile varamamaları, kimseyi yanıltmamalıdır.

Ahmaklık, En Çaresiz Hastalıktır!

Bir gün Meryem oğlu İsa (as); sanki arkasında bir aslan varmış da, kendisini kovalıyormuş gibi, koşarak dağlara doğru uzaklaşıyordu. Birisi yetişerek sordu: - Hayrola?!.. Peşinde kimseler yok, neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?. Hz. İsa öyle hızlı gidiyordu ki, acelesinden cevap bile vermiyordu. Adam merakından bir müddet peşinden kovalıyor, ardını bırakmayıp şöyle bağırıyordu: - Allah rızası için, bir an olsun dur!. Merak ettim, niçin kaçıyorsun? Arkandan gelen ne bir düşman, ne de bir yırtıcı hayvan var!.. Neden korkuyorsun ve kimden uzaklaşıyorsun?..

O zaman Hz. İsa şöyle buyurdu: - Bir ahmaktan kaçıyorum. Yolumdan çekil de, uzaklaşıp kendimi kurtarayım! Adam Hz. İsa‘ya dönüp: “Körün görme organlarını, sağırın kulaklarını açan ve abraş (deri hastalığını) şifaya kavuşturan, Sen değil misin?.. - Gayb ilimlerinin bilgesi, ölüye okuyunca cenazeyi bile diriltici ve Allah’ın Nebisi Sen değil misin?... Güzel yüzlü, doğru sözlü, asil özlü şahsiyet; çamurdan kuşlar yapıp uçuran sırlı ve sihirli kişi Sen değil misin?..” diye sorunca, Hz. İsa buyurdu ki: “İnsanı eşsiz ve örneksiz yaratan, canı ezelde halk edip hikmetle donatan Allah’ın zatına and olsun ve O’nun tertemiz Zatının ve sıfatlarının hakkı için söylüyorum ki, felekler (görünen ve görünmeyen bütün alemler) bile yenini yakasını yırtmış ona âşık olmuştur. Ben, o İsm-i Âzam’ı köre okudum; gözleri açıldı, sağıra okudum; kulakları duymaya başladı, taş gibi dağlara okudum; yarıldı ve hikmet madenleri saçıldı, ölüye okudum; dirildi ve ayağa kalktı… Hiç bir şey olmayan ve ortada bulunmayan şey için okudum; meydana geldi, varlığa karıştı. Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudum, fayda sağlamadı ve şifa bulmadı. Mermer kayalar, katmer topraklar yumuşadı, ama ahmaklar hiçbir şey anlamadı!”

Adam tekrar sordu: “- Allah adına yapılan nasihatın köre, sağıra, ölüye tesir edip te, ahmağa tesir etmemesinin sebebi nedir?” Hz. İsa buyurdu: “- Ahmaklık, Allah’ın bir kahrıdır ve hidayet kararmasıdır. Hastalık ve sakatlık ise kahır değil, bir ibtiladır. İbtilaya tutulana, kendisine böyle bir illet musallat olana kul da acır, Allah da acır. Fakat ahmaklık öyle bir beladır ki; ahmağa da zarar verir, onunla konuşana da. Ahmağa vurulan Allah’ın mührü ve feraset körlüğüdür ki, ona bir çare bulmanın imkanı kalmamıştır!..”

İşte Hz. İsa nasıl kaçtıysa sen de ahmaktan kaçmalısın. Hava; suyu yavaş yavaş çekip aldığı gibi, ahmak ta heyecanınızı ve vicdanınızı böyle çalar, alır. (Mesnevi: 3.Cilt - Sayfa:209 - 211) Bu nedenledir ki atalarımız “deveye hendek atlatmak, ahmak kişiye laf anlatmaktan kolaydır” buyurmuşlardır. Evet, ahmaklık Hz. Allah’ın bir laneti ve kahrıdır. Zira Hz. Allah bir kulundan aklını alsa, o kul hesaptan ve vecibelerinden muaf tutulacaktı. Ama o kişiye ahmaklık illeti vurulup artık Hakkı batıldan, münafığı Müslümandan ayıramaz olursa, o kimse için hiç bir kurtuluş çaresi kalmamıştır.

Kitabın kapağına “Ahmaklar Okumasın!” uyarısını koymamız; Milli sorunlarımıza ve insani sorumluluklarımıza, kalabalık psikolojisi ve alabalık zekâvetiyle yaklaşanları boşuna uğraştırmamak kastıyladır!


ÖNSÖZ

PKK, NATO’NUN YENİ ortağı MIYDI?

Beyaz Saray “Obama ile Erdoğan görüşmesinde, başta IŞİD tehdidi olmak üzere bölgesel ve küresel konularda görüş birliği içinde olduklarının ve ittifak halinde çalışma kararı aldıklarını” açıklamıştı. Ama Sn. Erdoğan BM Genel Kurulunda kof çıkışlar yaparak, Dünyanın Gazze ve Mısır katliamlarına sessiz kaldığından yakınmıştı. Ancak sormak lazımdı; Yahu Amerika ile ittifak halinde Irak’ı, Suriye’yi ve Libya’yı cehenneme çeviren süreci kimler başlatmıştı? Acaba, ABD ve AB’nin her istediğine Sn. Erdoğan’ın evet demek zorunda kalmasının ardında, Amerikan ve Alman istihbaratının resmen tescillenen dinleme ve izlemeleri sonucu elde edilen; kendisi ve yakın çevresiyle ilgili şantaj unsurlarının da payı var mıydı? Yoksa bir insan ülkesini ve geleceğini bu kadar kolay ateşe atar mıydı? Ve zaten İngiliz Financial Gazetesi “Erdoğan’ın Washington’un baskısı ve şantajları sonucu IŞİD’le mücadeleye tam destek vermek zorunda kaldığını” yazmıştı. 49 konsolosluk personelimizi kendileri için “çok yararsız hatta zararlı” olduğu bir dönemde rehin alıp 3 ay elinde tutan, sonra stratejik açıdan “kendilerine en çok lazım olacak ve pazarlık konusu yapılacak bir süreçte” serbest bırakan IŞİD, bu denli ahmak mıydı, yoksa istediği her şeyi fazlasıyla almış mıydı? Ya da “bu vatandaşlarımızı alıkoyan da serbest bırakan da CIA ve MOSSAD’dı da” bize kaybolan eşeğini yeniden bulan köylünün sevinci mi yaşatılmıştı? Yahu bu rehine teslimi APO’nun ele geçirilmesine ne kadar benziyordu!

Hayret, bu rehineleri kurtarma operasyonuyla, Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan teslim alınması senaryolarının benzerliği ne kadar da sırıtmaktaydı. Çünkü Öcalan dağda kalsaydı, hem bu denli korunamayacaktı, hem tüm anarşist militanları ve taraftarlarını avucunda tutamayacaktı, hem de böylesine “diplomatik ve demokratik bir barış elçisi” sıfatını kazanamayacaktı.

Evet, aslında Başbakanların böyle kritik zamanlarda örtülü ödeneği kullanma hakları vardı. Acaba IŞİD’in elinden kurtarılan Türk rehineler için de benzer bir ödeme yapılmış mıydı? Resmi açıklamalara göre rehinelerin kurtarılması “silahlı bir operasyonla” olmamış, rehineler değişik kanallar üzerinden yürütülen müzakereler sonucu ikna yöntemiyle kurtarılmıştı. Rehinelerin kurtarılmasında MİT’in “Ana üstlenici” olarak operasyonun başrolünde yer almış gösterilmesi, CIA ve MOSSAD’la ortak başka operasyonlara hazırlık mıydı? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarının odak noktasına “Milli İstihbarat Teşkilatı”nı koymaları anlamlıydı. Üstelik 49 rehinenin kaçırıldıktan sonra tam 8 kez yer değiştirdikleri anlaşılmıştı. Rehinelerin, Musul’da teslim alındıkları ancak güvenlik nedeniyle Suriye’den getirildikleri ortaya çıkmıştı. Böylece “Türk istihbaratının bölgede sanıldığından daha güçlü konumda olduğu” algısı oluşturulmaya çalışılmıştı. Terörist başı Abdullah Öcalan yakalandığında Bülent Ecevit azınlık hükümetinin Başbakanıydı. Öcalan’ın yakalanması Ecevit’e bir seçim kazandırmıştı. Şimdi benzer bir durum Ahmet Davutoğlu için de hazırdı. Rehinelerin, Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde Türkiye’ye getirilmesi, 2015 Haziran seçimlerine yansıtılacak mıydı? Bazı yayın organlarında ve dış basında 49 rehineye karşı, Türkiye’nin 200 IŞİD’liyi iade ettiğini yazılmıştı. Ayrıca Suriye’deki Kobani’nin de IŞİD’e rüşvet verildiği konuşulmaktaydı.

Posta’dan yandaş yalakacı Candaş Tolga Işık’ın “Kurtardılar mı yoksa serbest mi bırakıldılar…? Umurumda değildir. MİT bu süreci bölgedeki yerel unsurlarla birlikte nakış gibi işlemiştir” (21-09-2014) itirafları bu kuşkularımızı haklı çıkarmaktadır. Bizzat Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan IŞİD’le “siyasi ve diplomatik pazarlık yapıldığını” açıklamıştır. Yoksa, bu vatandaşlarımızı asıl rehin alan IŞİD değil de, ABD(CIA-MOSSAD) idi de, şimdi Irak’a yönelik askeri koalisyona Türkiye’yi katma pazarlığı sonucu mu bırakılmışlardı?

Yandaş yazarlardan Süleyman Özışık “rehinelerimizi IŞİD içerisinde bulunan ve Türkiye’ye sempati duyan Çeçen Militanların teslim aldığını” yazmış ve “Polat Alemdar kurtardı!” diye kendi aklınca muhaliflerle dalga geçmeye çalışmıştı. Yahu hakikaten bu MİT Esad’ı niye torbalayıp kaçırmamıştı? Oysa Yeni MİT yasasında yer alan “TAKAS” özel kanunu gereği, acaba IŞİD’in istediği Türkiye’deki kaç militanı serbest bırakmıştı? sorusu nedense hiç tartışılmamıştı. Fetullah Gülen’in kutlama mesajı da “IŞİD’le anlaştınız, benimle de yakınlaşınız” çağrısıydı. ABD Vermont Eyaleti Adalet Bakanı William Sorrel, “ABD’nin Fetullah Gülen’i sınır dışı etmesinin yasalara ve insani kurallara aykırı olduğunu” açıklaması da anlamlıydı. Sn. Recep Tayyip Erdoğan, 49 rehine iade edilir edilmez “başarılı operasyondan” dolayı MİT’i kutlamıştı. Oysa operasyon denilince, herkesin aklına silahlı bir müdahale takılırdı. Ardından bu sonucun, temas ve müzakerelerle alındığı anlaşılmıştı. Ve çark etmek için, “siyasi operasyon kastedildi” gibi açıklamalar yapılmıştı. Hâlbuki “harekât” şeklinde tercüme edebileceğimiz “operasyon” kelimesi, ani bir baskını, tek seferlik geniş çaplı ve silahlı bir müdahaleyi çağrıştırırdı. Uzun zamana yayılan ve pek çok noktası karanlıkta kalan bir dizi görüşme, “operasyon” diye adlandırılamazdı. Kaldı ki, ilk ifadelerin aksine, operasyon değil takas yapıldığı da ortaya çıkmıştı. İlk gün, Dışişleri ya da MİT yetkilileri gazetecilerin sorularına, “Fidye yok, takas yok” diye çıkışmıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise, “Velev ki takas olsun” açıklamasıyla, bir pazarlık neticesi rehinelerin Türkiye’ye döndüğünü ağzından kaçırmıştı. Zaten iktidara yakın bazı gazeteciler bile, IŞİD’in önem verdiği bazı militanların iade edildiğini yazmak zorunda kalmıştı.

Böylece hükümetin, büyük bir zafiyet ve hezimeti başarıya çevirmeye çalıştığı ortadaydı. Hezimet, Musul Konsolosluğumuza yönelik baskını önceden fark edememekten kaynaklıydı. Ayrıca, rehine krizinin çözülmesinde ABD’nin rolü olduğu açıktı. Zira zamanlaması bir hayli manidardı. “Türkiye’nin mazereti kalmasın” diye, rehinelerin serbest bıraktırıldığını düşünenler haklıydı. AKP’li Şamil Tayyar bile: “IŞİD operasyonuna Türkiye’nin katılmama gerekçelerinden biri rehinelerdi. Bu kritik süreçte serbest bırakılması, CIA’nin bir hamlesidir” itirafını yapmış, ardından: “IŞİD, CIA’nin Truva Atı’dır. Kurtarma operasyonu çatışmasız şekilde başarıyla sonuçlanıyorsa, CIA bu operasyona engel çıkarmadığından dolayıdır. IŞİD’e yönelik operasyondaki rezervini kaldırdı demeye çalışmıştım” sözleriyle durumu kurtarmaya uğraşmıştı.

IŞİD bahanesiyle bölgenin haritası ve kimyası bozulacaktı!

“ABD, oluşturduğu işgal koalisyonunda çekirdek ülke olarak ABD, İngiltere ile her seferinde bir şekilde ilk halkaya giren Fransa, sonra İtalya vardı. İkinci derecede ise Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn ve BAE’den oluşan bölge ülkeleri bulunmaktaydı. İkinci derecedeki piyon ülkeler, finansman, lojistik destek, kamu diplomasisi, halkla ilişkiler çerçevesinde yardımcı elemanlar konumundaydı; ama inisiyatif tamamıyla ABD’nin patronaj olduğu Haçlı Batı’daydı. Dikkat çekici husus şu ki, ABD sadece IŞİD’in hâkimiyet kurduğu yerleri (karargâhlar, eğitim kampları, komuta merkezleri, cephanelikler, kontrol noktaları, finans merkezleri, konvoylar) vurmakla kalmamakta, hedefleri arasına Nusra Cephesi’ni ve Horasan örgütünü de katmış bulunmakta ve tabii yine siviller de katliama uğramaktaydı. Bu olayda Türkiye en zor durumda olan ülke durumundaydı. Tam bu sırada rehinelerin kurtarılmış olması hükümeti operasyon konusunda net tutum almaya mecbur bırakmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “üzerimize düşeni yapacağız” demek zorunda kalmış,  desteğin “askeri, siyasi veya her şey” olabileceğini vurgulamıştı. Hükümet sözcüsü de Irak ve Suriye’yi içine alan geniş kapsamlı bir tezkereyi 2 Ekim’de Meclis’e getireceklerini açıklamıştı. IŞİD’e karşı düzenlenen operasyonun bölge halkları ve muteber teşkilatlar, akımlar, cemaatler nezdinde meşruiyeti tartışmalıydı. Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Yusuf el Kardavi, IŞİD’in fikriyatını ve yöntemini reddetmekle beraber ABD’nin koalisyon oluşturup askeri operasyon yapmasına da karşı çıkmıştı. Dahası hem Mısır, hem Suriye Müslüman Kardeşler teşkilatının sözcüleri ABD’nin IŞİD bahanesiyle bölgeye askeri müdahalede bulunmasına karşı olduklarını açıklamıştı. İhvan’ın Mısır sözcüleri, İslam topraklarına yapılacak bir müdahalenin “Ortadoğu’yu bir kez daha bölme” girişimi olup yeni bir fitnenin kapısını açmak anlamına geldiğini hatırlatmıştı” şeklinde doğru tespitler yapan Ali Bulaç, hala köklü teşhis ve tedavi konusunda yalpalamakta, Rahmetli Erbakan’ın tarihi ve talihli çözüm projelerine sahip çıkamamaktaydı.

Yahudi asıllı Fransız filozoftan tuhaf çıkış: “Kobani düşerse Türkiye NATO’dan çıkarılır!” şantajı!

Fransız filozof Yahudi Bernard Henri Levy: “Kobani IŞİD’in eline düşerse, Türkiye'nin NATO’da kalamayacağını” açıklamıştı. Bernard Henri Levy, Fransız Liberation Gazetesi’nde yayınlanan “Kobani için son çağrı” başlıklı yazısında “IŞİD güçleri geçen her saat, sokak sokak ilerliyor. Son çözüm ya Türk ordusunun NATO’ya üyelik kapsamında müdahalesidir, ya da sınırda bloke olmuş kenti savunmak için gönüllü olan binlerce Kürt savaşçısının geçişine izin vermektir. Ama Türkiye kımıldamıyor. Hukuki bahanelerin arkasına gizleniyor ve kentin düşmesini bekliyor. Eğer Kobani düşerse, Türk hükümeti bundan doğrudan sorumlu tutulmalı” ifadelerini kullanıp tehditler savurmaktaydı.[1]

Siyonist Fransız stratejist Levy, “Kobani, Türkiye'nin Avrupa’daki geleceği için ve Atlantik İttifakı’ndaki üyeliği için bir testtir. Eğer Kobani düşerse Atlantik İttifakı bünyesinde kalabileceğini hayal bile edemiyorum” diye küstahlaşmıştı.

ABD’nin Siyonist Bakanı John Kerry’nin “Türkiye bize söz vermiştir. Şimdi rehineler de teslim edileceğine göre IŞİD’e karşı bizimle birlikte hareket etmelidir” sözleri, rehine krizini bizzat ABD’nin çıkardığı kanaatine güç katmaktaydı. New York MSN BC TV’deki “Morning Joe” sabah programına katılan Kerry bu sözleriyle BM toplantıları için ABD’ye giden Sn. Recep Erdoğan’a ince mesajlar yollamış ve zaten istediği yanıtı da almıştı. İmralı’da Avukatlarıyla görüşen Öcalan, PKK Örgütünün yayın organı ANF’deki habere göre: “sadece (Suriye) Rojova’da değil, Kuzey’de (Türkiye’de) ve tüm yörelerdeki Kürt halkı büyük savaşa hazır olmalı ve buna göre yaşamını ayarlamalıdır. Çünkü Türk devleti bizimle müzakere sürecini bir türlü başlatmamaktadır” diyerek AKP iktidarını sıkıştırmaktaydı.

Daha da beteri, Güneydoğumuz da artık pek çok il ve ilçede halkımız TC. Mahkemelerine değil, PKK’nın kurduğu mahkemelere başvurup adalet aramakta, vergisini PKK yetkililerine aktarmakta, PKK milisleri trafik ve asayiş kontrolü yapmakta, büyük ihaleleri PKK dağıtmakta, yani devlet çarkı tıkanmış bulunmakta, bunu gören birçok üst düzey komutan istifa edip görevinden ayrılmakta ve bu bilgilerin birçoğu da Genelkurmay Başkanlığı sitesinde yer almaktaydı. IŞİD’in Suriye’deki Kobani saldırılarından Türkiye’yi ve AKP Hükümetini sorumlu tutan PKK eşkıya başı Murat Karayılan “Çözüm süreci bizim için bitmiştir” şeklinde küstahlaşmıştı. KCK yürütme kurulu üyesi ve PKK silahlı anarşistlerinin reisi (!) Karayılan Sterk TV’ye bu açıklamayı yapmış ve AKP iktidarını daha net tavır ve tavizler için zorlamaya başlamıştı.

Azgınlaşan PKK, resmen ve fiilen isyan provası başlatmış, AKP’nin acizlik ve basiretsizliği ortaya çıkmıştı!

IŞİD bahanesiyle 31 ilde isyana kalkışan, bayrak yakan, büst yıkan, 40 insanımızın ölümüne, 250 insanımızın vahşice yaralanmasına sebep olan sivil PKK yandaşları bu küstahlık cesaretini AKP iktidarından almaktaydı ve elbette hesabı sorulacaktı. Çıkarılan olaylarda toplam 486 sivil apartman, 639 devlet binası, 240 okul, 80 banka, yüzlerce sivil ve resmi araba, trafik levhaları ve ışıkları, yüzlerce dükkân ve mağaza tahrip ve talan edilmiş, yakılıp yağmalanmıştı. Artık Türkiye Emniyet Müdürlerimizin bile sokak ortasında saldırıya uğradığı bir ülke konumundaydı. Ve bütün bunların kışkırtıcısı Abdullah Öcalan’dı ve İmralı’da görüştüğü Avukatı aracılığıyla, AKP iktidarını hizaya sokmak üzere topyekûn isyan ve savaş çağrısı yapmıştı. Ve tabi bu Öcalan aynı zamanda Sn. Erdoğan ve iktidarının pazarlık ortağıydı. Yani asıl sorumluluk bunların sırtındaydı. Şimdi anlaşılıyor ki bu sözde barış sürecinde PKK her yönden güç toplamış, teşkilatlanıp taban kazanmış, ama Güneydoğu’da devlet acziyet ve zafiyete uğratılmıştı.

Tekelci Siyonist sermayenin Türkiye temsilcisi TÜSİAD, hala “Aman barış süreci sekteye uğratılmasın!” diye hükümeti uyarıp PKK ağzıyla sıkıştırmaktaydı. Şimdi AKP iktidarının dirayetsiz ve basiretsiz politikaları yüzünden Türkiye, IŞİD ile PKK’dan birisini desteklemek arasında bir tercihe mecbur bırakılmıştı. Ülkemize gelen NATO sekreteri “Türkiye Kobani’ye tek başına girsin!” diyerek bizi ateşe atmaya çalışmaktaydı. Erdoğan ve Davutoğlu, halkımıza karşı “Bakınız biz sadece IŞİD’le değil, zalim ESED’le de savaşıyoruz” bahaneleri olsun diye Suriye yönetimine müdahaleyi şart koşmakta, ama ciddiye alınmamaktaydı. Üstelik Türkiye’yi Suriye-Irak batağına çekmek için sınır yörelerimize düşen havan toplarının IŞİD’e değil PYD’ye ait olduğu anlaşılmıştı ve daha da tehlikelisi PKK fiilen terör örgütü olmaktan çıkıp, uluslararası masumiyet ve meşruiyet kazanmıştı. Düne kadar AKP ile sarmaş dolaş olan eski Hizbullah yeni Hüda-par ise şimdi açıkça IŞİD taraftarı olmakla suçlanmaktaydı. Sonuç: Türkiye için asıl ve acil tehlike, IŞİD ve PKK’dan önce işbirlikçi iktidarlardı.

Bütün bu tespit ve tahlilleri, bir karamsarlık havası oluşturmak için yaptığımız sanılmasındı. Tam aksine asla kuşkunuz olmasın ki; Türküyle-Kürdüyle, Kafkas kökenlisiyle-Balkan mültecisiyle, yerlisiyle-göçmeniyle, Sünnisiyle-Alevisiyle… Anadolu’yu bize vatan yapan ve şanlı medeniyetler kuran, İslam potasında kaynaşmış, asalet ve adaletiyle nam salmış… Dünya tarihinin ve tabii seyrinin böyle tanıdığı Aziz Türk Milleti ve Asil Silahlı Kuvvetleri bu badireyi de atlatacak, yepyeni medeniyet ve zaferlerin öncüsü olacak, şühedanın ve Atasının kutsal mirasına elbette sahip çıkacaktır. Çekilen bu sıkıntı ve saldırılar, kutlu doğum ve değişim sancılarıdır. Zalim dış güçlerin de, işbirlikçi hainlerin de sonu yakındır; unutmayınız ki Allah’ın vaadi haktır ve zulüm saltanatı temelinden yıkılacaktır.

IŞİD’in yarı din devleti (hilafet) görünümlü tam bir terör şebekesi haline gelmesine ABD’nin yol açtığını ve zemin hazırladığını E. Savunma Bakanı Colin Powel bile itiraf etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’nin IŞİD’e karşı üsleri kullandırma ve asker yollama dâhil her türlü desteği sağlaması karşılığında Sn. Erdoğan’ın güya Amerika’ya şart koştuğu: 1- Suriye sınırı boyunca 30 km. kadar bir tampon bölge oluşturulması. 2- Esad rejimine yönelik ciddi bir müdahale ile yönetimden uzaklaştırılması konularını, ABD yetkilileri hiç söz konusu yapmamış, yani dikkate almadıklarını yansıtmışlardı. Çünkü bu takdirde; Suriye içinde oluşturulacak ve uçuşa yasak bölge kapsamına alınacak yörede Suriye Kürdistan’ı olan özerk PYD federasyonu kurulmasına TSK engel olacaktı. Oysa ABD, PYD’den taraftı ve Suriye’nin parçalanmasından yanaydı.

Bu arada sormak lazımdı: Bu PKK, niye kuşatılan Kobani’yi kurtarmak üzere PYD’nin imdadına koşmamakta ve BDP yetkilileri çaresizlik ve acizlik içinde TSK’yı yardıma çağırmaktaydı? Hani bu PKK, TSK’yı bile hizaya sokan kahraman gerillalardı!? Böylesi şeytani amaçlı ve kontrol dışı oluşumların, bir takım sızmalar ve manipülasyonlar sonucu, insani sonuçlara yarayacak hesaplaşmaları hızlandıracağı da unutulmamalıydı; çünkü neticede her şey ezeli takdir programı kapsamındaydı ve Allah’ın iradesi ve idaresi altındaydı.

"IŞİD’i anlamak için kimlerden oluştuğuna bakarak karar vermek bu olayı hazırlayanların tuzağına düşmek demektir" diyenler haklıydı. Dünya üzerinde bugüne kadar etkili hatta belirleyici olan ABD ve Rusya kontrolü kaybetmezlerse dünyada  etkin olan gücün kendi tekellerinde kalacağını, aksi halde Avrupa’yı da yanına almış bir Türk İslam dünyasının geçmişte olduğu gibi, dünya üzerinde yeniden egemen güç olacağından endişe ediyorlardı. Bu gücün iki Dünya Savaşı çıkardığını ve yenisini de çıkarabileceklerini düşünüyorlardı. Avrupa’nın bu bölgedeki çıkarlarını korumasının en önemli çaresinin Türkiye ile ittifaktan, daha doğrusu, göze batmayacak bir iletişim ve işbirliği kurmaktan geçtiğini biliyorlardı. Bu nedenle bölgedeki gelişmeleri bu büyük mücadele boyutunda algılamak lazımdı. Yani, mesela IŞİD’i anlamak için kimlerden oluştuğuna bakarak karar  vermek bu olayı hazırlayanların tuzağına düşmek anlamını taşırdı. Bu gibi olaylarda militanların ideolojilerine bakmak yerine büyük oyundaki rollerini kavramak daha tutarlıydı. Aynı militanları onları kullananların hasmı haline getirilmesi de ayrı bir strateji olarak hesaba katılmalıydı. Bu yol hedefine ulaşırsa: karşı tarafın sana saldırmak üzere örgüt kurması kendi silahıyla vurulmasıydı ve bu tuzağı tersine çevirmek büyük bir başarıydı. Örneğin Kuzey Irak’tan Hatay sınırındaki Akdeniz’e kadar, 3 ayrı Kürt Kanton kurdurup bunları PKK ve PYD’nin kontrolüne bırakan ABD ve İsrail, bizim Suriye sınırımız boyunca bir “Kürt Koridoru” oluşturma çabasınaydı. Ancak yine kendilerinin yapılandırdığı IŞİD’in, bizim güney sınırlarımız boyunca bu kantonlar arasında üç bölgeyi ele geçirip, Akdeniz’e ulaşacak Kürt koridorunu engellemeleri kimlerin planıydı ve bu noktada IŞİD'i yönlendiren hangi odaklardı?

Bakanların ve Başbakan oğullarının hırsızlıkları ve ülkemizi hangi tehlikelere attıkları değil, işte bunların yazılması suç halini alınca şu fıkrayı hatırladık. Leonardo Vinci’den (Melih Aşık) nakletmişti:

Gece dükkânının elektriklerinin açık olduğunu fark eden tüccar hemen işyerine koşar ve kasayı soymakla uğraşan hırsızla karşılaşır. Hemen kapıyı kilitleyip karakola koşarak şikâyetini anlatır. Bu arada içeride hapsolan hırsız, bürodaki masanın üzerine iki mum yakar ve poker kâğıtlarını dağıtarak iyilerini (yükseklerini) kendine, kötülerini (düşüklerini) karşı iskemleye bırakır. Sivil Polislerle dükkân sahibi içeri girince: “Yahu madem yenilince kapıyı üzerime kilitleyip kaçacaktın, bu gece yarısı yalvar yakar beni yataktan kaldırıp niye kumar oynamamız için dükkânına çağırdın!” diye sitem edince, Polisler hırsıza inanır ve güya kazandığı kadar parayı adama aktarır. Şimdi dış güçlerle işbirlikçi hükümetler arasındaki danışıklı dövüş kumarında hep halkımızın kaybetmesi bize bu fıkrayı hatırlatmıştı.

Bu arada Golan Tepeleri civarında konuşlanan IŞİD mevzilerini vuran Suriye uçakları İsrail tarafından vurularak düşürülüp saf dışı bırakılmıştı. Sn. Recep Erdoğan ise ABD’de Siyonist kuruluş CFR’de ve bir TV’de “IŞİD’le mücadele konusunda Türkiye’nin üzerine düşeni yapacağını” açıklamıştı. Ve zaten John Kerry de “kendisine IŞİD’e karşı ön saflarda yer alacağı konusunda söz verildiğini” vurgulamıştı. Yani İsrail, IŞİD, ABD ve AKP aynı saftaydı, aynı senaryonun oyuncularıydı ama sadece rolleri farklıydı! Ve zaten AKP Türkiye’sinin, IŞİD için bir geçiş adresi, lojistik ve stratejik destek merkezi olduğu yandaş medyada bile yazılıp konuşulmaktaydı. Batılıların İslam dünyasına yönelik zulümlerine karşı intikam hissi, dini bir gayretle ama yanlış bir cihat düşüncesi, bazılarında macera yaşama hevesi ve sadist duyguların tatmini, hatta bol ve kolay kadın ve cariye bulma ve şehvet tahriki sonucu, CIA-MOSSAD güdümlü sözde şeriatçı şebekelerin tuzağına takılan farklı köken ve kültürden çoğu cahil gençler maalesef IŞİD ve benzeri örgütlere katılmaktaydı. Fransa, Almanya ve İngiltere hükümetlerinin kendi ülkelerindeki başıbozuk tipleri tespit ve teşvik ederek, istihbarat servisleri eliyle IŞİD’e yönlendirdikleri anlaşılmıştı.

ABD'nin Arap müttefikleriyle Suriye’de IŞİD hedeflerine yönelik saldırısında, Mavi Marmara aktivistlerinden Yakup Bülent Alnıak da hayatını kaybedenler arasındaydı. İYİLİKDER Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, ABD'nin Suriye'de IŞİD hedeflerine yönelik saldırısında, birkaç ay öncesine kadar derneklerinde gönüllü olarak faaliyet gösteren Mavi Marmara aktivistlerinden Yakup Bülent Alnıak'ın hayatını kaybettiğini açıklamıştı. Alnıak'ın Suriye'de toprağa verileceği açıklanmıştı. Alnıak'ın Gazze'ye yardım götürürken İsrail saldırısı sonucunda 9 kişinin hayatını kaybettiği Mavi Marmara gemisindeki aktivistlerden olduğu, burada yaşadıklarını "Mavi Marmara Serencamı" adlı kitabı kaleme aldığı hatırlatılmıştı. İki çocuk babası Alnıak için Malatya'da taziye çadırı kurulduğu vurgulanmıştı. Aslen Malatyalı olan ve bir holdingin Konya’daki alışveriş merkezinde uzun yıllar yönetici olarak çalıştıktan sonra 10 yıl önce Alanya’ya taşınan Yakup Bülent Alnıak’ın iddiaya göre en son 2 ay önce Esad ve IŞİD’e karşı Nusra Cephesi’nde savaşmak üzere Suriye'ye gittiği hatırlatılmıştı. İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) aktivisti olan yazar Alnıak’ın ABD’nin IŞİD ve El Kaide bağlantılı örgüte yönelik hava saldırısında öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. İşte bu durum AKP, İHH ve El-Nusra’nın irtibat ve ittifak halinde çalıştığının açık ve acı bir fotoğrafıydı. Peki soralım, Yakup Alnıak gibileri haklı ve hayırlı bir yolda ise, onları katleden ABD ile aynı safta olmanın vebalinden Sn. Erdoğan ve Davutoğlu iktidarı nasıl kurtulacaktı?

Hatırlayınız CFR üyesi Stephen Larrabee Washington’un Erdoğan’a yaklaşımını şöyle anlatmıştı: ABD Erdoğan’la yeni ve temiz bir sayfa açacaktır! Siyonist Yahudi stratejistin, Davutoğlu Başbakan yapıldı ama Erdoğan’ın politikası uygulanacak ve Türk dış politikasında büyük bir değişim olmayacaktır. Belki her konuda anlaşamıyoruz ama genel anlamda Türkiye ile ABD’nin çıkarları ortaktır ve Erdoğan bizim yanımızdadır!” açıklamalarını Cumhurbaşkanın ABD’ye gitmesinden 25 gün önce yapmıştı. Washington’da Türkiye ile ilgili tahliller konusunda en çok önemsenen isimlerin başında gelen Stephen Larrabee, 2010 yılında Türkiye-ABD ilişkilerinin artık daha sorunlu bir seyir izleyeceğini ön gördüğü bir rapor hazırlamıştı. Daha sonra kitaplaşan “Sorunlu bir ortaklık: Küresel Jeopolitik Değişim Döneminde ABD-Türkiye ilişkileri” adlı rapor, Türkiye ile artık 2002 sonrası dönem gibi “pürüzsüz” ilişkiler yürütülemeyeceğini açıklamış, Erdoğan’a eleştirel yaklaşmış ama onun stratejik bir ortak gibi davranacağından kuşku duyulmadığını hatırlatmıştı.[2]

ABD'nin Irak’ta hata kılıflı katliamı!

ABD Tikrit kentinin yakınlarındaki El Avja köyünde IŞİD hedefleri yerine güya yanlışlıkla Irak askerleri hedef alınınca, olay yerinde 70 Irak askerinin öldüğü ortaya çıkmıştı. ABD önderliğindeki koalisyon Irak'ta ve Suriye'de IŞİD ve Suriyeli muhaliflerin mevzilerine hava saldırılarına tüm hızıyla devam ederken masum köylerin ve askeri birliklerin de üzerine bomba yağdırılmaktaydı. AKP iktidarının yedi sülalesi yetmiş bin sene alnını secdeden kaldırmasa yine de bu günahın altından kalkamazlardı. “Önce pisleyip kirletiyorsunuz, kışkırtıp karıştırıyorsunuz; sonrada kendi pislediklerinizi temizledik diye alkış tezahürat bekliyorsunuz?” yollu sitemler haksız mıydı? Ve yine soralım, IŞİD bahanesiyle Suriye ve Irak’a girdiğimizde, ABD uçaklarının yanlışlıkla (!) bizim askerlerimizi öldürmeyeceğinin bir garantisi var mıydı?

“Allah böyle istediği ve “yürü ya kulum!” dediği için, Erdoğan böylesine yükseldi” diyen Abdurrahman Dilipak’a şu ayetleri hatırlatmak lazımdı: “Yarattığımız (insanlar)dan, Hakka yöneltip (hidayete çağıran) ve Onunla (Hak’la ve Kur’an’la) adaleti (kurup sağlayan) bir ümmet vardır” (Araf: 181) “(Ancak her türlü imkan ve iktidara kavuşturulduğu halde) Ayetlerimizi yalanlayanları (Kur’ani hükümleri gereksiz ve geçersiz sayanları, uygulamaya çalışmayanları) ise, onları bilmeyecekleri bir yönden derece derece (yükseltip, riyakarlık ve istismarcılıklarına yüreklendirip çok acı ve alçaltıcı akıbetlerine) yaklaştıracağız” (Araf: 182) “Ben onlara (şahsi ikbal ve ihtirası için dine ve davaya hıyanete kalkışanlara gerçek ayarları ortaya çıksın diye) belirli bir süre (mühlet ve fırsat) veriyor (yularını uzatıyorum. Ancak) Benim “keyd”im (planım ve tuzağım) sapasağlamdır. (hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktır)” (Araf: 183)

PKK Kürdistan ordusu ve NATO’nun Irak kanadı mı olacaktı?

HDP’li Pervin Buldan, katıldığı bir televizyon programında açılım sürecine ilişkin açıklamalar yapmıştı. Verdiği bilgilere göre, Öcalan’ın yeni Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun nasıl bir yol izleyeceğini görmek istediğini vurgulamış, İmralı heyetinde de yer alan Buldan da yeni adımlar ve mesajlar için 30 Eylül tarihinin işaret edildiğini hatırlatmıştı. Öcalan ve HDP’nin öncelikli beklentisinin, Öcalan için bir sekretarya kurulması ve denetleme görevi yürütecek bir izleme kurulu oluşturulması olduğu kaydedilirken, Buldan HDP heyetinin, bizzat Erdoğan’la görüşerek bu beklentileri aktaracaklarını açıklamıştı. “İlk defa halkın oylarıyla seçilen bir cumhurbaşkanı var” diyen Buldan, PKK’nın IŞİD’le savaşan tek güç olduğunu bu yüzden de hükümetin PKK’ya kolaylıklar tanıması gerektiğini tekrarlamıştı. Sabah’tan yandaş ve yalaka yazar Emre Aköz de:

“IŞİD ile PKK’yı aynı kefeye koymak yersizdir. PKK ulusalcı bir örgüttür, talep ettiği haklar ve yetkiler verilirse sorun bitecektir. Ama IŞİD Amorf bir örgüttür din ve mezhep adına öldürmekte, nerde ne yapacağı bilinmemektedir. Bu süreç sonunda PKK meşruiyet kazanabilir[3] diyerek BDP ve PKK ağzıyla, Erdoğan’ın ve iktidarının tavrını ve tarafını ağzından kaçırmıştı. Evet böylece PKK’ya meşruiyet ve resmiyet kazandırılıp Kürdistan’ın jandarması ve NATO’nun yeni kanadı yapılacaktı. Zaten IŞİD’i kurup kışkırtmalarının bir amacı da PKK’yı Kürtlerin umudu konumuna taşımak ve gençlerin PKK’ya katılımını arttırmaktı. Öyle ki, IŞİD’le savaşmak üzere PKK’ya katılımın en yüksek seviyeye ulaştığı açıklanmıştı. Batının silah ve strateji yardımı ve Kürt gençlerin yoğun katılımı ile şımaran Cemil Bayık Türkiye’ye saldıracakları tarihi açıklayacak kadar azıtmıştı! PKK'nın bir numaralı komutanı Cemil Bayık, Al-Monitor'den Amberin Zaman'a olay yaratacak açıklamalar yapmıştı. “Savaşı Eylül sonunda başlatabiliriz. Savaş başlatma yetkisi bizdedir” diyerek tarih veren Cemil Bayık, Öcalan'ın savaşı engelleyip engelleyemeyeceği sorusunu ise şöyle yanıtlamıştı: “Öcalan bizim önderimiz. Biz bir önderlik hareketiyiz. Önderimize bağlıyız. Ama Türkiye adım atmadan önderlik “Hayır savaşmayın” nasıl diyecek ki? diyemez. Dese bile savaşçılar bunu kabul etmez. Biz savaşçılarımızı zapt edemeyiz!”[4] İşte bu küstahça tehditlerden bir gün sonra Bitlis-Diyarbakır karayolu üzerinde polis noktasına yapılan saldırıda roket kullanılmış ve maalesef şehit haberleri gelmeye başlamıştı. Saldırı sonrası bölgeye giden takviye ekibi taşıyan zırhlı aracın devrilmesi sonucu meydana gelen kazada 5 polisten 3'ü şehit olmuşlardı.

Bölgedeki terör örgütleri artık Amerika’nın yeni ortaklarıydı!

ABD Başkanı Barack Obama, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütüne karşı oluşturulacak koalisyona terör örgütlerini de katmıştı. Buna göre, uluslararası koalisyona destek veren ülkeler IŞİD’e karşı hava operasyonları yapacak, bununla birlikte Kuzey Irak’ın peşmerge ordusu, PKK, PYD, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve Suriye’deki diğer terörist muhalifler de IŞİD’e karadan saldıracaktı. Terör örgütü IŞİD’e karşı karadan savaşacak terör örgütlerine silah yardımının yanı sıra askeri eğitim verilecek, başta ABD olmak üzere koalisyondaki ülkeler, söz konusu örgütlerle istihbarat bilgilerini de paylaşacaktı. Obama’nın yaptığı açıklamada operasyonun sadece Irak’la sınırlı olmadığını, Suriye’ye de hava saldırısı düzenleyeceklerini vurgulaması koalisyonun geniş bir alanı kapsadığını ortaya çıkarmıştı. ABD ve koalisyon ülkelerinin kara harekatı yapmayacağını ancak 475 yeni ABD’li görevliyi bölgeye göndereceğini vurgulayan Obama, bu ekibin Iraklı ve Kürt kuvvetlerine eğitim, istihbarat ve ekipman desteği sağlayacağını açıklamıştı. Obama’nın karada güvendiği kuvvetlerin IŞİD haricindeki terör örgütleri olmasının bölgedeki dengeleri değiştireceğini söyleyen uzmanlar, “Askıda olan Kürt koridorunun yeniden gündeme gelebileceği” konusunda uyarmıştı.

“Velhasıl ahmakların bile anlaması gereken bir gerçeği tekrar hatırlatmamız lazımdı; Artık Irak ve Suriye diye iki devlet kalmamıştı. Suriye’de taş üstünde taş bırakılmamış; Irak harabeye çevrilip parçalanmıştı. Kışkırtılan ve birçoğuna İslamcı kılıfı takılan gruplar işkencede ve vahşette birbirleriyle yarışmaktaydı. Milyonlarca insan perişandı ve bunlardan 2 milyona yakını Türkiye’nin dört bir yanına saçılmıştı. İstanbul’un, Gaziantep’in, Kilis’in vs. sokaklarında Türkiye’nin en büyük üçüncü azınlık grubu başıboş mayın gibi dolaşmaktaydı ve tabii Irak ve Suriye’de her gün harlanan ateş topu, çevresindeki ülkelere de sıçrama riskini taşımaktaydı. Ürdün, Lübnan ve Türkiye ise komşular içinde en çok risk taşıyanlarıydı. Etrafa saçılan Şiiler, Sünniler, Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğerleri iç savaş kıvılcımlarıyla birlikte hareket ediyorlardı. Bölgenin dengeleri karmakarışıktı. Kısacası, Türkiye'yi ateşe atacak riskli hamlelerden mutlaka sakınılması lazımdı. Eğer Türkiye bir şekilde bu alev sarmalının parçası olur ise ve eğer Türkiye bir şekilde Batı’nın ileri karakolu haline gelirse müreffeh, gelişmiş ve medeni Türkiye hayalleri hepten yıkılacaktı[5] uyarıları haklıydı ve çok ciddi ve gerçekçi tehlikelere parmak basmaktaydı. Kısaca Erdoğan Başkanlığı ve Davutoğlu iktidarı ülkeyi çok karanlık bir maceraya sürüklendiğinin farkında değil ise gafil, farkında ise hain konumunda hesap sorulacaktı.

IŞİD’e karşı koalisyonun amacı “Akdeniz’e ulaşan Kürdistan koridorunu” açmaktır!

“Hatırlayınız; Galler'de yapılan NATO Zirvesi'nde iki önemli karar alınmıştı:

1- NATO Ukrayna'nın yanında olduğunu açıklamış ve Rusya'ya karşı 5 bin kişilik acil müdahale gücü oluşturmayı kararlaştırmıştı.

2- NATO, IŞİD'e karşı içinde Türkiye'nin de yer aldığı 10 ülkeden oluşan bir koalisyon kurulacağını açıklamıştı.

Aylardır söylüyoruz; IŞİD, ABD için Irak'tan Suriye'ye bir köprü ayağıdır. ABD çıkarlarının uygulanabilmesi için kullanılan bir maniveladır. Daha önce Beşar Esad'ı devirme cephesinde kullanılan IŞİD, şimdi de Irak ve Suriye'ye müdahale aracı olarak kullanılmaktadır. ABD, Irak'ın kuzeyini Suriye'nin kuzeyinden Doğu Akdeniz'e bağlamak, yani Kürt Koridoru hedefini canlı tutmak için IŞİD'i kullanmaktadır. Dolayısıyla IŞİD'e karşı mücadele lafı gerçekte palavradır. NATO'da IŞİD'e karşı koalisyon kurulurken de hedeflenen, yine Kürt Koridoru'nu canlı tutabilmenin koşullarını oluşturmaktır. IŞİD'e karşı oluşturulan koalisyonun katılımcılarına ve Obama ile Erdoğan arasındaki görüşmenin sonuçlarına bakılırsa, bu ihale de esas olarak Türkiye'ye bırakılmıştır! Yani Ankara ABD adına ABD desteğiyle IŞİD'e karşı mücadele ederek, kendi ulusal güvenliğinin karşısında olan Kürt Koridoru projesine çalışacaktır. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Caitlin Hayden'in Obama-Erdoğan görüşmesinden sonra yaptığı yazılı açıklamada "Irak ve Suriye'de ortaklığa" vurgu yapması meselenin esasıdır!” saptamaları elbette doğruları yansıtmaktadır.

Eşkiyabaşı ve Erdoğan’ın çözüm arkadaşı Abdullah Öcalan: “Öyle silah bırak git olmaz!” diye uyarmıştı.

İmralı Tutanakları'na göre, PKK'nın hükümlü çete başı Abdullah Öcalan, “bir MİT Müsteşar Yardımcısının Kürt hareketinden olması gerektiğini” buyurmuşlardı. PKK'nın yerel güvenlik gücü olmasını öneri olarak getiren Öcalan, örgütün askeri anlamda en güçlü döneminde olduğunu da hatırlatmıştı. Öcalan: “Sn. Beşir (Atalay) Bey'in bilmesi lazım, kendimizi asla tasfiye etmeyeceğiz. PKK yerinde kalacaktır. Cemil'den gerillaya kadar herkese siyaset hakkı, kimine şimdi, kimine 5 ay sonra mutlaka tanınacaktır. 1 Eylül dediğimiz süre de bunu hatırlatmaktadır. Ya stratejik çözüm için samimi adımlar atılacaktır, ya da oyalamayı bırakmak lazımdır. PKK tarihin iç-dış en büyük savaş potansiyeline sahip durumdadır. İran-İsrail PKK'yı silahlandırır, hatta paralel devlet bile yapacaktır. İçeride de genç potansiyeli çok fazladır. Bu bir tehdit değil işin doğası ve doğru olanıdır. Anlamlı barış, yasal ve anayasal değişimle olacaktır” (17 Ağustos 2013 tarihli görüşme notundan)

NATO ‘Soğuk savaş’ı yeniden başlatmıştı!

2010’daki Lizbon Zirvesi’nde Rusya ile stratejik ortaklık kararı alındığını belirten NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen buna rağmen Rusya’nın NATO’yu ortak olarak değil hasım olarak gördüğünü belirtip, asıl niyetlerini ve stratejilerini açığa vurmuşlardı. NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Rusya’nın NATO’yu “hasım” olarak gördüğünü söyleyip kendilerinin de bu duruma uyum sağlayacaklarını vurgulamıştı. Galler’de 4-5 Eylül’de gerçekleşen NATO Zirvesi öncesi basın toplantısı düzenleyen Rasmussen, 2010’daki Lizbon Zirvesi’nde Rusya ile stratejik ortaklık kararı alındığını belirterek, “Gerçekleri kabul etmemiz gerekiyor. Rusya, NATO’yu ortak olarak değil hasım olarak görüyor” açıklaması kafaları karıştırmıştı. Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği için doğru olanın NATO ile Rusya arasında ortaklık geliştirilmesi olduğunu ifade eden Rasmussen, “Saf değiliz, aldanma içinde de olmamalıyız. Biz de kendimizi bu duruma uyduracağız” diye çıkışmıştı.

NATO Doğu Avrupa’ya yeni üsler kurmaktaydı. Yoksa asıl hedef Türkiye mi olmaktaydı?

Alman gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung, NATO’nun Doğu Avrupa’da beş yeni üs kuracağını yazmıştı. Gazetenin belirttiğine göre, NATO, Rusya kaynaklı tehditten ittifak üyesi Doğu Avrupa ülkelerini korumayı planlamıştı. Rusya’nın Ukrayna’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit ettiğini ileri süren NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, örgütün Doğu Avrupa’da askeri üsler kurmayı planladığını açıklamıştı. NATO’nun Baltık ülkelerinde koruma sağlamak için Polonya’ya “hızlı hareket gücünü” konuşlandıracak yeni bir üs kurabileceği yazılmıştı. Acaba Rusya bahanesiyle asıl hedef Türkiye mi olacaktı?

Pentagon kara harekâtından önce niye “koalisyon”da ısrarlıydı?

ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütüne karşı hedefin, örgütü “kısa sürede kontrol altına almak” değil, “uzun vadede geriletmek ve yok etmek” olduğunu açıklamıştı. CNN televizyonuna mülakat veren Hagel, Pentagon’un IŞİD’in sahip olduğu kapasiteleri “zayıflatma ve yok etme” misyonunu başarmak için, Obama’nın masasına sunmak üzere seçenekler ve planlar hazırladığını vurgulamıştı. ABD’nin karada çarpışacak muharip asker göndermesinin ise söz konusu olmadığını yineleyerek, Obama’nın bu yöndeki kararını desteklediğini ve doğru bulduğunu belirten Hagel, “Birkaç yıl önce Irak’tan çıktığımız şekilde Irak’a geri girmeyeceğiz” ifadesini kullanmıştı. Acaba Türkiye, Irak ve Suriye batağına çekilmek için mi koalisyona katılmaya zorlanmaktaydı?

Amerika bölgeyi IŞİD’le şekillendirmek amacındaydı!

ABD’nin IŞİD dışında gizli gündemi bulunduğuna dikkat çeken uzmanlar, Obama’nın açıklamasında teröre karşı mücadeleden söz etmemesini anlamlı bulmuşlardı. ABD Başkanı Obama’nın açıklamasını değerlendiren uzmanlar, ABD’nin IŞİD bahanesiyle bölgedeki diğer amaçlarını gerçekleştirmek istediğini vurgulamışlardı. ABD’nin IŞİD dışında gizli gündemi bulunduğuna dikkat çeken uzmanlar, Obama’nın teröre karşı mücadeleden söz etmemesi üzerinde durmuşlardı. Türkiye’nin eski NATO daimi temsilcisi emekli Büyükelçi Onur Öymen, Türkiye’nin eski ABD Büyükelçilerinden Nüzhet Kandemir ve Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Obama’nın açıklamasını çok sinsi ve tehlikeli bulmuşlardı.

Barack Obama’nın, IŞİD görünümlü Ortadoğu planı “İkinci 11 Eylül konuşması” şeklinde yorumlanmıştı.

ABD Başkanı Barack Obama, IŞİD’le ilgili ABD’nin izleyeceği 4 aşamalı planı anlatırken, ‘Ülkemizi tehdit eden teröristleri nerede olurlarsa vuracağız’ tehditleri önemli ve sinsi niyetleri barındırmaktaydı. Obama, IŞİD terör örgütüyle mücadeleyle ilgili ABD’nin izleyeceği stratejiyi Beyaz Saray’dan yaptığı bir açıklamayla dünyaya açıklamıştı. Hava saldırıları, IŞİD’le savaşan güçlere destek olma, terörle mücadele ve insani yardım başlıklarından oluşan dört aşamalı planı anlatırken, “Ülkemizi tehdit eden teröristleri nerede olurlarsa vuracağız” sözleri anlamlıydı. Irak ve Suriye’deki IŞİD örgütüne de operasyonlar yapacağının altını çizen Obama, Suriye’de bazı terör örgütlerini silahlandıracaklarını söylemekten sakınmamıştı.

NATO IŞİD ihalesini Türkiye’nin sırtına yıkacaktı!

NATO zirvesinde IŞİD terörüne karşı ortak hareket etme kararı alınmıştı. 10 devletin katılacağı koalisyonda Türkiye’nin “kilit görev üstleneceği” vurgulanmıştı. “Şimdilik kara operasyonu düşünülmüyor ancak bölgeye yardım Türkiye üzerinden gidecek” sözleri Türkiye’yi Irak-Suriye batağına çekme hazırlığıydı. Kuzey Atlantik Paktı (NATO) zirvesinde IŞİD’e karşı mücadele konusunda tehlikeli kararlar alınmıştı. Irak ve Suriye’de terör saldırıları yapan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütüne karşı mücadele bahanesiyle 10 NATO ülkesinin koalisyon oluşturulması kararı çıkmıştı. Karar teklifi ABD’den gelirken, 10 ülke arasında yer alan Türkiye bölgede tek başına ateşe atılmış olacaktı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, üye ülkeler arasında bir “çekirdek koalisyon” oluşturulmasına çalıştıklarını söylerken, şimdilik kara harekâtı da olmayacağını açıklamıştı. “IŞİD’in toprak almasını engellemek için saldırmalı ve Irak birliklerini ve IŞİD’e karşı mücadele eden diğerlerini desteklemeliyiz” diyen Kerry, NATO birliklerinin karaya ayak basmayacaklarını vurgulamıştı. Demek ki bütün yük ve risk Türkiye’nin sırtına yıkılacaktı!

ABD’li Hagel ve Kerry Siyonistlerinin taleplerine bir hafta içinde olumlu yanıt veren Erdoğan ve Davutoğlu iktidarı hemen silah kuşanmış, kanlı ve karanlık cephenin yolunu tutmuşlardı!

Oysa Hadis-i şerifte; “Mümin, bir delikten iki defa ısırılmaz” buyurulmaktaydı. Irak’ı bu hale getirmek için “kimyasal silah” yalanlarıyla… Afganistan’da “11 Eylül” senaryosuyla… Çeçenistan’da “terör kulpu” takılan pazarlıklarla… Ve Libya’nın işgalinde oynadığınız figüranlıkla, yüklendiğiniz günahlar ve tarihi sorumluluklarla bölgemizdeki bu kanlı tablo hazırlanmıştı. Siz hâlâ aynı yalanların peşinde koşuyorsunuz, aynı senaryonun oyuncağı oluyorsunuz… Yine aynı deliğe elinizi sokuyorsunuz.!? Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta Charlie Rose’a röportaj veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Sorun sadece Irak değil, Suriye’nin de halledilmesi ve ikisinin birlikte ele alınması lazım” gibi talihsiz cümlelerine ilaveten ABD ve Fransa’nın IŞİD’e yönelik Suriye’de yaptığı bombardımanı yetersiz bulması hayretle karşılanmıştı.

ABD’de “pişirilen işgal pilavı” iktidarın önüne konacaktı!

Eski Dışişleri Bakanı ve yeni Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ABD’nin öncülüğündeki koalisyona destek konusundaki tutumu ile Köşk’ün bakışı arasındaki tezat ve farklılıklar açıkça sırıtmaktaydı. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için bulunduğu New York’ta tek başına karar aldığı, Türkiye’de ise iktidarın önüne koyacağı Irak ve Suriye işgaline verilecek askeri destek açıklamalarının sorumluluk sahibi makamlarda nasıl karşılanacağı tartışılmaktaydı. Hukuken dış politikanın sorumluluğunu omuzlarında taşıyan isim olan Mevlüt Çavuşoğlu ise sessizliğe gömülmüş durumdaydı. Çavuşoğlu’nun, koltuğa oturduğu günden beri tek bir beyanat bile duyulmamıştı. Yoksa Davutoğlu hükümeti sadece bir kukla mıydı?

Cemil Bayık 3. Dünya Savaşının başladığını açıklamıştı!

IŞİD'le girdikleri savaş ve Lice'deki heykel krizi için çarpıcı yorumlarda bulunan KCK Yürütme Kurulu Eş Başkanı Cemil Bayık, Ruşen Çakır'ın sorularını yanıtlarken 3. Dünya Savaşının başladığını vurgulamıştı. “Burada yepyeni bir dönem başlamış görünüyor. Hem Irak’ta hem Suriye’de yeni bir döneme giriliyor. Musul’un düşmesiyle başlayan bir süreç yaşanıyor. Benim gözlemlerime göre bölgede yükselen iki güç bulunuyor: IŞİD ve PKK. Ve bu iki güç şu anda birbiriyle savaşıyor. Doğru mu düşünüyorum? sorusuna Cemil Bayık: “Görünüşte öyledir, ama IŞİD’in arkasındaki bölgesel ve küresel güçler göz ardı edilemezdi. IŞİD bu güçlerin desteğini almadan böyle savaşamaz, gelişemezdi. Görünüşte belki IŞİD ile savaşıyoruz ama bu işin görünen yanı. İşin perde arkasında esasen bazı bölgesel güçler IŞİD’i üzerimize göndermişti. Evet Ortadoğu’da 3. Dünya Savaşı yaşanıyor. Kapitalist-modernist sistemin Ortadoğu’ya müdahaleleri oldu ama bu müdahaleler sonuç vermedi. Ne Libya, ne Suriye, ne Irak, ne de Mısır’da... Hatta kriz daha da derinleşti, yeni krizlere yol açtı. Sistem bu krizi yönetemeyince farklı arayışlara girdi. IŞİD’i büyütme buradan gelişti. IŞİD ile mezhep savaşı geliştiriyor ve bu bir 3. Dünya Savaşına zemin hazırlıyor!” tespitlerini yapmıştı. Ve işte Erdoğan Başkanlığı ve Davutoğlu iktidarı ülkemizi ve bölgemizi böylesine sinsi ve kirli bir savaşın içine doğru kaydırmaktaydı. Ama inşallah bu, dış güçlerin de, işbirlikçilerin de sonunu hazırlayacaktı.


GİRİŞ

BOP EŞBAŞKANLIĞININ ASLI VE KANUNİ KARŞILIĞI NEDİR?

Tam 32 yerde “Bize BOP eşbaşkanlığı görevi verildi” diyen Recep Tayyip Erdoğan ve yandaşları bunları niçin ve nasıl inkâr etmeye kalkışmaktadır?

1-Kanal D / Teke Tek Programı: (16 Şubat 2004)

“Şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya; ‘Genişletilmiş Ortadoğu’ yani, işte bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım.”

2- Çırağan Sarayı / ABD-TESEV-Alman Marshall Fonu Toplantısı: (25 Haziran 2004)

“Üstlendiğimiz misyon gereği, Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği… Eşbaşkanı olduğumuz Genişletilmiş Ortadoğu Projesi için…”

3- Yeni Şafak / İstanbul NATO Zirvesi Öncesi Konuşması: (25 Haziran 2004)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin buraya katılması… Eşbaşkanlar Olarak Türkiye, İtalya, Yemen üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışacağız.”

4- İran’da Basın Açıklaması: (28 Temmuz 2004)

“Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasındayım.”

5- Davos / Klaus Schwab’la Söyleşi Esnası: (28 Ocak 2005)

“Türkiye işlevini Büyük Ortadoğu Projesi içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun uygulamasını yapıyoruz.”

6- Zaman / ABD Yolculuğundaki Röportajı: (7 Haziran 2005)

“Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz, Ürdün’e gideceğiz.”

7- ABD / Wıllard Otel, Basın Toplantısı: (8 Haziran 2005)

Sea Island sürecinde Türkiye, İtalya ve Yemen Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve eşbakanlık bu üç ülkeye verildi

8-ABD / Amerikan Dış Politika Derneği (FPA) Toplantısı: (10 Haziran 2005)

“Biz Türkiye olarak, bildiğiniz gibi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çalışmalarında rol aldık. Eşbaşkan olarak bu süreci işletmeye devam ediyoruz.”

9- Esenboğa Havalimanı / ABD Dönüşü Sırası : (12 Haziran 2005)

“Biz Büyük Ortadoğu Projesi’ne bu seyahatte başlamadık. Biliyorsunuz adı değişti, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olarak belirlendi. Bunun içerisinde Türkiye, İtalya ve Yemen, eşbaşkan olarak çalışmaya başladık.”

10- Esenboğa Havalimanı / Lübnan’a Hareketinden Önceki Konuşması: (15 Haziran 2005)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çerçevesi içerisinde Türkiye eşbaşkanlık olarak paylaştığı bir görevi yürütmektedir.”

11- ABD / Dünya İş Konseyi (World Affaırs Councıl) Toplantısı: (7 Temmuz 2005)

“Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle yapabileceği çok şey vardır. Türkiye’nin Sea Island Süreci’nde, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’nde Eşbaşkan olarak yer almış olması bundan kaynaklanmaktadır.”

12- ABD / Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Toplantısı: (13 Eylül 2005)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içinde önemli bir rol oynuyoruz. Amerika’nın Ortadoğu’da oynayacağı önemli bir rol var. Onun bir parçasıyız ve şu anda onun dahilinde çalışıyoruz.”

13- Ankara / AKP MYK Toplantısından Sonra Basın Açıklaması: (16 Kasım 2005)

“Dışişleri Bakanı Gül, Bahreyn’de ABD Dışişleri Bakanı Condellize Rice ile Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi ile ilgili görüşecek. Söz konusu projede eşbaşkanlık görevi yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.”

14- Denizli Polisevi / İşadamlarıyla Toplantısı: (19 Kasım 2005)

“Eğer bugün Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nde Türkiye eşbaşkan olarak görev almışsa… İşte şu anda bu görevi yapmaya çalışıyoruz.”

15- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (29 Kasım 2005)

“…Onun için biz şu anda Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde eşbaşkanlık görevini üstlenmişiz.”

16- ATV / Siyaset Meydanı: (28 Aralık 2005)

“Biliyorsunuz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde eşbaşkanız, bunun gereği olarak da inisiyatif alma gayreti içindeyiz.”

17- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (21 Şubat 2006)

“…Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’ndeki rolümüz, eşbaşkanlık görevimiz bize, özellikle Ortadoğu’da önemli sorumluluklar yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce birkaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır.”

18- İstanbul Üsküdar / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (26 Şubat 2006)

“Biz Ortadoğu’da GODKA denilen Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin içinde eşbaşkanız. Biz orada görev ifa ediyoruz. Böyle bir görev Türkiye’ye seçilerek verilmiştir.”

19- İstanbul Tuzla / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

“Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz.”

20- İstanbul Bayrampaşa /AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

“BOP’un eşbaşkanlarından biriyiz. Şimdi bu görevi yapıyoruz.”

21- Sait Halim Paşa Yalısı / UBS Bank’ın Yemek Sofrası: (28 Nisan 2006)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne bundan dolayı girdik.”

22- Avusturya Seyahati: (11 Mayıs 2006)

“Büyük Ortadoğu Projesi’ne, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne niye katıldınız, niye bunların içinde yer aldınız” diye eleştiriler geliyor. Biz de “elbette olacağız diyoruz.”

23-Zaman / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

“Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi eşbaşkanı olarak Türkiye’ye büyük görev düşüyor.”

24-Yeni Şafak / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

“Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük görev düşüyor. Bunun için de ABD’ye bir ziyaret planlıyorum… Türkiye, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi eşbaşkanı olduğu için, bunu ABD’yle konuşmamız gerekiyor.”

25-Esenboğa Havalimanı / Mısır’a Giderken Anlatmıştı: (20 Mayıs 2006)

“Ziyaretim sırasında Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde yapmayı planladıklarımızı da anlatma fırsatını bulacağız.”

26- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (30 Mayıs 2006)

“Türkiye, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde ortak üyeliğe kabul edilmiştir. Bizler bunun için burada bir ortak üyeliği ve ardından da eşbaşkanlık görevini İtalya ve Yemen ile birlikte kabul ettik.”

27- Artvin Çıkışı: (15 Temmuz 2006)

Biz Türkiye olarak GOKAP içerisinde yer aldıysak, bunun için bizlere davet yapıldı, bunlar olacak diye biz eşbaşkan olarak kabul ettik.”

28- CNN / Larry Kıng Show: (27 Temmuz 2006)

“Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik.”

29- CNN Türk / “Editör” Programı: (6 Kasım 2006)

“BOP içerisinde davet edilen ülkeler kimlerdir? Türkiye var, Yemen vardı, üç tane eşbaşkan var.”

30- Beyrut Dönüşü Açıklaması: (4 Ocak 2007)

“Biz Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ni bunun için kabul ettik… Türkiye, İtalya ve Yemen’le eşbaşkanlık görevi üstlendik.”

31- Alman “Süddeutsche Zeıtung” Gazetesine açıklaması: (7 Şubat 2008)

“Bu sebeple TÜRKİYE, G-8 ülkelerinin de desteklediği Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde inisiyatif almaktadır.”

32- TBMM Grup Toplantısı: (13 Ocak 2009)

“Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı’dır… Bu görevinden vazgeçsin diyorlar. Bunu anlatmak istiyorum. Büyük Ortadoğu Projesi’nin amaçları bellidir.”

İşte bütün bu sözleri, “Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika’nın gizli ve kirli projelerinde görev aldığının ve Büyük İsrail Planına bilerek veya bilmeyerek katkı sağladığının çok açık itiraf ve ispatı görmek ve endişelerimizi dile getirmek”, bir hakaret midir, yoksa uyarı mahiyetli bir durum tespiti midir? Ve kamuoyunun asıl merak ettiği, ülkemizi de parçalamayı hedefleyen yabancı bir projede eşbaşkanlık yapan kişinin ve hükümetin, anayasa ve kanunlarımızdaki ve toplum vicdanındaki karşılığı ve yaptırımı nedir? Bunların işlenmesi değil de gündeme getirilmesi suç sayılır duruma gelmişse, bu ülke nereye sürüklenmektedir? Üstelik sorulması gerekmez mi, bu ifade ve itiraflar doğruysa, Sn. Başbakan BOP eşbaşkanlığı görevine; hangi ülkeler ve mahfillerce, hangi yetki ve gerekçelerle… Ve en tehlikelisi hangi gizli vaatler ve tavizler neticesi tayin edilmiştir? Bu görevle ilgili tavsiye ve talimatları kimler vermektedir ve nasıl yerine getirilmektedir?

TBMM, hükümet üyeleri, TSK ve MİT gibi devlet birimleri bu BOP eşbaşkanlığı göreviyle ilgili bilgi sahibi midir?

Sn. Erdoğan; BOP’un mahiyetini, böyle bir dış görevlendirmenin hukuki niteliğini, NATO ve BM gibi resmi üyeliğimiz dışındaki özel ve gizli projelerde görev almanın kanuni gerekçelerini, Milletimize ve Meclise açıklamak zorunda değil midir?

Siyasi rakiplerinin özel bilgilerini ve hiç kimseyi ilgilendirmeyen gizli ilişkilerini, tüm edep ve hürmet ölçülerini tepelercesine diline sakız edip çiğneyenlerden; ülkemizin, bölgemizin ve İslam âleminin geleceğini ve güvenliğini ilgilendiren yabancı ve yıkıcı projelerdeki görevinin aslını ve hesabını sormak, bazılarını niye bu denli rahatsız etmektedir?

Hükümranlık haklarımızın yabancı merci ve mahfillere devri, ülke birliğimizin bölünüp milli dirliğimizin tehlikeye girmesi anlamını taşıyan böylesi dış görevlendirmelere boyun eğmenin müeyyide maddeleri nelerdir? Milli iradenin ve TBMM’nin de üzerinde, dışarıdan tayin ve görevlendirmeler geçerli ise, bir sürü masraf ve horoz kavgası ile yürütülen, “demokratik seçim” aldatmacalarına niye lüzum görülmektedir? Sn. Erdoğan’a bir ara bu projede görev verilmiş ama daha sonra zararlı ve yararsız olduğu fark edilip vazgeçilmişse, bunun da topluma açıklanması elbette gerekmez miydi?

YSK’nın seçim öncesi hukuki gerekçeli vetolardan zoru görünce vazgeçmesi ve yine seçilen bazı PKK’lı vekilleri reddetmesi üzerine yöneltilen hücumların bizzat TC’ye yönelmesi örneğinde olduğu gibi; yoksa hukuk, zorbalara karşı, “kitabına uydurulan”, ama zayıflara karşı “katı biçimde uygulanan” ayarı bozuk bir terazi midir?

BOP’un Amacı ve Asbaşkanları!

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), ABD’nin 1997’de oluşturduğu ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin (PNAC) bir alt unsuru olarak ortaya çıkan, sinsi ve Siyonist bir adımdır. Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Dick Cheney ve akıl hocaları Richard Perle ve William Kristol gibi üst düzey Yahudi stratejistlerin, İslam Dünyasına hâkimiyet amaçlıdır. ABD tarafından yetkili yöneticilerin açık beyanları dışında BOP’a ilişkin yayınlanmış resmi bir belge bulunmamaktadır. Çünkü böyle bir durum Müslüman halkları kuşkulandıracak ve uyandıracaktır. Bu konudaki bütün değerlendirmeler, ‘NNSS 02’ olarak kodlanan ‘Ortadoğu’da ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi’ (New National Security Strategy of The USA in tlıe Middle East Apost September 11 Analysis) adlı belgeye dayandırılmaktadır. Bu tür belgelerin tam içeriği ise haliyle gizli tutulmaktadır.

Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC) nedir ve Hangi Hesapladır?

Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin kuruluş bildirgesinde; “ABD dışişleri ve savunma politikaları amaçsız bir şekilde rüzgârda savrulmaktadır. ABD dünyanın en büyük gücü olmasına rağmen bu fırsatı boşa harcamak ve önümüzdeki görevde başarısız olmak tehlikesiyle karşı karşıyayız” ifadeleri kullanılmıştı. Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin taraftarlarına göre, ABD, askeri harcamalarını artırmalı ve parayı teknolojik olarak en gelişmiş silah sistemlerine yatırmalı, böylece istediği her yere hızla ve az kayıp vererek müdahale edebilir duruma ulaşmalıydı. Bu düşünce aslında Amerikan halkının değil Siyonist Yahudi odakların fikri olmaktaydı. 2. Dünya Savaşı’nın sonunda dünya ekonomik üretiminin yarısına yakınını gerçekleştiren ABD, açık farkla dünyanın en önemli ekonomik gücü idi. Ancak bu durum, 1990’lara gelindiğinde artık geçerli değildi. Avrupa ülkeleri, gelişmiş ülkelerden üç kat daha hızlı büyüme oranına sahip olan Çin, ABD’yi yakalama gayretindeydi. Birçok Cumhuriyetçi Parti hükümetinin danışmanlığını yapan Henry Kissinger, “Soğuk Savaş’ın sonu, bazı gözlemcilerin ‘tek kutuplu’ ya da ‘tek süper güç’ dedikleri bir dünya var etmiştir. Ancak ABD, gerçekte, küresel gündemi tek başına dayatabilme konusunda bugün Soğuk Savaş’ın başlangıcında olduğundan daha iyi bir konumda değildir. Birleşik Devletler, Soğuk Savaş döneminde hiç yaşamadığı ölçekte bir ekonomik rekabet ile karşı karşıya gelmiştir” diyerek Siyonist odakları uyarmaktaydı. ABD’nin problemleri 1990’ların ortalarında olduğundan çok daha fazlaydı. Yeni teknoloji patlamasının çöküşü, ABD şirketlerinin gerçek kârlarının açıkladıklarından yüzde 50 daha düşük olduğunu açığa çıkardı. Ve ABD ekonomisi normal işleyişini sürdürebilmek için, dünyanın geri kalanından (Aslen doğu Asya ülkelerinden) yılda yaklaşık 400 milyar dolar kadar borçlanmaya bağımlı kılmıştı. Bu durumda, ABD’nin ekonomik zaaflarının üstesinden gelmek amacıyla askeri gücünü kullanmaktan başka çaresi kalmamıştı. Birbiri ardına yapılan askeri müdahaleler, ABD’nin tüm gelişmiş ülkelerin bağımlı olduğu petrol kaynakları üzerinde denetimini sağlayacak ve ABD’nin yatırım yapmak isteyen yabancılar için en güvenli ülke olduğunu vurgulayacaktı. “Bush doktrini” ne de ilham kaynağı olan bu görüşe göre ABD, büyük ekonomik ve askeri gücüne dayanarak dünyanın herhangi bir bölgesinde istediği dönüşümü yaptırabilir, kendisine yönelik tüm tehditleri ortadan kaldırabilir” durumdadır.

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül terör eylemlerinin ardından yaptığı açıklamalarda, “terörist ağının dünyanın her yerinde konuşlandığını ve bunlara bazı devletlerin de destek sağladığını” ifade etmiştir. Rumsfeld’e göre “bu terörist ağı harekete geçmeden önce yok edilmeli ve bunlara destek veren ülkeler askeri güç kullanılarak hizaya getirilmelidir.” Bu Rumsfeld ekolü ve söz ettiği savaşta ‘Bush doktrini’ olarak bilinmektedir. ABD’nin 21. Yüzyılın ABD yüzyılı olması için hazırladığı ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ (PNAC), ABD’nin tek başına dünya hâkimiyeti kurması için daha önce hazırlanmış projelerin birleştirilmesi ile elde edilmiş bir projedir. ABD politikalarında etkili olan stratejist Brzezinski’ye göre ABD’nin dünya hâkimiyetinin yolu Avrasya’nın kontrolünden geçmektedir. Brzezinski, “Doğu Avrupa’yı yöneten Merkez bölgeye kumanda eder; Merkez bölgeyi yöneten Dünya adasına kumanda eder; Dünya adasını yöneten, Dünyaya kumanda eder” görüşündedir. Brzezinski, ABD’nin Avrasya Stratejisini biçimlendirmek için yazdığı ‘Büyük Satranç Tahtası’ adlı kitabında, ABD yönetimini bu bölgeyi kontrol edebilecek bir gücün ortaya çıkmaması konusunda: “Amerikan politikasının nihai hedefi, iyi huylu ve uzun vadeli eğilimlerle ve insanlığın çıkarları ile uyum halinde, ortaklaşa küresel bir topluluk oluşturma hayaline sahip olmalıdır. Fakat bu arada, Avrasya’ya egemen olan ve böylece Amerika’ya meydan okuma yeterliğine sahip bir rakibin ortaya çıkmaması şarttır” demekte, diğer taraftan Avrasya’nın kontrolü ise Büyük Ortadoğu diye isimlendirilen bölgenin kontrolünden geçmektedir.

BOP Nedir, Hangi Somut Verilere Dayandırılmaktadır?

Dünya kullanılabilir petrol rezervlerinin yüzde 68’i ve doğalgaz kaynaklarının yüzde 41’ini içeren Ortadoğu, ABD ve tüm Batı ülkeleri için stratejik bir öneme sahiptir. Son 10 yılda saptanan rezervlerin ise yüzde 90’ı yine bu bölgededir. 2020 yıllarına gelindiğinde, bu bölgenin dünya petrol talebinin yüzde 40’ını karşılayacağı öngörülmektedir. Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’nda ve S. B. Cohen’in ‘Dünya Sisteminin Jeopolitiği’ kitabında bu bölgenin önemi üzerinde ısrarla durulmaktadır. Bu bölge İslam, Çin ve Hint gibi üç büyük medeniyetin birbirleri ile arakesit oluşturdukları, buluştukları bir bölgedir. Batı medeniyetinin burada ciddi bir varlığı yoktur. Bu coğrafya, kara, deniz ve hava ulaşımında stratejik geçitlere sahiptir. Dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz kaynakları bu bölgededir. Alternatif enerji kaynakları bulunamadığı taktirde gelecekte de bu üstünlüğü devam edecektir. Enerji açısından Japonya tamamen. Batı Avrupa ise %60 civarında bu bölgeye bağımlıdır. ABD’nin enerji ihtiyacının ise çok küçük bir bölümü bu bölgeden sağlanmaktadır. Ancak ABD için İsrail’in korunması her şeyin üstünde sayılmaktadır.

Ne var ki bölgede Amerikan düşmanlığı her geçen gün artmaktadır. ABD böyle bir gelişmeden ciddi bir rahatsızlık duymaktadır. Bu gelişimin büyük bir güç haline dönüşmeden kontrol edilmesini amaçlamıştır. Brzezinski 1997’de yazdığı Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında bu tehlikeye özellikle dikkat çekmiştir: “Amerikan önceliğine İslamcı köktendincilikten (yani gerçekten milli, insani ve İslami bir düzenden) gelebilecek olası bir meydan okuma, bu istikrarsız bölgedeki sorunun bir parçası olabilir. İslamcı köktendincilik, dinsel düşmanlığı Amerikan yaşam biçimine karşı istismar ederek ve Arap-İsrail anlaşmazlığından yararlanarak çeşitli batı yanlısı Ortadoğu hükümetlerine zarar verebilir ve nihayet özellikle Basra Körfezinde Amerika’nın bölgesel çıkarlarını tehlikeye atabilir” diye uyarmıştır.

Büyük Ortadoğu denilen bu coğrafyadaki yönetimlerin çoğu halktan kopuk ve despotiktir. Halka zulmetmekte, kendileri lüks ve israf içerisinde yaşarken halk açlığa ve sefalete mahkûm edilmektedir. Vurgun, soygun ve yolsuzluk en yaygın olan bir şeydir. Bilimsel ve teknolojik alt yapı hemen hemen yok gibidir. BOP, Ortadoğu alanında yer alan halkların son derece kötü koşullarda yaşadığı gerçeğini istismar ederek hazırlanmıştır. Bu bağlamda 2002 tarihli BM Arap İnsani Geliştirme Raporu’nda sunulan veriler BOP’a dayanak teşkil etmektedir. Buna göre, tüm yetişkin Arapların yüzde 40’ı okuma-yazma bilmez durumdadır; işsizlik had safhaya ulaşmıştır, Arap ülkelerinin 2010’da 50 milyon, 2020’de de 100 milyon istihdam alanı yaratmaları kaçınılmazdır, Ortadoğu halkının üçte ikisinin günlük kazancı 2 dolardan azdır, bölgede yapılan yıllık yayın sayısı, tüm dünyada yapılan yayının sadece yüzde 1.1’ini oluşturmaktadır; kadınlara ayrımcılık yapılmaktadır, demokratik kurumlar ya hiç yoktur ya da zayıftır; bölge halklarının sadece yüzde 1.6’sının internet erişimi vardır, 22 Arap ülkesinin toplam GSGM’si tek başına İspanya’nınkine bile ulaşamamıştır.

Bölgede (hepsi de emperyalizm ve Siyonizm destekli) köktendinci hareketler, terör örgütleri, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı yapan örgütlü suç şebekeleri hepsi sürekli tehditler üretmektedir. BOP’u hazırlayanlara göre, bu unsurların ortaya çıkmasının ve taraftar toplamasının asıl nedeni, bölge halklarının içinde bulundukları olumsuz ekonomik ve sosyal çaresizlik ile bölgede varlığını sürdüren despotik rejimlerdir. Eğer, ekonomik ve sosyal koşullar düzeltilir ve demokrasiye geçiş sağlanırsa, yönetime katılım olanağı bulan ve refah düzeyi yükselen Ortadoğu halkları, Batı’yı tehdit eden eylemlere destek vermeyecek, köktendinci hareketler zayıf düşecek, terör örgütleri çökecek ve ucuz petrolün Batı pazarlarına istikrarlı biçimde aktarılması güvence altına girecektir.

Ancak, ABD’nin enerji kaynakları ve sevk yollarını kontrol etmek istemesinin nedeni sadece, kendi petrol ihtiyacını karşılamak veya dünyayı birlikte yönetmeyi planladıkları “uluslarüstü şirketlerin” petrol ticaretini sürdürmelerini güvence altına almak değildir. Çünkü ABD, ihtiyacının büyük bir bölümünü zaten çok verimli kendi kaynaklarından, geri kalan ihtiyacının önemli bir bölümünü Meksika, Venezüella ve Kuzey Denizi’nden (Norveç) karşılamakta, sadece küçük bir bölümünü Ortadoğu ülkelerinden almaktadır. Dolayısıyla, bölgeyi denetim altına almak istemesinde, kendi çıkarlarını sağlamak amacıyla ilgili hesaplar yapması yanında, esas amaç, dünya üzerindeki rakiplerinin çok büyük ölçüde bu kaynaklara bağımlı olmasıdır. ABD’nin rakipleri üzerinde ekonomik baskı kurabilmesi için, sadece Ortadoğu’daki petrol ve gaz kaynaklarını denetim altında bulundurması lazımdır, ayrıca komşu bölgelerde bulunan “enerji kaynaklarının erişim ve sevk yollarının” da kontrolü de şarttır. Bu stratejiler, ABD’yi Ortadoğu coğrafyasının yanında, stratejik önem taşıyan diğer yakın bölgelerin de kontrol altına alınması gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.

Büyük Ortadoğu diye anılan bölge, tarih boyu dünyayı kontrol etmek isteyen güçlerin hep ilgisini çekmiş ve bütün büyük güçlerin çatışma alanı haline gelmiştir. Sovyetlerin çöküşü ile ABD’nin bölgeyi kontrol edebilmek için gelip yerleşmesi ve bölgede üsler kurması daima stratejik hedefleri arasında olmuştur. Normal şartlar altında da buraya gelip yerleşebilmesi söz konusu değildi. Olağanüstü bir durum oluşturulmadan veya Batı medeniyeti için büyük bir tehlike ve tehdidin bu bölgeden gelebileceğini ortaya koymadan ABD’nin buralara girmesi de mümkün gözükmemekteydi. İşte 11 Eylül ile bu gerekçeler üretilmişti. Nitekim 11 Eylül’ün ertesinde ABD, Büyük Ortadoğu denilen coğrafyanın en stratejik iki bölgesini işgal etmiştir. Afganistan olayında dünya kamuoyundan büyük bir destek gören ABD, aynı desteği Irak işgalinde görememiştir. BM ve NATO’nun işgalde kullanılması engellenmiştir. Şimdi ABD, G-8, NATO ve AB’yi ikna etmek için ‘Büyük Ortadoğu Projesine’ (BOP) ayrı bir elbise giydirip sunmaya yeltenmiştir ve ABD derin devleti sayılan Siyonist Yahudi Lobilerinin talimatı yerine getirilmiştir.

BOP’un Görünür Amaçları:

ABD yönetiminin kamuoyuna dönük yaptığı yazılı ve sözlü açıklamalardan BOP’un görünür amaçları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

- Bölgedeki Kitle İmha Silahlarının (KİS) kontrol edilmesi, üretiminin ve yaygınlaştırılmasının engellenmesi

- Bölgedeki terör odaklarının kurutulması, terörle mücadelenin sürekli hale getirilmesi,

- Totaliter rejimlerin demokratikleştirilmesi,

- Serbest piyasa ekonomisinin yaygınlaştırılması ve gerekli mekanizmaların yerleştirilmesi,

- Bölgenin modernleştirilmesi,

- İnsan haklarının ve özgürlüklerin geliştirilmesi,

- Kadınlara eşit hakların verilmesi,

- Radikal İslami unsurların temizlenmesi,

- Dini eğitimde reforma gidilmesi. Aslında bunların hepsi bahanedir, zehire sürülen çikolata gibidir.

ABD’de yönetimde bulunan ‘Yeni Muhafazakârların’ önemli isimlerinden Richard Perle’un yazdığı ‘Şerre Son’ (An End to Evil) adlı kitapta işlenen ana tema:

“Batı ya İslam’a karşı zafer kazanıp güçlenecektir veya bir saldırıya, hatta soykırımına uğrama tehlikesi çok yüksektir. Müslümanların gazabının ve anarşik tavrının kökü İslam’ın kendisindedir. Suudi Arabistan teröre karşı ya batı ile tam işbirliği yapacak veya zengin petrol kaynaklarının bulunduğu Doğu eyaleti ondan kuvvet zoru ile koparılacaktır. İsrail-Filistin ihtilafına gelince, Washington’un bir Filistin kurulması fikrinden vazgeçmesi gerekir. 11 Eylülün ortaya çıkardığı İslam dünyasındaki belayı, Judca tepelerinde 23’üncü Arap devletini kurarak tedavi edemeyiz. Tahran’daki rejim mutlaka yıkılmalı ve bu maksatla İranlı muhaliflere her türlü yardım yapılmalıdır. Müslüman gazabı Arap kültürü ile özdeşleşmiştir. Ortadoğu’daki köktendinciler ve laik militanlar, Sünniler ve Şiiler, Komünistler ve Faşistler birbiri ile kaynaşmışlardır. Hepsi patlamaya hazır gazabın haznesinden fışkırıyorlar. Bu durumun çaresi demokrasi değil demokratikleşmedir; Yani batı ile uyumlu ve ılımlı partilerin işbaşına getirilmesidir. Yoksa Demokratikleşme derhal seçimlere gidilerek sonra onun sonuçlarına katlanmak anlamına gelmez. Seçimler 1995’te Cezayir’de denenmiştir. Orada yozlaşmış statükonun yerine az daha köktendinciler yerleşecekti. Aynı şekilde Türkiye’deki Erbakan hareketi de, kontrolsüz demokrasinin bir neticesidir ve oldukça tehlikelidir. Böyle bir sonuç kabul edilemez. Reform süreci güdümlü ve tedrici olmalıdır”

ABD’de Ulusal Demokrasi Vakfı Başkanı Cari Gershman da bölgeye ilişkin demokrasi stratejisini anlatırken “Batılı değerler doğrultusunda özgürlükler ve hukukun üstünlüğü garantiye alındıktan sonra yönetim biçiminin krallık ya da cumhuriyet olması önemli değildir” derken, asıl niyetlerini ifşa etmiş olmaktadırlar.

ABD imparatorluğunu genişletebilmek için hedef aldığı ülkeleri alt etnik gruplara bölüp yeni uluslar oluşturmayı bir strateji olarak benimsemiştir. Mevcut yönetimde danışmanlık yapan ve Afganistan’ın geleceğinde Amerikan Politikası Koordinatörlüğü görevini üstlenen Richard Haass, ‘Karışıklık’ adlı kitabında yeni bir ulus inşa etmeyi, ABD’nin işgal edeceği bölgelerde hâkimiyet kurabilmesi için şart olarak görmektedir:

“…Güç, eğer bir politik değişiklik olayı ise, fazla bir zekâ gerektirmeden ve biraz da iyi şansla işe yarayabilir. Aksi halde tek başına güç kullanımı politik değişikler için yeterli değildir. Bu şekilde bir değişiklik için en etkili yol; ülkelerde etnik ve mezhebi karışıklık yaratmaktır. Yeni bir ‘Ulus inşa etmek’ bu yollardan biridir. İlk önce buna karşı çıkanları ve milli birliği savunanları susturacaksın ve daha sonra başka bir topluluk yaratma işiyle meşgul olacaksın.”

Diğer taraftan 2003 yılında RAND Corperation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, Türk İslamı, Alman İslamı, Arap İslamı, Mısır İslamı, Köktendinciler, Gelenekçiler, Modernist Müslüman ve Ilımlı İslam gibi kavramlaştırmalara gidilmesi, Büyük Ortadoğu coğrafyasında yeni ulus inşasının yanı sıra yeni dinler inşa edilmek istendiğini göstermektedir. Bugün ABD, Irak ve Afganistan’da buna benzer bir politika izlemektedir. Büyük Ortadoğu projesinin gizli amaçlarından en önemlisi bölgeyi etnik ve dini eksenli olarak paramparça edecek tarzda yeni uluslar ve yeni dinler ortaya çıkarmaktır. Son Libya ve Suriye müdahaleleri de bu amaçlıdır.

BOP’un gizli amaçlarından biri de, uluslararası sermayenin tam olarak giremediği bu bölgeye girip yerleşmesini sağlamak ve bunu güvence altına almaktır. Onun için bu bölgede yer alan devletler uluslararası şirketlerin menfaatine uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmak istenmektedir. Büyük Ortadoğu Projesinin gizli amaçlarından bir diğeri de, bölgenin sahip olduğu enerji kaynakları ve bunun uluslararası camiaya ulaştırılma yollarının kontrol altına alınmasıdır. Yukarıda Büyük Ortadoğu bölgesinin önemini incelerken, bölgenin dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip olduğunu, AB ve Japonya’nın buraya neredeyse tam bağımlı olduğunu ifade etmiştik. Bu bölgeye enerji bakımından en az bağımlı olan ABD’dir. Üstelik de bu bölgedeki petrollerin işletilmesinin büyük bir kısmı Gulf, Exxon, Chevron ve Texaco gibi dev ABD petrol şirketleri tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin kendi ihtiyacı olan petrol veya doğal gaz ihtiyacını bu bölgeden temin etme konusunda herhangi bir sıkıntısı yoktur. Bundan dolayı BOP kapsamında Enerji kaynaklarını ve yollarını güvenliğe almak bu projenin amacı olamaz. Enerji bakımından bu bölgeye bağımlı olan ve gelecekte ABD’ye rakip olabilecek güçleri, enerji vanalarını kontrol ederek terbiye etmek BOP’un gizli amacıdır. ABD rakiplerini devre dışı bırakabilmek için bu bölgedeki enerji kaynaklarını rakiplerine karşı bir silah olarak kullanmak istemektedir.

Brzezinski National Interest dergisindeki (Kış 2003) ‘Hegemonik Bataklık’ (Hegemonic quicsand) adlı makalesinde bunu şöyle ifşa etmektedir:

“(Bölgenin enerji kaynaklarına ilişkin) veriler, ABD’ye buraya egemen olmaktan başka bir alternatif bırakmamaktadır. O nedenle ABD, Global Balkanları (Büyük Ortadoğu) kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak şekillendirmelidir. Bu bölgeye egemen olmak ABD’ye başka bir stratejik manivela da sağlamaktadır: Ekonomileri bölgeden güvenli petrol akışına bağımlı Avrupa ve Asya ekonomilerini denetim altında tutma gücü. Bu bölge o kadar önemlidir ki, ABD herhangi bir bölgesel gücün beklenti ve önceliklerini buraya dayatmasına izin vermemelidir”

BOP’un gizli amaçlarından birisi de: İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve Siyonizm’in ‘Büyük İsrail Projesinin’ hayata geçirilmesidir. Bugünkü ABD yönetiminde Yahudiler oldukça etkindir. Yönetimin şahinler kanadını Yahudiler teşkil etmektedir. Pek çok siyaset bilimciye göre ABD’yi İsrail egemenleri ve Yahudi sermayesi ile bağlantıları olan 400 Amerikan zengini yönetmektedir. Bugün Amerika’da, devlette ve hatta özel sektörde hiç kimse, Başkan dahil İsrail’in politikalarını körü körüne desteklemedikçe, sandalyesinde kalması mümkün değildir. Çünkü, Amerika’da insanları yöneten iki güç odağı, yani paranın ve medyanın (yazılı ve görsel basın ve sinema) patronları kesinlikle Yahudilerdir. Büyük Ortadoğu’yu terörden arındıracağını söyleyen ABD’nin İsrail’in yaptığı devlet terörünü kayıtsız şartsız desteklemesi, ABD’deki Yahudi nüfuzunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

BOP’un Gizli Amaçları:

1-Bölgede ABD’ye karşı meydana gelebilecek bir meydan okumayı kırmak, ‘Ilımlı İslam’ adında yeni bir anlayışı bölgeye yaymak. Bununla eş zamanlı olarak etnik temele dayalı yeni uluslar inşa edip bölgedeki karışıklığı ve çatışmayı sürekli kılmak.

2- Devletlerin Uluslararası Sermayeye göre yapılandırılmasını sağlamak.

3- Bölgedeki enerji kaynaklarını ve ulaşım yollarını kontrol ederek, buralara bağımlı olan ve gelecekte ABD’ye rakip olabilecek güçleri frenlemek. Bölgede var olan stratejik madenlere el koymak.

4- Bölgede İsrail’in güvenliğini garantiye almak.

5- BOP bahanesiyle Arzı Mev’ud'u içine alan Büyük İsrail İmparatorluğunu kurmak.

BOP’un Tarihsel Geçmişinde Ne Vardır?

ABD’de yapılan G8 toplantısına, “Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu Girişimi” adıyla sunulan BOP’a ilişkin ilk somut bilgiler, Londra merkezli Arapça yayın yapan El Hayat gazetesinin 13 Şubat 2004 tarihli sayısında yer almıştır. “Büyük Ortadoğu” kavramının, klasik Ortadoğu ile birlikte bağımsızlığını yeni kazanmış Orta Asya ve Kafkasya ülkelerini de kapsayacak biçimde akademik düzeyde kullanılışı ise, 1990’ların ortalarına rastlamaktadır. BOP’un siyasal düzleme taşınması çabaları ise 2000’de başlamıştır. Ancak kuşkusuz BOP konusunda en önemli kilometre taşı, Bush döneminde ABD dış politikasına hâkim olan yeni muhafazakârlara karşı yeni liberal görüşü savunan Ronald Asmus’un Kenreth Pollack ile birlikte kaleme aldığı ve Washington Post gazetesinde 22 Haziran 2003 tarihinde yayımlanan “The Neoliberal Take On The Middle East” (Ortadoğu’nun Neoliberal Açıdan Ele Alınışı) başlıklı makalededir. Makaleye göre, “Ortadoğu’daki tehditlerin ortadan kaldırabilmesi, ancak NATO’nun Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı uyguladığı gibi uzun soluklu ve kapsamlı bir proje ile mümkün olabilir. Ortadoğu, yeni muhafazakârların savunduğu gibi güç kullanılarak dönüştürülemez, bu dönüşüm ancak Avrupalı müttefiklerle de işbirliği yaparak ve ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal boyutları da içeren kapsamlı bir projeyle mümkün olabilir”

ABD yönetimi 21. Yüzyılı bir Amerikan Yüzyılı olarak düşünmekte ve stratejilerini buna göre şekillendirmektedir. O nedenle bütün projeler, PNAC ana projesinin alt projeleri olarak şekillenmektedir. BOP da ABD’nin Avrasya hâkimiyeti için geliştirdiği bir alt projedir. Kamuoyuna ilk kez Joint Forces Quarterly dergisinin (ABD Silahlı Kuvvetler dergisi) Sonbahar 1995 sayısında ‘The Greater Middle East’ ismi ile duyurulmuş emperyalist ve Siyonist bir girişimdir. 26 Şubat 2003’te Amerikan Girişim Enstitüsünde ABD Başkanı Bush tarafından ‘Ortadoğu’da Demokratik Değerlerin Yayılmasını Öngören Plan’ açıklanırken, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsedilmiştir. Bush ayrıca 9 Mayıs 2003’te yaptığı bir konuşmada 10 yıl içerisinde ‘ABD-Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesinin’ kurulacağını açıklayarak, projenin hedeflerinden birini dile getirmiştir. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice da, 7 Ağustos 2003’te The Washington Post gazetesindeki yazısında, BOP kapsamında 22 ülkenin hedef tahtasına konulup yeniden yapılandırılacaklarını belirtmiş, projenin kapsamı hakkında daha ayrıntılı bilgi edinilmesine imkân vermiştir. Ulusal Demokrasi Vakfı’nda 6 Kasım 2003’te Bush, ‘Ortadoğu’yu Özgürleştirme Stratejisini’ açıklayarak BOP’ta nelerin sloganlaştırılması gerektiği mesajını iletmiştir. Başkan Yardımcısı Dick Cheney de, Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda ‘Büyük Ortadoğu’ya Reform’ projesini açıklamıştır. Dışişleri Bakanı Colin Powell, değişik zamanlarda yaptığı konuşmalarda İslam coğrafyasının siyasal olarak değiştirileceğini belirtmiştir. ABD NATO Konseyi Daimi üyesi Nicholas Burns, 24 Ekim 2003’te “NATO ve Büyük Ortadoğu’ adlı bir toplantıdaki konuşmasında, NATO’ya yeni bir misyon biçilip Büyük Ortadoğu’da konuşlanmasını istemiştir. Londra’da yayınlanan El Hayat gazetesi 13 Şubat 2004’te, ABD’nin G-8 zirvesi için hazırlatıp üye ülkelere dağıttığı taslak metinde BOP’un ayrıntılarına yer vermiştir.

BOP Hangi Ülkeleri Kapsamaktadır?

BOP’un eylem alanı resmen ilan edilen net sınırların da ötesine taşmaktadır. Her an yeni ülkelerin kapsam içine alınabilmesi için “açık kapı” bırakılmaktadır. Bununla birlikte özellikle ABD kaynakları 27 ülkenin ilk planda BOP çevresinde değerlendirildiğini vurgulamaktadır. Bu ülkeler şunlardır: ”Afganistan, Bahreyn, BAE, Cezayir, Cibuti, Fas, Filistin Özerk Yönetimi, Irak, İran, İsrail, Katar, Kuveyt, Komor Adaları, Lübnan, Libya, Mısır, Moritanya, Pakistan, Somali, Suudi Arabistan, Sudan, Suriye, Tunus, Türkiye, Umman, Ürdün ve Yemen.” Bu ülkelerin harita üzerinde ve resmen değil, ama Irak gibi fikren ve fiilen bölünüp, siyasi, ekonomik ve kültürel yönden ABD’nin güdümüne sokulması amaçlanmıştır. Genişleme halinde bu alana Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleri ile Endonezya ve Malezya’nın da dahil edilebileceği konuşulmaktadır. Fas ve Moritanya’dan başlayıp Afrika’nın kuzeyi, Ortadoğu’nun tamamı, Kafkaslar, Kazakistan, Türki Cumhuriyetler, Orta Asya, Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’e kadar uzanan tüm bölge, Büyük Ortadoğu diye anılmaktadır.

Yeni NATO’nun Yeni Misyonu İyi Okunmalıdır

ABD NATO’ya yeni bir misyon yüklemeye çalışmaktadır. 24 Ekim 2003’de Prag’da gerçekleştirilen ‘NATO ve Büyük Ortadoğu’ adlı konferansta NATO Konseyi Daimi Üyesi R. Nicholas Burns, bir savunma örgütü olan NATO’nun Büyük Ortadoğu’da konuşlanmasının zorunlu olduğunu açıklamıştır. “Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa’yı koruma adına Batı Avrupa’da bir kıta ordusu yapılandırdık. Avrupa ve Kuzey Amerika hala NATO’nun güvencesi altındadır. Fakat Batı veya Orta Avrupa’da ya da Kuzey Amerika’da oturarak bu işi yapabileceğimize inanmıyoruz. Hem kavramsal yönelimimizle hem de askeri gücümüzle doğuya ve güneye konuşlanmak zorundayız. NATO’nun geleceğinin doğuda ve güneyde olduğuna inanıyoruz. Bu da Büyük Ortadoğu’dur” Ayrıca NATO Askeri Komitesi Başkanı General Naumann da, NATO’nun yeni döneme ilişkin fonksiyonunu, Burns’e benzer şekilde tanımlamaktadır: “NATO artık eskiden olduğu gibi bölgesel bir savunma örgütü olarak kalamaz. Üye ülkelerin çıkarlarını nerede olursa olsun koruyabilecek ve gelecekte kurulabilecek koalisyonların temelini oluşturacak küresel bir ittifak haline gelmelidir. NATO komuta ve kuvvet yapılarını bu doğrultuda uyarlamalı ve yeni şartlara mukabele edebilecek yetenekleri kazanmalıdır. NATO’nun görev alanıyla ilgili bu değişim Büyük Ortadoğu’dur” Burns’e göre; NATO’nun Büyük Ortadoğu’ya konuşlanmasının nedeni, bu coğrafyanın NATO ülkeleri için tehlikeli olması ve NATO ülkelerine asıl tehdidin bu coğrafyadan gelecek olmasıdır! Eski İngiltere Başbakanı Teacher’ın: “Sovyetler dağıldığına göre, artık NATO’nun yeni düşmanı İslam’dır” sözleri ise asla unutulmamalıdır. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni en az zayiatla uygulayabilmesi için pek çok ülkeyi projeye dahil etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle NATO’nun kademeli bir şekilde genişletilmesini istemektedir. Aynı zamanda farklı girişim ve organizasyonlarla nüfuz alanını genişletmeye, gelebilecek muhalefeti engellemeye ve karşısındaki bloğu bölmeye çalışmaktadır. ‘Akdeniz Diyalogu’ da bunlardan biridir:

“NATO 1995 yılından bu yana, İsrail’in yanı sıra Mısır ve Ürdün’le birlikte Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinin yer aldığı toplam altı Arap ülkesinin bulunduğu, “Akdeniz Diyalogu” adıyla anılan bir program geliştirmiştir” (Tunus, Fas, Cezayir, Mısır, Moritanya, Ürdün) ABD stratejisini, gelecekte karşısına hiçbir gücün çıkmaması esası üzerine kurmuştur. Baba Bush’un zamanında (1992) Paul Wolfowitz’in başkanlığında savunma bölümü tarafından hazırlanan gizli bir belgede (Defens Planning Guidance) bu noktaya özel bir vurgu yapılmıştır: “Stratejimiz şimdi (Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra), gelecekte potansiyel bir küresel rakibin ortaya çıkışına meydan vermeyecek şekilde yeniden ayarlanmalıdır.”[6]

17 Eylül 2002’de kabul edilen ve 20 Eylül 2002’de kamuoyuna duyurulan ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi (Bush Doktrini) belgesi ile ilgili Kongrede yaptığı konuşmasında Bush, tam 10 yıl sonra, aynı konuyu tekrarlamıştır: “ABD, kendisi üzerinde, müttefikleri ya da dost ülkeler üzerinde kendi isteklerini gerçekleştirmek isteyen bir düşmandan gelen girişimleri alt edecek güce sahip olmalıdır ve gelecekte de sahip olacaktır. Gücümüz, ABD’nin gücünü aşma ya da ona denk olma ümidiyle yeniden askeri yapılanmaya giden potansiyel düşmanları caydıracak kuvvette olmalıdır”

Projede Türkiye’nin Önemi Nereden Kaynaklanmaktadır?

Çeşitli boru hatları nedeniyle bir enerji köprüsü haline gelen Türkiye, ABD tarafından BOP’ta ayrı bir yere oturtulmuştur. Dünya hâkimiyeti için Avrasya’yı, Avrasya hâkimiyeti için de Büyük Ortadoğu’yu kontrol etmenin zorunluluğunu hisseden ABD, bu yolda stratejik bir madde olan petrol ve ona ulaşım yolları üzerinde egemenlik tesis ederek, rakipleri karşısında stratejik üstünlük sağlamayı amaçlamaktadır. Böylece, petrol ve doğalgaz rezervleri olmayan veya kısıtlı olan kendisine “rakip ekonomiler” durumundaki AB ülkeleri, Japonya, Çin ve Avrasya Birliği ülkelerinin ekonomik büyümelerini kontrol altına alabilecek, Euro veya başka bir para biriminin dünya ticaretine hâkim olmasını önleyecek ve esasen altın olarak karşılığı tam olmayan, sadece ABD’nin baskı ve askeri gücü ile ayakta durabilen ABD Doları dünya ticaretine hâkim olabilecektir. Irak harekâtının en önemli nedeninin de, Irak’ın OPEC üyesi olarak Kasım 2000’den itibaren petrolünü Euro’yu referans alarak satmayı kararlaştırması ve diğer OPEC ülkelerine de bu hususta çağrı yapması olduğu unutulmamalıdır. Dünya kullanılabilir petrol rezervlerinin yüzde 68’i ve doğalgaz kaynaklarının yüzde 41’i Ortadoğu’dadır. Son on yılda saptanan rezervlerin ise yüzde 90’ı yine bu bölgededir. 2020 yıllarına gelindiğinde, bu bölgenin dünya petrol talebinin yüzde 40’ını karşılayacağı öngörülmektedir.

BOP’ta bir enerji köprüsü olması nedeniyle Türkiye’nin ABD açısından ayrı bir yeri bulunuyor: Jeopolitik konumu itibarıyla, Batı ile Doğu arasında doğal bir enerji köprüsü oluşturan Türkiye, dünyanın küreselleşme ve entegrasyona doğru yöneldiği bu dönemde, arasında dil, din birliği ve kültürel yakınlaşmanın olduğu Türk cumhuriyetleri ile doğal olarak, enerji projelerinde birliktelik içindedir. Enerji kaynaklarındaki ve bu kaynakların uluslararası pazarlara çıkarılmasındaki kısıtlar, bu kaynakların optimal kullanımını zaruri kılmaktadır. Orta Asya bağımsız Türk devletleri içerisinde Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan petrol ve doğalgaz kaynakları zengin ülkelerdir. Azerbaycan ve Kazakistan belirlenmiş büyük petrol rezervlerine, Türkmenistan ise doğalgaz rezervlerine sahiptir. Rusya Federasyonu’nun Batı Ural bölgesinde üretilen ham petrolün en kısa ve önemli çıkış noktası da Karadeniz Novorossiysk Limanı’dır. Ancak, İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki gerek iç trafik gerekse coğrafi kısıtlar, bu petrolün uluslararası piyasaya çıkışını zorlamakta ve Türkiye üzerinden Ege Denizi veya Akdeniz’e çıkacak transit boru hattı projeleri üzerinde çalışılmaktadır. Yine, Kazakistan Üstyurt platosu petrol sahalarının ve Türkmenistan Nebit dağı yataklarının uluslararası pazarlara direkt çıkışı yoktur. Bu enerji kaynaklarının da, Atlantik piyasasına ulaştırılmasında en ekonomik yol, Türkiye geçişli rotalardır. Türkiye, mevcut Irak-Türkiye petrol boru hattının dışında, tesis edilmekte olan Bakû-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı; İran (dolaylı olarak Türkmenistan) doğalgazını Ankara’ya getiren ve ana hat itibarıyla Batı’da Bulgaristan sınırına bağlayan doğalgaz boru hattı; Azerbaycan, Mısır, Irak, Suriye doğalgazını Türkiye ana hattına ve yine dolaylı olarak batı hattına bağlanmasına imkân verecek boru hattı projeleri üzerinde çalışmaktadır. Tüm bu enerji kaynaklarına geçiş veya sevk yolu durumunda olan Türkiye, gerek miktar, gerekse stratejik yönlerden önemli enerji kaynaklarının geçiş yolu olma konumundadır. Bu durum “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri Projesi” içine, “petrol alanlarının ve petrol taşıma yollarının kontrolü” amacına uygun olarak Türkiye’nin de katılımını zorunlu kılmaktadır. Türkiye olmadan, projenin başarılı olması veya tamamlanabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin konumu, proje kapsamı içindeki bölgelerde, petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip herhangi bir ülkeden çok daha stratejik öneme haizdir.

İsrail Projenin Neresinde Bulunmaktadır?

Prof. Dr. Anıl Çeçen’e göre projenin merkezinde Büyük İsrail Projesinin bulunduğu kesindir. Büyük İsrail Projesi’ne göre Kudüs’ün merkez olacağı Siyon Tepesi’nde yeni bir tahtın kurulacağı bir İsrail Devleti hedeflenmektedir. Bunun için bu bölgede küçük devletler planlanmaktadır. Çünkü alan olarak bölgede en küçük devlet İsrail’dir.

Avrupa BOP’a Nasıl Katılmaktadır?

Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fisher, Şubat’ta Münih’te yapılan güvenlik konferansında Ortadoğu’da istikrarın iki aşamada sağlanmasını öngören bir Avrupa-ABD projesini gündeme getirdi. Bu projede, Fas’tan İsrail ve Filistin topraklarıyla Suriye’ye uzanan bölgenin serbest ticaret bölgesine dönüştürülmesi öngörülüyor. İkinci aşamada ise proje Orta ve Yakın Doğu’ya yönelik “gelecek için bir deklarasyon” ilan edilmesini içeriyor. İran ve Afganistan’ı da kapsayan deklarasyonda, demokrasiyle hukuk devletinin kurulması ve şiddetin terk edilmesi isteniyor. Fischer, Ortadoğu’da istikrarın sağlanmasında NATO’nun da katkıda bulunmasını öneriyor. İngiltere ve Fransa, Berlin’deki zirvede Fischer’in önerisine destek verdi. Arap ülkeleriyse, Irak savaşında izlediği politikayla elde ettiği prestijden vazgeçmemesi için Avrupa’yı uyardı. İki girişimin ortak noktası, Batı’da, Ortadoğu’nun kendine veya başkalarına tehdit oluşturmasına izin verilemeyeceği yönünde bir kanaat oluştuğunu ortaya koyması…

Projeye Arap İslam Dünyası Niçin Karşıdır?

BOP’a karşı Arap dünyasından en ciddi muhalefet Hüsnü Mübarek ve Suud Kralı Fahd bin Abdül Aziz’den geldiğini hatırlatmakta fayda var. Liderliğini Hüsnü Mübarek’in yaptığı muhalefet, Arap ülkelerinin Arap ve İslam ülkelerine dışardan empoze edilen önerileri kabul etmeyeceğine dair, 24 Şubat 2004 tarihinde ortak bir bildiri yayınlamışlardır. Bildiride Arap ülkelerinin, kendi haklarının çıkarları ve değerleri doğrultusunda reformları yerine getirmesi üzerine vurgu yapılmıştır. Ayrıca Mübarek, henüz hazır olmayan halka demokrasi empoze etmeye kalkmanın Cezayir örneğinde olduğu gibi siyasi kaosa sebep olacağını da hatırlatmış ve haklı çıkmıştır. “Biz ülkemizi dışarıdan herhangi birinden daha iyi biliyoruz ve halkımızın kaos ve anarşiye itilmesine izin vermiyoruz” şeklinde itirazlarda bulunmuşlardır. Buna ilaveten ortak bildiride Hüsnü Mübarek ve Suud kralı, Ortadoğu’da istikrarın temel koşulunun, bölgenin temel sorunlarına çözüm bulmaktan geçtiğini vurgulamışlardır. Bu anlamda ABD’nin BOP’ta İsrail-Filistin sorununa değinilmemesinin en büyük eksiklik olduğuna dikkat çekmeleri üzerinde nedense durulmamıştır. Mübarek, BOP’a karşı Arap Projesi’ni geliştirip, 29 Mart’ta Tunus’ta yapılması tasarlanan Arap Zirvesi’nde bu projeyi tartışacaktı. Ancak Arapların aralarındaki fikir ayrılığı nedeniyle bu toplantı yapılamamıştı, buna ABD ve İsrail karşı çıkmıştı. Şimdi sormak lazımdı: Acaba Arap Baharı bahanesiyle Hüsnü Mübarek’in devrilmesinde BOP’a şiddetle karşı çıkmasının da bir etkisi var mıydı?

Türkiye’nin Duruşu Ne Olmalıdır?

Türk dış politikasının son 50 yılına baktığımızda, Türkiye’nin önüne “Büyük Ortadoğu Projesi”ne benzer iki proje sunmuşlardı ve bu iki proje başarısız kalmıştı. İlk proje, 1953-54’Ierde ABD tarafından geliştirilen ve merkezinde Türkiye’nin olduğu “Kuzey Hattı ya da Yeşil Kuşak Projesi” olacaktı. Adnan Menderes hükümeti bu proje kapsamında güya, Ortadoğu ülkelerini bir siyasi-askeri pakt içerisinde toparlayacak, bir yandan bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri arttırılarak, diğer yandan da bu yolla Sovyetlerin bölgeye yayılmasını önlemeye çalışılacaktı. Ama asıl gizlenen amaç, İsrail’in güvenliğini sağlamaktı. Ve tabii bu çerçevede kurulan Bağdat Paktı’na sadece Irak, İran ve Pakistan üye olurken, başta Mısır olmak üzere birçok bölge ülkesi Pakt’a katılmamıştı. Tam tersine, ABD’nin ve Siyonizm’in yönlendirmesiyle Sovyetler Birliği’ne yakınlaştırılmıştı. Daha da kötüsü, 1960’lara gelindiğinde hem bu proje büyük bir başarısızlığa uğradı hem de projenin baş aktörü Menderes yönetimi askeri darbeyle görevden uzaklaştırıldı.

Benzer bir durum 1980’lerde Özal döneminde yaşandı. Özal liderliğindeki Türkiye, yine ABD’nin geliştirdiği ‘Stratejik İşbirliği’ konsepti çerçevesinde Ortadoğu ülkeleriyle çok yönlü ekonomik, ticari, mali, sosyal ve hatta siyasi ilişkiler kuracaktı. 1980’lerde Türkiye ile Ortadoğu ülkeleri arasındaki ilişkiler Cumhuriyet tarihinde görülmemiş derecede üst düzeyde olumlu ve başarılı sonuçlar doğuracaktı. Türkiye’nin bölge ile dış ticaret ilişkileri, toplam dış ticaret hacminin yüzde 50’leri üstüne çıkmıştı. Birçok Türk firması bölgede ve birçok Arap sermayesi Türkiye’de karşılıklı yatırım yapmaya başlamıştı.

Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye için kullanılan sıfatlar ise: “model ülke, merkez ülke, Yeni Osmanlı Misyonu” biçimindedir. Türkiye, bu projeye yaklaştıkça hem kendi güvenliği ve geleceği tehlikeye girmektedir hem de bölge halkının tepkisini çekmektedir. Türkiye için kullanılan “Ilımlı İslam” kimliği de İslam’ı yozlaştırmaya yöneliktir. ABD Başkanı Bush’un Başbakan Erdoğan ile görüşmesinde ‘BOP’un bel kemiğini Türkiye oluşturmalıdır’ ifadesinde de açıkça anlaşıldığı üzere Türkiye bu projenin merkezinde yer almaktadır. BOP’a göre ABD, bölgedeki radikal dini anlayışın terörü beslediği, bu anlayışların ehlileştirilmesi gerektiği kanaatini taşımaktadır. Batı, yıllarca Ortadoğu’da otoriter rejimleri destekleyip sahip çıkmıştır. Bu rejimlerin doğurduğu tepkiler radikal anlayışları beslemiş ve o anlayış da şimdi Batı’yı hedef almıştır. ABD bunun üzerine, radikal dini anlayışlar yerine ‘Ilımlı İslam’ anlayışını getirmeye çalışmaktadır. Ilımlı İslam’ı desteklemek aslında eski bir politikadır. ABD, Sovyet rejimi çökene kadar Yeşil Sovyet ideolojisine karşı tampon olarak manipüle edilen Ilımlı İslam anlayışı Artık BOP’un bir ayağını oluşturmaktadır. BOP’ta ABD’nin Türkiye’ye bu anlamda bir rol biçtiği açıktır. Şu anki haliyle ılımlı İslam teriminde vücut bulan bu rolün Türkiye’nin çıkarlarına ve devletimizin yapısına aykırılığı ortadadır. ABD’nin projesinin öngörülerinden birisi de, demokrasinin büyük bir devletin gözetiminde etnik ya da dini topluluklara dayanarak, küçük ulus devletleri içerisinde yerleşmesini sağlamaktır. Bu anlamda BOP Türkiye’nin üniter devlet yapısına ciddi bir tehdit olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye Erbakan Hoca’nın D-8’ler projesi gibi atılımlarla kendi ağırlığını hissettiremezse, bölgeye yönelik politikalardan kendini soyutlayarak sadece tehdit algılamasını dillendirerek hiçbir yere varamayacaktır.

Sonuç:

ABD’nin taslağında yer alan ve Büyük İsrail hayaline dayanan reformların tamamen emperyalizm amaçlı olduğu açıktır. Bu nedenle AKP’nin ve diğer işbirlikçi partilerin bu sinsi ve Siyonist projeye taşeronluk yapmaları ve Recep Tayyip Erdoğan’ın BOP’un eş başkanlığı gibi talihsiz bir görevden gurur duymaları şaşırtıcıdır. Türkiye, milli ve haysiyetli bir yönetim ve yönelişle; D-8 gibi onurlu ve olumlu projeleri sahiplenmekle, Yeni ve Adil bir Dünya’nın öncülüğünü üstlenecek bir konumdadır. Tarihi ve tabii şartları ve potansiyel imkânları, bizi buna zorlamaktadır.*

AKP Genel Başkanlığınca açılan; “ABD’li Siyonistlerin AKP’li Piyonistleri” kitabımızın yayınını durdurma ve manevi tazminat davasıyla ilgili ifademizde şunları belirtmiştik:

Genel olarak:

Söz konusu kitabımızda hiçbir şahsa veya oluşuma hakaret ve iftira edilmemiş, böyle bir kasıt gözetilmemiştir. Sadece, dipnotlarda da gösterildiği gibi; yerli ve yabancı basında çıkan haberlerin halkımıza duyurulması ve toplumun din istismarına ve ülke çıkarlarımıza aykırı davranışlara karşı uyarılması hedeflenmiştir. Üstelik tespit ve tenkitlerimize esas aldığımız konuşma ve yorumlar, ilgili kişilerin kendi sözlerinden ve onlara yakın gazetelerden aynen nakledilmiş ve kafalarda oluşan soru işaretlerine dikkat çekilmiştir. Bizim için milli çıkarlarımız, toplumsal huzur ve barışımız ve özellikle bağımsızlık ve bekamız her şeyden önemli ve öncelikli olduğu için, bazı konuların açıklığa kavuşturulması amacıyla, duyulan endişelerimiz dile getirilmiştir. Bu tür konuları gündeme getirmemizin bir nedeni de, eğer böylesi iddia ve yayınlar, yalan ve yakıştırma ise; ilgililer tarafından doğru ve doyurucu yanıtların verilerek, halkın sağlıklı bilgilendirmesine hizmet etmektir. Özetle hakkımdaki iddiaları asla kabul etmiyorum, yazdıklarımız ve yorumlarımız kesinlikle hakaret içerikli olmayıp, sadece durum tespiti ve meşru tenkit ölçüsündedir. Kaldı ki bizi o kişilere hakarete yöneltecek hiçbir şahsi rekabet ve husumetimiz de söz konusu değildir.

Ayrıntılara gelince:

Şikâyet dilekçesi 1. sayfa Wikileaks belgeleri ve muhatapları ile ilgili:

“Hırsız ve haksız servet meraklısı, şehvet ve şöhret budalası, despot ve dikta kafalı, ahmak ve geri zekâlı” tespitleri kesinlikle bize ait olmayıp, Wikileaks belgelerindeki ABD üst düzey yöneticilerinin; dünyanın farklı ülkelerindeki politik ve bürokratik kişilere ait kanaatleridir ve kitabımızın 49. Sayfasında bunların kimler olduğu aynı belgelerden derlenmiştir. ABD’yi yönetenlerin, işbirliği yaptıkları hükümet ve şahsiyetlerle alakalı bu genel tespitleri, Wikileaks belgelerinden aynen nakledilmiştir. AKP yetkililerinin, niye bunları kendi üzerlerine aldıklarını ve alındıklarını, o belgeleri yayınlayan başta TARAF gibi gazetelere niye dava açmadıklarını anlayabilmiş değiliz.

Şikâyet dilekçesinin 2. sayfasında yer alan: bizim kitabımızın 66. sayfasında CFR ile ilgili saptamalar (www.ilkkursun.com. – 26 Eylül 2010 – Bir Yıldan Daha Az Zamanda) yazısından alıntı olup, sayfa 68’de kaynağı dipnotla gösterilmiştir; ve o yazı ile ilgili hiçbir yalanlama yapılmış değildir.

Üstelik ABD Yahudi Lobileri güdümlü karanlık kuruluşlardan, Recep T. Erdoğan’ın Üstün Cesaret Madalyası aldığı, kuru bir iddia ve iftira ise, bunu Sn. Erdoğan’ın çıkıp kendisi söylemelidir.

Sn. Recep Tayip Erdoğan ve ekibinin, önceki iddia ve davalarından dönmesi!

“Milli Görüş gömleklerini çıkarıp”, daha önce kendilerini İstanbul Belediye Başkanlığına, milletvekilliği ve bakanlıklara taşıyan düşünce ve ideallerinden döndükleri, kendi beyanlarıdır ve zaten herkesin bildiği şeydir. Ve halkımız arasında böylesi haklı ve hayırlı çizgilerinden dönenlere “dönekleşti” denilmektedir. Bu, hakaret içerikli bir iddia ve iftira değil, sadece bir durumu netleştirmektir.

Milli Görüş çizgisinde iken malum merkezler ve medya tarafından sürekli saldırılan ve karalanan kişilere, AKP’leşince nasıl sahip çıkılıp aklandıkları ise, inkâr edilmez bir gerçektir ve bunun nedeni merak edilmektedir.

Dilekçenin 3. sayfasında belirtilen: “Tayip Yahudi örgütleriyle sıkı fıkıydı” sözleri, kuru bir iddia değil, resmi kayıtlara geçmiş ve gerçekleşmiş bir vaziyetin ifadesidir. Biz yüce Yargımızın, Sn. Cumhurbaşkanımızın, Başbakanın ve diğer AKP kurmaylarının Yahudi Lobileri ve ABD’nin Siyonist sivil örgütleriyle, resmi değil özel ziyaret ve ilişkilerinin bir dokümanını isteyip, kuşku ve kaygılarımızdaki haklılığımızın belgelenmesini, böyle şeyler yoksa özür dileyeceğimizi arz ve talep etmekteyiz. Kaldı ki, ABD Dışişleri Bakanlığınca defalarca ilan edildiği üzere; Türkiye’miz dâhil 27 İslam ülkesinin (resmen ve harita üzerinde değil, ama fiilen) parçalanıp farklı bölgelere ayrılmasını hedefleyen BOP’un eş başkanı olduğunu; tespit ettiğimiz tam 32 yerde, övünerek itiraf ettiğinin belgesi de ekte arz edilmiştir.

Yine dilekçenin 3. sayfasındaki: “Basında çıkan haberlerden de anlaşılacağı gibi, Tayyip gerekli yerlere istenilen sözleri vermekte, önüne çıkabilecek engeller bertaraf edilmekte ve iktidara giden yolda hızla ilerlemekteydi” (Sayfa: 102-103) tespiti; bunun hemen üstünde belirtildiği gibi, 8 Ağustos 2001 tarihli, İngiltere İstanbul konsolosunun basına yansıyan beyanlarının bir özetidir.

Şikâyet dilekçesinin 4. sayfasında “şu hahamlar bile, Fetullah’tan, Zamancılardan ve AKP iktidarından daha insaflı ve insancıldır” sözleri, İsrail vahşetini ve Gazze felaketini kınayan insani duyarlı bazı Yahudi hahamlarının, kitaba aldığımız beyanlarıyla ilgilidir. Evet, maalesef, Mavi Marmara gemisinin, Gazze’ye yardım gönderme girişimini ve dokuz masum insanımızın korsanca katledilmesini: “haksız, yanlış ve işgalci İsrail otoritesine saldırı” kabul edip karşı çıkan; ama NATO’nun Libya dehşetine destek veren AKP’nin tavrına fetva uyduran Fetullah Gülenci zihniyetin bu çifte standardına dikkat çekilmiştir. Ve zaten AKP kongre üyelerinin Sn. Erdoğan’a gönderdikleri talimat gibi mektupları üzerine, şimdi Gazze’ye gidecek 2. yardım filosuna İHH gemisi iştirak bile ettirilmemiştir.

Yine dilekçenin 4. sayfasında: “Hani bu düzen bozuktu… Heyhat ki bazı kesimlerin eline fırsat geçince, düzenin kemiklerine aç köpekler gibi saldırdılar” sözleri, 05.04.2007 Milli Gazete M. Şevket Eygi’ye aittir ve dipnotta gösterilmiştir, bunlar genel ifadelerdir ve bugüne kadar hiçbir tekzip gönderilmemiştir. Zaten bu alıntıdaki “Aç köpekler” ifadesi “açgözlü ve doyumsuz” anlamındaki bir deyimdir. AKP yetkililerinin niçin alındıkları belli değildir.

Ve yine; ABD ve İsrail destekli ve BDP Jelatinli PKK bölücülerini cesaretlendirerek, Milli sanayimizi körletip köstekleyerek, ahlaki ve ailevi yozlaşmayı sadece seyrederek, ülkemize ve milletimize yönelik manevi zehirlemeleri “Akreplik” diye niteleyip, iktidarı tedbir almaya yöneltmek, kesinlikle bir hakaret değil, umduğumuz hizmetlerin bir hasret ifadesidir.

Bunun gibi hakkımızdaki diğer bütün itham ve iddialar temelsiz ve geçersizdir.

Onlarla ilgili yüzlerce cilt kitap ve makale yayınlanan Siyonist ve emperyalist odakların:

“Hidayet, feraset ve dirayet ehli; cesaret, ciddiyet ve civanmert karakterli, milli haysiyet, hamiyet ve hassasiyet sahibi kimselerle işbirliği yapmadığı” tarihi ve tescilli bir gerçeğin ifadesi iken, AKP yetkililerinin bundan niye gocunduklarını kendilerinin izah etmesi beklenir.

Kitabımızın başındaki “Piyonist” kelimesi de vurgu içindir. Senaryolarını ve notalarını başkalarının yazdığı şeyleri seslendirmekle görevli piyanistlere benzetme yollu “piyonist” denmesi, kesinlikle bir hakaret hedefli olmayıp, ülkemiz, devletimiz ve milletimizle ilgili tehlikeli gördüğümüz girişimlere dikkat çekme niyetlidir.

Hatta böylesi samimi ve gerçekçi uyarıları dikkate almayan yöneticilerin, daha beter yanlışlıklara ve tahribatlara düşmesini önlemek isteğimiz; Milli Görüşçü iken, pek çoğunun üzerinde, çeşitli seminer ve sohbetlerle emeği geçen birisi olarak, şefkat ve merhamet duygularımızın dolaylı ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Sivil PKK olan BDP’nin Özerk Kürdistan’ı ilan ettikleri, AB resmi kurumlarının bu hıyanetlere destek verdikleri, Türkiye Cumhuriyetinin, resmi dilimiz Türkçenin, Milli birlik ve dirliğimizin temeli ve teminatı olan Anayasa Maddelerinin, Üniter sistemimizin açıkça, hatta küstahça tartışılır hale geldiği, hatta bazılarının Kürt-Türk savaşını bile dillendirdiği bir süreçte; ülkemizin geleceği ve milletimizin güvencesi konusundaki şüphe ve endişelerimizi, konunun hayati önemi nedeniyle biraz sivri ve dikkat çekici şekilde dile getirmemiz; hiç kimsenin şahsına ve makamına yönelik bir hakaret olmayıp, sadece duyarlı bir vatandaşlık görevi ve sorumlu bir aydın tepkisidir.

Hiçbir siyasi parti veya sivil dernekle, ne resmi ne de fiili bir bağı bulunmayan fikir ehli ve ülke dertlisi biri olarak, herhangi bir şekilde rekabet ve haset duyguları taşımadığımız kişilere yönelik tenkitlerimizin asla hakaret kastı olmayıp; sadece, Milli çıkarlarımıza ve bağımsızlığımıza aykırı gördüğümüz gidişatı gündeme getirme ve meşru tepkimizi gösterme niyetimiz bellidir. Kaldı ki dava dilekçesinde kendilerinin de belirttiği gibi, bizim; Ulusalcılık adına, İslamcı gördükleri AKP’ye yapılan saldırıları da aynı ölçüde tenkit ettiğimiz, din istismarının da, İslam düşmanlığının da aynı karanlık güçlerce kışkırtıldığını sürekli yazıp çizdiğimiz herkesçe bilinmektedir. ABD’nin kirli derin devleti olduğu söylenen Yahudi Lobilerinin ve bölgemize yönelik Siyonist projelerin sinsi faaliyetlerine dikkat çektiğimiz için, Ankara’daki ABD ve İsrail Büyükelçiliklerinin değil de, AKP Genel Merkezinin, sanki onları aklamaya çalışır ve avukatlığını yapar bir tavırla böyle bir dava açması, gerçekten hayret vericidir.

Bizim gibi siyasi bir parti mensubiyeti, yani rekabet gayreti ve iktidarlardan herhangi bir makam ve menfaat beklentisi bulunmayan insanların, milli birlik ve dirliğimize zarar verecek girişim ve gelişmeler karşısındaki bazı net ve sert uyarıları da kısılırsa, böylece tüm aykırı sesler susturulursa, ortalıkta sadece yandaşlar ve yalakalar bırakılırsa, sonuçta bunun en ağır faturasını yine iktidarların çektiği, ama halkını da felaketlere sürüklediği maalesef tarihi tecrübelerle sabittir ve bizim yaptığımız katiyen bir hakaret ve körü körüne bir muhalefet değil, sadece Milli ve manevi bir mesuliyettir.

Kitabımız bir bütün olarak incelendiğinde, şahsi hevesler ve hakaretler peşine düşülmeyip, Milli hassasiyetler içinde; halkımızı aydınlatma, iktidarı da uyarma gayreti çekildiği, kolaylıkla takdir edilecektir.

Kaldı ki halkımız arasında çok sık kullanılan “kurt gibi acıkmış, it dalaşı yapıyorlar, akrep gibi sokuyor” tabirleri, muhataplarını bir hayvan yerine koyup hakaret etmek üzere değil, bir durum tespiti ve olay tahlili yapmak üzere kullanılan izah sözcükleridir.

Üstelik davacıların hakaret saydığı şeylerin büyük bir kısmının Sn. Başbakan’ın ve AKP kurmaylarının, defalarca ve gururla dile getirdikleri kendi ifadeleridir; BOP eş başkanlığı ve ABD ile işbirliği gibi…

Şikâyet konusu kitabımızdan üstünü-altını saklayıp atlayarak ortadaki bir cümleyi cımbızla çeker gibi gündeme getirip hakaret edilmiş gibi gösterilmeye çalışılan iddialar yersiz ve ilgisizdir. 536 sayfalık kitaptan bula bula 5-6 cümle çıkarıp bizi sorumlu gösterme çabaları, sanki bazılarının gizli suçlarının deşifre edilmesinin psikolojik paniği gibidir.

Kavrama ve Yorumlama Sanatı ve Öcalan’ın Din İstismarı

Yerel seçimler öncesi dile getirilen tahmin-yoruma göre Türkiye’de bütün ülkeleri de etkileyecek 7 Aşamalı bir süreç yaşanabilirdi:

  1. 1.AKP Belediye seçimlerinden başarıyla çıkabilir.
  2. 2.Bu hızla Cemaat’e yönelik hücumlarını artırıp bu yapının etkinliğini kırabilir.
  3. 3.Cemaat ise, karşı saldırılarla Erdoğan’ı köşke sığınmaya mecbur bırakabilir.
  4. 4.Erdoğan’dan sonra AKP çözülme süreci başlayıp dağılabilir.
  5. 5.Ardından oluşan krizi aşmak için bir “Milli Mutabakat” hükümeti kurulabilir.
  6. 6.Bu yeni hükümet döneminde İsrail ve ABD (NATO) ile tarihi hesaplaşma yaşanabilir.
  7. 7.Bundan zaferle çıkan Türkiye liderliğinde yeni ve Adil bir Dünya düzeni kurulabilir.”

Bize sürekli “Bu kadar bilgiyi nereden almaktasınız? Bu kaynaklara nasıl ulaşmaktasınız?” gibi, bazıları merak giderici, bazıları da itham edici sorular yöneltilmektedir. Oysa Milli Çözüm dergimizde ve eserlerimizde yazılanların asıl omurgasını oluşturan bilgiler, başka yerlerden devşirilmeyip kendimizce üretilmektedir. Yarım asrı aşkın süreçte, sürekli öğrenim ve birikim sonucu elde edilen “temel ve genel bilgiler” üzerinden, yeni ve yeterli yorumlar ve orijinal yaklaşımlar meydana getirmek, aslında bir fikir adamının görevidir. Bu da, olaylar ve sorunlar üzerinde kafa yormayı, rahatından ve sosyal hayatından fedakârlık yapıp uzun uzun yorulmayı gerektirir. İhtiyaç duyanın iştiyakı artacak, dert edinen merakla araştıracak, arayan gerçeğe ulaşacak, böylece giderek derinleşip enginleşecek, ruhen ve fikren zenginleşecektir. Bilgilerimizin kaynağını; a) Kur’an’ı Kerim’in açık ayetleri ve işaretleri, b) Hz. Peygamberimizin (SAV) hadisleri ve haberleri, c) çağımızı idrak eden müceddid ve mürşidi kâmil seviyesindeki yüksek şahsiyetlerin mesaj ve müjdeleri, d) Ve Rabbimizin lütfettiği iman basireti ve Furkan feraseti teşkil etmektedir.

Tevil (yorum), sadece örtülü hakikatleri açıklamak ve gizli hikmetleri ortaya çıkarıp halkı aydınlatmak gibi hayırlı ve yararlı amaçlarla yapılıyor değildir. Tam aksine, nifakı kesin belli olan, Haçlı Papalık Misyonu hizmetleriyle ve ABD Yahudi Lobileri ilişkileriyle “diyalog ve şer ittifakı” resmen tescilli kişilerin bu hıyanetlerine kerametler uydurmak, gizli ve kirli yanlarını kapatmak.. Ve yine Siyonist odaklardan madalyalı-tasmalı, Türkiye’mizi de içine alan 23 İslam ülkesini parçalamayı ve Büyük İsrail hedefine ulaşmayı amaçlayan BOP’un eşbaşkanı, Haçlı AB’ye yamanma sevdalı, Hak dava kaçağı ve din istismarcısı siyasilerin her türlü rezaletlerine bir sürü mazeret ve meşruiyet fetvaları hazırlamak ve figüranlara kahraman kılıfı sarmalamak üzere kafa yoranların bu bayağı ve aşağı gayretleri de birer “Tevil” yerindedir. Oysa “ölülerinizi hayırla anınız” hadisi şerifi: “Hayatta olanları uyarınız, ölmüş olanların hatalarını da hayra yorumlayınız” demektir.

Oysa müspet yorum: herhangi bir konuda, ilgili Kur’an ayetlerine ve hadisi şeriflere dayanarak; icma’dan, yani İslam âlimlerinin ortak kanaat ittifakından yararlanarak; çağımızın hidayet rehberlerinin ısrarla bildirdiği haber ve hikmetlere de itibar ve itimat duyarak; olayların perde arkasını, muhtemel sonuçlarını ve sorunların hangi yöntem ve sistemlerle aşılacağını tahmin etmek ve tedbirler geliştirmek üzere akıl yürütmektir. Böylesine doğru esaslara bağlı kalarak, doğal ve sosyal yasalara uygun olarak yapılan ilmi ve fikri yorumlarda (siyasi ve içtimai içtihatlarda) isabet ettirip tutturana iki sevap, yanılana ise bir sevap verileceği belirtilmiştir. Elbette bu, her şeyden önce Allah’ın lütfettiği hidayet, basiret ve ferasetle ilgili özel bir yetenektir.

Te’vil (Doğru ve uygun yorum) ilahi bir ilim ve inayetten kaynaklanır!

Yusuf suresi 101. Ayetinde, Cenabı Hak Hz. Yusuf’un diliyle:

“Rabbim, Sen bana mülkten (Mısır hükümetinde yüksek ve yetkili bir görevden) verdin; “ehadis”in (konuşanların, rüyaların ve olayların) yorumundan öğrettin” buyurarak;

a) “Havadis”lerin hadiselerin; ülke ve dünya çapındaki haberlerin ve yeni gelişmelerin perde arkasını ve gizlenen amaçlarını,

b) “Hadisat”ın; siyasi, askeri, sosyal, ekonomik ve teknolojik olayların asıl hedef ve hesaplarını,

c) “Ehadis”in, görülen rüyaların, yani kader programındaki bazı hakikatlerden ruh ekranına yansıyan görüntülerin ve misal âlemindeki şekillerin doğru yorumlarını anlayıp çıkarmaya müminler teşvik edilmektedir.

“Şüphesiz Allah (hikmet ve hakikati) dilediği kimseye duyurup işittirir” (Fatır:22) ayeti üzerinde düşünmek gerekir.

“Allah’tan korkun (takva ve teslimiyet sahibi olun ki) Allah size talim edip öğretir” (Bakara:282-sonu)

“Allah dilediğini buna (tevhit ilmine ve istikamete) seçer ve gönülden kendisine yöneleni hidayete erdirir” (Şura: 13-sonu)

“Bizim uğrumuzda cihat (mücahede ve mücadele) edenlere (hikmet ve muvaffakiyet) yollarımızı gösteririz. Şüphesiz Allah Muhsinlerle beraberdir” (Ankebut:69) ayetleri tevil ve tefsir ehlinin özelliklerine dikkat çekmektedir.

Tefsir ve tevil farkı:

Peygamber efendimiz, hadis-i şerifleri ile Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerine açıklamalar getirmiştir ki, bunlar ilk tefsir örneğidir. Bir ayet-i kerimenin manasını Peygamber efendimiz açıkça bildirmemiş ise, İslam âlimlerinin, bu ayet-i kerimenin farklı manalarından dinimize uygun olan yorumlar getirmelerine ise tevil etmek denir. Dinimizde tevil münasip görülmektedir, hatta bazen zaruridir. Mesela okunan, anlaşılan ve meşhur olan manayı vermeyip başka mana verilmesi gereken ayetlere müteşabihat denir. Yani bunların açık ve meşhur manalarını vermek akla ve dine uygun düşmezse, bunlara münasip bir mana vermek, yani tevil etmek gerekir. Örneğin, Hicr suresi 88. ayet-i kerimesindeki, “Kanadını müminler için indir!” emri “onlara şefkat ve merhametle yaklaş” şeklinde tevil edilmiştir. Aksi halde, bu ayet için “Peygamberimizin tek kanadı vardı” denilemeyecektir. Böyle tabirler çeşitli dillerde de, Türkçemizde de görülmektedir. Fetih suresi 10. ayet-i kerimesinde “Allah’ın eli onların eli üstündedir” geçmektedir. Şimdi bu kelimelere bakıp, birçok elin üstünde başka bir el olduğu şeklinde, akla ve dine aykırı bir anlam yüklenemeyeceğine göre tefsir âlimleri, “El” kelimesine Kudret manasını vermişlerdir.

Hz. Peygamberimiz, Hz. İbni Abbas için: “Ya Rabbi onu fakih kıl ve ona Kur'an’ın tevilini öğret!” (Buhari) duasını etmişlerdir. Bu hadis-i şerif açıkça Kur'an-ı Kerim’in tevil edilmesi gerektiğini bildirmektedir. Tevil bir ilimdir, ancak rastgele yapılması çok tehlikelidir. Hadis-i şerifte buyururdu ki: “Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse, Kur'an-ı Kerim’i yersiz (ilimsiz ve nefsi hevası ile) tevil edendir.” (Taberani) Kur'an-ı Kerim’de tevil gereken, kinaye ve mecaz ifade eden birçok ayet-i kerime bilinmekte ve bunlara şeriate uygun manalar verilmektedir. Örneğin Bakara suresi 115. ayet-i kerimesinde kıble için “Allah’ın yüzü” tabiri kullanılmış, 187. ayetinde ise, kadınlar, elbise olarak bildirilmiştir,

Yorumun anlamı ve amacı:

Bir metnin, bir cümlenin veya konuşulan sözlerin anlaşılması, derin yönlerinin açıklanıp aydınlığa kavuşturulması, veya bir olayın perde arkasının irdelenip araştırılması gayretine yorum denir. İlmi yöntemlerle Kur’an ayetlerini izah etmek ise “tefsir”dir.

Tevil; bir söze, yazıya veya davranışa görünür anlamından başka manalar yüklemektir. Yorum da aynı anlama gelmektedir. Tevil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' manasına olan "Evl"den türemiştir. Buna göre: Bir ayet-i kerimenin manasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da “Evvel” lafzından alınmış olup kelamı evveline yani asıl söyleniş niyetine ve mahiyetine sarf ve irca' eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyaset manasına olan “İyalet”den alınmıştır ki, tevil eden kimse, zihin ve fikrini kelamdaki sırrın anlaşılmasına yoğunlaşmıştır ki, kelimeden maksut olan mana bilinsin ve söyleyenin muradı belirlensin. Tefsir ve tevil arasındaki fark ise: Tefsir; ayetin nüzulü (iniş-geliş) sebebinden yola çıkarak lügat cihetinden hangi manalara geldiğini izah etmektir. Tevil ise; ayetlerin sırlarını ve kelimeleri perdeleyen zarını inceden inceye araştırıp ayetin mana ihtimallerini gündeme getirmektir.

Kur'an'da tevil

İmam Caferi Sadık’tan rivayet edildiğine göre Kur'an-ı Kerim'in özellikleri şöyle bildirilmektedir: "Kur'an'ın zahiri nüzulüdür, batını ise tevilidir; onun tevilinin bir bölümü geçmiş ve diğer bir bölümü ise daha gelmemiştir. Kur'an güneş ve ay gibi hareket halindedir (güneş ve ay bir bölgeye ait olmadığı gibi) Kur'an da belli devirlere ve kişilere has değildir." Bu haberle "tevile", "tenzil" karşısında mana verilmiş, genel mefhumların, geçmişte ve gelecekteki örneklere tatbiki kastedilmiştir. Ve yine İmam Sadık’tan aktarılan: "Eğer bir ayet -sadece- bir kişi hakkında nazil olsaydı, o kişinin ölümüyle Kur’an’ın o ayeti de ölürdü ve böylece zamanla Kur'an yok olurdu; Oysa Kur'an diridir geçmiş hakkında hükmettiği gibi gelecek hakkında da hükmetmektedir" tespitleri oldukça önemlidir.

Kur'an-ı Kerim'in, sürekli diri, her zaman yepyeni olduğunu ve hiçbir zaman eskimeyeceğini bildiren birçok hadisler rivayet edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim, Ra’d Suresinin 7. ayetinde geçen: “Sen ancak bir uyarıcısın; her toplumun bir hidayet edeni ve yol göstericisi vardır” hükmü ve haberi de Kur’an ayetlerinin, her asrın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun yeniden yorumlanması gereğine işarettir.

Müteşabih Ayetlerle İlgili Tevil

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini iki kısma ayırarak buyuruyor ki: "Kitab'ı sana O indirdi. Onun bazı ayetleri muhkemdir (açık anlamlıdır), bunlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabih (benzetmeli)dir" (Âl-i İmran,7) Muhkem ayetler okuyan ve duyan her aklıselim sahibinin aynı şeyler anlayacağı netlikteki emir ve hükümlerdir.

Acaba bu muhkem ve müteşabihat ayrımı niçin yapılmıştır?

Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin kendi manalarını ifade ettikleri anlamın açıklığı yönünden aynı düzeyde değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim hem hayat ve muamelat prensipleridir, hem de bir imtihan vesilesidir. Bazı ayetlerin kendi anlamlarını bildirmesi açık olup şek ve şüpheye yer bırakmayacak niteliktedir; böyle bir ayetle karşılaştığımız an onun açık anlamı zihnimizde şekillenmektedir; örneğin: Hz. Lokman'ın kendi oğluna nasihatleri veya Kur'an-ı Kerim'in İsra suresinde 22. ayetten 39. ayete kadar geçen hikmetli tavsiyeleri bu cinstendir. Nahl suresinin ayetleri de böyledir. "Rabb'in, yalnız kendisine ibadet ve itaatte bulunmanızı ve anaya babaya iyilik (ihsan) yapmanızı emretti…” (İsra, 23) Bu tür anlamları açık olan ayetlere kitabın ana ayetleri veya muhkem ayetleri denir.

Bu arada, bazı ayetlerin ise mesajları ve manaları gizlidir. Bu ayetlerle karşılaştığımızda aklımıza çeşitli ihtimaller gelir. Bu ayetlerin gerçek anlamı ilk bakışta açık değildir; Yani anlamları çeşitli olup diğer anlamlara benzemektedir. İşte buların gerçek manası diğer anlamlara benzediği için, bu ayetlere müteşabih (benzerliği olan) ayetler denilmektedir. Bu durumda gerçeği arayan kişilerin vazifesi; muhkem ayetlere müracaat ederek onlar sayesinde müteşabihlerin belirsizliğini izah etmek, ayetteki benzeşmeyi ve şüpheyi gidermektir. Ve bu ise Kur’an’dan ilimde rüsuh edenlerin ve ayetlerin gerçeklerini bilenlerin yapması gereken bir iştir.

Elbette fitne çıkarmaktan başka bir amacı olmayan ön yargılı ve kasıtlı kimseler, muhkem ayetlere müracaat etmeden ayetlerin benzerlik gösterdiği şüpheli anlamlarından birini tutup gerçeği çarpıtmak isteyecektir. Oysa ilimde rüsuh edenler ayetlerin şüpheli zahirlerine önem vermeyip bir takım belirtiler ve özellikle ifadesi açık olan diğer ayetlerle müteşabih ayetin derinliklerine inerek gerçeğe ulaşmaya ve ayetin delaletini, işaretini sağlamlaştırmaya yönelmiştir. Bunu bir örnekle açıklayalım:

Kur'an-ı Kerim Tâhâ suresinde Allah Teâlâ’yı şöyle tavsif etmektedir: "O Rahman Arş'a istiva etmiştir. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar hep O'nundur..." (Tâhâ, 5-6)

Arapçada "istiva" istikrar bulmak anlamındadır; nitekim buyuruyor ki: "O ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki onların sırtında istikrar bulasınız (binesiniz), sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin nimetini anasınız…” (Zuhruf,12-13) Teşbih (benzetme) ve tecsim (cisimlendirme) eğilimi olan ön yargılı kişiler Allah Teâlâ’nın arşa istivasını bildiren Taha suresinin söz konusu ayetini “Allah Teâlâ’nın padişahlar gibi bir tahtı olduğunu ve onun üzerinde oturduğunu” kabullenmişlerdir ki, bu açıkça sapkınlık alametidir. Her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde hiçbir çelişki olmadığını anlamamız gerekir. Diğer yandan Kur'an-ı Kerim açık bir şekilde Allah Teâlâ’yı şöyle vasfetmektedir: "O'na benzer hiçbir şey yoktur.” (Şuara, 11) Başka bir ayete göre: “Gözler O’nu göremez, O gözleri görmektedir…” ( En’am, 103)

Erbakan Hocam: “İlim tasniftir” buyururlardı. Yani ilim; aynı konudaki ayet ve hadisleri, benzer bilgi ve belgeleri, aynen bir fabrikanın çeşitli makinaları veya bir saatin çarkları gibi, ciddiyet ve titizlikle bir araya toplayıp, insanların ihtiyacını karşılayacak ve huzura kavuşturacak somut modeller ortaya koymaktır.

Toplumun her türlü ihtiyaçlarına cevap verici ve sorunlarına çözüm üretici olmayan bilgiler-eğitimler Hz. Peygamberimizin Allah’a sığındığı “faydasız ilim” kapsamındadır. İlmi çözümler üretirken ise şu dört kurala uyulmalıdır: 1) Bir çözümü üretirken, o çözüm sürekli olmalıdır. Herkes ve her zaman ondan yararlanmalıdır. 2) Üretilen çözüm ihtiyaçlara uygun ve uygulanabilir bir özellik taşımalıdır. 3) Hepsinden önce bu ilmi çözümleri destekleyecek ve uygulanmasına fırsat verecek Adil bir Düzen oluşturulmalıdır. 4) İlmî çözüm deneye dayanan ve pratiği kolay olan proje ve programlardır. Amel ve ilim, hayat ve İslam, yasa ve toplum birimlerini tamamlayan unsurlardır.

Adil Düzen’de ilim şu şekilde olgunlaşacaktır: Kur’an’da geçen kelimeler/kavramlar tasnif olunacak; kelimelerin getirdiği “kavramlar” ortaya konacaktır. Bir kelimenin değişik anlam ve amaçları olabilir, bunlar müşterek kelimeler sayılacaktır. Böylece “sistem” oluşturulacaktır. Ondan sonra örnek olarak “sosyoloji kitabı” yazılacaksa, birbirine tekabül eden kavramlar bulunacak, böylece “o ilim” olgunlaşacaktır.

`Kur’an’da “ilmetmek, fıkhetmek, zikretmek, fikretmek” kavramları vardır. İlmetmek bilgisayara konmuş dosya gibi algılanmalıdır. Zikretmek demek; dosyayı çağırıp açmak anlamında ele alınmalıdır. Fikretmek; dosyada olanları görüp üzerinde düşünüp taşınmak, araştırıp tartışmak manasındadır. Fıkhetmek ise; dosyaya yeni şeyler eklemek ve güncel sorunları aşacak projeler ilave etmek şeklinde okunmalıdır veya İlmetmek; proje ortaya koymaktır. Onun okunması zikir yapmaktır (tezekkür). Uygulandıktan sonra sonuçlara bakmak, yeterli ve yararlı yanlarıyla, eksik ve sıkıntılı yönlerini bulmak ise fikir (tefekkür) kapsamındadır. Yeni ve ihtiyaç giderici projeler yapmak ise fıkıhtır.

“Doğrusu (gerçekleri görmeyenlerin ve akıl yürütmeyenlerin bedenlerindeki) gözler (kapanıp) kör olmaz; ancak sinelerindeki kalpler körleşir” (Hacc: 46) ayetinin haber verdiği feraset körlüğüne ve akıl güdüklüğüne müptela olanların gerçekleri görmesi ve gelişmelerin perde gerisini sezmesi imkânsız hale gelir ve böyleleri “kıyamet günü de kör olarak haşredilecektir” (Taha: 124) “Kim bunda (dünyada ferasetten) kör ise, o ahrette de kördür” (İsra: 72) Özellikle “İşbaşına (iktidara gelip) yönetime geçince, yeryüzünde fesat çıkaran ve akrabalık bağlarını koparıp (asıl dava sadıklarını unutan hainleri) Allah lanetlemiş, kulaklarını (gerçekleri duymaktan) engellemiş ve basiret (göz)lerini köreltmiştir” (Muhammed:22 ve 23) “(Gafil ve cahil kimselerin) Kalpleri (beyinleri) vardır (ama) bununla fıkhetmezler (düşünüp değerlendirmezler); gözleri vardır (ama) bununla basiret etmez (gerçekleri görmez)ler; kulakları vardır (ama) bununla (hakikatleri dinleyip) işitmezler; işte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağı ve şaşkın kimselerdir” (Araf:179) Oysa müminlere Kur’an-ı Kerim’i (tezekkür, tefekkür ve tertip üzere) tertil ile (hüküm ve hikmetlerini anlama gayesi, maddi ve manevi sorunlara çözüm üretme gayreti ile) okumamız” (Müzemmil:4) emredilmiştir..

31 Mart Belediye Seçimlerinden bir ay önce, Gebze’de dostlar meclisindeki bir sohbette, önümüzdeki süreçle ilgili şu yorumlar ve öngörüler hatırlatılmıştır:

Bunlar Kur’an’ın işaretlerinden, Resulullah’ın beşaret (müjde)lerinden, velayet ve hikmet ehli şahsiyetlerin haberlerinden, Bediüzzaman ve Erbakan gibi çağımızın büyük rehberlerinin bildirdiklerinden ve dünyanın gidişinden çıkardığımız kendi kanaatlerimizdir. Elbette en doğrusunu Cenabı Allah bilir. “Ey İman edenler, eğer Allah’tan korkup (küfür ve kötülüklerden sakınıp iyiliklere yapışırsanız, haram ve haksızlıklardan kaçınıp hayırlara çalışırsanız) O size (Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, yararlıyı zararlıdan ayıran) furkan (feraset ruhu ve hidayet şuuru) verir” (Enfal:29)

1. Aşama: AKP’nin bu seçimlerden, beklenenin aksine başarılı çıkması kaderin hikmetine uygun düşmektedir. Zira oy kaybetmesi halinde, Cemaat bunu kendi etkinliği gibi gösterecektir. Oysa, seçimden daha güçlü çıkmış, hırslı ve yırtık bir Erdoğan eliyle, Cemaatin üst kademesinin, gizli ve kirli mahiyetinin deşifre edilmesi ve paralel yapının çökertilmesi öncelikli önemdedir. Çünkü asıl sinsi ve Siyonist organize Cemaat içerisindedir. AKP ise sadece geçici bir makam ve menfaat birlikteliğidir; kolayca dağıtılması an meselesidir.

2. Aşama: seçimlerden zaferle çıkan Sn. Erdoğan, daha bir hırslı ve hınçlı şekilde Cemaatin üzerine gidecek, onların yetkinlik ve etkinlik alanlarına hücuma geçecektir. Cemaatin büyük çoğunluğunu oluşturan iyi niyetli, ibadet ve istikamet ehli talebe ve takipçileri de böylece gerçekleri fark edip dış güçlere ve işbirlikçilere alet olmaktan vazgeçecektir.

3. Aşama: Cemaat ise köşeye sıkışınca elindeki son kozlarını kullanarak, Başbakan ve Kurmayları hakkındaki bütün kayıtları ve kasetleri piyasaya sürecek, Erdoğan da cumhurbaşkanlığını bir kurtuluş kapısı görecektir.

4. Aşama: Erdoğan sonrası AKP, içindeki iktidar ve ihtiras çekişmeleriyle ve tabi cemaatin de teşvik ve tertipleriyle kısa sürede dağıtılıp çözülecektir. Böylece: “Eğer Allah’ın; (azgınlaşmış) insanların bir kısmı ile, (diğer şaşırmış ve şımarmış) insanların bir kısmını def etmesi (saf dışına itmesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı” (Bakara:251 son kısmı) ayetinin haberi ve hikmeti de zuhur edecektir.

5. Aşama: AKP’nin dağılmasıyla mevcut hükümet de yıkılacağından, siyasi ve ekonomik bir kriz meydana gelecek; Suriye Meselesi ve PKK’nın özerklik hevesleri, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi ve ülkemizi federasyonlara ayırma girişimleri yüzünden ülkemizin üzerine karabulutlar çökecek, bunun üzerine, yaklaşan felaketi sezen toplumun her kesiminin ortak temenni ve tercihiyle ve tabi meclisteki tüm partilerin ve dışarıdaki muhalefetin desteği ile bir “Milli Çözüm ve Onarım Hükümeti” kurulması zorunlu hale gelecektir.

6. Aşama: işte bu Milli hükümet döneminde, Erbakan Hocanın sadık talebelerinin gayreti ve onun hazırladığı teknoloji harikası savunma sistemleriyle ve kahraman Ordumuzun tarihi sillesiyle, ABD ve İsrail güçleri Akdeniz’de yenilecek ve İslam dünyasının bağrındaki çıbanbaşı deşilecektir. Bu süreçte sadık Milli görüşçülerin de, toplumun yeniden ıslahında maya rolü üstlenecekleri, solcu, sağcı ve İslamcı bilinen her kesimin akıl ve vicdan öncülüğünde ve milli birlik ve dirlik düşüncesiyle hareket edeceği umut edilmektedir.

7. Aşama: Böylece dünyanın fiili lideri ve merkezi konumuna yükselen Türkiye; farklı kültür ve kökenden bütün insanların huzur, onur ve refah içinde yaşayacağı, örnek laikliğe, gerçek demokrasiye ve yüksek bir medeniyete ulaşacağı Adil Düzeni ilan edecek; Siyonistlerin güdümündeki kapitalist ve komünist zulüm ve sömürü sistemlerinin devri sona erecektir.

Bu akıbeti sezen Yahudi Lobileri Özerk Kürdistan’ı kurma ve Türkiye’yi parçalama planlarını hızlandırmıştır!

Sonunda Darwinist ve Marksist Öcalan da Din istismarına sığınıyordu!

Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla Diyarbakır’da Demokratik İslam Kongresi’nin toplanması, Öcalan’ın yolladığı mesajda katılımcılara “Mümin kardeşlerim” diye seslenip İslamiyet hakkında son derece olumlu tespitlerde bulunması acaba nasıl yorumlanmalıydı? Marksist ve komünist bir ideolojiye ve Darwinist felsefeye inanan ve dağa kaldırdığı gençleri önce dinsizleştirip İslamiyet’e düşman hale getirmekle işe başlayan PKK’nın başını çektiği Kürt siyasi hareketi bir zamanlar İslamiyet’i tamamen dışlamışken, şimdi Kürtleri kandırmak için din istismarcılığına başlıyor ve şeytani hedeflerine ulaşmak üzere İslami değerlere sığınıyordu. Bu girişimin, Siyonist stratejistlerce hazırlanıp Apo’nun önüne konulduğu da açıkça sırıtıyordu. Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan çok sayıda sözde âlim, yazar ve fikir adamının katıldığı ‘Demokratik İslam Kongresi’ne Fetullahçı ve güya PKK ile açılım sürecine karşı Cemaat yazarlarından Ali Bulaç ta katılıyor ve “Yeni Bir Ortadoğu İçin Medine Sözleşmesi” başlığı altında bir tebliğ sunuyordu. Katılımcı konuşmacıların üzerinde yoğunlaştığı iki ana temadan biri “Kürtlerin her dört bölgede ulus devlet yapıları tarafından gördükleri ağır mağduriyetlerin hatırlatılması”, diğeri “bölgenin yeniden şekillenmesinde İslam dininin oynayacağı belirleyici rolün kuvvetle vurgulanması” oluyordu.

“Din bölge halklarını barış ve adaletle bir arada tutabilecek sosyo-politik projelere kaynak olacaksa, “din anlayışı”nın yeni yorumlara ve tanımlara ihtiyacı vardır. Mevcut durumda din ulus devletler ve hükümetler tarafından istismar edilmekte; ezilen kitleler, yoksullar ve zayıflar aleyhinde kullanılmaktadır” kanaatine Ali Bulaç ta katılıyordu. “Belli ki metni hazırlayanlar hem İslamî dile hem siyasetin diline hâkim bulunuyordu. İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mesaj da Hazırlık Komitesi’nin metniyle aynı muhtevayı taşıyordu. 2013 Nevruz’unda Diyarbakır’da okunan mektubunun bir teyidi ve devamı gibi duruyordu” diyen Ali Bulaç bütün bu sinsi girişimlerin arkasında ABD ve AB Yahudi Lobilerinin bulunduğunu dolaylı itiraf ediyordu.

Papa’nın himayesinde Kürt Açılımı ve Diyalog safsatası yürütülüyordu

BDP’li Diyarbakır Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş başkanlığındaki bir heyet, Katolik Hıristiyanların dini lideri Papa Françesko ile görüşmek üzere Vatikan’a gidiyordu. Aralarında Keldani, Ermeni, Süryani, Yezidi, AKP’li Alevi dedesi, Melleler ve Duhok Belediye Başkanı’nın bulunduğu heyet, Vatikan’a gidip Papa ile bir araya geliyordu. Papa’dan çözüm sürecine destek isteyeceklerini belirten Demirbaş, “Ortadoğu halklarının ve inançlarının bir arada yaşaması için duasını isteyeceğiz” diyordu. Kiralık misyoner Abdullah Demirbaş, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’nde basın mensuplarıyla sohbet toplantısında, Sur Belediyesi bünyesinde oluşturdukları ‘Kırklar Meclisi’ adına Papa’dan istedikleri randevu talebinin kabul edildiğini belirterek, Surp Giragos Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Ergün Ayık, Süryani Meryem Ana Kilisesi Başkanı Can Şakarer, Keldani Kilisesi Vakfı Başkanı Yusuf Karadayı, Türkmen Alevi Dedesi Hasan Baykut, Din Adamları ve Yardımlaşma Derneği (DİAY-DER) Başkanı Zahit Çiftkuran, Şeyh Said’in torunlarından Muhammed Akar ve Duhok Belediye Başkanı Şevket Muhammed Osman’la birlikte İtalya’ya gideceklerini anlatıyordu.

Sosyalist İslamcılar da, Liberalist AKP gibi PKK’nın hizmetine ve himmetine giriyordu. İranlı Ali Şeriati’nin çoğu saçma sapan sosyalist fikirlerini tercüme edip sahip çıkan İhsan Eliaçık’ın şimdi Öcalan hayranlığı da kafa karıştırıyordu.

Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine Diyarbakır'da toplanan "Demokratik İslam Konferansı"nın çağrıcılarından olan sözde muhalif İslamcı aydın İhsan Eliaçık Kürt hareketinin gazetesi Özgür Gündem'den Kenan Aydın'ın sorularını yanıtlarken: Öcalan'ın "Medine sözleşmesi"ne atıf yaparak dile getirdiği "Demokratik İslam" kavramını: “çok önemli ve tarihi bir gelişme” olarak görüyordu. Bu noktada kapitalist moderniteye karşı Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu kitabında söyledikleri ile Medine Sözleşmesi’nde anlatılan kurallar uyuşuyormuş. Öcalan’ın zihninde geliştirmeye çalıştığı toplum projesi ile İhsan Eliaçık’ın Medine Sözleşmesi’nden ilham alarak savundukları şeyler bu noktada örtüşüyormuş!.. “Evrensel değerlerde buluşup barış içeresinde bir arada yaşamanın formülünü geliştirelim. Araya sınır koymadan, sınıf yaratmadan, birbirimizi sömürmeden, birbirine saldırmadan ve savaş çıkartmadan barış içerisinde yaşayalım. İşte bunun formülü Medine Sözleşmesidir” diyen zavallılar, Öcalan ve Erdoğan üzerinden yürütülen, Türkiye’yi ve İslam ülkelerini parçalama projesine gönüllü figüranlık yapıyordu. AKP “dini siyasete”, Cemaat “dini siyonizme”, Öcalan ise “dini, dinsizlik ideolojisine ve özerklik bölücülüğüne” alet ediyordu.

“Abdullah Öcalan'ın devlete sunduğu projeye göre “KCK’nın düz ovaya inip BDP'ye katılacağı, legal Kürt siyasetinde köklü bir reform yaşanacağı” konuşuluyordu.

Siyonist merkezlerce belirlenen ve Öcalan eliyle servis edilen projeye göre ismini Demokratik Bölgeler Partisi olarak değiştirecek BDP, tüm Batı illerinden çekilip Doğu ve Güneydoğu’ya kaydırılıyordu. Anlaşma olması halinde dağdan inen KCK'lılar DBP'ye katılıp siyaset yapıyordu. Öcalan’ın bu formülünü devlet yetkililerine sunduğu konuşuluyordu. Milliyet gazetesinden Namık Durukan'ın haberine göre yerel seçimlerin ardından Kürt siyasetinde büyük bir değişim yaşanıyor, çözüm sürecinin başlamasının ardından ilk olarak KCK yeniden yapılandırılıyordu. Bütün bunların “Özerk Kürdistan’a” hazırlık yapma ve toplumun hazmını kolaylaştırma operasyonları olduğu anlaşılıyordu.

'İsrail, IŞİD’e niye silah veriyordu?!'

Irak parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısı İskender Vetut, terörist İsrail’in, IŞİD’e silah ve mühimmat verdiğini belirtiyor ve “Irak ordusunun, IŞİD’in kullandığı İsrail yapımı silahlara ulaştığını” açıklıyordu. Irak parlamentosunda Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkan Yardımcısı İskender Vetut, İsrail’i, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütüne silah vermekle suçlayarak, IŞİD’den ele geçirilen bazı silahların İsrail yapımı olduğunun tespit edildiğini söylüyordu. Vetut, Irak’ın İsrail’le hiçbir diplomatik ilişkisi bulunmadığını ve Filistin topraklarında kurulmuş bir İsrail devletini tanımadıklarını söyleyerek, “IŞİD Siyonist’tir. Irak’ı ve etkili Arap ülkelerini zayıflatmayı, İslâm’ı yıkmayı hedeflemektedir” şeklinde konuşuyordu. İsrail’in, Enbar vilayetinde devam eden çatışmalarda kullanması için IŞİD’e silah ve mühimmat verdiğini belirten Vetut, “Irak ordusu, IŞİD’in kullandığı İsrail yapımı silahlara ulaştı” diyerek Irak’ın, silah kaçakçılığı için bir koridor ve bazı ülkeler için savaş alanı haline geldiğini dile getiriyordu.

Birleşik ve bağımsız Kürdistan devletinden vazgeçen PKK şimdilik özerkliğe razı oluyordu!

PKK'nın çözüm süreci kapsamında yaşadığı siyasal dönüşüm Kürt hareketini yeni bir yola sokarken KCK liderlerinden Mustafa Karasu'nun "ulus devletten vazgeçtik" çıkışı çarpıcı yorumlara konu oluyordu. PKK’nın 1990'lı yıllardan başlayan ve "bağımsız devletten" "demokratik cumhuriyete" uzanan paradigma değişikliğini analiz ettiğimizde karşımıza ilginç değişim ve dönüşümler çıkıyordu. PKK’ya 16 yaşında katılan bir terörist: “Biz PKK’da ‘imkânsız diye bir şey yoktur’u öğrendik” diyordu. 17 yıl sonra ayrıldığında ise, kendine Irak Kürdistanı’nda kurduğu yaşam için: “şimdilik mümkün olana razı olduk” itirafında bulunuyordu. Aslında bu sözler PKK’nın 30 yıllık tarihini de özetliyordu. PKK ilk yola çıktığında gerçekten de “imkansız”ı istiyor, Birleşik ve Bağımsız Kürdistan hayalleri kuruluyordu. Bugün dile getirilen demokratik özerklik ise “mümkün olan”ın bir ideal olarak yükseltilmesine işaret ediyordu. En son KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun basına yansıyan açıklamalarında da yer aldığı gibi, “PKK, ulusların devlet kurmadan da özgür ve demokratik yaşama sahip olabileceğine” karar veriyordu. Bu karar, her ne kadar ideolojik bir kırılma gibi yansıdıysa da aslında politik alanda ayakta kalabilme ihtiyacının bir sonucuydu. PKK’nın beslendiği Marksist ideolojinin kalesi SSCB’nin çöküşü, ayrılıkçı hareketlerin uluslararası alanda hareket ettiği zeminin ortadan kalkmasına neden olmuştu. PKK’nın 1993’te ilk kez ateşkes ilan ederek bir Kürt devleti kurmaktan vazgeçtiğini açıklaması da bu riske karşı ön alıcı bir hamle sayılıyordu. Dolayısıyla, “demokratik cumhuriyet” söylemi, aslında Kürtlerin talep ve beklentilerine bir yanıt olarak değil, PKK’nın varlığını sürdürmesini mümkün kılacak bir çerçeve olarak ortaya çıkıyordu. Sonuç olarak bugün dış güçlerce kışkırtılan Kürtler için tek ve mutlak bir model olarak idealize edilen demokratik cumhuriyet, aslında PKK merkezli Kürt siyasal hareketinin karşı karşıya kaldığı pratik zorlukları aşmada geçici bir süreç sayılıyor ve Büyük İsrail hedefine yeni bir adım atılıyordu.


TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA PROVALARI

3. DÜNYA SAVAŞI BAŞLADI MI?

(Ahmaklar okumasın!)

IŞİD diye bilinen şer şebekesi, şu anda kendisini “İslam Devleti ve Hilafet Merkezi” olarak tanıtmakta, Suriye ve Irak’ın çok önemli ve stratejik bölgelerini elinde tutmaktaydı. Irak eski Başbakanı Maliki’nin Şii’leştirme politikalarına ve işgalci Amerika’nın barbarlıklarına tepki duyan Musul halkı gibi birçok il ve ilçe, kendiliğinden IŞİD’e teslim olmuşlardı. IŞİD içerisinde sadece dışarıdan katılan 15 bin kadar militan değil eski Irak ordusundan ve Saddam’ın komutanlarından 25 bin kişilik bir katılımla en az 40 bin civarında bir silahlı güce sahip bulunmaktadır. Hatta yöre aşiretlerinden gönüllü katılımlarla bu sayının 50-60 bine çıktığı konuşulmaktaydı. Yani bölgemiz IŞİD diye, yarı devlet-hilafet görünümlü ve oldukça güçlü bir terör örgütüyle karşı karşıyaydı. ABD PYD’ye destek bahanesiyle resmen silah kampanyası başlatmış, TSK’nın “terörist” dediği PKK’nın Rojava kolu PYD'yi Ahmet Davutoğlu’nun “meşru” sayması kafaları karıştırmıştı. AKP Hükümetini güya “eğit donat” projesiyle Suriye ve muhalefetini güçlendirme planının PYD'yi (yani PKK’yı) içine alıp almadığı da tartışılmaktaydı.

Kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları ve bölge planlarını kolay uygulayacak zemin oluşturmaları için, IŞİD ABD, İngiltere ve İsrail tarafından teşkil edilmiş olsa da, böylesi terör oluşumlarına çok farklı ülkelerden ve kendi hedefleri istikametinde yararlanmak üzere emekli asker, polis gibi yetişmiş kimselerin katıldığı ve etkili manipülasyonlarla örgütü beklenmedik operasyonlara kaydırdıkları da unutulmamalıydı. İşte bu noktada milli Türkiye'nin de herhalde bazı hesapları ve hazırlıkları vardı.

İşte bu IŞİD’in kendisine hiç yaramayacağı ve başını belaya sokacağı halde, birdenbire Kürtlerin sınırımıza yakın kasabası Kobani’ye (Batı Kürdistan=Rojava)ya saldırmaları;

a) PKK destekli PYD'ye masumiyet kazandırıp Batının resmen desteğini sağlamak,

b) IŞİD'le mücadele bahanesiyle Büyük Kürdistan oluşumuna resmen zemin hazırlamak ve hızlandırmak,

c) Ve tabi Türkiye'yi PKK ile aynı safta olmaya mecbur bırakmak ve Irak-Suriye batağına bulaştırmak amaçlıydı ve bu aslında IŞİD’in değil dış güçlerin bir planıydı. Bu aşamada “Türkiye Kobani’ye destek vermiyor ve IŞİD'e müdahale etmiyor” bahanesiyle PKK’lıların 35 ilde ayaklanmaya kalkışmaları da aynı Siyonist merkezlerce kışkırtılmış ve Abdullah Öcalan’ın talimatıyla başlatılmıştı. Kimsenin şahsiyetiyle bir alıp veremediğimiz yoktu, ancak Erdoğan zihniyeti ve Davutoğlu siyaseti, Türkiye için PKK ve IŞİD’den daha tehlikeli bir hal almıştı.

Bu arada, sivil PKK başı Selahattin Demirtaş’ın Amerika ziyaretinden bir hafta sonra ve mübarek bir Kurban Bayramı ortamında; bilinçli ve organizeli militanların özellikle Hüda-par teşkilatlarına, bölgedeki dindar insanlara, Kur’an kurslarına, cami ve yurtlara saldırmaları:

a-Bu provakasyonun Amerika’da planlanıp Demirtaş’a aktarıldığı

b-Doğu ve Güneydoğudaki dindar halkın Hüda-par’a kaydırılmaya çalışıldığı kanaatini doğurmaktaydı.

Çünkü Kürdistan’a özerklik sağlandığında, bölgede ABD’nin güdümünde olacak iki parti kalması; seküler kafalıların Komünist Kürtçü PKK’ya, dindarların ise sözde Şeriatçı Kürtçü Hüda-par’a bağlanması amaçlanmıştı. Bekleyin, yakında PKK ile Hüda-par barıştırılıp uzlaştırılırsa kimse şaşırmasındı. Çünkü, halkların kendi geleceğini tayin konusunda “Kürdistan’a özerklik” referandumunda PKK ile Hüda-par ortak tavır alacaklardı. Kısacası, gavur merkezler (Siyonist ve emperyalist güçler) ülkemizi dağıtmaya kesin kararlıydı; ama bu, inşallah Türkiye’nin yeniden dirilip doğrulmasıyla sonuçlanacaktı!

AKP’nin son anda “paralel yapıyı yargıdan ve devlet kurumlarından temizleme” kılıflı, ama gizli ve fiili bir genel sıkıyönetim hesaplı hazırlıklarıyla da:

  • Savunma hakkı kısıtlanacak, ne avukat ne de şüpheli kendi dosyasına ulaşamayacaktı…
  • Anayasal suçlarda, şüpheli veya sanığın bütün mal varlığına el konulacaktı…
  • Arama kararı için somut delil yerine “makul şüphe” yeterli sayılacaktı…
  • Sulh ceza hâkimine süper yetkiler tanınacak, Türkiye’nin her yerinde operasyon yapacaktı…

AKP, özgürlükleri sınırlayan 35 maddelik böyle bir yargı paketini Meclis’e taşımıştı. Teklif, hem TCK’da, hem de CMK’da çok köklü  değişiklikler amaçlamıştı. Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması yönünde yeni bir adım olarak yorumlanan teklife göre, artık bir arama kararı verilmesi için “somut delil” yerine “makul şüphe” yeterli olacaktı. ‘Anayasal düzene ve devlete karşı işlenen suçlarda’ ise tutuklama, dinleme ve mal varlığına el koyma kararı kolaylıkla alınacaktı. “Süper yetkili” Sulh Ceza Hâkimleri, örgütlü suçlarda Türkiye geneline ilişkin kararlar alacak, savunma hakkını kısıtlayacak düzenlemeler de yapılacaktı. Avukatlar, dosyaya iddianame kabul edilene kadar asla ulaşamayacaktı. Böylece fiili başkanlık statüsüyle hükümdar olacağını hesaplayan Erdoğan, acaba nasıl bir akıbete doğru koştuğunun farkında mıydı?

Amerika’nın Yeni Müttefiki PKK, IŞİD Karşısında Uğradığı Hezimeti Gizlemek İçin Kaos Çıkartıyordu

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin: “Suriye’deki kanlı savaş artık Türkiye’ye de sıçradı. Cereyan eden olaylar yeni bir siyasi yansımadır. IŞİD Suriye’de kuzeye dayanınca bu kez PKK’nın uzantısı PYD ile karşılaştı. PKK ve PYD burada IŞİD karşısında uğradığı hezimeti kapatmak için bir günah keçisi aramaya başladı, bunu da Türkiye’yi suçlayarak yaptı. Türkiye IŞİD’le savaşmıyor bahanesiyle PKK, Türkiye’de terörist eylemler başlattı. PKK ve PYD bir taraftan Türkiye’nin Kobani’ye girmesini işgal sayacaklarını bir taraftan da Türkiye’nin Kobani’ye girip IŞİD’le savaşmasını istiyor. Bu şaşkınlıkla PKK ve uzantıları Türkiye’yi suçluyorlar. ABD’nin asli hedefi IŞİD değil bölgedeki petroldür. ABD, bütün mali yükü Türkiye’nin sırtına yüklemeye çalışmaktadır. Kobani ne ABD’nin ne de Rusya’nın umurunda değil. Ölenler de öldürülenler de Müslüman’dır. Dolayısıyla buradaki savaşı Batılı devletler sadece seyretmekle yetiniyor” tespitleriyle gerçeklere tercüman olmaktaydı.

IŞİD’ten Şikâyet Ediyor Ama Kendileri IŞİD’çilik Yapıyordu

HÜDA-PAR Teşkilatlanmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bahattin Temel: ”Bölgede 2000’li yıllardan beri bize saldırıyorlar. Bu saldırıların şiddeti azalıp artıyor. Kendilerine ilettik, araya aracılar koyduk, buna rağmen bize şiddeti dayatmaya devam ettiler. Dün artık sabrın işe yaramadığı bir ortam oluştu. Diyarbakır’ın göbeğinde 5 arkadaşımız şehit edildi. 1 arkadaşımızı katlettikten sonra üzerine benzin döküp yaktılar, IŞİD’ten şikâyet ediyorlar ama kendileri IŞİD’çilik yapıyor. Arkadaşlarımızın ev ve işyerlerine uzun namlulu silahlarla saldırdılar. Çoluk çocuk kadın demeden kurşun sıktılar. Buna rağmen fiili saldırı içerisinde olmadık, olmayacağız da. Sadece kendimizi savunacağız Arkadaşlarımıza da bu yönde telkinde bulunuyoruz. Bölge milletvekillerine dün geceden beri çağrıda bulunuyoruz, kimsenin umurunda değil” şeklinde sızlanmakta, hazırlanan tezgâhın ya farkına varmamakta veya gizlemeye çalışmaktaydı.

Gizli İttifaktan resmi işbirliğine kayılıyordu!

ABD-PKK işbirliği resmileşiyordu!

Pentagon: “Biz Havadan Pyd Karadan vuracak” diyordu!

ABD Savunma Bakanı Pentagon Sözcüsü Tuğamiral John Kirby, PKK/PYD ile işbirliği hakkındaki sorulara ayrıntılı yanıt vermiyor, “Kürt milisler şehirlerini korumak için zorlu savaş sürdürüyor. Biz onlara hava saldırılarıyla yardım ediyoruz” demekle yetiniyordu. PYD sözcüsü Polat Can’da işbirliğini şöyle açıklamıştı: “İstihbarat, askeri ve hava saldırılarında direk işbirliği halindeyiz”

Almanya’da silah yardımına başlıyordu.

Peşmergeden sonra şimdi de ‘PKK’ya silah” veriliyordu!

Almanya’da iktidardaki Hıristiyan Demokratik Birlik Partisinin Meclis grubu Başkanı Volker Kauder, PKK’ya silah desteği verebileceklerini belirterek, “Türkiye’nin PKK ile problemlerinin farkındayım ama arkanıza yaslanıp IŞİD’in giderek daha tehlikeli hale geldiğini seyretmek çözüm olamaz” diyordu. Almanya IŞİD bahanesiyle peşmergeye de silah gönderiyordu.

Hayret, ABD ve Lübnan Hizbullah’ı IŞİD’e karşı askeri ittifak kuruyordu!

Bu tarihte ilk defa yaşanıyordu. ABD ve İran’da aynı kuvvetlere askeri yardım gönderiyor, Irak merkezi ordusuna ve peşmergeye destek olunuyordu. ABD ve İran’dan “askeri uzmanlar” aynı bölgede bulunuyordu. Şimdilik hedef olarak IŞİD gösteriliyordu. Komplo teorilerine gerek yoktu ve taraflar örtmeye de çalışmıyordu.

ABD, IŞİD Terör Örgütüyle Türkiye’yi Kıskaca Alıyordu!

ABD liderliğinde IŞİD terör örgütüne karşı oluşturulan koalisyon, başta Türkiye olmak üzere bölgeyi daha fazla kaosa sürüklüyordu. Türkiye hem içeride hem de dışarıda kıskaca alınmış görünüyordu. Sınırda IŞİD’den kaçan 4 bin Suriyeli sınıra dayanıp geçişler yapmaya başlarken, içeride de 300 IŞİD teröristinin eylem yapacağı konuşuluyordu, çünkü “Pek çok IŞİD’li eylem için Türkiye’ye” sızıyordu. 81 ilde jandarma ve emniyet teyakkuza geçiyor, bir yandan Türkiye’nin IŞİD’e karşı yapılacak koalisyonda görevi konuşulurken bir yandan da tampon bölge konusu gündeme taşınıyordu. Türkiye sınırındaki Kobane adı verilen ve PKK’nın Suriye kolu PYD ile IŞİD arasında yaşanan çatışmalar 4 bin Suriyelinin sınırımıza kaçmasına neden oluyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bölgeye yığınak yaparken, tampon bölge için de tartışmalar gündemdeki yerlerini koruyordu. ABD ve Batı ülkelerinin istihbaratı tarafından beslendiği ve kullanıldığı örgüt olarak bilinen IŞİD, Türkiye’yi çıkmaza sokmuş bulunuyordu.

IŞİD Türkiye’de Eylem Hazırlığına Başlıyordu!

Onlarca IŞİD teröristinin Türkiye’ye giriş yaptığı iddiası her geçen gün artarak güçleniyordu. 81 ilde emniyet güçleri alarma geçiriliyor, IŞİD’in Türkiye’ye neden saldırmak isteyeceği tartışılıyordu. Ayrıca Türkiye’de birçok IŞİD üyesinin de elini kolunu sallayarak gezdiği biliniyordu. Herkesin hayret ettiği bir husus vardı: “Tezkereden Suriye tarafı rahatsız olmuyordu, hatta Suriye TSK’nın tampon bölge önerisine sıcak bakıyordu”

PKK Tampon Bölgeye Neden Karşı Çıkıyordu?

TSK’nin hazırlıklarını yaptığı tampon bölgenin, sonuçları itibariyle Akdeniz’e çıkacak Kürt Koridoruna yardımcı olacağı düşünülmesine rağmen PKK bundan niye rahatsız oluyordu? Halbuki ABD’nin 1991’de 36. paraleli sınır çekip uçuşa yasak bölge ilan etmesi ve Irak’ın kuzeyini “tampon bölge” haline getirmesi kolaylaşıyor ve ABD 36. paralel üzerinden Irak Kürdistanı’nı kurmuş bulunuyordu. Oysa PKK tampon bölgeye karşı çıkıyor, hatta Murat Karayılan tampon bölge Kürdistan’ın işgalidir” diyordu. Şimdi acaba: Tampon bölge Kürt Koridoruna zemin mi hazırlıyordu, yoksa Karayılan’ın dediği gibi Kürdistan’ın işgali anlamına mı geliyordu? Hatırlayacaksınız bu gerekçeler nedeniyle hem PKK hem de Barzani 1 Mart tezkeresine de karşı çıkıyordu. Hatta kimi milli kesimler, PKK ile Barzani’nin bu gerekçelerine bakarak, 1 Mart tezkeresini destekliyordu. Tezkereyle ABD’nin “Büyük Kürdistan” projesine engel olabilecekleri ileri sürülüyordu.

TSK şu anda tampon bölgeye evet dese, fırsattan yararlanıp Suriye’nin kuzeyindeki PKK kantonlarını dağıtabilir mi, Irak’ın kuzeyinde PKK’yi bastırabilir mi, hatta Barzanistan’a fiilen müdahale edebilir miydi?

TSK’nin pek çok subayı NATO’ya karşıdır ama NATO’dan çıkılmasını da istemezdi. Sorduğumuzda gerekçeleri şöyleydi: “İçinde olmak ve karar mekanizmalarında bulunmak, dışında olmaktan daha avantajlıdır.” Oysa: NATO askeri bir ittifak olmaktan çok siyasi bir örgüt mahiyetindeydi ve siyasi kararı da ABD verip, hayata geçirirdi. Problem, büyük kuvvet ile küçük kuvvet arasındaki ilişkidir. Türkiye’nin ABD’ye rağmen ABD projesi içinde ABD’nin çıkarlarına aykırı sonuç elde etmesi “şu koşullarda” mümkün değildir! Biz 1 Mart tezkeresini TBMM’den geçirtmeyerek inisiyatif kaybetmiş olmadık, tersine o gün Kürt Koridoru’nu engelledik ve ABD’nin hedefini öteledik. O tezkere geçseydi ABD ilan ettiği gibi hızla Irak’tan sonra Suriye’ye girecekti ve Barzanistan’ı Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açacaktı. Tezkere geçmeyince o işi bugünlere kadar gecikti. Aynı durum tampon bölge konusu için de geçerlidir. Tampon bölgeden vazgeçmek ve uçuşa yasak bölge ilan ettirmemek, son tahlilde Kürt Koridoru’nu öteleyecektir. PKK elbette riske girmemek ve TSK ile karşı karşıya gelmemek için tampona karşı çıkar, zira süreç zaten lehlerine ilerlemektedir... Ama TSK, PKK’den farklı düşünmelidir ve tampon bölge ile ABD’nin planlarına engel olunamayacağını, tersine son tahlilde plana yarar sağlamış olacağını da herhalde hesaba katarak hareket etmektedir” tespit ve endişeleri yabana atılmamalıdır.

AKP, takas olayı ile IŞİD'i devlet olarak tanıyordu!

Hepimizin sevinçlere boğan “49 Rehinenin serbest bırakılması” olayı bazı muammaları içinde taşıyordu. Sormak gerekiyordu: 1-Musul’u göz göre göre IŞİD işgal ettiğinde, THY bile ofisini önceden boşaltmış iken, Başkonsolosluğumuzun boşaltılmaması emrini hangi avanak(lar) vermişti?

2-IŞİD’in Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu bastığı sırada güvenlik sağlayan ve tek kurşun atmadan rehin alınan 31 Özel Harekât polisine ‘çatışmaya girmeyin’ talimatı veren ve silahları bırakıp sivillerin yanına geçmelerini sağlayan ebleh(ler) kim(ler)di?

3-IŞİD’e rehineleri serbest bırakma karşılığı neler vaat edilmiş veya verilmişti?

4-Önceleri Koalisyona katılmamaya rehineleri gerekçe gösteren Türkiye bu koz elinden çıkınca ABD’nin başı çektiği Koalisyona mecburen mi girecekti? Ortada bir operasyon olmadığına göre müzakereler sonucunda bir sözleşme, bir istek yerine getirilmiş ki rehineler onlara verilmişti!

Bence “IŞİD ne elde etti?” sorusunun cevabı burada gizliydi: Müzakereler sonucunda somut olarak ne elde edilmiş olursa olsun (örneğin tutuklu IŞİD üyeleri ile yapılan takas) IŞİD, yeni adı ile İD bir devletle (TC) müzakere yapınca, hele hele müzakereyi anlaşma ile sonuçlandırınca, dolaylı da olsa, bir devlet tarafından tanınma statüsüne kavuşmuş vaziyetteydi. TC’nin İD ile yaptığı müzakereleri anlaşma ile sonuçlandırdığı anda, istese de istemese de, İD’e “devlet” statüsü kazandırdığı acı bir gerçektir. Sn. Erdoğan’ın New York’a gitmeden evvel sarf etiği şu sözler İD’in elde ettiği en büyük zaferdir: “…Ama siyasi noktada diplomatik bir pazarlıktan bahsediyorlarsa tabi ki siyasi, diplomatik bir pazarlık kesinlikle söz konusu(dur). Zaten bir diplomasi zaferidir bu. Bu siyasi bir pazarlığın neticesidir.” Sn. Cumhurbaşkanı’nın ağzından alarak nakledelim: “TC İD ile siyasi ve diplomatik bir pazarlık yapmıştır!” dediği gibi TC’nin “diplomasi zaferi” söz konusu ise bu anlaşma çerçevesinde IŞİD’in de “diplomatik bir zaferidir!” diyenler haksız mıydı?

PKK’lılar Kendi Kaymakamlarını Atayıp "Resmi Araç" Tahsis Ediyordu!

Doğu ve Güneydoğu'da vergi toplayan, mahkeme kurup yargılama yapan, "yöneticiler" atayan PKK'nın şimdi de kendi atadığı "kaymakam"lara "resmi araçlar" tahsis ettiği konuşuluyordu. Konunun detaylarını köşesinde paylaşan Yeni Çağ gazetesi yazarı Ahmet Takan, güvenlik güçlerinin "çözüm süreci" hassasiyeti nedeniyle sadece uyarıda bulunmakla yetindiğini söylüyordu.

"IŞİD operasyonu, çözüm süreci derken... Oraya buraya koşturup “ne oluyor”u araştırırken yine önemli bilgiler düştü önüme… Terör bölgesinden; Bölgede alan hâkimiyetini tamamen ele geçiren, vergi toplayan, mahkeme kurup yargılama yapan sözde yöneticilerini atayan terör örgütü PKK, sözde kaymakamlarına resmi araçlar tahsis etmekteydi. Yanlış okumadınız!.. Bölgedeki sağlam kaynaklarımdan aldığım bilgiye göre, sözde kaymakamlar kendilerine PKK’nın tahsis ettiği araçlara paçavralarını flama niyetine takıp geziyorlar, denetleme yapıyorlar, talimatlar yağdırıyorlar. Bunlardan birkaçı güvenlik birimleri tarafından yakalanıp ilgili mercilere teslim edilmiş ancak ikazla yetinilip serbest bırakmışlar” Niye?.. Bir kaynağım şunları söyledi; “Bölgedeki dini inanç farklılıkları yüzünden her an bir kıvılcım çıkabilir. Bölge halkı Yezidilerin bazı davranışlarını kendi inançlarına saygısızlık olarak değerlendirip tepki göstermektedir. Bu tepkiler bir anda Suriyelilerle yaşanan gerginlikler benzeri olaylara sebep olabilir. PKK kontrolünde bölgeye getirilen Yezidiler barakalarda boş evlerde kimseye sorulmadan iskân edilmektedir. PKK kendine Yezidiler vasıtasıyla yeni üsler ve elemanlar edinmektedir ve bölge halkı çok huzursuz vaziyettedir.”

AKP’nin Tampon Bölge hedefi nedir? Yanıtını Yeni Şafak’tan Ali Kemal Özcan şöyle vermekteydi: “Tampon bölgeyi ‘Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış’ Rojava’yı ve ‘Kuzey Irak’ı Pakt’ın aykırı olmayan sınırlarına götürecek “güvenli köprü”ye metamorfoz etmek mümkün olacaktır.”[7] Oysa “AKP himayesinde Kürdistan” dediğimiz, tam da budur ve AKP’nin Tezkeresinin asıl hedefidir: Esad’ı devirerek Suriye’yi bölmek ve İhvan’ın iktidar olacağı Sünni Suriye ile AKP’nin himaye edeceği Rojava’yı kurmak! Zira “Esad yıkılmadan, Kürt Koridoru kurulmaz!” diye düşünülmekteydi. Kaldı ki, İran ve Suriye, bu maksatlı bir Tezkerenin tehlikelerine dikkat çekmektedir. Bu durumda yeni soru şudur: TSK, AKP’nin bu niyeti ve siyasi direktifi altında Kürt Koridoru’nu yıkabilir mi? Amiral Soner Polat’ın yanıtı önemlidir: “Koalisyon Gücüne katıldığımızda ya da bağımsız olarak IŞİD ile kapıştığımızda, bir tehdit olarak gösterdiğimiz PKK/PYD ile ittifak yapmak zorunda kalınacaktır. Suriye rejimini askeri olarak hedef almak ise Türkiye’yi başka bir ülke ile savaşın içine sokacaktır. İçinde bulunduğumuz durum son kerte karmaşık ve muğlaktır. Bu koşullar altında uygun bir yol bulmak Albert Einstein için bile Kaf dağının ardındadır. Bu koşulları yaratan TSK değil, bizim verdiğimiz oylarla Meclis’i donatan iktidar ve muhalefet olmaktadır, bu konuda ülkedeki en masum kurum TSK’dır”

“PKK/PYD’nin Suriye sınırımızda ikinci bir terör saldırı bölgesi yaratmasına izin mi veriliyordu?

Akdeniz’e uzanan bir Kürt koridoru kabul edilecek midir? Kuzey Irak’ta Kerkük ve Musul’u da sınırları içine alan bir Kürt devletinin kurulmasına onay verilecek midir? Bu sorulara açık, kesin ve net bir yanıt vermeden TSK’yı ülke sınırlarının dışında kullanmak Rus ruleti oynamak gibidir.

Burada kritik soru şu: PKK, ABD ile ne kadar eşgüdüm halindedir? Stratejistler: Eşgüdümü teyid etmektedir. Türkiye’yi kaosla tehdit fikri de Batılılara aittir. Peki: PKK neden Kürt Hizbullahı’na saldırmıştı? “Kürt çevrelere göre saldırıyı başlatan PKK’ydı. Güya PKK bölgede kendisi dışında kimseyi istemiyordu. Ama bu aşamada askeri ve polisi hedeflemek istemiyordu. Kaos için ölümlü çatışma gerekiyordu. En uygun aday Hizbullah’tı. Onu çatışmaya çekti. Diyarbakır’dan bir bilgi daha aktarılmıştı, arabulucu heyeti kurulmuş, PKK/HDP ve Hizbullah/Hüdapar ile gizli görüşmeler başlatılmıştı. Bütün bunlar, PKK’ya çatışma bahanesi oluşturmamaktı. Ama asıl gerçek Özerk Kürdistan için birlikte yol alınacağıydı.

Sınır İlleri Pimi Çekilmiş Bomba Gibiydi, IŞİD, Şanlıurfa’da hücreler kuruyordu!

Bazı gazetelerde, Suriyeli Arapların içindeki IŞİD sempatizanlarının, Ayn el-Arap (Kobani) kuşatması ile birlikte, Şanlıurfa’da hücre yapılanmasına hız verdiği yazılıyordu. IŞİD terör örgütünün Ayn el-Arap’a (Kobani) başlattığı saldırı, örgütün Türkiye’deki yapılanması için de kritik önem taşıyordu. IŞİD’in, Kobani’yi ele geçirmesi, Türkiye sınırına mücavir bölgeye tam teşekküllü olarak yerleşmesi durumunda, özellikle Şanlıurfa ve çevresinde önemli ölçüde faaliyet zemini bulabileceği belirtiliyordu. Bölgede, Suriyeli Arapların içindeki IŞİD sempatizanlarının, Kobani kuşatması ile birlikte, Şanlıurfa’da hücre yapılanmasına hız verdiği biliniyordu. Kobani’nin düşmesi, Şanlıurfa’yı da pimi çekilmiş bombaya çevireceği, PYD/PKK unsurlarının ise çok fazla direnemeyeceği belirtiliyordu.

Sayıları 400 bini aşmıştı!

Suriye krizinin başından bu yana Şanlıurfa’ya gelen Suriyeli sayısı, 400 bini buluyor. Sığınmacıların 100 bine yakını Şanlıurfa’da kurulan kamplarda kalıyordu. Diğer 300 bin kişi ise kentin içinde ya da yakın ilçelerde barınıyor, Şanlıurfa’nın içinde hemen her yerde, özellikle de hizmet sektöründe Suriyelilere rastlanıyordu.

Ancak, sığınmacıların geneline bakıldığında homojen bir yapıdan gelmedikleri hemen göze çarpıyordu. Kamplarda, Şanlıurfa’nın kenar mahallelerinde kalanların yanı sıra Türkiye’ye büyük sermaye ile gelenler, yurtdışından İsviçre’den para getirenler, lüks rezidanslarda keyif sürenler de bulunuyordu. Bu kesimin yanı sıra, sığınmacıların arasında önemli sayıda radikal unsurun olduğu da hemen fark ediliyor, bu radikal unsurların tamamına yakını IŞİD sempatizanı oluyordu. Camilerin, İslami derneklerin ve vakıfların yakın ilgi gösterdiği bu kesimden bazılarının, kendilerine kimlik soran polis memurlarını tehdit ettiği, “dua edin ki, el Bağdadi Türkiye’de cihat emri vermedi. Yoksa sizi öldürürdük” diye tehdit ettiği konuşuluyordu.

Kiralar artmış, fuhuş patlamıştı!

Emniyet güçlerinin ise eli kolu bağlı bulunuyordu, hükümetin koruması altındaki sığınmacılar büyük bir hoşgörü ile karşılanıyordu. Şanlıurfa’da en dikkat çekici olan ise diğer sığınmacıların kentin muhafazakâr yapısını ciddi anlamda zorlamaya başlaması durumuydu. Sığınmacılar içinde kaçak yollardan meyhane açan da, genelev çalıştıran da, kadın satan da olduğunu herkes biliyordu. Emniyet güçlerinin “bir daha yapmayın” uyarısıyla yetinmiş olmasını ise Şanlıurfalılar espri ile anlatılıyordu.

Washington, PYD’yi IŞİD ile Kıstırıp Türkiye Karşıtı Cepheye Dâhil Ediyordu!

PYD-ABD görüşmeleri deşifre olmuştu!

ABD, IŞİD’in Ayn el Arap’ı kuşatmasıyla birlikte PYD’yi Türkiye karşıtı cepheye çekmek istiyordu. ABD’nin Eski Şam Büyükelçisi Robert Ford, PYD ile bu konuda defalarca görüştüğünü Foreign Policy dergisine açıklıyordu. AYN el Arap’ın IŞİD kuşatması altında olduğu bu günlerde Suriye’nin kuzeyinde bulunan PKK uzantılı PYD ile ABD’nin ilişkilerini ifşa eden kriptolu yazışmalar basına sızıyordu. Washington’un dış politikalarına önemli katkılarda bulunan Foreign Policy adlı derginin haberine göre, Amerikalı makamlar Kürt güçlerini Suriye muhalefetine dâhil etmek ve Türkiye’ye karşı bilemek için, yoğun çaba gösteriyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gizli yazışmalarına ve Amerika’nın son Şam Büyükelçisi Robert Ford’un ifadelerine dayanan habere göre, Ford, Suriye’deki görevi sırasında PKK’nın Suriye kolu PYD ile bir dizi görüşmede bulunmuştu. Foreign Policy dergisinin Jake Hess imzalı haberine göre, ABD, Demokratik Birlik Partisi (PYD) adlı terör örgütü ile resmi ilişkilerde bulunmayı “kabul etmese de” ve PYD’nin rakibi olan diğer Kürt grupları “güçlendirip” Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) terör örgütü ile “uzlaştırma” çabası içinde olsa bile, PYD ile gayrı resmi görüşmelerde bulunmuştu.

Askerden Hükümete: “Tek Başımıza Yapabiliriz!” uyarısı geliyordu!

Bakanlar Kurulu’na katılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel ve 4 komutan, IŞİD’le mücadele ve sınır güvenliği konusunda olası harekât planlarını sunuyordu. Tercih, 1300 km’lik Irak ve Suriye sınırı boyunca güvenli hat kurulmasından yana oluyordu. Komutanlar, “Uluslararası destek olmazsa tek başımıza da yapabiliriz” diyordu.

Suriye sınırında sıcak saatler yaşanırken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ve 4 komutan, IŞİD’le mücadele, sınır güvenliği ve tezkere gündemiyle toplanan Bakanlar Kurulu’na katılıyordu. Komutanlar, hükümet üyelerine, gelişmeler ve farklı senaryolara göre hazırlanan harekât planlarını sunuyordu. Yapılan Bakanlar Kurulu’nun 3 saatlik ilk bölümünde sadece “ulusal güvenlik” konusu ele alınıyor, sunumların ardından “Özel Güvenlik Zirvesi” dolayısıyla Bakanlar Kurulu’na ara veriliyordu.

Havan mermilerini YPG atıyordu!

Brifingde, öncelikli olarak sınır hattındaki durum aktarılıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hulusi Akar, sınır bölgesinde yaptıkları incelemeyi anlatıyordu. PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’nin, Şanlıurfa’nın Suruç İlçesi’nde son günlerde yaşanan olaylar başta olmak üzere, provokasyon peşinde koştuğuna dikkat çekiliyor. Türkiye topraklarına düşen havan mermilerinin tamamının YPG kontrolündeki bölgeden atıldığı belirtiliyordu. IŞİD güçlerinin güneyde olmasına karşın, YPG’nin havan atışlarının kuzeydeki Türkiye topraklarına düşmesinin “manidar” olduğu vurgulanarak: YPG’nin Türkiye’yi sıcak çatışmaya çekmeye çalıştığı tespitine yer veriliyordu. “Çatışmaya gidiyorum” diyerek Türkiye’den Suriye’ye geçen çok sayıda kişinin, Ayn Al-Arab (Kobani) bölgesinde Kürt mevzilerinde çay içip sohbet ettikten sonra akşam Türkiye’ye döndüklerinin de belirlendiği aktarılıyordu.

Süleyman Şah türbesi hassas bir konuydu.

“Suriye’deki Türk toprağı Süleyman Şah Türbesi’nin IŞİD tarafından işgal edildiği ve askerlerin rehin alındığı” iddiasının kesinlikle yalan olduğu vurgulanıyor, ancak bu kritik bölgenin farklı güçler tarafından provokasyon amaçlı olarak saldırıya maruz kalma riski taşıdığı dile getiriliyordu. Askeri yetkililer “Çatışma riskine karşılık her türlü önlem alındığını. Özel Kuvvetlerin güvenliği sağladığını, destek birliklerinin sınır hattında helikopterlerle dolaştığını, O toprakların Fırtına obüslerinin de ateş menzili içerisinde kaldığını hatırlatıp, IŞİD’in TSK ile çatışmak istemeyeceğini, çünkü TSK ile çatışmaya girmenin kendi sonlarını getireceğini bildiklerini” belirtiyordu.

‘Güvenli bölgeyi kurarız’ garantisi veriliyordu.

Toplantıda “güvenli bölge” ve “uçuşa yasak bölge” uygulamalarıyla ilgili planlamalar üzerinde de duruluyor genel tercih, yaklaşık 1300 kilometrelik Irak ve Suriye sınırı boyunca güvenli hat kurulması ve üzerinde uçuşa yasaklı bölge ilan edilmesinden yana oluyordu. Ancak Ankara’nın bu önerisinin henüz “uluslararası kabul” görmemesi nedeniyle, “cep” olarak adlandırılan daha küçük güvenli bölgeler oluşturulması seçeneği de masaya yatırılıyordu. Askeri yetkililer, göç dalgasının devam etmesi ve sınırlardaki tehdidin sürmesi halinde, TSK’nın sınır ötesine geçerek güvenli bölgeyi “tek taraflı” olarak uygulamaya koymaya hazır olduğunu anlatıyor, “Yalnız da gireriz” mesajını iletiliyordu. Uygulamanın Türkiye tarafından sırtlanılmasının “yüksek maliyetli” olması nedeniyle, sınırlı bir alanda ve dar çerçeveli bir planlama üzerinde duruluyordu.

KKK. Org. Hulusi Akar, tarihi bir uyarıda bulunuyordu!

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hulusi Akar, “Türkiye’nin belirsizlik ve krizler dönemi yaşadığını” belirtirken, “Ateş çemberinin ortasındayız” diye uyarıyordu. Akar, TSK’nin dünyanın 8’inci en büyük ordusu olduğunu kaydederken de, “Her türlü harbe hazır olmalıyız” mesajı veriyordu. Akar, Savunma ve Havacılık Dergisi’nin yeni sayısına verdiği özel mülakatta, “Yakın coğrafyamızda yaşanan son olayların gösterdiği gibi, bugün dünyada, özellikle de Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada ‘belirsizlikler ve krizler’ dönemi yaşanmaktadır” diyerek şunları kaydediyordu:

“Tahmin edilebilirlikten öngörülemezliğe, tehdit algısında basitlikten karmaşıklığa, tehdit - tabanlı planlamadan yetenek tabanlı planlamaya, statik yapıdaki müttefiklikten, dinamik yapıdaki ortaklığa, konvansiyonel harekâttan asimetrik harekâta, birçok alanda değişim gerektiren bir dönem yaşamaktayız. Dolayısıyla ve özetle, her şeyden önce esnek bir anlayışla her türlü harbe hazırlık seviyesinin yüksek düzeyde tutulması gerekmektedir. Türkiye’nin jeostratejik konumu; ülkemize sayısız fırsat ve imkânlar sunarken pek çok belirsizlik, risk ve tehdidi de bünyesinde taşımaktadır. Günümüz güvenlik ortamında tehdit yelpazesi genişlemiştir. Yeni güvenlik ortamında, krizler süratle çatışmalara dönüşmektedir. Birçok medeniyete ev sahipliği yapan ülkemiz, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de jeostratejik öneminden dolayı bir ateş çemberinin ortasında bulunmaktadır”

Gültan Kışanak'a 'burası benim devletimse benim toprağımsa buradan çıkın' diye karşılık veren komutana Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel ödül veriyordu.

Suriyelilerin sınırdan geçiş yaptığı Suruç'a giden Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak ile askerler arasında gerginlik yaşanmıştı. Türkiye - Suriye sınırındaki Suruç'ta Kobani için çadır kuranlarla askeri taş yağmuruna tutanlara yapılan müdahaleye tepki gösteren Kışanak, askerle konuşurken, "Senin devletin bana söz verdi" diye çıkışmış; asker de buna karşılık, ''Burası benim devletimse, benim toprağımsa çıkın dışarı!" ifadelerini kullanmıştı. Kışanak'a verdiği cevapla gündeme bomba gibi düşen o üsteğmenin Ankara’ya çağrılarak Genelkurmay Başkanlığı karargâhında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel tarafından ödüllendirildiği yazılmıştı.

Ancak Sn. Cumhurbaşkanı bu haysiyetli ve milli cesaretli Üsteğmen’e nedense ilgisiz kalmıştı. Bunun üzerine komutanlar da resepsiyona katılmamıştı.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek ve eşi Seda Çiçek, TBMM'nin 24'ncü dönüm 5'nci yasama yılı nedeniyle Şeref Salonunda resepsiyon vermiş buna Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve çok sayıda siyasi ve davetli katılmıştı. Resepsiyona 1 saat 10 dakika geç gelen Başbakan Ahmet Davutoğlu, gelir gelmez TBMM Başkanvekili makam odasında bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in yanına çıkmıştı. Önceki yılların aksine bu yıl resepsiyona TSK mensuplarının katılmaması dikkatlerden kaçmamıştı.

Paşalar Tayyip Beye, teğmenden ötürü kızgın mıydı?

Sahi TBMM kokteyline Genelkurmay Başkanı ile Komutanlar niye katılmamıştı? Başka bir programları var denilemezdi, zira öyle olsa bile bir komutan temsilci olarak orada katılırdı. Yandaş güruh “IŞİD bağlamında sorulara muhatap olmamak için” diyordu ama bu tür soruların muhatabının artık Başbakan ile Cumhurbaşkanı olduğunu herkes biliyordu ve ikisi o salondaydı. Bu konu bağlamında kulislere yansıyan son fısıltı: Komutanlar, “Sizin devletiniz” deyip genç teğmene hücum eden HDP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Gültan Kışanak’a Cumhurbaşkanının kayıtsız kalmasına oldukça alınmışlardı. Genelkurmay Karargâhına davet edilip bütün komutanlar tarafından alnından öpülen teğmenin Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmemesi ve hatta bir sözcük ile olsun takdir edilmemesinin TSK zirvelerinde hayal kırıklığı yarattığı konuşulmaktaydı. Kuşkusuz bunlar fısıltı yani kulis haberleri ve doğruluğu sorgulanabilir lâkin resepsiyonu boykot tavrı somut olarak ortadaydı.

Asker: “Operasyon Yetkisi Valilerde Değil Bizde Olsun” diyordu.

TSK’nın PKK ile mücadelede hükümetten yetki istediği öğreniliyordu. Konunun Bakanlar Kurulu’na verilen brifingde de gündeme geldiği ortaya çıkıyor, hükümetin ise bu talebe sıcak bakmadığı belirtiliyordu. PKK’nın Suriye’deki faaliyetlerinin yanı sıra yurt içinde de faaliyetlerini artırması askeri harekete geçiriyor, TSK’nın PKK ile mücadelede yeniden yetki istediği konuşuluyordu. Hükümetin ise buna soğuk baktığı, ancak Valilere “askerin hassasiyetlerini gözetin” talimatı verebileceği dile getiriliyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in 4 generalle birlikte Bakanlar Kurulu’na brifing vermesi “tezkere brifingi” olarak yorumlanmıştı. Ancak askerlerin kabine üyelerine, PKK’nın yurt içi faaliyetleri konusunda da sunum yaptığı anlaşılmıştı. Sabah gazetesinden Hazal Ateş’in haberinde yer alan bilgiye göre komutanlar, PKK terör örgütü konusunu da ayrı bir başlıkla ele almıştı. Örgütün son dönemde bölgede şantiye basma, okul yakma, haraç alma vb eylemlere yöneldiği konuları tartışılmış, bu konuda alınan güvenlik tedbirleri aktarılmıştı. Askerin bazı illerde alan hâkimiyetini ele geçirdiği yönünde tespitler de yapılmış, Silopi, Cizre, Yüksekova, Lice, Suruç gibi ilçelerde de artan eylemlilik, askeri tedbir almaya zorlamıştı. Asker, saldırılara anında kapsamlı operasyonla karşılık verememesinden de rahatsızdı. Valilerin, açılım sürecine zarar gelmemesi için, operasyon talimatı vermemesinden duyulan rahatsızlık, 12 Eylül Cuma günü Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya yansımıştı.

TSK, PKK’yla ilişkiden Rahatsızlık duyuyordu!

Suriye'nin kuzeyinde son iki yılda yaşanan gelişmelerin askerlerde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. Ayn el Arap'ta (Kobani) yaşanan gelişmelerden sonra, ABD yönetiminin ve ordusunun PKK ile iletişime geçmesi, TSK'daki rahatsızlığı artıyordu. ABD'nin, Basra'dan Akdeniz'e uzanan "Kürt Koridoru"nu kurmak için çalıştığı, Suriye'nin bölünmesi çerçevesinde PKK'ya da rol verdiği basına yansıyordu. PKK ve HDP yöneticileri de bunu doğrular nitelikte açıklamalar yapıyordu. Son olarak, Associated Press ajansı, ABD'nin Türk askeri müdahalesinin PKK'yı hedeflemesinden endişe ettiğini yazıyordu.

Necdet Özel, Milli ve haysiyetli bir tavırla ABD’nin koalisyon davetine katılmıyordu!

Hürriyet'ten Tolga Tanış'ın haberine göre, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Martin Dempsey IŞİD'e karşı koalisyon hazırlığını konuşmak üzere Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'i Washington'a davet ediyor ve Dempsey'nin Özel ile birlikte yaklaşık 20 ülkenin genelkurmay başkanıyla yapacağı toplantının iki gün sürmesi bekleniyordu. Bilgi veren bir Pentagon yetkilisi, Dempsey'nin davetinin Özel'e iletildiğini, ancak Özel'in yoğun programını gerekçe göstererek Washington'a gelemeyeceğini Amerikalı yetkililere bildirdiğini, kendisinin yerine de Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Erdal Öztürk'ü görevlendirdiğini aktarıyordu. Bu tutum, siyaset ve güvenlik çevrelerinde ABD'ye anlamlı bir mesaj olarak yorumlanıyordu.

APO Niye Darbe ile ürkütüyordu?

Abdullah Öcalan ulakları vasıtası ile “uzun bir darbe döneminin önü açılabilir” diyerek korkusunu gündeme taşımıştır. Bu sütunu izleyenler darbe tehdidinin her geçen gün arttığını bir kaç kere yazdığıma tanıktır. Şartlar tamam olduğunda hiç kuşkunuz olmasın -arzu etmesek de- askeri müdahale kapıyı tıklatır. O, bu, şu isim böyle bir şey yapar-yapmaz tartışmaları soyut bir mugalatadır. 12 Eylül’ün patronu Kenan Evren, Demirel’in istemediği Adnan Ersöz ile Ecevit’in istemediği Ali Fethi Esener’in yerine tesadüfen (değil Erbakan’ın dolaylı yönlendirmesiyle A.A) Demirel tarafından atanmasına rağmen onun iktidarını alaşağı etmiştir. Aynı şekilde Mısır’da Sisi’yi Genelkurmay Başkanı yapan Mursi idi ve onu deviren yine Sisi oldu. Kastım asla bunun benzeri şeyler Türkiye’de de olabilir demek değildir, sadece darbe ruhunu resmetme anlamında bu örnekleri veriyorum… Bugünkü Türkiye’de maalesef hem milli hem de gayri millî darbe için şartlar hazırdır. PKK ve toplumsal cepheleşme bağlamında girilen büyük çıkmaz Türkiye’yi ya iç savaşa ya da milli bir darbeye mecbur ediyor yorumunu yapanlar vardır”

Niye Darbe Konuşulmaya Başlanıyordu?

“Yönetilemeyen ülke tablosu darbeyi yine gündeme getirmiştir. Sakın artık böyle bir şey mümkün değil demeyin, şartlar tamam olduğunda şahsen biz tasvip etmesek de her şey mümkün hale gelir. İşte Diyarbakır’da bir anda tanklar şehre inmiş ve 30 küsur sene sonra sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Şu husus gözden kaçırılmamalı, Tayyip Erdoğan’ın uluslararası arenada kalemi kırılmış gözükmektedir. Egemen dünya medyası uzunca bir süredir koro halinde Erdoğan’a hücum ediyorsa bunun altı çizilmelidir. Tayyip Erdoğan’ın tek alternatifi ise siyaset kurumu yani muhalif partiler değil, TSK’dır. Dolayısı ile asker istemese dahi böyle bir görevi kucağında bulabilir” şeklindeki tespit, tenkit ve tahrikler niye yapılıyordu?

Başsavcı neyi bekliyordu?

Temel kuraldır; Kangren olan uzvu kesmezseniz bütün vücut kangren olacaktır. HDP artık ülke adına kangrendir ve derhal kesilmeli yani kapatılmalıdır. Öyle, çünkü 35 kişinin ölümü ve yapılan başkaldırıdan bu partinin sorumlu olduğu açıktır. Yapılan çağrı ve ona uyan teröristlerle HDP’nin ilişkileri Twitter hesap bağlantıları ile ispatlıdır. İlaveten yine HDP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Gültan Kışanak’ın görev yapan teğmene “Senin devletin” ifadesi kapatılmaya bir başka gerekçedir. Tablo bu iken Başsavcılığın hâlâ harekete geçmemesi manidardır ve bölücüleri cesaretlendirmektedir...”

Yabancı sermaye niye kaçıyordu?

“Türkiye’nin bırakın sermaye çıkışına, her ay muntazam olarak 5-6 milyar dolar yeni kaynağa ihtiyacı vardı, zira aksi takdirde cari açık ekonomiyi patlatırdı. Bu gerekliliğe karşın son bir ay içinde bırakın taze para gelmesi, bir buçuk milyar dolar sıcak para siyasal belirsizlik gerekçesi ile Türkiye’yi terk edip kaçmıştı. Gidişat ortada, kriz eşiğe dayanmıştı. Tartışılan ekonomik krizin olup olmayacağı değil, ne zaman olacağıydı. Nitekim Ali Babacan ve diğer kurmaylar ekonomimizle alakalı olarak pek çok hedefte revizyon yapıp geri adım atmışlardı. Son çareleri elde kalanları özelleştirme yolu ile satıp bir süre daha durumu korumaktı. Tablo ortada deniz bitmiş, gemi kayalara toslamıştı. Tek çıkış yolu yeni bir ekonomik sisteme geçmek yani ithal ikameci karma ekonomik sistemi ayağa kaldırmaktıdiyen Selahattin Önkibar’ın kulağına bunları kim üflüyordu?

Cumhurbaşkanı Trabzon’da, Başbakan da Malatya’da “Toplu Açılış” merasimlerinde gövde gösterisi yaparken NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ise ‘Gaziantep’te Patriot birliğini denetliyordu…! Bu durumda Başkomutan Stoltenberg mi, Recep Tayyip Bey mi oluyordu?

Provokatif sokak eylemleriyle PKK isyana kalkışırken… Kamu binaları, okullar, apartmanlar yakılıp yıkılırken… Polise yapılan saldırılar Bingöl’de Emniyet Müdürü’nü katletmeye yönelirken… Ve savaşın eşiğindeki “Tezkereli” Türkiye’deki memleket manzarası tam da “ne oluyor bize” dedirtirken, maalesef devletin zirvesi toplu açılış törenlerinde boy gösteriyordu. Cumhurbaşkanı Trabzon’da CHP’ye yine haddini bildiriyor, yardımcılarını yanına alan Başbakan Davutoğlu da Malatya’da kurdele kesiyordu. Bu arada savaş hazırlığındaki ülkemizin ağır misafiri NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Şahinbey’in Gazi şehri Gaziantep’imizde patriot birliğini denetlerken “Başkomutan” pozu veriyordu…

Türkiye’nin F-16 savaş uçaklarını gizli bir şekilde İsveç’te test ettiği ortaya çıkıyordu; acaba 3. Dünya Savaşına hazırlık mı yapılıyordu?

Sanviken kenti dışında bulunan Jaderfors kasabasında oturan bir kişinin, önceki gün öğle saatlerinde 10 tane uçağın yüksekten uçtuğunu gördüğünü bildirmesi üzerine İsveç Silahlı Kuvvetleri Arbetarbladet gazetesine açıklama yapmak zorunda kalmıştı. İsveç Silahlı Kuvvetleri Enformasyon dairesinden Mikael Abrahamsson, Arbetarbladet gazetesine gönderdiği açıklamada, Türkiye’nin, Norrboten’e bağlı Vidsel’de yer alan savunma malzemelerinin bulunduğu FMV adlı tesisleri, F-16 uçaklarının test uçuşları için kiraladığını ve uçuş izinlerinin resmen alındığını vurgulamıştı. FMV tesisleri şefi Mats Hakkarainen, “Türkiye’nin Vidsel’deki tesisleri kiraladığını ve onların provalar, testler ve denemeler yapmak için burada olduğunu teyit edebilirim. Gizli olduğu için neyin denendiği ve test edildiği konusuna giremeyeceğim” sözleri oldukça manidardı.

PKK Açılım Süreci Nedeniyle Güneydoğu’da Görevli komutanlar ve Emniyet Müdürleri niye emeklilik dilekçesi veriyordu!?

AKP’nin bölünme açılımına tepki olarak Güneydoğu’da görevli birçok komutan ve emniyet müdürü emeklilik dilekçesi veriyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’den bile gizlenen “açılım” adı altındaki çalışmalar, artık bürokrasiyi alabildiğine korkutuyor, ürkütüyordu. Evet, makam koltukları iyi hoş ama bunun ileride büyük sorumlulukları olacağı da anlaşılıyordu. Hakkâri’sinden, Bin­gö­l’­üne de­ği­şik il­le­rin em­ni­yet mü­dür­le­ri, olup bi­te­ni gör­dü­ğü için ay­rıl­ıyordu. Far­kın­da de­ği­liz ama Gü­ney­do­ğu­’da gö­rev­li çok sayı­da ko­mu­tan da, ile­ri­de so­rum­lu ol­ma­mak için emek­li­lik di­lek­çe­si ve­ri­yordu, bu hal­ka gi­de­rek üst dü­zey bü­rok­rat­la­ra da uza­nı­yordu. Ul­vi Sa­ra­n’­dan ön­ce Ka­mu Dü­ze­ni ve Gü­ven­li­ği Müs­te­şar­lı­ğı gö­re­vin­de bulunan Mu­rat Öz­çe­lik, gi­di­şa­tı gör­dük­ten son­ra is­ti­fa ediyordu. Ye­ri­ne ge­ti­ri­len Ma­lat­ya es­ki Va­li­si Ul­vi Sara­n’­ın, gö­re­vin­den ay­rı­la­ca­ğı­nı açık­la­ma­sı da ta­ma­men “çö­züm sü­re­ciy­le­” il­gi­li kuşkuları yansıtıyordu. Ön­ce­ki müs­te­şar, Baş­ba­kan Yar­dım­cı­sı Be­şir Ata­la­y’­la an­la­şa­ma­ma­sı­nı ge­rek­çe gös­ter­iyor, ama Ul­vi Saran böy­le bir bahane de göstermiyordu. Ancak duyumlara ve müs­te­şar­lık­ta ko­nu­şu­lan­la­ra ba­kı­lır­sa, Saran, “çö­züm sü­re­ci­”n­den so­rum­lu ol­ma­mak ve yaklaşan kaostan kurtulmak için mer­kez va­li­li­ği­ne alınması­nı is­tiyordu. Yüksek Bü­rok­rat­lar­dan ile­ri­de ne ola­bi­le­ce­ği­ni tah­min eden­lerin tedirginliği her geçen gün artıyordu ve zaten bu­nun için kâhin ol­ma­ya ge­rek yoktu. Son yıl­lar­da ya­şa­nan­la­rı ha­tır­la­ma­la­rı bi­le yetiyordu. Hatırlayınız Or­du se­mi­ner­le­ri bi­le suç sa­yıl­ma­ya baş­lanıyor, bu bahane ile ül­ke­nin kah­ra­man subay ve komutanlarından 365 as­ker tu­tuk­lanıp yar­gı­lanıyordu.

Askeri İstihbarat kasıtlı mı kısıtlanıyordu?

İstihbaratın; dış politika, iç politika, güvenlik, ülkenin bekası, ekonomi vb. çok değişik alanlarda zorunlu bir ihtiyaç olduğu ve bu ihtiyacın insan topluluklarının yönetimiyle birlikte başladığını söylemek yanlış olmazdı. Devlet yönetiminin ve uluslararası ilişkilerin karmaşık bir hal aldığı, müttefikler arasında bile çıkar çatışmalarının açıkça yaşandığı günümüzde istihbarat çok büyük önem kazanmıştır.

GES hayati önem taşımaktadır.

Türkiye'ye baktığımızda MİT hem iç hem de dış istihbarattan sorumlu kurum durumundadır. Aynı zamanda sinyal istihbaratından da sorumlu makamdır. Nedir sinyal istihbaratı? Haberleşmeden elektronik istihbarata, radarların izlenmesine kadar çok değişik alanları kapsayan bir istihbarattır. Özellikle de hedef olarak belirtilen ülkelerin hem haberleşmelerini hem de radarlarını, uçaklarının ve gemilerinin, hava savunma sistemlerinin, füzelerinin radarları dahil her türlü elektronik vasıtası hakkında bilgi sahibi olmayı, bu vasıtaların belirlenmiş sayıdaki parametrelerini tespiti, depolamayı, güncellemeyi ve zamanı gelince de kullanmayı sağlayan sinyal istihbaratı silahlı kuvvetler için, tabii ülke güvenliği için büyük önem taşımaktadır. Türkiye'de Gnkur. İstihbarat Başkanlığına bağlı olarak görev yapan ve sinyal istihbaratından sorumlu Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı (GES) bir oldubitti ile MİT'e bağlanmıştır. Amacın “stratejik istihbarat üreten GES gibi kritik kuruluşların MİT bünyesine alınarak bütünlük sağlamak olduğu” belirtilmekle beraber ülkede bir istihbarat tekeli yaratmak olduğu anlaşılmaktadır. GES Komutanlığı sahip olduğu vasıtalarla ülke savunmasına çok önemli katkı sağlayan bir kurumdu ve umarım aynı etkinliği MİT bünyesine geçtikten sonra da gösteriyordur, tabi silahlı kuvvetlerle doğrudan temas ve bilgi sağlama imkânı kaldırılmamışsa!? Gnkur. İstihbarat Başkanlığında kalan sadece analiz bölümü ve haber kaynağı olarak da Askeri Ataşeler bulunmaktadır. Geriye kalan bilgiler ve istihbarat MİT tarafından sağlanacaktır. Peki MİT içerisinde görevli asker sayısı TSK'nin ihtiyaç duyduğu analizleri karşılamaya yeterli oranda mıdır? Hiç sanmıyorum, çünkü MİT içerisindeki asker sayısı yok denecek kadar azdır. Maalesef bizde sivilleşme dendiği zaman, siyasi otoritenin kontrolü değil de askersizleştirme anlaşıldığından, MİT’e de aynı anlayış hâkim olmuş ve askeri istihbarat ne idüğü belirsiz bir zafiyete uğratılmıştır. Açıkçası ülkenin savunması; yapılan düzenlemeler ve bir takım kuruntular sonrasında, askeri istihbaratın yetersizliğe itilmesiyle büyük bir yara almıştır.

TSK’yı MİT'e mahkûm etmek yanlıştır!

Düzenlemeler yapılırken kurumların yüzyıllar içinde oluşturdukları kurum kültürü muhafaza edilmeli ve kurumları işlevsiz hale getirecek, onları etkisizleştirecek değişikliklerde titizlik gösterilmelidir. Birtakım kuruntular, dedikodular ya da saplantılarla hareket ederek, “ben yaptım oldu” mantığıyla ifade edilebilecek düzenlemeler TSK'lerini etkisiz hale getirebilir. Askeri istihbarat çok önemli bir işlevi yerine getirmektedir ve ancak sivil-asker bu yapıyı ve felsefeyi bilenler tarafından yapılmalı ve yönetilmelidir. Aksi ülke savunması için zafiyettir. TSK'yı ihtiyaç duyduğu istihbarat elde etmek yeteneğinden mahrum etmek ve onu sadece MİT'e mahkûm hale getirmek çok yanlış bir girişimdir. Türkiye’nin savunması bundan zarar görebilir, harbe hazırlık aşamasında ve ülke çıkarlarının korunmasında, siyasi otoritenin vereceği görevleri ifasında çok önemli bir zafiyet oluşturabilir.[8]

Özel Harekâtçı Can: “Sınırda 4 Saat MİT’i Bekledik!” itirafında bulunuyordu!

IŞİD’in elinde 101 gün rehin kalan MUSUL Başkonsolosluğunda görevli özel harekâtçı Veysel Can, kendilerini MİT’in sınır kapısında aldığını, kurtarma harekâtının olmadığını söylüyordu. IŞİD’in rehin aldığı 46 Türk’ten özel harekâtçı Veysel Can, Akçakale sınırına getirildiklerini ve burada MİT görevlilerini beklediklerini açıklıyordu. “MİT’e haber vermedikleri için 4 saat bekledik” diyen Can, IŞİD görevlilerinin kendilerine “Sizi Türkiye’ye hemen göndermeyeceğiz, önce Türkiye ile bazı konularda anlaşmamız gerekiyor” dediklerini belirtiyordu. Can’ın açıklamaları, hükümet ve yandaş basının efsaneleştirdiği rehineleri kurtarma operasyonunun da sıradan bir teslimat olayı olduğunu ortaya koyuyordu.

Sayın Erdoğan: “Önceden planlanmış, tüm detayları hesap edilmiş, tam bir gizlilik içinde gece boyu devam ederek, sabaha karşı başarıyla tamamlanan operasyon... Milli İstihbarat Teşkilatımız, alıkonulma hadisesinin başlamasından bugüne kadar meseleyi çok hassas şekilde sabırla, özveriyle takip etmiş; nihayetinde başarılı bir kurtarma operasyonu yapmıştır” diyordu. Oysa rehinelerimizin elden teslim edildiği netlik kazanıyordu ve buna “operasyon” örtüsü giydirmek beyhude bir çaba oluyordu. Zira Sayın Davutoğlu’nun sözcüsü konumundaki yandaş medya da, rehinelerin IŞİD’in Valisi tarafından “misafir” statüsünde ağırlandıklarını ve daha sonra Türkiye’ye teslim edildiklerini itiraf ediyordu. O halde bu “kurtarma operasyonu” nasıl gerçekleşiyordu? IŞİD ve misafirperver Valisi hangi imtiyazlar karşılığında ikna ediliyordu? IŞİD ile Erdoğan-Davutoğlu Hükümeti arasında hangi pazarlıklar yapılıyor, hangi şantajlara boyun eğiliyor ve CIA-MOSSAD bu aşamalarda hangi rolü oynuyordu? Soruları hala yanıtını bekliyordu.

MİT’in Tartışmalı İsmi KDGM’nin Başına Geçiriliyordu!

İki yıl önce, gerçeğe aykırı mal bildirimi ve haksız mal edinme suçlamalarıyla kızı ve kendisi hakkında soruşturma açılan ancak soruşturma savcısı değiştirilince dosyası kapanan MİT Müsteşar Yardımcısı Muhammed Dervişoğlu, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’na (KDGM) getiriliyordu. Ulvi Saran’ın istifası sonrasında boşalan KDGM koltuğuna Dervişoğlu’nun atanmasına ilişkin kararname Resmi Gazete’de yayınlanıyordu.

Kamuoyu, Muhammed Dervişoğlu’nun adını ilk kez 2012 yılında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmada duymuştu. Cumhuriyet Savcısı Abdullah Bulgen’in hazırladığı iddianamede, Dervişoğlu’nun 323 bin, avukatlık bürosunda SSK’lı çalışan kızı Nazlı’nın ise 751 bin liralık harcamalarının kaynağını açıklayamadığı iddia ediliyordu. “İddianın göreviyle ilgili olmaması nedeniyle” Başbakanlık’tan izin alınmaksızın yapılan soruşturmada savcılık, hazırladığı iddianameyi, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunuyor, mahkeme, “görevsizlik” kararı vererek dosyayı Asliye Ceza Mahkemesine gönderiyordu. İddianameyi hazırlayan savcı Abdullah Bulgen, bir süre sonra görevinden alınıyor, yerine Deniz Feneri soruşturmasında örgüt ve dolandırıcılık suçlarına takipsizlik veren savcılardan Veli Dalgalı getiriliyordu. Temmuz 2013’te de dosya tümden kapatılıyordu.

CIA’nın yarı resmi yayın organı Haritada Türkiye'yi Bölüyor ama Özür Dilemiyordu!

CNN International, haberinde Türkiye'nin de bölündüğü Kürdistanlı haritaya ilişkin açıklama yaptı. CNN International, haritada bir hata olmadığını yayınladıkları haberde Kürt devletini değil, o bölgede yaşayan Kürtleri kastettiklerini ifade etti. Amerika’nın uluslararası yayın yapan haber kanalı CNN International’ın “Who Are The Kurds? (Kürtler Kimdir?)” başlıklı haberinde Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini Kürdistan bölgesi olarak göstermesi tepki çekti. CNN International muhabirlerinden Nic Robertson imzalı haberde Kürtlerin tarihi anlatılarak son dönemde IŞİD’e karşı verdikleri mücadele aktarıldı. Haberde çoğunluğunu Sünni Müslümanların oluşturduğu 30 milyon Kürt’ün 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması neticesinde “tarihlerinde hiçbir zaman kendi ülkelerine sahip olamadığına” vurgu yapıldı. Bölgedeki Kürtlerin yarısının Türkiye’de bulunduğu ifade edilen haberde Kürtlerin diğer yarısının ise Irak, Suriye ve İran’da yaşadığı aktarıldı. Bu sırada ekranda Türkiye topraklarının bir bölümünün Kürdistan Bölgesi adıyla Kürt topraklarına dâhil edildiği görüldü.

 


[1] 14.10.2014 / Haber Türk Gazetesi

[2] Aydınlık / 01 09 2014

[3] Sabah / 24 10 2014

[4] İnternethaber / 26 09 2014

[5] İnternethaber / Sedat Laçiner / 24 09 2014

[6] New York Times, 8 Mart 1992

* Nail Kızılkan. Milli Çözüm Dergisi. Kasım 2007

[7] Yeni Şafak.com.tr / 8 Ekim 2014

[8] İsmail Hakkı Pekin / Aydınlık / 28.08.2014

 

Eklenme Tarihi: 25 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR