Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

AMİK OVASI VE YAKLAŞAN ARMEGEDDON SAVAŞI
PDF Yazdır
Kitap Kabı AMİK OVASI VE YAKLAŞAN ARMEGEDDON SAVAŞI
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Tıklanma: 1323
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Ve "hayrül Makirin" olan, yani zalim hilekârların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit Müminlere zafer kapısını açan Yüce Allah; gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır. Birleşik Kürdistan oluşumuna ve Türkiye’nin parçalanmasına "barış kılıfı" geçirmek üzere PKK’nın yurtdışına çekilmesi bile İsrail’le ve NATO birlikleriyle yaşanacak bir kapışmada, Allah’ın izniyle TSK’nın işini kolaylaştıracaktır.

“Deki (Ey zalimler ve işbirlikçi hainler) Siz (tedirginlikle) gözleyip bekleyin; Çünkü Biz de kesinlikle (acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!”(En’am-157. Ayet sonu)ayeti, ümit ve teselli kaynağımızdır, dikkatle ve defaetle okuyup huzur bulmalıdır.

Çünkü ABD, AB ülkelerinin ve NATO birliklerinin desteklediği İsrail ile Türkiye arasında tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Batılıların Armageddon dediği, İslam kaynaklarının Hatay Amik Ovasında yaşanacağını haber verdiği savaş oldukça yakındır. İslam’ı ılımlaştırmak, Müslümanı protestanlaştırmak, böylece halkımızı Haçlı-Siyonist emperyalizmiyle uyumlu hale sokmak üzere tertiplenen "Dinlerarası Diyalog" merkezi olarak Hatay'ımızın seçilmesi de oldukça anlamlıdır ve Armageddon'a hazırlıkla alakalıdır. Ancak paniğe kapılmamalı, Allah'ın va'dine ve Hz. Resulüllahın müjdesine iman ve itimat duyulmalı ve sadece düşmanı ve tezgâhını iyi tanımalıdır. İşte elinizdeki kitap bu maksatla dikkatinize sunulmaktadır. Unutmayınız; tarihi her zaman kötüler ve kâfirler değil, bu sefer kahraman askeriyle beraber Türkiye'nin mü'minleri yazacaktır.

 


 

ÖNSÖZ

REYHANLI SALDIRISI VE ŞEYTANİ HESAPLARI

 

18 bin askerle Suriye provası Armageddon savaşının başlangıcıydı!

İsrail’de ynet haber sitesi, Ürdün’de 18 ülkeden 15 bin askerin katılımıyla Eager Lion 2013 askeri tatbikatının başlayacağını manşete taşımıştı. Haberde, 15 bin yabancı askerin tatbikat sonrası Ürdün’de kalmaya devam edeceği ve olası Suriye işgali için hazırlıklar yapacağı hatırlatılmıştı. Söz konusu haberi Batılı kaynaklara dayandıran “ynet” haber sitesi, iki hafta sürecek büyük askeri tatbikat sonrası 18 ülkeden askerlerin Ürdün’de konuşlanmaya devam edeceğini vurgulamıştı. İngiltere, Bahreyn, Kanada, Çek Cumhuriyeti, Lübnan, Pakistan, Polonya, Katar, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Yemen’in katılacağı ve kara harekâtını, lojistik ve insani yardım alanlarını kapsayacağı belirtilen Ürdün’deki askeri tatbikatta İsrail’in yer almayacağı, İsrail’in “kırmızıçizgisi”nin Hizbullah’a silah gönderilmesini önlemek olduğu ve bu konuda tetikte beklediği açıklanmıştı. Haberde ayrıca, Beyaz Saray’ın ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a “Suriye’de uçuşa yasak bölge oluşturulması planlarını sorduğu” veSuriye’de olası bir uçuşa yasak bölgenin ABD, İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde oluşturulacağı yazılmıştı. Aynı haberde Ürdün Kralı Abdullah’ın “Suriye’deki iç savaşın ülkesine sıçramasından ve istikrarı bozmasından korktuğu” da yer almıştı. Bütün bunlar hadislerde Hatay Amik Ovasında yaşanacağı bildirilen Melheme-i Kübra – Armegeddon savaşının hazırlıklarıydı.[1]

ABD Saddam için hazırladığı tuzağı şimdi Erdoğan içinde mi kurguluyordu?

Hatırlayınız, Amerika Irak işgalini üç aşamada tamamlıyordu:

1.  Önce Saddam’ı şımartıyor, kışkırtıyor, İran’la savaşa tutuşturuyor, ardından da Kuveyt’e sokuyordu.

2.  Sonra, Barzani Peşmergelerini toplu isyana teşvik edip destekliyor ve Irak’a saldırtıyordu.

3.  Nihayet üçüncü aşamada ise, “kimyasal silah” yalanını ve Saddam’ın Kuveyt talanını bahane edip Irak’ı işgal ediyordu.

Şimdi aynı oyun Recep T. Erdoğan üzerinden Türkiye için tezgâhlanıyordu.

a)  ABD sırtını sıvazladığı Erdoğan’ı kandırıp “Kimyasal silah” bahanesi ve demokrasi teranesiyle TSK’yı Suriye’ye sokacaktı. Hatay Reyhanlı’da 50 vatandaşımızın ölümüne, bir o kadarının yaralanmasına yol açan patlamalarında Suriye’yi suçlamaya gerekçe olsun diye CIA-MOSSAD tarafından tertiplendiği sırıtmaktaydı.

b)  Ardından PYD ve PKK’yı, son sistem silahlarla donatıp TSK’ya saldırtacaktı.

c)  Sonunda “Suriye’yi işgalci ve Kürtlere zulmedici” bahanesiyle Türkiye’nin Güneydoğusunu işgale kalkışacaktı. ABD ve Rusya, Suriye sorununun çözümü için diplomatik yollarda ısrar ederken, Sn. Erdoğan’ın ille de silah ve savaş diye tutturması da, malum odakların bir kışkırtmasıdır ve Suriye’ye askeri müdahale sorumluluğunun tamamını Türkiye’nin sırtına yıkma tuzağıdır. Evet, böyle giderse, Saddam’dan ve Esad’dan ders almayan Erdoğan da aynı akıbete uğrayacaktı. Çünkü aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurması Sünnetüllahtı; yani doğal ve sosyal bir kuraldı.

Hatırlayalım, Reyhanlı saldırısı ve amaçları:

1.  Bu acımasız ve ahlaksız saldırı kesinlikle CIA-MOSSAD işiydi.

2.  Önceden Mobese kameraları devre dışı bırakılmış ve kör noktaları seçilmişti. Bu bazı resmi birimlerin işbirliğini gerektirirdi.

3.  Suriye PKK’sı, PYD elemanları veya El Kaide militanları taşeron olarak kullanılmış olabilirdi.

4.  Bir kişi patlayıcı taşıyan arabaya kalın bakır telle bağlanmış halde can vermişti. Belki daha önce öldürülüp hedef saptırmak için arabaya yerleştirilmişti. MOSSAD’ın benzer 9 büyük saldırısı belirlenmişti.

5.  ABD Büyükelçisi Ricardone’nin “suçluların yakalanıp adalet önüne çıkarılması için Türk hükümetine yardımcıyız” sözlerinin açılımı: “CIA ve MOSSAD elemanı yakalanırsa açığa vurmayın ve serbest bırakın” anlamına gelmekteydi.

6.  Hemen Suriye’ye savaş ilan eden Hükümet yetkilileri, niye Mavi Marmara saldırısında 9 vatandaşımızı katleden İsrail’in bu küstahlığını kof gürültülerle geçiştirmiş ve İsrail’e askeri müdahaleyi hiç düşünmemişlerdi.

7.  Saldırı duyulur duyulmaz, iktidar kurmaylarının, marazlı medyanın ve Amerikan taparlarının, çok önceden, özellikle öğretilip ezberlettirilmiş gibi hep bir ağızdan Suriye ve İran’ı suçlu göstermeleri ve İçişleri Bakanı Muammer Güler’in birkaç saat içinde “Suriye’deki rejim yanlısı bir örgüt ve bağlantılarının tespit edildiğini” söylemesi ve Beşir Atalay’ın “eylemci teröristlerin yurt içinden olduğunu” belirtmesi, Türkiye’yi, Suriye işgaline bulaştırmak için her türlü tezgâh ve taşeronların çok önceden ayarlandığını göstermekteydi.

“(Ey zalimler ve İşbirlikçi hainler!) “Siz (Tedirginlikle) Gözleyip bekleyin, (Çünkü) Biz de kesinlikle (Acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!” (En’am suresi: 157. Ayet sonu)

Cumhurbaşkanı Sn. Abdullah Gül’ün “fikri (zihniyet) değişiminde ve siyasi sivriltilme sürecinde” İngiltere’nin derin merkezi ve masonik mahfili sayılan Chatham House’nun katkısı önemli sayılırdı. Üstelik buradan çok özel ve resmi ödüller almıştı. Bu Chatham House (İngiliz Kraliyet Uluslararası ilişkiler Enstitüsü)nün 09 Kasım 2010 tarihinde, yani İngilizlerin Anadolu’yu işgal için 1918’de Çanakkale ve İskenderun’a çıkarma yaptıkları günün yıldönümünde Sn. Abdullah Gül’e taktıkları “Özel Kraliyet Madalyası” oldukça anlamlıydı. Bundan iki yıl önce de Sn. Gül’ü masonik bir makam olan “ŞÖVALYE” ünvanına layık bulmuşlardı. Aynı merkezlerce Milli Görüş’e sokulan, Genel Başkanlığa taşınan ve Erbakan’a savaş açıp ayrı parti kuran ve sonunda AKP’ye katılan Numan Kurtulmuş’un, geçen aylarda İngiltere’ye gidip, Chatham House’de kendi itirafıyla hazırlanıp eline tutuşturulan, “Türkiye yeni Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya nasıl model olabilir?” konulu bir Konferans verdiğini Tv.’lerden öğrenince; “Suriye’deki kavga kızıştırılacak, Türkiye “bölgesel aktör” rolüyle ve Batının taşeronu olarak olayın içine daha fazla sokulacak ve İsrail’le horoz kavgası bitirilip uzlaşma sağlanacak ki modellik görevini yerine getirebilsin!..” değerlendirmemizi arkadaşlarımız hatırlayacaktır. Ve zaten şimdi haber kaynakları ve Tv. kanalları: “11 Mayıs 2013’te, Hamas yöneticileriyle İsrail yetkililerinin Türkiye’de bir araya gelip uzlaşma yolları arayacaklarını” belirtiyor ve ne tesadüf, bundan bir gün sonra “Başbakan Erdoğan’ın 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da Obama tarafından ağırlanacağını” duyuruyordu. Yani “sadece Suriye’nin değil Hamas ve Hizbullah’ın da İsrail’in başını ağrıtan konumdan çıkarılması ve uyumlu hale sokulması hizmetlerini başarması karşılığı, Recep T. Erdoğan’ın Amerika’da resmen onurlandırılacağı açıklanıyordu. Bu arada Filistin halkının gazını almak ve İsrail pazarlığını meşrulaştırmak üzere, gazeteci uzman Mustafa Es-Savvaf “Hamas her ne kadar, siyasi politika ve programında İsrail’le yakınlaşan ve uzlaşan bazı taktik değişikliklere gitse de, asla İsrail’i tanıyan ve diplomatik ilişkiler kuran bir hareket olmayacağız!” açıklamasını yapmak zorunda kalıyordu.

Türkiye bölünmez!” palavralarıyla halkımızı oyalayan AKP iktidarına ve yandaşlarına rağmen Meclis Başkanı Cemil Çicek’e sunulan yeni anayasa taslağında BDP, fiilen federasyon öneriyor; Timaş yayınları Simla Yerlikaya’nın “Yeni Komşumuz Kürdistan” kitabını basıyordu. Oysa birkaç yıl öncesine kadar Sn. Recep T. Erdoğan “Biz Irak’ın bütünlüğünden yanayız, Kürdistan diye parçalanmasına fırsat tanımayız” diye hava atıyordu.

Prof. Dr. Ata Atun’un bu konudaki ilginç tespit ve tahlillerine bir göz atmak lazımdı.

“Suriye’de evvelki sene başlayan “Arap Bahar”ı olayları yeni bir aşamaya taşınmıştı. Bugüne değin Irak veya Libya’da olduğu gibi direkt olarak askeri müdahalede bulunmayan batılı ülkeler Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)” ve muhaliflere Türkiye, Ürdün ve Lübnan üzerinden sadece insani, mali ve lojistik yardım yollamakta, ÖSO mensuplarına gerekli olan askeri eğitimlerini de Ürdün’de yaptırmaktaydı. AB ve ABD ağız birliği etmişçesine daha önce “ÖSO’ya silah yardımı yapmama ve Suriye’ye de askeri müdahalede bulunmama” prensip kararını almışlardı. Ama şimdi artık, Hizbullah faktörü etkin olarak Suriye’de devreye sokulunca, taraflar ve tavırlar farklılaştı. Suriye’de artık aktör olarak sahnede sadece bir tarafta Beşar Esad diğer tarafta da “Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)” yoktu. “Diğer taraf” olarak tanımlanan yerde ABD, AB, Arap ülkeleri ve en önemlisi İsrail de vardı. Hizbullah Suriye’yi kendine üs olarak seçtikten sonra endirekt olarak İsrail de işin içine karışmak zorunda kalmıştı(!) Yeni aktörler sahneye çıkınca Beşar Esad’ın etrafındaki çember de daralmaya, boynundaki kıskaç her gün biraz daha sıkılmaya başlanmıştı. Ne kaçarı kaldı Esad’ın ne de uçarı, sonu yaklaşmıştı. Hizbullah’ın Suriye’ye taşınması ve kökleşmeye başlamasının ardından, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in açıkçası alarma geçmesi anlamlıydı. (yoksa kendilerine mazeret ve meşruiyet kazandırmak için mi Hizbullah kullanılmaktaydı?)

ABD ilk adım olarak ünlü kuruluşu CIA’yi devreye sokmuş, İnsansız Hava Araçları (İHA) ile öldürücü saldırılar yapma hazırlığına başlamıştı. Virginia’nın Langley kentinde İHA’ları hedefe yönlendirme subayları, Suriye’deki bazı bölgelerle ilgili büyük miktarda bilgi toparlamıştı. ABD Parlamentosu’nda Suriyeli muhalifleri eğitip silahlandırmak ve ekonomik destek sağlamak için Temsilciler Meclisi’nde gerekli yasayı çoktan hazırlamıştı. Dışişleri Komitesi Üyesi olan Demokratların önde gelen Temsilciler Meclisi Üyesi (Milletvekili) Eliot Engel de meslektaşlarına bu konuda destekte bulunmaları için gerekli çağrı yazısını dağıtmıştı. Söz konusu yasa illaki geçecek, ABD’nin İHA’ları da gerekli görülen her yeri bombalayacaktı. Ayrıca 80 milyar dolar gibi bir meblağ da bu işe ayrılmıştı. Ne hikmetse Demokrat ve insancıl (!) Avrupa’nın da Suriye’ye bakış açısı birden değişmeye başlamıştı. Suriye’yi 1920 yılında işgal edip Osmanlıdan koparan, Hatay, Lazkiye ve Suriye devletlerini kuran, Lübnan’ı Suriye’den 1926 yılında ayırıp, kukla bir devlet haline sokan ve her ikisine de sonradan 1946 yılında bağımsızlık bağışlayan Fransa ile Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni sınırları kendi elleri ile oluşturan İngiltere, Suriye’deki ÖSO’ya ve muhaliflere uygulanmakta olan silah ambargosunu Mayıs ayı içinde kaldırmak amacı ile AB Komisyonu’nu toplantıya çağırmışlardı. Gerekçeleri de Esad’ın kullandığı ağır silahların karşısında, ambargodan dolayı ÖSO’nun aciz kaldığıydı. Üstelik bu konuda AB Komisyonu’nu olumsuz bir karar alması durumunda pek takmayacaklarını ve Suriye’de Esad karşıtlarını silahlandırma kararlarını uygulayacaklarını resmi ağızdan açıklamışlardı.

Tüm bunlara ilaveten, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres de, Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Arap ülkelerini Suriye’ye askeri müdahaleye çağırmıştı. Bu Arap ülkeleri hem İsrail’in baş düşmanları olacaktı, hem de İsrail Cumhurbaşkanı baş düşmanlarını Suriye’ye müdahaleye çağıracaktı. Gerçekten de çok ilginç bir tezat ve yaklaşımdı. Aslında Şimon Peres’in bu çağrısı, dünyada uygulanmakta olan küresel politikaların hangi şeytani amaçlar taşıdığını yansıtmaktaydı.[2]

Tam böyle bir süreçte, terörist İsrail Suriye'ye yönelik üst üste hava saldırıları düzenliyor, Şam yakınlarındaki bilimsel araştırma merkezini ve diğer askeri tesislerini vuruyordu. ABD Siyonist Yahudi Lobilerinin kuklası Obama ise, bu saldırıları haklı buluyor, İsrail’i destekliyordu. İsrail "Suriye’den Lübnan’a gönderilecek füzeleri" ve "kimyasal silah tehdidini" bahane etse de aklı ve vicdanı olan hiç kimse bu palavraları yutmuyordu. Artık resmen ve fiilen, Suriye’nin parçalanması ve BOP hedefine yaklaşılması için; İSRAİL'in AKP'nin, EL KAİDE'nin, Amerikancı ARAP Yönetimlerinin hep birlikte ve aynı cephede Siyonizm’e hizmet ettiklerini ortaya koyuyordu. Ve tabi zalim ve hain Esed güçleri de, en acımasız ve ahlaksız katliamlarıyla, bu Şeytani cepheye mazeret ve meşruiyet kazandırıyordu. Bu şeytani planın Türkiye merkezi Hatay Yahudi göçmeni Papa Jorge Mario Bergoglio ise, Arjantinli Yahudi Hahamı Abraham Skorka ile yazdığı kitapta (Sobre El Cieolo y la Tierra - Cennette ve Yeryüzünde): "Osmanlı Türklerinin Masum Ermenileri katlederek, Alman Nazilerinin ise, mazlum Yahudilere karşı soykırıma girişerek, tarihin en vahşi ve şeytani kavimleri olduklarını ispatladıklarını" yazma küstahlığında bulunuyor, ellerindeki kanı, yüzlerindeki karayı bizim yüzümüze bulaştırmaya çalışıyor; ama daha önce "Papalık misyonunun basit bir parçası olmaktan gurur duyduğunu" söyleyen Fetullah Gülen'den hiç bir yanıt gelmiyordu. Evet, artık tarihi bir dönüşümle, hem Siyonist-emperyalist güçlerden hem de içimizdeki işbirlikçilerinden, artık birlikte kurtulmak gerekiyordu.

Ebu Bekir Sifil Hoca’nın (06.04.2013 tarihli Milli Gazete’de ve Suriye meselesiyle ilgili):

• Batılı güçlerce sürekli İran’ın “İslam’ın gerçek temsilcisi ve kahraman hamisi” pozisyonuyla Sünni İslam’a karşı öne çıkarılması

• Zalim ve Dinsiz Esed rejimine İran’ın İslami duyarlılıkla değil, ideolojik ve politik yaklaşımlarla destek olması konularındaki tenkit ve tedirginliği haklıydı. Maalesef İran, tarih boyunca pek çok defa Pers (Fars) ırkçılığını ve Şiilik itikadını İslam kardeşliğinin üstünde tutan tavırlar takınmıştı. Ancak, Ebubekir Sifil Hoca’nın, Suriye’deki karmaşanın ve kardeş kavgasının arkasında, Arz-ı Mev’ud hedefiyle bölge ülkelerinin bölünmesini ve yumuşak-küçük lokmalar haline getirilmesini isteyen Siyonist İsrail’in parmağının ve emperyalist güçlerin planının varlığı konusundaki kaygıları hesaba katmaması veya hafife alması ve hele bunları “BOP kapsamındaki karanlık kurgular şeklinde algılamanın İran propagandaları etkisindeki suni komplo kuşkuları” anlamında vasıflandırması yanılgıydı.

Ortadoğu merkezli İslam dünyasındaki gelişmelere, “Mezhep husumeti ve bölgesel güç olma rekabeti” penceresinden değil, iman-küfür muvazenesi ve Hak Batıl mücadelesi perspektifinden bakılması daha sağlıklı içtihat (yorum)lara yol açacaktır. Erbakan Hocamızın “çağımızda Hak’kın fikri ve siyasi temsilcisinin Milli Görüş; Batıl’ın fiili ve merkezi temsilcisinin ise Siyonizm ve ABD Yahudi Lobileri olduğu” tespitlerini hatırlamakta fayda vardır. Kaldı ki, BOP çerçevesindeki 27 İslam ülkesinin parçalanması istikametinde nihayet Suriye’nin de işgal edilip bölünmesinin ve İran’ın hizaya getirilmesinin ardından, ırkçı Siyonistlerin asıl Türkiye’ye hücum edeceklerini Erbakan Hoca defalarca hatırlatmıştı. Bu arada, İslam Birliği’nin çekirdeği sayılan tarihi D-8’leri kuran Erbakan Hoca’nın İran’ı mihver ülkeler arasına almasındaki hedefi, hikmeti ve stratejiyi de çok iyi anlamak ve bu istikamette davranmak gerektiği de asla unutulmamalıydı.

ABD, Suriye, İsrail ve Türkiye ekseninde yoğunlaşan son gelişmeleri bir bütün olarak görmek ve değerlendirmek lazımdır. Eğer, İsrail’in 3 yıl sonra Türkiye’den özür dilemesini sadece iki ülkeyi ilgilendirdiğini düşünürseniz yanılırsınız. Bu arada, ABD Başkanı Obama’nın İsrail ziyareti ve bu ziyaret sırasında özür dilemenin yaşanması, hemen arkasından ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin bölgede turlamaya başlaması tesadüfen gelişen olaylar sanılmamalıdır. Bir adım daha ileri giderek, Suriye muhalefetinin 30 yıldır ABD’de yaşayan bir kişiyi geçici hükümetin başına getirmesi de ABD ve İsrail’in Esad sonrası nasıl bir Suriye yönetimi düşündüğünü ortaya koymaktadır. Tüm bu gelişmeleri takiben İsrail’in Suriye’yi füze ile vurması, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Bağdat’a giderek Irak’ın hava sahasını İran uçaklarına kapatması ricası(!) birlikte düşünüldüğünde Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Suriye ayağında artık sona doğru yaklaşıldığının alameti sayılmalıdır. Bu arada Obama’nın, “Suriye direnişine daha fazla müdahil olmalıyız” sözleri, özellikle de Suriye muhalefeti arasında ‘terörist ve ılımlı’ ayrımı yapan yaklaşımının ardından Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK) Başkanı Muaz El Hatib’in bu görevinden istifa ettiğini açıklaması, bölgemizde özellikle de Suriye’de işlerin giderek karıştırıldığının ve karmaşık bir hal aldığının ispatıdır” diyen Abdülkadir Özkan haklıydı.

Hürriyet yazarı, İsrail aşığı ve AKP yandaşı Fatih Çekirge İsrail’in özür dilemesiyle ilgili şunları söylüyordu:

“Önce İsrail’in özür dileme sürecine bakalım. Daha dün İsrail topraklarına iki füze düştüğünü bilirsek... İsrail’in devletlerarası ilişkilere diplomasi öncelikli değil, güvenlik öncelikli baktığını anlarız. Özrün temelinde yalnızca Obama yok. Daha önemli bir sebep var: Suriye... Suriye’nin Filistin’e verdiği silah desteği zaten biliniyor. Bu durumda Suriye’deki kaostan çıkacak (ve İsrail’in hedefi olacak) fanatik grupların kontrolü çok zor, yeni Bekaa vadileri oluşturması mümkün. Bu nedenle elbette Suriye’nin kaosa girmeden demokrasiye geçmesi (ve kontrol altına girmesi gerekir ve bu) süreçteki kilit ülke Türkiye’dir. Bu durumda Türkiye, İsrail için “mutlak işbirliği içinde olunması gereken” bir konumda görülmektedir. Aslında İsrail’le sıcak diplomatik ilişki Türkiye açısından da çok önemlidir. Türkiye’nin bölgedeki dengelerde söz sahibi olabilmesi için İsrail’le yeniden ilişki kurması gereklidir. Bu adımı ticaret açısından da turizm boyutuyla da önemlidir”[3]

Fatih Çekirge özetle: Suriye’nin işgali ve bölge ülkelerinin bölünmesi dâhil, Siyonist İsrail’in şeytani hedeflerine kolay ulaşması yolunda, AKP Türkiye’sinin kendisine destekçi olması ve işbirlikçilik yapması için, bu özür havucunun uzatıldığını itiraf ediyordu!

ABD, Suriye’de silah dağıtıyordu!

‘ABD’nin Suriyeli muhaliflere eğitim verdiği’ iddiaları ilk kez resmi olarak dillendiriliyordu. Suriye’de silahsız kimsenin kalmaması için, ‘ılımlı’ diye vasıflandırılan ve çatışmalardan uzak duran muhalifleri de silahlandırarak Müslümanların birbirini öldürmesi için çabalayan Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’deki iç savaşı kızıştırmak için Esad’a karşı ‘Suriyeli bütün sivilleri silahlandırdıklarını ve eğitip kışkırttıklarını’ itiraf ediyordu. Yahudi dönmesi John Kerry, böylece Suriye’yi karıştırdıklarını bizzat söylüyor ve ABD’nin resmi ağızdan yaptığı ilk açıklama olma özelliğini taşıyordu. Kerry, Katar’ın başkenti Doha’da yaptığı açıklamada “detaylara girmek istemediğini ancak Amerika’nın yanı sıra ‘birçok ülkenin’ bu eğitime destek verdiğini” de söyleyip, Türkiye’ye işaret ediyordu. Kerry, amaçlarının Suriye Devlet Başkanı Esad’ın ‘savaş makinelerini kısıtlamaya yönelik olduğunu’ iddia ediyor ve New York Times da Amerika’nın Suriyeli muhalifleri eğittiğini isim vermediği yetkililere dayanarak yazıyordu.

Suriye’de büyük hazırlık yapılıyordu!

Suriye’de Esad rejimi ile muhalifler arasındaki çatışmalar tüm şiddetiyle devam ederken, savaşın baş kışkırtıcısı ABD, İngiltere ve Fransa’nın da Ürdün’de iki kampta Özgür Suriye Ordusu mensuplarına eğitim verdiği ortaya çıkıyordu. Alman Der Spiegel dergisi, Suriyeli muhaliflerin silahlı kanadı Özgür Suriye Ordusu üyesi gerillaların Ürdün’de iki ayrı kampta ABD tarafından eğitildiğini yazıyordu. Haberde, Ürdün’ün kuzeyinde ve güneyinde yer alan askeri kamplarda, son 3 ayda 200 Suriyeli muhalife eğitim verildiği belirtiliyordu. Der Spiegel, ABD’lilerin Suriyeli muhaliflere daha çok tanksavar füzeleriyle eğitim verdiğini söylüyor. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriyeli muhaliflere eğitim vererek, Esad sonrasına hazırlık yaptığı belirtildi. Ürdün’deki iki kampta 1200 Suriyeli muhalife askeri eğitim verileceği de ileri sürülüyordu. Özgür Suriye ordusu üyelerine eğitim veren ABD’liler askeri üniforma giyiyordu. İngiliz Guardian gazetesi ise yayınladığı bir haberde, Ürdün’de ABD’nin yalnız olmadığını İngiliz ve Fransız askerlerin de, Suriyeli muhaliflere eğitim verdiğini yazıyordu. Bazı Batı medyalarında yer alan haberlerde ise, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Ürdün’de laiklik yanlısı muhaliflere eğitim verdiği iddia ediliyordu.

Belgeli Patriot gerçeği, ilgilileri şaşırtıyordu!

Patriotlar, yabancı bir ajansın, adı açıklanmayan bir Türk yetkilisine dayandırdığı haberle ilk defa Türkiye gündemine giriyordu. Önceleri Başbakan Erdoğan’ın haberi bile olmadığı anlaşılıyordu. Bir soru üzerine, “Patriotlar gelse benim haberim olurdu. Hem parayla mı alınacak, nasıl getirilecek?” diyordu. Başbakan’ın haberi dahi yokken Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘Evet, gelebilir.” açıklaması yapıyor, ardından yalanlanan patriotların Türkiye’ye yerleştirilmesi kabul ediliyordu. Sonra ‘tetik bizde” olacak diye telkinde bulunan Hükümetin, bu konulardaki zafiyeti her geçen gün daha net belirirken, patriotların İncirlik’teki Amerikan üssü ve Kürecik’i korumak için Türkiye’ye yerleştirildiği ortaya çıkıyordu. Ve asıl hedef, Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi, “Güneydoğumuzun koparılmasına razı olmayacak Milli Güçlerimize ve kendi üslerimize karşı kullanılmak üzere patriotlar ülkemize yerleştiriliyordu” Böylece Suriye tehdidi nedeniyle Türkiye’nin kendi topraklarını korumak üzere NATO’dan istediği ve Şubat ayı ortalarında Adana, Gaziantep ve Kahramanmaraş’a yerleştirilen Patriot füze bataryalarının başka bir hikâyesi daha ortaya çıkıyordu.

WikiLeaks tarafından sızdırılan ABD Dışişleri Bakanlığı kriptolarına göre, 2009 yılının Kasım ayında, o zamanki ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in, dönemin ABD Savunma Bakanlığı Füze Kalkanı Özel Temsilcisi Ellen Tauscher’e, Patriotların İncirlik’teki Amerikan üssü ve Kürecik’i koruması için Türkiye’yi ikna etmek üzere taktikler geliştirdiği anlaşılıyordu.[4]

“Ön şartlarım yerine getirilmezse İsrail ile görüşmem” resti çeken AKP hükümeti, tükürdüğünü yalamaya devam ediyordu!

AKP Hükümeti İsrail ile özür dilemesinden aylar öncesinde kapalı kapılar arkasında görüşmeye devam ediyordu. Sır olmaktan çıkarılan bu görüşmeler Türkiye’nin Kanada Büyükelçisi Tuncay Babalı tarafından da doğrulanıyordu. Babalı kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta “Geçmişte yürütülen görüşmelerde çözüme çok yaklaşıldığı anlar oldu, ancak süreci Lieberman baltaladı” diyordu.

Şener: AKP’nin Suriye politikası İslami değil, Erdoğan İsrail’le gizli işbirliği mi yapıyordu?

Eski devlet bakanı ve Recep Beyin Milli Görüşe hıyanet arkadaşı Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan’ın izlemiş olduğu Suriye politikasını eleştirip, “asıl hedefin İsrail karşıtı cephenin çökertilmesi” olduğunu söylüyordu. Özür palavrası sonrası emir-komuta zinciri çalışmaya başlıyordu. İki ay önce göreve başlamasına rağmen ülkemize ikinci ziyaretini yapan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry bir ayda dört kere Türkiye’ye geliyordu. Siyonistlerin sözde özür dilemesinin ardından ABD’nin Ankara’ya Gazze ve Hamas baskılarını arttırması bekleniyordu. Kerry’nin Türkiye’ye yaptığı ikinci Filistin çıkartması, “özür” palavrasının ardından Ankara’ya yeni emirlerin geleceğini gösteriyordu. Kerry’nin “İsrail üzerine düşeni yaptı, şimdi sıra sizde” düsturuyla Ankara üzerinde baskı yapmak için geldiği anlaşılıyordu.

Bu arada Kuzey Kore, ABD’ye açıkça kafa tutuyordu!

Güney Kore ile askeri ittifakı güçlendirip, Kuzey Kore’yi tahrik eden ABD, bölgede çevirdiği oyunları gerçekleştirmek hedefine yaklaşıyordu. K. Kore ordusundan yapılan açıklamada ABD hedeflerine yönelik operasyon için, “nükleer silahların kullanımı da dâhil olmak üzere” onay alındığı bildiriyordu. Kuzey Kore ordusu, nükleer silahların kullanımı da dâhil olmak üzere ABD’ye askeri operasyon başlatmak için nihai onay aldığını açıklaması dünyayı karıştırıyordu. Kuzey Kore haber ajansı KCNA’nın yayımladığı açıklamada, “Genelkurmay başkanının ABD’nin tehditlerine nükleer saldırı yoluyla karşı koyulacağını Washington’a resmi olarak bildirdiği’’ kaydediliyordu. Son gelişmenin ardından konuşan ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel ise, Kuzey Kore’nin elinde silah ve füzeler olduğunu ancak bunlarla nereleri vurabilecekleri konusunun net olmadığını söylüyordu. Hagel, “Ciddiye almamız gereken bir tehdit var” derken, Kuzey Kore’nin ABD’yi vuracak kapasitede silahlara sahip olmadığı vurgulanıyordu. Ancak, Güney Kore ve Japonya’daki ABD üslerinin tehdit altında olduğu konuşuluyordu. Öte yandan, Ortadoğu turu kapsamında Türkiye’ye de uğrayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, destek için Güney Kore’ye gitmesi dikkat çekiyordu.

Erbakan Hoca’nın Aytunç Altındal’a anlattıklarına göre:

“Refah Partisi’ni bekleyen büyük bir tehlikeler vardır. Türkiye’nin ekonomisi çıkmazdadır. Türkiye, taklitçi zihniyetle yönetiliyor. Bu adamlar (dış odaklı, çeşitli), kadrolar kuruyorlar, bunları iktidara getiriyorlar, kurdukları kadroları yıpranıncaya kadar kullanıyorlar. Sonra yıpranan kadroları ambara kaldırıyorlar. Ellerindeki yedek kadroyu iktidar yapıyorlar. Ambara kaldırdıkları kadroyu da yeniden cilalayıp, gerek görülürse iktidara getirmek için hazır bekletiyorlar. Böylece tahterevalli gibi, biri iniyor diğeri çıkıyor. İşte bu nedenle Demirel yedi defa gidip, sekiz defa geri gelebiliyor. Biz buna elbette karşıyız. Biz iktidara geliriz, gelmesine de… Ama sonra iktidarda kalabilir miyiz? Yani iktidarda başarılı olmamıza ve milli hedeflerimizi gerçekleştirme çabalarımıza müsaade ederler mi işte, o şüphelidir.

Biz bir şey fark ettik. Bugün Türkiye’de bizim iktidara gelmemizi daha önce engellemeye çalıştığı halde, şimdi bunu isteyen güçler var. Eskiden bize ilgi göstermeyen çevreler, şimdi bize hoş görünmeye uğraşıyorlar. Eskiden yolumuza engel koyanlar, şimdi engellerini çekmek ister gibi davranıyorlar. Adeta bizim iktidara gelmemizi ister gibi çalışıyorlar. En azından bize ilişmemeye özen gösteriyorlar… Bu adamlar bizim iktidara gelmemizi hoşgörüyle karşılıyorlarsa, bunda bir bit yeniği vardır.

Anladığımız kadarıyla, bu adamlar bizim iktidara gelmemize ses çıkartmamak kararı aldılar. Bizi iktidara geldiğimize pişman ve perişan etmeyi düşünüyorlar… Böyle bir planları varmış gibi geliyor bana. Yani iktidara gelmemize göz yumacaklar, ama bize iş yaptırmayacaklar. Önümüze akıl almaz engeller çıkaracaklar. Atacağımız her adımda bizi batırmaya ve başarısız kılmaya çalışacaklar. Hangi soruna el atsak, çözümü yokuşa sürüp, çok kısa zamanda bizleri beceriksiz olmakla ve korkaklıkla suçlayacaklar. Böylece bizleri umut olmaktan çıkaracaklar!

Elimizde Amerikalıların yayınladıkları stratejik araştırma enstitülerinin raporları var. Bunlara göre, Türkiye’deki askeri ihtilaller artık göze batıyor ve çözüm getirmiyor deniliyor. Bu nedenle daha başka yöntemler düşünüyorlar. Yani biz iktidara gelirsek hükümetimizi çalıştırmamak ve başarısız kılmak, oda olmazsa yeni yöntemlerle iktidardan uzaklaştırmak hazırlıkları yapılıyor. Bu raporlardan bizim çıkardığımız sonuç budur. Ama biz Allah’a güveniyoruz.”[5]

Dikkat buyurun, Erbakan Hoca Başbakan olarak Refah-yol iktidarını kuracağını, dış güçlerin “iktidarda başarısız kılmak ve Milli Görüşü umut olmaktan çıkarmak üzere” buna göz yumacaklarını ve hatta zemin hazırlayacaklarını tam 3 yıl öncesinden sezip söylüyor ve bu tahmini aynen gerçekleşiyordu. Ancak onların beklentisi aksine, Refah-yol iktidarında çok başarılı işler yapılıyor, tarihi atılımlar gerçekleşiyor ve sonunda “post modern müdahalelerle” hükümetten düşürülüyordu. Ve zaten Hoca iktidara sadece bir takım hayırlı icraatlar için değil, asıl Siyonist ve emperyalist odakların zulüm saltanatını yıkacak bir hesaplaşmada kullanılacak teknolojik harikaları (Türkiye’de ve bazı İslam ülkelerinde) hazırlamak, dünya ve bölge şartları olgunlaşınca kullanılmak üzere kahraman ordumuzun ilgili birimlerine bırakmak üzere Başbakanlığa geliyor ve o kısa süre içinde bu amacına ulaşıyordu,

Çünkü; “bütün yeryüzünde sözü geçecek ve Adil Düzeni yürütecek şartlar oluşturulmadan ve bugünkü ABD, AB ve İsrail engeli savuşturulmadan; değil ülkemizde ve bölgemizde, hatta bir köyde bile hükmümüzün geçmeyeceği gerçeğini” en iyi Erbakan biliyor ve buna göre dünyayı değiştirecek köklü tedbirler geliştiriyordu. Ne dediğimizi anlamak için biraz daha beklemek gerekiyordu. Erbakan’ın siyasi mirasını istismar etmek ve Siyonizm’in hedeflerine hizmet ettirmek üzere iktidara taşınan AKP eliyle hazırlanan tuzakların ise, kendi başlarına yıkılacağı unutuluyordu. Reşat Nuri Erol’un, Üstat Süleyman Karagülle’den naklen yazdıklarını özetleyerek, bazı bilgiler ve düzeltmeler de ekleyerek aktarmak istiyorum;

Kader Türkleri ve Türkiye’yi nasıl bir geleceğe hazırlamaktadır?

Türkiye “III. Binyıl Uygarlığı”nın kurucusu olacaktır. Kaderin Türkiye’ye böyle bir görevi yüklediği anlaşılmaktadır. Üç asırdır Türkiye Batılılaşmakta ama İslâmiyet’i bırakmamakta, hatta giderek İslâmiyet’e daha çok sarılmaktadır. Bugün Batılı olmayanlar ülkeler arasında Batı’yı en çok bilen Türkiye sayılmaktadır. Japonlar yazılarını Latince yapmamışlardır, dolayısıyla Japonya’nın sadece okumuşları Batılıdır, halk yine Japon kalmıştır. Türkiye’de yaşayanlar ise Latin harfleri sayesinde Batı’yı halk olarak kavramış, Avrupa’nın fıtri kanunlara ve ilmi-akli düsturlara uygun yanlarını almış, haksız ve ahlaksız yanlarından uzak durmaya çalışmıştır. İslâmiyet’i de dünyada en ileri şekilde anlamış durumdadır. Bugün “ADİL DÜZEN”i ortaya koyan başka bir ulus olmadığı gibi İslam Âleminde Erbakan hareketi kadar saygın, dünya genelinde ise Gülen Cemaati kadar yaygın bir hizmet oluşumu da bulunmamaktadır. Bütün dünyada Batı okullarını Gülen Cemaati kurmaktadır ve oralarda öğrenciler tercihen bu okullarda okumaktadır. Batılılar (ABD ve AB ülkeleri) kendi kültür emperyalizmini, ekonomik ve diplomatik destek verdikleri cemaat okullarıyla yaygın ve saygın hale getirmek isteseler, Ilımlı İslam safsatasıyla dinimizi ve devletimizi dejenere etmeye yeltenseler de, dünya dengelerinin değişmesi sonunda bu girişimlerin Türkiye’nin ve İslamiyet’in yararına olacağı açıktır. Hem “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in hem de Gülen Cemaati hizmetlerinin, düşünce ve fikir olarak çıkışında İzmir Akevler’in payı unutulmamalıdır.

O halde Türkiye’nin geleceği ne olacaktır?

Bir gün gelecek, samimi Risale-i Nur şakirtleri ile sadık Millî Görüş Hareketi erleri ve diğer İslam hizmetçileri “ADİL DÜZEN”nin hâkimiyeti ve Milli Görüş Medeniyeti etrafında toplanacak, inşallah Kur’an’ın nurunu tamamlayacak, böylece Türkiye dünyadaki başrolünü oynayacaktır. Ancak hadislerde haber verildiği, tarihi ve fiili gelişmelerin de gerektirdiği gibi, Barbar Batılı güçlerle bir hesaplaşma yaşanıp Erbakan Hocanın bildirdiği “teknoloji harikalarıyla” Şeytanın orduları hizaya sokulmadan ve İsrail çıbanı kurutulmadan, saadet yolu açılmayacaktır.

İnsanları birbirine düşürmek ve ırkçılığı körüklemek için önce bazı kelimelere karşı alerji oluşturmak emperyalistlerin bir taktiği olmaktadır. Başlangıçta bu kelime “Kürt” idi; Kürt kimliğine ve Kürtçeye karşı alerji yaygınlaştırılmıştır. Kürt kelimesini ağzına almak da, Kürtçe konuşmak da yasaklanmıştır. Günümüzde ise tam tersine bu sefer karşıt bir alerji dalgası başlatılmıştır. Bu sefer “Türk” kelimesi hedef alınmıştır. AKP de buna katılmış ve anayasadan “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresini kaldırmayı isteyerek, alerjiyi daha ileri bir boyuta taşımıştır. Böylece Kürtler arasına atılan ırkçılık tohumları sulanıp büyütülmeye çalışılmaktadır. Yalnız burada bir çelişki vardır. “Türk bayrağı” demeyelim, “Türkiye bayrağı” diyelim diyorlar. O zaman en başta ülkenin adının değişmesi lazımdır. Türkiye ism-i mensub bir kelimedir. Aslı Arapçadır ve “Türkiye” şeklindedir. Sondaki şeddeli ya ism-i mensub “ya”sıdır. “Türklerin mensubu olduğu”, “içinde çoğunlukla Türklerin yaşadığı ülke” demektir. Anayasanın tarifi gayet açıktır. Vatandaş olan herkese “Türk” denir. Burada ırk veya din öne çıkarılmamıştır. Buna zorla ırk anlamı vermek ırkçılık ve ayrılık tohumlarını canlandırmak amaçlıdır. Önce “Türk” kelimesi çıkarılacak, sonra ülkenin adı ve bayrağı tartışılacak, ardından Türk olmayanların ayrı bir ülke olarak ayrılması gündeme taşınacak şekilde Şeytani projeler hazırlanmaktadır… Ne var ki bunların böyle planları varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardır.

Ve "Hayrül Makirin" olan, yani zalim hilekârların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit Müminlere zafer kapısını açan Yüce Allah; gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır. Birleşik Kürdistan oluşumuna ve Türkiye’nin parçalanmasına "barış kılıfı" geçirmek üzere PKK’nın yurtdışına çekilmesi bile İsrail’le ve NATO birlikleriyle yaşanacak bir kapışmada, Allah’ın izniyle TSK’nın işini kolaylaştıracaktır.

“Deki (Ey zalimler ve işbirlikçi hainler) Siz (tedirginlikle) gözleyip bekleyin; Çünkü Biz de kesinlikle (acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!”(En’am-157. Ayet sonu) ayeti, ümit ve teselli kaynağımızdır, dikkatle ve defaetle okuyup huzur bulmalıdır.

Çünkü ABD, AB ülkelerinin ve NATO birliklerinin desteklediği İsrail ile Türkiye arasında tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Batılıların Armageddon dediği, İslam kaynaklarının Hatay Amik Ovasında yaşanacağını haber verdiği savaş oldukça yakındır. İslam’ı ılımlaştırmak, Müslümanı protestanlaştırmak, böylece halkımızı Haçlı-Siyonist Emperyalizmiyle uyumlu hale sokmak üzere tertiplenen "Dinlerarası Diyalog" merkezi olarak Hatay'ımızın seçilmesi de oldukça anlamlıdır ve Armageddon'a hazırlıkla alakalıdır. Ancak paniğe kapılmamalı, Allah'ın vaadine ve Hz. Resulüllah’ın müjdesine iman ve itimat duyulmalı ve sadece düşmanı ve tezgâhını iyi tanımalıdır. Unutmayınız; tarihi her zaman kötüler ve kâfirler değil, bu sefer kahraman askeriyle beraber Türkiye'nin mü'minleri yazacaktır.

 


[1] Kaynak: 30 05 2013 Milli Gazete Sh. 8

[2] Milli Gazete / 06 04 2013

[3] Hürriyet /05 04 2013 / Türkiye-İsrail Barışındaki en kritik soru

[4] Milli Gazete / 04 04 2013

[5] Bak: 23-24 Aralık 1993 / Yeni Günaydın /Aytunç Altındal’la röportaj

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR