Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

Dünyanın Değişimi ve ERBAKAN DEVRİMİ
PDF Yazdır
Kitap Kabı Dünyanın Değişimi ve ERBAKAN DEVRİMİ
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 606
ISBN: 9944337465
Kütüphane: Milli Çözüm
Yayın Evi: Buğra Yayın Evi
PDF Çıktısı: Erbakan Devrimi 15B.pdf
Tıklanma: 1861
Kullanıcı Oyları:  / 10
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Biz bu kitapta, Erbakan Hoca’nın yaşam öyküsünü, tarih ve takvim sırasına göre (kronolojik olarak) anlatan klasik bir biyografisini yazmaktan ziyade, O’nun despotizme ve Siyonist dünya düzenine karşı başlattığı ve artık kutlu projelerinin başarıya ve uygulanma aşamasına yaklaştığı örnek ve orijinal mücadelesini… Bu mücadele sürecindeki gerçek siyaset ve stratejisini… Bizlere ve gelecek nesillere ışık tutacak yüksek prensip ve projelerini, anlamaya ve aktarmaya gayret ettik. Tabii ve temel insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının eksiksiz sağlandığı… Değişik köken ve kültürden tüm insanlarımızın birlikte, barış ve bereket içerisinde yaşadığı… ‘Gardiyan değil, garson devlet’ anlayışının geçerli kılındığı… Gerçek bir demokrasinin ve örnek bir laikliğin uygulandığı… Her yönden kalkınmış ve saygın bir Türkiye’nin mimarlığına soyunan ve yürütülen sömürü saltanatına çomak sokan bu büyük şahsiyeti ve hizmetlerini topluma tanıtmayı tarihi ve talihli bir görev bildik.

Hocam gibi şahsiyetlerin, başkaları tarafından yüceltilmeye ve reklam edilmeye asla ihtiyaçları olmadığı halde, bunları tanımaya ve örnek almaya bizlerin muhtaç bulunması nedeniyle, Aziz Hocamızın şanlı mücadelesini, kendi aklımız ve anlayışımız nispetinde yazmaya karar verdik.


 

 

15. BASKININ ÖNSÖZÜ

ERBAKAN’IN FARKLILIKLARI

VE

ŞEYTANİ ODAKLARIN FIRILDAKLARI

Bir insanın gerçek ayarı, Onun tarafıyla, yani sahip çıkıp savunduklarıyla doğrudan alakalıdır. Eğer bu şahıs, meşhur bir kimse ise, Siyonist ve emperyalist merkezlerin Ona bakış açısı ve yaklaşım tarzı da, Onu doğru tanımamız ve tartmamız bakımından çok önemli bir kriter olmaktadır. Siyonist Merkezlerce, kendi şeytani düzenleri açısından tehlikeli saydıkları, girişim ve projelerinden kuşku duydukları ve bu nedenle hakkında karalama kampanyaları başlattıkları, yetmezse ihtilal ve suikastlara başvurdukları böylesi şahsiyetlere yönelik nefret ve husumetlerini doğrudan açığa vurulmaktan sakınılmaktadır. Çünkü bu durumda iz’an ve vicdan ehli olanlar, o şahsiyete hürmet ve muhabbet duymaya başlayacaktır. Malum ve mel’un merkezler bunun yerine, o ülkedeki, kendi adamları ve elemanları olan, ama toplumda: “Bilge kişi, istihbarat analizcisi, iktisat teorisyeni ve terör stratejisti” diye öne çıkarılan ve saf insanlarca “Milli duruşlu insan” sanılan kimselerin diliyle, korktukları ve devre dışı bırakmaya çalıştıkları şahsiyetleri kötülemeye ve kösteklemeye çalışmaktadır.

İşte Mahir Kaynak da bu maksatla eğitilip donatılan ve küresel Siyonist sömürü düzeninin yerli figüranı gibi davranan insanlar arasındadır. Eski MİT müsteşarlarından Fuat Doğu’nun “Biz aslında MİT müsteşarı değil, CIA’nın şube başkanıydık!” itirafında olduğu gibi, Mahir Kaynak da Siyonist ve masonik merkezlerin bir elemanı ve borazanı gibi davranmış ve bu tavrını özellikle çok derin ve gizli Erbakan karşıtlığıyla açığa vurmuşlardır.

“Bizim kullandığımız doğruların, sınırlarımız dışında bir anlam taşımadıklarının farkında mısınız? Milli olmak, alt sıralardaki doğruları kabul etmekle mi mümkündür? Biz, bizden ileri oldukları söylenenlerin dogmalarını da aşan bir söyleme ulaşamaz mıyız?” (Komplo Yok Timaş yy. 1999 Önsöz) sözleriyle, Milli ve yerli değer ve doğruların, boş ve kof avuntular olduklarını, ülkemiz dışında hiçbir işe yaramadıklarını, bu nedenle küresel odakların “dogma”larını (yani Siyonizm’in dünyaya hâkimiyet amaçlarını ve araçlarını) kutsamak ve kullanmak gerektiğini savunmaktadır. 1995 Ağustos’unda CIA Başkanı’nın Türkiye ziyaretini yorumlayan şu yazı, onun gerçek ayarını ve yularını kimlerin tuttuklarını ortaya koymaktadır:

“CIA Başkanının gerçek misyonu, önümüzdeki dönemde, sıcak savaş da dahil birçok operasyonun merkezi konumunda olacak ülkemizi, tıpkı cepheyi teftiş eden bir komutan gibi, yakından görmektir. Yani Başkan bizimle görüşmek için değil, bizi görmek için gelmektedir. Belli başlı bütün istihbarat servislerinin at oynattığı ve oynatmaya devam edeceği ülkemizde, MİT’in tavrını, müdahale gücünü ve yönünü anlamaya çalışacaktır. Şüphesiz baktığı yer MİT’ten ibaret değildir. Amaçlanan, bütün siyasi yapının değerlendirilmesi ve buna uygun istihbarat stratejilerinin hazırlanmasıdır.”

Mahir Kaynak 1953’te Harp Okulunu bitirip orduya katıldı. 1967’de askerlikten ayrılıp İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde asistanlığa başladı. 1971’de Doç. olduğu süreçte MİT’e katılan Mahir Kaynak, 1980’de MİT’ten emekliye ayrıldı. 1971 askeri Müdahalesi öncesi oluşan cuntacı bir faaliyete “MİT Ajanı” olarak sızmıştı. Ama bu cunta mahkeme olunurken, yargılanıp cezalandırılmaktan kurtarılmak üzere, MİT onun kendi elemanları olduğunu bildiren bir resmi yazı gönderince deşifre olmuşlardı. Oysa cunta lideri Cemal Madanoğlu’nun en sadık elemanı konumundaydı. Hatta kendisi “Beni deşifre etmeselerdi, şimdi sol bir partinin lideri konumundaydım” itirafında bulunmuşlardı.

Ömer Lütfü Mete ile birlikte hazırladıkları “Erdoğan Operasyonu” (2008 Timaş yy.) kitabında, Sn. Erdoğan’ı kahramanlaştırmak amacıyla, “Onun önünün dış güçler tarafından kesilmeye çalışıldığı” imajını oluşturmaktaydı. Oysa daha önceki yazılarında “Milli Görüş tabanının, Erbakan’ın güdümünden çıkarılması ve yeni oluşan bu partinin Erdoğan gibilerle iktidara taşınması” gerektiğini defalarca vurgulamıştı. Yani kendisi de Sn. Erdoğan’ın bir dış proje olduğunu bilip durmaktaydı. Üstelik bu kitapta “Erdoğan’a karşı bir darbe hazırlığı yapıldığı” havası oluşturularak bir nevi 15 Temmuz FETÖ kalkışmasının şifreleri aktarılmaktaydı.

Mahir Kaynak’ın 1992’den itibaren yazmaya başladığı AKTÜEL dergisindeki makaleleri de; Rahmetli Erbakan Hoca’yla ilgili saptama ve saptırmaları, Siyonist bir tertip olan 28 Şubat tezgâhıyla ilgili çarptırma ve çamur atmaları, kendi ayarını açığa vurmaktan öte, birlikte katıldığımız ve yanlışlığını uyardığımız bazı konferanslarda da yaptığı gibi, sürekli inkâra ve olmadıklarını ispata çalıştığı ve komplo teorisi saydığı Siyonist ve masonik odakların Erbakan’la ilgili tavırlarını yansıtmaktaydı.

Bakınız Mahir Kaynak “Hikâye Bitti” başlıklı yazısında:

“RP, siyasi iktidara esir pazarına girer gibi girmiştir. Olabildiğince çok şey bilmek ve bütün bunları sadece siyasette kullanmak istemektedir. MİT Müsteşarı, Komisyon’da sohbet ederek ve muhatabın Başbakan olduğunu söyleyerek, sorumluluğu ve inisiyatifi ona bırakmıştır. Orgeneral Koman, kendisinin şahıs olarak muhatap alınamayacağını, muhatabın MİT’le ilgili konularda MİT Müsteşarı, ordu konusunda Genelkurmay Başkanlığı olduğunu ifade ederek, Başbakan’ın uzaktan seyretmeyi tercih ettiği oyunun aktörü olmayı kabul etmemiştir… Taraflar durumun farkındadır. Devlet, siyasi amaçla kullanılacak bilgileri (Erbakan’a) vermemekte kararlıdır. İktidar (Refah-Yol ise) sorumlu olmayacağı bir yoldan olan biteni öğrenmekte ısrarlıdır”[1] diyerek Erbakan iktidarına yönelik ABD derin devleti sayılan Yahudi Lobileri baskısını ve Teoman Koman gibi yerli maşalarını haklı gösterme küstahlığındaydı. “Final” başlıklı yazısında ise:

“28 Şubat muhtırasının önemi, yumuşak görüntüsü nedeniyle yeterince anlaşılamamış görünüyor. (Oysa) Gerçekte bugüne kadar yapılan darbelerden daha köklü bir biçimde siyasi değişiklikler öngörüyor. Bundan önce hiçbir siyasi akımın tasfiyesi söz konusu olmadı. Siyasi hayat çizgileri üzerinde, bazen yeni kadrolarla, çoğunlukla eskilerin yönetiminde sürüp gitti. Oysa bugün RP’nin ve benzeri bir partinin siyaset sahnesinde bulunamayacağı vurgulanıyor… RP’den istenen şey, ufak tefek kozmetik değişiklikler değildir. Din temeline dayalı bir siyasi faaliyete izin verilmeyeceği ve böyle bir akımı besleyen kurumların tasfiye edileceği söylenmektedir… Askerlere göre olay, sadece rejimi biçimsel olarak korumakla sınırlı değildir. RP’nin izlemek istediği politikalar devletin güvenliğini ve varlığını tehdit etmektedir.[2] diyerek, açıkça ve alçakça Siyonist merkezlerin ve yerli masonik işbirlikçilerinin diliyle konuşmaktaydı.

“Görülen Köy” başlıklı yazısında:

“RP’nin tek kişiye bağlı yönetimi, hem avantajı hem de açmazıdır. Almanya her iki dünya savaşında yenilmesine rağmen bugün bir süper güçtür. Bu halkın yeteneklerinin ürünüdür. Oysa Erbakan yenilirse, kitlesinin aynı performansı göstermesi zor görünüyor. Bu yüzden bütün manevralar, Onu kitlesi ile ters düşürecek yönde uygulanıyor.”[3] diyerek, hem Erbakan’ın yüksek liderlik yeteneğini hatırlatmakta, hem de Onu devre dışı bırakmadan Milli Görüş camiasının hıyanet odaklarının güdümüne alınamayacağını vurgulayarak bu yöndeki şeytani çabalara destek çıkmaktaydı.

“Sert Önlemler” başlıklı yazısında ise Mahir Kaynak:

“İdeolojik amaçlar (yani Adil Düzen, İslam Birliği gibi planlar) kimse için anlamlı değildir. Bir siyasi hareketi yürütenlerin belli bir inanç veya düşünce biçiminin fedaisi olduğu görüşü de yanlıştır. RP yönetiminin yüklendiği siyasi rol ile kullandıkları ideolojinin ayrılmazlığı, ancak kişiler planında geçerli olabilir. Daha açık ifadeyle aynı siyasi misyon, başka bir ideolojiye ve kadrolara yüklenebilir.”[4] diyerek, Milli Görüş’ün Erbakan’dan koparılarak, R. T. Erdoğan gibi kadrolarla yozlaştırılmasını ve sadece bir istismar aracı yapılmasını tavsiye buyurmaktaydı!?

Yine “Görülen Köy” makalesinde;

“Artık cepheler belli olmuştur. Bir yanda Silahlı Kuvvetler’in önderlik ettiği bir güç, karşı tarafta hükümet vardır. Zıtlığın temelinde, görünüşün aksine, din belirleyici rol oynamamaktadır. RP’nin, dini sloganlarla peşinde sürüklediği kitleler, gerçek çelişkinin farkına bile varamamıştır. Hükümete itiraz, özellikle RP kanadının Türkiye’ye biçtiği rolden kaynaklanmaktadır ve bunun ülke güvenliğini tehdit ettiği düşüncesi, kaçınılmaz bir biçimde iç ve dış çatışmaların içine sürükleneceğimiz kanaati kemikleşmiş durumdadır. Böyle bir durum uzlaşma kapılarını aralık bile bırakmaz. Ya RP bugüne kadar ileri sürdüğü, iktidara geldiğinde ürkek bir biçimde de olsa uygulamaya çalıştığı, dış politika ve güvenlik anlayışını terk edecek, ya da iktidardan uzaklaştırılacaktır.” diyerek, dış güçler ve işbirlikçiler adına Refah-yol iktidarına ve Erbakan’a saldırmaktaydı.

Masonların ve Siyonist odakların borazanı Mahir Kaynak “Öldüren Sürüklesin” yazısında ise:

“Yapılacak şey bellidir: Eğer DYP halinden memnunsa, hepimiz memnunuz. Ordu’nun telaşa kapılmasına gerek yoktur ve RP, Erbakan’dan ibaret değildir. Eğer günün birinde ülkemiz gerçekten bir sıkıntının içine girerse, RP’lilere, Çiller ve ekibinden daha fazla güvenebilirsiniz. Büyük çoğunluğu ülkesinin geleceğini her şeyin üstünde tutan RP tabanını, sırtlarında taşımak zorunda oldukları Erbakan kamburu yüzünden karşıya almak haksızlıktır. Bir avuç siyaset oyuncusunun sahnelediği bu çirkin bunalım senaryosunun heyecanına kapılıp halkın herhangi bir kesimini iç düşman saymak aymazlıktır.”[5] diyerek, Erbakan’ı Milli Görüş camiasının kamburu” saymaktan utanmamakta ve Hoca’dan kurtarılan RP tabanının rahatlıkla hizaya sokulacağını anlatmaktaydı.

Mahir Kaynak “Final” başlıklı yazısında da:

“Şu anda söz konusu olan duruma, RP’nin uyum sağlaması imkânsız görünmektedir. Eğer RP açısından bu durumdan nasıl kurtulabileceği düşünülürse, teorik çözüm bulunabilir. Erbakan’ın liderliği bırakması halinde, yeni birinin önderliğinde RP, İslamcı kimliğini koruyabilir. Bu değişimle birlikte, yeni yönetimin akılcı ve gerçekçi politikalar izlemesi halinde, İslamcı kimlik kimse için sorun teşkil etmez. Ancak RP’nin bunu yapması imkânsız denecek kadar uzak bir ihtimaldir ve sürecin dağılma yönünde işlemesi beklenir.

Şimdi de İslamcılar Erbakan’ın kavalının sihirli nağmelerinin peşine düşerek mukadder akıbetlerine düzgün adımlarla ilerliyorlar. Bugüne kadar kulaklarına fısıldanan bütün aşırı hedefler, anlamsız düşmanlıklar, yanlış ekonomik ve siyasal çözümler sadece onları bir arada tutmak içindi. Bunlar gerçekleşemezdi. ‘Şimdi ayakları suya erdi, akılcı yolda yürüyecekler’ demek fazla iyimserlik olur. Nehre gidiyorlar. Boğulacaklar ve sağ kalanlar hasım saydıklarının hizmetine girecekler.”[6] diyerek, “Erbakan’ın RP Liderliğini mutlaka bırakması gerektiğini ve bunun gerçekleşmesi halinde Hak davasından kopan eski Milli Görüşçülerin, şimdi AKP’liler gibi önceden hasım saydıkları ABD ve AB gibi güçlerin hizmetine gireceklerini” belirtip kerametlerini ortaya koymuşlardı. Neden “Mahir Kaynak gibiler, Siyonist merkezlerin borazanıdır?” tespitinde bulunduğumuzu, artık okurlarımızın daha iyi anlaması lazımdı.

Mahir Kaynak “Tülün Ardındaki” yazısında ise:

“(28 Şubat sürecinde) Siyasetin ve siyaseti oluşturduğu varsayılan kurumların günlük kavgaları arasında geleceğimizi şekillendirecek oluşumlar, hemen hemen hiç tartışılmadan gerçekleştiriliyor… RP’nin devre dışına çıkarılmak istenmesi, bu yeni şekillenmeye karşı oluşuna bağlanabilir. Kuruluşlarında hiçbir rolü olmadığı imam hatip liselerinin Ona kapattırılmak istenmesi, bu okulların sorun olmasından kaynaklanmıyor. Sorun buradan yetişenlerin, siyasal İslam tarafından belli bir dış politika ve güvenlik anlayışına göre yönlendirilmesi. Eğer bu kişilerin talepleri sadece yaşam biçimleri ile sınırlı kalsa, herhangi bir çatışmanın olmayacağı çok açık.”[7] sözleriyle, İmam Hatiplilere ve onların beslendiği Kur’an-ı Kerim’e ve İslami prensiplere ve özellikle DİNİ HÜKÜM’lere ne denli karşı olduklarını vurgulaması, tam bir marazlı münafık mantığıydı.

“İki Tez” başlıklı yazısındaki:

“RP’nin kapatılması halinde muhtemelen iki kampa ayrılacak RP’lilerin ana gövdesinin, ABD karşıtı cephede yer alacağı umuluyor.” sözleri ise; RP’nin kapatılmasının ve Erbakan’ın yasaklanmasının, Sn. Erdoğan’ın önünün açılması ve iktidara taşınması için hazırlanan bir dış senaryo olduğunun itirafıydı.

Bu Siyonizm’e hizmette “Mahir” Kaynak “Dışarıya Bakın” yazısını:

“Özellikle askerlerin, adı Atatürkçülük bile olsa, ideolojileri bir yana bırakıp strateji konuşmaları, dünyaya bakmaları gerekirken RP’nin dalgalandırdığı sularda boğuşmaları hüzün veriyor.”[8] şeklinde bitirerek, 28 Şubat sürecinde Milli ve vicdani tavır takınan ve Erbakan’ın yanında duran askerleri (Komutan ve kurmayları): “Milli Görüş dalgalarında boğulmakla” suçlayıp saçmalamaktaydı. Oysa siyaset ve strateji dehası olan Erbakan Hoca, “TSK içindeki Milli düşüncelilerle, kirli güdümlüleri kapıştırma ve Kahraman Ordumuzu yıpratıp devletimizi kolay yıkma hesaplarını boşa çıkarmak üzere; partisini, hükümetini ve şahsi menfaatlerini feda edip, 28 Şubat’ın daha yumuşak atlatılmasını sağlamıştı!..

Zaten “Kim Yapıyor?” başlıklı makalesinde:

“RP yönetiminin, (28 Şubat sürecinde) sonuçları bilinmesine rağmen yangına körükle gider gibi İslami sloganları öne çıkarması, bir inadın veya kararlılığın ifadesi midir? Bunun bilinçli bir politikanın eseri olması ihtimali hiç mi yoktur?”[9] diye soran Mahir Kaynak, Erbakan Hoca’nın bu stratejik tavrının farkına vardığı, en azından malum ve mel’un odakların bunları kulağına fısıldadığı anlaşılmaktaydı.

Mahir Kaynak, ne kadar demokrat ve ne denli Milli tavırlı olduğunu ise;

“Refahyol’un devrilmesi ve RP’nin kapatılması, sivil siyasetin etkinliğinden ve bunların yönetimi belirlemesinden kaynaklanmadı. Siyasetin kalın çizgileri ve ana yönleri zaten siyasi iktidarların yetki alanının dışındaydı. (Ancak) RP’nin, ülkedeki yönetici çekirdeği belirleyecek kadar oy alması beklenmiyordu. (Yani dış güçler ve masonik merkezler aldanmışlardı.) Zaten oy, tek başına ülkeyi yönetmeye yetmezdi. (Siyonist odakların müsaadesi lazımdı.)[10] ifadeleriyle açığa vurmaktaydı.

Hatta, RP’nin kapatılmasından sonra kurulan Fazilet Partisinin de “Erbakan’ın güdümünde kalırsa kapatılacağını” şu sözlerle hatırlatmıştı:

“Bu yüzden Fazilet Partisi’nin Refah’ın devamı olup olmadığına, kadrolarına veya ideolojisine bakarak değil, Türkiye’nin rotasını nasıl çizmek istediğine göre karar verilecektir. Ordu’da etkin kanat, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşsa bile sivil siyasetin mutlak egemenliğine izin vermez. Bu alandaki örgütlenmelerin dar bir kadronun elinde bulunması, manipülasyonlara açık olması güvensizlik nedenidir. İtiraz istikamete değil, gücün yapısınadır.”[11]

Yani, Türkiye’yi küresel sistemin (ABD, AB ve İsrail’in) güdümünden çıkarıp, Erbakan’ın tarihi projeleri istikametine yönelecek bir Fazilet Partisinin de kapatılacağını; ama Milli Görüş’ün, Numan Kurtulmuş ve Abdullah Gül gibilerin güdümüne bırakılması halinde ise kapatılmaktan kurtulacağını, ordu içindeki etkin kanadın (NATO’ya ve masonluğa bağlı olanların), halkın iradesini ve seçim neticelerini hiçe sayacaklarını vurgulamaktan hiç sakınmaması ve sıkılmaması da, hem kendi ayarını, hem de tüm şer odaklarının ve şeytani yapılanmaların çok derin Erbakan kuşkularını ortaya koymaktaydı…

Erbakan Hocamızın; Hz. Âdem’den (as) günümüze kadar insanlık tarihinde hiçbir şahısta görülmeyen farklılıkları.

Peygamberlik (Nübüvvet ve Risalet) Allah’ın özel tayin ve takdiridir, en yüce mertebedir. Peygamberlik makamına çalışarak ulaşmak mümkün değildir. Ancak aşağıdaki gibi farklı bir özellik olarak şu tespitlerin yapılması münasiptir:

1- Hz. Adem (as)’dan bizim Peygamberimize (SAV) ve Efendimizden bugüne kadar Erbakan dışında hiçbir zatın karşısında; Hristiyan’ından Yahudi’sine, putperestinden ateistine tüm kâfirlerin ve din istismarcısı münafık kesimlerin böylesine ortaklaşa düşman olarak birleştikleri görülmemiştir.

2- Tarih boyunca hiçbir zatın düşmanlarının; ekonomik, siyasi, teknolojik ve askeri yönden Erbakan Hocamızın düşmanları kadar güçlü oldukları tespit edilmemiştir.

3- Tarih boyunca Erbakan Hocamız dışında; hiç kimse; İslam Birliği Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, İslam Kültür İşbirliği Teşkilatı, İslam Dinarı, İslam Savunma Paktı gibi evrensel kurumları ve bunlarla ilgili kuralları hazırlayabilmiş değildir. “Adil Düzen” projeleri de Hocamızın bir eseridir.

4- Hz. Adem (as)’dan günümüze kadar; kendi içinden ve çevresinden; makam ve imkân sağladığı, bakan ve belediye başkanı yaptığı, meşhur edip öne çıkardığı kimselerce, Erbakan Hocamız kadar hıyanete uğrayan başka bir zat bilinmemektedir.

5- Tarihin hiçbir döneminde, Erbakan Hocama yaptıkları düşmanlık karşılığı hıyanet edenler böylesine yüksek makam ve imkânlarla ödüllendirilmemiştir. Ona hıyanetin; nicelerine Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık ve Belediye Başkanlığı kazandırdığı inkâr edilemez bir gerçektir.    

6- Siyonist şer cephesinin yüzyıllardır hazırladıkları ve bütün dünyayı hegemonyaları altına soktukları askeri silah sistemlerini boşa çıkartacak, ama çok ucuza mal olacak ve toplu tahribat ve katliamlara yol açmayacak teknolojik bilgi ve projelere sahip ve bunların önemini ve gereğini müdrik Erbakan dışında hiç kimse görülmemiştir.

7- Efendimizden sonra gelen İslam Âlimlerinin pek çoğunun sözleri, eserleri ve isimleri şer cepheleri ve Siyonist merkezler tarafından istismar edilebilmiş, onlarla ilgili konferans seminer ve anma etkinlikleri düzenlenip kendi şeytani hedefleri yolunda yararlanmaktan çekinmemişlerdir. Ancak ERBAKAN Hocamızın hiçbir sözünü ve projesini istismar edip, kendi hesapları ve çıkarları doğrultusunda kullanmaya girişememişlerdir.

İşte Erbakan gibi, Rahmanilerin umut yıldızı, şeytanilerin ise korkulu rüyaları olan; İslam dünyasının ve mazlum insanlığın kurtuluşu adına, ne ondan önce, ne ondan sonra, ciddi, gerçekçi ve cesaretli plan ve programlar ortaya koyabilen hiç kimse -ne ülkemizde, ne yeryüzünde- çıkmamış bulunan bir Zat’ın, şuurlu ve sorumlu talebesi ve takipçisi olmak Milli Çözüm Ekibinin en büyük şansı ve şerefi sayılmalıdır.

Dış odakların ve içerideki adamlarının, halâ her fırsatta Erbakan’ın aziz hatırasına ve tarihi programlarına sataşmaları ve bunları gözden düşürmeye ve gizlemeye çalışmaları, bunlar yetmezmiş gibi Fehmi Çalmuk gibi bazı eski Milli Gazete yazarlarının: “Erbakan, Şeyhlerinin ve M. Zahit Kotku Hz.lerinin sayesinde ve yönlendirmesiyle tarihi girişimlerine başlamış ve başarmıştır…” (Yani asıl marifet ve meziyet onlarındır.) “Tayyip Erdoğan da Erbakan’ın devamıdır ve Onun yolundadır…” veya “Tayyip Erdoğan’ın karşı çıkılan bazı irtibat ve icraatlarını Erbakan da yapmıştır…” kanaati oluşturmak için yazıldığı sırıtan kitapları da (ki bunlar yanlış yorumlanan ve çarpıtılan bazı doğrulardır.), Ondan halâ ne denli korktuklarının ve kurtulmaya çalıştıklarının bir kanıtıdır. Bu mel’anet ve hıyanet odaklarının “Erbakan’ı öldürmek yeterli değildir, üzerine beton dökmemiz gerekir” itirafları da bu derin kuşkularını yansıtmaktadır. Erbakan Hocamızın, Adil Düzen ve İslam Birliği Projelerine; Irkçı emperyalizmin üstün silah sistemlerini geçersiz kılacak harika teknolojik girişim ve müjdelerine, asıl sahip çıkması, tabana ve topluma anlatması gereken Partinin ve Vakfın, bu konulara hiç değinmiyor olması veya üstünkörü geçiştirmeye çalışması da, üzerinde dikkatle ve ibretle durulması gereken bir yaklaşımdır.

Şimdi bu konuyu “Erbakan Devrimi” kitabımızla ilgili bulduğum önemli bir anımı değerli okurlarımızla paylaşarak tamamlayalım:

1998 senesiydi. Planlanan seminer ve sohbetlere katılmak ve bazı araştırmalar yapmak üzere ve uzunca bir süre Mısır’da kalmak niyetiyle Kahire’ye gitmiştim. Orada iken, Türkiye’de 312’ye muhalefet gerekçesiyle hakkımda açılan mahkeme neticelenmiş, 1 yıl kadar ceza aldığım bana haber verilmişti. Hapse girmemek için Mısır’da kalmam teklif edilse de; “Ülkemin zindanlarını başka yerlerin saraylarına tercih ederim.” diyerek Türkiye’ye gelmiş ve Keban Cezaevinde infazımı çekmiştim. Cezaevinden çıktıktan sonra Erbakan Hocamın koruma polislerinden ve özel hizmet görevlilerinden Osman Akgün Bey’i arayarak, “Hocamı çok özlediğimi, izin verirlerse Ankara’ya gelip ziyaret etmek istediğimi” kendilerine iletmesini söylemiştim. Birkaç gün sonra bize dönen Osman Akgün; “Erbakan Hocamızın bu talebimizi kabul ettiklerini, ancak kendilerinden önce Şevket Kazan Bey’le görüşmem gerektiğini” belirtmişti. Oysa Şevket Kazan’la birbirimizi sevmezdik ve uzun zamandır da görüşmezdik. Ama Hocamın emri üzerine “Bu durumu Şevket Bey’e bildirmesini” Osman Akgün’den rica etmiştik. O da kendisiyle görüştükten sonra bunu kabul etmediğini ve benimle görüşmeyeceğini bildirmişti ve zaten bu habere de özellikle sevinmiştim. Ama birkaç gün sonra her ne düşündü ise, o zaman il başkanımız olan Av. (Prof.) Hasan Tahsin Fendoğlu’nu arayan Şevket Kazan, bizimle görüşebileceği haberini göndermişti. Mecburen kalkıp Ankara’ya gittim. Balgat’taki Genel Merkezde Şevket Kazan Bey’in odasında bir araya geldik. Şevket Bey, “Bazı fevri ve yersiz söylemlerim nedeniyle bize gücendiğini, ama samimiyetimi, dürüstlüğümü ve bilgi birikimimi sevip sahiplendiğini ve artık geçmişte olup biteni unutmamız gerektiğini” ifade etti. O sırada farklı illerden gelen parti temsilcileriyle, Sn. Recep T. Erdoğan’ı partimize Genel Başkan yapma kulislerine hayret edip kendisine “bugün yarın ayrılıp gitme hazırlığındaki bu kişiyi yersiz ve gereksiz şekilde önemseyip öne sürmelerinin” çok yanlış olacağı ve yıkıcı sonuçlar doğuracağı konusundaki kanaatlerimi belirtince, bana: “Hayır! O çok sadık ve sağlam birisidir ve partimizin başına geçecek yetenektedir.” deyince doğrusu hayret etmemiştim. Çünkü amaçlarını ve ayarlarını bilmekteydim ve Milli Görüş’ü olduğu gibi Tayyip Erdoğan’a teslim edip tesirsiz hale getirme gayretlerini de çoktan sezmişim. Hatta Şevket Bey bana: “Ben defalarca uçakla Ankara’dan İstanbul’a, oradan Pınarhisar Cezaevinde Tayyib’i görmeye ve ona taktikler vermeye gittim. Hatta Erol Toy’un yazdığı “imparator” kitabını kendisine hediye ettim.” deyince “Beyim, sizin ziyaret edip teselli ve öğüt vermeniz için ille de belediye başkanı mı olması gerekir. Biz ondan iki misli fazla ceza çektik, hem bu davada ondan kıdemliyiz. Haydi bizi ziyarete gelmediniz, hiç değilse telefon açıp bir geçmiş olsun diyebilirdiniz!” demiştim. Bu bahsettiği Erol Toy’un imparator kitabında ise, Türkiye gibi ülkelerde Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmak ve iktidarda kalmak için, kesinlikle Siyonist dış güçlere ve masonik merkezlere yaranmak ve yanaşmak gerektiği öğütlenmekteydi.

Neyse, işte o görüşme sırasında Şevket Kazan Bey bana: “Hazır gelmişken, bir konudan da seni haberdar edeyim. Ben Erbakan Hocamızın hayatını ve icraatlarını anlatan bir kitap hazırlığı içindeyim. Sizin Erbakan Devrimi kitabınızdan da oldukça istifade ettim. Bunları bilginiz ve izniniz olsun diye söyledim.” demişlerdi. Biz ise Şevket Bey’in ve Oğuzhan Asiltürk ekibinin niyetini ve tıynetini bildiğimiz için, Erbakan Hocamızın kendi hayatını ve hatırasını bu kişilerin yazmasına, Milletimizi ve gelecek nesillerimizi yanıltmasına asla müsaade etmeyeceğini düşünmekteydik.

Oradan ayrılıp Erbakan Hocamızla görüşmek üzere Balgat’taki konutuna gittim. Benim ve oradaki görevlilerin tahmin ve beklentilerimizin tam aksine, Aziz Hocam hemen içeri alınmam konusunda talimat vermişti. Oysa saatlerdir görüşme fırsatı için Parti üst yönetiminden, yurt içinden, dış ülkelerden çok önemli şahsiyetler salonda beklemekteydi. Hocamın huzuruna kabul edildiğimde, hal hatır sorma faslı bitince, ilk olarak, biraz önce ve kendi talimatları gereğince görüştüğümüz Şevket Kazan’la ilgili, bana nasıl davrandığını ve Tayyip Erdoğan’la ilgili tavrını içeren bir soru yöneltmiş, ancak sesini, mimiklerini ve vücut hareketlerini acayip şekilde değiştirmek suretiyle, benim sezdiklerimle kendi bildiklerinin aynı olduğunu açıkça ve çok şaşırdığım bir tarzda göstermişlerdi. O görüşmemiz yaklaşık 40 dakika devam etmiş, Aziz Hocamız, yazılarımızın, kitaplarımızın, konferanslarımızın ve hele özel sohbet konularımızın; hem doğruluğunu ve uygunluğunu, hem de bunlara ihtiyaç duyulduğunu ima ve ifade etmişler, daha başka taktik ve tavsiyeler de öğütlemişlerdi.

Konuttan ayrıldıktan sonra, Genel Merkezdeki ve yan birimlerdeki bazı arkadaşlara; “Şevket Kazan Bey’in Erbakan Hocamızı tanıtan bir kitap hazırlığına giriştiğini, neredeyse basım aşamasına gelindiğini, her halde yakında izin almak ve bir takdim yazdırmak üzere yanına gideceğini… Fakat, deneyimlerime ve önsezilerime göre, Erbakan Hocamızın bu girişime asla müsaade etmeyeceğini… Çünkü Onunla ilgili kitabın, ancak Ona inanan, Onu anlayan ve tam bir sadakatle bağlanan birilerince yazılabileceğini ve işte “Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi”nin bu hedef ve hikmetlere hizmet etmeye yettiğini” hatırlatınca bana: “Yine hayal aleminde gezdiğimi ve Hocamızın Şevket Beyi reddetmeyeceğini” söylemişlerdi.

O günden sonra merakla ve dikkatle takip etmiştim. Şevket Beyin bir kısmını bizim kitabımızdan alarak aylar boyunca emek verdiği ve basım aşamasına geldiği o kitabı bir türlü gerçekleşmemişti. Öyle anlaşılıyor ki, Hocamız bunu kesinlikle engellemiş ve hayatta olduğu süreçte de asla izin vermemişti.

Aziz Hocamızın, “Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi” kitabımızı Altınoluk’ta ve başka ortamlarda kendilerine imzalatmak isteyenleri asla reddetmediğine ve bunu memnuniyetle yerine getirdiğine bizzat şahidizdir. Ayrıca Hanım komisyonlarının seminer ve sohbetlerinde bu kitapla birlikte “Mesaj ve Metot-Teşkilatçılık” kitabımızı tavsiye ettiklerini de o dönemde gelip bize haber vermişlerdi.

AHMET AKGÜL

11 Nisan 2018

       Gebze


9. BASKININ ÖNSÖZÜ

LİDER VE DEVRİM

Liderlik, talihli bir sanat ve tabii bir ihtiyaçtır. Bir vücut için beyin ne ise, bir toplum için de lider aynı konumdadır. Aynı amaç ve ihtiyaçlar için bir araya gelmiş, küçük büyük her toplum kesiminin ve her insan kümesinin, değişik yetki ve yeteneklerde bir başı mutlaka vardır. Çünkü başsızlık veya başıbozukluk, dağınıklığı ve başarısızlığı doğuracaktır.

Dini, askeri, ticari ve siyasi sahalardaki liderlik olgusu nasıl vazgeçilmez bir unsur ise, tarihi değişimlere öncülük edecek büyük liderlerin önemi ve gereği de tartışılmazdır.

Lider, her işi tek başına yapan bir süpermen değil, başarı için gerekli her türlü organizeyi yapan, bunların arasındaki koordineyi kuran ve otoriteyi sağlayan insandır.

Özellikle, askeri işgallerin, ekonomik ve siyasi krizlerin ve ahlaki çöküntülerin yaşandığı toplumlar, kurtarıcı aramaya ve dolayısı ile liderlik kabiliyeti ve karakteri taşıyan kimseleri meydana çıkarmaya müsait ortamlardır.

Sadece olanları gören değil, olacakları da hesap edebilen... Yalnız bugünleri kurtarabilen değil, yarınları da kurgulayabilen... Geçmişi değiştiremeyeceğini, ama geleceği şekillendirebileceğini düşünen... Yapılan haksızlık ve yanlışlıkların perde arkasını ve çözüm yollarını topluma gösterebilen... Doğuştan taşıdığı üstün yetenekleri, ciddi ve disiplinli bir eğitim, deneyim ve birikim süreciyle geliştirilebilen liderlere ihtiyaç duyulan durumlar, tarihi değişim ve dönüşüm noktalarıdır. Ancak bu fırsatları istismar eden bazı kişi ve çevrelerin kurtarıcı rolüyle sahte kahraman olarak ortaya çıktıkları ve bu suni liderlerin ‘toplumsal uyku hapları’ gibi kafaları ve kalabalıkları uyuşturdukları da unutulmamalıdır.

Oysa toplumu uyutan değil uyandıran, oyalayan değil olgunlaştıran, suskunlaştıran değil sorgulayan ve sorumluluk taşıyan, dejenere olmuş dünya nizamına ve devlet hukukuna razı olmayıp, hukuk devletini ve adalet medeniyetini amaçlayan, kısaca halkının ‘kuvvetin hukukuna değil, hukukun kuvvetine’ inanan kimseler olmasını sağlayan liderlere sahip çıkılmalıdır.

Ama maalesef dünyamız hep yanlış rolleri oynayan insanların dolaştığı bir sahne görünümündedir. Kendi kabiliyet ve kapasitesinin çok ötesinde işlere girişen ve karanlık merkezlerin güdümlü kuklası haline gelen zavallı kimselerin liderlik hevesleri, toplumsal birikim ve beklentileri istismara yöneliktir.

Evet, günümüzün en büyük problemi, mantıkların makineleştirilmesi, düşünme, değerlendirme ve doğru karar verme yeteneğinin körleşmesi ve insanların bilgisayar donanımlı bir robot haline dönüştürülmesidir. Böylece, medya marifetiyle, kalabalıkların uzaktan kumanda ile yönlendirilmesi daha kolay hale gelmektedir. Öyle ise kendisi bazı merkezlerce güdülen, yani kendi kendisini bile yönetemeyen ve kendi nefsini yenemeyen zavallı kimseler, başkalarını nasıl yöneteceklerdi?

Liderlik, her şeyden önce hürriyet, haysiyet ve hamiyyet ister... Yani, maddi ve manevi bağımsızlık, onur ve saygınlık, gayret ve kararlılık gerektirir.

Liderlik ciddiyet ve cesaret işidir. İnanç ve ideallerine değil, ihtiraslarına ve masonik mihraklara bağımlı, kiralanmaya ve kullanılmaya yatkın; riskli ama şerefli girişimler yerine, garantili ve geçici heyecanlara alışık tiplerle kurtuluşa erişmek mümkün değildir. Elbette lider, hiç korkmayan ve kuşku duymayan değil, ama korkuları ve kuşkuları yenebilen kimsedir. Bazıları makam ve yetki gücüyle bir teşkilatı yönetebilir, ama yönlendiremez... Yani, hayırlı ve başarılı hedeflere doğru, toplumu ve teşkilatı manipüle edemez. Bazıları bilgi ve becerisiyle insanları etkileyip yönlendirebilir, ama yönetemez... Gerçek liderler ise, hem yönlendirmesini, hem de yönetmesini iyi bilen şahsiyetlerdir.

Liderlik, bir bakıma, farklı katmanları, kendi başkanları vasıtasıyla yönetmek ve yönlendirmektir. Bunun için de organizasyondaki birim ve ekip başkanlarının kabiliyet ve karakterini iyi tespit edip onlardan olduğunca yararlanabilmelidir. Ekip başlarının ve hizmet elemanlarının adlarını, soyadlarını, genel durumlarını, özel sorunlarını, zaafiyet noktalarını, bilgi ve beceri sahalarını iyi bilmeyen liderlerin, onlardan verimli yararlanma şansı düşecektir. Bunun için de, uzun bir geçiş süreci ve deneme dönemi gerekmektedir.

Ekip çalışmalarına önem vermeyen, çevresine güven telkin etmeyen, duyarsız ve tutarsız kimseleri münasip şekilde değiştirmeyen, zararlı urları ve unsurları devre dışına itmeyen veya Sultan Abdülhamit gibi “bazı mecburiyetlerle hain tiplere zahirde etiket ve rütbe verip gerçekte bütün yetkilerini kendisi üstlenmeyen” başarılı ve hayırlı hizmetleri ödüllendirmeyen, asli değerlere ve prensiplere sadık kalarak kendini yenilemeyen, değişimci ve girişimci bir tavır sergileyemeyen liderler, zamanla saygınlığını ve ağırlığını yitirecektir.

Problemleri ve projeleri önem ve öncelik sırasına göre ele almayan, zamanla özelliğini ve güncelliğini yitiren konuları ve kararları bırakamayan, girişim ve gayretlerindeki eksiklik ve eğrilikleri fark edip bunlardan uzaklaşmayan, kısaca özünü koruyarak değişim ve gelişime uğramayan ve şartlara göre manevra kabiliyeti olmayan kimseler, beklenen başarıya erişemeyecek, toplumun kem talihini yenemeyecek ve tarihi dönüşümleri gerçekleştiremeyecektir. Çünkü tarih, kazananlar tarafından yazılan bir ibret belgesidir. Ve bir sayfa tarih, bir cilt mantığa bedeldir. Ve bu anlamda başarı bir sonuç değil, mücadele dolu bir süreçtir. Düşüp kalkmalarla devam eden uzun bir yolculuk gibidir.

Herkes hata yapabilir, bu normaldir. Anormal olan hatasını görmemek ve düzeltme gayreti göstermemektir. Kendi hatasını hoş görmek ve kılıf geçirmek basitlik alametidir. İnsanın en kolay aldatacağı kimse maalesef yine kendisidir. Başkalarını affetmek fazilet, ama kendi nefsimizi affetmek acziyettir. Asıl marifet, hiç düşmemek değil, düştükten sonra kalkmasını ve yeniden hedefe doğru koşmasını bilmektir.

Kendi hatasını “tecrübe” diye geçiştiren, ama aynı hatayı sürekli tekrar eden kimseler, nefislerinin kölesidir. Evet büyük adamların ve büyük adım atanların düşme riski de büyüktür. Ama bunlardan sadece ders almasını bilenler hedefe yürüyecek ve gönüllerde yükselecektir.

Büyük liderler, gerektiğinde kendi boşluğunu dolduracak ve yokluğunu unutturacak çapta, ‘çekirdek kadroları ve lider adayları’ da yetiştirirler. Asırları aydınlatan büyük liderler, güneş gibidir. Onun ışığını her tarafa yansıtan, “ay misali uyduları” olagelmiştir. Bu seçkin ve seviyeli elemanların yetiştirilmesi, ayrı bir özellik ve gizlilik gerektirebilir. Bunlar uzun bir zaman resmi görevlerden ve gözlerden uzak tutulabilir. Ve tabii asıl önemli ve gerekli olan; şuurlu ve sorumlu bir teşkilat kurabilmektir. Yoksa ancak süper beyinler tarafından idare edilebilecek pejmürde bir kurum veya toplum, her an çökmeye hazır vaziyettedir.

Sonuç olarak, başarmak ve kazanmak; eldeki imkânları, elemanları ve fırsatları çok iyi değerlendirmeyi gerektirir. Çünkü senin kaçırdığın fırsatları mutlaka bir başkası ele geçirecektir. İşte liderlik uygun kararı uygun zamanda verebilmektir. Unutmayın başarılı bir takımın veya teşkilatın pek çok elleri olabilir, ama beyni tektir. Ve birçok lider, kabiliyetsizliğin değil, imkân ve fırsatları israf etmenin cezasını çekmiştir. Lider şahsiyetlerin zamanı iyi kullanması kadar, zamanlaması da mükemmeldir. Nerede susup nerede konuşacağını, hangi durumda hangi adımı atacağını bilmeyenler, erken açan çiçek konumuna düşecektir.

Her başarılı kimse, sürekli boğuşmakla ve birçok başarısızlıkla dolu nice yıllar geçirmiştir. Uzun zaman seni görmezlikten gelen, hatta engelleyen kötü ve kıskanç kimselerin, başarılı olunca sana iltifatlar yağdırması da, yine hayatın ayrı bir cilvesidir. Oysa yenilgiler bir sonuç ve tükeniş olmadığı gibi, başarılar da bir hedef değildir. Asıl marifet: Milletine ve insanlık âlemine, maddi ve manevi yönden hizmet için akılcı ve kalıcı projeler üretmek ve bunlara karşı çıkan şer cephesinin saldırılarını, sabır ve cesaretle göğüslemektir. Bütün bu gayretlerin gayesi, kulluk imtihanını kazanabilmek ve sonsuz mutluluğu yakalayabilmektir.

İşte günümüzde gerçek ve örnek bir lider tanımak isteyenler, Erbakan Hoca’yı ve mücadele dolu hayatını takip etmelidir. Ve elinizdeki kitap asıl bu amaca yöneliktir.

Peki Erbakan; ülkemizi, bölgemizi ve tüm insanlık âlemini etkileyecek hangi değişimlere öncülük etmiştir ve hangi aşamaya gelinmiştir?

İşte Erbakan hareketinin ana başlıkları:

A- Türkiye’de:

1- Siyonist Haham Haim Nahum doktrini çerçevesinde yozlaştırılma ve dininden uzaklaştırılma tahribatına tabi tutulan Müslüman Türk toplumunda, yeniden İslam’laşma ve aslına dönme sürecini başlatması,

2- İttihat ve Terakki’den itibaren devleti ele geçirmeye başlayan ve Atatürk’ün şüpheli ölümünden sonra yeniden palazlanan sabataist cuntanın, masonik kadroların ve bunların kâhyalığını yapanların dışında kalan ve sürekli horlanıp hırpalanan ve her yönden çaresiz ve etkisiz bırakılan Anadolu insanına, yeniden özgüven ve girişimcilik ruhunu aşılaması; ticaretten siyasete, eğitimden yönetime, her sahada ezilen halkın söz sahibi yapılması,

3- Ülkemizdeki, zaman zaman kanlı kapışmalara vardırılan kısır sağ-sol kamplaşmasını, Milli-işbirlikçi (Hak-batıl) hesaplaşmasına kaydırmayı başarması,

4- Neredeyse rejim ve resmiyet kılıfı geçirilen İslam düşmanlığını ve dindar halkı dışlamayı meslek edinen seçkinler zümresinin, Milli Görüş’ü dizginlemek ve engellemek için, bu sefer, Müslümanlara hoş görünmek gayretiyle din istismarına ve ılımlı İslamcılığa sığınmaları ve bu mecburi müsamaha dolayısıyla İslami hizmetlerin daha rahat bir ortama kavuşturulması,

5- Halkımıza projektör tutarak, ABD ve AB gibi güçlerin kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerin perde arkasındaki siyonist Yahudi gerçeğini ve İsrail’in şeytani projelerini ve bunlardan kurtulma çarelerini anlatıp uyarması.. Böylece dış güçlere ve Siyonizm’e karşı bilinçli ve bilenmiş bir cephenin oluşturulması,

B- Dünya genelinde:

6- Siyonist Yahudilerin güdümündeki BM, NATO, IMF gibi emperyalist kuruluşlara karşı; İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, Müşterek Savunma Paktı, İslam Dinarı gibi; ilmi, insani ve İslami oluşumları ortaya atması ve D-8’leri kurması,

7- Barbar batı emperyalizmine ve tek süper güç ABD’ye karşı, tüm Afrika, Asya ve Güney Amerika ülkelerini içine alan, Yeni ve Adil Bir Dünya çağrısının ve çalışmalarının yankı ve yanıt bulması ve mazlumlar dünyasının uyanması,

8- ABD, İngiltere ve İsrail gibi sayılı ülkelerin sahip olduğu nükleer silahları ve dünyayı cehenneme çevirecek tahribat mekanizmalarını boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak teknolojik keşif ve gelişmelere ön ayak olması, gizli açık yürütülen girişim ve gayretler sonucu, şimdi caydırıcılık gücüne ve güvencesine ulaşılması,

9- Her türlü inkârcılığın ve sapıklığın fikri temellerini yıkacak ilmi ve ahlaki kitapların, tüm dünyada yaygınlaştırılması. Son derece bilimsel yöntemlerle doğru ve doyurucu şekilde hazırlanmış yayınların herkesime ulaştırılması,

10- Ve bütün bu hazırlıkların artık son aşamaya gelmiş bulunması ve artık kendisi başta bulunmasa da prensip ve projelerinin, stratejik ekip ve takipçilerinin programlarını iktidara taşıyıp icraata koyacak olması.

Erbakan Devriminin köşe taşları olarak gösterilebilir.

The Washington Times Erbakan’ı niye tehlike saymıştı?

Siyonist Yahudilerin güdümündeki Washington Times gazetesinde yer alan bir makalede, efsane Başbakan Necmettin Erbakan Hoca’nın haklı tepkileri ve yine ABD’li bir eski demokrat senatörün ve Blair kabinesinin eski bir kadın üyesinin sözleri, dünyada giderek artan ve yaygınlaşan Yahudi düşmanlığının azıtması olarak yansıtılmıştı.

Oysa Erbakan Hoca’nın ve diğer duyarlı ve vicdanlı insanların yaptığı Yahudi düşmanlığı değil, Siyonizm karşıtlığıydı. Çünkü İsrail’in fesatlık ve katliamlarına karşı çıkmayı Yahudi düşmanlığı şeklinde göstermek, olayı çarptırmak amaçlıydı. Erbakan Hoca; siyonist fikirler taşımayan, ülkemizi ve bölgemizi karıştırmaya çalışmayan dürüst ve sade Yahudilere karşı hiçbir önyargıları ve düşmanlık damarları bulunmadığını defalarca açıklamış ve zaten hayatı boyunca da bunu kanıtlamıştı. Victor Davis Hanson, “Yeniden günah keçileri” başlıklı makalesinde, yayılan Yahudi düşmanlığını, daha doğrusu Siyonizm’e karşı oluşan küresel şuurlanmayı ele almıştı. Hanson: “Biri şöyle demişti: ‘Bu Yahudiler şimdi 20. Haçlı Seferi’ni başlattı. 19’uncusu Birinci Dünya Savaşı idi. Neden? Sadece İsrail’i inşa etmek için.’ Bu sözler, Nazilerden kalma mı? Hiç de değil. O bir NATO müttefiki olan Türkiye’nin eski Başbakanı Necmettin Erbakan. ‘Mikrop’ dediği İsrail’in; Çin, Hindistan ve Japonya’yı kontrol ettiğini ve ABD’yi perde arkasından yönettiğini iddia ediyor diye yazmıştı.

Yahudi düşmanlığının diğer örnekleri arasında Demokrat Parti’nin eski senatörlerinden James Aburezk’in, “11 Eylül olayına karışan Araplar, siyonistlerle gerçekte işbirliği yapmışlardır. Böylece Arapları (Müslümanları) suçlamak için mükemmel bir bahane oluşturmuşlardır” sözlerini sayan yazar, senatörün bu ifadeleri Hizbullah televizyonunda sarfettiğini hatırlatmıştı. ABD’li senatörün ve İngiltere’de Tony Blair’in kadın bakanlarından Clare Short’un, “İsrail Güney Afrika’daki ‘apartheid’tan daha tehlikelidir… Uluslararası toplumun küresel ısınmaya karşı reaksiyonunu bile İsrail önlemektedir” biçimindeki sözlerinin ‘komplocu saçması’ ve ‘çevreci zırvası’ olduğunu kaydeden Washington Times yazarı, “Eski anti-semitizmin yeni bir kışkırtıcı türü dünya çapında yayılıyor. 70 yıldır görülmeyen söz konusu nefret, sadece İran’ın çılgın başkanı Mahmut Ahmedinecad ya da radikal cihatçılar tarafından desteklenmiyor. Sonuncu anti-semitizm; Türkiye Başbakanı Erbakan gibi dünya liderleri ve sofistike politikacı ve akademisyenlerce de dile getiriliyor” şeklinde sızlanmıştı.

Lübnan Ordusu İslamcıları bombaladığında dünya niye tepki vermiyormuş?!

Bu siyonist yazar, “İsrail’in Batı Şeria’da konutlara yönelik şiddet içeren operasyonları dolayısıyla haksız yere kınandığını” belirtirken, “Ancak geçen hafta Lübnan Ordusu, İslamcı teröristler bulunduğu iddiasıyla Nahr el Bared göçmen kampını bombaladığında dünya neden tepkisizdi?” diyerek, aslında Lübnan yönetiminin ve askerinin İsrail’in güdümünde olduğu gerçeğini de gizlemeye çalışmıştı.

Dünyanın İsrail-Filistin ilişkileri konusunda bir ölçüde çifte standart sergilediği savunulan makalede, Kıbrıs ve Tibet gibi ‘işgal edildiği iddia edilen’ ülkeler için aynı tepkilerin niçin gösterilmediği sorularak, “Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı işgal ettiği ve Kürdistan’ı (Güneydoğu Anadolu’yu) zorla topraklarına ilhak ettiği” iddialarının Yahudi Lobilerinden kaynaklandığı açığa vurulmaktaydı.

“Kamboçya, Kongo, Ruanda, Darfur gibi bölgelerdeki kitlesel cinayetlerin BM kınamalarına, İsrail’den çok daha az konu olduğu” belirtilen yazıda, “Kimi İngiliz akademisyenler, Filistin’e destek için İsrail üniversitelerine boykotta bulunuyor, ama baskıcı İran, Çin ve Küba’dakileri bırakıyorlar” biçimindeki itirazlar ise, siyonist Yahudilerin artık yalnızlığa itildiğinin bir itirafıydı.

“Yahudilerin Batı Şeria’da arazi almasının dünya tarafından eleştirildiğini, şimdi Hizbullah’ın İran parasıyla Güney Lübnan’da askeri amaçlı büyük araziler elde ettiğini” yazan Washington Times’ın, “Anti-Semitizm’in bu yeni yüzü çok sinsidir, çünkü kılık değiştirmiştir. Nereden ortaya çıktığı anlaşılmayan diplomatlar ve akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Şimdi de sözde üniversite kampusları tarafından desteklenmektedir” ifadeleri, dolaylı olarak, Erbakan Hoca’nın sahip çıktığı antiemperyalist ve anti siyonist cephenin, ne denli gelişip güçlendiğinin de bir kanıtıydı.

Evet evet, tarihi her zaman kötüler değil, bazen de iyiler yazacaktı. Ve bundan sonraki gerçek tarihçiler; Erbakan’ı “insanlığın bağrına çöreklenen Siyonist şebekeyi deşifre edip çökerten ve dünyayı değiştiren adam” olarak anacaktı…

 

Ahmet AKGÜL


ÖNSÖZ

Fransız düşünür Maxıme Rodinson’un Hz. Peygamber efendimizle ilgili çok önemli bir tespiti vardır: “(Hz.) Muhammed’in en çarpıcı özelliği, söyleminin açık, stratejisinin gizli olmasıdır!” Evet Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, dini, davası ve daveti ta başından itibaren gayet açık ve net olmakla beraber; düşmanlarını etkisiz bırakmak ve engelleri aşıp hedefine ulaşmak için yürüttüğü siyaset ve stratejisini, genellikle gizlemiş ve en yakınlarından bile saklamıştır.

Müslümanlar aleyhine çok ağır şartlar içeren Hudeybiye barış anlaşmasını imzalaması... Mekke’yi Fetih niyetini ve projesini gizli tutması... Fetih günü, can düşmanlarını bile bağışlaması ve bazı önemli görevleri henüz o gün Müslüman olan eski müşriklerin elinde bırakması... Huneyn’de vefakâr ve cefakâr bağlılarından önce, kalbi ısındırılmak ve İslam'a bağlanmak istenen Müellefetül Kulub’a ganimetten büyük hisseler ayırması gibi, bazı sahabeleri tarafından bile karşı çıkılan birçok hareketinin asıl hedefi ve hikmeti çok sonraları anlaşılmıştır.

İşte bunun gibi, Efendimizin izinden giden ve zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre hareket eden, tedbir ve temkin sahibi liderler de, bazen korkaklıkla suçlanmıştır. Oysa “Harp hiledir” hükmüne ve hikmetine aykırı olarak, ucuz kahramanlıklara ve kuru kabadayılıklara tenezzül edenler, sıradan ve sorumsuz insanlardır. Hak-batıl mücadelesi, günümüzde ‘stratejik güçlerin, gizli muharebesine’ne dönüşmüş bulunmaktadır. Yani, sadece halkın senin yanında olması, kalabalıkların his ve heyecanlarının coşturulması, netice almak için yeterli olmamaktadır.

“(İç ve dış düşmanlarınıza) karşı, bütün imkânlarınızı kullanarak, (her türlü) kuvvet hazırlayın.”[12]

“Size verdiklerimizi kuvvetle tutup (sahip çıkın)”[13]

“Ey Yahya! Kitap’a Kuvvetle sarılın (Ve hükümlerini kuvvetle uygulamaya çalışın)”[14]

Mealindeki Ayeti Kerimelerde açıkça bildirildiği gibi, şayet;

Ekonomik gücünüz ve yeterliliğiniz yoksa...

Askeri kuvvetiniz ve desteğiniz yoksa...

Teknolojik beceriniz ve birikiminiz yoksa...

Kültürel, siyasal ve sosyolojik etkinliğiniz yoksa...

Ve hepsinden önemlisi, bütün bu “hayati hazırlıklarınızı”, özellikle oluşum safhasında düşmanların hedefi yapılıp, heba ve heder olmaktan koruyacak ve zamanı gelince en canlı ve caydırıcı şekilde kullanacak, ‘gizli ve etkili bir stratejiniz’ yoksa, sizin kuru sıkı tehdit ve tepkilerinize kimse aldırmayacaktır.

Üstelik mücadelede kamuflaj çok önemli bir olaydır.

  • , açık düşman -gizli dostlarınız kimlerdir ve hangi makamlardadır? •Zayıf olduğunuz halde güçlü görünmeniz veya güçlü olduğunuz halde zayıf görünmeniz ve düşmanları üzerinize çekmeniz gereken hangi durumlardır? •Hangi sözler, hangi ortamda ve hangi oranda konuşulacak, nerede ve niçin susulacaktır? •Nerede atağa geçilecek ve nerede savunmada kalınacaktır? Sorularının cevabını bilmeyenler ve gereğini yerine getiremeyenler, zalim dünya düzenine savaş açamazlar ve karanlık güçlerle başa çıkamazlar.

Ve işte Erbakan, daha ilk çıktığı günden itibaren, açıkça “Milli Görüş, Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya“ diyerek davetini ve hedefini gayet net ve mert bir şekilde ortaya koyan... Ve bu maksatla, yasal teşkilatlarını kuran ve muhtemel gelişmelere karşı tedbirlerini hazırlayan... Ama ‘güç kaynaklarını ve destek merkezlerini, teknik ve bürokratik özel ekiplerini, kısa ve uzun vadeli stratejik projelerini’ ise devamlı kamufle edip gizlemeyi ve rakiplerini yanlış yönlendirip, sonunda kendi amaçlarına hizmet ettirmeyi başaran... Ve herkesin yılgınlığa ve şaşkınlığa uğradığı en çaresiz ve ümitsiz dönemlerde bile “Tek kişilik bir ordu” gibi davasını omuzlayan ender ve önder bir şahsiyettir... Ve Onun sadık takipçi ve talebeleri, yine Onun istikametinde büyük hedeflerine ulaşmak üzeredir!...

Giderek bölgesel ve evrensel yeni bir güç ve medeniyet merkezi olmaya doğru yürüyen, sağlam ve sarsılmaz temellerini çağdaş değerlerle yücelten Büyük Türkiye'nin yakın tarihini yazacak olanlar, Erbakan'dan övgüyle hayret ve hürmetle bahsedeceklerdir.

Erbakan; Liderlere yol gösteren büyük öncü şahsiyet!

Siyonist ve Emperyalist Haçlı zihniyetinin alçak zulümlerle sıkıntılara boğduğu insanlığın, huzur ve saadetini tesis için bugüne kadar atılmış en kuvvetli adım, D-8 İslam Birliğidir. Ve bu muhteşem birliğin kurucu ortaklarından olan dünyanın en büyük İslam ülkesi Endonezya’nın eski devlet başkanı Yusuf Habibi’nin hayat hikâyesinde Erbakan’ın etkisi açıkça görülmektedir. Kendi cümleleriyle “iyi bir dost, gurur verici bir insan ve kutlu bir lider” olarak tanımladığı Erbakan’ı hayatının her aşamasında bir model olarak benimseyen Habibi, dünyayı cehennem zindanı olmaktan çıkarıp, cennetten bir bekleme odası haline çevirebilmenin yolunun Erbakan’ın ilkelerine bağlılıkla sağlanabileceğinin altını çizmektedir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ve hilafetin kaldırılmasının ardından büyük bir vurgun yiyen İslam Birliği’ni yeniden ihya etmek için Başbakanlığı döneminde D-8 İslam Birliği projesini hayata geçiren Erbakan, bütün Müslümanların gönüllerinde takdir edilen bir lider olarak müstesna bir yer edinmiştir. Öyleki İslam ülkelerinde Erbakan adına kültür merkezleri, devlet üniversiteleri, yetimhaneler, aşevleri ve birçok alanda hayır çalışmaları yürüten hizmet birimleri meydana getirilmiştir. Endonezya’da çekilen ve ülke sinemasında başyapıt olarak gösterilen bir sinema filmi dikkat çekicidir. Erbakan’ın hayatından da portreler içeren sinema filmi D-8 projesinin kuruluşunda aktif rol alan Endenozya eski devlet başkanı Yusuf Habibi’nin hayatını ekrana getirmektedir. Başarılarla dolu bir eğitim sürecinden, Almanya’daki akademik kariyerine, öğrencilik dönemlerinde hazırladığı ağır sanayi projelerinden cumhurreisliğine uzanan Yusuf Habibi’nin hayat hikayesinde Erbakan’ın silinmez izleri açıkca görülmektedir.

“Habibi ile Ainun” filminin Endonezyalı yapımcısı Anirudya Mitra’da Erbakan’ın Habibi’nin hayatına yaptığı etkiyi şu şekilde özetlemektedir: D-8 projesiyle Müslümanları bir araya getirmeyi amaçlayan Erbakan, devlet başkanımız Habibi’nin hayatında örnek aldığı az sayıdaki şahsiyetten birisidir. Filmi hazırlarken bu gerçeği dikkate alıp değerlendirdik ve Türk yetkililerden bir talep gelmesi durumunda Erbakan’ın filmini de yaparak insanlığa bir örnek olarak sunmak istediğimizi bildirdik”

Endozya’nın yetiştirdiği en hayırlı ve başarılı öğrencisi olan Habibi bu başarısını Almanya Achen Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği bölümünde devam ettirmiştir. Bu arada onu en çok sevindiren, ilmi ve siyasi mücadelesine yön veren olay Erbakan’la tanışması ve oldukça etkilenmesidir. Habibi’nin, Milli Görüş Lideri Erbakan ile uzun yıllar sürecek; siyasi hareketinde ve İslam Birliği’ni kurma mücadelesinde de seyredecek dostluklarının bu üniversite çatısı altında başladığı bilinmektedir.

Erbakan’ın teşvikiyle Endonezya’nın ilk yerli uçağını üreten “dahi” mühendis!

Ağır sanayi üzerine çalıştığı akademik başarılarıyla ismini duyuran Habibi, o dönem ülkesinin başında bulunan Suharto’ya yazdığı mektupta Endonezya’ya dönüp ülkesine hizmet etmek istediğini beyan etmiştir. İlk olarak Endonezya’nın alt yapısının buna müsait olmadığı gerekcesiyle ülkesine dönme teklifi reddedilen Habibi, inancını ve azmini kaybetmemiştir. Bir süre sonra ısrarlarının sonucunu alan Habibi, Devlet Başkanı Suharto’nın çağrısıyla ülkesine dönmüş ve ülkesinin ilk yerli ve milli uçağını yapmak için görevlendirilmiştir. İşte Habibi’nin devlet başkanlığına uzanan siyasi hayatı gerçek anlamıyla bu noktadan sonra belirginleşmiştir. Suharto tarafından ağır sanayi projelerinin başına atanan Habibi aynı zamanda Endonezya Kabinesi’nde Teknoloji Bakanlığı görevine getirilmiştir. Habibi bu yönüyle Almanya’daki akademisyenlik yıllarının ardından Türkiye’ye dönerek ülkenin ilk yerli motor üretimini gercekleştiren Gümüş Motor’u kuran Erbakan’la birebir örtüşmektedir.

Teknoloji Bakanlığı süresince göz dolduran bir çalışkanlıkla ilk yerli uçağı kullanılır hale getiren Habibi’nin bu başarısı Endonezya’nın her köşesinde sevinçle karşılanıp takdir edilmiştir. Ve Habibi bu başarısının ardından adeta bir milli kahraman olarak halkın gönlünde büyük bir yer edinmiştir.

Şer odakları iş başında!

Habibi’nin teknolojik imkânları zorlayarak başarıyla hayata geçirdiği yerli uçak projesi Endonezya halkı ve birçok dünya devleti tarafından takdirle karşılanırken, gözünü ülkenin yerli kaynaklarına diken ve ülkenin gelişmesini istemeyen şer odaklarının da husümetini çekmiştir. Malum çevreler, başarılı çalışmalarıyla, Endonezya devlet başkanlığına yükselen Habibi’nin itibarını zedelemeye ve onu halkın gözünden düşürmeye yönelik türlü entrikalara girişmişlerdir ve Türkiye’nin 28 Şubat’ına benzer bir komplo ve kışkırtma süreciyle onu engellemişlerdir..[15]

Evet “İnsanların hayırlısı, insanlara fayd veren ve hizmet edendir” gerçeğine uygun olarak, hem ülkemizde, hem bölgemizde hem de yeryüzünde adalet ve hürriyetin yerleşmesi... Ve her türlü zulüm ve sömürünün sona ermesi amacıyla yola çıkan Erbakan, bu aziz Milleti ve insanlık alemini huzura kavuşturma çabasındaydı. “Bir saat adaletle hükmetmeyi, yetmiş yıl nafile ibadetten hayırlı” sayan bir düşüncenin mensubu olarak, “adaletle hükmetmenin de ancak siyasetten geçtiğinin” şuuruyla mücadelesine başlayan Erbakan, sadece insan hakları ve demokratik katılımlar konusunda değil, ekonomik ve teknolojik atılımlarda da dünyaya örnek ve yüksek bir medeniyetin öncüsü olacak Büyük Türkiye’yi kurma sevdasındaydı. Ve tüm tarihi deneyimlere ve ülkemizdeki gelişim ve değişimlere bakılırsa, Erbakan Hoca’nın kutlu projelerinin, sadık talebe ve takipçileri eliyle mutlu sona ulaşması da oldukça yakındır ve bunun manevi zafer tacı da elbette Onun hakkıdır ve Ona layıktır.

Ve umarız, elinizdeki kitap bu gizemli gerçeği çözmenize yardımcı olacaktır.

Ahmet AKGÜL


GİRİŞ

Uzun zamandır, Erbakan Hocamızın zorlu ve onurlu mücadelesini anlatan bir kitabı hazırlamam hu­su­sunda, okurlarımızdan bize ısrarlı teklifler gelmekteydi. Böylesi müstesna şahsiyetleri anlamak elbette kolay değildi. Ama bu zatları başkasına tanıtmak, çok daha zor bir girişimdi.

Biz bu kitapta, Erbakan Hoca’nın yaşam öyküsünü, tarih ve takvim sırasına göre (kronolojik olarak) anlatan klasik bir biyografisini yazmaktan ziyade, O’nun despotizme ve Siyonist dünya düzenine karşı başlattığı ve artık kutlu projelerinin başarıya ve uygulanma aşamasına yaklaştığı örnek ve orijinal mücadelesini... Bu mücadele sürecindeki gerçek siyaset ve stratejisini... Bizlere ve gelecek nesillere ışık tutacak yüksek prensip ve projelerini, anlamaya ve aktarmaya gayret ettik. Tabii ve temel insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının eksiksiz sağlandığı... Değişik köken ve kültürden tüm insanlarımızın birlikte, barış ve bereket içersinde yaşadığı... ‘Gardiyan değil, garson devlet’ anlayışının geçerli kılındığı... Gerçek bir demokrasinin ve örnek bir laikliğin uygulandığı... Her yönden kalkınmış ve saygın bir Türkiye’nin mimarlığına soyunan ve yürütülen sömürü saltanatına çomak sokan bu büyük şahsiyeti ve hizmetlerini topluma tanıtmayı tarihi ve talihli bir görev bildik.

Hocam gibi şahsiyetlerin, başkaları tarafından yüceltilmeye ve reklâm edil­meye asla ihtiyaçları olmadığı halde, bunları tanımaya ve örnek almaya bizlerin muhtaç bulunması nedeniyle, Aziz Hocamızın şanlı mücadelesini, kendi aklımız ve anlayışımız nispetinde yazmaya karar verdik.

Şükürler olsun ki, Selamet’ten bu yana O’nun çok feyizli özel soh­bet­lerine, pek önemli ve ilmî seminerlerine, bereketli konferans ve mitingle­rine, birçok gezilerine ve bir-iki tanesi hariç, 12 Eylül dö­nemin­deki bütün mahkemelerine katılmak, mevcut kitaplarını ve beyanat­la­rını dik­katle ve defaetle okumak, anlamaya çalışmak ve böylece Hocamızı yakinen tanı­mak ve O’nun gönüllü ve devamlı talebesi ol­mak bahti­yarlığına erişenlerden birisiyiz.

Yüzlerce tecrübeyle ortaya çıkmış bir gerçektir ki, böylesi büyük zatla­rın çocukları ve akrabaları olsun... Mektep ve meslek arkadaşları olsun... Uzun yıllar ya­nında ve hizmetinde bulun­muş yakınları olsun... Onların ancak görünen bazı güzel­lik­lerini ve üstünlüklerini bilseler ve ona ait bazı önemli hatıraları ve biyog­rafi açısından birtakım teferruatları nakletseler bile, onları asıl özellik ve ön­celik­leriyle tanıyan ve teslim olanlar, sadık bağlıları ve gönül dostları olmuş­tur. Bir ilim ehlinin bu konuda şöyle söylediğini hatırlıyorum:

"Sen kendini ne kadar Kur'an'a verirsen, Kur'an da, o kadar hikmet ve hakikat sırlarını sana saçar... Sen kendini ne kadar kâmil insana teslim edersen, O da o nispette sana gönül kapılarını açar."

En başta Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz gibi yüce Nebilerin ve on­la­rın gerçek varisi olan büyük şahsiyetlerin, çok sade ve tabii bir hayat yaşadıkları için kolay tanınmadıkları ve yanlış anlaşıldıkları bir gerçektir. Çünkü toplumlar, lider ve kurtarıcı diye, hep olağanüstü davranışlar gösteren birini bekledikleri ve hayal aleminde ona insanüstü bir kılıf giydirdikleri için, kendi içlerinden birini kabullenmek ve ona teslimiyet göstermekte zorluk çekmişlerdir.

Hem Cenab-ı Hakk'ın “Ben kulumun bana olan zannı üzereyim. Ona, bana zan­nettiği gibi muamele ederim” mana ve mealindeki kutsi hadisin bir nevi tecellisi, Allah'ın yeryüzündeki gerçek halifesi olmak makamına yüksel­miş şahsiyetlerde gö­rülmektedir. Erbakan Hocamızın da, insanlara akılları ve anlayışları oranında yaklaştığını ve onlara kendi zanları doğrultusunda davrandığını yakinen tecrübe ve müşa­hede etmişizdir.

Evet, bir yandan hizmet ve samimiyet ehlinin seçilip yetiştirileceği ve de­ne­nip değerlendirileceği oluşum ve organizeleri kurarken, bir yandan da ülke içindeki güç dengelerinin, millî hedeflere yönlendirilmesini ve toplumun gerçekleri görmesini sağla­yan,

Karanlık güçler, dünyada İslam-Hıristiyan savaşını başlatmaya uğ­raşırken, Avrupa, Asya ve Afrika'daki ezilen halkların ve düşünen kafaların dikkatlerinin siyonist sömürüye çevrilmesinde çok önemli bir rol oynayan...

Bir yandan bölgemizdeki diriliş ve direniş hareketlerinin hem hedefine ulaşmasında, hem de milli birlik ve barışın yeniden sağlanmasında... Öbür yandan Bosna-Hersek İslam Devletinin hem vücut bulmasında, hem savaş şartlarına katlanmasında... Bir tarafta İslam ülkelerin­deki yö­netici kadroların, ilim ve fikir erbabının uyanmasında, diğer tarafta da Orta Asya Türkî Cumhuriyetleri'nin şuurlandırılmasında, ilim ve irşat yönün­den inkâr edilemez bir hissesi bulunan bu kah­raman kimdir?

Kendisinden cihadı ve ciddiyeti öğrendiğimiz... Takvayı ve tes­limi­yeti bel­lediğimiz... Nurlu yüzüne baktığımızda kusur ve kabahatlerimizi hatırla­yıp, mahcubiyet terleri döktüğümüz bu aziz insan kimdir?

Ayak ayaküstüne attığına bile rastlanmamış, kahkaha ile güldüğü sabit olmamış, değil şahsî heves ve hesaplarını en zaruri ihtiyaç ve arzula­rını bile, haklı davasının önüne geçirdiğine asla şahit olunmamış, insanlığı ezen ve inle­ten siyonist şeytanların ve hain uşaklarının dışında, kendi şahsına olmaz hakaret ve hıyanetleri yapanlara bile kin tutmamış ve defalarca bağışlamış olan, bu ör­nek Müslüman kimdir?

Bir yandan çok etkili ve yetkili çevrelerin, pek çok gazete ve dergile­rin, mason­luk ve Lions gibi derneklerin, velhasıl tüm dış güçlerin ve siyonist merkezlerin, batıl partilerin ve batı kulüpçülerin, top yekûn ona karşı olmalarına ve şahsına savaş açmalarına... Bir yandan da Müslüman geçinen bazı haset, enaniyet, hıyanet ve gaflet eh­liyle uğraşmak zorunda kalmasına rağmen, yine de asla yılgınlık ve yorgunluk alameti göstermeyen, inancından ve idealinden taviz vermeyen, en zor ve zahmetli du­rumlarda bile cesaret ve metanetini yitirmeyen...

Herkesi kendi ayarında ve kendi diyarında idare etmesini bilen ve insanları özel kabiliyet ve marifetleri doğrultusunda değerlendiren Erbakan kimdir?


ERBAKAN’IN ÖZGEÇMİŞİ

29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğulları’ndan, Mehmet Sabri Erbakan’dır.

Ağır ceza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen Erbakan’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.

Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan göz hastalıkları profesörüdür.

Küçük kardeşleri Kemalettin Bey diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.

Necmettin Erbakan ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulu’nda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.

Erbakan Hoca’nın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camii’nde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camide kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.

Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki; Ahmet Ziyaüddini Gümüşhanevi Halifesi Mustafa Feyzi Efendi talebesi Abdulaziz Bekkine (rha) ve İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hazretleri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük zatların tedris ve terbiyesinden geçecektir.

1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “Derya Necmettin” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci Erbakan’dır.

Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin Erbakan, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin Erbakan, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ikinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman Demirel’dir.

Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca, üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.

1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan Erbakan, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, o zaman doktora tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.

Sınıflarda ders vermek sadece Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen Erbakan, Alman Ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL Araştırma Merkezinde, Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

Aachen (Ahın) Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1,5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan, Alman üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “Doktor” unvanını aldı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için ‘motorların daha az yakıt yakmaları’ konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan Erbakan’ın ‘Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?’ matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının Genel Müdürü, Prof. Dr. Flats tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.

Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle Erbakan'ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.

  1. , 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda, 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin Erbakan, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman Ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen Erbakan, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kâğıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm Bakım Bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinelerin bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

Bu görev esnasında her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref Özdilek’e bildirmiştir. Özdilek Paşa bu Albay’ı alıp Erbakan’ın yanına getirmiş ve Albay, “Siz bugüne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece ‘gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.’ gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinelerinin tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız?” tarzında konuşunca, Erbakan Amerikan Ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak, “Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, bizde niçin olmasın?” diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.

Askerlik görevinden sonra, tekrar üniversiteye dönen Necmettin Erbakan, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.

Erbakan’da böyle bir fabrika kurma fikri Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.

Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor Fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.

Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken, “Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye’de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümerbank’ın birçok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye’de ağır sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. Menderes ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.

1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde, Gümüş Motor’un ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan Erbakan, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “Devrim Otomobili” adıyla ilk yerli otomobilimiz Erbakan Hocanın fikirleri ve girişimleri sonucu, yerli mühendislerimiz tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor Fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın general ve üst rütbeli subaya Erbakan tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. ‘Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını’ dikkatle dinleyen generaller, oldukça etkilenmişlerdir.

1965 yılında Profesör olan Erbakan, Şubat 1966’da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığı’nı üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak Erbakan’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.

Necmettin Erbakan bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve milletvekili adayı olmak için Adalet Partisi’ne müracaat etmiştir. Buradan veto edilen Erbakan, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek Meclis’e girmiştir.

Hoca Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen, ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.

1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep ve 1974 Ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.

Hoca Odalar Birliği’nde bulunduğu dönemde, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 numaralı evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar ‘Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi’ konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.  

24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni kuran Erbakan, 1971 Nisanında ihtilal yönetiminin de baskısıyla Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre’ye gitmiştir.

Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hoca’nın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, %12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile Meclis’e girip, grup kurdu.

1974 yılında kurulan MSP - CHP Koalisyonu’nda Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin Erbakan, böylece Türkiye'nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu.

9 aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP Koalisyonu’nun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.

5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.

1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin Erbakan, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.

Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen Erbakan, daha sonra belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol Hükümeti’nde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yılda çok önemli hizmetler gören Erbakan, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanaksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama o büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir.

Bir Kahramanın Hikâyesi

1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nin, sonradan gelip İstanbul'a yerleşen ve Sultan Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen soylu beylerinden Hüseyin Bey’in oğlu Mehmet Sabri Bey, hukuk tahsilini bitirir.

İlk görevi Erzurum İstinaf Mahkemesi Savcılığı’dır. Erzurumlular tarafından bu beyefendi çok sevilir ve tanınmış ailelerden Korukçuların kızı Sabire Hanım’la evlendirilir.

Savcı Mehmet Sabri Beyin ve Sabire Hanımefendinin Nizamettin ve Selahattin isimli çocukları dünyaya gelir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda bu mutluluk bozulur. Ruslar Erzurum'a yaklaşmaktadır ve çaresiz bir göç başlamıştır. İşte bu korkunç şartlar içerisinde yapılan göç sırasında, Sabire Hanım yolda ölür.

Arkasından Ağır Ceza Reisi olarak Sinop’a tayin edilen Mehmet Sabri Bey, bu sefer Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’la evlenir. Erbakan Hocamızın anne tarafından dedeleri, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’in çocuklarından ve komutanlarından olup, Rusların baskısı sonucu hicret edip geldiği Sinop kalesi komutanlığına atanmış, Onun çocukları da Sinop’un eşrafı olarak Osmanlı devletine çok önemli hizmetler yapmış ve Sultan Abdülhamit’in özel itimat ve iltifatına mazhar olmuş bir ailedir. Erbakan Hoca’nın anne tarafından Ninesi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle, Hz Peygamberimiz (SAV) ile akrabalığı da belirtilmiştir.

Ve derken takvimler 29 Ekim 1926'yı göstermektedir. Savcı Mehmet Sabri Bey’in eşi Kamer Hanım, serin Sinop gecelerinde kucağındaki nur topu bebeğin kulağına ninniler ve dualar söylemektedir. Bu kutlu çocuk başladığı Kayseri Cumhuriyet İlkokulunu, Trabzon Gazi Paşa İlkokulunu, İstanbul Erkek Lisesi’ni, binlerce müracaat içinde seçilip girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni hep bi­rincilikle bitire­cektir. Belli ki o, çok özel meziyetlere mazhar kılınmış ve çok üstün yetenek­lerle donatılmış birisidir. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten hemen sonraki Temmuz ayında, aynı üniversitenin Motorlar Kürsüsü’ne asistan olarak atanacak, hazırladığı üç ciltlik mükemmel doktora tezinden sonra, üniversite tarafından Almanya'ya gönderilecektir.

1951- 53 yılları arasında Aechen Teknik Üniversitesi'nde biri dok­tora, biri do­çentlik, diğeri de araştırma olmak üzere 3 tez hazırlayacak, özellikle dikkat ve hayretleri üzerine çeken, “dizel motorlarında püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu, matematiksel olarak izah eden” bu son tezinden sonra, Alman yetkililerin özel daveti ve ısrarı üzerine, Leopar tank motorlarını araştırma başmühendisi ola­rak gö­rev­lendirilecektir. Evet, yıllardır gaflet ve hıyanet bulutlarının ve cehalet karanlığının arkasında saklanan hakikat güneşi, yeniden milletimizin üzerine doğmaya başlıyor ve bir din yıldızı (Necmeddin) giderek parlıyordu. “Bize öyle bir Tank motoru lazım ki, Rusya ve Sibirya soğuklarında donmasın, Afrika’da kaynamasın… Hem benzinle, hem mazotla, hem de ispirto ve hatta zeytinyağı ile çalışsın” diyen Alman yetkililerin hayallerini bu soylu ve mü’min Türk gerçekleştiriyor ve dönemin bilim otoritelerini kendine hayran bırakıyordu.

Erbakan, Almanların milyonlarca Marklık teklifine yanaşmayıp, hizmeti ibadet bildiği Türkiye’ye dönüyordu.

Bu büyük bilim adamının ve yüksek teknoloji uzmanının Türkiye’ye döneceğini anlayan Alman yetkililer, Erbakan’ın önüne boş bir çek uzatıp: “Buraya istediğin rakamı yazabilirsin… Yeter ki Almanya’dan ayrılma, bizleri yüksek bilgi donanımından ve dehandan mahrum bırakma!” teklifini yapıyordu. Ama O, şahsi servet ve şöhretini değil, ülkesini ve milletini tercih ediyor, bin türlü sıkıntı ve saldırılara uğrayacağını bile bile İstanbul’a dönüyordu. Buna rağmen 10 bin Marka yakın bir patent ücreti her ay Hoca’nın hesabına yatırılıyordu. Ama daha sonraları birtakım sütübozuklar “Bosna’ya yardım paralarına” ve “Partiye yapılan hazine yardımına el uzattı” ithamında bulunacak kadar azıtıyordu. Daha da acısı ve alçakçası; Hoca’nın en yakınlarından ve kurmaylarından sanılan bazı soysuzlar; “Erbakan davaya harcanmak üzere toplanan paralarla (güya bir müdahale durumunda el konulmasın diye) çeşitli taşınmazlar alıp üzerine tapuladı, ama kendisi vefat edince bunlar çocuklarına kaldı, onlar da bu malların üstüne yattı…” iftirasını atıyordu. Bu asılsız iddiaların hedefi, Erbakan’ın çocuklarından ziyade bizzat Hoca’nın şahsı olduğu sırıtıyordu. Yani Hoca; “Beytülmal konusunda tedbirsiz davranmak, haftalar süren ağır hastalık döneminde bile bu durumunun düzeltilmesine yönelik hiçbir adım atmamakla” suçlanıyordu. Ve daha da düşündürücü olanı, hem bu iftirayı atanlar hem de bizzat evlatları, her nedense, Erbakan’ın vasiyetini gizliyor ve yıllarca açıklamıyorlardı.

1953'te bir ara yurda dönen ve tezini hazırlayıp girdiği imtihanları ba­şararak 27 yaşında Türkiye'nin en genç doçenti unvanını kazanan Erbakan, 1954'te İs­tihkâm Okulu’nda başladığı vatanî görevini tamamlıyor ve 1956 yı­lında 200 kadar arkadaşıyla birleşerek meşhur Gümüş Motor Fabri­kası’nın te­melini atı­yordu. Bu girişimden dolayı merhum Menderes, Erbakan'ı telefon ve telgrafla kutluyor ve merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1960'ta faaliyete geçen fabrikanın açılışına bizzat katılıyordu.

Türkiye’mizin bir dikiş iğnesi bile üretmesine fırsat vermeyen dış güç­ler ve iç­teki sömürü ve sermaye çevreleri, %100 yerli imkânlarla motor üreten bir fabrikanın kurulması ve Erbakan'ın bu başarısı karşısında çılgına dönmüşlerdi... O güne kadar ruh ve fikir plânında süregelen Hak-batıl mü­cadelesi, Gümüş Motor hareketiyle açığa dökülü­yor ve Erbakan’la şeytanların savaşı başlıyordu.

Ne acıdır ki, o tarihte İstanbul’da bulunan 67 motor ithalatçısının sa­dece 3 tanesi Türk ismi taşıyordu. O dönemde tanesi 6700 Liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş Motor tarafından 5000 Liraya piyasaya sürüldü. Bunun üzerine dış destekli gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 Liraya indirdi­ler. Gümüş Motor kendi fiyatlarını 4000 Liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 Lira yaptılar. Gümüş Motor çaresiz 3500 Liraya satmak zo­runda kalınca, onlar bu sefer 2800 Liraya dü­şürdüler. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürükle­mek ve kapatmaktı.

Ama karşılarında yılmaz ve yorulmaz bir milli kahraman vardı! Bu soylu Asyalıyla asla başa çıkamayacaklardı...

Sanayi girişimlerinde, Odalar Birliği’nin rolünü çok iyi bilen Erbakan Hoca, daha 1959'larda girdiği ve yükseldiği İstanbul Sanayi Odası Makine İmalatçı­ları Sanayi Meslek Komitesi Başkanlığı’ndan, 1966 yılında ayrılıp, bu sefer ‘yerli imalatı, ithalat karşısında koruya­bilmek ve sömürü tekellerinin dampingi karşısında Gümüş Motorları satabilmek’ için it­hal kotalarını düzenleme yetkisi bulunan “Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını” ele geçiriyordu. Ancak kendilerinin aldığı ka­rarları, Odalar Birliği Genel Sekreteri’nin bozdu­ğunu görünce, bu sefer de TOBB’a Genel Sekreter oluyordu. Bunun üzerine dış güçlerin ve yerli işbir­likçilerinin elinde ve emrinde çalışan TOBB Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreterin ka­rarlarını çalıştırmayınca, arkasından Erbakan Hoca, masonlara karşı yeni bir meydan savaşı ka­zanarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne Genel Başkan seçiliyordu.

Kapitalist kargaların bir nevi üssü ve karakolu durumundaki bu teşki­la­tın en üst zirvesine yükselen bu soylu Aysalının yolunu tıkamak ve çaresiz bı­rakmak için, bu se­fer hükümet devreye giriyor ve devrin Başbakanı Sayın Demirel, kotaları hazırlama yetkisini Odalar Birliği’nden geri alıyordu.

Ayrıca zalimler tarafından, mazlumların kafasını ezmek için kullanılan bir "demirel" Erbakan Hoca’yı Odalar Birliği Genel Başkanlığına getiren seçim­lerin iptali için Danıştay’a başvuruyor, Erbakan Hoca ise hukukî yollardan bu seçim­lerin haklılığını ve geçerliliğini ispatlıyor, ama yine de ‘Kanunsuz, kaba kuvvet’ zoruyla görevinden uzaklaştırılıyordu.

Hele hele Odalar Birliği’ne bağlı ÖSEK (Özel Sektör Enformasyon Komitesi)'e yaptığı teftişte, bu teşkilatın ‘komünizmle mücadele’ perdesi al­tında, o gün için sola kira­lanmış bazı yazar bozuntularına, milletin kesesinden dağıtılan 600 bin lira (bugün 1 milyar dolara yakın) paraların nasıl çarçur edil­diğini gören Erbakan Hoca kararını vermişti: Çaresi yok siyasi güce ve hükü­met otoritesine sahip olmalıydı.

O nedenle, ya milli ve manevi değerlerine bağlı bir tabana oturan Adalet Partisi'ni içten fethetmek, bu olmazsa hiç değilse "Madem siyasete he­vesliydin ne diye hazır milliyetçi - muhafazakâr bir parti varken ona girme­din?" şeklindeki soruları fiilen ce­vaplandırmak için, yaklaşan 1969 se­çim­lerinde aday olmak istemiyle AP’ye mü­racaat etti. Mason Localarının ve ser­maye baronlarının şiddetli tepkileriyle, Erbakan AP listelerinden veto edili­yordu.

Kaybedilecek vakit yoktu. Erbakan Hoca, Konya ilinden bağımsız aday oluyor, bütün hile ve hıyanetlere rağmen 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e gi­ri­yordu...

Konya’da Hastane Caddesi 15 numaralı apartmanın teras katını karargâh haline getiren Erbakan Hoca, ne partisi, ne holding ve medya destekçisi olmadan tek başına, mevcut hükümete, iki büyük partiye ve tüm karanlık güçlere karşı verdiği tarihi mücadeleyi başarıyor ve Milletvekili olarak Ankara’ya dönerken, ağzından Necip Fazıl'ın şu mısraları dökülüyordu.

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık, ne yandan esersen es.”

Daha sonra inanan ve uyanan insanları organizeli bir güç haline getir­mek, yani onları "Nizam"a sokmak ve evrensel hukuk nizamını hayata hâ­kim kılmak için 26 Ocak 1970'te "Milli Nizam" kuruluyordu.

Daha bir yılını yeni doldurmuştu ki bir parti, belki dünya tarihinde ilk defa, gençlik kollarının yayınladığı bir broşürde yer alan bir şiirin içindeki ma­sum ve mübarek şu cümleler yüzünden kapatılıyordu:

Herkes duyacak, bilecek

Saklanmaz gayrı bu gerçek

Yaprak yaprak, çiçek çiçek,

“Tek yol İslam”, yazacağız!..

Ama bu yiğit lideri hak bildiği davasından caydırmak ve usandırmak mümkün olmuyordu.

Ve nihayet Mehmet Akif’lerin, Eşref Edip’lerin, Said Nursi’lerin, Abdulhâkim Arvasi’lerin, Muhammet Zahidi’lerin, Mahmut Sami Efendilerin, Palulu Haydar Baba Erenlerin, daha nice nice alimlerin, velilerin ve şehitlerin duaları kabul görüyor, himmetler ve gayret­ler selamete dönüşüyordu...

‘Önce Ahlâk ve Maneviyat’ diye yola çıkıldığından, 3.5 yılda 350 İmam-Hatip Okulu açılıyor, uyumsuz ve sorumsuz koalisyon ortaklarına rağmen yurt çapında Ağır Sanayi Hamlesi başlatılıyor ve temeli atılan 200 dev fabri­kanın 70 tanesi bitiriliyor ve üretime geçiyordu...

Siyonist çevrelerdeki telaş paniğe dönüşüyor ve nihayet bu mümtaz ve mü­cahit insan, an­cak darbe ile durduruluyordu.

Darbenin yapılacağını bildiği ve özellikle kendisine, yurda dönmemesi tavsiye edildiği halde "Biz böyle günlerde cemaatimizin yanında ve başında bulunmalıyız" diye­rek gittiği Londra'dan geri geliyor, teşkilatını sıkıntıya sokmamak ve kimsenin burnunu kanatmamak için, hapse kendisi giriyor, en zor hesapları kendisi veriyor ve bu badire­den de alnının akıyla çıkıyordu...

Nizam’la başlayan, Selamet’le engelleri aşan, Refah’la olgunlaşan Faziletle hedefine koşan ve derken Saadet’e ulaşan bu mutlu hare­ketin kutlu lideri, nice Özalların, Erdoğanların ve Numancıların hıyanetine rağmen nurdan bir heykel gibi yine dimdik ola­rak inançlı kadroların başında, şer güçleri ve şeytanî çevreleri hizaya sokmaya uğraşıyordu.

Örnek bir sorumluluk bilinci ve yüksek bie kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihattır!” gayreti üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılıyor ve iki milyon insanın katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka uğurlanıyordu. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle diriltiyor ve harekete geçiriyordu.

Evet, böylesi şahsiyetleri anlamak çok zordu, ama insan asıl onları anlatır­ken zorlanı­yordu.

Ey hayatını ve rahatını, inancına ve insanlığa feda eden muhterem ve muhteşem Zat. Sizi saygıyla selamlıyoruz... Sizin yaptıklarınızı, biz anlamaktan ve yazmaktan bile aciz bulunuyoruz!

Selam saygı ve Dualar sana ve sadıklarına!..

 


[1] Mart 1997

[2] Mart 1997

[3] Mayıs 1997

[4] Ocak 1998

[5] Mayıs 1997

[6] Mart 1997

[7] Mayıs 1997

[8] Kasım 1997

[9] Nisan 1998

[10] Mart 1998 / Ara Rejim

[11] Mart 1998 / Disiplinli Demokrasi

[12] Enfal. 60

[13] Bakara: 92

[14] Meryem: 12

[15] Milli Gazete / 23 05 2014 / Abdussamet Karataş

 

Eklenme Tarihi: 21 Nisan 2019

Makale Okunma Sayısı: 7366

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR