Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

AMİK OVASI VE YAKLAŞAN ARMEGEDDON SAVAŞI
PDF Yazdır
Kitap Kabı AMİK OVASI VE YAKLAŞAN ARMEGEDDON SAVAŞI
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Tıklanma: 1446
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Ve "hayrül Makirin" olan, yani zalim hilekârların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit Müminlere zafer kapısını açan Yüce Allah; gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır. Birleşik Kürdistan oluşumuna ve Türkiye’nin parçalanmasına "barış kılıfı" geçirmek üzere PKK’nın yurtdışına çekilmesi bile İsrail’le ve NATO birlikleriyle yaşanacak bir kapışmada, Allah’ın izniyle TSK’nın işini kolaylaştıracaktır.

“Deki (Ey zalimler ve işbirlikçi hainler) Siz (tedirginlikle) gözleyip bekleyin; Çünkü Biz de kesinlikle (acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!” (En’am-157. Ayet sonu) ayeti, ümit ve teselli kaynağımızdır, dikkatle ve defaetle okuyup huzur bulmalıdır.

Çünkü ABD, AB ülkelerinin ve NATO birliklerinin desteklediği İsrail ile Türkiye arasında tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Batılıların Armageddon dediği, İslam kaynaklarının Hatay Amik Ovasında yaşanacağını haber verdiği savaş oldukça yakındır. İslam’ı ılımlaştırmak, Müslümanı protestanlaştırmak, böylece halkımızı Haçlı-Siyonist emperyalizmiyle uyumlu hale sokmak üzere tertiplenen "Dinlerarası Diyalog" merkezi olarak Hatay'ımızın seçilmesi de oldukça anlamlıdır ve Armageddon'a hazırlıkla alakalıdır. Ancak paniğe kapılmamalı, Allah'ın va'dine ve Hz. Resulüllahın müjdesine iman ve itimat duyulmalı ve sadece düşmanı ve tezgâhını iyi tanımalıdır. İşte elinizdeki kitap bu maksatla dikkatinize sunulmaktadır. Unutmayınız; tarihi her zaman kötüler ve kâfirler değil, bu sefer kahraman askeriyle beraber Türkiye'nin mü'minleri yazacaktır.

 


 

YENİ BASKIYA ÖNSÖZ

İdlib Harekâtı ve Muhtelif Yorumları:

TAKTİK MANEVRALARLA, STRATEJİK BELALAR SAVUŞTURULAMAZDI!

2013’te yayınladığımız “Amik Ovası ve Yaklaşan Armageddon savaşı” Kitabımızdaki tespit ve tahlillerimizde ne denli haklı olduğumuz defalarca ortaya çıkmıştı. Akdeniz’den ve Güney bölgelerimizden, Kuzey Irak ve Suriye üzerinden kuşatıldığımızı artık Cumhurbaşkanı bile dillendirmeye başlamıştı.

AKP iktidarının normalleşme anlaşması imzalayarak, işgal ve zulümlerine meşruiyet kazandırdığı İsrail’in Arz-ı Mev’ud hayalinin hizmetçisi Siyonist Yahudi Lobilerinin güdümündeki ABD’nin; Suriye PKK’sı olan PYD ve YPG’ye gönderdiği silahlar 4000 (dört bin) TIR’a yaklaşmıştı. Bu silahlar 55 bin askeri donatacak kadardı ve pek çok devletin bile elinde bulunmayan son sistem saldırı silahlarıydı. Yani stratejik müttefikimiz ABD, hem Kuzey Irak’ta, hem Kuzey Suriye’de kendi güdümünde Kürt devletçikler oluşturmak ve silahlandırmak suretiyle Türkiye’yi kuşatmaktaydı. Zaten Donald Trump; peşin 126, toplam 270 milyar Dolarlık silah satışı anlaşması için Arabistan’a gidişinde: 1- İsrail’in güvenliğini kesinlikle sağlayacaklarını, 2- Bölgede İran’ı en büyük tehdit saydıklarını, 3- İran’la İsrail arasında bir tampon oluşturmak üzere seküler bir Kürdistan’ı kuracaklarını resmen açıklamıştı.

Acaba bütün bu tehdit ve tehlikeleri gören Milli Türkiye ve TSK, Astana’da Rusya ve İran’la varılan mutabakat gereği, ciddi ve caydırıcı bir askeri birlikle Ekim 2017 başında İdlib’e girme kararı almış ve iktidar da buna mecbur mu kalmıştı? Yoksa İsrail ve ABD’nin Kuzey Irak’ta ve Barzanistan’ın altında oluşturulmasını istediği Şİİ KUŞAĞI’na dolaylı destek mi sağlamıştı? Ve yine kendi şeytani planlarının kösteklendiğini gören ABD; FETÖ elebaşı gizli papaza Pensilvanya’da sahip çıktığı halde, biz de FETÖ kapsamında tutuklanan Evangelik papazı ve İstanbul Konsolosluğunda barındırdıkları Türk casusları bahane ederek vize yasağı kararı alarak oyalarken, Kerkük’ü de içine alan İran güdümlü Şii kuşağına meşruiyet mi kazandıracaktı?

Türkiye ve ABD arasında vize krizine neden olan ABD ajanlarının tutuklanmasıyla ilgili yeni bir gelişme yaşanmıştı. Yeni Asır gazetesinin haberine göre; İzmir'de FETÖ’den tutuklu bulunan ve ABD'nin üst düzey ajanlarından olduğu saptanan Papaz Andrew Brunson’a ait bir ses kaydında, papazın aldatıp ayarladığı bir gence ABD'de özel harp ajanlarının ve subaylarının kullandığı bir su arıtma cihazı, 5 gün aç kalması halinde bile yüksek kalori alabileceği haplar ile soğuk ve sıcağa dayanıklı özel bir fular verdiği anlaşılmıştı. Brunson ses kaydında bu gence, 15 Temmuz 2016'da yapılacak darbe girişimine atıfta bulunurcasına, “2016 yılında yaz aylarında büyük bir deprem olacak. Bunları önemli ve her an bulabileceğin bir yere sakla. O depremden sonra İstanbul ABD Konsolosluğuna benim yanıma geltavsiyesinde bulunmuşlardı.

Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek, Türkiye ile ABD arasında yaşanan vize krizine ilişkin, “Öncelikle moralinizi bozmayın. Vize konusu fazla abartıldı. Krizin kısa sürede çözüleceği konusunda iyimserim. Biz açıkçası ABD Dışişleri Bakanlığı’nın rutin bir soruşturmaya verdiği tepkiye çok şaşırdık” diyerek aslında kof palavralarla, iç politika propagandası yapan Sn. Erdoğan’ın tavrının perde arkasını açığa vurmaktaydı. Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın da “Bu vize krizi bir günde çözülecek bir meseledir” diyerek bir avuç suda fırtına koparılmaya çalışıldığını dolaylı biçimde vurgulamış olmaktaydı.

AKP iktidarının bunca talan ve tahribattan sonra, çok geç de olsa, Rusya, İran ve Suriye ile ortak bir cephe oluşturması, hayırlı ve yararlı bir adımdı ve elbette buna destek çıkılmalıydı. Ancak bizim kuşkumuz; halâ Amerika’yla stratejik irtibat sürdürülürken, İran ve Rusya ile taktik bir ittifak ne denli kalıcı ve kapsayıcı sonuçlar doğuracaktı? Üstelik Erbakan’ın tarihi D-8 atılımını canlandırmak varken, Siyonizm’in kapitalist Amerika’sına karşı sosyalist Rusya’sına sığınmak ne kadar tutarlıydı ve ne kazandıracaktı? Yarın Rusya ve İran, “Biz İdlib’ten çekiliyoruz, sen de çık…” derse AKP Türkiye’si ne yapacaktı, bir planı var mıydı?

DEAŞ'ın ortaya çıkmasından sonra Gaziantep, Kilis gibi illerimizde bombalar patlamaya başlamıştı. Türkiye bekleyerek ya da başkalarına bel bağlanarak sonuç alınmayacağını anlamıştı. Fırat Kalkanı Operasyonu'yla Cerablus ve El Bab'a girerek DEAŞ’la birlikte PYD/YPG hesaplarını da boşa çıkarmıştı. TSK, Astana görüşmelerinin bir sonucu olarak şu an İdlib'de konuşlandı. Mart 2015'te İdlib, Esad'ın kontrolünden çıkmıştı. Yabancı savaşçıların ve cihadçı selefi grupların geçiş noktasıydı. Türkiye buraya girerek bu grupların geçişlerini kesmiş olacaktı. Fırat Kalkanı ve Astana sürecine katılmayı reddedenler Heyet Tahrir el-Şam cephesini kurmuşlardı. Türkiye bu cepheyi dağıtacak tedbirler alacaktı. Şayet Esad rejimi bölgeyi havadan bombalarsa büyük bir göç dalgası olabilir endişesi vardı. İnsanlar böyle bir saldırıdan kaçarak Türkiye'ye sığınmaya çalışacaktı. Çevrenin güvenliği sağlanarak böyle büyük bir göçün önüne geçilmiş olacaktı. Esad güçlerini de kuzeye doğru yönlendirmek amaçlanıyordu. Ayrıca Afrin'de YPG'nin koridor açıp Akdeniz'e inmesine engel olunacaktı. İyi de ya Rusya ve İran, Kerkük dahil, yeni oluşturulan Şii koridorunu tamamlayıp bizi yalnız bırakınca ne olacaktı?

BBC'de de yer alan habere göre; "İdlib'in savaşın son sahnesi olacağı varsayılmaktaydı. Suriye ordusunun, Deyr el Zor'daki operasyonu tamamladıktan sonra İdlib'e yönelmesi ihtimali vardı. Türkiye Rakka ya da Deyr el Zor'daki gibi bir cephe savaşına dönüşmeden İdlib'deki grupları çatışmasızlık rejimine ikna etmeye çalışacaktı..." Belki de Suriye'de son cephe İdlib olacaktı. Ondan sonra masaya oturulup Suriye'nin geleceğine dair kararlar alınacaktı. Burada da en belirleyici ülke Rusya ile beraber Türkiye olacaktı. Yıllarca Esad’ı dışlayan ve yok sayan AKP kafası, sonunda dolaylı da olsa Suriye yönetimiyle işbirliğinin gereğini kavramıştı ve Erbakan’ın yıllar öncesi tavsiyelerine uymak zorunda kalmıştı.

Yahudi John Bass’tan; Hem itiraf, hem de tehdit çıkışları ve “Bombalar patlamıyorsa sayemizde” küstahlığı.

ABD Büyükelçisi John Bass, Türkiye ile ABD arasında yaşanan vize krizine ilişkin muhabirlere açıklama yapmıştı. Çalışanlarını yargıdan kaçırmadıklarını dile getiren Bass, vize kararının büyükelçilik tarafından değil, ABD hükümeti tarafından alındığını hatırlatmıştı. Toplantıdaki en dikkat çeken cümleler ise Bass’ın ağzından çıkan, “Türkiye’de eğer 9 aydır bombalar patlamıyorsa ABD’nin sayesindeitirafıydı. John Bass Yahudisi, iki ülke arasında krize sebep olan vize yasağına ilişkin yaptığı açıklamada, kararın elçiliğe değil, ABD hükümetine ait olduğunu üstüne basarak hatırlatırken, Türkiye’nin büyükelçilikteki ajanlık iddialarını da yalanlamıştı.

2 Yıl öncesini niye hatırlatmıştı!

Bass’ın ayrıca, “Türkiye’de 9.5 aydır IŞİD terör eylemi yapamıyor, 2 yıl önceki 10 Ekim trajik saldırısını hatırlıyoruz. IŞİD’in bu ölçüde bir saldırı gerçekleştirememesi, hükümetlerimizin bu konuda yakın yoğun işbirliğinden kaynaklanıyor. ABD, Irak’taki gelişmeler ve PKK’dan gelecek tehditler konusunda da çok hassas” ifadelerini kullanması tam bir tehdit ve küstahlıktı. Bu ifadeler “İŞİD ve PKK’nın terör eylemleri de bizim himayemizde yapılmaktadır…” gerçeğinin dolaylı itirafıydı.

İdlib Operasyonu ve Vize Oyunları!

İktidarın bütün yanlışlara rağmen geçtiğimiz yıl yapılan Fırat Kalkanı Harekâtı sınırlarımızdaki terör yapılanmalarını bertaraf etmek adına doğru bir adımdı. Şimdi ise İdlib’te Rusya ve İran ile birlikte oluşturulmaya çalışılan çatışmasızlık bölgesi aynı Fırat Kalkanı’nda olduğu gibi doğru bir karardır. Ancak abartılmaktaydı. Çünkü İdlib operasyonu Rusya’nın bir planıydı. Sınırlarımızda haritaların yeniden çizilmesini hedefleyen, bunu yapmak için otuz yılı aşan bir süreden beri Türkiye’yi tehdit eden terör örgütü ile iş tutan ABD’den stratejik olanı bir yana sıradan bir müttefik bile olmazdı. Ayrıca haklarında 15 Temmuz gibi bir felaketin yaşanmasına sebep oldukları iddiasıyla tutuklama kararı bulunanların iadesi ile ilgili kulağının üstüne yatmaya devam eden ABD’nin bu tavrı düşmanlık gösterisinden başka bir şey sayılmazdı. ABD daha da küstahlaşıp, Türklere vize verilmemesi kararını Büyükelçi John Bass’ın değil, bizzat ABD yönetiminin olduğunu açıklamıştı. Konsoloslukta çalışan bir kişinin tutuklanmasına karşı vizelerin askıya alınması kararı, bu kişinin 15 Temmuz sürecinde önemli görevler yaptığının bir kanıtıydı ve ABD’nin suçluluk telaşıydı…

Bunun yanında Irak’ta yapılan referandumun oldubittiye getirilmesi sürecinde her zamanki duyarsız tavrını gösteren ABD’nin uygulamaları da, politikaları da, bu bölgeye Afganistan’da olduğu gibi kalıcı olarak yerleşmek hesaplıydı. Çin ve Rusya’yı engellemek adına Yakındoğu üzerinde oluşturmaya çalıştığı hegemonyasını güçlü kılmak için Ortadoğu üzerinden bu bölgeyi tamamen kuşatmaktı. ABD’nin PYD’ye verdiği silah desteğinin amacı DAEŞ’e karşı mücadele etmek olmadığı açıktı. Kantonların birleştirilmesi ile Irak’ın kuzeyinin yakın gelecekte bütünleşmesi hedefinin BOP ile belirlenmiş bir yol haritası olduğu ortadaydı. Ankara, Tahran ve Moskova’nın Astana görüşmeleri üzerinden yakınlaşması sonrası, bu üç ülkenin ABD’nin yol haritasının önüne bir set koyma planı bölgedeki dengelerin ABD aleyhine bozulma ihtimalini ortaya çıkardı. İşte vize şantajıyla tansiyonun yükselmesinin başlıca sebebi aslında bu adımdır.[1]

İdlib operasyonu abartılmamalıydı!

Medya Türkiye’nin Fırat Kalkanı’na benzer bir operasyonla İdlib’e gireceği yönünde bir hava oluşturmaktaydı. Öyle ki MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Kerkük 82, Musul 83” diye başlattığı sıralamayı “İdlib 84, Afrin 85” diye sürdürenler bile çıkmıştı. Oysa İdlib konusunda durum çok farklıydı. Hatırlayınız:

- Fırat Kalkanı operasyonu, planları Genelkurmay Karargâhı’nda MİT ile birlikte planlanan, Dışişleri Bakanlığı’nın ABD ve Rusya ile eşgüdüm sağlamasıyla, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurları ile birlikte icra edilen bir operasyondu. İdlib operasyonu ise Rusya, İran, Suriye ve Türkiye’nin Astana’da vardığı mutabakatın devamıydı ve İdlib operasyonu; Esad yönetimi ile uluslararası toplumun ‘terörist unsur’ olarak görmediği isyancı silahlı grupların Astana’da vardığı çatışmasızlık mutabakatına uyulup uyulmadığını gözetlemek için tasarlanan üç operasyondan birisi olmaktaydı.

- Operasyonların ilki Suriye’nin güneydoğu sınırında, ikincisi güneybatısında başlamıştı. Rusya doğuyu İran ve Ürdün’le, batıyı Mısır’la kontrole almıştı. İdlib operasyonu da Suriye’nin kuzeybatısında yine Esad rejimi ile isyancı silahlı gruplar arasında varılan ateşkesin gözetlenmesi, ihlallerin raporlanması için icra edilecek bir operasyon kapsamındaydı. İdlib’in kuzey hattında kurulacak 14 gözetleme noktasından TSK (500 askerle), güney hattında kurulacak gözetleme noktalarından da Rusya, ateşkese uyulup uyulmadığını gözetlemeye başlayacaktı. TSK’nın bazı gözetleme noktaları, YPG’nin kontrolündeki Afrin’in güneyinde bulunacaktı. Bu da YPG’nin Akdeniz’e koridor açma arzusuna karşı TSK’ya önemli bir taktik üstünlük sağlayacaktı. Ancak, YPG’nin söz konusu hatta yönelmesine Rusya da, Esad da karşı çıkmaktaydı.

- İdlib operasyonunu diğer iki operasyondan farklı kılan faktör, gözetlenecek bölgede “terörist unsur” bulunmasıydı. Astana zirvesinde alınan kararları “Suriye devrimine ihanet” sayarak El Nusra, Ahrar’uş Şam gibi örgütlerden kopan ve rejim ile ateşkesi kabul edenlere savaş ilan eden silahlı grupların oluşturduğu “Heyet Tahrir El Şam-HTŞ” örgütü bunlardandı. HTŞ, Astana’daki son toplantıdan sonra Suriye’nin Hatay sınırında ve İdlib’de büyük ölçüde kontrolü ele geçirmiş durumdaydı. Bu yüzden, TSK’nın “ateşkes gözetleme” noktalarını tespiti ve bu noktalara intikali “güvenlik açısından riskli” bulunmaktaydı. Bu nedenle de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve bölgedeki “terörist olmayan” diğer grupların HTŞ’yi bertaraf etmesi için ayrı bir güvenlik ve asayiş operasyonu başlatılmıştı. Bu operasyona Türkiye karadan top atışlarıyla, Rusya havadan bombardımanlarla destek sağlamıştı.

HTŞ’nin bertaraf edilmesi sürecine ABD de destek çıkmaktaydı. ABD ile Rusya arasında bu konuda bir mutabakat vardı. Dolayısıyla Türkiye’nin İdlib’e asker göndermesine ABD de aslında sıcak bakmakta ama, kontrol dışına çıkmasın diye ters tavır takınmaktaydı. Özetle İdlib operasyonu; Rusya’nın orkestra şefliğinde yapılmaktaydı. Yani Türkiye’nin savaşa falan gittiği yoktu. İdlib operasyonu, Başbakan Binali Yıldırım’ın söylediği gibi bir “barış operasyonu” ve Esad ile Rusya’nın mutabakatıyla yürütülüyordu. Fırat Kalkanı’nı sınır ihlali gerekçesiyle BM’ye şikâyet eden Esad’ın İdlib’deki TSK unsurlarına sessiz kalması dikkatlerden kaçmamıştı.”[2]

Canlı yayında Doğu Perinçek’e açıkça:

“Türkiye'nin en az oy alan partisini; Rusya, Suriye ve İran resmi heyetle görüşmeyi kabul edecek kadar neden dikkate alıyordu? Sizin bu gücünüz nereden kaynaklanıyordu? Türkiye'nin geleceğinde Vatan Partisi'nin olduğunu onlar görüyor ve Türkiye ile arayı düzeltmek istiyorlarsa, bunu yapmak için neden Türkiye'de en az oy alan bir partinin liderini aracı kılıyordu? Putin’in, “Türkiye'de biz Kemalistleri yönetimde görmek istiyoruz” sözleri bütün bu ilişkileri açıklamaya yetiyor muydu? Halkta karşılığı yoksa Vatan Partisinin gücü nereden çıkıyordu?” sorularını yönelten ve bunaltan Kübra Par bir türlü doğru ve doyurucu yanıtlar alamıyordu.

Abdurrahman Dilipak’la Soner Yalçın’ı ve Doğu Perinçek’i “Erdoğan’ı savunma” hattında buluşturan sebepler (veya merkezler) ne olaydı?

Bay Dilipak şöyle uyarmaktaydı:

“Senaryo netleşiyor. Türkiye’yi, diktatörlük, soygun ve teröre destek vermekle, kara para cenneti olmakla suçlayacaklar. Libya’da savcılık, büyük çoğunluğu Türkiye ve Katar’da bulunduğu ileri sürülen 826 kişi hakkında tutuklama kararı verdi. Bunların arkası gelecek. Bu başlık altında oluşturulan 5000 sayfalık dosya 5 yıldır masalarında bekliyor. Yurtiçi ve yurtdışından telefon kayıtları, videolar, hacklenen e-mail dosyaları, server’ler… Sadece AKP, bazı bakanlıklar ve resmi kurumlar yok bu dosyalarda, bazı şirketler, patronlar, gazeteciler, bürokratlar, STK’lar, herkes var… Aha bunu bir kenara not edin, 15 Temmuz’un 2. Dalgası böyle geliyor. Siz belediye başkanları, il ilçe başkanları ile uğraşadurun… Tabii, bu arada bölgede ABD’nin çarkına çomak sokan herkes, Erdoğan’ın, AKP’nin işbirlikçisi, tetikçisi çıkacak. Onlardan para ve uçkur peşinde olanların kasetleri ortaya dökülecek, paracıklarına el koyacaklar…”[3]

Bay Soner Yalçın ise şöyle yakınmaktaydı:

“Erdoğan nefreti gözünü kararttığı için değişen bölgesel dengeler, yeni ittifaklar üzerine siyaset üretmek istemeyenler aldanmaktadır. Evet, Erdoğan'ın dış politikası büyük hataydı. Türkiye'ye büyük zararı oldu. Ama bugün realite Erdoğan'ı; Rusya, İran, Suriye ile aynı masaya oturtuyor. Bu masaya gözümüzü kapatabilir miyiz? Bu dış politik gelişmeyi görmezden gelip aynı sözleri-yazıları tekrarlamayı mı sürdürmek lazım? Bozanlar bozduğunu toparlamaya çalışıyorsa aynı sözleri tekrarlamanın kime yararı var? “Hangi nedenle olursa olsun” bugün emperyalizm ile Erdoğan karşı karşıya geliyor ise, bu politik gelişme suskunlukla karşılanabilir mi? Erdoğan, İran, Rusya ve Suriye ile yan yana geliyorsa bu konuda suskun kalınabilir mi? Keza… “Erdoğan gitsin” diye ABD'nin vize ambargosuna sevinilebilinir mi? Yapmayınız. Bu ruh çöküntüsü, insanın kendine ihanetidir… Erdoğan bizim haklı çıktığımız yere/yanımıza geldi ise, biz bulunduğumuz yerden niye “aman yan yana görünmeyelim” diye utanıp kaçalım? Bu kendine güvensizliktir.”[4]

Dilipak’ın diğer küstahlığı!

Abdurrahman Dilipak 17 Ekim 2017 tarihli Yeni Akit’te “Bu işler böyledir!” başlığı altında:

“Yıllar önce Erbakan’ın vefatından önce, mal varlığını çocukları arasında taksim etmesini, davaya ait fonu da oluşturulacak bir mütevelliye devredilmesini yazmıştım… Ve sonuç, Erbakan’ın vefatının yıldönümünde, ailesi ve Saadet Partisi bile maalesef bir araya gelemedi. Kardeşi, oğlu, gelini, damadı, kızı nerede duruyor? Selametköy arazisi ne oldu mesela? Milli Görüş, Adil Düzen İslam dünyasını bir araya getirecekti, gelinen noktada aile bile bir araya gelemedi. Ne oldu da bu işler bu noktaya geldi?.. (Biz) SP’yi eleştirirken, AKP’liler; içinden doğup geldikleri bu hareketin vardığı noktaya bakıp, kendilerine çekidüzen vermeliler. SP’nin başına gelenler, AKP’nin de başına gelebilir… Bugün Milli Görüşçüler için söylediklerimi, yarın iş işten geçtikten sonra AKP’liler için söylemek istemem…” şeklinde üstatlık taslarken küstahlaşmıştı. Çünkü Dilipak’ın kendi aklınca dalga geçmeye çalıştığı Kur’an kaynaklı Adil Düzen’i de, İslam Birliği’ni de emreden Cenabı Allah’tı. Erbakan sadece Hakka tercümanlık yapmıştı. Ve hamdolsun ki, şimdiki ucuz ve uyuz kahramanlar gibi AB hayranlığı, ABD hizmetkârlığı ve BİP eşbaşkanlığı yapmamıştı.

Bay Dilipak’ın güya AKP’ye, kötü akıbetinden koruyacak uyarılar yapmak bahanesiyle, İbretlik örnek diye Erbakan Rahmetliyi ve Milli Görüş partilerini misal vermesi, tam bir şeytani şarlatanlıktı. Her şeyden önce Erbakan Hoca ülkemizde, İslam âleminde hatta yeryüzünde insanlara Batılın ve barbarlığın temsilcisi olan Siyonizm’i, ve alternatifi olan Adil Düzen’i tanıtmayı ve Müslümanları diriltip-cesaretlendirip şuurlandırmayı başarmıştı. Yahudi Lobileriyle, sizin itirafınızla bir Dış Proje olan AKP’nin irtibatını sağlayan akıl hocalarından birisi olarak şahsınızın da, Sn. Erdoğan’ın da en şerefli başarınız, Erbakan’a ve Haklı davasına hıyanet karşılığı iktidara taşınmanızdı. Yani Milli Görüş öyle bir davaydı ki, Ona hıyanet bile, Siyonist odaklar nezdinde sizlere neler kazandırmıştı… O saydığınız ve Erbakan’ın yanlışlıkları gibi takdime çalıştığınız bazı durumlar ve sorular bile, Muhterem dayınız Hasan Aksay gibi Zevatın ve zatınız gibi zerzevatın fırsatçı ve istismarcı tavırlarınızın sonuçlarıydı. Acaba, Milli Görüş partilerinin bütün hataları toplansa, AKP’nin bir günlük talan ve tahribatlarına ulaşır mıydı? Haçlı Batının dümen suyunda, savaş gemileriyle ve İzmir Çiğli üssüyle Libya saldırısına fiilen destek çıkıp on binlerce masum Müslümanın katline ortak olmanızın günahı… Ve ayakkabı kutularında-buzdolaplarında saklanıp yabancı bankalara yatırılan on milyarlarca dolarlık vurgunların hesabı, hem de çok yakında sorulacağı zaman, bakalım hangi deliğe saklanılacaktı ve kimler sahip çıkacaktı?

'Erdoğan'a yakın 283 kişinin ABD'ye girişi yasaklanır mıydı?”

Gazeteci Nevzat Çiçek, CNN Türk'te katıldığı yayında Ankara-Washington arasında yaşanan krize ilişkin yaptığı değerlendirmede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakın olan 283 kişinin ABD'ye girişinin yasaklanabileceğini açıklamıştı.[5]

ABD'li yazar Michael Rubin: “Erdoğan artık yolun sonuna geldi” diyecek kadar küstahlaşmıştı!

ABD'li neo-con yazar Michael Rubin, sosyal medya hesabından Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ı hedef almış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında Türkçe mesajlar paylaşmıştı. Rubin; "Recep T. Erdoğan, artık yolun sonuna gelmiştir. Erdoğan yolsuzluklar yapmasaydı ve cehalet içinde olmasaydı, insanlar kendisine hakaret etmezlerdi" Fetullah Gülen de 2013'e kadar Erdoğan'ı destekledi. Erdoğan herkesi kandırdığını düşünmektedir. Acaba Erdoğan, Katar parasıyla ödeme yapamadığı zaman gerçekte kaç kişi kendisini izleyecektir? Acaba Erdoğan, çaldığı paralarını nerelerde sakladığını bilmediğimizi mi zannetmektedir?"[6] sözleriyle neye dayanarak şantaj yapmaktaydı?  

ABD’nin Türkiye’de İç Savaş Çıkarma Hazırlığı!

Meşhur Ziverbey köşkünde işkence iddialarıyla anılan bir dönemin en etkili MİT yöneticisi Hiram Abbas'ın öldürülmesi olayından yola çıkarak bir dönemi anlatan bir kitapta; Amasya özelinde bir noktaya dikkat çekiliyordu. Dönemin Amasya Belediye Başkanı CHP'li Gündüz Türem, CHP'li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'i arayıp ilinde dolaşan ABD'li ile ilgili şunları söylüyordu: "ABD'nin Ankara Büyükelçiliğinde 2. kâtip olduğunu söyleyen ABD'li Alexander Peck isimli kişi ilginç sorular sordu bana: 'Amasya'da alevi-sünni oranı nedir? Burada sağcı mı vardır daha çok solcu mu? Buradaki çatışmalar daha çok mezhepsel sebeplerle mi çıkıyor, etnik mi ideolojik mi?' Benzer soruları Çorum'da da sormuş" Bakan ise Amasya Valisini arayarak, ABD'li yetkilinin kibarca göz hapsine alınmasını istiyordu. Ama göz hapsine alan vali bir süre sonra merkeze çekiliyor ve bir daha hiçbir ilde görev yapamıyordu!

Biliyorsunuz İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, ABD İstanbul Başkonsolosluğu çalışanı N.M.C.'nin eşi ve oğlu FETÖ örgütüne mensup olduğu iddiasıyla Amasya'da yakalanmış ve gözaltı kararı gereği İstanbul'a yollanmıştı. Terör örgütünde yönetici konumunda oldukları iddia edilen bu kişilerin eşi ve babası olan elçilik görevlisi N.M.C. de ifade için savcılığa çağrılmış ve ABD Büyükelçiliği bu olaydan sonra Türkiye'deki vize işlemlerini askıya aldığını açıklamıştı. Müttefik konumundaki 2 ülke arasında vize restleşmesine sebep olacak kadar önemli(!) görülen bu konu akıllara başka soruları hatırlatmıştı.

Neden acaba, ABD büyükelçilik çalışanları her dönem Amasya'ya özel bir önem gösteriyor ve düzenli olarak burayı ziyaret ediyorlardı? Türkiye'den ayrılmaya hazırlanan Büyükelçi Bass'ın da Amasya-Çorum-Artvin çevresine ilgisi nereden kaynaklıydı? ABD büyükelçiliği çalışanı N.M.C.'nin FETÖ'de yönetici konumundaki (abla konumunda) eşi ve oğlunun da Amasya'da yakalanması nasıl okunmalıydı? ABD'li diplomatların ve FETÖ terör örgütü mensuplarının ve yöneticilerinin Amasya merakının altında ne yatmaktaydı?

Anadolu tarihinin en büyük Alevi-Sünni isyanı olarak kabul edilen Babai İsyanının Amasya ve çevresinde yaşandığını hatırlarsak, Türkiye'de yeni bir çatışma arzulayanların tarihsel çatışma coğrafyasına böylesine yakın alakasından şüphe duyanlar haksız mıydı? Son olarak; Türkiye'yi bölmek isteyen iç ve dış unsurların ilgilendiği bölgelerin, bu unsurların bugünkü yerli işbirlikçisi FETÖ'nün elemanlarının Amasya'da yakalanması arasındaki ilişki araştırılmaya değer bulunmaz mıydı? sorularının doğru yanıtları bizi önemli bulgulara taşıyacaktı.

İki Dünya Savaşını bilen Mason Üstadın 3. Dünya Savaşı kehaneti bir Siyonist planı olmasındı!?

Albert Pike adlı mason üstadının 1871'de yazmış olduğu gizemli bir mektup, dünya savaşları hakkında sıra dışı kehanetler içeriyordu. Aslında mektup kehanetin de ötesinde dünya savaşlarının planı gibi duruyordu. İlluminati Üyesi Olan Mason Albert Pike bu mektubunda birinci ve ikinci dünya savaşını planlıyor ve dedikleri yıllar sonra aynen oluyordu. Her iki planlı kehaneti de gerçekleşen Albert Pike olay mektubunda 3. dünya savaşı için de kehanette bulunmuşlardı.

Olay kehanet mektubundan önce sizlere Albert Pike’nin kim olduğunu hatırlatalım. Albert Pike 1850'li yıllarda Masonluk şebekesine katılmıştı. Büyük fayda ve yararlılıklar göstermiş olacak ki, bundan tam 9 sene sonra 1859 yılında Albert Pike Mason Üstadı yapılmıştı. Amerikan Bağımsızlık Savaşı devirlerinde Albert Pike de orduya katılmış, Meksika-Amerika Savaşı sırasında orduda uzun süre görev yapmış ve 22 Kasım 1861 tarihinde generalliğe çıkmıştı. Albert Pike'nin Ku Klux Klan üyesi olduğu da konuşulmaktaydı. Pike, 1891 yılında 81 yaşındayken özofagos darlığı denen rahatsızlık sebebiyle hayatını kaybetti. Bütün hayatı boyunca şairlik ve yazarlığa da merak salan Pike'nin birkaç eseri bulunmaktadır. Şiir kitaplarının yanı sıra Masonluk hakkında yazdığı Morals and Dogma adlı kitap, en ünlü eseri sayılmaktaydı. Albert Pike 1871 yılında kendisi gibi Mason üstadı olan Giuseppe Mazzini'ye bir mektup yazmıştı. Bu 'kehanet' mektubu 1950'li yıllarda William Guy Car adlı eski bir İngiliz istihbarat subayı tarafından British Museum'da bulunacaktı. William Guy Car bu mektubu Quoted in Satan: Prince of This World adlı eserinde yayınlarken mektubun içeriği herkesi şaşkınlığa uğratmıştı.

Albert Pike'nin yazdığı mektup dünya savaşlarıyla alakalıydı. Henüz gerçekleşmeden bazı savaşların çıkacağını vurgulamış, dahası bunların sebeplerini ve tarihlerini bile yazmıştı. Albert Pike'nin kehanet mektubunda aynen şunlar yazılıydı:

-İlluminati'nin amacına ulaşması için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız. Bu sebeple Rusya'da Çar'ı (Çarlığı) zayıflatıp, ateizmi ve Komünizmi hâkim kılmalıyız.

Birinci Dünya Savaşı planı

-Ajanlarımız vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız. Ve I. Dünya Savaşı sonrası, Komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki, tüm hükûmetleri yıkabilelim ve tüm dini düzenleri zayıflatabilelim.

2. Dünya Savaşı

-Ardından II. Dünya Savaşı'nı çıkarmalıyız ve bunu gerçekleştirmemiz için; Faşistler ve Komünistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız. İsimleri Nazi olacak olan Faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin'de İsrail devletini kurmalıyız. İkinci Dünya Savaşı sürecinde Uluslararası Komünizmi mutlaka Hristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırmalıyız. Toplumlara ölçülü bir şekilde Son Çöküşü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için çok lazımdır.

-Üçüncü Dünya Savaşı'nı çıkarmamız için; İslam Aleminin liderleri ve Siyonistler arasındaki ajanlarımız vasıtasıyla, ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız. Ve bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve İsrail Devleti'nin birbirlerini yok edecekleri şekilde programlanmalıdır. Bu hengâme içinde diğer milletleri bu konuda, fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız. Nihilistlerin ve Ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizmin ve dinsizlik düzeninin etkisi ortaya çıksın.

Artık yandaş yalakalar bile şu gerçeğin farkındaydı!

ABD, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye'yi elden kaçırdı. İngiltere de bunu fırsata çevirmeye başladı. Ve ilişkileri olabildiğince yukarı taşıdı. Türkiye, İngiltere ile yakınlaşırken Katar'la da ilişkilerini zirveye çıkardı. Tabii bu durum, Amerika Birleşik Devletleri için büyük riski barındırmaktaydı. Barzani olayı ile iyice belli oldu ki Türkiye'nin yaşayacağı son sorun Kürt Kartıydı. Pentagon, İngiltere'yi güçsüz bırakmak için Türkiye'nin üstüne gitmeye başladı; Türkiye içindeki ve dışındaki Kürtler'i kışkırtarak bunu yaptı. Evet! 15 Temmuz darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı; ancak Pentagon, Kürt oyununu bir kez daha sahaya sürmekten sakınmadı. Barzani ile tarihinin en yakın dönemini yaşayan Türkiye, bir anda sınırda Barzani düşmanlığına uyandı. Barzani'yi yok etmek Türkiye için birkaç saatlik iş sayılırdı. Ancak ok yaydan çıkmıştı ve Kürtler, devlet hayaliyle yaşamaya başlamıştı. Bu hayalin sonu ya büyük mutluluk getirecek ya da büyük yıkım olacaktı. 'Pentagon kontrollü Kaos' ya da 'Pentagon kontrollü iç savaş' yöntemi, Kürtler üzerinden devreye sokulmuş durumdaydı. Filmin fragmanı piyasaya yeni çıkmıştı, eğer fragman yeterli ilgiyi görürse film büyük bir gişe yapacaktı. Türkiye, İran, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye'de büyük bir Kürt devleti ile sonuçlanırdı. Ancak Türkiye'nin içinde olmadığı bir planı kimse uygulayamazdı. Kontrollü kaosun planlanan şekilde başarılı olmaması halinde, burada en büyük acıyı Kürtler yaşayacaktı. Evleri, kentleri, vatanları dahil her şeylerini kaybetmiş olacaklardı. Milyonlarca kayıp verecek Kürtlerin kalanı, Afrika ülkelerine sığınmak zorunda kalacaktı.

Pentagon'un Yeni Dünya Düzeni, Ortadoğu merkezli yayılacaktı. Bu geçmişte de böyleydi ama yönetmenliği İngiltere tarafından yapılıyordu. Şimdi yönetmen koltuğuna elinde silahı olan Pentagon oturmak istiyordu. Pentagon, Ortadoğu, Afrika, Asya'da üç, Avrupa'da ise iki 'Beşgen' bina inşasına başlamıştı. Washington merkezli Pentagon'u dışarıya taşıyacaklardı. Ortadoğu'da inşa edeceği bina ise bugün Kuzey Suriye ile Kuzey Irak sınırında yer alan Rabia kentinde olacaktı. Rabia'daki Türkmenler soykırım tehdidiyle bölgeden çıkarılmış, yerine Kürtler taşınmıştı. Ve bizim kahraman iktidarımızdan tıs çıkmamıştı.

Aslında Barzani'yi harekete geçiren Mattis oldu! Ağustos ayının sonu gibi oradaydı... Ve 13 özel anlaşma yapıldı...

• 28'i Süleymaniye'de, 20'si Erbil, 13'ü Duhok'ta olmak üzere yeni açılanlarla birlikte Kuzey Irak'taki petrol kuyusu 79'a çıktı. Hepsinin anlaşması, Pentagon'un belirleyeceği şirketlere aktarılacaktı.

• Eski petrol boru hatlarının dışında yeni 6 hat daha Amerikan şirketleri tarafından yapılacaktı.

• Lockheed Martin, Erbil'in dışına silah fabrikası kuracaktı.

• Kuzey Irak sınırları içinde yer alacak bankaları da Washington belirlemiş olacaktı.

• Kuzey Irak'ta doların dışında hiçbir para birimi kullanılmayacaktı.

• Kuzey Irak sınırları içinde yaşayanlara, 'Süresiz Amerikan Vizesi' ve Pasaport sağlanacaktı.

• Barzani ve ekibinin komşularıyla yapacağı görüşmelerde, gözlemci sıfatı ile Amerikalı büyükelçi de bulunacaktı.

• Barzani tarafından kurulacak gizli istihbarat teşkilatı CIA ile ortak çalışacaktı.

• Amerikan askerleri ve özel güvenlik birimleri, Kuzey Irak sınır hatlarından sorumlu olacaktı.

Erbil'de yan yana çok büyük camii, kilise ve sinagog inşaatları başlatılacaktı.

• Barzani'nin ordusu, Amerikan askerleri tarafından eğitilip donatılacaktı.

• 2 önemli Amerikan üniversitesi, Erbil'de açılacaktı.

• İngilizce eğitim zorunlu tutulacaktı.

Bir de NASA, Erbil'de gözlem merkezi kuracaktı. Yani artık komşumuz resmen Amerika’ydı… Barzani de son Amerikalıydı...” Velhasıl büyük hesaplaşma kaçınılmazdı.

Halâ, Yahudi Lobilerinin temsilcisi ve medya tetikçisi gibi, Sn. Erdoğan’a tavsiye (kılıflı tehditler) eden Fehmi Koru şunları yazmaktaydı:

“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Vizeleri askıya alma işi büyükelçi John Bass’ın başının altından çıktı” tespitine, “Hayır öyle değil, dışişleri, ulusal güvenlik ve Beyaz Saray birlikte karar verdi” cevabını aldığımız Heather Nauert, gazetecilere şunu söyledi: “Kesinlikle gerilimin düşmesinden yanayız. Sakinleşmeyi umut ediyoruz. Diyalog içinde olalım istiyoruz. Ancak aynı zamanda Türkiye’nin devam eden soruşturmalarda ABD ile işbirliği yapmak isteyip istemediğine ilişkin kaygılarımız var. Umarım bir NATO üyesi olan Türkiye güvenlik alanında aramıza mesafe koymaya çalışmıyordur.”

Belli ki, ABD tarafı, bizde cumhurbaşkanı düzeyinde dile getirilen görüşlere dışişleri bakanlığının sözcüsü aracılığıyla açıklama getirmeyi kararlaştırmış. Mütekabiliyete hiç de uygun olmayan bir tavır bu. (Yani Cumhurbaşkanını küçümsemeye kalkışmış)… ABD, krizi sürdürmekten yana taraf olarak görünmek istemiyor ve Washington’dan yapılan her yeni açıklama Türkiye’nin niyetleriyle ilgili yeni bir kuşkuyu içinde barındırıyor. Son kuşkuyu herhalde not ettiniz: Türkiye’nin NATO üyesi olmasına rağmen güvenlik alanında ABD ile arasına mesafe koyduğu kuşkusu…

Eksen kayması

Türkiye o mesafeyi hayli zaman önce koydu, şimdi de koruyor. Ülkemiz Rusya ve İran’la birlikte hareket ediyor, Suriye ile de arayı düzeltme niyetinde olduğunu belli ediyor; hemen hepsi NATO üyesi olan Batı ülkelerinin uyguladığı silah ambargosunu alternatif kaynaklara başvurarak aşmaya çalışıyor… Türkiye’nin NATO’yla bağlılığı da pamuk ipliğiyle; ara ara “Rusya öncülüğündeki Şanghay Beşlisi içerisinde yer alsak daha mı iyi?” sorusu eşliğinde bir tartışma da yürütülüyor. Bir zamanlar “Yoksa eksen mi değişiyor?” kuşkusu dillendiriliyordu, şimdi nedense bu sorunun kapağı açılmadan eksende değişiklik yaşanıyor.

Acaba; Türkiye mi eksenini farklı yöne doğru çevirmeyi arzuluyor, yoksa Türkiye’yi dışına itme çabasına giren Batı mı? İşte hayati -ve tarihi- önemde bir soru budur. En önemli sebep, Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Ortadoğu bölgesi; daha doğrusu ABD’nin üzerine titizlendiği İsrail’in güvenlik mülahazaları… O konuda gelinen nokta başlangıçtan hayli farklı; İsrail’i çevresiyle barışmaya zorlayarak dengeleri oluşturmak hedefleniyordu, sonunda Netahyahu‘nun savunageldiği İsrail’i tehdit eden liderlerin yerlerinden edilmeleri ve ülkelerin güçlerini kaybetmeleri projesi benimsendi… SaddamKaddafiMursi gitti; Libya, Irak ve Suriye eski güçlerini kaybetti (Mısır ve Ürdün İsrail’le anlaşmalı). İran ise, o projenin doğrudan hedefi olmaktan ‘nükleer anlaşma’ ile kendisini kurtardı; ancak Trump’la birlikte İran yeniden hedef yapıldı. Bir zamanlar ABD ile birlikte ‘süpergüç’ iken bu konumunu ve bağlı ülkelerini kaybetmiş olan Rusya, değişim sarsıntılarından yararlanarak Ortadoğu’da yeniden bayrak sallayacağı bir duruma gelme gayretinde, kısmi başarılar da kazandı.

Ya Türkiye? Ülkemiz, son 15 yılın önemli bir bölümünde, (AKP ve Erdoğan döneminde) içerisinde yer aldığı bölgeye ‘örnek’ veya ‘model’ teşkil etmeyi amaçlamış ve dönüşümü ABD ile birlikte gerçekleştirmenin adımlarını da atmıştı. Ama şimdi; önce ‘örnek’ veya ‘model’ olma iddiasını, sonra da ABD ile birlikte hareket etme niyetini terk etmiş görünüyor. Peki, iyi bir şey mi bu? Üzerinde düşünülmüş… Artılar ve eksiler değerlendirilerek karara varılmış... Daha gevşek ittifaklarla devam edilebileceği düşüncesi hakim geldiği için bu yola girilmişse… Sonucu iyi olabilir elbette. Amaa, fark ettirilmeden bu yola itilmişse... İşte o kötü…!?

ABD’nin ‘vize işlemlerini askıya alma’ yaptırımı o kötü niyetin dışa vurumuna benziyor. Orantısız bir yaptırım bu. Karara Türkiye’nin verdiği tepki ise, ittifak ilişkilerinin kopmasını göze almayı da içeren başka bir kararlılığın dışa vurumudur…

Türkiye’nin bugünlerde yaşadıkları 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’nin karşılaştığı sorunlara fena halde benziyor. Dünya sistemi o zamana kadar Avrupalı bir devlet muamelesi gören Osmanlı’yı dışlamaya karar verdiğinde, yönetimde yer alan İttihatçılar bunun farkına varamadı ve birbiri ardına yanlış tercihlerde bulundu. Sonrasını biliyoruz. Arkasında böylesine vahim sonuçlara yol açmış bir tarihi deneyim bulunan bir ülkenin, bugün, (ABD Dış İşleri Bakanlık Sözcüsü) Heather Hanım’ın yaptığı türden açıklamalar eşliğinde önüne sürülen tuzaklara düşmemesi gerekir.” [7]

Evet Fehmi Koru açıkça Erdoğan’a: “Eğer ABD’nin ve Yahudi Lobilerinin güdümünden çıkar, yeni oluşumlara kalkışırsanız, sonunuz Osmanlı gibi olacaktır!” uyarısında bulunmaktaydı. Yanlış anlamayın, bu uyarılar, Rusya ve İran’a yaklaşıldığı için değil, İslam Birliği ve D-8 girişimi gibi Erbakan’ın projelerine sahip çıkmaması için yapılmıştı…


ÖNSÖZ

REYHANLI SALDIRISI VE ŞEYTANİ HESAPLARI

18 bin askerle Suriye provası Armageddon savaşının başlangıcıydı!

İsrail’de ynet haber sitesi, Ürdün’de 18 ülkeden 15 bin askerin katılımıyla Eager Lion 2013 askeri tatbikatının başlayacağını manşete taşımıştı. Haberde, 15 bin yabancı askerin tatbikat sonrası Ürdün’de kalmaya devam edeceği ve olası Suriye işgali için hazırlıklar yapacağı hatırlatılmıştı. Söz konusu haberi Batılı kaynaklara dayandıran “ynet” haber sitesi, iki hafta sürecek büyük askeri tatbikat sonrası 18 ülkeden askerlerin Ürdün’de konuşlanmaya devam edeceğini vurgulamıştı. İngiltere, Bahreyn, Kanada, Çek Cumhuriyeti, Lübnan, Pakistan, Polonya, Katar, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Yemen’in katılacağı ve kara harekâtını, lojistik ve insani yardım alanlarını kapsayacağı belirtilen Ürdün’deki askeri tatbikatta İsrail’in yer almayacağı, İsrail’in “kırmızıçizgisi”nin Hizbullah’a silah gönderilmesini önlemek olduğu ve bu konuda tetikte beklediği açıklanmıştı. Haberde ayrıca, Beyaz Saray’ın ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a “Suriye’de uçuşa yasak bölge oluşturulması planlarını sorduğu” ve Suriye’de olası bir uçuşa yasak bölgenin ABD, İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde oluşturulacağı yazılmıştı. Aynı haberde Ürdün Kralı Abdullah’ın “Suriye’deki iç savaşın ülkesine sıçramasından ve istikrarı bozmasından korktuğu” da yer almıştı. Bütün bunlar hadislerde Hatay Amik Ovasında yaşanacağı bildirilen Melheme-i Kübra – Armegeddon savaşının hazırlıklarıydı.[8]

ABD Saddam için hazırladığı tuzağı şimdi Erdoğan içinde mi kurguluyordu?

Hatırlayınız, Amerika Irak işgalini üç aşamada tamamlıyordu:

1.  Önce Saddam’ı şımartıyor, kışkırtıyor, İran’la savaşa tutuşturuyor, ardından da Kuveyt’e sokuyordu.

2.  Sonra, Barzani Peşmergelerini toplu isyana teşvik edip destekliyor ve Irak’a saldırtıyordu.

3.  Nihayet üçüncü aşamada ise, “kimyasal silah” yalanını ve Saddam’ın Kuveyt talanını bahane edip Irak’ı işgal ediyordu.

Şimdi aynı oyun Recep T. Erdoğan üzerinden Türkiye için tezgâhlanıyordu.

a)  ABD sırtını sıvazladığı Erdoğan’ı kandırıp “Kimyasal silah” bahanesi ve demokrasi teranesiyle TSK’yı Suriye’ye sokacaktı. Hatay Reyhanlı’da 50 vatandaşımızın ölümüne, bir o kadarının yaralanmasına yol açan patlamalarında Suriye’yi suçlamaya gerekçe olsun diye CIA-MOSSAD tarafından tertiplendiği sırıtmaktaydı.

b)  Ardından PYD ve PKK’yı, son sistem silahlarla donatıp TSK’ya saldırtacaktı.

c)  Sonunda “Suriye’yi işgalci ve Kürtlere zulmedici” bahanesiyle Türkiye’nin Güneydoğusunu işgale kalkışacaktı. ABD ve Rusya, Suriye sorununun çözümü için diplomatik yollarda ısrar ederken, Sn. Erdoğan’ın ille de silah ve savaş diye tutturması da, malum odakların bir kışkırtmasıdır ve Suriye’ye askeri müdahale sorumluluğunun tamamını Türkiye’nin sırtına yıkma tuzağıdır. Evet, böyle giderse, Saddam’dan ve Esad’dan ders almayan Erdoğan da aynı akıbete uğrayacaktı. Çünkü aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurması Sünnetüllahtı; yani doğal ve sosyal bir kuraldı.

Hatırlayalım, Reyhanlı saldırısı ve amaçları:

1.  Bu acımasız ve ahlaksız saldırı kesinlikle CIA-MOSSAD işiydi.

2.  Önceden Mobese kameraları devre dışı bırakılmış ve kör noktaları seçilmişti. Bu bazı resmi birimlerin işbirliğini gerektirirdi.

3.  Suriye PKK’sı, PYD elemanları veya El Kaide militanları taşeron olarak kullanılmış olabilirdi.

4.  Bir kişi patlayıcı taşıyan arabaya kalın bakır telle bağlanmış halde can vermişti. Belki daha önce öldürülüp hedef saptırmak için arabaya yerleştirilmişti. MOSSAD’ın benzer 9 büyük saldırısı belirlenmişti.

5.  ABD Büyükelçisi Ricardone’nin “suçluların yakalanıp adalet önüne çıkarılması için Türk hükümetine yardımcıyız” sözlerinin açılımı: “CIA ve MOSSAD elemanı yakalanırsa açığa vurmayın ve serbest bırakın” anlamına gelmekteydi.

6.  Hemen Suriye’ye savaş ilan eden Hükümet yetkilileri, niye Mavi Marmara saldırısında 9 vatandaşımızı katleden İsrail’in bu küstahlığını kof gürültülerle geçiştirmiş ve İsrail’e askeri müdahaleyi hiç düşünmemişlerdi.

7.  Saldırı duyulur duyulmaz, iktidar kurmaylarının, marazlı medyanın ve Amerikan taparlarının, çok önceden, özellikle öğretilip ezberlettirilmiş gibi hep bir ağızdan Suriye ve İran’ı suçlu göstermeleri ve İçişleri Bakanı Muammer Güler’in birkaç saat içinde “Suriye’deki rejim yanlısı bir örgüt ve bağlantılarının tespit edildiğini” söylemesi ve Beşir Atalay’ın “eylemci teröristlerin yurt içinden olduğunu” belirtmesi, Türkiye’yi, Suriye işgaline bulaştırmak için her türlü tezgâh ve taşeronların çok önceden ayarlandığını göstermekteydi.

“(Ey zalimler ve İşbirlikçi hainler!) “Siz (Tedirginlikle) Gözleyip bekleyin, (Çünkü) Biz de kesinlikle (Acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!” (En’am suresi: 157. Ayet sonu)

Cumhurbaşkanı Sn. Abdullah Gül’ün “fikri (zihniyet) değişiminde ve siyasi sivriltilme sürecinde” İngiltere’nin derin merkezi ve masonik mahfili sayılan Chatham House’nun katkısı önemli sayılırdı. Üstelik buradan çok özel ve resmi ödüller almıştı. Bu Chatham House (İngiliz Kraliyet Uluslararası ilişkiler Enstitüsü)nün 09 Kasım 2010 tarihinde, yani İngilizlerin Anadolu’yu işgal için 1918’de Çanakkale ve İskenderun’a çıkarma yaptıkları günün yıldönümünde Sn. Abdullah Gül’e taktıkları “Özel Kraliyet Madalyası” oldukça anlamlıydı. Bundan iki yıl önce de Sn. Gül’ü masonik bir makam olan “ŞÖVALYE” ünvanına layık bulmuşlardı. Aynı merkezlerce Milli Görüş’e sokulan, Genel Başkanlığa taşınan ve Erbakan’a savaş açıp ayrı parti kuran ve sonunda AKP’ye katılan Numan Kurtulmuş’un, geçen aylarda İngiltere’ye gidip, Chatham House’de kendi itirafıyla hazırlanıp eline tutuşturulan, “Türkiye yeni Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya nasıl model olabilir?” konulu bir Konferans verdiğini Tv.’lerden öğrenince; “Suriye’deki kavga kızıştırılacak, Türkiye “bölgesel aktör” rolüyle ve Batının taşeronu olarak olayın içine daha fazla sokulacak ve İsrail’le horoz kavgası bitirilip uzlaşma sağlanacak ki modellik görevini yerine getirebilsin!..” değerlendirmemizi arkadaşlarımız hatırlayacaktır. Ve zaten şimdi haber kaynakları ve Tv. kanalları: “11 Mayıs 2013’te, Hamas yöneticileriyle İsrail yetkililerinin Türkiye’de bir araya gelip uzlaşma yolları arayacaklarını” belirtiyor ve ne tesadüf, bundan bir gün sonra “Başbakan Erdoğan’ın 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da Obama tarafından ağırlanacağını” duyuruyordu. Yani “sadece Suriye’nin değil Hamas ve Hizbullah’ın da İsrail’in başını ağrıtan konumdan çıkarılması ve uyumlu hale sokulması hizmetlerini başarması karşılığı, Recep T. Erdoğan’ın Amerika’da resmen onurlandırılacağı açıklanıyordu. Bu arada Filistin halkının gazını almak ve İsrail pazarlığını meşrulaştırmak üzere, gazeteci uzman Mustafa Es-Savvaf “Hamas her ne kadar, siyasi politika ve programında İsrail’le yakınlaşan ve uzlaşan bazı taktik değişikliklere gitse de, asla İsrail’i tanıyan ve diplomatik ilişkiler kuran bir hareket olmayacağız!” açıklamasını yapmak zorunda kalıyordu.

Türkiye bölünmez!” palavralarıyla halkımızı oyalayan AKP iktidarına ve yandaşlarına rağmen Meclis Başkanı Cemil Çicek’e sunulan yeni anayasa taslağında BDP, fiilen federasyon öneriyor; Timaş yayınları Simla Yerlikaya’nın “Yeni Komşumuz Kürdistan” kitabını basıyordu. Oysa birkaç yıl öncesine kadar Sn. Recep T. Erdoğan “Biz Irak’ın bütünlüğünden yanayız, Kürdistan diye parçalanmasına fırsat tanımayız” diye hava atıyordu.

Prof. Dr. Ata Atun’un bu konudaki ilginç tespit ve tahlillerine bir göz atmak lazımdı.

“Suriye’de evvelki sene başlayan “Arap Bahar”ı olayları yeni bir aşamaya taşınmıştı. Bugüne değin Irak veya Libya’da olduğu gibi direkt olarak askeri müdahalede bulunmayan batılı ülkeler Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)” ve muhaliflere Türkiye, Ürdün ve Lübnan üzerinden sadece insani, mali ve lojistik yardım yollamakta, ÖSO mensuplarına gerekli olan askeri eğitimlerini de Ürdün’de yaptırmaktaydı. AB ve ABD ağız birliği etmişçesine daha önce “ÖSO’ya silah yardımı yapmama ve Suriye’ye de askeri müdahalede bulunmama” prensip kararını almışlardı. Ama şimdi artık, Hizbullah faktörü etkin olarak Suriye’de devreye sokulunca, taraflar ve tavırlar farklılaştı. Suriye’de artık aktör olarak sahnede sadece bir tarafta Beşar Esad diğer tarafta da “Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)” yoktu. “Diğer taraf” olarak tanımlanan yerde ABD, AB, Arap ülkeleri ve en önemlisi İsrail de vardı. Hizbullah Suriye’yi kendine üs olarak seçtikten sonra endirekt olarak İsrail de işin içine karışmak zorunda kalmıştı(!) Yeni aktörler sahneye çıkınca Beşar Esad’ın etrafındaki çember de daralmaya, boynundaki kıskaç her gün biraz daha sıkılmaya başlanmıştı. Ne kaçarı kaldı Esad’ın ne de uçarı, sonu yaklaşmıştı. Hizbullah’ın Suriye’ye taşınması ve kökleşmeye başlamasının ardından, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in açıkçası alarma geçmesi anlamlıydı. (yoksa kendilerine mazeret ve meşruiyet kazandırmak için mi Hizbullah kullanılmaktaydı?)

ABD ilk adım olarak ünlü kuruluşu CIA’yi devreye sokmuş, İnsansız Hava Araçları (İHA) ile öldürücü saldırılar yapma hazırlığına başlamıştı. Virginia’nın Langley kentinde İHA’ları hedefe yönlendirme subayları, Suriye’deki bazı bölgelerle ilgili büyük miktarda bilgi toparlamıştı. ABD Parlamentosu’nda Suriyeli muhalifleri eğitip silahlandırmak ve ekonomik destek sağlamak için Temsilciler Meclisi’nde gerekli yasayı çoktan hazırlamıştı. Dışişleri Komitesi Üyesi olan Demokratların önde gelen Temsilciler Meclisi Üyesi (Milletvekili) Eliot Engel de meslektaşlarına bu konuda destekte bulunmaları için gerekli çağrı yazısını dağıtmıştı. Söz konusu yasa illaki geçecek, ABD’nin İHA’ları da gerekli görülen her yeri bombalayacaktı. Ayrıca 80 milyar dolar gibi bir meblağ da bu işe ayrılmıştı. Ne hikmetse Demokrat ve insancıl (!) Avrupa’nın da Suriye’ye bakış açısı birden değişmeye başlamıştı. Suriye’yi 1920 yılında işgal edip Osmanlıdan koparan, Hatay, Lazkiye ve Suriye devletlerini kuran, Lübnan’ı Suriye’den 1926 yılında ayırıp, kukla bir devlet haline sokan ve her ikisine de sonradan 1946 yılında bağımsızlık bağışlayan Fransa ile Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni sınırları kendi elleri ile oluşturan İngiltere, Suriye’deki ÖSO’ya ve muhaliflere uygulanmakta olan silah ambargosunu Mayıs ayı içinde kaldırmak amacı ile AB Komisyonu’nu toplantıya çağırmışlardı. Gerekçeleri de Esad’ın kullandığı ağır silahların karşısında, ambargodan dolayı ÖSO’nun aciz kaldığıydı. Üstelik bu konuda AB Komisyonu’nu olumsuz bir karar alması durumunda pek takmayacaklarını ve Suriye’de Esad karşıtlarını silahlandırma kararlarını uygulayacaklarını resmi ağızdan açıklamışlardı.

Tüm bunlara ilaveten, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres de, Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Arap ülkelerini Suriye’ye askeri müdahaleye çağırmıştı. Bu Arap ülkeleri hem İsrail’in baş düşmanları olacaktı, hem de İsrail Cumhurbaşkanı baş düşmanlarını Suriye’ye müdahaleye çağıracaktı. Gerçekten de çok ilginç bir tezat ve yaklaşımdı. Aslında Şimon Peres’in bu çağrısı, dünyada uygulanmakta olan küresel politikaların hangi şeytani amaçlar taşıdığını yansıtmaktaydı.[9]

Tam böyle bir süreçte, terörist İsrail Suriye'ye yönelik üst üste hava saldırıları düzenliyor, Şam yakınlarındaki bilimsel araştırma merkezini ve diğer askeri tesislerini vuruyordu. ABD Siyonist Yahudi Lobilerinin kuklası Obama ise, bu saldırıları haklı buluyor, İsrail’i destekliyordu. İsrail "Suriye’den Lübnan’a gönderilecek füzeleri" ve "kimyasal silah tehdidini" bahane etse de aklı ve vicdanı olan hiç kimse bu palavraları yutmuyordu. Artık resmen ve fiilen, Suriye’nin parçalanması ve BOP hedefine yaklaşılması için; İSRAİL'in AKP'nin, EL KAİDE'nin, Amerikancı ARAP Yönetimlerinin hep birlikte ve aynı cephede Siyonizm’e hizmet ettiklerini ortaya koyuyordu. Ve tabi zalim ve hain Esed güçleri de, en acımasız ve ahlaksız katliamlarıyla, bu Şeytani cepheye mazeret ve meşruiyet kazandırıyordu. Bu şeytani planın Türkiye merkezi Hatay Yahudi göçmeni Papa Jorge Mario Bergoglio ise, Arjantinli Yahudi Hahamı Abraham Skorka ile yazdığı kitapta (Sobre El Cieolo y la Tierra - Cennette ve Yeryüzünde): "Osmanlı Türklerinin Masum Ermenileri katlederek, Alman Nazilerinin ise, mazlum Yahudilere karşı soykırıma girişerek, tarihin en vahşi ve şeytani kavimleri olduklarını ispatladıklarını" yazma küstahlığında bulunuyor, ellerindeki kanı, yüzlerindeki karayı bizim yüzümüze bulaştırmaya çalışıyor; ama daha önce "Papalık misyonunun basit bir parçası olmaktan gurur duyduğunu" söyleyen Fetullah Gülen'den hiç bir yanıt gelmiyordu. Evet, artık tarihi bir dönüşümle, hem Siyonist-emperyalist güçlerden hem de içimizdeki işbirlikçilerinden, artık birlikte kurtulmak gerekiyordu.

Ebu Bekir Sifil Hoca’nın (06.04.2013 tarihli Milli Gazete’de ve Suriye meselesiyle ilgili):

• Batılı güçlerce sürekli İran’ın “İslam’ın gerçek temsilcisi ve kahraman hamisi” pozisyonuyla Sünni İslam’a karşı öne çıkarılması

• Zalim ve Dinsiz Esed rejimine İran’ın İslami duyarlılıkla değil, ideolojik ve politik yaklaşımlarla destek olması konularındaki tenkit ve tedirginliği haklıydı. Maalesef İran, tarih boyunca pek çok defa Pers (Fars) ırkçılığını ve Şiilik itikadını İslam kardeşliğinin üstünde tutan tavırlar takınmıştı. Ancak, Ebubekir Sifil Hoca’nın, Suriye’deki karmaşanın ve kardeş kavgasının arkasında, Arz-ı Mev’ud hedefiyle bölge ülkelerinin bölünmesini ve yumuşak-küçük lokmalar haline getirilmesini isteyen Siyonist İsrail’in parmağının ve emperyalist güçlerin planının varlığı konusundaki kaygıları hesaba katmaması veya hafife alması ve hele bunları “BOP kapsamındaki karanlık kurgular şeklinde algılamanın İran propagandaları etkisindeki suni komplo kuşkuları” anlamında vasıflandırması yanılgıydı.

Ortadoğu merkezli İslam dünyasındaki gelişmelere, “Mezhep husumeti ve bölgesel güç olma rekabeti” penceresinden değil, iman-küfür muvazenesi ve Hak Batıl mücadelesi perspektifinden bakılması daha sağlıklı içtihat (yorum)lara yol açacaktır. Erbakan Hocamızın “çağımızda Hak’kın fikri ve siyasi temsilcisinin Milli Görüş; Batıl’ın fiili ve merkezi temsilcisinin ise Siyonizm ve ABD Yahudi Lobileri olduğu” tespitlerini hatırlamakta fayda vardır. Kaldı ki, BOP çerçevesindeki 27 İslam ülkesinin parçalanması istikametinde nihayet Suriye’nin de işgal edilip bölünmesinin ve İran’ın hizaya getirilmesinin ardından, ırkçı Siyonistlerin asıl Türkiye’ye hücum edeceklerini Erbakan Hoca defalarca hatırlatmıştı. Bu arada, İslam Birliği’nin çekirdeği sayılan tarihi D-8’leri kuran Erbakan Hoca’nın İran’ı mihver ülkeler arasına almasındaki hedefi, hikmeti ve stratejiyi de çok iyi anlamak ve bu istikamette davranmak gerektiği de asla unutulmamalıydı.

ABD, Suriye, İsrail ve Türkiye ekseninde yoğunlaşan son gelişmeleri bir bütün olarak görmek ve değerlendirmek lazımdır. Eğer, İsrail’in 3 yıl sonra Türkiye’den özür dilemesini sadece iki ülkeyi ilgilendirdiğini düşünürseniz yanılırsınız. Bu arada, ABD Başkanı Obama’nın İsrail ziyareti ve bu ziyaret sırasında özür dilemenin yaşanması, hemen arkasından ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin bölgede turlamaya başlaması tesadüfen gelişen olaylar sanılmamalıdır. Bir adım daha ileri giderek, Suriye muhalefetinin 30 yıldır ABD’de yaşayan bir kişiyi geçici hükümetin başına getirmesi de ABD ve İsrail’in Esad sonrası nasıl bir Suriye yönetimi düşündüğünü ortaya koymaktadır. Tüm bu gelişmeleri takiben İsrail’in Suriye’yi füze ile vurması, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Bağdat’a giderek Irak’ın hava sahasını İran uçaklarına kapatması ricası(!) birlikte düşünüldüğünde Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Suriye ayağında artık sona doğru yaklaşıldığının alameti sayılmalıdır. Bu arada Obama’nın, “Suriye direnişine daha fazla müdahil olmalıyız” sözleri, özellikle de Suriye muhalefeti arasında ‘terörist ve ılımlı’ ayrımı yapan yaklaşımının ardından Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK) Başkanı Muaz El Hatib’in bu görevinden istifa ettiğini açıklaması, bölgemizde özellikle de Suriye’de işlerin giderek karıştırıldığının ve karmaşık bir hal aldığının ispatıdır” diyen Abdülkadir Özkan haklıydı.

Hürriyet yazarı, İsrail aşığı ve AKP yandaşı Fatih Çekirge İsrail’in özür dilemesiyle ilgili şunları söylüyordu:

“Önce İsrail’in özür dileme sürecine bakalım. Daha dün İsrail topraklarına iki füze düştüğünü bilirsek... İsrail’in devletlerarası ilişkilere diplomasi öncelikli değil, güvenlik öncelikli baktığını anlarız. Özrün temelinde yalnızca Obama yok. Daha önemli bir sebep var: Suriye... Suriye’nin Filistin’e verdiği silah desteği zaten biliniyor. Bu durumda Suriye’deki kaostan çıkacak (ve İsrail’in hedefi olacak) fanatik grupların kontrolü çok zor, yeni Bekaa vadileri oluşturması mümkün. Bu nedenle elbette Suriye’nin kaosa girmeden demokrasiye geçmesi (ve kontrol altına girmesi gerekir ve bu) süreçteki kilit ülke Türkiye’dir. Bu durumda Türkiye, İsrail için “mutlak işbirliği içinde olunması gereken” bir konumda görülmektedir. Aslında İsrail’le sıcak diplomatik ilişki Türkiye açısından da çok önemlidir. Türkiye’nin bölgedeki dengelerde söz sahibi olabilmesi için İsrail’le yeniden ilişki kurması gereklidir. Bu adımı ticaret açısından da turizm boyutuyla da önemlidir”[10]

Fatih Çekirge özetle: Suriye’nin işgali ve bölge ülkelerinin bölünmesi dâhil, Siyonist İsrail’in şeytani hedeflerine kolay ulaşması yolunda, AKP Türkiye’sinin kendisine destekçi olması ve işbirlikçilik yapması için, bu özür havucunun uzatıldığını itiraf ediyordu!

ABD, Suriye’de silah dağıtıyordu!

‘ABD’nin Suriyeli muhaliflere eğitim verdiği’ iddiaları ilk kez resmi olarak dillendiriliyordu. Suriye’de silahsız kimsenin kalmaması için, ‘ılımlı’ diye vasıflandırılan ve çatışmalardan uzak duran muhalifleri de silahlandırarak Müslümanların birbirini öldürmesi için çabalayan Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’deki iç savaşı kızıştırmak için Esad’a karşı ‘Suriyeli bütün sivilleri silahlandırdıklarını ve eğitip kışkırttıklarını’ itiraf ediyordu. Yahudi dönmesi John Kerry, böylece Suriye’yi karıştırdıklarını bizzat söylüyor ve ABD’nin resmi ağızdan yaptığı ilk açıklama olma özelliğini taşıyordu. Kerry, Katar’ın başkenti Doha’da yaptığı açıklamada “detaylara girmek istemediğini ancak Amerika’nın yanı sıra ‘birçok ülkenin’ bu eğitime destek verdiğini” de söyleyip, Türkiye’ye işaret ediyordu. Kerry, amaçlarının Suriye Devlet Başkanı Esad’ın ‘savaş makinelerini kısıtlamaya yönelik olduğunu’ iddia ediyor ve New York Times da Amerika’nın Suriyeli muhalifleri eğittiğini isim vermediği yetkililere dayanarak yazıyordu.

Suriye’de büyük hazırlık yapılıyordu!

Suriye’de Esad rejimi ile muhalifler arasındaki çatışmalar tüm şiddetiyle devam ederken, savaşın baş kışkırtıcısı ABD, İngiltere ve Fransa’nın da Ürdün’de iki kampta Özgür Suriye Ordusu mensuplarına eğitim verdiği ortaya çıkıyordu. Alman Der Spiegel dergisi, Suriyeli muhaliflerin silahlı kanadı Özgür Suriye Ordusu üyesi gerillaların Ürdün’de iki ayrı kampta ABD tarafından eğitildiğini yazıyordu. Haberde, Ürdün’ün kuzeyinde ve güneyinde yer alan askeri kamplarda, son 3 ayda 200 Suriyeli muhalife eğitim verildiği belirtiliyordu. Der Spiegel, ABD’lilerin Suriyeli muhaliflere daha çok tanksavar füzeleriyle eğitim verdiğini söylüyor. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriyeli muhaliflere eğitim vererek, Esad sonrasına hazırlık yaptığı belirtildi. Ürdün’deki iki kampta 1200 Suriyeli muhalife askeri eğitim verileceği de ileri sürülüyordu. Özgür Suriye ordusu üyelerine eğitim veren ABD’liler askeri üniforma giyiyordu. İngiliz Guardian gazetesi ise yayınladığı bir haberde, Ürdün’de ABD’nin yalnız olmadığını İngiliz ve Fransız askerlerin de, Suriyeli muhaliflere eğitim verdiğini yazıyordu. Bazı Batı medyalarında yer alan haberlerde ise, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Ürdün’de laiklik yanlısı muhaliflere eğitim verdiği iddia ediliyordu.

Belgeli Patriot gerçeği, ilgilileri şaşırtıyordu!

Patriotlar, yabancı bir ajansın, adı açıklanmayan bir Türk yetkilisine dayandırdığı haberle ilk defa Türkiye gündemine giriyordu. Önceleri Başbakan Erdoğan’ın haberi bile olmadığı anlaşılıyordu. Bir soru üzerine, “Patriotlar gelse benim haberim olurdu. Hem parayla mı alınacak, nasıl getirilecek?” diyordu. Başbakan’ın haberi dahi yokken Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘Evet, gelebilir.” açıklaması yapıyor, ardından yalanlanan patriotların Türkiye’ye yerleştirilmesi kabul ediliyordu. Sonra ‘tetik bizde” olacak diye telkinde bulunan Hükümetin, bu konulardaki zafiyeti her geçen gün daha net belirirken, patriotların İncirlik’teki Amerikan üssü ve Kürecik’i korumak için Türkiye’ye yerleştirildiği ortaya çıkıyordu. Ve asıl hedef, Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi, “Güneydoğumuzun koparılmasına razı olmayacak Milli Güçlerimize ve kendi üslerimize karşı kullanılmak üzere patriotlar ülkemize yerleştiriliyordu” Böylece Suriye tehdidi nedeniyle Türkiye’nin kendi topraklarını korumak üzere NATO’dan istediği ve Şubat ayı ortalarında Adana, Gaziantep ve Kahramanmaraş’a yerleştirilen Patriot füze bataryalarının başka bir hikâyesi daha ortaya çıkıyordu.

WikiLeaks tarafından sızdırılan ABD Dışişleri Bakanlığı kriptolarına göre, 2009 yılının Kasım ayında, o zamanki ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in, dönemin ABD Savunma Bakanlığı Füze Kalkanı Özel Temsilcisi Ellen Tauscher’e, Patriotların İncirlik’teki Amerikan üssü ve Kürecik’i koruması için Türkiye’yi ikna etmek üzere taktikler geliştirdiği anlaşılıyordu.[11]

“Ön şartlarım yerine getirilmezse İsrail ile görüşmem” resti çeken AKP hükümeti, tükürdüğünü yalamaya devam ediyordu!

AKP Hükümeti İsrail ile özür dilemesinden aylar öncesinde kapalı kapılar arkasında görüşmeye devam ediyordu. Sır olmaktan çıkarılan bu görüşmeler Türkiye’nin Kanada Büyükelçisi Tuncay Babalı tarafından da doğrulanıyordu. Babalı kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta “Geçmişte yürütülen görüşmelerde çözüme çok yaklaşıldığı anlar oldu, ancak süreci Lieberman baltaladı” diyordu.

Şener: AKP’nin Suriye politikası İslami değil, Erdoğan İsrail’le gizli işbirliği mi yapıyordu?

Eski devlet bakanı ve Recep Beyin Milli Görüşe hıyanet arkadaşı Abdüllatif Şener, Başbakan Erdoğan’ın izlemiş olduğu Suriye politikasını eleştirip, “asıl hedefin İsrail karşıtı cephenin çökertilmesi” olduğunu söylüyordu. Özür palavrası sonrası emir-komuta zinciri çalışmaya başlıyordu. İki ay önce göreve başlamasına rağmen ülkemize ikinci ziyaretini yapan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry bir ayda dört kere Türkiye’ye geliyordu. Siyonistlerin sözde özür dilemesinin ardından ABD’nin Ankara’ya Gazze ve Hamas baskılarını arttırması bekleniyordu. Kerry’nin Türkiye’ye yaptığı ikinci Filistin çıkartması, “özür” palavrasının ardından Ankara’ya yeni emirlerin geleceğini gösteriyordu. Kerry’nin “İsrail üzerine düşeni yaptı, şimdi sıra sizde” düsturuyla Ankara üzerinde baskı yapmak için geldiği anlaşılıyordu.

Bu arada Kuzey Kore, ABD’ye açıkça kafa tutuyordu!

Güney Kore ile askeri ittifakı güçlendirip, Kuzey Kore’yi tahrik eden ABD, bölgede çevirdiği oyunları gerçekleştirmek hedefine yaklaşıyordu. K. Kore ordusundan yapılan açıklamada ABD hedeflerine yönelik operasyon için, “nükleer silahların kullanımı da dâhil olmak üzere” onay alındığı bildiriyordu. Kuzey Kore ordusu, nükleer silahların kullanımı da dâhil olmak üzere ABD’ye askeri operasyon başlatmak için nihai onay aldığını açıklaması dünyayı karıştırıyordu. Kuzey Kore haber ajansı KCNA’nın yayımladığı açıklamada, “Genelkurmay başkanının ABD’nin tehditlerine nükleer saldırı yoluyla karşı koyulacağını Washington’a resmi olarak bildirdiği’’ kaydediliyordu. Son gelişmenin ardından konuşan ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel ise, Kuzey Kore’nin elinde silah ve füzeler olduğunu ancak bunlarla nereleri vurabilecekleri konusunun net olmadığını söylüyordu. Hagel, “Ciddiye almamız gereken bir tehdit var” derken, Kuzey Kore’nin ABD’yi vuracak kapasitede silahlara sahip olmadığı vurgulanıyordu. Ancak, Güney Kore ve Japonya’daki ABD üslerinin tehdit altında olduğu konuşuluyordu. Öte yandan, Ortadoğu turu kapsamında Türkiye’ye de uğrayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, destek için Güney Kore’ye gitmesi dikkat çekiyordu.

Erbakan Hoca’nın Aytunç Altındal’a anlattıklarına göre:

“Refah Partisi’ni bekleyen büyük bir tehlikeler vardır. Türkiye’nin ekonomisi çıkmazdadır. Türkiye, taklitçi zihniyetle yönetiliyor. Bu adamlar (dış odaklı, çeşitli), kadrolar kuruyorlar, bunları iktidara getiriyorlar, kurdukları kadroları yıpranıncaya kadar kullanıyorlar. Sonra yıpranan kadroları ambara kaldırıyorlar. Ellerindeki yedek kadroyu iktidar yapıyorlar. Ambara kaldırdıkları kadroyu da yeniden cilalayıp, gerek görülürse iktidara getirmek için hazır bekletiyorlar. Böylece tahterevalli gibi, biri iniyor diğeri çıkıyor. İşte bu nedenle Demirel yedi defa gidip, sekiz defa geri gelebiliyor. Biz buna elbette karşıyız. Biz iktidara geliriz, gelmesine de… Ama sonra iktidarda kalabilir miyiz? Yani iktidarda başarılı olmamıza ve milli hedeflerimizi gerçekleştirme çabalarımıza müsaade ederler mi işte, o şüphelidir.

Biz bir şey fark ettik. Bugün Türkiye’de bizim iktidara gelmemizi daha önce engellemeye çalıştığı halde, şimdi bunu isteyen güçler var. Eskiden bize ilgi göstermeyen çevreler, şimdi bize hoş görünmeye uğraşıyorlar. Eskiden yolumuza engel koyanlar, şimdi engellerini çekmek ister gibi davranıyorlar. Adeta bizim iktidara gelmemizi ister gibi çalışıyorlar. En azından bize ilişmemeye özen gösteriyorlar… Bu adamlar bizim iktidara gelmemizi hoşgörüyle karşılıyorlarsa, bunda bir bit yeniği vardır.

Anladığımız kadarıyla, bu adamlar bizim iktidara gelmemize ses çıkartmamak kararı aldılar. Bizi iktidara geldiğimize pişman ve perişan etmeyi düşünüyorlar… Böyle bir planları varmış gibi geliyor bana. Yani iktidara gelmemize göz yumacaklar, ama bize iş yaptırmayacaklar. Önümüze akıl almaz engeller çıkaracaklar. Atacağımız her adımda bizi batırmaya ve başarısız kılmaya çalışacaklar. Hangi soruna el atsak, çözümü yokuşa sürüp, çok kısa zamanda bizleri beceriksiz olmakla ve korkaklıkla suçlayacaklar. Böylece bizleri umut olmaktan çıkaracaklar!

Elimizde Amerikalıların yayınladıkları stratejik araştırma enstitülerinin raporları var. Bunlara göre, Türkiye’deki askeri ihtilaller artık göze batıyor ve çözüm getirmiyor deniliyor. Bu nedenle daha başka yöntemler düşünüyorlar. Yani biz iktidara gelirsek hükümetimizi çalıştırmamak ve başarısız kılmak, oda olmazsa yeni yöntemlerle iktidardan uzaklaştırmak hazırlıkları yapılıyor. Bu raporlardan bizim çıkardığımız sonuç budur. Ama biz Allah’a güveniyoruz.”[12]

Dikkat buyurun, Erbakan Hoca Başbakan olarak Refah-yol iktidarını kuracağını, dış güçlerin “iktidarda başarısız kılmak ve Milli Görüşü umut olmaktan çıkarmak üzere” buna göz yumacaklarını ve hatta zemin hazırlayacaklarını tam 3 yıl öncesinden sezip söylüyor ve bu tahmini aynen gerçekleşiyordu. Ancak onların beklentisi aksine, Refah-yol iktidarında çok başarılı işler yapılıyor, tarihi atılımlar gerçekleşiyor ve sonunda “post modern müdahalelerle” hükümetten düşürülüyordu. Ve zaten Hoca iktidara sadece bir takım hayırlı icraatlar için değil, asıl Siyonist ve emperyalist odakların zulüm saltanatını yıkacak bir hesaplaşmada kullanılacak teknolojik harikaları (Türkiye’de ve bazı İslam ülkelerinde) hazırlamak, dünya ve bölge şartları olgunlaşınca kullanılmak üzere kahraman ordumuzun ilgili birimlerine bırakmak üzere Başbakanlığa geliyor ve o kısa süre içinde bu amacına ulaşıyordu,

Çünkü; “bütün yeryüzünde sözü geçecek ve Adil Düzeni yürütecek şartlar oluşturulmadan ve bugünkü ABD, AB ve İsrail engeli savuşturulmadan; değil ülkemizde ve bölgemizde, hatta bir köyde bile hükmümüzün geçmeyeceği gerçeğini” en iyi Erbakan biliyor ve buna göre dünyayı değiştirecek köklü tedbirler geliştiriyordu. Ne dediğimizi anlamak için biraz daha beklemek gerekiyordu. Erbakan’ın siyasi mirasını istismar etmek ve Siyonizm’in hedeflerine hizmet ettirmek üzere iktidara taşınan AKP eliyle hazırlanan tuzakların ise, kendi başlarına yıkılacağı unutuluyordu. Reşat Nuri Erol’un, Üstat Süleyman Karagülle’den naklen yazdıklarını özetleyerek, bazı bilgiler ve düzeltmeler de ekleyerek aktarmak istiyorum;

Kader Türkleri ve Türkiye’yi nasıl bir geleceğe hazırlamaktadır?

Türkiye “III. Binyıl Uygarlığı”nın kurucusu olacaktır. Kaderin Türkiye’ye böyle bir görevi yüklediği anlaşılmaktadır. Üç asırdır Türkiye Batılılaşmakta ama İslâmiyet’i bırakmamakta, hatta giderek İslâmiyet’e daha çok sarılmaktadır. Bugün Batılı olmayanlar ülkeler arasında Batı’yı en çok bilen Türkiye sayılmaktadır. Japonlar yazılarını Latince yapmamışlardır, dolayısıyla Japonya’nın sadece okumuşları Batılıdır, halk yine Japon kalmıştır. Türkiye’de yaşayanlar ise Latin harfleri sayesinde Batı’yı halk olarak kavramış, Avrupa’nın fıtri kanunlara ve ilmi-akli düsturlara uygun yanlarını almış, haksız ve ahlaksız yanlarından uzak durmaya çalışmıştır. İslâmiyet’i de dünyada en ileri şekilde anlamış durumdadır. Bugün “ADİL DÜZEN”i ortaya koyan başka bir ulus olmadığı gibi İslam Âleminde Erbakan hareketi kadar saygın, dünya genelinde ise Gülen Cemaati kadar yaygın bir hizmet oluşumu da bulunmamaktadır. Bütün dünyada Batı okullarını Gülen Cemaati kurmaktadır ve oralarda öğrenciler tercihen bu okullarda okumaktadır. Batılılar (ABD ve AB ülkeleri) kendi kültür emperyalizmini, ekonomik ve diplomatik destek verdikleri cemaat okullarıyla yaygın ve saygın hale getirmek isteseler, Ilımlı İslam safsatasıyla dinimizi ve devletimizi dejenere etmeye yeltenseler de, dünya dengelerinin değişmesi sonunda bu girişimlerin Türkiye’nin ve İslamiyet’in yararına olacağı açıktır. Hem “ADİL (EKONOMİK) DÜZEN”in hem de Gülen Cemaati hizmetlerinin, düşünce ve fikir olarak çıkışında İzmir Akevler’in payı unutulmamalıdır.

O halde Türkiye’nin geleceği ne olacaktır?

Bir gün gelecek, samimi Risale-i Nur şakirtleri ile sadık Millî Görüş Hareketi erleri ve diğer İslam hizmetçileri “ADİL DÜZEN”nin hâkimiyeti ve Milli Görüş Medeniyeti etrafında toplanacak, inşallah Kur’an’ın nurunu tamamlayacak, böylece Türkiye dünyadaki başrolünü oynayacaktır. Ancak hadislerde haber verildiği, tarihi ve fiili gelişmelerin de gerektirdiği gibi, Barbar Batılı güçlerle bir hesaplaşma yaşanıp Erbakan Hocanın bildirdiği “teknoloji harikalarıyla” Şeytanın orduları hizaya sokulmadan ve İsrail çıbanı kurutulmadan, saadet yolu açılmayacaktır.

İnsanları birbirine düşürmek ve ırkçılığı körüklemek için önce bazı kelimelere karşı alerji oluşturmak emperyalistlerin bir taktiği olmaktadır. Başlangıçta bu kelime “Kürt” idi; Kürt kimliğine ve Kürtçeye karşı alerji yaygınlaştırılmıştır. Kürt kelimesini ağzına almak da, Kürtçe konuşmak da yasaklanmıştır. Günümüzde ise tam tersine bu sefer karşıt bir alerji dalgası başlatılmıştır. Bu sefer “Türk” kelimesi hedef alınmıştır. AKP de buna katılmış ve anayasadan “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresini kaldırmayı isteyerek, alerjiyi daha ileri bir boyuta taşımıştır. Böylece Kürtler arasına atılan ırkçılık tohumları sulanıp büyütülmeye çalışılmaktadır. Yalnız burada bir çelişki vardır. “Türk bayrağı” demeyelim, “Türkiye bayrağı” diyelim diyorlar. O zaman en başta ülkenin adının değişmesi lazımdır. Türkiye ism-i mensub bir kelimedir. Aslı Arapçadır ve “Türkiye” şeklindedir. Sondaki şeddeli ya ism-i mensub “ya”sıdır. “Türklerin mensubu olduğu”, “içinde çoğunlukla Türklerin yaşadığı ülke” demektir. Anayasanın tarifi gayet açıktır. Vatandaş olan herkese “Türk” denir. Burada ırk veya din öne çıkarılmamıştır. Buna zorla ırk anlamı vermek ırkçılık ve ayrılık tohumlarını canlandırmak amaçlıdır. Önce “Türk” kelimesi çıkarılacak, sonra ülkenin adı ve bayrağı tartışılacak, ardından Türk olmayanların ayrı bir ülke olarak ayrılması gündeme taşınacak şekilde Şeytani projeler hazırlanmaktadır… Ne var ki bunların böyle planları varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardır.

Ve "Hayrül Makirin" olan, yani zalim hilekârların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit Müminlere zafer kapısını açan Yüce Allah; gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır. Birleşik Kürdistan oluşumuna ve Türkiye’nin parçalanmasına "barış kılıfı" geçirmek üzere PKK’nın yurtdışına çekilmesi bile İsrail’le ve NATO birlikleriyle yaşanacak bir kapışmada, Allah’ın izniyle TSK’nın işini kolaylaştıracaktır.

“Deki (Ey zalimler ve işbirlikçi hainler) Siz (tedirginlikle) gözleyip bekleyin; Çünkü Biz de kesinlikle (acı ve alçaltıcı akıbetinizi) bekleyip gözetlemekteyiz!” (En’am-157. Ayet sonu) ayeti, ümit ve teselli kaynağımızdır, dikkatle ve defaetle okuyup huzur bulmalıdır.

Çünkü ABD, AB ülkelerinin ve NATO birliklerinin desteklediği İsrail ile Türkiye arasında tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdır ve Batılıların Armageddon dediği, İslam kaynaklarının Hatay Amik Ovasında yaşanacağını haber verdiği savaş oldukça yakındır. İslam’ı ılımlaştırmak, Müslümanı protestanlaştırmak, böylece halkımızı Haçlı-Siyonist Emperyalizmiyle uyumlu hale sokmak üzere tertiplenen "Dinlerarası Diyalog" merkezi olarak Hatay'ımızın seçilmesi de oldukça anlamlıdır ve Armageddon'a hazırlıkla alakalıdır. Ancak paniğe kapılmamalı, Allah'ın vaadine ve Hz. Resulüllah’ın müjdesine iman ve itimat duyulmalı ve sadece düşmanı ve tezgâhını iyi tanımalıdır. Unutmayınız; tarihi her zaman kötüler ve kâfirler değil, bu sefer kahraman askeriyle beraber Türkiye'nin mü'minleri yazacaktır.


GİRİŞ

SURİYE SAVAŞI VE ARMAGEDDON’UN BAŞLAMASI

Başbakan Recep T. Erdoğan’ın her ABD ziyareti sonrasında, ülke ve bölge dengelerini etkileyecek önemli değişimler yaşanmaktaydı. Bütün bunları Sn. Erdoğan’ın planlayıp, ABD’nin aklına yatırıp uyguladığını sanmak saflıktı. Erdoğan maalesef daha önce sırtı sıvazlanan ve kahraman rolüyle komşu İslam ülkelerine saldırtılan Saddam Hüseyin konumundaydı ve maalesef ikbal ve iktidar hırsıyla, nasıl bir akıbete sürüklendiğini bile fark edemeyecek kadar havalardaydı. Aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurması değişmez bir sünnetullahtı. Anlaşılan ABD ve İsrail, kahraman Erdoğan üzerinden, TSK’yı Suriye’ye sokmaya, bir müddet pohpohladıktan sonra da, Türkiye’yi işgalci pozisyonuna sokup sıkıştırmaya, hatta saldırmaya hazırlanmaktaydı. Çünkü Siyonist Hristiyan olan NEOCON’lar, Armageddon’a inanmakta, bunun Hatay merkezli Türkiye-Suriye topraklarında yaşanacağı kanaatini taşımaktaydı ve patriotları, Türk askerine karşı kullanmak üzere Hatay’ın çevre illerine konuçlandırmışlardı. İşte Sn. Erdoğan, Batılı gâvurların ve özellikle ABD’li Yahudi odakların beklediği fırsatı sunmak ve Suriye işgaline taşeronluk yapmak üzere Beyaz Saray’da ağırlanmak şerefine layık bulunmuşlardı. Rahmetli Erbakan Hoca’nın tabiriyle “Hidayetleri kararanların, artık feraset gözleri de kapanıyor” ve önlerini-sonlarını göremiyorlardı.

Suriye ve Irak sınırlarımız fiilen kaldırılmış bulunuyordu!?

Son 2 yıl içinde 350 bin Suriyeli Türkiye’nin kucağına atılmıştı. Resmi rakamlara göre çadır kentlerde 192 bin, kendi imkânlarıyla evlerde kalanlar 160 bini bulmaktaydı. Sığınmacıların çoğu Hatay gibi sınır illerine yığılmıştı. Bu kontrolü imkânsız başıboş kalabalığı, Recep Erdoğan’ın sırtını sıvazlayan Avrupa ve Amerika başımıza sarmıştı. 870 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırı fiilen kaldırılmış, yarısı PKK/PYD, yarısı da El Kaide/El Nusra Cephesinin denetimine bırakılmıştı.

Dış destekli eski komünist artığı ve radikal İslamcı örgütlerin bütün lojistiği, silah ve milis dahil Türkiye’den sağlandığı iddiaları hâlâ yanıtsızdı. Hava limanlarımız milislerin sevk merkezi konumundaydı. Amerikan gazeteleri bile sürekli bunları yazıp durmaktaydı. Fakat, "Ana Haber Merkezi"nin otomatiğine bağlı yalaka ve yandaş medyamız hâlâ "Suriye Arap baharı” manşetleri atmaktaydı. Hatay fiilen işgal altındaydı. Gaziantep'te Suriyeli muhalif militanların 13 bomba imalathanesi olduğu konuşulmaktaydı. Hatırlarsınız, birinde "iş kazası" olmuş, fakat üstü kapatılmıştı.

Reyhanlı'da Suriyeli nüfusu Türkleri aşmıştı. Kendi döviz bürolarını, lokantalarını, işyerlerini kurmaya başlamışlardı. Adeta "kurtarılmış bölge" oluşturmuşlardı. Türkiye Cumhuriyeti'nin yasaları işlemiyordu. Sağlık kuruluşlarımız Suriyeli milisler için sahra hastanesine dönüşmüştü ve yurttaşlarımız gitmeye çekiniyordu. PYD’li teröristlerin, yabancı selefi çetelerin bölge halkına pervasız tehditleri ve son eylemler daha büyük riskleri besliyordu.

AKP hükümeti Reyhanlı'da "bütün zamanların şüphelisi"ni açıklıyor, El Muhaberat deyip çıkıyordu. Haydi velev ki Muhaberat yaptı! Yahu bu kargaşa ve katliamcıların asıl sebep olanları da önleyemeyerek sorumluları da kendileri olmuyor muydu?

CIA-MOSSAD bombası ve AKP'nin sorumsuzluğu

Hatay-Reyhanlı’da yabancı ajanslara göre 150 yurttaşımızı katleden bombalı terör saldırısından sonra ekranlara fırlayanlar yine zamanlamaya dikkat çekiyor, yine “Türkiye’nin büyümesini hazmedemeyenler” adres gösteriliyordu… Hatta “Banyas katliamını kim yaptıysa, Reyhanlı’daki saldırıyı da o yaptı” diyenler bile oluyordu. Sonradan hepsi Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat’ın yönlendirmesiyle THKP-C Acilciler’in yapmış olabileceğinde birleşiyordu. F4’ümüzün hâlâ nasıl düşürüldüğünü, neyle vurulduğunu saptayamayanların Reyhanlı saldırısının adresini bir kaç saat içinde belirlemesi, haliyle gayri ciddi görünüyordu. Bu tip saldırılarda bizi adrese götürecek ilk soru, “saldırının kime yaradığı” konusuydu. İçeride batı destekli silahlı teröristlerle uğraşan, güneyinde İsrail’in saldırılarına uğrayan zalim ve hain Esad rejiminin Türkiye’ye saldırması için süper ahmak olması gerekiyordu. Oysa Türkiye’nin Suriye’ye savaş açmasını Esad değil, Esad karşıtları istiyordu!

Saldırının zamanlaması

Saldırının adresini doğru tespit edebilmemizi sağlayacak ikinci parametre ise saldırının zamanlaması oluyordu. Nedense medyada zamanlama açısından öncelik, Erdoğan’ın Washington ziyaretine veriliyordu.

Oysa asıl zamanlama, ABD’nin geri adımlar atarak ilk kez Suriye konusunda Rusya’nın çizgisine geldiğini duyurması ve Cenevre Bildirisi’ni esas alacak bir çözüm anlaşmasıydı. “Dolayısıyla “kimin işine yarıyor” ve “saldırının zamanlaması” incelemelerinden çıkacak sonuç şudur: Reyhanlı’da bomba patlatanların hedefi, ABD’yi ve dolayısıyla Türkiye’yi Suriye’ye müdahaleye zorlamak ve Washington-Moskova uzlaşmasını baltalamaktır! Bu durumda bombaları patlatanlar CIA-MOSSAD’dır” diyen Mehmet Ali Güller gerçekleri yansıtıyordu.

Tayyip Erdoğan’ın NBC televizyonuna röportajda “ABD karadan girerse destekleriz” sözlerinin basına yansımasının ardından Başbakanlık “çeviri hatası” olduğuna dair bir açıklama yapıyordu. Açıklamada Erdoğan’ın uçuşa yasak bölge konusundaki soruya şöyle yanıt verdiği belirtildi: “Biz tabii başından itibaren bu işe olumlu bakıyoruz: Şu anda Birleşmiş Milletler Konseyi (bunu) masaya yatırır(sa); böyle bir kararı Birleşmiş Milletler Konseyi alacak olursa biz buna olumlu bakarız. Ve üzerimize düşeni de yaparız. Burada Birleşmiş Miletler Konseyi’nin üzerinde çok önemli bir görev var. Özellikle de Rusya ve Çin.” Bu açıklamada aslında Erdoğan’ın “Suriye’ye savaş ilanı” sayılabilecek sözleri söylediğini ortaya koyuyordu. Erdoğan, röportajda Suriye hükümetini kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmakla suçlarken, ABD’den de daha sert bir tavır sergilemesini istiyordu. “Rejimin kimyasal silahlar ve füzeler kullandığı ortada” diye konuşan Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama’nın eyleme geçmek için gerekli gördüğü “kırmızı çizgi”nin aşıldığını ileri sürüyordu. Üstelik Başbakan Erdoğan’ın Suriye’de uçuşa yasak bölge istemesi tepkiyle karşılanıyordu. Başbakanın bu teklifi, “Irak’taki film tekrarlanıyor. Irak’ın kuzeyinin bölünmesi gibi Suriye’nin kuzeyi de bölünüyor” şeklinde yorumlanıyordu. Erdoğan’ın önerisinin savaş ilanı olduğu yabancı basında da tartışılıyordu. Erdoğan’ın teklifi diplomatik ve siyasi çevrelerde “Irak’taki film tekrarlanıyor Irak şu an bölünmüş durumda. Bu süreç Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturularak başladı. Suriye’de de aynı yol izlenmek isteniyor” şekilde değerlendiriliyordu.

Kerry, Suriye “peşrevi” için Moskova’ya gidiyordu

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, G-8 zirvesi öncesinde Moskova’da meslektaşı Lavrov ve Devlet Başkanı Putin’le görüşmek üzere Moskova’ya gidiyordu. Gündemin ağırlıklı konusunu Suriye oluşturuyordu. 7 Mayıs’ta 2 günlük ziyaretle Rusya’nın başkenti Moskova’ya giden Kerry’nin Moskova ziyareti, Putin ile ABD Başkanı Barack Obama’nın 17-18 Haziran 2013 tarihlerinde Kuzey İrlanda’nın Lough Erne tatil merkezinde yapılan G-8 toplantısındaki ikili görüşmesinin hazırlığını yapma amacını taşıyordu. Putin-Obama görüşmesinin en önemli iki konusu, ABD’nin füze savunma sisteminden Rusya’nın duyduğu rahatsızlık ve Suriye’deki çatışma olacağı konuşuluyordu. Putin ve Obama’nın, her iki konuyu 5-6 Eylül tarihlerinde San-Petersburg’da düzenlenecek G-20 Zirvesi kapsamında da görüşecekleri bekleniyordu. “Rusya yönetimiyle tam ve sağlam ikili diyalogu kurma zamanının geldiğini” söyleyen Kerry’nin Moskova gezisi öncesinde ABD yönetiminin Suriye konusunda yaptığı açıklamalar, “zirve toplantısının hazırlığı” olarak değerlendiriliyordu. Bu arada ABD, İngiltere ve Fransa ile birlikte Birleşmiş Milletler’in (BM) Suriye’nin bütününde kimyasal silah incelemesi yapması için bastırıyordu. Suriye, BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun’un görevlendirdiği inceleme heyetine izin vermeyince, ABD yönetimi önce Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmış olabileceği yolunda “doğruluk derecesi kesin olmayan” bilgiler olduğunu açıklıyordu. Irak işgalinin dayandırıldığı “Saddam’ın kitle imha silahları bulunduğu” yalanı hatırlatılınca, Obama, “Suriye’de kimyasal silah kullanıldığını, ancak hangi yönetimin kullandığına ilişkin kanıt bulunmadığını” söylüyordu. Oysa Recep T. Erdoğan Esad güçlerinin kimyasal silah kullandığının kesin olduğunu savunuyordu!?

Silahlar, ABD’den İncirlik’e, İncirlik’ten ÖSO’ya gidiyordu.

ABD, Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) Türkiye üzerinden ilk muharebe malzemesini göndermeye başlıyordu. Sekiz milyon dolarlık asker karavanası ve ilkyardım malzemesi TIR’larla Halep’e taşınıyordu. Washington merkezli Suriye Destek Grubu (SSG) tarafından yapılan yardımın, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin daha önce İstanbul’da açıkladığı, muhaliflere yapılacak 123 milyon dolarlık yardımın ilk partisi olduğu belirtiliyordu. SSG yetkililerinin verdiği bilgiye göre, Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait kargo uçağıyla taşınan yardım, daha sonra TIR’lara yüklenerek Halep bölgesinde muhaliflerin kontrolündeki bir bölgeye gönderiliyordu. İsrail’in pazar günü sabaha karşı Suriye’ye yaptığı hava saldırısının ayrıntıları da ortaya çıktıkça, Suriye’ye dış askeri müdahalede bulunma zeminini yaratmak isteyen ABD ile İsrail’in birlikte planladığı netleşiyordu. Saldırı konusunda ABD’nin bölgedeki başlıca müttefiklerinin bilgisinin bulunduğu öne sürülüyordu. Saldırıyla eş zamanlı olarak, Suriye içindeki terör grupları da eşgüdüm halinde her yönden Şam’a saldırıya geçiriliyordu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Mayıs başında, “Ortaklarımızın Suriye’ye dış askeri müdahale niyetinde olduğunu sezinliyoruz” diyerek, ABD’nin İsrail’le birlikte planladığı saldırıya işaret ediyordu.

Kimyasal yalanına kimyası bozuklar inanıyordu!

Saldırı için, Irak işgalinde başvurulan “Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları var” yalanına benzer, “Suriye yönetimi kimyasal silah kullandı” yalanı tekrar ortaya atılıyordu. Dışişleri Bakanı John Kerry, Savunma Bakanı Chuck Hagel gibi ABD üst düzey yöneticilerinin yanı sıra İngiltere, İsrail ve Fransa yetkilileri de bu yönde açıklamalar yapıyordu. Açıklamalara katılan ABD Başkanı Barack Obama, bir yandan Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmış olabileceği kuşkusunu yayarken, bir yandan da “Irak yalanının tekrarı” suçlamasından kurtulmak için, “Yeterli kanıt yok” açıklamaları geliyordu.

Başbakan Erdoğan uzunca bir süredir Suriye ve Esad’a yönelik saldırılarını hafifletmiş görünüyordu. Ama İsrail’in Suriye’yi vurması ile birlikte Başbakan Erdoğan’ın saldırıları da hızlanıyordu. AKP’nin Kızılcahamam kampında Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad için “Vallahi billahi yaptıklarının hesabını verecek” diye kükrüyordu. Arkasından da, “Meta nasrallah, ‘Allah’ın yardımı ne zaman diye’ soran Suriyeli kardeşlerime bir kez daha sesleniyorum; Ela! İnne nasrallahi karib. Hiç kuşkusuz Allah’ın yardımı yakındır” ayetlerini okuyup çirkin bir istismarcılık yapıyordu. Erdoğan’ın İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırısı ile eş zamanlı olarak Esad yönetimine sert ifadelerle yüklenmesi, hatta daha da ileri giderek yemin etmesi anlamlı bulunuyordu. Yine eş zamanlı olarak Dışişlerinden Müsteşar başkanlığında üst düzey bir heyetin İsrail’i ziyaret etmesi de dikkat çekiyordu. Çünkü Erdoğan 16 Mayıs’ta Amerika’ya gidiyordu. Öncesinde, “AKP Hükümeti-İsrail-PKK” işbirliğinde yeni adımlar atılıyordu.

‘Akiller’ neden PKK’ya hiç laf etmiyordu?

“Akil adamlar” polis ordusuyla dolaşıyordu. Halkı ikna etmek için görevlendirilen “Akiller” halktan korkuyor ve korunuyordu. Bütün çabalara rağmen akiller protesto edilmekten kurtulamıyorlardı. “Akil dinleyici” sıkıntısı çekildiği için genellikle çok küçük gruplarla toplantı yapılabiliyordu. Merak edip araştıranlar, “Akil adamlar”dan PKK’yı uyaran, eleştiren tek bir kişiye bile rastlamıyordu. PKK’yı uyarmadıkları gibi hepsi PKK’yı ve Öcalan’ı korumaya çalışıyordu. Fetullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı olan “Akil adam” Cemal Uşşak, “Öcalan’a bebek katili denmemesi” için çırpınıp duruyordu. Şimdi soruyoruz; bu Fetullahcılar ve AKP yandaşları PKK’ya gösterdikleri hoşgörünün onda birini, niye TSK’dan esirgiyordu?

Suriye’ye “cihad”a götürülen Türk gençlerini kim ayartıyordu?

Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz hükümetin yanlış politikalarının faturasının kabardığını belirtiyordu. Eryılmaz, Türkiye’den Suriye’ye “cihada” götürülen çocukların durumu ile ilgili TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda alt birim kurulmasını istiyordu. Avrupa’nın değişik ülkelerinden ve Türkiye’den küçük yaştaki çocukların “cihada götürüyoruz” diye kandırarak Suriye’ye savaşa yollandıkları yönünde çok sayıda ihbar bulunuyordu.

“Çocukları kandırılan bazı aileler bize başvurup bu konuda kendilerine yardımcı olmamızı talep etmiştir. Suriye’ye savaşmaya giden ve çatışmada ölen gençlerimiz olmuş ve bunların bir kısmının cenazeleri Türkiye’ye getirilmiştir. Muhammed Hüseyin Girişen – Diyarbakır, Ahmet Zorlu- Yalova, Emin Çelik-Sivas, Burak Yazıcı-Rize gibi… Hâlâ Suriye cezaevlerinde çatışmalarda yakalanıp tutuklanan yüzlerce Türk vatandaşının olduğu da ifade edilmektedir. Ahmet Gül (Batman), Serhat Türk (Batman), Sıraç Çoban (Batman), Yüksel Taşan (Gercüş), Zekeriya Gün (Batman), Ferit Alişam (Hatay), Helal Yumuşak (Hatay), İdris Çanakçı (Konya), Mersal almaz (Hatay), Şakir Uci (Almanya), Sinan Aydın Kuban (Almanya) ve daha bir sürü gencimiz şu anda Suriye ceza evlerinde bulunmaktadır” diyen Eryılmaz; “Vatandaşlarımız Suriye’ye kimin kanalıyla nasıl götürüldüğü, hangi illerimizden ne kadar kişinin Suriye’ye savaşmak üzere götürüldüğünün tespit edilmesi ve Suriye’ye gittikten sonra tutuklanan ve öldürülen vatandaşlarımızın akıbetinin araştırılması bir zorunluluk haline gelmiştir” diyerek hükümeti uyarıyordu.

BM uzmanı Del Ponte, Suriye’nin ‘terör grupları kimyasal silah kullandı’ iddiasını doğruluyordu! Suriye ise “kimyasalı Erdoğan gönderdi” diyordu.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Suriye’de yürütülen soruşturmada, terör gruplarının “sarin gazı” adlı kimyasal silahı kullandığı belirlenirken, Suriye Enformasyon Bakanlığı, “Kimyasal silahı teröristlere Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde gönderildiğini” iddia ediyordu.

Halen BM Bağımsız Soruşturma Komisyonu üyesi olan eski BM Savaş Suçları Başsavcısı Carla Del Ponte, İsviçre’nin RSI (Radiotelevisione svizzera) Televizyonu’na yaptığı açıklamada, komisyonun yerel sağlık görevlileri ile mağdurlardan aldığı numuneler ve topladığı tanıklıklar doğrultusunda, Suriye’de terör gruplarının sarin gazı kullandığı sonucuna vardığını söylüyordu. “Elde ettiğimiz tanıklıklara göre, isyancılar sarin gazına başvurarak kimyasal silahlar kullandı” diyen Del Ponte, Suriye’ye komşu ülkeleri ziyaret ederek mağdurları, sağlık görevlilerini ve seyyar hastanelerin personelini sorgulayan komisyon üyeleri tarafından geçtiğimiz hafta hazırlanan raporun içeriğini aktardığını belirtiyordu.

İncirlik’teki askeri tatbikat neyin nesi oluyordu?

Türkiye geçtiğimiz 6 Mayıs 2013’te İncirlik/Adana merkezli 10 gün süreli bir tatbikat başlatıyordu. Türker Ertürk’ün yorumlarına göre tatbikatın hedefi Suriye ve bu ülkedeki gelişmeler/beklentiler oluyordu. Tatbikatta askerin hazırlık durumu ile seferde ve savaşta bakanlıklar, devlet kurumları ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki koordinasyon ve işbirliği hususlarının deneneceği belirtiliyordu. Bu tatbikat Türk Silahlı Kuvvetleri’nin planlı faaliyetlerinden sayılmıyor, belli ki böyle bir tatbikatın yapılması isteği ABD’den geliyordu. Tatbikatın sevk ve idare edildiği merkezin Suriye sınırına yaklaşık 100 km mesafede bulunan ABD üssünde gerçekleşmesi ilginç görülüyordu. Tatbikat eğer milli endişelerle yapılmış olsaydı tatbikatın yönetildiği merkez İncirlik yerine 2. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı / Diyarbakır veya 2. Ordu Komutanlığı / Malatya’da bulunan harp karargâhında kurulurdu.

Ama Suriye’ye karşı Türkiye tarafından sürdürülen örtülü savaş (örtülü hali kaldıysa) gayri milli ve vekâleten olunca bu savaşın açık ve yaygın hale getirilmesine yönelik tatbikat ve hazırlıkların yönetileceği yerinde vekâleti verenin karargâhında yapılması gerekiyordu. Muhalif olarak adlandırılan fakat Batı kaynaklarına göre bile yüzde 95’i yabancı teröristlerle Suriye’de yapılan bu savaşta ne yazık ki AKP liderliğinde ülkemiz ABD-İsrail senaryosunda başrol oynuyordu. ABD tarafından verilen bu destekle İsrail 3 Mayıs 2013’te uluslararası hukuku hiçe sayarak Suriye’ye iki sefer saldırıyordu. Bu tip saldırıyı geçtiğimiz Ocak ayı içinde de yapıyordu. İsrail bu saldırılar için “Lübnan Hizbullah’ına gönderilmek istenen silah ve cephaneyi” bahane gösteriyor “bu transfere müsaade etmeyeceğini” söylüyordu. Sanırsınız ki İsrail Lübnan’a silah ve cephane intikal ettiren konvoyları vuruyordu. Gerçek tamamen farklıydı! İsrail Şam’da bulunan askeri üsleri, silah depolarını ve özellikle 250 km menzile sahip Fatah-110 füzelerinin saklandığı yerlere taarruz ediyordu. Yani Türkiye ve İsrail arasında eşgüdüm seziliyordu! Hal böyle iken İncirlik Amerikan Üssü merkezli tatbikat gösteriyor ki Suriye’ye karşı yapılan savaşta Türkiye ve İsrail arasında eşgüdüm bulunuyordu.

Ülkemizi Bölmenin Kılıfı ‘Türkiye’yi Kürtlerle Büyütmek’ oluyordu.

Yandaş yorumculardan Fuat Keyman, “Çözüm süreci Türkiye’yi zayıflatıyor mu?” başlıklı makalesiyle, Akil Adam olarak görev yaptığı Ege bölgesinden gelen bu yöndeki sorulara yanıt veriyordu:[13] “Çözüm süreci, Türkiye içinde, belli bir kesim tarafından, Türkiye’yi zayıflatıcı bir gelişme olarak algılanırken, Türkiye dışındaysa, Türkiye’yi bölgesel düzeyde güçlendirecek ve zenginleştirecek bir gelişme olarak algılanıyor” diyordu ve doğruydu. Çünkü Haçlı ve Siyonist odaklar bu süreci elbette destekliyordu.

Keyman bu “saptamasını” son bir ayda çözüm sürecini konuşmak üzere gittiği ABD’deki düşünce kuruluşu temsilcilerinin, akademisyenlerin ve gazetecilerin şu iki başlıkla özetlenen görüşlerine dayandırıyordu: “Türkiye ve Kürtler işbirliği yapmalı ve Ortadoğu’da değişen denklemi birlikte kurmalı”, “Türkosfer: Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye arasında ekonomi, enerji zenginlik ve etki alanı oluşturmalı” diyen haçlı gâvurların ve Siyonist baronların Türkleri ve Kürtleri niye bu kadar sevip sahiplendikleri ise hiç sorgulanmıyordu.

Nitekim içerideki aktörler de “çözüm sürecini” zaten benzer şekilde, “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek”, “Ortadoğu’daki sınırları anlamsız hale getirmek” gibi sözlerle savunuyordu.

Yahudi David Phillips ismini anımsayacaksınız. Birincisi “Kürt Açılımı” için Ankara’ya hazırladığı 2007 ve 2009 raporlarıyla, ikincisi de “Ermeni Açılımı”nın mimarı olarak Türkiye-Ermenistan uzlaşma toplantılarına “liderlik” yapmasıyla gündeme geliyordu. Hürriyet’ten Tolga Tanış, kendisiyle “çözüm sürecini” konuşmuştu. Phillips’in “çözüm sürecinin” mimarlarından biri olduğunu, sık sık Ankara’ya geldiğini, AKP Hükümeti’ne akıl hocalığı yaptığını özellikle belirtmemiz gerekiyordu. Zaten kendisi de Hürriyet’le söyleşisinde hem hükümetle hem de Akil Adamlarla düzenli temasta olduğunu açıklıyordu. Yani kendisi Baş Akil Adam oluyordu. İşte bu David Phillips, lafı dolandırmadan AKP-PKK “çözüm sürecinin” sonucunu ilan ediyor ve Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak! (Hürriyet, 11 Mayıs 2013) diyordu.

“Büyük Kürdistan” diye “Küçük Türkiye” amaçlanıyordu!

Kuşkusuz buraya kadarıyla baktığınızda ve ortada hiç engel olmadığını varsaydığınızda, “teknik olarak” AKP sözcülerinin de belirttiği gibi Türkiye Kürtlerle büyümüş oluyordu! Çin, Rusya ve İran’ın görmezden geldiğini ve Irak ile Suriye’nin topraklarına el konulmasını sessizce izlediğini varsayarsak, 780 bin km karelik ülke toprakları bize katılacak Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyi ile hızla genişlemiş sayılıyordu! Haydi diyelim ki oldu ve Kürtler emperyalizmin Ortadoğu’daki kurşunu olmaya, Türk Ordusu da AKP’nin aldığı enerji rüşveti karşılığında boru bekçiliği yapmaya ve komşularına zor kullanmaya razı oldu… Peki ya sonrası? İşte Fuat Keyman, David Gardner ve David Phillips’in şimdilik hiç değinmedikleri gerçek bundan sonra gündeme geliyordu: Türkiye’yle konfederasyon kuracak olan Irak ve Suriye ve bizim Güneydoğu Kürtlerinin, ardından Büyük Kürdistan olarak bağımsızlık ilan edecekleri belirtiliyordu!

Yani, Türkiye önce Kürtlerle “teknik olarak” büyüyecek, ama sonra Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’ın kopmasıyla küçülecekti! “Barış”, “çözüm”, “terörü bitirmek” gibi palavraların arkasındaki çıplak ve yakıcı gerçek budur: Büyük Kürdistan, Küçük Türkiye demektir!” tespitleri bazı zavallı zırvacılara niye batıyordu?

Abdullah Gül, silah bırakmaları halinde olacakları şöyle açıklıyordu: “PKK’yla resmen masaya oturacağız”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, PKK’nın silah bırakması halinde masaya oturacaklarını söylüyordu. Gül’ün, Kuveyt’te yayınlanan El Ray Gazetesinde verdiği röportaj Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesine de konuluyordu. AKP’nin Abdullah Öcalan’la başlattığı müzakerelere değinen Gül, “Silah bıraktıkları ve terör faaliyetlerinden uzak durdukları zaman onlar ile oturup konuşacağız çünkü silahın olduğu yerde barış olamaz” diyerek PKK’ya resmiyet ve meşruiyet kazandırılacağını ilan ediliyordu. Gazetenin, “Öcalan’ın silah bırakma çağrısından sonra dünkü düşmanınız olan Kürt asiler bugünün dostu olabilir mi?” sorusuna, Sn. Abdullah Gül şu yanıtı veriyordu.

“Bundan önce de Türkiye’de Kürt sorunu olduğunu söylemiştik. Ancak hak talebinde bulunmakla ve terör faaliyetine katılmak kavramlarını ayırmamız gerekir. Biz her zaman teröre karşıyız. PKK, Türkiye’de bulunan bütün Kürtleri temsil etmiyor sadece bir kısmını temsil ediyor. Biz ülkemizde barışın ve istikrarın sağlanmasını istiyoruz. Silah bıraktıkları ve terör faaliyetlerinden uzak durdukları zaman onlar ile oturup konuşacağız. Eskiden demokrasi ve insan hakları konusunda bazı sorunlarımız vardı ancak biz bu sorunları çözdük. Artık ülkede barışın sağlanmaması için neden kalmadı”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu sözleri, PKK’nın silah bıraktıktan sonra her türlü itibarını kazanacağını, resmen muhatap alınıp uzlaşma masasına oturulacağını, özerklik dahil her türlü hak ve taleplerinin karşılanacağını gösteriyor; daha doğrusu Batılı güçlerin dayattığı barış sürecinin Türkiye’yi hangi badirelere sürükleyeceğinin işaretlerini veriyordu.

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/deniz-zeyrek/idlib-gercekleri-40608790

[3] 13 10 2017 / Yeni Akit

[4] 13 10 2017 / odatv

[5] 12 10 2017

[6] Kaynak: https://tr.sputniknews.com/abd/201703241027790334

[7] 13.10.2017 – Fehmi Koru’nun Günlüğü

[8] Kaynak: 30 05 2013 Milli Gazete Sh. 8

[9] Milli Gazete / 06 04 2013

[10] Hürriyet /05 04 2013 / Türkiye-İsrail Barışındaki en kritik soru

[11] Milli Gazete / 04 04 2013

[12] Bak: 23-24 Aralık 1993 / Yeni Günaydın /Aytunç Altındal’la röportaj

[13] Milliyet, 11 Mayıs 2013

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR