Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

CEMAATİN CILKI ERDOĞANIN ÇARKI ERBAKAN'IN FARKI
PDF Yazdır
Kitap Kabı CEMAATİN CILKI ERDOĞANIN ÇARKI ERBAKAN'IN FARKI
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Tıklanma: 1276
Kullanıcı Oyları:  / 3
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

 “Din istismarı yapanlar ve dünyalık kazanmak için kutsalını pazarlayanlar; parasıyla fuhuş yapan kadınlardan ve karısını-kızını satanlardan daha aşağı ve bayağı mahluklardır. Açıkca Dine ve İlahi düzene düşmanlık yapanlar ise, insan suretli şeytanlardır”

Hz. İsa (AS)

(Barnabas İncilinden)

 

 


 

 

Önsöz

 

Kuklaların Atışması

Veya

HÜKÜMETLE CEMAATIN ÇATIŞMASI

 

Yolsuzluk Operasyonuyla Lağımlar Deşiliyordu!

AKP’li dört bakanın oğullarının, belediye başkanlarının, yandaş iş adamlarının, banka patronlarının ve yüksek bürokratların da aralarında bulunduğu yaklaşık 70 (yetmiş) kişinin yüz milyonlarca dolarlık hırsızlıklara bulaştıkları, haksız ve haram kazanç sağladıkları, devleti ve milleti büyük zararlara uğrattıkları iddialarıyla ilgili yolsuzluk operasyonları başlayınca, üzeri dindarlık ve demokratlıkla sıvanan lağımlar ortalığa saçılmıştı.

Hükümet kendisine “siyasi komplo” hazırladığı palavralarına sığınmaya çalışmış, Cemaat ise cuntacılık oynamaya kalkışmıştı. Her iki oluşumu da önce bir araya getirip, Milli Görüş’e hıyanet karşılığı iktidara taşıyan, şimdi de biri birine kışkırtıp iki tarafı da dengeleyip dizginlerini elinde tutan aynı odaklardı. Genç neslin eğitim ve öğretimine ağırlık veren manevi bir hizmet rehberi değil de, sanki uluslararası bir istihbarat şefi ve cunta lideri gibi davranan Fetullah Gülen ve takımı da; bunca soygunlarını ve yolsuzluklarını, mağduriyet edebiyatı ve komplo tezgâhıyla örtmeye çalışan AKP iktidarı da, artık ülkemiz için en öncelikli ve tehlikeli sorun halini almıştı.

Ancak yüzde beşlik kısmı oluşturan Cemaatin ve Hükümetin üst yönetim kadroları dışındaki talebe ve takipçilerinin büyük çoğunluğu iyi niyetli ve istikametli insanlarımızdı. Ama artık bunların da uyanmaları, ülkemize yönelik tezgâhların farkına varmaları lazımdı. AKP’nin iz’an ve insaf sahibi Milletvekillerinin ve teşkilat üyelerinin hemen ayrılıp, Muhalefetin vicdan ehli vatanseverleriyle birlikte yeni bir Milli Çözüm Hükümeti kurmaları ve ülkemizi yaklaşan kaostan kurtarmaları lazımdı ve bu belki de hepimizin son şansıydı.

Artık CEMAAT=CIA+MOSSAD olduğu, Hükümetin ise şahsi ikbal ve iktidar hırsına ve Haçlı AB’ye kuyruk olma hatırına, maalesef milli ve manevi duyarlılıklardan soyunduğu açıktı. Mustafa Kemal’in “Gençliğe Hitabe”sini okumanın ve sorumluluklarımızı kuşanmanın tam da zamanıydı. Eğer Sn. Başbakan ve kurmayları kendi yakınlarının, yandaşlarının ve bürokratlarının bütün bu hırsızlık ve haksızlıklarından ve polis Müdürlerinin komplo hazırlıklarından haberdar oldukları halde, bunlara izin vermişlerse kendileri de suç ortakları sayılırdı. Yok eğer “hiç ilgimiz ve bilgimiz olmadı” diyorlarsa kendileri şuurlu ve sorumlu bir iktidar değil, sadece “vitrin kuklaları” konumundaydı. Suçluları yakalamak ve hesap sorulmasını sağlamak yerine, operasyonları yürüten Valileri, Emniyet Müdürlerini ve Polis şeflerini görevden alıp, sanki rezaletlerin üstünü kapatıyor ve kendilerini bu şekilde aklamaya çalışıyor gibi davranmak, yoksa suçüstü yakalanmanın telaşı mıydı?

Hükümet ve Cemaatin din ve devlet tahribatına dikkat çektiğimiz gizli ve kirli ilişkilerini irdelediğimiz için MİLLİ ÇÖZÜM Ekibini “Ergenekon’un Dinci Kanadı” diye yaftalayıp, bizi suni ve sinsi tezgâhlarla tutuklatıp, Fetullahcı ve AKP yandaşı medyada aleyhimize aylarca linç kampanyası başlatıp… Daha önce yüzlerce komutanımıza, subayımıza ve aydınımıza böylesi bahanelerle sataşıp ve içeri aldırıp; “Ülkenin bağırsaklarını temizliyoruz şeklinde sahte kahramanlık pozları atanların akıbetlerinin böyle olacağı açıktı ve ilahi adalet elbette yerini bulacaktı.

Giderek horoz kavgasına ve Hacivat’la Karagöz kapışmasına dönüşen Hükümetle Cemaat çatışması, tarafların tıynetini ve etkinlik rekabetini yansıtmaktaydı. “Kendi kuklalarını kapıştırarak onları dengeleyip daha rahat ve rantabl kullanmak” Yahudi Lobilerinin klasik bir kuralıydı. İrtibat ve ittifakları gibi, ihtilaf ve itirazları bile, küresel güç odaklarının talimatıyla şekillenen, sadece şahsi etkinlik, yetkinlik ve zenginlik konusunda özel ve yerel projeler üretebilen Cemaat’in, Fetullah Gülen’in vicdani kanaat ve kararlarıyla yönlendirildiğini sanmak elbette saflıktı. Dershaneler savaşı yüzünden Cemaate: “İsrail hizmetcisi, ABD işbirlikçisi” demeye başlayan ve doğruları yansıtan AKP yalakalarına hatırlatmak lazımdı: 11 yıldır aynı Fetullahcılarla birlikte yaptığınız tahribatların hesabı kimden sorulacaktı?

Bütün talebeleri, takipçileri, bunların aileleri ve yakın çevreleriyle taş çatlasa ancak %0,3’lük bir taraftar kitlesine… Bu oluşumun kendi sinsi hesapları doğrultusunda kullanan menfaat grupları, istismar odakları ve diğer bütün çarpanlarıyla ancak %1’lik bir oy potansiyeline sahip Cemaati, daha yüksek oranlarda gösterip yerel seçimler öncesi Hükümeti hizaya sokmak hesapları yapılmakta, açılım ve Yeni Anayasa konusunda daha cesur(!) adımlar atmaya zorlanmaktaydı.

Onursal başkanlığını Fetullah Gülen'in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, kamuoyunda sözde 11 maddelik yanıtı böyle okumak lazımdı. Hizmet Hareketi hakkında gündeme getirilen konularla ilgili açıklamada; son dönemde medyada Gülen Cemaati aleyhine yapılan karalama ve yanlış bilgilere dayalı yönlendirme kampanyalarına dikkat çeken Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, “vesile olduğu hizmetlerle 150'ye yakın ülkede takdir gören Hareket'in bugüne kadar hiçbir yerde, hukuk, demokrasi ve insan haklarına zıt bir tavrın içerisinde olmadığını vurgulayarak” desteğini aldıkları küresel odaklarla rakiplerini korkutmaya mı çalışmaktaydı?

İşte Fetullahçıların bildirisindeki yalanlar ve yanlışlar:

1. iddia: “Gezi parkı eylemlerinin arkasında Hizmet Hareketi vardı.”

“Hizmet Hareketi, insanların şiddete başvurmayan barışçıl protesto hakkına demokrasiye saygının gereği karşı değildir. Ancak, bu tür protestoların istismara açık olmaları sebebiyle Hizmet, kendisine gönül vermiş olanların bu tür protestolara katılmalarını teşvik etmez.

Protestoların tamamen çevreci duyarlılıkla ve barışçıl olduğu ilk günlerde, üstelik hükümete yakın çevrelerden de olmak üzere toplumun her kesiminden bireylerin katıldığı bu protestoya, Hizmet’e sempati duyan bazı kimselerin çevreci duyarlılıklarla ve kendi şahsi iradeleriyle ilk günlerde olumlu bakmış olmaları, topyekûn Hizmet Hareketi’nin bir tür komplo içinde olduğu anlamına gelmez.

Nitekim eylemcilere ‘çapulcu’ denmemesi gerektiğini belirttiği konuşmasında Onursal Başkanımız Sayın Fetullah Gülen, masum taleplerle başlayan eylemin daha sonra bazı art niyetli çevreler tarafından istismar edildiğinin ve bazı uluslararası medyanın da olumsuz algılanacak bir tavır içinde olduğunun altını çizmiştir.

Gezi eylemlerinin en başındaki çevre duyarlılığına hak veren ve göstericilere karşı ilk günlerde alınan sert tutumla ilgili her çevreden tepkiler olmuştur. Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Sandık her şey değildir’, Başbakan Vekili Bülent Arınç’ın ‘özür dileriz’, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in ‘Mesaj alındı’, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın ‘Bütün muhalefeti birleştirdik’, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın New York Times gazetesindeki yazısında Gezi Parkı eylemleri ‘Çoğulculuğun ve demokrasinin bir yansıması’ olarak tasvir etmesi ve son olarak AK Parti Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal’ın Gezi olaylarına ilişkin raporundaki ‘Hükümetin Gezi olayında stratejik hata yaptığı’ tespiti Hizmet’in bu konuya yaklaşımından farklı değildir.” Yanıtı, iddiaları yalanlamaktan ziyade doğrular bir yaklaşımdır. Bu sözler “Gezi eylemleri masum ve makul amaçlarla başladı, dış güçler ve faiz lobileri kışkırttı gibi komplo teorileri yanlıştı ve Erdoğan’ın kırıcı ve kızıştırıcı tavrı olayları çığırından çıkarttı” anlamı taşımaktadır.

2. iddia: “Gezi Eylemcilerini Hizmet’e yakın savcı ve hâkimler tutuklamayıp salıvermiştir.”

“Bütün savcı ve hâkimler kamu görevlisi olup HSYK’nın yetkilendirme ve denetimine tabidir. Şayet yapılan görevin ifası konusunda yanlışlıklar varsa, sorumluluk Adalet Bakanlığı ve HSYK’ya aittir” sözleri bunların kaypak ve istismarcı tavrını ortaya koymaktadır. Çünkü etki altına aldıkları bürokrat ve yargıçların hukuk dışı tasarruflarının kârını Cemaat, şayet ortaya çıkarsa zararını Hükümet çekmiş olacaktır.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın:

“Kaldı ki, son dönemde medyada sıklıkla yer alan bazı haber ve yazılar sayesinde Hizmet’e yakın olduğu iddia edilen yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği de kamuoyunun bilgisi dahilindedir.

Ergenekon davalarını gayrimeşru hale getirmek için yakın geçmişte vesayetçi çevrelerin dillerine doladığı ‘Cemaatçi yargı’ ithamının, şimdi (Erdoğan’a yakın A.A.) başka çevreler tarafından gündeme getirilmesi ve bunların bir tepki görmemesi de son derece düşündürücüdür.”Sözleri ise, itiraz görünümlü bir itiraftır ve Cemaat suçüstü yakalanmıştır.

a)“Hizmete yakın Yargı mensuplarının zaten tasfiye edildiği kamuoyunun bilgisi dâhilindedir”ifadeleri, Cemaate yakın ve yatkın yargı mensuplarının…. Cemaatle irtibatlı olan Hâkim ve savcıların varlığını itiraf ve ikrardır.

b) Demek ki Cemaat ile Hükümet kavgası da yaşanmakta ki, yukarıdaki itiraflara göre, hükümet Cemaatçi yargı mensuplarını tasfiye edip etkisiz bırakmıştır.

c) Bu açık ve net beyanlar “Şecaat arz ederken sirkatini söylemek - yani kahramanlık taslarken hırsızlığını deşifre etmek” cinsinden bir ahmaklıktır ve tabi “Cemaatçi Yargı mensuplarının” varlığının kuru bir iddia ve iftira değil gerçek olduğunun ifşası ve ispatıdır.

d) Bu noktada, asıl sorun ve Türkiye için acil durum; Bir savcı ve hâkimin hukuka, kanunlara ve vicdanına göre değil de, herhangi bir cemaate, tarikata, partiye veya imtiyazlık kesime yakın olması, dolayısıyla bunlara karşı olanlara da peşinen önyargılı bulunması, hukuken yasak, vicdanen sakat ve ahlaken zaaftır ki, bu ülkemizdeki adalet sisteminin iflası anlamındadır ve baş suçlusu da Cemaattir. Ve acaba Cemaatin, kendilerini himayesine alan ve Fetullah Gülen’ce sığınılan ABD derin devleti (Yahudi Lobileri) ve küresel fitne merkezleri sayesinde böylesine palazlanıp şımardığı” yolundaki tartışmalar böylece haklılık mı kazanmaktadır?

Şimdi soralım:

•  Hani yargıda, emniyet teşkilatında ve diğer devlet kurumlarındaki Cemaat yapılanması iftiraydı?

Hani bu yapılanma nedeniyle, iktidarın kendi yetki alanının daraltılmasına karşı çıkması ve Fetullahçıları tasfiye çabası yalandı?

  Hani Cemaat, iktidarın yetki sınırlarına karışmaz ve tasarruflarından gocunmazdı?

  Hani Cemaatin siyasi hedefleri ve ABD adına sisteme müdahil olma gayretleri olamazdı ve bunlar kasıtlı ve asılsız iddialardı?

3. iddia: “Hizmetle bağlantılı polisler, eylemcilerin çadırlarını yakarak ve Gezi eylemlerine sert müdahale ederek eylemlerin büyümesini sağladı.”

“Nitekim olayların ilk başladığı andan itibaren bütün müdahale talimatlarının Hükümet’ten geldiği ve çadırları belediye zabıtasının yaktığı daha sonra ortaya çıkmıştır.

Başbakan Sayın Erdoğan da emniyet güçlerine talimatları kendisinin verdiğini ifade etmiş, emniyet güçlerine destek çıkan açıklamalar yapmış ve nihayet onları olaylardaki performanslarından dolayı ödüllendirmiştir.” Tespitleri, Gezi olaylarında iktidarı ve özellikle Başbakan Erdoğan’ı kusurlu, hatta suçlu ve sorumlu gösterme çabalarıdır.

Şu anda Recep T. Erdoğan’ın şahsi marka değeri, AKP’nin kurumsal rağbetinin bile çok üzerine çıkmış durumdadır. Bu ise dış güçlerin memnun kalmadığı, Başbakan’ın kontrolden çıkması ihtimalini taşıdığı için kaygılandığı bir sonuç olmaktadır. Yani, ABD ve AB’yi kullanan dış güçler (Yahudi Lobileri) kendi elleriyle yeni bir Frankeştayn ortaya çıkarma sorunuyla karşı karşıyadır. İşte Fetullah Gülen üzerinden ve Cemaat örgütlenmesiyle, Recep T. Erdoğan’ı dizginleme ve disiplinize etme çabaları bu nedenle yoğunlaşmıştır. Recep Bey’in popülaritesinin ve aşırı güç ve güven zehirlenmesinin törpülenmemesi ve dengelenmemesi halinde, Hitler misali handikaplar yaşanacağından kuşku duyulmaktadır.

Fetullahçı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının 11 maddelik açıklamasını medyadan öğrendiğini söyleyen Başbakan Erdoğan’ın: “Bu tür hatırlatmaların gazeteler aracılığıyla yapılmasını doğru bulmadığını” belirtmesi, “Cemaatin arkasındaki güç odaklarının Yazarlar Vakfı üzerinden gönderdikleri uyarı mesajlarını aldığını, adımlarını ona göre ayarlayıp atacağını, ancak bu tavsiyelerin kamuoyuna yansıtılmadan direk kendisine yapılması ve karizmasının yaralanmamasının daha iyi olacağını” vurgulama kasıtlıdır. Çünkü ucuz kahramanların öyle “Allah rızası, ahret hazırlığı, ülke çıkarı, milletin yararı” gibi dertleri yoktur; tek düşünceleri makam ve koltukları ve suni karizmalarıdır.

4. iddia: “Cemaat Mısır’daki darbeye karşı çıkmıyor.”

“Mısır’da meşru ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’ye karşı yapılan müdahale bir darbedir ve hiçbir şekilde tasvip edilmesi düşünülemez.

Fetullah Gülen Hocaefendi, Mısır’daki olaylar üzerine bir konuşma yapmış ve açıkça ‘Demokrasi bir kere daha darbe yedi’ demiştir.”Doğru, Erbakan’ın Refah-Yol Hükümeti aleyhine açıkça kampanya başlatan ve 28 Şubat darbe değirmenine su taşıyan Fetullah Gülen’in, şimdi demokrasi kahramanı kesilip Mursi’ye sahip çıkması, sığındığı ve sahip çıkıldığı ABD derin devletine rağmen olamayacağına göre, acaba bu tavrının altında hangi sinsi hesaplar ve talimatlar yatmaktaydı? Yoksa Mısır’ın fiilen parçalanması için bir iç savaş çıkarılması, bu nedenle birilerinin General Sisi’yi alkışlarken, birilerinin de Mursi’yi ve İhvan’ı Müslümin’i kışkırtması mı planlanmıştı? Daha önce Mavi Marmara saldırısında açıkça İsrail’in küstahlık ve katliamını haklı gören Fetullah Gülen’in bu demokrasi kahramanlığı başka nasıl yorumlanırdı?

Şimdi dış güçlerin ve hıyanet cephesinin bütün gayesi ve gayreti; İhvanı silah kullanmaya mecbur bırakıp kendilerine-darbecilere mazeret ve meşruiyet kazandırmaktır. Hatta Mursi yanlılarının bazı polis karakollarını basıp silahlarına el koydukları ve nefsi müdafaa cinsinden, gerekirse silah kullanacakları yolundaki haberler, asıl korktuğumuz iç savaşı başlatacak ve Mısır’ı parçalanmaya taşıyacaktır. Yani Sisi’nin darbeye destek için halkı sokaklara çağırması kadar, Mursi’nin, haklı bile olsa, taraftarlarını direnişte inatlaştırması, sonuçta maalesef Siyonist-emperyalist merkezlerin sinsi hesaplarına zemin hazırlamaktadır. Oysa Mısır’da yapılması gereken, bu kavga ve kaos ortamından bir an evvel çıkılması, adil ve milli bir anayasanın derhal hazırlanıp, özgür seçimlere varılmasıdır. Yoksa, güya Müslümanlar El-Kaide gibi radikalleşip aşırılığa kaymasın diye, demokratikleşip siyaset ve seçimlere katılmasını isteyen batı, işte bu yolu tercih eden İhvanı Müslimini, Türkiye’de Milli Görüş Hükümetini darbe ile devre dışı bıraktıkları ve şimdi Suriye’de El-Kaide’ye bizzat silah sağlayıp kışkırttıkları gibi, yarın bir iç savaş patlayınca, birbirlerini kırsınlar ve meydanı İsrail’e bıraksınlar diye, İhvan mensuplarına da Amerika ve Avrupa silah sağlamaktan sakınmayacaktır. Temelde yularları ABD Yahudi Lobilerine bağlı olan iktidar ve yandaşlarının, darbe karşıtı ve Mursi taraftarı rolü oynamalarının, aslında bu kamplaşmayı kanlı bir hesaplaşmaya dönüştürme ve sonunda Mısır’ı bölüştürme planlarına, ucuz kahramanlık kılıflı bir figüranlık olduğu açıktır. Yani “Oh be, Müslümanları devre dışı bıraktı, Şeriatçıları kaçırdı!” diye Mısır’da darbeleri alkışlayan bizdeki Darwinist Ulusalcılarla, girmek için can attıkları AB (ve ABD) tanrıları darbeyi desteklerken kendileri demokrasi havarisi kesilip Mursi’ye arka çıkan iktidar ve yandaşları, görünüşte aykırı cephelerde, ama gerçekte aynı Siyonist hedeflere hizmet mi sunmaktadır?

Kahire’deki meydanlarda gasp edilen haklarına sahip çıkmaktan başka günahı bulunmayan silahsız ve savunmasız insanların üzerine tanklarla, makinalılarla saldırıp yüzlercesini katleden, binlercesini yaralayan zalimlerin bu vahşeti bile, aslında aklı ve vicdanı terk edip, izan ve insafı bırakıp, halkı kardeş kavgasına ve intikam duygusuna kaptırma provokasyonlarıdır! Bu katliamlar sonucu Mısır’daki darbe hükümetinde çatlaklar oluşup, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve askeri yönetimin meşruiyet yaması Muhammet Ali Baradey bile istifa edip ayrıldığı halde, sözde Mursi destekçisi ve demokrasi havarisi AKP hükümetinin, büyükelçisini geri çağırmayı en sona ertelemesi ve Cuntayı tanımama gayreti bile göstermemesi, münafıklık ve riyakârlığın daniskasıydı. Oysa Suriye’deki karışıklık bahanesiyle büyükelçilerini derhal geri çekmiş bulunuyorlardı. “Eh, ne yapsın, bunlar talimatla çalışan, emir kullarıydı!” denilemeyeceğine göre bu çifte standart tavrı niçin takınılmaktaydı?

İsrail’in sinsi kışkırtması!

“İsrail’in, darbeci General Sisi’nin başında bulunduğu Mısır ordusunun askeri operasyon için Sina’ya girmesine izin verdiği” iddiaları bile yalan bir propagandadır ve Mısır’daki kamplaşmayı keskinleştirip iç savaşı kızıştırma propagandasıdır. İsrail Kanal 2 televizyonunun haberine göre İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu Mısır ordusunun Sina’ya girmesine izin verdiği açıklaması bu amaçladır. Mısır ve İsrail tarafından bu konuda henüz resmi bir açıklama yapılmamıştır. İsrail Mısır arasında Sina’nın askerden arındırılmış bölgesine operasyon yapabilme anlaşmasını 1979 yılında imzalamışlardı.

Bu arada İsrail hükümeti, 26 Filistinli esiri serbest bırakmıştır. Özgürlüklerine kavuşan Filistinliler, Gazze ve Batı Şeria’da coşkuyla karşılanmıştır. Yaklaşık 20 yıldır hapishanelerde bulunan tutukluların Ayalon hapishanesinden gece yarısı otobüslerle çıkarılmıştır. Filistinlilerin serbest bırakılması, tarafların, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin arabuluculuğuyla başlayacak müzakereler kapsamındaki anlaşma gereği yapılmıştır.

5. iddia: “Alternatif iktidara giden yol Pennsylvania’dan geçer. İktidara alternatif arayanlar gidip Gülen ile görüşüyor.”

“Toplumun her kesiminden insanın saygı duyduğu bir sivil kanaat önderinin insanlar tarafından ziyaret edilmesinin alternatif bir iktidar arayışı olarak sunulması ve böyle bir algı oluşturma çabasına girilmesi hem yanlış hem yanıltıcıdır.” Beyanı abartılı bir yalandır ve riyakârlıktır.

Örneğin bizler ve nice şuurlu ve onurlu kesimler:

Yüce Dinimizi ılımlaştırıp yozlaştırdıkları, “Şeriatsız ve cihatsız bir İslam ve emperyalizmle uyumlu Müslüman” hazırladıkları

Bakara: 120, Maide: 51-52, Mücadele: 22, Mümtehine: 1 gibi onlarca ayeti kerime ve hadisi şeriflerle kesinlikle yasaklandığı halde Siyonist Yahudi odaklar ve emperyalist Haçlılarla gizli ve kirli ilişkiler başlattıkları

  Münafıkların sinsi faaliyetlerini ve tahripçi fikirlerini aynen taşıdıkları

Ve ülkemizin parçalanmasına yol açacak açılımlara ve TSK’yı yıpratma çabalarına destek çıkmaları ve demokrasi kılıflı demokratur rejimine mazeret ve meşruiyet kazandırmaları nedeniyle biz Allah için, Cemaatin tahrif ve tahribatını sevmiyoruz ve saygı duymuyoruz.

“Hayatı boyunca toplumun her kesimiyle diyaloga açık olmuş ve kapısını herkese açık tutmuş olan Sayın Gülen’in…..” iddiaları da asılsızdır, gerçeğin saptırılmasıdır. Örneğin Sn. Fetullah Gülen Rahmetli Necmettin Erbakan’la ve Milli Görüş Hareketiyle asla diyaloga yanaşmamış, en haklı ve hayırlı amaç ve icraatlarına bile kesinlikle arka çıkmamış, tam aksine her fırsatta çelme takmaya çalışmıştır. Ve bunların çoğu bizzat kendi itiraflarıdır. Oysa Erbakan’a ve Milli Görüş davasına; Başta Siyonist ve Haçlı Merkezler, tüm Barbar Batılı güçler, Masonik mahfiller, faizci ve rantiyeci kan emiciler, bütün İslam düşmanı kesimler, ahlak ve maneviyat mahrumu çevreler de şiddet ve nefretle karşıydı! Sn. Fetullah Gülen’in ve Cemaatinin bunların safında yer almasının sebebini ise aklı ve vicdanı olanlar artık araştırsın ve anlasındı.

6. iddia: “Hizmet, bürokrasi üzerinden vesayet kurmak ve iktidara ortak olmak istiyor.”

“Demokratik bir sivil toplum hareketi olan Hizmet Hareketi’ni, iktidar üzerinde vesayet kurmak ve iktidara ortak olmakla suçlamak açıkça abesle iştigaldir.”Sözleri tam bir palavradır. Çünkü “demokratik ve sivil toplum hareketlerini güçlendirip, onlarla işbirlikçi iktidarları denetleyip yönlendirmek Siyonist merkezlerin bir planıdır.

Ve zaten Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı:

“Seçilmiş meşru iktidarların her an denetim ve gözetimi, Türkiye’nin üye olmak istediği Avrupa Birliği normları çerçevesinde, katılımcı demokrasinin en tabii bir gereğidir. Toplum, bu hak ve hatta sorumluluğu sivil toplum örgütleri, muhalefet partileri ve özgür ve eleştirel medya aracılığıyla yerine getirir.”İfadeleriyle bu gerçeği açığa vurmaktadır.

Ve hemen ardından:

“Ancak, geçmişten bugüne olageldiği gibi, ‘vesayet oluşturma’ ve ‘iktidara ortak olma’ iftiralarıyla, bürokratik katmanlarda belli toplumsal kesimlerin tasfiye edilmesi ve dışlanması amacı varsa, bu hukuk ve demokrasinin en temel ilkelerine aykırıdır. Halkın iradesiyle seçilmiş iktidarların idari tasarruflarına tabii ki saygılı olunmalıdır; ancak yaygın iddialara göre, insanların Hizmet Hareketi’ne nispet edilerek anayasal bir suç olan fişlenmesi ve sonra da tasfiye edilmesi demokratik değildir.”sitemleriyle bu özel görevlerinin gereği olarak iktidar uyarılmakta ve bir nevi şantaj yapılmaktadır.

7. iddia: “Hizmet, Kürt sorununun çözümü sürecine karşı.”

“Onursal başkanımız Gülen’in fikir ve tavsiyeleriyle ilham verdiği Hizmet Hareketi çözüm sürecini en başından beri desteklemiştir. Sayın Gülen’in, hem çözüm sürecinin çok öncesinden, hem de çözüm süreci başladıktan sonra yaptığı açıklamalar çok açıktır, nettir ve hükümetin Kürt sorununun çözümü konusunda bugüne kadar takip ettiği çizginin ilerisindedir. Bunu çeşitli sohbetlerinde ve en son Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine verdiği röportajda da açıkça ortaya koymuştur. Sözgelimi, zikredilen röportajda Gülen, anadilde eğitim konusunun bir insan hakkı olduğunu ve siyasi pazarlık konusu yapılamayacağını net dille ifade etmiştir.

Vakfımız, Kürt sorunu ile ilgili bugüne kadar Diyarbakır ve Erbil şehirleri de dahil olmak üzere pek çok toplantı yapmıştır. Hizmet gönüllülerinin açmış olduğu okullar, Irak Kürdistan’ında zaten 20 yıldır Kürtçe eğitim yapmaktadır. Türkiye’nin ilk yasal özel Kürtçe televizyonu da yine Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş müteşebbisler tarafından açılmıştır.”Sözleri, çözüm süreci diye Türkiye’nin çözülmesini amaçlayan ve ertelenen SEVR’i gerçekleştirmeye çalışan ABD, AB ve İsrail’in sözde Kürt sorununu halletme hedefleriyle, Cemaatin bu yöndeki demokratik hizmetlerinin tıpatıp uyuşması bir tesadüf değil, tam bir tevafuk (gâvurlarla uygunluk) davranıştır.

Selahattin Demirtaş’ın 14 Ağustos 2013 akşamı NTV’de Şirin Payzın’a söylediğine göre, Abdullah Öcalan kendisine: “Beni yakalayıp cezaevine koyanların sayesinde, PKK ve Kürtler üzerindeki etkinlik ve saygınlığım katbekat artmıştır. Dışarıda-dağda ve örgütün başında kalsaydım bu pozisyonumun onda biri kadar yetkin ve etkin olamazdım!” itirafında bulunmuş ve güya bu konumu her iki halkın barışması ve özgürlüğüne kavuşması yolunda değerlendirmek istediğini açıklamış ve zavallı Apo’nun, bu durumu kendisini yakalayıp hapse koyanların ahmaklığına bağladığı anlaşılmaktadır. Oysa kendisini Suriye’den çıkmaya mecbur bırakıp, Rusya, İtalya, Yunanistan dolaştırıp, sonra Kenya’ya taşıyıp, orada paketleyerek, “idamı kaldırıp cezaevinde barındırmak ve bu günkü pozisyonlara ulaştırmak” şartıyla O süreçteki Ecevit-MHP Hükümetinin kahraman görevlilerine teslim eden bizzat Amerika’dır; Büyük İsrail amacına, Özerk Kürdistan’ı kurma projesinde kendisine figüranlık yaptırılmaktadır. Aynı açılım senaryosundaki diğer rol arkadaşı da BOP eşbaşkanı Sn. Recep T. Erdoğan’dır!.. Dahası, şu anda Fetullah Gülen’i Pennsylvania’daki çiftlik köşkünde misafir eden ağırlayan ve etkinliğini artıran odaklarla, Abdullah Öcalan’ı İmralı’da tutan ve Türk-Kürt barışı kılıflı Türkiye’nin ayrışması planının mimarı rolü oynatan odakların aynı olduğu iddialarının araştırılması lazımdır. Bu gerçeği fark etme ferasetinden mahrum kesimlerin Ulusalcılıkları da, İslamcılıkları da, sadece Amerika’nın işine yaramaktadır.

8. iddia: “Hizmet 7 Şubat’ta Başbakanı tutuklayacaktı.”

“Kendisine yakın medya ve sivil toplum örgütleriyle ülkedeki her türlü demokratikleşme çabasını ve derin yapıların ve ilişkilerin ortaya çıkarılmasını destekleyen, Ergenekon soruşturması ve davalarına da bu yüzden destek olan Hizmet Hareketi’ne yakın bazı medya organlarının, KCK bağlantılı MİT soruşturmasını da bu süreçlerle bağlantılı görerek, olumlu bakması, Başbakan’a karşı bir komplonun içinde olunduğu iddiasını asla doğrulamaz.

Hizmet Hareketi’ne gönül verenler, AK Parti’deki hukukçu vekillerin ve yöneticilerin bu art niyetli iftiraların devam etmesine neden göz yumduklarını bir türlü anlayamamakta ve gönül kırgınlığı yaşamaktadırlar.”Sözleri ve sitemleri de, Erdoğan’a yönelik komploların ve karalama kampanyalarının dolaylı bir itirafıdır.

9. iddia: “Hizmet, seçimlerde bazı parti ve kişiler ile ittifak yapacak.”

“Hizmet Hareketi, bugüne kadar hiçbir parti ile ittifak yapmadığı gibi bundan sonra da hiçbir parti ya da kişi ile ittifak yapmayacaktır”şeklindeki savunmaları bir paragraf aşağıda;

“Hizmet Hareketi, siyasi partilerle ittifaklar yapmamakla birlikte, demokrasi, çoğulculuk, insan hakları, inanç özgürlüğü, adalet gibi temel ilkelerine uygun politikaları ve uygulamaları hangi parti tarafından yapılırsa yapılsın, partizan olmadığı için, destekler. Bu sadece demokratik bir hak değil, aynı zamanda ülkeye ve gelecek nesillere karşı sorumluluğun gereğidir. Hareket, tersi durumlarda, yine partizan olmadığı için, siyasetteki uygulamaları eleştirmekten ya da tavsiyede bulunmaktan çekinmez. Bu, ülke menfaatlerini gözeten, prensipler doğrultusunda olan ve siyasi partiler üstü bir yaklaşımdır.” Kendi beyanlarıyla yalanlanıp boşa çıkarılmaktadır. Boğazına kadar güdümlü siyasetin ve Siyonist stratejinin çirkefine batmış bir hareketin, hala çıkıp “biz partiler üstüyüz” iddiaları samimiyetten uzaktır ve halkı ahmak yerine koymaktır.

“Alternatif iktidara giden yol, Pennsylvania’dan (Fetullah Hoca’dan) mı geçiyor?” diye soran, Sabataist Mehmet Barlas bile Sabah’taki köşesinde:

“28 Şubat Darbesi sürecinde bir müddet Zaman’da yazdığını, ama (Mason) Mesut Yılmaz’ı eleştiren yazılarının Cemaat kurmaylarınca makaslandığını, o dönemde Mesut Yılmaz’a gösterilen muhabbet ve hoşgörünün, bugün Erdoğan’dan esirgenmesini bir türlü anlayamadığını” yazmaktadır. Oysa Sn. Barlas’ın Cemaatin de Hükümetin de, Siyonistlerin ve Sabataistlerin güdümünde olduklarını ve küresel tahterevallide yöresel denge rolü oynadıklarını herkesten daha iyi bilmesi lazımdı.

AKP ve Cemaat gibi gafleti uzun olanların devleti kısa, akıbeti hüzün olacaktır. Mısır’da “dinciler devrildi, dinsizler sivrildi” diye bayram edip korkunç katliamları meşru sayan ve her fırsatta İslam’a kin kusan ulusalcı solcuların ve Pakradun (Yahudilikten Ermeniliğe, oradan da Darwinist sosyalistliğe geçen) Devrimbazların din istismarcısı ılımlı İslamcılardan ne farkı vardır? Emperyalist Amerika ve Avrupa’nın tezgâhlayıp arka çıktığı Mısır darbecilerine alkış tutan ulusalcıların bu sahtekârlığı sırıtmakta ve boyalı maskeleri yüzsüz yüzlerinden akmaktadır.

11. iddia: “Fetullah Gülen neden Türkiye’ye dönmüyor? ABD’de olduğu için ABD etkisinde.”

“Bu, Sayın Gülen’e yapılan çok açık bir hakaret ve iftiradır. Zaten, bu iftirayı dile getirenlerin çoğu, aynı şeyleri Hocaefendi Türkiye’de yaşıyor iken de çok eski yıllarda da dile getiriyorlardı.

Bu iddia ve iftiraları dile getirenlerin çoğunluğu zaten aynı zamanda ABD’nin dünyanın her yerine hâkim olduğunu da dile getirmektedirler. Sayın Gülen onların anlayışına göre, Türkiye’ye dönse de bu etkiden nasıl kurtulmuş olacaktır? Zaten aynı zihniyet ABD’ye hayatında adımını bile atmamış kişilere de aynı yaftaları ellerinde hiçbir delil olmadan takmaktadır. Hatta ilk kurulduğu zamanlarda AK Parti’ye bile ABD projesi diyenler olmuştur.

Sayın Gülen’in, Türkiye’ye neden dönmediğine dair defalarca açıklamaları olmuş ve Türkiye’ye dönüşünün, ‘demokratik kazanımları tersine çevirmek için bazı çevreler tarafından kullanılacağı endişesini taşıdığını’ dile getirmiş dolayısıyla ‘Türkiye’ye dönmeyi çok arzu etmekle birlikte endişelerim izale oluncaya kadar dönmeyi düşünmüyorum’ demiştir.”

Sözleri de tam bir safsata ve saptırmacaydı; suçluluk psikolojisinin bir telaşı ve vicdan bastırma edebiyatıydı. Şimdi herkesin şu konular üzerinde kafa yorması lazımdı:

Fetullah Gülen’in, ABD’nin Derin Devleti olan Yahudi Lobilerinin himayesinde olduğu ve Siyonist stratejistlerce defalarca ve açıkça sahip çıkılıp savunulduğu kesin miydi? Evet!.. Acaba bu zalim ve hain kesimler mi insafa ve İslam’a gelmiş, yoksa Fetullah Gülen mi onların safına geçmişti?

Hem, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye gönderilmesi ve tüm dünyadaki Ilımlı İslamcılık projesinin ruhani lideri ve Yeni Osmanlıcılık kılıflı, sinsi psikolojik hareketin Halifesi ilan edilmesi ABD’nin ve Yahudi Lobilerinin bir hedefiydi, Cemaat’in ve Sn. Gülen’in de en tatlı hayaliydi..

Ancak… Ne ABD’nin ne de Cemaatin buna güçleri yetmemekteydi! Çünkü Türkiye’de bu arzularını kursaklarında koyan ve Gülen’in ülkeye gelmesine fırsat tanımayan milli ve hamiyetli manevi bir merkez, buna izin vermemekteydi!... Ve o merkez, başta ABD ve İsrail, tüm Batılı güçleri hezimete uğratıp hizaya getireceği Melheme-i Kübra (Tarihi Hesaplaşma) için stratejik bir sabırla, son hazırlıklarını görmekteydi!

Yoksa, Süper Güç Amerika’sı ve Avrupa’sı arkalarında, iktidarları ve bürokratları yanlarında, onlarca gazete ve televizyonları yayında, bir sürü bankaları, fabrikaları, Mason Locaları ve sivil organizasyonları kendilerine destek yarışında olmasına rağmen, Fetullah Gülen’in vatan hasreti ve Halifelik hevesiyle yanıp tutuşmasına sebep olan engel neydi?!

Defalarca söyledik yine söylüyoruz, haydi gücünüz yeterse getirin!

Evet, çok ama çok az kaldı. Biraz daha bekleyin.. Siyonizm’in sömürü ve zulüm saltanatının çökeceği, ABD ve AB’nin hezimete uğratılıp hizaya getirileceği, İslam ve insanlık âleminin huzura erişeceği Türkiye merkezli bir Adil Düzen devrimi mutlaka gerçekleşecek, böylece Kur’an’ın vaadi, Resulüllah’ın müjdesi, tüm müminlerin ve mazlum milletlerin dua ve ümidi Allah’ın izniyle ve Erbakan’ın hazırlayıp ilgili birimlere emanet ettiği teknoloji harikaları sayesinde yerine gelecek ve asırlardır ağlayan insanlık artık gülecektir.

Müjdelenen bu kutlu ve mutlu akıbete imanı ve aklı yetmeyen, İslam ve insanlık adına “Yahu inşallah!” bile diyemeyen ve Deccalizmin dinsizlik düzeni içinde ılımlı İslamcılık oynamayı yeğleyen sünepeler de, hizmet ne imiş, İslamiyet ne imiş, herkes gibi görecektir!

Bu arada:

AKP'li İdris Bal'ın 'Başbakan yanlış yönlendirildi' diyen Gezi olayları raporu, parti içinde tartışma yaratmış, Partinin tepe yönetimi Bal için 'Yolun sonuna geldi' yorumunu yapmıştı.

Başkanlığını AKP Kütahya Milletvekili Prof. Dr. İdris Bal’ın yaptığı Avrasya Global Araştırmalar Merkezi (AGAM) tarafından hazırlanan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gezi eylemleri konusunda yanlış bilgilendirildiği vurgulanan “Taksim Olayları Analizi” başlıklı rapor, AKP içerisinde bile tartışmalara yol açmıştı. Raporda, Taksim ve Gezi Parkı protestoları konusunda AKP’nin “stratejik hata” yaptığı ve projenin halka danışılmadan hazırlandığı hatırlatılmıştı. Raporda yer alan bu ifadeler, Gezi eylemlerinin “darbe provası” olduğu düşüncesinin hâkim olduğu AKP yönetiminde rahatsızlık yaratmıştı.

Gezi eylemcilerine sert müdahale edilmesi ve Başbakan’ın kışkırtıcı söylemleri AKP içindeki liberal isimlerde ciddi sıkıntılar meydana getirdiği ve bunların cemaat tarafından desteklendiği ortaya çıkmıştı. Fetullahçı çizgide yayın yapan Taraf gazetesinden Hüseyin Özkaya’nın haberine göre, AKP’de, eylemler boyunca müdahalelere yönelik eleştirilerini Twitter üzerinden kamuoyuyla paylaşan ve bu durumu, hükümet kanadında “memnuniyetsizlikle” karşılanan İzmir Milletvekili Ertuğrul Günay gibi düşünen 50’ye yakın ismin bulunduğu açıklanmıştı.

Erdoğan’a bağlı kurmayların ise, eylemlerin başından bu yana, kamuoyu anketleriyle birlikte geniş kapsamlı değerlendirmeler yaptıkları ve bu değerlendirmeler sonucunda, partideki ağırlıklı görüşün: “Gezi eylemlerinin demokratik bir tepki olarak ortaya çıktığı, ancak kısa bir süre içerisinde, AK Parti iktidarına karşı ayaklanmaya dönüştürüldüğü, eylemlerin ön sıralarında yasa dışı örgütlerin yer aldığı, eylemlerin arkasında dış mihrakların saptandığı” şeklinde kanaatlerin ağır bastığı anlaşılmıştı. Bu arada, eylemlerin akabinde partinin oylarının 4-5 puan bandında düştüğü ancak bir süre sonra yeniden % 50 puan bandına geldiği de hatırlatılmıştı.

15 Ağustos PKK’nın Zafer Bayramı!

Kimisi “süreç yürüyor, sıkıntı yok” diyordu; kimisi de “süreç tek taraflı yürümez”, “Apo tek başına yürütüyor bu işi” diye sitem ediyordu! Masaya oturulup müzakereler yaşanmış, sıkı pazarlıklar yapılmış ve “süreç” denen ve ne menem bir şey olduğu hala bilinmeyen bir sinsi projenin peşinde bir millet uyutuluyordu. Bir tarafta koskoca Türkiye Cumhuriyeti, tüm “stratejik derinliği”, “model ortaklık kimliği” ve “eşbaşkanlık” gömleğini giyinmiş kahraman bir hükümeti dururken, öte tarafta ise gözümüze neredeyse “özgürlük müjdecisi ve barış havarisi” olarak sokulacak bir terör örgütü lideri bulunuyordu.

Bu arada, “akil insanlar” denen bir sürü zevat, kendileri de ne yaptıklarını çok fazla bilmeden sahaya sürülüyor ve adeta vatandaşı bir şeylere ikna etmeye uğraşıyordu. Birtakım hassasiyetlerin törpülenmesi, toplumun daha önce konuşulmayan bazı hususlara yavaş yavaş alıştırılması gibi bir durum söz konusu oluyordu. Mesela, “özerklik”, “federasyon”, “Apo’nun koşullarının iyileştirilmesi / salıverilmesi” gibi konu başlıklarına insanlar yavaş yavaş ısınıyor, benimsiyordu.

Ortadoğu coğrafyasında müthiş bir hareketlilik yaşanırken, tüm kırmızıçizgilerinden arınmış ve bunu da marifet belleyen Türkiye olan biteni sadece izliyordu. Bir zamanlar Irak’taki yapay bir Kürt devleti oluşumunu “kırmızıçizgi” sayan Türkiye, bugün Suriye’de kurulması gündeme gelen “Batı Kürdistan”a da ses çıkarmıyor, hatta dolaylı destek sağlıyordu. Hedef ortaya konmuş ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt bölgelerinde kurulacak olan devletlerle teşekkül edecek bir “Büyük Kürdistan”dan söz edilirken, AKP Türkiyesi tam bir “şaşkın ördek” gibi, talimatlar doğrultusunda kahramanlık edebiyatı üretiyordu!

Elbette burada söz konusu edilen ve mahsurlu görülen olgu, Kürtlerin devlet kurmasından öte bir durumu yansıtıyordu. Göstermelik olarak bölgede kurulacak Kürt devletleri olarak dursa da, ardında beliren gerçeğin Büyük İsrail’e giden yola taşların döşenmesi olduğu artık ayan beyan seziliyordu. Gerçi, BOP’u bile hala bir komplo teorisi sanan salaklara bunu anlatmak zordan da öte imkânsız görülüyordu.

Ortadoğu coğrafyasında Türkiye dışında hemen her aktör ciddi bir hesap kitap içerisindeyken, “süreç” masalları ile uyutulan Türk kamuoyunun 15 Ağustos’unu da kutlamak (!) gerekiyordu. Şimdilerde “özgürlük gerillası” olarak kabul gören PKK, malum olduğu üzere 15 Ağustos 1984’te Eruh’ta düzenlediği ilk silahlı saldırısını Batman, Derik, Van, Iğdır, İzmir, Doğubayazıt, Güçlükonak, İdil, Mazıdağı, Yalım, Midyat, Dargeçit, Nusaybin, Bismil ve Kızıltepe’de düzenlenen şölenlerle(!) kutluyordu! Yani, Eruh katliamıyla başlayan terör, 15 Ağustos’un bir bayrama (!) dönüştürülmesiyle taçlandırılıyordu!

Bu arada, AKP yönetimindeki koskoca Türk devleti ne yapıyor; “süreç” masallarıyla kamuoyunu uyutmaya devam ederken, PKK’nın Suriye uzantısı PYD’nin liderini yeni müttefiki olarak ağırlamakla meşgul bulunuyordu!?[1]

Tuncay Güney’le Abdurrahman Dilipak’ın Bilgi Kaynağı

Abdurrahman Dilipak’ın TGRT Haber Basın Odası’nda Hadi Özışık’a, Ergenekon davası, Cemaat-Hükümet kapışması ve kaset savaşları ile ilgili çarpıcı itiraflarını ve şimdi Kanada’da Hahamlık yapan Tuncay Güney’in açıklamalarını dikkatlerinize sunuyoruz. Ve tabi bu birbirine benzer gizli ve kirli bilgilere nasıl ulaştıklarını ve neyi amaçladıklarını da merak edip soruyoruz:

1-Ilımlı İslam bir ABD projesi ise Cemaat de bir ABD hizmetçisi miydi?

2-Ergenekon meselesi ABD’ye itiraz edenleri hizaya sokmak üzere tertiplendi ise, AKP’yi kimler yönetmekteydi?

3-Bazı AKP’li Milletvekillerine şantaj yapmak ve güdümlerine sokmak üzere, özel kadınlarla ilişkilerini belgeleyen kasetleri Cemaat hazırladı ise, iktidarın emrindeki TMSF’nin elinde nasıl ve niçin bekletilmekteydi?

4-Sn. Dilipak ve Tuncay Güney bu çok özel bilgilere nasıl erişmekteydi?

5-Ergenekon yapılanmasının(!) en açık icraatı(!) olarak gösterilmeye çalışılan Danıştay saldırısının baş suçlusu ve sorumlusu olarak önce müebbet hapse mahkûm olan, sonra kökten serbest bırakılan ve “beni salıvermezlerse, artık konuşacağım ve her şeyi açıklayacağım” tehditlerinin bu kararda etkili olduğu savunulan… Ve dahi Savcı Zekeriya Öz tarafından “Osman’ım!” diye hitap olunan Osman Yıldırım aklanıp dışarı bırakılırken; Genel Kurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlığı yapmış kurmayların müebbet yemesi, Abdurrahman Dilipak’a göre, Türkiye ve AKP’nin mi, yoksa ABD’nin mi marifetiydi?

Lütfen aşağıda yazılanları dikkatle okuyun ve üzerinde kafa yorun. Artık yorum sizin…

Abdurrahman Dilipak Hadi Özışık’a 20.08.2013 Tarihli TGRT Haber Basın Odası Programında Şu İtiraflarda Bulunuyordu:

“ABD, AB ve İsrail, Mısır’daki İhvan direnişi karşısında panik içerisinde. Şimdi bu işi çözmek için Sisi’yi harcayacaklar. Sisi’nin halkına karşı yaptığı baskı ve zulümleri bahane edip kendisini görevden alacaklar. Sonra “Mısır’da demokrasiyi rayına oturtuyoruz, Mursi’yi hapisten çıkartıyoruz, ama ev hapsine koyuyoruz deyip halkı oyalayacaklar” şeklindeki bilgilere nasıl ulaşmıştı?

Tahrir’de “Mübarek Gitsin” diye gösteri yapanlar da şaşkındı!

Acaba AKP niye, “Mısır’da darbenin arkasında İsrail var” diyordu? 14 Ağustos’ta cunta olağanüstü hal ilan ediyor ve ardından Baradey istifa edip ayrılıyordu. Birkaç gün sonra “2 Haziran 2011 tarihinde çekilen videoda İsrail Eski Dışişleri Bakanı ve MOSSAD ajanı Tzipi Livni ile Fransız yazar Bernard-Henri Lévy'nin bir oturumdaki konuşmaları bugün gerçekleşen Mısır darbesini kimlerin planladığını ortaya koyuyor.” diyerek video medya ve internete sızdırılıyor ve sonra Türkiye’de Başbakan ve hükümet yandaşları aniden bu “işin arkasında İsrail var!” demeye başlıyordu. Yoksa Başbakan’ın tavrı ana plana uysun ve tabanı da uyusun diye mi yapılıyordu? Yani Sisi’nin İsrail’in adamı olarak tanıtılması işi bizimkilere mi havale ediliyordu. Eğer planları işler ve içeriden bir darbeyle Sisi alaşağı edilirse bu yeni darbeciler; 1- İsrail’in Sisi’sini alaşağı etmiş kahraman gibi tanıtılacaklar, 2- Mısır Halkını Sisi’nin zulmünden kurtarmış rolü oynayacaklar, 3- Böylece “darbeyi İsrail yaptı” iddiaları unutturulacak ve asıl yeni Siyonist darbeye meşruiyet kazandıracaklar, 4– Bu ekip Müslüman âleminde de, Sisi’nin zulmünden Mısır’ı ve halkını kurtaran kadro gibi gösterilip, asıl Siyonist darbeyi beğenilir hale sokacaklar. 5- Darbeyi beğenmeyip sokağa çıkan olursa hepsini terörist ilan ederek, rahatlıkla vuracaklar! Planları buydu ama, onlar Sisi’ye darbe yaparak Mursi’yi hapisten çıkarıp ev hapsine alma hesapları yaparken; Sisi Mübarek’i hapisten çıkarıp ev hapsine gönderince apışıp kalmışlardı! Herhalde, kimlerin hangi merkezlerin adamı olduğu ileride anlaşılacaktı!

Dilipak’ın şu itirafları da kafa karıştırıcıydı!

“Şu an içerde tutuklu bulunan Ergenekonculardan %25’i doğrudan değil, emir komuta zinciri ve mecburiyetiyle olaylarla dolaylı ilişkisi vardı. Ama dışarıda içerdekilerden birkaç katı var ve serbest bulunuyorlar. Yani birilerini içeri alıyorlar, diğerlerine de “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” cinsinden, bak sizi de bu hale getiririm diye ürkütüyorlar. Bir güç dışarıdakileri kendi emir komuta zinciri içerisinde tutmak ve almak istiyor.”

“ABD ve uluslararası sistem bunları kendi kontrolüne almaya çalışıyor. ABD ılımlı İslamcılarla yola devam etmek istiyor ve laik Kemalist cuntanın bir takım adamları içeri alınıyor. Yani ABD’nin kontrolü dışındaki unsurlar ve ABD’nin politikasını desteklemeyen insanlar içeri alınıyor. Dışarıda kalanlar ise ılımlı İslam politikasını destekliyor. Karşı çıkabilecek olanlara da “durumunuz onlar gibi olur ha!” diye gözdağı veriliyor.”

“Cem Uzan gittikten sonra bir evini buldular ve oradaki kasasına ulaştılar. Kasayı açınca da, kasadan para değil kasetler çıktı. Bunu herkes hatırlıyor… O kasetler şimdi;

1- Emniyet istihbarat’ta

2- TMSF’nin elinde bulunuyor.

O kasetlerin kopyalarına gelince, tabi o kasetleri oraya koyanda mutlaka kopyası vardır. Yani o kasetleri servis eden kişi siyasi pazarlık da yapacaktır. Kasetler Türkiye’de her zaman iş yapmıştır.

Hadi Özışık soruyor: Ama (Uzan’a karşı) o operasyonu yapan şu anda işbaşındaki iktidardır, yani kasetler iktidarın kasasında mı, çünkü TMSF iktidarın tayin ettiği bir bürokrattır?

Dilipak: İktidar içerisinde bir sürü unsurlar bulunmaktadır!

Özışık: Yani Ahmet Bey TMSF’nin başındaki kişi olarak bunlardan haberdar mıdır?

Dilipak: Tamam da her şey Ahmet Beyden ibaret sanılmasın... Yani onun memurları uğraşır.

Özışık: Mevcut (AKP) Milletvekilleri ile ilgili de kaset var mıdır?

Dilipak: Ben size önemli bir kaynak söylüyorum, bu kaynak hem milletvekillerine, hem bürokratlara, hem belediyelere, hem de iş adamlarına zaten bilerek bu tezgâhı hazırladılar. Birileri bu dönem içerisinde ısrarla birilerine kadın gönderdi. Israrla para ilişkilerine girdi.

Özışık: Milletvekillerine mi?

Dilipak: Herkese… Milletvekillerine, bürokratlara, belediyelere, işadamlarına. Kadın her zaman iş yapıyor. "İşadamlarına kadın gönderiyorlar. Ben Müslüman olmaya geldim diyenler var. Başörtülüsü de var başı açık olanı da. Geliyorlar sonra bir süre sonra işadamlarıyla kendi ülkelerine gidiyorlar ve hamile kalıyorlar. Çocuk doğduktan sonra avukata gidiyor. Bu işadamına bir protesto çekiyor. Benim müvekkilime tecavüz etmişsiniz diyor. Bu 3 yıldan 5 yıla kadar hapis gerektirir diyor. Ama siz saygın bir işadamısınız ve müvekkilimin çocuğunun da babasısınız. Sizin eşiniz var çocuklarınız var diyorlar. Yatırımlarınıza bloke koydururuz diyorlar. Şirketin yüzde 25 hissesini ver diyorlar. Böyle bir olayın varlığını yazdım. Bunu birileri profesyonelce yapıyor. Herkesin kapısını çalıyorlar.

Özışık: Bunlar kimdir biliyor musunuz, çok mu var böyle?

Dilipak: Evet biliyorum, bir sürü var böyle.

Özışık: Bu 50 kadar Milletvekili ayartma işinde başarılı olacaklarını ve bu ayartma işinde cemaatten bahsediyorsunuz?

Dilipak: (Korkup kıvırarak) Ben Cemaatlerden bahsediyorum.

Özışık: Cemaatlerden bahsedildiği zaman malum cemaat olarak algılanıyor. Şimdi bunlar 50 milletvekilini (AKP’den) koparma noktasında hala çalışıyorlar mı?

Dilipak: Dini grupların siyasetçilerle her zaman pazarlık yaptığını biliyoruz. Ecevit’le de yapıyorlardı, MHP ile de yapıyorlardı. O partinin listesinden aday gösterirler, o cemaatin tabanı da o partiye oy verir. Böyle yaparak birileri pay istiyor iktidardan. Kaldı ki “ılımlı İslam” unsurları bürokrasiye enjekte olunacaktı. Tayyip Erdoğan’ı Başbakan, Deniz Baykal’ı Cumhurbaşkanı yapacaklardı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Baykal rolünü iyi oynayamadığı için bir kasetle cezalandırıldı” diyen Dilipak:

a-   Ergenekon dalgalarının bir Amerikan planı olduğunu

b-   Fetullahcı Cemaatin de, yine ABD derin devletinin güdümünde bulunduğunu

c-   Hükümet ve Cemaatin biri birine sarılmasını da, kapışmasını da, Yahudi Lobilerinin tertipleyip sahneye koyduğunu, böylece itiraf mı ediyordu?

Tuncay Güney Ne Demek İstiyordu?

275 kişinin yargılandığı ve çok ağır cezalara çarptırıldığı Ergenekon davasındaki uyduruk bilgi ve belgelerin kaynağı Tuncay Güney, Kanada’nın Toronto kentinde yaşadığı, yıllık kirası 15 bin dolar olan evinin kapılarını ilk kez neden Hürriyet’e açmıştı. Kendisini “Ergenekon’un soğuk mührüyüm” diye tanımlayan Güney, şehir merkezinde, giriş ve çıkışları özel güvenlik kameralarıyla denetlenen 1.500 dairelik bir sitede, bir oda bir salon, mutfak, banyo ve balkondan oluşan bir evde yaşamakta ve yatak odasında asılı duran İsrail bayrağı altında uyumaktaydı. Güney, Toronto’da Beth Israil Center adlı bir Yahudi okulunda haham olarak Tevrat dersleri okutmaktaydı. Burası aslında MOSSAD’ın “Underground haham”larının yetiştiği bir istihbarat okulu olmaktaydı. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı. 20 kadar öğrenciye ders veren Güney’in yetiştirdiği öğrenciler 8 ay ile 1 yıl arasında sıkı bir eğitim almaktaydı.

2001 yılından beri yurt dışında yaşayan Güney, Kanada’da vatandaşlık aldığını, oturma ya da seyahat sorunu olmadığını söylüyordu. Allah’a inanıyor, ama hangi dine mensup olduğu sorulduğunda, “Elhamdülillah Müslüman değilim. Ben Tanrı’nın İsrail’i için çalışıyorum. Ruhta Yahudi’yim” diyordu. Boynunda, İsrail yazılı altın kolye, kolunda da “Daniel” yazılı künye taşıyordu. Üzerinde şık giysiler ve pahalı takılarla dolaşıyordu. Kolunda seramik kordonlu saatinin değerinin 5 bin dolar olduğunu ve bunun gibi 20 saati daha olduğunu belirtip övünüyor ve en pahalı markalardan giyiniyordu. Nasıl geçindiği sorulduğunda, “Tanrı’nın yardımlarıyla” yanıtını veriyordu. “Arkamda bir CIA, MOSSAD, MİT yok. Ama paralar geliyor, nereden geldiğini ben de bilemem” deyip çıkıyordu.

Kirası çalıştığı kurum tarafından ödeniyordu. Salonunu, deri koltuk takımı, üzerinde Mısır mitolojisini anlatan kedi figürlü firavun heykeli, sehpada köpeklerin üzerinde duran yılanbaşlıklı bıçak, duvarda çamurlu bir el içindeki Davut yıldızı fotoğrafı süslüyordu. Mutfakta, yemek ocağı ve üzerinde “Şabat”larda mum yakılan bir Yahudi Şamdanı bulunan bir buzdolabı ile duvarında mantar pano bulunuyordu. Yatak odasında ise başucunda “Altında uyumak başka bir mutluluk dediği” İsrail bayrağı asılı duruyordu. Kapının dışında, bütün Yahudi evlerinin girişinde bulunan “Mezuza” atlı Yahudi duası göze çarpıyordu. Toronto’da yaptığı işin karşılığı olarak ayda 5 bin dolar alan ve kendisine özel şoförlü bir de araç tahsis edilen Güney, rahat bir hayat yaşıyordu.

“Tehdit aldınız mı hiç?” sorusuna, tehditle yanıt verip meydan okuyordu:

“Bana karşı fiziki bir saldırının bedeli herkes için çok acı olacaktır. Bunu karşılıksız bırakmayız. Kralı bile bana dokunamaz. Biz de onların buradaki kendi adamlarına öyle bir saldırıda bulunuruz ki, evlerindeki tüllerinin arkasından bakamazlar. Böyle bir saldırının ne getireceğini kendileri de bilir”.

Ergenekon davasının sonuçlarını değerlendiren Tuncay Güney, şunları söylüyordu:

“Bu beklenen bir şeydi. 5 yıl yattılar, bir 5 yıl daha yatarlar. Bu insanları müebbet olarak hapislerde tutamazsınız. Eğer savunma yapmasalardı halkın gözünde kahraman olurlardı. Mahkemeyi kilitlemelisiniz. Hiçbiri savcılıkta ifade vermeseydi, dosya mahkemeye gitmezdi. Mahkemeyi kilitleyebilirdiniz... Zaten yatacaksınız. Savunma yapsan da yatıyorsun, yapmasan da. Türkiye’de adalet aramak, genelevde bakire kız aramaya benzer. Neyin adaletini arıyorlar bilmiyorum. Ergenekon bir terör örgütü değil, sistemin, rejimin kendi teşkilatı. Bu sistem kendi mitolojisini, efsanesini yargıladı. Cezalar tabii ki ağır. Zaten bekliyorduk. Benim için sürpriz olmadı. İnsanlar sorguluyor, çünkü neyin ne olduğunu bilmiyor. Halk bu olayın yüzde 1’ini, mahkeme yüzde 5’ini biliyor. Mahkeme bilmediği bir şey üzerine müebbet verdi zaten. ‘Bu Ergenekon neydi?’ deyin, hiçbiri bir açıklama yapamayacak. ‘Ergenekon bir terör örgütü’ demek bir haksızlık. Ergenekon bitti demek de bir hayalperestlik. Bazıları zafer sarhoşluğunda. Buzdağının görünen bir kısmı sadece. İçeridekiler için tamamen haksızdırlar diyemem. Beni önce kara kutu diye servis yaptınız, sonra maçtan çıkardınız. Beni diskalifiye ettiler. Sistem beni çıkarmak istedi. Ergenekon’dan yargılananların ve Ergenekon’a karşı olanların hemfikir olduğu bir şey vardı: Tuncay Güney’i maçtan çıkaralım. Ve çıkardılar. Sonuç müebbetti, müebbet oldu işte. Ben tanık olmadım. Gizli tanık da olmadım. ‘Sen bize tanıklık için başvur’ dediler. ‘Uluslararası Tanıklık Yasası’nı uygulayın o zaman’ dedim, uygulayamadılar. Eğer uygulamış olsalardı, bugün cezaevindekiler içeride olmamış olabilirlerdi.”

“1 numara yoktu Başbuğ’u bulup koydular!” iddiasında bulunuyordu!

“İlker Başbuğ’un neden yargılandığını bilmiyorum. Daha doğrusu, Ergenekon mahkemesi neyi aydınlattı? Faili meçhul cinayetler çözüldü mü? Bu insanları da neden yargıladıklarını da bilmiyoruz. Ergenekon’un ortada 1 numarası yoktu. Üst düzeyde birisi yoktu. İlker Başbuğ’u koydular. Okey tamamlanmış oldu. Ergenekon’a lider lazımdı. Aldılar Genel Kurmay Başkanı’nı, adamın başını yaktılar. Ergenekon bir Batı Çalışma Grubu da değildir. Ergenekon, rejimin ve sistemin kendisidir. Ergenekon, Ergenekon’la gizlenmiştir, Ergenekon deşifre edilmemiştir. Ergenekon, reforme etmiştir kendini. Ergenekon’un bir kolu suça günaha bulaşmıştı. Miadı dolmuştu. O kolu kestiler. Bu, buzdağının sadece görünen kısmı. Şimdi vesayet değişti. Yargı (kendi) mitolojisini, yani hukuk, (kendi) efsanesini cezalandırdı.”

Tuncay Güney kimdir?

Farklı medya kuruluşlarında gazetecilik yapan 41 yaşındaki Tuncay Güney, 02 Mart 2001’de çalıntı bir aracı İstanbul’da satmaya çalışırken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi’nce yakalanmıştı. Şubenin o dönemki müdürü Adil Serdar Saçan ve ekibi tarafından sorgulanan Güney’in evinde yapılan aramalarda, Ergenekon davasının temelini oluşturan 6 çuval belge çıkmıştı. Belgeler arasında, örgütün şeması vardı. Emniyette kamera karşısında verdiği ifadelerde başta Veli Küçük olmak üzere birçok asker, siyasetçi ve bürokratı Ergenekon’a üye olmakla suçlayan Güney, bu iddiaları, katıldığı birçok televizyon programında da tekrarlamıştı. Güney, Ergenekon davası kapsamında ifadeye çağırılınca, 2009 yılında Kanada’ya kaçmıştı. Halen Kanada’da hahamlık yapan Güney, daha sonra emniyette verdiği ifadelerin doğru olmadığını ve Adil Serdar Saçan ile ekibinin kendisine işkence yaptığını ortaya atmıştı. Ergenekon davasının kara kutularından biri olan Güney hakkında, “CIA ajanı, MİT çalışanı, Cemaatin elemanı, İsrail’in adamı olduğu” şeklindeki iddialar sık sık gündeme taşınmıştı. Hürriyet’in yaptığı bu röportajla, bütün bunlar “iddia” olmaktan çıkmış, haklılık kazanmıştı. Evet, Tuncay Güney, Yahudi asıllı (sonradan Yahudiliğe girmek ve kabul görmek imkânsızdı) MOSSAD ajanı, Fetullah Cemaatinin adamı ve MİT’le irtibatlı karanlık ve kiralık bir figürandı.

Gizli Dünya hükümetinin ve ABD Derin Devletinin başı Siyonist Yahudi işadamı Rockefeller’ın bazı açıklamaları, Rahmetli Erbakan’ı haklı çıkarıyordu!

“Atatürk yüzünden, planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık” diyen ABD’li bankacı, iş adamı David Rockefeller’ın çok uzun ve ayrıntılı (10 sayfa) “itiraf açıklamaları”ndan bazı notlar:

“Türkiye’ye, Adnan Menderes zamanında “Marshall yardımı” ile el attık ve kontrol altına aldık.”

“1980 darbesi bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı, (ama sonra kontrolümüzden çıkmaya başladı)”

“Binlerce Türk gencini, uydurma ideolojiler uğruna birbirine kıydırdık”

“Turgut Özal, isteklerimiz doğrultusunda kapıları sonuna kadar açtı. Türkiye’de para putlaştırılmaya, arkadaş, dost, aile gibi kavramlar ve kutsallar unutulmaya başlandı.”

“Kürt Devleti projesini” hayata geçirmek için önce örgüt yarattık. (PKK).”

“Türkiye bizim için (İsrail adına) çok önemli... Su kaynaklarının önemli bir kısmı burada bulunmaktadır”

“Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik, bu mirasa el koymalıydık. Zaten bu maksatla Osmanlı’yı yıkmak zor olmadı.”

“Hitler, bizim tarafımızdan iktidara taşındı, çünkü buradaki Yahudiler, İsrail devletini kurmaya yardımcı olmadılar.”

“Atom bombası, Yahudilerin yaşadığı Almanya’ya atılamazdı, bu nedenle Japonya kışkırtıldı ve oraya atılarak gücümüz ve kararlığımız ispatlandı”

“İsrail Devleti, Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteği ile kuruldu. Rockfeller sayesinde ayakta kaldı”

“Sovyetler Birliği’ne yeteri kadar ülke bırakılmış, Komünist ihtilali için mali destek sağlanmıştı”

Çin, henüz tamamen kontrol edemediğimiz bir ülke ama ABD (Yahudi) ekonomisine katkısı büyük olmaktadır”.

“Vietnam, Kore, Kamboçya, Tayland, Endonezya, Afganistan, İran-Irak ve Yugoslavya’daki çatışma, işgal ve bölünmeler savaş sanayimizin deneme ve gelişmesine yaramıştır.”

“Zaire, Çad, Yemen, Guatemala, Şili, Brezilya, Dominik, Somali, Panama, El Salvador, Bolivya, Ekvator, Peru, Uruguay, Angola’daki savaşlar ve darbeler bizim planlarımızdı.”

“Bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutuyoruz, aksi halde terör olaylarını devreye sokuyoruz.”

“Dünyada hiçbir yerde büyük çaplı mafya ve kaçakçılık olayları bizim iznimiz olmadan yapılamaz.” [2]

Bütün bunlardan sonra Abdurrahman Dilipak’ın şu konuları da açıklaması ve kuşkuları dağıtması bekleniyordu:

•Sn. Recep T. Erdoğan’ın, Eşbaşkanı olduğunu tam 32 yerde açıkladığı BOP ile Arap Baharının ve Kürt açılımının bir irtibatı var mıydı?

•Erbakan’a bir yıl bile dayanamayan ve iktidarını post modern darbe ile yıkan Amerika, şimdi Sn. Recep T. Erdoğan’a gücü mü yetmiyordu, yoksa AKP’nin böyle davranması -yani görünüşte ABD ve İsrail karşıtı tavır takınıp gerçekte onların projelerine hizmet sunması- mı işlerine geliyordu?

•Sizler gibi İslamcı aydınlar ve yayıncılar da; bir yandan ABD ve İsrail’i suçlayıp sataşarak, öte taraftan Türkiye’nin Siyonizm’in güdümündeki AB’ye girme çabasını, demokrasi adına tarihi adım olarak alkışlayarak, halkın tepkilerini törpülemeye ve siyasi ferasetlerini körletmeye mi çalışmaktaydı?

•AKP iktidarının, sizler gibi İslamcıların ve ilahiyat hocalarının Kur’an’a ve Sünnete dayalı evrensel İslami projeler ortaya koymaya ve uygulamaya, akılları ve bilgi dağarcıkları mı yetmiyordu, yoksa cesaret fukarası olarak imanları ve vicdanları mı yetersiz kalıyordu?

Ve zaten Siyonistlerin beyin takımı, topunuzun bir Erbakan etmediğini çok iyi bildikleri için, Onun yolunu tıkıyor ama sizlerin önünü açıyordu!

 


[1] 15 Ağustos 2013 / Milli Gazete / Burak Kıllıoğlu’ndan özet alıntı

[2] Yeniçağ / 10 08 2013 (Yeniçağ –Hulki Cevizoğlu’nun notları, aslıyla karşılaştırılıp bazı düzeltme ve eklemeler yapılmıştır.)

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR