Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

BDP'NİN ÖZERKLİK İLANI T.C.'NİN CENAZE NAMAZI
PDF Yazdır
Kitap Kabı BDP'NİN ÖZERKLİK İLANI T.C.'NİN CENAZE NAMAZI
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 464
ISBN: 9944337618
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2011
Tıklanma: 1009
Kullanıcı Oyları:  / 0
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

ÖNSÖZ

Kaşıkçı ve Brunson Senaryoları

ve

KAHRAMAN FİGÜRANLARI

Cemal Kaşıkçı cinayetinde MOSSAD parmağı.

2 Ekim Salı gününden bu yana Suudi Arabistan Konsolosluğu’na girdikten sonra çıkışı görülmeyen Cemal Kaşıkçı'nın öldürüldüğü ihtimali öne çıkmıştı. Öldürülme iddialarında MOSSAD'ın da adı geçmeye başlamıştı. Suudi Arabistanlı muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim tarihinde girdiği 4. Levent'teki Suudi Arabistan Konsolosluğu’ndan bir daha çıkmamıştı. Kendisinden 7 gün haber alınamayınca, Suudi gazeteci hakkındaki öldürülme iddiaları giderek kuvvet kazanmıştı. Kaşıkçı vakasının arkasındaki sır perdesi aralanmaya çalışılırken, öldürülme iddialarına İsrail'in de ismi karışmıştı. İsrailli gazeteci Yossi Melman, Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesi olayında MOSSAD'ın parmağının olabileceğini hatırlatmıştı. Suudilerle İsrail'in güçlü ilişkilerine işaret eden Melman, MOSSAD'ın 1965'te Faslı Muhalif Bin Berket'in öldürülmesine de yardım ettiğini vurgulamıştı. Kaşıkçı olayına ilişkin MOSSAD iddiasını ortaya atan İsrailli gazeteci bir süre sonra bu tweeti silerken, bu hamlesinin MOSSAD tarafından yapılan bir baskıyla gerçekleştirildiği anlaşılmaktaydı. Suudi Arabistanlı gazetecinin öldürülmesi olayına ilişkin ortaya atılan bu iddia, hiç de uzak bir ihtimal sayılmazdı. Çünkü Riyad yönetimi geçtiğimiz aylarda İsrail ile yakın diplomatik temaslarda bulunmuş, birbirlerine güzellemeler yaparak iş birliği dileklerini aktarmışlardı.

Zaten daha sonra İsrailli bir güvenlik yetkilisi, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı olayıyla ilgili "Tel Aviv rejiminin, Türkiye'den çıkan haberlere değil, Suudi Arabistan'ın açıklamalarına güvendiğini" söyleyerek bir nevi suç ortaklıklarını açığa vurmuşlardı.

İsrail'den, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'na girdikten sonra kaybolan Washington Post Gazetesi yazarı Cemal Kaşıkçı ile ilgili ilk kez bir değerlendirme yapılmıştı. Suudi Arabistan'ın Londra merkezli yayın yapan İlaf Gazetesi’ne bilgi veren ve adının açıklanmasını istemeyen İsrailli bir güvenlik yetkilisi, Suudi gazeteci Kaşıkçı olayıyla ilgili "Tel Aviv rejiminin, Türkiye'den çıkan haberlere değil, Suudi Arabistan'ın açıklamalarına güvendiğini" aktarmıştı. İsrail'in, Kaşıkçı olayını yakından takip ettiğini belirten yetkili, "Türkiye'den yayınlanan haberlerin kanıtlara dayanmadığını" ileri sürmüş ve dolaylı olarak Tel Aviv'in, Riyad yönetiminin yanında yer aldığını açığa vurmuşlardı.[1]

Cemal Kaşıkçı bir dönem, Suudi Arabistan İstihbarat Başkanı’nın resmi danışmanlığını yapmıştı. Filistin Davası’na, İhvanı Müslimin Teşkilatı’na sahip çıkan yazıları vardı. Suud’daki Saray Darbesi sonrası ABD’ye kaçmıştı. Trump aleyhine yazılar hazırlamış ve Suud yönetimini de Trump’tan uzak durması konusunda uyarmıştı. Acaba Trump’la Kral Selman’ın ortak bir operasyonuna mı uğramıştı? Ve Erdoğan’ın alakasız ve aşırı tepkisinin altında ne yatmaktaydı?

Kaşıkçı ABD’de yaşamaktaydı, orada konsolosluğa başvurduğunda, İstanbul’a git diyorlardı. Nitekim Suudi konsolos, medyaya dolapları gösterirken, gözlerinde okunan kaygı, endişe, orada yaşanan karanlık olayın da kanıtıydı. Müslüman Kardeşler sempatizanı Kaşıkçı’dan, Suud yönetimi hoşlanmamaktaydı. Filistin ve Katar yanlısı Türkiye ile de yıldızı barışmayan Suudiler, ülkemizin ne kadar tekinsiz olduğunu, Kaşıkçı olayı ile teyit etmeye mi çalışmışlardı? Rahip Brunson davasını unutturacak ya da gölgede bırakacak kadar korkunç Kaşıkçı katliamı ne amaçlıydı?

Kaşıkçı hadisesinin ardında MOSSAD mı vardı?

Adalet ve Kalkınma Örgütü’nün Orta Doğu ve Kuzey Afrika Çalışmaları resmi sözcüsü Zidan El-Kenai, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesinin ardında, Siyonist İsrail'in istihbarat teşkilatı MOSSAD'ın olduğunu açıklamıştı. Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu’na girdikten sonra kaybolan gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesinin ardında, Riyad-Tel Aviv iş birliğinin olduğunu söyleyen, Zidan El-Kenai, bu hadisenin tamamen Suudi Arabistan-İsrail ortaklığıyla yapıldığını yazmıştı. Zaten İsrailli gazeteci Yossi Melman, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesi olayında MOSSAD'ın parmağının olabileceğini yazmıştı. Suudi Arabistan-İsrail’in güçlü ilişkilerine işaret eden Melman, MOSSAD'ın 1965’te Faslı Muhalif Mehdi Bin Bereket’in öldürülmesine de yardım ettiğini hatırlatmıştı.

Bu arada Kaşıkçı, olaydan 3 gün önce verdiği röportajda, “ülkesinde tutuklananların muhalif bile olmadığını” yani yeni Suud yönetiminin insan avına başladığını vurgulamıştı. BBC’de yer alan haberde, Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı'nın, kaybolduğu 2 Ekim tarihinden 3 gün önce İngiltere'nin başkenti Londra'da bir konferansa katıldığı anlaşılmıştı. Kaşıkçı, konferans sonrası BBC'ye verdiği röportajda da, "Suudi Arabistan'da büyük bir değişim yaşanıyor. Bu daha önce hiç görmediğimiz bir şey. Eleştiri yapan gazeteciler tutuklanıyor. Tutuklananlar muhalif bile değil. Bu olaylar insanları korkutuyor." görüşünü aktarmıştı.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın amcası uluslararası silah kaçakçısıydı. Kuzeni de bir suikast kurbanıydı!

İstanbul'da Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na girdikten sonra kendisinden haber alınamayan gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın amcası Adnan Kaşıkçı uluslararası silah kaçakçısıydı. Öte yandan Kaşıkçı'nın kuzeni El Fayed de, Lady Diana ile beraber bir suikasta uğramıştı. Nitekim kendisini tanıyanlar ve çevresindekiler sürekli olarak Cemal Kaşıkçı'nın kaçırılma korkusuyla yaşadığını aktarmışlardı. Bundan dolayı kaldığı otel odasına yabancıları kabul etmediğini ve yalnız başına seyahat etmekten kaçındığını söylüyorlardı. Bu tanıklardan birisi de Al Misruyyun Gazetesi’nin sahibi ve Mısırlı muhalif Cemal Sultan’dı. Sultan da ikili elektronik temasları sonucu Kaşıkçı'nın tedirgin olduğunu ve kaçırılmaktan korktuğunu söyleyenler arasında yer almıştı.

BBC'nin diplomatik kaynaklardan elde ettiği bilgilere göre, gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın İstanbul'daki Suudi Başkonsolosluğu’nda kaybolması üzerine, İngiltere ve ABD, Suudi Arabistan'da düzenlenecek uluslararası yatırım konferansını boykot etmeye hazırlanıyorlardı. Riyad'da 23-25 Ekim'de düzenlenen yatırım konferansı “Çöl'deki Davos” olarak tanımlanmıştı. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman, ev sahipliği yaptığı bu konferansla, kendi öncülüğünde başlattığı “reform sürecinin” ve ülkesinin petrole bağımlılığının zayıflatılmasını amaçlayan “2030 Vizyonu'nu” tanıtmayı amaçlamıştı. Kaşıkçı'nın akıbetine ilişkin kaygılar nedeniyle bir grup sponsor şirket ve medya kuruluşu da konferanstan çekilme kararı almıştı. BBC Türkçe’de yer alan habere göre; BBC muhabiri James Landale'ye konuşan diplomatik kaynaklar, ABD Hazine Bakanı Steve Munchin ve İngiltere Uluslararası Ticaret Bakanı Liam Fox'un etkinliğe katılmayacağını açıklamıştı.

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürüldüğüne yönelik iddialar ağırlık kazanırken, ABD ve Suudi Arabistan'ın hamleleri kafaları karıştırmıştı. Suudi Arabistan Konsolosluğu İstanbul polisinin detaylı olay yeri incelemesine önce yanaşmamıştı. Oysa Türkiye soruşturmaya yardımcı olacaksa yapacağı iş ABD üzerinden bizzat Suudi Arabistan Kralı’nın imzasıyla bir izin çıkarmasıydı. Her ne hikmetse Türkiye dışında kimse bu topa koşan da çıkmamıştı. ABD Başkanı Trump, mikrofonların karşısına geçip “Suudi Arabistan bizden 110 milyar dolarlık askeri malzeme alıyor. Bu da iş sahası yaratıyor. Gazeteci öldürdü diye onları cezalandırmayız.” açıklamasını yapmıştı. Amerika’nın bu dosyanın kapatılması karşılığında Suudi Kral’a ne kadar fatura keseceği ise gizli tutulmaktaydı. Ama öyle anlaşılıyor ki, Cemal Kaşıkçı dosyası Amerikan-Suudi iş birliğiyle kitabına uydurulup kapatılacaktı.

“Kaşıkçı”lar aslen Türk (Kayseri) kökenli bir Suudi ailesi olmaktaydı. Kaşıkçı deyince ilk akla gelen isim Adnan Kaşıkçı’ydı. Cemal Kaşıkçı’nın amcası Adnan Kaşıkçı 1935 yılında Mekke’de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Mısır’da iyi bir eğitim almıştı. 17 yaşında ABD’ye gitmiş, orada ekonomi okumaya başlamıştı. 20 yaşında, ülkesinin ordusuna Amerikan kamyonları sağlayan bir sözleşmeye imza atmıştı. Bu onun iş dünyasında yeni kişilerle tanışmasına zemin hazırlamıştı. Ardından Amerikan otomobil sanayinin Suudi Arabistan ve Mısır gibi Arap ülkelerinde temsilcisi yapılmış, ardından savunma sanayine el atmıştı. Hareketli hayatı ile jet sosyetede de adından söz ettiren iş adamı Adnan Kaşıkçı, yaşadığı Londra’da 6 Haziran 2017’de 81 yaşında bu dünyadan ayrılmıştı.

Kaşıkçı ailesinin, yaşananlardan Suud hükümetini suçlama konusunda isteksiz davrandıkları, “aile fertleri ve onların servetleri konusunda risk oluşturmasından korktukları” anlaşılmaktaydı. Bu olayla ilgili ABD, İngiltere, İsrail, BAE ve Mısır’ın adı geçmeye başlamıştı. Yaşanan olayda asıl hedefin Türkiye olduğunu söyleyenler de vardı. Cinayet iddiası ile ilgili olduğu düşünülen iki özel jet geliyor ve daha sonra bunlar BAE ve Mısır’a gidiyordu. Kaşıkçı ABD’den geliyor, ABD’deki Suud Elçiliği Kaşıkçı’yı Türkiye’ye yönlendiriyor. Kaşıkçı ilk müracaatında iyi karşılanıyor ve İngiltere’de iken aranıyordu. Geldikten sonra da konsolosluğa giriyor ve kendisinden bir daha haber alınamıyordu!? Kaşıkçı’nın Suudi rejimine muhalif olduğu biliniyordu. Ama Siyonist sermaye güdümlü Washington Post’ta yazıyordu. ABD bir yandan Suud yönetimiyle iyi ilişkiler içinde iken, aynı zamanda bir muhalife de ABD’nin en tanınmış gazetesinde yazma fırsatı veriyordu. ABD istihbaratı aslında Kaşıkçı’yı izliyor ve dinliyordu. Suudiler bir şekilde Kaşıkçı’yı Suudi Arabistan’a göndermek/götürmek istiyordu.

Dünya, olayın Türkiye tarafından aydınlatılmasını isterken, ABD Başkanı Donald Trump, “Türkiye isterse bu meseleyi birlikte çözebiliriz” diyerek kafaları karıştırıyordu. Bununla da kalmıyor, “Şayet ortada bir cinayet var ise, Amerika olarak Suudi Arabistan’a silah satışı dışında ciddi yaptırım uygularız” şeklinde ilginç bir açıklama yapıyordu. Bu açıklamaların hemen akabinde ise, Amerikan medyası, “Suudi Arabistan cinayeti kabul edecek” manşetleri atmaya başlıyor ve haberde, şu ilginç ayrıntılar yer alıyordu:

“Suudi Arabistan, Büyükelçiliğe gelen Kaşıkçı’nın sorgulandığını ve sorgu sırasında öldürüldüğünü kabul ederek, suçu bazı personelinin üzerine atacak.” deniyordu. Bu durum elbette birtakım şüpheler uyandırıyordu. Acaba bu suikast fikri Amerika’dan çıkıyor, MOSSAD bağlantılı Suud istihbaratına mı yaptırılıyordu? “Böyle bir yöntem sayesinde, kelimenin tam anlamıyla Türkiye’nin kucağına oturan Suudi Arabistan yönetimini bizim elimizden kurtarıp, yapacakları yeni yaptırım tehditleri ile kendilerine mahkûm hale getirmek isteyen ABD mi bunları tezgâhlıyordu?” diye soranlara hak vermek gerekiyordu.

Trump her mitinginde, “Hey Kral Selman, para gönder. Çünkü seni biz koruyoruz” dediğine göre, yeni bir koruma bahanesi üzerinden istediklerini yaptırmaları daha kolay olacağı düşünülüyordu. Aslında Amerika’nın Suudi Arabistan’a yaptırım uygulayacağı falan yoktu. Asıl hedeflerinin bu vesileyle Suudi Arabistan ile Türkiye’yi yakınlaştırma olduğu seziliyordu. Zaten Kral Selman’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayıp çok sıcak mesajlar vermesi de bunu çağrıştırıyordu. “O zaman yapmamız gereken en önemli şey, Amerika’nın bu işten nemalanmasına mani olmaktı” diyen yandaş, mevcut iktidarın bunu yapamayacağını bilmiyor muydu?

Tam da bu sırada, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun, Kral Selman ile kayıp gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın durumunu görüşmek için gittiği Suudi Arabistan'dan sonra Türkiye'ye geleceğini duyurmuş ve gelip havaalanında Sn. Erdoğan’la görüşmüştü. Sözcü, "Suudi Arabistan hükümetinin şeffaf ve tam desteğiyle Türk yetkililer, kapsamlı bir soruşturma yürütebilir ve sonrasında elde edilen sonuçları resmi olarak açıklayabilir" diyordu. Anlaşılan ABD (derin devleti Siyonist merkezlerin) şeytani senaryosunda bizimkilere yine figüranlık yaptırılıyordu.

Wall Street Journal Gazetesi, gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosu Muhammed el-Uteybi'nin gözleri önünde öldürüldüğünü yazmıştı. Haberde, "Kaşıkçı'nın cesedini parçalarken çevredekilerden müzik dinlemelerini istediği" aktarılmıştı.

ABD'de yayın yapan Wall Street Journal Gazetesi, adını açıklamadığı Türk yetkililere dayandırdığı haberde: “Suudi suikast timi Kaşıkçı'yı, el-Uteybi'nin önünde önce dövdü, sonra ilaçla uyuttu, ardından öldürülen Kaşıkçı'nın cesedi parçalandı” ifadelerini kullanmıştı. Haberde, Türk yetkililerin Kaşıkçı'nın nasıl öldürüldüğüyle ilgili olarak, bir ses kaydını da içeren kanıtları, ABD ve Suudi Arabistan'la da paylaştığı, iki ülkenin de verilen bilgilere itiraz etmedikleri vurgulanmıştı.[2]

İşte böyle bir süreçte Suudi Veliaht Prens Selman'dan gelen Rusya ve Çin Kehaneti, ABD borazanlığını yansıtıyordu.

Rusya ve Çin de dâhil olmak üzere birçok petrol üreticisinin gelecekte dünya petrol pazarından yok olacağını belirten Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, "Suudi Arabistan ise gelecekte daha çok petrol satacak" açıklamasını yapıyordu. Ekonomisi hâlâ tümüyle petrole dayanan ve gelir kaynaklarını çeşitlendirme çabasına giren Suudi Arabistan'ın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Bloomberg'e verdiği röportajda "Petrol talebi 2030 yılına kadar yılda yüzde 1'den yüzde 1.5'a kadar, hatta daha da fazla artabilir. Ama bazıları petrole olan talebin 2030'dan sonra azalacağına inanıyor. Ama bizim hesaplamamıza göre, birçok petrol üreticisi ortadan kalkacak. Biz örneğin, Çin'in petrol üreticisi olarak 5 yıla kadar tamamen ortadan kalkmazsa bile, üretimini büyük ölçüde azaltacağını düşünüyoruz. Aynı zamanda daha pek çok petrol üreticisi ülke bir bir ortadan kalkacak. Rusya'daki petrol üretimi 19 yıl sonra hızla azalacak, eğer 10 milyon varillik üretimiyle tamamen ortadan kalkmazsa." iddiasında bulunuyordu.

Veliaht Prens, Suudi Arabistan'ın bu alanda tehlikede olmadığını ve bu nedenle gelecekte şimdikinden bile fazla petrol satacağını savunuyordu. Ve tabi dünya pazarlarında petrol fiyatları yükselmeye devam ediyordu. Brent varil fiyatı 2014 yılından bu yana ilk defa 85 doları aşıyordu. Uzmanlar, petrol fiyatının 100 dolara kadar ulaşabileceğini söylüyordu. ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilip, İran'a karşı çok ağır yaptırımları devreye sokmasından sonra, OPEC petrol üretimini arttırmama kararı alıyordu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Rusya Enerji Haftası dolayısıyla yaptığı konuşmada, 65-75 dolar varil fiyatının Rusya'ya uyacağını belirtiyordu. Rusya'da petrol üretimi Eylül ayında yüzde 1.3 oranında artarak aylık 11.36 milyon varile ulaşıyordu. Enerji Bakanı Aleksandr Novak, Rusya'da petrol üretiminin henüz maksimum seviyeye ulaşmadığını söylüyordu.

Rahip Brunson’u Türkiye’de tutan telefonu kim açıyordu?

7 Ekim 2016 tarihinde eşi Norine ile birlikte İzmir Alsancak Karakolu’na davet edilen rahip Brunson'ın sınır dışı edilmek üzere Pınarbaşı semtinde valiliğe bağlı Göç İdaresi Geri Gönderme Merkezi’ne sevk edildiği ortaya çıkmıştı. Sedat Ergin, İçişleri Bakanlığı'nın yazışmalarında Brunson’ın “2010-2013 arasında Kürt orijinli vatandaşlara yönelik ayinler düzenlediği, Suriye’den gelen sığınmacılara yardım sağlama görüntüsü altında misyonerlik faaliyeti yürüttüğü” bilgisinin yer aldığını aktarmıştı.

Brunson sınır dışı edilmesini önlemek için arkadaşlarından dua etmelerini istiyordu. Ama "Gelgelelim o gün akşam saatlerine doğru durum birden değişiyordu. Avukatı İsmail Cem Halavurt’un, Brunson ve eşinin anlatımlarına dayanarak aktardığına göre, durumu değiştiren merkezdeki görevliye gelen bir telefondu. İlginçtir ki, bu telefonun ardından herhangi bir işlem yapılmıyor ve uzun bir bekleyiş başlıyordu. Yaklaşık bir hafta sonra eşi Norine serbest bırakılıyor, evine gidebileceği söyleniyordu… O gün Brunson merkezden içeri girdikten sonra frene basılmasa ve sınır dışı edilmesine ilişkin işlemler sonuçlandırılıp kendisi ABD’ye gönderilmiş olsaydı, kuvvetle muhtemeldir ki, Türkiye-ABD ilişkilerinde içinden geçilen büyük sarsıntı yaşanmamış olacak, bunun sonucu Türk ekonomisinin göstergeleri de geride bıraktığımız aylarda çok farklı bir düzlemde seyretmiş olacaktı. Geri Gönderme Merkezi’ne etkili ve yetkili bir makamdan gelen esrarengiz bir telefon Türkiye’ye nelere mal oluyordu!?"

Rahip Brunson niye serbest bırakılmıştı?

PKK, FETÖ gibi terör örgütleri adına suç işlemek ve casusluk yapmak suçlarından yargılanan ve ABD ile Türkiye arasında krize neden olan, ABD’li rahip Brunson için tahliye kararı çıkmıştı. Yaklaşık 35 yıla kadar hapsi istenirken, İzmir 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm edilen Brunson, tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak serbest bırakılmış ve hakkındaki yurt dışı yasağı da kaldırılmıştı.

İzmir'de, terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği, casusluk yaptığı iddiasıyla hakkında 35 yıl hapis cezasıyla yargılanan ve ev hapsinde olan ABD’li rahip Andrew Craig Brunson hakkında Mahkeme kararını açıklamıştı. İzmir 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm edilen, hakkındaki ev hapsi kararı da kaldırılan Brunson, tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak serbest bırakılmış ve hakkındaki yurt dışı yasağı da kaldırılmıştı. Terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı iddiasıyla yargılanırken, tutukluluğu 'sağlık sorunları' gerekçe gösterilerek ev hapsine çevrilen ABD'li rahip Andrew Craig Brunson, 4´üncü kez hâkim karşısına çıkmış ve serbest bırakılmıştı.

Sn. Erdoğan bir zamanlar Irak’ı işgal eden ABD askerleri için dua yapmıştı. Şimdi de Ajan Brunson’un anne ve babası Erdoğan’a duacı olmuşlardı!

Casus Rahibin Babası Ron Brunson’a, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'a mesajının ne olduğunun sorulması üzerine, "Türkiye'nin çok zor bir zamandan geçtiğinin farkındayız. Vermesi gereken bazı zor kararlar vardı ve bunlar kolay değildi. Bir ülkenin liderisiniz ve ülkede, ekonomide zorluklar yaşanıyor, üzerlerinde birçok baskı var. Onun için dua ediyoruz. Tanrı'nın onu alacağı kararlarda irfan sahibi kılması için dua ediyoruz" buyurmuşlardı. Brunson çifti, Başkan Donald Trump başta olmak üzere yönetim ve Kongre'de oğullarının serbest kalması için uğraşan tüm ekibe teşekkür ederek, "Onların çabaları olmasaydı Andrew bugün özgür olmayabilirdi" ifadesini kullanmışlardı. Çift ayrıca, Türkiye'deki diğer Amerikan vatandaşlarının da bir an önce ailelerine kavuşmasını dilediklerini belirtirken, onlara "umudunuzu kaybetmeyin" mesajını yollamışlardı.

Financial Times, "Brunson'ın serbest bırakılması ile ABD'de Evangelist seçmenlerin çok önem verdikleri bir adaletsizliğin son bulacağını ve Suriye'deki savaşta belki de sona yaklaşıldığını ve dolayısıyla da ABD'nin Kürt isyancılara desteğinin daha az önemli bir konuma taşınacağını" yazmıştı. "ABD-Suudi Arabistan ilişkilerindeki kriz tehdidi Trump yönetimini, bir diğer önemli bölgesel güç olan Ankara ile ilişkileri geliştirmeye teşvik etmeli" diyen gazete, Türkiye'deki borç krizini de hatırlatmış, Ankara'nın Washington'da iyi niyete ve desteğe ihtiyaç duyduğunu ise özellikle vurgulamıştı. Financial Times’in başyazısı şu satırlarla noktalanmıştı: "Bununla birlikte ABD ve Türkiye eğer ilişkilerini yeniden inşa etmek istiyorlarsa kendilerini dizginlemesi lazımdır. Ayrıca Türk hükümeti Rusya'dan silah alma kararını yeniden tartışmalıdır. Türkiye bu konuda ısrarcı olsa bile, Trump yönetimi yeni bir dizi ekonomik yaptırımdan kaçınmalıdır. Erdoğan hükümetinin de, Amerika'nın Suriye'deki Kürtlere yardımı ile ilgili olarak daha anlayışlı bir tavır benimsemesi iyi olacaktır. Özellikle de ABD, terör tehditleriyle yüzleşen Türkiye'yle, istihbarat alanında iş birliği yapmalıdır. Bunlar ne Sn. Erdoğan, ne de Sn. Trump için kolay olmayacaktır. İkisi de çabuk etkilenip aniden değişebilen duygusal başkanlardır. Ancak şimdi biraz pragmatik olmaları ve dikkatli bir şekilde diplomasiye başvurmaları ikisinin ülkelerinin de çıkarına olacaktır."

Oysa Amerika, Brunson meselesi üzerinden operasyon yapmaya başladığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan çok iddialı laflar harcamış, "Bu can bu tende olduğu sürece onu alamazsınız" buyurmuşlardı. Ona inanan kesim de bu sözden çok hoşlanmış ve "Dolar 20 lirayı bulsa bile bırakılmasın" diye arka çıkmışlardı. Yandan çarklı yandaşların, "Erdoğan'ın alınan kararda bir dahli yok. Brunson'ı serbest bırakan bağımsız yargıdır" narkozları pek işe yaramamıştı. Öyle ya, "Madem bırakılacaktı, Erdoğan neden bu kadar iddialı konuşmuşlardı!?" Sn. Erdoğan’ın ezik ve nazik bir tonda: "Kararı bağımsız Türk yargısı verdi" mazeretleri bile tabanını yatıştırmamıştı. Çünkü Rahip Brunson tutuklandığında ve tutukluluk gerekçesi açıklandığında; bu kişinin hem FETÖ hem de PKK ile irtibatının saptandığı, âdeta suçüstü yapılarak yakalandığı, hakkında gizli tanık ifadelerinin olduğu ve 35 yıl ceza ile yargılanacağı vurgulanmıştı. Daha sonra ne oldu da mahkemenin 35 yılla yargıladığı kişi, 3 yıl gibi hafif bir hapis cezasıyla serbest bırakılmıştı? Kim kimi ne ile ve ne için kandırıp oyalamaktaydı? Bu senaryoları kim hazırlamakta ve kimlere figüranlık yaptırılmaktaydı? Ve hele Mimsiz muhalefet (halif: sürekli arkadan koşturan, çürüyüp koflaşmış) lideri Kılıçdaroğlu’nun, casus Rahip Brunson’un serbest bırakılmasına bu denli sevinmesi nasıl yorumlanmalıydı?

Bu arada ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye'yle ilgili son dakika açıklamaları nasıl okunmalıydı? Trump "Türkiye'ye karşı hislerim biraz değişti, ama yaptırımlar konusunda henüz bir anlaşma yapmadık" şeklinde gizli tehditler savurmuşlardı!

Rahip Brunson'un serbest kalması sonrası Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerde yumuşama mı sağlanmıştı. ABD Başkanı Donald Trump Türkiye'yle ilgili bir açıklama yaparak; "Türkiye'ye karşı hislerim değişti, ama yaptırımlar konusunda anlaşma yapmadık" buyurmuşlardı. Hatırlanacağı gibi ABD ile Türkiye arasında rahip Brunson krizi yaşanmış ve Washington yönetimi, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'e yaptırım kararı almıştı. ABD yönetimi ayrıca, demir-çelik ithalatına da yüzde 25'lik ek vergi kararı almıştı.

Bazılarına göre, Brunson serbest bırakılınca ABD-Türkiye ilişkilerinde şunlar yaşanacaktı:

• Washington, İçişleri ve Adalet bakanlarına yaptırımı hemen askıya alırdı. Türkiye’den ithal edilen demir-çelik ürünlerine getirilen ek vergi azaltılır ya da kaldırılırdı.

• ABD Başkanı Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan telefonda bir görüşme yapıp, devlet adamı havaları atarlardı. Elçilikte kaybedilen Suudi gazeteci konusunda netleştirmeleri gereken başlıkların da ele alındığı bir görüşme yapılırdı.

• Washington kulislerine göre, Halkbank’a orta halli bir para cezası kesilip, Hakan Atilla’nın cezasını Türkiye’de çekmesi için iade süreci başlardı.

• Rusya’dan alınacak S-400 füze sistemi ve F-35 uçaklarının teslimi Rahip Brunson konusundan bağımsız olduğu açıklanırdı ve bu konudaki sıkıntıların aşılması zamana bırakılırdı.

• Suriye’de, ABD ile Türkiye arasında bir çıkar çatışması yaşanmaktaydı. ABD, PKK’nın Suriye kolu YPG’ye yardımdan ve bir Kürdistan kantonu kurmaktan asla geri durmayacaktı. Sn. Erdoğan ise ABD aleyhine atıp tutmakla durumu kotarmaya çalışacaktı.

Türkiye’nin de hem FETÖ hem de YPG konusunda Washington’dan beklentileri boşunaydı. Oyalama dönemi sona erdiği için, ABD-Türkiye ilişkilerinde somut bir ilerleme sağlanması Washington’ın atacağı adımlara bağlıydı. Rahip Brunson meselesinde Türkiye’ye yaptırım uygulanacağını söyleyen ilk isim, Washington’da en üst düzeyde kabul gören sivil toplum örgütü Turkish Heritage Organization Başkanı Ali Çınar’dı. Rahip Brunson’ın, Beyaz Saray’da ağırlandığı saatlerde Ali Çınar ile Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğini konuşan Milliyet yazarı bu kanaatlere varmıştı.

Bunca tavizlere rağmen hâlâ devam eden ABD tehditleri üzerine, yandaş Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül bile; Türkiye ile Suriye'nin Fırat'ın doğusunda birlikte savaşabileceğini yazmıştı. Karagül, "Olmaz demeyin, çünkü daha büyük tehditler geliyor" ifadesini kullanmıştı.

Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan da, Fırat'ın doğusuna askeri harekât başlatılacağını belirterek, "Çok yakında komandolarımızla Fırat'ın doğusundaki terör yuvalarını darmadağın edeceğiz" açıklamasını yapmıştı. Twitter'dan bir değerlendirmede bulunan Karagül, "Fırat'ın Doğu'su Türkiye için en yakın ve en ciddi bir tehdittir" saptamasını yazmış ve şunları aktarmıştı:

1- Fırat'ın Doğu'su Türkiye için en yakın ve en ciddi tehdit konumundadır.

2- BAE ve Suudiler, ABD ve İsrail'le birlikte bu harita için çalışmaktadır.

3- Türkiye, Rusya, İran ve Şam rejimi burada yan yana savaşmak zorunda kalacaktır.

4- Olmaz demeyin, çünkü daha büyük tehditler kapıdadır.

“Komşu ve Müslüman ülkelerle sorunlarımızı kendi aramızda görüşerek ve Suriye’deki sıkıntıları da Esad rejimiyle irtibat ve iş birliğine girerek çözmemiz lazımdır.” dediğimiz için bizlere “hain” damgası vuran gafillerin, çok geç de kalınsa ve bize pahalıya da mal olsa, sonunda bu gerçeği kavramaları bile olumlu bir aşamaydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fırat’ın doğusu ile ilgili mesajını bu kez de Isparta’dan duyurmuşlardı. Zamanlama çok kritikti ve anlamlıydı. Çünkü devletin önünde, PYD/YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde kendisine özerklik verilmesi amacıyla Esad rejimiyle yürüttüğü gizli görüşmelerin içeriği vardı. Gizli görüşmelerde madde madde yapılan pazarlıklarda, ABD’nin de nasıl devrede olduğunu bir kez daha ortaya koymaktaydı.

1) Suriye Petrol Bakanlığı’nın başına Kürt bir isim atanacaktı.

2) PYD/YPG mevcut petrol gelirlerinin yüzde 25’ini rejime aktaracaktı, karşılığında rejim de mühendislik desteği vererek mevcut üretim kapasitesini arttıracaktı.

3) Deyr Ez Zor’daki petrol kuyuları ile doğalgaz yatakları rejim ile ortak çalıştırılacaktı.

4) Rejim PYD/YPG’ye arıtılmış mazot ve benzin sağlayacaktı.

5) Bu mazot ve benzinin aktarımı, ABD’li bir şirket aracılığıyla yapılacaktı.

6) Tabka Barajı’ndan örgüt kontrolündeki alanlara enerji nakil hatlarının çekilmesine başlanacaktı.

Bu kirli pazarlıklar hâlâ masadaydı. ABD’nin silahlarla desteklediği terör örgütü PKK-PYD Fırat’ın doğusundaki enerji kaynaklarından para kazanmaktaydı. Terör örgütünün kontrol ettiği enerji kaynakları arasında;

a) Rakka’daki Tabka Barajı ve Münbiç’teki Tişrin Barajı,

b) Al Omar, Tanak, Azrak, Galban gibi önemli 17 petrol ve doğalgaz kuyuları bulunmaktaydı.[3]

Türkiye küresel (Siyonist) sömürü çarkının uyumlu bir parçası olmalıymış!..

Türkiye dünyanın gündeminde! Doğal olarak Pastör Brunson ile kayıp gazeteci Cemal Kaşıkçı herkesin manşetinde... Bunlar büyük kavganın, mücadelenin, paylaşımın içindeki küçük ama önemli sahnelerdir. Pentagon ile Rothschild ailesinin çalışma sisteminde ciddi farklılıklar vardır. Örneğin, Rothschild ailesi verileri esas alır. Ailenin en önemli araştırma şirketlerinden olan PricewaterhouseCoopers'ın verileri, ailenin kararlarında önemli yer teşkil eder. PricewaterhouseCoopers'ın araştırmasında bazı ülkelerin 2030 yılında çok güçleneceği ortaya çıktı. Türkiye, Hindistan ve Endonezya 2030'da masadaki güçlü ülkelerden olacaktı. Örneğin, Türkiye'nin 4-5 trilyon dolarlık bir ticari hacme ulaşacağı ön görülürken, o tarihte İngiltere'yi geçeceği notu düşüldü. Bu araştırma, ailenin de 10 yıllık planı çerçevesinde yapılmıştı.

Birkaç ay önce MI6, Kraliçe II. Elizabeth'e, "Buckingham Palace'ı boşaltmanız en doğru karar. Çünkü burada sizin güvenliğiniz her zaman riskte olacak" diye uyarmış, ancak Kraliçe, saraydan ayrılma kararının büyük bir yenilgi olacağını söyleyip buna yanaşmamıştı. Yakında her şeye rağmen Buckingham Palace’ta, büyük bir restorasyon başlayacaktı. Aslında birçok odası yenilenecek ve bunu bizzat MI6 yapacaktı. Bu Birleşik Krallık tarihinde ilk kez olacaktı. Çünkü Buckingham Palace, kabul etmeyenler olsa da Rothschild ailesinin kontrolündeydi. Yani Rothschild ailesi, merkezini İngiltere'den taşıyacaktı. 2016'dan, 2018 Mart ayına kadar gelişmekte olan ülkelere para yağmıştı. Pentagon'da 2018'in ilk günlerinde yapılan büyük toplantıda, artık bunun bitirilmesi kararlaştırılmıştı. O günlerde pek umut olmasa da, bugün Pentagon'un büyük başarı sağladığı açıktı. Sadece Güney Afrika değil, Türkiye, Brezilya, Endonezya, Kazakistan gibi ülkeler bu dalgada büyük zarara uğramışlardı.

Pentagon, bu planla birlikte PricewaterhouseCoopers'ın 2030 hesaplarını yavaşlattığına inanmaktaydı. Ancak Pentagon, İngiltere ile güçlü bir ortaklık içinde olmadığı takdirde PricewaterhouseCoopers'ın raporu yüzde 1.5 sapma ile gerçekleşmiş olacaktı. Evet, saldırıların merkezinde bulunan ülkeler yara almıştı. Türkiye'nin bu konuda zarar gördüğü de ortadaydı. Peki, bu durumda "Ailenin (Rothschild) Türkiye'ye destek vermesi gerekmiyor mu?" Evet, doğrudur! Ancak aile hangi Türkiye'yi 2030'da güçlü konumunda gösterdi. (Siyonist hedeflerine uyumlu olan ve iş birliği konusunda olumlu yaklaşan bir Türkiye’yi!?) Kendi milli doğrultusunda ve kendi doğrularıyla ilerleyen bir Türkiye'yi aile de istemiyor! Onlar için kontrol edilebilir ülkeler gerekli ve değerlidir! Kontrolden çıkabilecek ülkeler hep riskli sınıfta gösterilir ki Türkiye de bu konumda bulunuyor. Güney Afrika ile Endonezya da riskli ülkeler gibi görünse de, ailenin buralarda yönetimsel gücünün hâlâ etkin olduğu biliniyor. Örneğin Endonezya'da Başkan Joko Widodo bir marangozdur. Ancak marangozluk yaparken, ürettiği her tahta parçasını Avrupa'ya satarken, hangi aileden destek aldığını hatırlatmaya gerek yoktur. Aile, bir marangozu ülkenin lideri yapabilecek güce sahip bulunuyor.

ABD Savunma Bakanı Jim Mattis, 2018 Ocak ayında Endonezya'yı ziyaret etti. Başkan Joko Widodo, kendisiyle bir araya gelen Mattis'e, "Köpekleri yorma konusunda çok ustayız. Yılanlar da köpekler gibi çabuk yorulur" şeklinde laf çakmıştı. Lakabı 'Kuduz Köpek' olan Mattis'e bu sözler gerçekten ağırdı. Mattis, dönüşte hazırladığı raporda Endonezya'nın Pentagon'la birlikte yürümesinin pek mümkün görünmediğini ve Başkan Joko Widodo'nun bir an önce görevden alınması gerektiğini hatırlatmıştı. Bu arada Pentagon, Güney Afrika ve Türkiye'de de istediğini elde etmeyi başaramamıştı. Pentagon'un pes ettiğini düşünmek ise ahmaklıktı, çünkü herkes işinin başındaydı.

Sonuç! Türkiye Brunson ile ABD'ye bir adım atmıştır. İngiltere ABD'siz yapamayacağını bildiğinden kenetlenmek için fırsat kollamaktadır. Aile (Rothschild’ler ise) kendi pozisyonunda yol almaktadır. Kim nereden gelirse gelsin Türkiye'ye ihtiyaç vardır. Mesajımız net ve açıktır: Türkiye'siz olmaz, olamaz..!”[4] diyen ve Siyonist merkezler (Pentagon ve Rothschild’ler) adına AKP iktidarına yol gösteren yandaş yazar açıkça: “Türkiye küresel zulüm ve sömürü çarkının uyumlu ve onurlu(!) bir parçası olmalıdır. Başka türlü ayakta kalma şansı kalmamıştır...” demeye getiriyordu. İşte Sn. Erdoğan’ın akıl hocaları da bunlar oluyordu.


GİRİŞ

Hukuk Adamlarına ve Yargı mensuplarına Çağrı!

Yabancı ve Yıkıcı Bir Proje Olan

BOP EŞBAŞKANLIĞININ KANUNİ KARŞILIĞI NEDİR?

Tam 32 yerde “Bize BOP eşbaşkanlığı görevi verildi” diyen Recep Tayyip Erdoğan bunları niçin ve nasıl inkâr edecektir?

1-Kanal D / Teke Tek Programı: (16 Şubat 2004)

“Şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya; ‘Genişletilmiş Ortadoğu’ yani, işte bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım.”

2- Çırağan Sarayı / ABD-TESEV-Alman Marshall Fonu Toplantısı: (25 Haziran 2004)

“Üstlendiğimiz misyon gereği, Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği… Eşbaşkanı olduğumuz Genişletilmiş Ortadoğu Projesi için…”

3- Yeni Şafak / İstanbul NATO Zirvesi Öncesi Konuşması: (25 Haziran 2004)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin buraya katılması… Eşbaşkanlar Olarak Türkiye, İtalya, Yemen üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışacağız.”

4- İran’da Basın Açıklaması: (28 Temmuz 2004)

“Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasındayım.”

5- Davos / Klaus Schwab’la Söyleşi Esnası: (28 Ocak 2005)

“Türkiye işlevini Büyük Ortadoğu Projesi içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun uygulamasını yapıyoruz.”

6- Zaman / ABD Yolculuğundaki Röportajı: (7 Haziran 2005)

“Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz, Ürdün’e gideceğiz.”

7- ABD / Wıllard Otel, Basın Toplantısı: (8 Haziran 2005)

Sea Island sürecinde Türkiye, İtalya ve Yemen Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve eşbakanlık bu üç ülkeye verildi

8-ABD / Amerikan Dış Politika Derneği (FPA) Toplantısı: (10 Haziran 2005)

“Biz Türkiye olarak, bildiğiniz gibi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çalışmalarında rol aldık. Eşbaşkan olarak bu süreci işletmeye devam ediyoruz.”

9- Esenboğa Havalimanı / ABD Dönüşü Sırası : (12 Haziran 2005)

“Biz Büyük Ortadoğu Projesi’ne bu seyahatte başlamadık. Biliyorsunuz adı değişti, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olarak belirlendi. Bunun içerisinde Türkiye, İtalya ve Yemen, eşbaşkan olarak çalışmaya başladık.”

10- Esenboğa Havalimanı / Lübnan’a Hareketinden Önceki Konuşması: (15 Haziran 2005)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çerçevesi içerisinde Türkiye eşbaşkanlık olarak paylaştığı bir görevi yürütmektedir.”

11- ABD / Dünya İş Konseyi (World Affaırs Councıl) Toplantısı: (7 Temmuz 2005)

“Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle yapabileceği çok şey vardır. Türkiye’nin Sea Island Süreci’nde, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’nde Eşbaşkan olarak yer almış olması bundan kaynaklanmaktadır.”

12- ABD / Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Toplantısı: (13 Eylül 2005)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içinde önemli bir rol oynuyoruz. Amerika’nın Ortadoğu’da oynayacağı önemli bir rol var. Onun bir parçasıyız ve şu anda onun dahilinde çalışıyoruz.”

13- Ankara / AKP MYK Toplantısından Sonra Basına Açıklaması: (16 Kasım 2005)

“Dışişleri Bakanı Gül, Bahreyn’de ABD Dışişleri Bakanı Condellize Rice ile Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi ile ilgili görüşecek. Söz konusu projede eşbaşkanlık görevi yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.”

14- Denizli Polisevi / İşadamlarıyla Toplantısı: (19 Kasım 2005)

“Eğer bugün Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nde Türkiye eşbaşkan olarak görev almışsa… İşte şu anda bu görevi yapmaya çalışıyoruz.”

15- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (29 Kasım 2005)

“…Onun için biz şu anda Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde eşbaşkanlık görevini üstlenmişiz.”

16- ATV / Siyaset Meydanı: (28 Aralık 2005)

“Biliyorsunuz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde eşbaşkanız, bunun gereği olarak da inisiyatif alma gayreti içindeyiz.”

17- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (21 Şubat 2006)

“…Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’ndeki rolümüz, eşbaşkanlık görevimiz bize, özellikle Ortadoğu’da önemli sorumluluklar yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce birkaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır.”

18- İstanbul Üsküdar / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (26 Şubat 2006)

“Biz Ortadoğu’da GODKA denilen Geniş Ortadoğu Ve Kuzey Afrika Projesi’nin içinde eşbaşkanız. Biz orada görev ifa ediyoruz. Böyle bir görev Türkiye’ye seçilerek verilmiştir.”

19- İstanbul Tuzla / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

“Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz.”

20- İstanbul Bayrampaşa /AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

“BOP’un eşbaşkanlarından biriyiz. Şimdi bu görevi yapıyoruz.”

21- Sait Halim Paşa Yalısı / UBS Bank’ın Yemek Sofrası: (28 Nisan 2006)

“Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne bundan dolayı girdik.”

22- Avusturya Seyahati: (11 Mayıs 2006)

“Büyük Ortadoğu Projesi’ne, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne niye katıldınız, niye bunların içinde yer aldınız” diye eleştiriler geliyor. Biz de “elbette olacağız diyoruz.”

23-Zaman / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

“Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi eşbaşkanı olarak Türkiye’ye büyük görev düşüyor.”

24-Yeni Şafak / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

“Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük görev düşüyor. Bunun için de ABD’ye bir ziyaret planlıyorum… Türkiye, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi eşbaşkanı olduğu için, bunu ABD’yle konuşmamız gerekiyor.”

25-Esenboğa Havalimanı / Mısır’a Giderken Anlatmıştı: (20 Mayıs 2006)

“Ziyaretim sırasında Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde yapmayı planladıklarımızı da anlatma fırsatını bulacağız.”

26- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (30 Mayıs 2006)

“Türkiye, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde ortak üyeliğe kabul edilmiştir. Bizler bunun için burada bir ortak üyeliği ve ardından da eşbaşkanlık görevini İtalya ve Yemen ile birlikte kabul ettik.”

27- Artvin Çıkışı: (15 Temmuz 2006)

“Biz Türkiye olarak GOKAP içerisinde yer aldıysak, bunun için bizlere davet yapıldı, bunlar olacak diye biz eşbaşkan olarak kabul ettik.”

28- CNN / Larry Kıng Show: (27 Temmuz 2006)

“Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik.”

29- CNN Türk / “Editör” Programı: (6 Kasım 2006)

“BOP içerisinde davet edilen ülkeler kimlerdir? Türkiye var, Yemen vardı, üç tane eşbaşkan var.”

30- Beyrut Dönüşü Açıklaması: (4 Ocak 2007)

“Biz Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ni bunun için kabul ettik… Türkiye, İtalya ve Yemen’le eşbaşkanlık görevi üstlendik.”

31- Alman “Süddeutsche Zeıtung” Gazetesine açıklaması: (7 Şubat 2008)

“Bu sebeple TÜRKİYE, G-8 ülkelerinin de desteklediği Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde inisiyatif almaktadır.”

32- TBMM Grup Toplantısı: (13 Ocak 2009)

“Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı’dır… Bu görevinden vazgeçsin diyorlar. Bunu anlatmak istiyorum. Büyük Ortadoğu Projesi’nin amaçları bellidir.”

İşte bütün bu sözleri, Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika’nın gizli ve kirli projelerinde görev aldığının ve Büyük İsrail Planına bilerek veya bilmeyerek katkı sağladığının çok açık itiraf ve ispatı görmek, bir hakaret midir, yoksa uyarı mahiyetli bir durum tespiti midir? Ve kamuoyunun asıl merak ettiği, ülkemizi de parçalamayı hedefleyen yabancı bir projede eşbaşkanlık yapan kişi ve hükümetin, anayasa ve kanunlarımızdaki ve toplum vicdanındaki karşılığı ve yaptırımı nedir? Bunların işlenmesi değil de gündeme getirilmesi suç sayılır duruma gelmişse, bu ülke nereye sürüklenmektedir? Üstelik sorulması gerekmez mi, bu ifade ve itiraflar doğruysa, Sn. Başbakan BOP eşbaşkanlığı görevine; hangi ülkeler ve mahfillerce, hangi yetki ve gerekçelerle… Ve en tehlikelisi hangi gizli vaatler ve tavizler neticesi tayin edilmiştir? Bu görevle ilgili tavsiye ve talimatları kimler vermektedir ve nasıl yerine getirilmektedir?

TBMM, hükümet üyeleri, TSK ve MİT gibi devlet birimleri bu BOP eşbaşkanlığı göreviyle ilgili bilgi sahibi midir?

Sn. Başbakan; BOP’un mahiyetini, böyle bir dış görevlendirmenin hukuki niteliğini, NATO ve BM gibi resmi üyeliğimiz dışındaki özel ve gizli projelerde görev almanın kanuni gerekçelerini, Milletimize ve Meclise açıklamak zorunda değil midir?

Siyasi rakiplerinin özel bilgilerini ve hiç kimseyi ilgilendirmeyen gizli ilişkilerini, tüm edep ve hürmet ölçülerini tepelercesine diline sakız edip çiğneyenlerden; ülkemizsin, bölgemizin ve İslam aleminin geleceğini ve güvenliğini ilgilendiren yabancı ve yıkıcı projelerdeki görevinin aslını ve hesabını sormak, bazılarını niye bu denli rahatsız etmektedir?

Hükümranlık haklarımızın yabancı merci ve mahfillere devri, ülke birliğimizin bölünüp milli dirliğimizin tehlikeye girmesi anlamını taşıyan böylesi dış görevlendirmelere boyun eğmenin müeyyide maddeleri nelerdir? Milli iradenin ve TBMM’nin de üzerinde, dışarıdan tayin ve görevlendirmeler geçerli ise, bir sürü masraf ve horoz kavgası ile yürütülen, “demokratik seçim” aldatmacalarına niye lüzum görülmektedir?

YSK’nın seçim öncesi hukuki gerekçeli vetolardan zoru görünce vazgeçmesi ve yine seçilen bazı PKK’lı vekilleri reddetmesi üzerine yöneltilen hücumların bizzat TC’ye yönelmesi örneğinde olduğu gibi; yoksa hukuk, zorbalara karşı, “kitabına uydurulan”, ama zayıflara karşı “katı biçimde uygulanan” ayarı bozuk bir terazi midir?

BOP’un Amacı ve Asbaşkanları!

Büyük Ortadoğu Projesi Ne Amaçlıdır?

Türkiyem Topluluğu’nun önemli ve gerekli bir broşüründe vurgulandığı gibi:

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) , ABD’nin 1997’de oluşturduğu ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin (PNAC) bir alt unsuru olarak ortaya çıkan, sinsi ve Siyonist bir girişimdir. Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Dick Cheney ve akıl hocaları Richard Perle ve William Kristol gibi üst düzey Yahudi stratejistlerin, İslam Dünyasına hâkimiyet hedefidir. 

ABD tarafından yetkili yöneticilerin açık beyanları dışında BOP’a ilişkin yayınlanmış resmi bir belge bulunmamaktadır. Çünkü böyle bir durum Müslüman halkları kuşkulandıracak ve uyandıracaktır. Bu konudaki bütün değerlendirmeler, ‘NNSS 02’ olarak kodlanan ‘Ortadoğuda ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi’ (New National Security Strategy of The USA in tlıe Middle East Apost September 11 Analysis) adlı belgeye dayandırılmaktadır. Bu tür belgelerin tam içeriği ise haliyle gizli tutulmaktadır.

Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC) nedir? Hangi Hesapladır?

Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin kuruluş bildirgesinde; “ABD dışişleri ve savunma politikaları amaçsız bir şekilde rüzgârda savrulmaktadır. ABD dünyanın en büyük gücü olmasına rağmen bu fırsatı boşa harcamak ve önümüzdeki görevde başarısız olmak tehlikesiyle karşı karşıyayız” ifadeleri kullanılmıştı. Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin taraftarlarına göre, ABD, askeri harcamalarını artırmalı ve parayı teknolojik olarak en gelişmiş silah sistemlerine yatırmalı, böylece istediği her yere hızla ve az kayıp vererek müdahale edebilir duruma ulaşmalıydı. Bu düşünce aslında Amerikan halkının değil Siyonist Yahudi odakların fikri olmaktaydı.

2. Dünya Savaşı’nın sonunda dünya ekonomik üretiminin yarısına yakınını gerçekleştiren ABD, açık farkla dünyanın en önemli ekonomik gücü idi. Ancak bu durum, 1990’lara gelindiğinde artık geçerli değildi. Avrupa ülkeleri, gelişmiş ülkelerden üç kat daha hızlı büyüme oranına sahip olan Çin, ABD’yi yakalama gayretindeydi. Birçok Cumhuriyetçi Parti hükümetinin danışmanlığını yapan Henry Kissinger, “Soğuk Savaş’ın sonu, bazı gözlemcilerin ‘tek kutuplu’ ya da ‘tek süper güçlü’ dedikleri bir dünya var etmiştir. Ancak ABD, gerçekte, küresel gündemi tek başına dayatabilme konusunda bugün Soğuk Savaş’ın başlangıcında olduğundan daha iyi bir konumda değildir. Birleşik Devletler, Soğuk Savaş döneminde hiç yaşamadığı ölçekte bir ekonomik rekabet ile karşı karşıya gelmiştir” diyerek tehlikeye dikkat çekmiştir.

ABD’nin problemleri 1990’ların ortalarında olduğundan çok daha fazlaydı. Yeni teknoloji patlamasının çöküşü, ABD şirketlerinin gerçek kârlarının açıkladıklarından yüzde 50 daha düşük olduğunu açığa çıkardı. Ve ABD ekonomisi normal işleyişini sürdürebilmek için, dünyanın geri kalanından (Aslen doğu Asya ülkelerinden) yılda yaklaşık 400 milyar dolar kadar borçlanmaya bağımlı kılmıştı. Bu durumda, ABD’nin ekonomik zaaflarının üstesinden gelmek amacıyla askeri gücünü kullanmaktan başka çaresi kalmamıştı. Birbiri ardına yapılan askeri müdahaleler, ABD’nin tüm gelişmiş ülkelerin bağımlı olduğu petrol kaynakları üzerinde denetimini sağlayacak ve ABD’nin yatırım yapmak isteyen yabancılar için en güvenli ülke olduğunu vurgulayacaktı.

“Bush doktrini” ne de ilham kaynağı olan bu görüşe göre ABD, büyük ekonomik ve askeri gücüne dayanarak dünyanın herhangi bir bölgesinde istediği dönüşümü yaptırabilir, kendisine yönelik tüm tehditleri ortadan kaldırabilir” durumdadır.

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 11 Eylül terör eylemlerinin ardından yaptığı açıklamalarda, “terörist ağının dünyanın her yerinde konuşlandığını ve bunlara bazı devletlerin de destek sağladığını” ifade etmiştir. Rumsfeld’e göre “bu terörist ağı harekete geçmeden önce yok edilmeli ve bunlara destek veren ülkeler askeri güç kullanılarak kontrol edilmelidir.” Bu ekol aynı zamanda Rumsfeld ekolü ve söz ettiği savaşta ‘Bush doktrini’ olarak bilinmektedir. ABD’nin 21. Yüzyılın ABD yüzyılı olması için hazırladığı ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ (PNAC), ABD’nin tek başına dünya hâkimiyeti kurması için daha önce hazırlanmış projelerin birleştirilmesi ile elde edilmiş bir projedir. ABD politikalarında etkili olan stratejist Brzezinski’ye göre ABD’nin dünya hâkimiyetinin yolu Avrasya’nın kontrolünden geçmektedir. Brzezinski, “Doğu Avrupa’yı yöneten Merkez bölgeye kumanda eder; Merkez bölgeyi yöneten Dünya adasına kumanda eder; Dünya adasını yöneten, Dünyaya kumanda eder” görüşündedir. Brzezinski, ABD’nin Avrasya Stratejisini biçimlendirmek için yazdığı ‘Büyük Satranç Tahtası’ adlı kitabında, ABD yönetimini bu bölgeyi kontrol edebilecek bir gücün ortaya çıkmaması konusunda uyarır: “Amerikan politikasının nihai hedefi, iyi huylu ve uzun vadeli eğilimlerle ve insanlığın çıkarları ile uyum halinde, ortaklaşa küresel bir topluluk oluşturma hayaline sahip olmalıdır. Fakat bu arada, Avrasya’ya egemen olan ve böylece Amerika’ya meydan okuma yeterliğine sahip bir rakibin ortaya çıkmaması şarttır,” Diğer taraftan Avrasya’nın kontrolü ise Büyük Ortadoğu diye isimlendirilen bölgenin kontrolünden geçmektedir.

BOP Nedir, Hangi Somut Verilere Dayandırılmaktadır?

Dünya kullanılabilir petrol rezervlerinin yüzde 68’i ve doğalgaz kaynaklarının yüzde 41’ini içeren Ortadoğu, ABD ve tüm Batı ülkeleri için stratejik bir öneme sahiptir. Son 10 yılda saptanan rezervlerin ise yüzde 90’ı yine bu bölgededir. 2020 yıllarına gelindiğinde, bu bölgenin dünya petrol talebinin yüzde 40’ını karşılayacağı öngörülmektedir.

Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’nda ve S.B. Cohen’in ‘Dünya Sisteminin Jeopolitiği’ kitabında bu bölgenin önemi üzerinde ısrarla durulmaktadır. Bu bölge İslam, Çin ve Hint gibi üç büyük medeniyetin birbirleri ile arakesit oluşturdukları, buluştukları bir bölgedir. Batı medeniyetinin burada ciddi bir varlığı yoktur. Bu coğrafya, kara, deniz ve hava ulaşımında stratejik geçitlere sahiptir. Dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz kaynakları bu bölgededir. Alternatif enerji kaynakları bulunamadığı taktirde gelecekte de bu üstünlüğü devam edecektir. Enerji açısından Japonya tamamen. Batı Avrupa ise %60 civarında bu bölgeye bağımlıdır. ABD’nin enerji ihtiyacının çok küçük bir bölümü bu bölgeden sağlanmaktadır.

Bölgede Amerikan düşmanlığı her geçen gün artmaktadır. ABD böyle bir gelişmeden ciddi bir rahatsızlık duymaktadır. Bu gelişimin büyük bir güç haline dönüşmeden kontrol edilmesini amaçlamıştır. Brzezinski 1997’de yazdığı Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında bu tehlikeye özellikle dikkat çekmiştir: “Amerikan önceliğine İslamcı köktendincilikten (yani gerçekten milli, insani ve İslami bir düzenden) gelebilecek olası bir meydan okuma, bu istikrarsız bölgedeki sorunun bir parçası olabilir. İslamcı köktendincilik, dinsel düşmanlığı Amerikan yaşam biçimine karşı istismar ederek ve Arap- İsrail anlaşmazlığından yararlanarak çeşitli batı yanlısı Ortadoğu hükümetlerine zarar verebilir ve nihayet özellikle Basra Körfezinde Amerikanın bölgesel çıkarlarını tehlikeye atabilir” diye uyarmıştır.

Büyük Ortadoğu denilen bu coğrafyadaki yönetimlerin çoğu halktan kopuk ve despotiktir. Halka zulmetmekte, kendileri lüks ve israf içerisinde yaşarken halk açlığa ve sefalete mahkûm edilmektedir. Vurgun, soygun ve yolsuzluk en yaygın olan bir şeydir. Bilimsel ve teknolojik alt yapı hemen hemen yok gibidir.

BOP, Ortadoğu alanında yer alan halkların son derece kötü koşullarda yaşadığı gerçeğini istismar ederek hazırlanmıştır. Bu bağlamda 2002 tarihli BM Arap İnsani Geliştirme Raporu’nda sunulan veriler BOP’a dayanak teşkil etmektedir. Buna göre, tüm yetişkin Arapların yüzde 40’ı okuma-yazma bilmez durumdadır; işsizlik had safhaya ulaşmıştır, Arap ülkelerinin 2010’da 50 milyon, 2020’de de 100 milyon istihdam alanı yaratmaları kaçınılmazdır, Ortadoğu halkının üçte ikisinin günlük kazancı 2 dolardan azdır, bölgede yapılan yıllık yayın sayısı, tüm dünyada yapılan yayının sadece yüzde 1.1’ini oluşturmaktadır; kadınlara ayrımcılık yapılmaktadır, demokratik kurumlar ya hiç yoktur ya da zayıftır; bölge halklarının sadece yüzde 1.6’sının internet erişimi vardır, 22 Arap ülkesinin toplam GSGM’si tek başına İspanya’nınkine bile ulaşamamıştır.

Bölgede (hepsi de emperyalizm ve Siyonizm destekli) köktendinci akımlar, terör örgütleri, kitle imha silahları, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı yapan örgütlü suç şebekeleri tehditler üretmektedir. BOP’u hazırlayanlara göre, bu unsurların ortaya çıkmasının ve taraftar toplamasının asıl nedeni, bölge halklarının içinde bulundukları olumsuz ekonomik ve sosyal çaresizlik ile bölgede varlığını sürdüren despotik rejimlerdir.

Eğer, ekonomik ve sosyal koşullar düzeltilir ve demokrasiye geçiş sağlanırsa, yönetime katılım olanağı bulan ve refah düzeyi yükselen Ortadoğu halkları, Batı’yı tehdit eden eylemlere destek vermeyecek, köktendinci akımlar zayıf düşecek, terör örgütleri çökecek ve ucuz petrolün Batı pazarlarına istikrarlı biçimde aktarılması güvence altına girecektir.

Ancak, ABD’nin enerji kaynakları ve sevk yollarını kontrol etmek istemesinin nedeni sadece, kendi petrol ihtiyacını karşılamak veya dünyayı birlikte yönetmeyi planladıkları “uluslarüstü şirketlerin” petrol ticaretini sürdürmelerini güvence altına almak değildir. ABD, ihtiyacının büyük bir bölümünü çok verimli kendi kaynaklarından, geri kalan ihtiyacının önemli bir bölümünü Meksika, Venezüella ve Kuzey Denizi’nden (Norveç) karşılamakta, sadece küçük bir bölümünü Ortadoğu ülkelerinden almaktadır. Dolayısıyla, bölgeyi denetim altına almak istemesinde, kendi ihtiyacını garanti altına almak amacıyla ilgili hesaplar olmasıyla birlikte, esas amaç, dünya üzerindeki rakiplerinin çok büyük ölçüde bu kaynaklara bağımlı olması gerçeğidir. ABD’nin rakipleri üzerinde ekonomik baskı kurabilmesi için, sadece Ortadoğu’daki petrol ve gaz kaynaklarını denetim altında bulundurması yeterli görülmemekte; komşu bölgelerde bulunan enerji kaynaklarının, erişim ve sevk yollarının da kontrolü gerekmektedir. Bu stratejiler, ABD’yi Ortadoğu coğrafyasının yanında, stratejik önem taşıyan diğer yakın bölgelerin de kontrol altına alınması gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.

Büyük Ortadoğu diye anılan bölge, tarih boyu dünyayı kontrol etmek isteyen güçlerin hep ilgisini çekmiş ve bütün büyük güçlerin çatışma alanı haline gelmiştir. Sovyetlerin çöküşü ile ABD’nin bölgeyi kontrol edebilmek için gelip yerleşmesi ve bölgede üsler kurması daima stratejik hedefleri arasında olmuştur. Normal şartlar altında da buraya gelip yerleşebilmesi söz konusu değildi. Olağanüstü bir durum oluşturulmadan veya Batı medeniyeti için büyük bir tehlike ve tehdidin bu bölgeden gelebileceğini ortaya koymadan ABD’nin buralara girmesi de mümkün gözükmemekteydi. 11 Eylül ile bu durum oluştu. Nitekim 11 Eylül’ün ertesinde ABD, Büyük Ortadoğu denilen coğrafyanın en stratejik iki bölgesini işgal etmiştir.

Afganistan olayında dünya kamuoyundan büyük bir destek gören ABD, aynı desteği Irak işgalinde görememiştir. BM ve NATO’nun işgalde kullanılması engellenmiştir. Şimdi ABD, G-8, NATO ve AB’yi ikna etmek için ‘Büyük Ortadoğu Projesine’(BOP) ayrı bir elbise giydirip sunmaya çalışmaktadır.

BOP’un Görünür Amaçları:

ABD yönetiminin kamuoyuna dönük yaptığı yazılı ve sözlü açıklamalardan BOP’un görünür amaçları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

- Bölgedeki Kitle İmha Silahlarının (KİS) kontrol edilmesi, üretiminin ve yaygınlaştırılmasının engellenmesi

- Bölgedeki terör odaklarının kurutulması, terörle mücadelenin sürekli hale getirilmesi,

- Totaliter rejimlerin demokratikleştirilmesi,

- Serbest piyasa ekonomisinin yaygınlaştırılması ve gerekli mekanizmaların yerleştirilmesi,

- Bölgenin modernleştirilmesi,

- İnsan haklarının ve özgürlüklerin geliştirilmesi,

- Kadınlara eşit hakların verilmesi,

- Radikal İslami unsurların temizlenmesi,

- Dini eğitimde reforma gidilmesi.

Aslında bunların hepsi bahanedir, zehire sürülen çikolata gibidir.

ABD’de yönetimde bulunan ‘Yeni Muhafazakârların’ önemli isimlerinden Richard Perle’un yazdığı ‘Şerre Son’ (An End to Evil) adlı kitapta işlenen ana tema:

“Batı ya İslam’a karşı zafer kazanıp güçlenecektir veya bir saldırıya, hatta soykırımına uğrama tehlikesi çok yüksektir. Müslümanların gazabının ve anarşik tavrının kökü İslam’ın kendisindedir. Suudi Arabistan teröre karşı ya batı ile tam işbirliği yapacak veya zengin petrol kaynaklarının bulunduğu Doğu eyaleti ondan kuvvet zoru ile koparılacaktır. İsrail-Filistin ihtilafına gelince, Washington’un bir Filistin kurulması fikrinden vazgeçmesi gerekir. 11 Eylülün ortaya çıkardığı İslam dünyasındaki belayı, Judca tepelerinde 23.’üncü Arap devletini kurarak tedavi edemeyiz. Tahran’daki rejim mutlaka yıkılmalı ve bu maksatla İranlı muhaliflere her türlü yardım yapılmalıdır. Müslüman gazabı Arap kültürü ile özdeşleşmiştir. Ortadoğu’daki kötendinciler ve laik militanlar, Sünniler ve Şiiler, Komünistler ve Faşistler birbiri ile kaynaşmışlardır. Hepsi patlamaya hazır gazabın haznesinden fışkırıyorlar. Bu durumun çaresi demokrasi değil demokratikleşmedir; Yani batı ile uyumlu ve ılımlı partilerin işbaşına getirilmesidir. Yoksa Demokratikleşme derhal seçimlere gidilerek sonra onun sonuçlarına katlanmak anlamına gelmez. Seçimler 1995’te Cezayir’de denenmiştir. Orada yozlaşmış statükonun yerine az daha köktendinciler yerleşecekti. Aynı şekilde Türkiye’deki Erbakan hareketi de, kontrolsüz demokrasinin bir neticesidir ve oldukça tehlikelidir. Böyle bir sonuç kabul edilemez. Reform süreci güdümlü ve tedrici olmalıdır”

ABD’de Ulusal Demokrasi Vakfı Başkanı Cari Gershman da bölgeye ilişkin demokrasi stratejisini anlatırken “Batılı değerlerler doğrultusunda özgürlükler ve hukukun üstünlüğü garantiye alındıktan sonra yönetim biçiminin krallık ya da cumhuriyet olması önemli değildir” derken, asıl niyetlerini ifşa etmiş olmaktadırlar.

ABD imparatorluğunu genişletebilmek için hedef aldığı ülkeleri alt etnik gruplara bölüp yeni uluslar oluşturmayı bir strateji olarak benimsemiştir. Mevcut yönetimde danışmanlık yapan ve Afganistan’ın geleceğinde Amerikan Politikası Koordinatörlüğü görevini üstlenen Richard Haass, ‘Karışıklık’ adlı kitabında yeni bir ulus inşa etmeyi, ABD’nin işgal edeceği bölgelerde hâkimiyet kurabilmesi için şart olarak görmektedir:

“…Güç, eğer bir politik değişiklik olayı ise, fazla bir zekâ gerektirmeden ve biraz da iyi şansla işe yarayabilir. Aksi halde tek başına güç kullanımı politik değişikler için yeterli değildir. Bu şekilde bir değişiklik için en etkili yol; ülkelerde etnik ve mezhebi karışıklık yaratmaktır. Yeni bir ‘Ulus inşa etmek’ bu yollardan biridir. İlk önce buna karşı çıkanları ve milli birliği savunanları susturacaksın ve daha sonra başka bir topluluk yaratma işiyle meşgul olacaksın.”

Diğer taraftan 2003 yılında RAND Corperation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, Türk İslamı, Alman İslamı, Arap İslamı, Mısır İslamı, Köktendinciler, Gelenekçiler, Modernist Müslüman ve Ilımlı İslam gibi kavramlaştırmalara gidilmesi, Büyük Ortadoğu coğrafyasında yeni ulus inşasının yanı sıra yeni dinler inşa edilmek istendiğini göstermektedir.

Bugün ABD, Irak ve Afganistan’da buna benzer bir politika izlemektedir. Büyük Ortadoğu projesinin gizli amaçlarından en önemlisi bölgeyi etnik ve dini eksenli olarak paramparça edecek tarzda yeni uluslar ve yeni dinler ortaya çıkarmaktır. Son Libya ve Suriye müdahaleleri de bu amaçlıdır.

BOP’un gizli amaçlarından biri de, uluslararası sermayenin tam olarak giremediği bu bölgeye girip yerleşmesini sağlamak ve bunu güvence altına almaktır. Onun için bu bölgede yer alan devletler uluslararası şirketlerin menfaatine uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmak istenmektedir. Büyük Ortadoğu Projesinin gizli amaçlarından bir diğeri de, bölgenin sahip olduğu enerji kaynakları ve bunun uluslararası camiaya ulaştırılma yollarının kontrol altına alınmasıdır. Yukarıda Büyük Ortadoğu bölgesinin önemini incelerken, bölgenin dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip olduğunu, AB ve Japonya’nın buraya neredeyse tam bağımlı olduğunu ifade etmiştik. Bu bölgeye enerji bakımından en az bağımlı olan ABD’dir. Üstelikte bu bölgedeki petrollerin işletilmesinin büyük bir kısmı Gulf, Exxon, Chevron ve Texaco gibi dev ABD petrol şirketleri tarafından işletilmektedir. Dolayısıyla ABD’nin kendi ihtiyacı olan petrol veya doğal gaz ihtiyacını bu bölgeden temin etme konusunda herhangi bir sıkıntısı yoktur. Bundan dolayı BOP kapsamında Enerji kaynaklarını ve yollarını güvenliğe almak bu projenin amacı olamaz. Enerji bakımından bu bölgeye bağımlı olan ve gelecekte ABD ye rakip olabilecek güçleri, enerji vanalarını kontrol ederek terbiye etmek BOP’un gizli amacıdır. ABD rakiplerini devre dışı bırakabilmek için bu bölgedeki enerji kaynaklarını rakiplerine karşı bir silah olarak kullanmak istemektedir.

Brzezinski National Interest dergisindeki (Kış 2003) ‘Hegemonik Bataklık’ (Hegemonic quicsand) adlı makalesinde bunu ifşa etmektedir:

“(Bölgenin enerji kaynaklarına ilişkin) veriler, ABD’ye buraya egemen olmaktan başka bir alternatif bırakmamaktadır. O nedenle ABD, Global Balkanları (Büyük Ortadoğu) kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak şekillendirmelidir. Bu bölgeye egemen olmak ABD’ye başka bir stratejik manivela da sağlamaktadır: Ekonomileri bölgeden güvenli petrol akışına bağımlı Avrupa ve Asya ekonomilerini denetim altında tutma gücü. Bu bölge o kadar önemlidir ki, ABD herhangi bir bölgesel gücün beklenti ve önceliklerini buraya dayatmasına izin vermemelidir”

BOP’un gizli amaçlarından birisi de: İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve Siyonizmin ‘Büyük İsrail Projesinin’ hayata geçirilmesidir. Bugünkü ABD yönetiminde Yahudilerin büyük bir etkinliği vardır. Yönetimin şahinler kanadını Yahudiler oluşturmaktadır. Necati Doğru’nun analizine göre ABD’yi İsrail egemenleri ve Yahudi sermayesi ile bağlantıları olan 400 Amerikan zengini yönetmektedir.

“(İsrail’in Ortadoğu politikaları ile ilgili eleştirilerinizde) Tamamen haklısınız. Ama, ABD’nin bu konudaki bir gerçeğini de bilmelisiniz. Amerika’da, devlette ve hatta özel sektörde hiç kimse, Başkan dahil(bunu iki defa tekrarladı), İsrail’in politikalarını körü körüne desteklemedikçe, sandalyesinde kalamaz. Çünkü, Amerika’da insanları yöneten iki güç odağı mevcuttur; paranın ve medyanın (yazılı ve görsel basın ve sinema) patronları. Bu iki güç odağı da Yahudilerin denetimindedir”

Büyük Ortadoğu’yu terörden arındıracağını söyleyen ABD’nin İsrail’in yaptığı devlet terörünü kayıtsız şartsız desteklemesi, ABD’deki Yahudi nüfuzunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

BOP’un Gizli Amaçları:

1-Bölgede ABD’ye karşı meydana gelebilecek bir meydan okumayı kırmak, ‘Ilımlı İslam’ adında yeni bir anlayışı bölgeye yaymak. Bununla eş zamanlı olarak etnik temele dayalı yeni uluslar inşa edip bölgedeki karışıklığı ve çatışmayı sürekli kılmak.

2- Devletlerin Uluslararası Sermayeye göre yapılandırılmasını sağlamak.

3- Bölgedeki enerji kaynaklarını ve ulaşım yollarını kontrol ederek, buralara bağımlı olan ve gelecekte ABD’ye rakip olabilecek güçleri frenlemek. Bölgede var olan stratejik madenlere el koymak.

4- Bölgede İsrail’in güvenliğini garantiye almak.

5- BOP bahanesiyle Arzı Mev’udu içine alan Büyük İsrail İmparatorluğunu kurmak.

BOP’un Tarihsel Geçmişinde Ne Vardır?

ABD’de yapılan G8 toplantısına, “Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu Girişimi” adıyla sunulan BOP’a ilişkin ilk somut bilgiler, Londra merkezli Arapça yayın yapan El Hayat gazetesinin 13 Şubat 2004 tarihli sayısında yer almıştır.

“Büyük Ortadoğu” kavramının, klasik Ortadoğu ile birlikte bağımsızlığını yeni kazanmış Orta Asya ve Kafkasya ülkelerini de kapsayacak biçimde akademik düzeyde kullanılışı ise, 1990’ların ortalarına rastlamaktadır. BOP’un siyasal düzleme taşınması çabaları ise 200’de başlamıştır.

Ancak kuşkusuz BOP konusunda en önemli kilometre taşı, Bush döneminde ABD dış politikasına hâkim olan yeni muhafazakalara karşı yeni liberal görüşü savunan Ronald Asmus’un Kenreth Pollack ile birlikte kaleme aldığı ve Washington Post gazetesinde 22 Haziran 2003 tarihinde yayımlanan “The Neoliberal Take On The Middle East” (Ortadoğu’nun Neoliberal Açıdan Ele Alınışı) başlıklı makalededir. Makaleye göre, “Ortadoğu’daki tehditlerin ortadan kaldırabilmesi, ancak NATO’nun Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı uyguladığı gibi uzun soluklu ve kapsamlı bir proje ile mümkün olabilir. Ortadoğu, yeni muhafazakârların savunduğu gibi güç kullanılarak dönüştürülemez, bu dönüşüm ancak Avrupalı müttefiklerle de işbirliği yaparak ve ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal boyutları da içeren kapsamlı bir projeyle mümkün olabilir”

ABD yönetimi 21. Yüzyılı bir Amerikan Yüzyılı olarak düşünmekte ve stratejilerini buna göre şekillendirmektedir. O nedenle bütün projeler, PNAC ana projesinin alt projeleri olarak şekillenmektedir. BOP da ABD’nin Avrasya hâkimiyeti için geliştirdiği bir alt projedir. Kamuoyuna ilk kez Joint Forces Quarterly dergisinin (ABD Silahlı Kuvvetler dergisi) Sonbahar 1995 sayısında ‘The Greater Middle East’ ismi ile duyurulmuş emperyalist ve Siyonist bir girişimdir.

26 Şubat 2003’te Amerikan Girişim Enstitüsünde ABD Başkanı Bush tarafından ‘Ortadoğu’da Demokratik Değerlerin Yayılmasını Öngören Plan’ açıklanırken, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nden bahsedilmiştir. Bush ayrıca 9 Mayıs 2003’ yaptığı bir konuşmada 10 yıl içerisinde ‘ABD- Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesinin’ kurulacağını açıklayarak, projenin hedeflerinden birini dile getirmiştir. Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice da, 7 Ağustos 2003’te The Washington Post gazetesindeki yazısında, BOP kapsamında 22 ülkenin hedef tahtasına konulup yeniden yapılandırılacaklarını ifade etmiş, projenin kapsamı hakkında daha ayrıntılı bilgi edinilmesine imkân vermiştir.

Ulusal Demokrasi Vakfı’nda 6 Kasım 2003’te Bush, ‘Ortadoğu’yu Özgürleştirme Stratejisini’ açıklayarak BOP’ta nelerin sloganlaştırılması gerektiği mesajını vermiştir.

Başkan Yardımcısı Dick Cheney de, Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda ‘Büyük Ortadoğu’ya Reform’ projesini açıklamıştır. Dışişleri Bakanı Colin Powell, değişik zamanlarda yaptığı konuşmalarda İslam coğrafyasının siyasal olarak değiştirileceğini belirtmiştir.

ABD NATO Konseyi Daimi üyesi Nicholas Burns, 24 Ekim 2003’te “NATO ve Büyük Ortadoğu’ adlı bir toplantıdaki konuşmasında, NATO’ya yeni bir misyon biçilip Büyük Ortadoğu’da konuşlanmasını istemiştir.

Londra’da yayınlanan El Hayat gazetesi 13 Şubat 2004’te, ABD’nin G-8 zirvesi için hazırlatıp üye ülkelere dağıttığı taslak metinde BOP’un ayrıntılarına yer vermiştir.

BOP Hangi Ülkeleri Kapsamaktadır?

BOP’un eylem alanı resmen ilan edilen net sınırların da ötesine taşmaktadır. Her an yeni ülkelerin kapsam içine alınabilmesi için “açık kapı” bırakılmaktadır. Bununla birlikte özellikle ABD kaynakları 27 ülkenin ilk planda BOP çevresinde değerlendirildiğini vurgulamaktadır. Bu ülkeler şunlardır:”Afganistan, Bahreyn, BAE, Cezayir, Cibuti, Fas, Filistin Özerk Yönetimi, Irak, İran, İsrail, Katar, Kuveyt, Komor Adaları, Lübnan, Libya, Mısır, Moritanya, Pakistan, Somali, Suudi Arabistan, Sudan, Suriye, Tunus, Türkiye, Umman, Ürdün ve Yemen.”

Bu ülkelerin harita üzerinde ve resmen değil, ama Irak gibi fikren ve fiilen bölünüp, siyasi, ekonomik ve kültürel yönden ABD’nin güdümüne sokulması amaçlanmıştır.

Genişleme halinde bu alana Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleri ile Endonezya ve Malezya’nın da dahil edilebileceği belirtilmektedir.

Fas ve Moritanya’dan başlayıp Afrika’nın kuzeyi, Ortadoğu’nun tamamı, Kafkaslar, Kazakistan, Türki Cumhuriyetler, Orta Asya, Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’e kadar uzanan tüm bölge, Büyük Ortadoğu diye isimlendirilmektedir.

Yeni NATO’nun Yeni Misyonu İyi Okunmalıdır

ABD NATO’ya yeni bir misyon yüklemeye çalışmaktadır. 24 Ekim 2003’de Prag’da gerçekleştirilen ‘NATO ve Büyük Ortadoğu’ adlı konferansta NATO Konseyi Daimi Üyesi R. Nicholas Burns, bir savunma örgütü olan NATO’nun Büyük Ortadoğu’da konuşlanmasının zorunlu olduğunu açıklamıştır. “Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa’yı koruma adına Batı Avrupa’da bir kıta ordusu yapılandırdık. Avrupa ve Kuzey Amerika hala NATO’nun güvencesi altındadır. Fakat Batı veya Orta Avrupa’da ya da Kuzey Amerika’da oturarak bu işi yapabileceğimize inanmıyoruz. Hem kavramsal yönelimimizle hem de askeri gücümüzle doğuya ve güneye konuşlanmak zorundayız. NATO’nun geleceğinin doğuda ve güneyde olduğuna inanıyoruz. Bu da Büyük Ortadoğu’dur”

Ayrıca NATO Askeri Komitesi Başkanı General Naumann da, NATO’nun yeni döneme ilişkin fonksiyonunu, Burns’e benzer şekilde tanımlamaktadır: “NATO artık eskiden olduğu gibi bölgesel bir savunma örgütü olarak kalamaz. Üye ülkelerin çıkarlarını nerede olursa olsun koruyabilecek ve gelecekte kurulabilecek koalisyonların temelini oluşturacak küresel bir ittifak haline gelmelidir. NATO komuta ve kuvvet yapılarını bu doğrultuda uyarlamalı ve yeni şartlara mukabele edebilecek yetenekleri kazanmalıdır. NATO’nun görev alanıyla ilgili bu değişim Büyük Ortadoğu’dur”

Burns’e göre; NATO’nun Büyük Ortadoğu’ya konuşlanmasının nedeni, bu coğrafyanın NATO ülkeleri için tehlikeli olması ve NATO ülkelerine asıl tehdidin bu coğrafyadan gelecek olmasıdır! Eski İngiltere Başbakanı Teacher’ın: “Sovyetler dağıldığına göre, artık NATO’nun yeni düşmanı İslam’dır” sözleri ise asla unutulmamalıdır.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’ni en az zayiatla uygulayabilmesi için pek çok ülkeyi projeye dahil etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle NATO’nun kademeli bir şekilde genişletilmesini istemektedir. Aynı zamanda farklı girişim ve organizasyonlarla nüfuz alanını genişletmeye, gelebilecek muhalefeti engellemeye ve karşısındaki bloğu bölmeye çalışmaktadır. ‘Akdeniz Diyalogu’ da bunlardan biridir:

“NATO 1995 yılından bu yana, İsrail’in yanı sıra Mısır ve Ürdün’le birlikte Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinin yer aldığı toplam altı Arap ülkesinin bulunduğu, “Akdeniz Diyalogu” adıyla anılan bir program geliştirmiştir “ (Tunus, Fas, Cezayir, Mısır, Moritanya, Ürdün)

ABD stratejisini, gelecekte karşısına hiçbir gücün çıkmaması esası üzerine kurmuştur. Baba Bush’un zamanında (1992) Paul Wolfowitz’in başkanlığında savunma bölümü tarafından hazırlanan gizli bir belgede (Defens Planning Guidance) bu noktaya özel bir vurgu yapılmıştır:

“Stratejimiz şimdi (Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra), gelecekte potansiyel bir küresel rakibin ortaya çıkışına meydan vermeyecek şekilde yeniden ayarlanmalıdır.[5]

17 Eylül 2002’de kabul edilen ve 20 Eylül 2002’de kamuoyuna duyurulan ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi (Bush Doktrini) belgesi ile ilgili Kongrede yaptığı konuşmasında Bush, tam 10 yıl sonra, aynı konuyu tekrarlamıştır: “ABD, kendisi üzerinde, müttefikleri ya da dost ülkeler üzerinde kendi isteklerini gerçekleştirmek isteyen bir düşmandan gelen girişimleri alt edecek güce sahip olmalıdır ve gelecekte de sahip olacaktır. Gücümüz, ABD’nin gücünü aşma ya da ona denk olma ümidiyle yeniden askeri yapılanmaya giden potansiyel düşmanları caydıracak kuvvette olmalıdır”

Projede Türkiye’nin Önemi Nereden Kaynaklanmaktadır?

Çeşitli boru hatları nedeniyle bir enerji köprüsü haline gelen Türkiye, ABD tarafından BOP’ta ayrı bir yere oturtulmuştur. Dünya hâkimiyeti için Avrasya’yı, Avrasya hâkimiyeti için de Büyük Ortadoğu’yu kontrol etmenin zorunluluğunu hisseden ABD, bu yolda stratejik bir madde olan petrol ve ona ulaşım yolları üzerinde egemenlik tesis ederek, rakipleri karşısında stratejik üstünlük sağlamayı amaçlamaktadır. Böylece, petrol ve doğalgaz rezervleri olmayan veya kısıtlı olan kendisine “rakip ekonomiler” durumundaki AB ülkeleri, Japonya, Çin ve Avrasya Birliği ülkelerinin ekonomik büyümelerini kontrol altına alabilecek, Euro veya başka bir para biriminin dünya ticaretine hâkim olmasını önleyecek ve esasen altın olarak karşılığı tam olmayan, sadece ABD’nin baskı ve askeri gücü ile ayakta durabilen ABD Doları dünya ticaretine hâkim olabilecektir. Irak harekâtının en önemli nedeninin de, Irak’ın OPEC üyesi olarak Kasım 2000’den itibaren petrolünü Euro’yu referans alarak satmayı kararlaştırması ve diğer OPEC ülkelerine de bu hususta çağrı yapması olduğu unutulmamalıdır. Dünya kullanılabilir petrol rezervlerinin yüzde 68’i ve doğalgaz kaynaklarının yüzde 41’i Ortadoğu’dadır. Son on yılda saptanan rezervlerin ise yüzde 90’ı yine bu bölgededir. 2020 yıllarına gelindiğinde, bu bölgenin dünya petrol talebinin yüzde 40’ını karşılayacağı öngörülmektedir.

BOP’ta bir enerji köprüsü olması nedeniyle Türkiye’nin ABD açısından ayrı bir yeri bulunuyor: Jeopolitik konumu itibarıyla, Batı ile Doğu arasında doğal bir enerji köprüsü oluşturan Türkiye, dünyanın küreselleşme ve entegrasyona doğru yöneldiği bu dönemde, arasında dil, din birliği ve kültürel yakınlaşmanın olduğu Türk cumhuriyetleri ile doğal olarak, enerji projelerinde birliktelik içindedir. Enerji kaynaklarındaki ve bu kaynakların uluslararası pazarlara çıkarılmasındaki kısıtlar, bu kaynakların optimal kullanımını zaruri kılmaktadır. Orta Asya bağımsız Türk devletleri içerisinde Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan petrol ve doğalgaz kaynakları zengin ülkelerdir. Azerbaycan ve Kazakistan belirlenmiş büyük petrol rezervlerine, Türkmenistan ise doğalgaz rezervlerine sahiptir. Rusya Federasyonu’nun Batı Ural bölgesinde üretilen ham petrolün en kısa ve önemli çıkış noktası da Karadeniz Novorossiysk Limanı’dır. Ancak, İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki gerek iç trafik gerekse coğrafi kısıtlar, bu petrolün uluslararası piyasaya çıkışını zorlamakta ve Türkiye üzerinden Ege Denizi veya Akdeniz’e çıkacak transit boru hattı projeleri üzerinde çalışılmaktadır. Yine, Kazakistan Üstyurt platosu petrol sahalarının ve Türkmenistan Nebit dağı yataklarının uluslararası pazarlara direkt çıkışı yoktur. Bu enerji kaynaklarının da, Atlantik piyasasına ulaştırılmasında en ekonomik yol, Türkiye geçişli rotalardır. Türkiye, mevcut Irak-Türkiye petrol boru hattının dışında, tesis edilmekte olan Bakû-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı; İran (dolaylı olarak Türkmenistan) doğalgazını Ankara’ya getiren ve ana hat itibarıyla Batı’da Bulgaristan sınırına bağlayan doğalgaz boru hattı; Azerbaycan, Mısır, Irak, Suriye doğalgazını Türkiye ana hattına ve yine dolaylı olarak batı hattına bağlanmasına imkân verecek boru hattı projeleri üzerinde çalışmaktadır. Tüm bu enerji kaynaklarına geçiş veya sevk yolu durumunda olan Türkiye, gerek miktar, gerekse stratejik yönlerden önemli enerji kaynaklarının geçiş yolu olma konumundadır. Bu durum “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri Projesi” içine, “petrol alanlarının ve petrol taşıma yollarının kontrolü” amacına uygun olarak Türkiye’nin de katılımını zorunlu kılmaktadır. Türkiye olmadan, projenin başarılı olması veya tamamlanabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin konumu, proje kapsamı içindeki bölgelerde, petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip herhangi bir ülkeden çok daha stratejik önemi haizdir.

İsrail Projenin Neresinde Bulunmaktadır?

Prof. Dr. Anıl Çeçen’e göre projenin merkezinde Büyük İsrail Projesinin bulunduğu kesindir. Büyük İsrail Projesi’ne göre Kudüs’ün merkez olacağı Siyon Tepesi’nde yeni bir tahtın kurulacağı bir İsrail Devleti hedeflenmektedir. Bunun için bu bölgede küçük devletler planlanmaktadır. Çünkü alan olarak bölgede en küçük devlet İsrail’dir.

Avrupa BOP’a Nasıl Katılmaktadır?

Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fisher, Şubat’ta Münih’te yapılan güvenlik konferansında Ortadoğu’da istikrarın iki aşamada sağlanmasını öngören bir Avrupa-ABD projesini gündeme getirdi. Bu projede, Fas’tan İsrail ve Filistin topraklarıyla Suriye’ye uzanan bölgenin serbest ticaret bölgesine dönüştürülmesi öngörülüyor. İkinci aşamada ise proje Orta ve Yakın Doğu’ya yönelik “gelecek için bir deklarasyon” ilan edilmesini içeriyor. İran ve Afganistan’ı da kapsayan deklarasyonda, demokrasiyle hukuk devletinin kurulması ve şiddetin terk edilmesi isteniyor. Fischer, Ortadoğu’da istikrarın sağlanmasında NATO’nun da katkıda bulunmasını öneriyor.

İngiltere ve Fransa, Berlin’deki zirvede Fischer’in önerisine destek verdi. Arap ülkeleriyse, Irak savaşında izlediği politikayla elde ettiği prestijden vazgeçmemesi için Avrupa’yı uyardı. İki girişimin ortak noktası, Batı’da, Ortadoğu’nun kendine veya başkalarına tehdit oluşturmasına izin verilemeyeceği yönünde bir kanaat oluştuğunu ortaya koyması…

Projeye Arap İslam Dünyası Niçin Karşıdır?

BOP’a karşı Arap dünyasından en ciddi muhalefet Hüsnü Mübarek ve Suud Kralı Fahd bin Abdül Aziz’den geldi. Liderliğini Hüsnü Mübarek’in yaptığı muhalefet, Arap ülkelerinin Arap ve İslam ülkelerine dışardan empoze edilen önerileri kabul etmeyeceğine dair, 24 Şubat 2004 tarihinde ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiride Arap ülkelerinin, kendi haklarının çıkarları ve değerleri doğrultusunda reformları yerine getirmesi üzerine vurgu yaptılar. Ayrıca Mübarek, henüz hazır olmayan halka demokrasi empoze etmeye kalkmanın Cezayir örneğinde olduğu gibi siyasi kaosa sebep olacağını iddia etti. “Biz ülkemizi dışarıdan herhangi birinden daha iyi biliyoruz ve kendimizin kaos ve anarşiye itilmesine izin vermeyiz” şeklinde itirazlarını dile getirdi. Buna ilaveten ortak bildiride Hüsnü Mübarek ve Suud kralı, Ortadoğu’da istikrarın temel koşulunun, bölgenin temel sorunlarına çözüm bulmaktan geçtiğini belirttiler. Bu anlamda ABD’nin BOP’ta İsrail-Filistin sorununa değinilmemesinin en büyük eksiklik olduğu dile getirildi. Mübarek, BOP’a karşı Arap Projesi’ni geliştirip, 29 Mart’ta Tunus’ta yapılması tasarlanan Arap Zirvesi’nde bu projeyi tartışacaktı. Ancak Araplar aralarındaki fikir ayrılığı nedeniyle bu toplantıyı gerçekleştiremediler.

Türkiye’nin Duruşu Ne Olmalıdır?

Türk dış politikasının son 50 yılına baktığımızda, Türkiye’nin önüne “Büyük Ortadoğu Projesi” ne benzer iki proje sunulmuştu ve bu iki proje başarısız olmuştu. İlk proje, 1953-54’Ierde ABD tarafından geliştirilen ve merkezinde Türkiye’nin olduğu “Kuzey Hattı ya da Yeşil Kuşak Projesi” dir. Adnan Menderes hükümeti bu proje kapsamında Ortadoğu ülkelerini bir siyasi-askeri pakt içerisinde bir araya getirerek, bir yandan bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri güçlendirmeye, diğer yandan da bu yolla Sovyetler’in bölgeye yayılmasını önlemeye çalışmıştı.

Ancak bu çerçevede kurulan Bağdat Paktı’na sadece Irak, İran ve Pakistan üye olurken, başta Mısır olmak üzere birçok bölge ülkesi Pakt’a katılmadılar. Tam tersine, ABD’nin ve siyonizmin yönlendirmesiyle Sovyetler Birliği’ne yakınlaştılar. Daha da kötüsü, 1960’lara gelindiğinde hem bu proje büyük bir başarısızlığa uğradı hem de projenin baş aktörü Menderes yönetimi askeri darbeyle görevden uzaklaştırıldı.

Benzer bir durum 1980’lerde Özal döneminde yaşandı. Özal liderliğindeki Türkiye, yine ABD’nin geliştirdiği ‘Stratejik İşbirliği’ konsepti çerçevesinde Ortadoğu ülkeleriyle çok yönlü ekonomik, ticari, mali, sosyal ve hatta siyasi ilişkiler geliştirdi. 1980’lerde Türkiye ile Ortadoğu ülkeleri arasındaki ilişkiler Cumhuriyet tarihinde görülmemiş derecede üst düzeyde olumlu ve başarılı sonuçlar elde etti. Türkiye’nin bölge ile dış ticaret ilişkileri, toplam dış ticaret hacminin yüzde 50’leri üstüne çıktı. Birçok Türk firması bölgede ve birçok Arap sermayesi Türkiye’de karşılıklı yatırım yaptılar.

Büyük Ortadoğu Projesi’nde ise Türkiye için kullanılan sıfatlar: “model ülke, merkez ülke, Yeni Osmanlı Misyonu” biçimindedir. Türkiye, bu projeye yaklaştıkça hem kendi güvenliği ve geleceği tehlikeye girmektedir hem de bölge halkının tepkisini çekmektedir. Türkiye için kullanılan “Ilımlı İslam” kimliği de İslam’ı yozlaştırmaya yöneliktir.

ABD Başkanı Bush’un Başbakan Erdoğan ile görüşmesinde ‘BOP’un bel kemiğini Türkiye oluşturmalıdır’ ifadesinde de açıkça anlaşıldığı üzere Türkiye bu projenin merkezinde yer almaktadır. BOP’a göre ABD, bölgedeki radikal dini anlayışın terörü beslediği, bu anlayışların ehlileştirilmesi gerektiği kanaatini taşımaktadır. Batı, yıllarca Ortadoğu’da otoriter rejimleri destekleyip sahip çıkmıştır. Bu rejimlerin doğurduğu tepkiler radikal anlayışları beslemiş ve o anlayış da şimdi Batı’yı hedef almıştır. ABD bunu üzerine, radikal dini anlayışlar yerine ‘Ilımlı İslam’ anlayışını getirmeye çalışmaktadır. Ilımlı İslam’ı desteklemek aslında eski bir politikadır. ABD, Sovyet rejimi çökene kadar Yeşil Sovyet ideolojisine karşı tampon olarak manipüle edilen Ilımlı İslam anlayışı Artık BOP’un bir ayağını oluşturmaktadır. BOP’ta ABD’nin Türkiye’ye bu anlamda bir rol biçtiği açıktır. Şu anki haliyle ılımlı İslam teriminde vücut bulan bu rolün Türkiye’nin çıkarlarına ve devletimizin yapısına aykırılığı ortadadır. ABD’nin projesinin öngörülerinden birisi de, demokrasinin büyük bir devletin gözetiminde etnik ya da dini topluluklara dayanarak, küçük ulus devletleri içerisinde yerleşmesini sağlamaktır. Bu anlamda BOP Türkiye’nin üniter devlet yapısına ciddi bir tehdit olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye Erbakan Hoca’nın D-8’ler projesi gibi atılımlarla kendi ağırlığını hissettiremezse, bölgeye yönelik politikalardan kendini soyutlayarak sadece tehdit algılamasını dillendirerek hiçbir yere varamayacaktır.

Sonuç:

ABD’nin taslağında yer alan ve Büyük İsrail hayaline dayanan reformların tamamen emperyalizm amaçlı olduğu açıktır.

Bu nedenle AKP’nin ve diğer işbirlikçi partilerin bu sinsi ve Siyonist projeye taşeronluk yapmaları ve Recep Tayyip Erdoğan’ın BOP’un eş başkanlığı gibi talihsiz bir görevden gurur duymaları şaşırtıcıdır.

Türkiye, milli ve haysiyetli bir yönetim ve yönelişle; D-8 gibi onurlu ve olumlu projeleri sahiplenmekle, Yeni ve Adil bir Dünya’nın öncülüğünü üstlenecek bir konumdadır. Tarihi ve tabii şartları ve potansiyel imkânları, bizi buna zorlamaktadır.*

AK Parti Genel Başkanlığınca açılan; “ABD’li Siyonistlerin AKP’li Piyonistleri” kitabımızın yayınını durdurma ve manevi tazminat davasıyla ilgili ifademizde şunları belirtmiştik:

Genel olarak:

Söz konusu kitabımızda hiçbir şahsa veya oluşuma hakaret ve iftira edilmemiş, böyle bir kasıt gözetilmemiştir. Sadece, dipnotlarda da gösterildiği gibi; yerli ve yabancı basında çıkan haberlerin halkımıza duyurulması ve toplumun din istismarına ve ülke çıkarlarımıza aykırı davranışlara karşı uyarılması hedeflenmiştir. Üstelik tespit ve tenkitlerimize esas aldığımız konuşma ve yorumlar, ilgili kişilerin kendi sözlerinden ve onlara yakın gazetelerden aynen nakledilmiş ve kafalarda oluşan soru işaretlerine dikkat çekilmiştir. Bizim için milli çıkarlarımız, toplumsal huzur ve barışımız ve özellikle bağımsızlık ve bekamız her şeyden önemli ve öncelikli olduğu için, bazı konuların açıklığa kavuşturulması amacıyla, duyulan endişelerimiz dile getirilmiştir. Bu tür konuları gündeme getirmemizin bir nedeni de, eğer böylesi iddia ve yayınlar, yalan ve yakıştırma ise; ilgililer tarafından doğru ve doyurucu yanıtların verilerek, halkın sağlıklı bilgilendirmesine hizmet etmektir. Özetle hakkımdaki iddiaları asla kabul etmiyorum, yazdıklarımız ve yorumlarımız kesinlikle hakaret içerikli olmayıp, sadece durum tespiti ve meşru tenkit ölçüsündedir. Kaldı ki bizi o kişilere hakarete yöneltecek hiçbir şahsi rekabet ve husumetimiz de söz konusu değildir.

Ayrıntılara gelince:

Şikâyet dilekçesi 1. Sayfa Wikileaks belgeleri ve muhatapları ile ilgili:

“Hırsız ve haksız servet meraklısı, şehvet ve şöhret budalası, despot ve dikta kafalı, ahmak ve geri zekâlı” tespitleri kesinlikle bize ait olmayıp, Wikileaks belgelerindeki ABD üst düzey yöneticilerinin; dünyanın farklı ülkelerindeki politik ve bürokratik kişilere ait kanaatleridir ve kitabımızın 49. Sayfasında bunların kimler olduğu aynı belgelerden derlenmiştir. ABD’yi yönetenlerin, işbirliği yaptıkları hükümet ve şahsiyetlerle alakalı bu genel tespitleri, Wikileaks belgelerinden aynen nakledilmiştir. AKP yetkililerinin, niye bunları kendi üzerlerine aldıklarını ve alındıklarını, o belgeleri yayınlayan başta TARAF gibi gazetelere niye dava açmadıklarını anlayabilmiş değiliz.

Şikâyet dilekçesinin 2. Sayfasında yer alan: bizim kitabımızın 66. Sayfasında CFR ile ilgili saptamalar (www.ilkkursun.com. – 26 Eylül 2010 – Bir Yıldan Daha Az Zamanda) yazısından alıntı olup, sayfa 68’de kaynağı dipnotla gösterilmiştir; ve o yazı ile ilgili hiçbir yalanlama yapılmış değildir.

Üstelik ABD Yahudi Lobileri güdümlü karanlık kuruluşlardan, Recep T. Erdoğan’ın Üstün Cesaret Madalyası aldığı, kuru bir iddia ve iftira ise, bunu Sn. Başbakanın çıkıp kendisi söylemelidir.

Sn. Recep Tayip Erdoğan ve ekibinin, önceki iddia ve davalarından dönmesi!

“Milli Görüş gömleklerini çıkarıp”, daha önce kendilerini İstanbul Belediye Başkanlığına, milletvekilliği ve bakanlıklara taşıyan düşünce ve ideallerinden döndükleri, kendi beyanlarıdır ve zaten herkesin bildiği şeydir. Ve halkımız arasında böylesi haklı ve hayırlı çizgilerinden dönenlere “dönekleşti” denilmektedir. Bu, hakaret içerikli bir iddia ve iftira değil, sadece bir durumu netleştirmektir.

Milli Görüş çizgisinde iken malum merkezler ve medya tarafından sürekli saldırılan ve karalanan kişilere, AKP’leşince nasıl sahip çıkılıp aklandıkları ise, inkâr edilmez bir gerçektir ve bunun nedeni merak edilmektedir.

Dilekçenin 3. Sayfasında belirtilen: “Tayip Yahudi örgütleriyle sıkı fıkıydı” sözleri, kuru bir iddia değil, resmi kayıtlara geçmiş ve gerçekleşmiş bir vaziyetin ifadesidir. Biz yüce Yargımızın, Sn. Cumhurbaşkanımızın, Başbakanın ve diğer AKP kurmaylarının Yahudi Lobileri ve ABD’nin Siyonist sivil örgütleriyle, resmi değil özel ziyaret ve ilişkilerinin bir dokümanını isteyip, kuşku ve kaygılarımızdaki haklılığımızın belgelenmesini, böyle şeyler yoksa özür dileyeceğimizi arz ve talep etmekteyiz. Kaldı ki, ABD Dışişleri Bakanlığınca defalarca ilan edildiği üzere; Türkiyemiz dahil 27 İslam ülkesinin (resmen ve harita üzerinde değil, ama fiilen) parçalanıp farklı belgelere ayrılmasını hedefleyen BOP’un eş başkanı olduğunu; tespit ettiğimiz tam 32 yerde, övünerek itiraf ettiğinin belgesi de ekte arz edilmiştir.

Yine dilekçenin 3. Sayfasındaki: “Basında çıkan haberlerden de anlaşılacağı gibi, Tayip gerekli yerlere istenilen sözleri vermekte, önüne çıkabilecek engeller bertaraf edilmekte ve iktidara giden yolda hızla ilerlemekteydi” (Sayfa: 102-103) tespiti; bunun hemen üstünde belirtildiği gibi, 8 Ağustos 2001 tarihli, İngiltere İstanbul konsolosunun basına yansıyan beyanlarının bir özetidir.

Şikâyet dilekçesinin 4 sayfasında “şu hahamlar bile, Fetullahtan, zamancılardan ve AKP iktidarından daha insaflı ve insancıldır” sözleri, İsrail vahşetini ve Gazze felaketini kınayan insani duyarlı bazı Yahudi hahamlarının, kitaba aldığımız beyanlarıyla ilgilidir. Evet, maalesef, Mavi Marmara gemisinin, Gazze’ye yardım gönderme girişimini ve dokuz masum insanımızın korsanca katledilmesini: “haksız, yanlış ve işgalci İsrail otoritesine saldırı” kabul edip karşı çıkan; ama NATO’nun Libya dehşetine destek veren AKP’nin tavrına fetva uyduran Fetullah Gülenci zihniyetin bu çifte standardına dikkat çekilmiştir. Ve zaten AKP kongre üyelerinin Sn. Başbakana gönderdikleri talimat gibi mektupları üzerine, şimdi Gazze’ye gidecek 2. Yardım filosuna İHH gemisi iştirak bile ettirilmemiştir.

Yine dilekçenin 4. Sayfasında: “Hani bu düzen bozuktu… Heyhat ki bazı kesimlerin eline fırsat geçince, düzenin kemiklerine aç köpekler gibi saldırdılar” sözleri, 05.04.2007 Milli Gazete M. Şevket Eygi’ye aittir ve dipnotta gösterilmiştir, bunlar genel ifadelerdir ve bugüne kadar hiçbir tekzip gönderilmemiştir. Zaten bu alıntıdaki “Aç köpekler” ifadesi “aç gözlü ve doyumsuz” anlamındaki bir deyimdir. AKP yetkililerinin niçin alındıkları belli değildir.

Ve yine; ABD ve İsrail destekli ve BDP Jelatinli PKK bölücülerini cesaretlendirerek, Milli sanayimizi körletip köstekleyerek, ahlaki ve ailevi yozlaşmayı sadece seyrederek, ülkemize ve milletimize yönelik manevi zehirlemeleri “Akreplik” diye niteleyip, iktidarı tedbir almaya yöneltmek, kesinlikle bir hakaret değil, umduğumuz hizmetlerin bir hasret ifadesidir.

Bunun gibi hakkımızdaki diğer bütün itham ve iddialar temelsiz ve geçersizdir.

Onlarla ilgili yüzlerce cilt kitap ve makale yayınlanan Siyonist ve emperyalist odakların:

“Hidayet, feraset ve dirayet ehli; cesaret, ciddiyet ve civanmert karakterli, milli haysiyet, hamiyet ve hassasiyet sahibi kimselerle işbirliği yapmadığı” tarihi ve tescilli bir gerçeğin ifadesi iken, AKP yetkililerinin bundan niye gocunduklarını kendilerinin izah etmesi beklenir.

Kitabımızın başındaki “Piyonist” kelimesi de vurgu içindir. Senaryolarını ve notalarını başkalarının yazdığı şeyleri seslendirmekle görevli piyanistlere benzetme yollu “piyonist” denmesi, kesinlikle bir hakaret hedefli olmayıp, ülkemiz, devletimiz ve milletimizle ilgili tehlikeli gördüğümüz girişimlere dikkat çekme niyetlidir.

Hatta böylesi samimi ve gerçekçi uyarıları dikkate almayan yöneticilerin, daha beter yanlışlıklara ve tahribatlara düşmesini önlemek isteğimiz; Milli Görüşçü iken, pek çoğunun üzerinde, çeşitli seminer ve sohbetlerle emeği geçen birisi olarak, şefkat ve merhamet duygularımızın dolaylı ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Sivil PKK olan BDP’nin özerk Kürdistan’ı ilan ettikleri, AB resmi kurumlarının bu hıyanetlere destek verdikleri, Türkiye Cumhuriyetinin, resmi dilimiz Türkçenin, Milli birlik ve dirliğimizin temeli ve teminatı olan Anayasa Maddelerinin, Üniter sistemimizin açıkça, hatta küstahça tartışılır hale geldiği, hatta bazılarının Kürt-Türk savaşını bile dillendirdiği bir süreçte; ülkemizin geleceği ve milletimizin güvencesi konusundaki şüphe ve endişelerimizi, konunun hayati önemi nedeniyle biraz sivri ve dikkat çekici şekilde dile getirmemiz; hiç kimsenin şahsına ve makamına yönelik bir hakaret olmayıp, sadece duyarlı bir vatandaşlık görevi ve sorumlu bir aydın tepkisidir.

Hiçbir siyasi parti veya sivil dernekle, ne resmi ne de fiili bir bağı bulunmayan fikir ehli ve ülke dertlisi biri olarak, herhangi bir şekilde rekabet ve haset duyguları taşımadığımız kişilere yönelik tenkitlerimizin asla hakaret kastı olmayıp; sadece, Milli çıkarlarımıza ve bağımsızlığımıza aykırı gördüğümüz gidişatı gündeme getirme ve meşru tepkimizi gösterme niyetimiz bellidir. Kaldı ki dava dilekçesinde kendilerinin de belirttiği gibi, bizim; Ulusalcılık adına, İslamcı gördükleri AKP’ye yapılan saldırıları da aynı ölçüde tenkit ettiğimiz, din istismarının da, İslam düşmanlığının da aynı karanlık güçlerce kışkırtıldığını sürekli yazıp çizdiğimiz herkesçe bilinmektedir. ABD’nin kirli derin devleti olduğu söylenen Yahudi Lobilerinin ve bölgemize yönelik Siyonist projelerin sinsi faaliyetlerine dikkat çektiğimiz için, Ankara’daki ABD ve İsrail Büyükelçiliklerinin değil de, AKP Genel Merkezinin, sanki onları aklamaya çalışır ve avukatlığını yapar bir tavırla böyle bir dava açması, gerçekten hayret vericidir.

Bizim gibi siyasi bir parti mensubiyeti, yani rekabet gayreti ve iktidarlardan herhangi bir makam ve menfaat beklentisi bulunmayan insanların, milli birlik ve dirliğimize zarar verecek girişim ve gelişmeler karşısındaki bazı net ve sert uyarıları da kısılırsa, böylece tüm aykırı sesler susturulursa, ortalıkta sadece yandaşlar ve yalakalar bırakılırsa, sonuçta bunun en ağır faturasını yine iktidarların çektiği, ama halkını da felaketlere sürüklediği maalesef tarihi tecrübelerle sabittir ve bizim yaptığımız katiyen bir hakaret ve körü körüne bir muhalefet değil, sadece Milli ve manevi bir mesuliyettir.

Kitabımız bir bütün olarak incelendiğinde, şahsi hevesler ve hakaretler peşine düşülmeyip, Milli hassasiyetler içinde; halkımızı aydınlatma, iktidarı da uyarma gayreti çekildiği, kolaylıkla takdir edilecektir.

Kaldı ki halkımız arasında çok sık kullanılan “kurt gibi acıkmış, it dalaşı yapıyorlar, akrep gibi sokuyor” tabirleri, muhataplarını bir hayvan yerine koyup hakaret etmek üzere değil, bir durum tespiti ve olay tahlili yapmak üzere kullanılan izah sözcükleridir.

Üstelik davacıların hakaret saydığı şeylerin büyük bir kısmının Sn. Başbakan’ın ve AKP kurmaylarının, defalarca ve gururla dile getirdikleri kendi ifadeleridir; BOP eş başkanlığı ve ABD ile işbirliği gibi…

Şikâyet konusu kitabımızdan üstünü-altını saklayıp atlayarak ortadaki bir cümleyi cımbızla çeker gibi gündeme getirip hakaret edilmiş gibi gösterilmeye çalışılan iddialar yersiz ve ilgisizdir. 536 sayfalık kitaptan bula bula 5-6 cümle çıkarıp bizi sorumlu gösterme çabaları, sanki bazılarının gizli suçlarının deşifre edilmesinin psikolojik paniği gibidir.

 


[1] Bak: 17.10.2018, http://www.internethaber.com/israilden-turkiyeyi-kizdiran-cemal-kasikci-aciklamasi-

[2] http://www.internethaber.com/cemal-kasikci-konsolosun-onunde-olduruldu-

[3] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/firatin-dogusu-icin-rejim-ile-ypg-pyd-arasindaki-gizli-pazarlik, 16.10.2018

[4] Bak: https://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2018/10/16/kopek-ve-yilan,

[5] New York Times, 8 Mart 1992

* Nail Kızılkan. Milli Çözüm Dergisi. Kasım 2007

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR