Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

KRİPTO YAHUDİLER VE PAKRADUNİLER
PDF Yazdır
Kitap Kabı KRİPTO YAHUDİLER VE PAKRADUNİLER
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
PDF Çıktısı: Kripto_Yagudiler.pdf
Tıklanma: 3622
Kullanıcı Oyları:  / 5
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Birçok internet sitesinde yıllardır yayınlandığı ve hiç kimsenin yalanlama ihtiyacı duymadığı, “Sabataist Müslüman görünümlü gizli Yahudi”leri, tekrar gündeme getirmek, asılsız iddia ve iftiralar varsa, ilgililere bunları düzeltme imkanı vermek; ve şahısları deşifre edip hedef göstermek gibi bayağı ve aşağı bir fesatlıktan uzak; ülkemizin, devletimizin ve milletimizin muhatap olduğu bir tehdide dikkat çekmek üzere bu konuya değinmeyi münasip gördük.

         …

Hz. Musa’ya inen Tevrat'ın bazı bölümlerini tahrif eden (bozan) ve kendi elleriyle yazdıkları yalan-yanlış şeyleri "Allah kelamıdır" diye insanları aldatan ve bütün bunları dünyalık makam ve menfaat karşılığı yapan (Bakara-79) bazı sapık Yahudilerin, New Age gibi Hıristiyan tarikatlarını da yanlarına alarak "bütün dünyaya hakim olma ve İsrail imparatorluğunu kurma "hevesine ve siyasetine SİYONİZM denilmektedir.

Ancak, yeryüzündeki Yahudilerin hepsi Siyonist değildir. İnsaf ve itidal ehli Yahudilerin de bulunduğu ve bunların Siyonist düşünceye karşı olduğu da bir gerçektir. Öyle ise Yahudileri ikiye ayırmamız gerekmektedir.

1-     Siyonist Yahudiler

2-     Samimi Yahudiler

 


 

 

ÖNSÖZ

TARİH BİLİNCİ VE SİYONİZM GERÇEĞİ

Tarih, bir toplumun ortak bilincidir. Kendi tarihine yabancı olan, hatta utanıp ondan kurtulmaya çalışan bir toplum, millet olma özelliğini ve geleceğe yön verme ümit ve yeteneğini yitirmiş demektir. Siyonizm gerçeğini bilmeden yakın tarihimizi ve günümüzün problemlerini doğru değerlendirmek ve çözüm üretmek mümkün değildir. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri tarihsizlikten kavrulurken bizim toplumumuzun kendi tarihine yabancılığı, hatta düşmanlığı ise hala sürmektedir. Ne var ki dönmelerin güdümündeki basın yayın üzerine düşeni yapmıyor, ve yakın tarih üstümüze devriliyor.

Osmanlı döneminde ilk Celali İsyanları'nın temeli neydi? Şii inancını aşılamak suretiyle devletimizi yıkmak isteyenlerle ona karşı çıkma gayreti gösteren halk yığınları birbirine girmemiş miydi?

Bu ve benzer hadiselerin hepsini tek tek incelediğimizde, karşımıza çıkacak olanların hemen hepsi sinsi ve siyonist Yahudi fitneleriydi. Bu Yahudi zihniyeti; hem devlet ve medeniyetlerin kurulup gelişmesinde etkin tol oynayabilen bir yeteneğe sahipti; hem de toplumları ve kurumlşarı içten kemirip çürütmeye müsait bir karakter arzetmekteydi. İnsani ve vicdani özelliklerini yitirmeyen ve hıyanete yönelmeyen Yahudilere elbette bir şey şöylenemezdi ve her türlü haklarına saygı gösterilmeliydi. Ama sinsi ve Siyonist hesaplı sabataist kesimi de tanımak ve tahribatlarına karşı tedbirli olmak gerekirdi.

Günümüzdeki bozguncu öğrenci olaylarının, sağ sol çatışmalarının Kürt-Türk ayrışmasının, Laik-dindar kamplaşmasının aynı dürtülerle ve aynı hain güçlerlce kışkırtıldığı bir gerçekti. 12 Eylül öncesi öz be öz evlatlarımızı bize yani birbirlerimize düşman edenler, onlar değil miydi? Bunları bilmek için kâhin olmak ya da istihbaratta çalışmak gerekmez; açıktan oynanan oyunları sezmek için biraz feraset yeterliydi.

İsyanlarıyla meşhur Şeyh Bedreddin’in kimliğini araştıranlar Yahudi dönmeliğini görecektir. Bu kişi müttaki bir İslam alimi geçinen Mısır’da ders görmüş birisiydi.

Evet, ama İslam adına İslam’ı yozlaştırmak, Osmanlı’yı ve Müslüman halkımızı içten yıkmakla görevliydi.

Osmanlı tarihinin hemen en önceki ayaklanması olan Simavnalı Şeyh Bedreddin’in İsyanı’ndan başka, cumhuriyetten sonraki din istismarcıları ve isyancıları da Şeyh Bedreddin’in izinde yürümüşlerdir. Yani dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin aynı tertip ve tahribatlarının süre gelmesidir.

Bu Yahudi dönmeliğini icat eden Sabatay Sevi'yi (Şaptay Tsvi) çok iyi tanımamız gerekir. Bu şahıs Kudüs'e gidip iki yıl hahamlık eğitimi görerek İzmir’e döndükten sonra Türkiye'deki İsraillileri Mesihlik iddiasıyla söz birliğine getirmiş, Müslüman Türkleri nasıl şaşırtacağı hakkında plânlar tertiplemiştir. "Esas adı "Veled Mordohay"dır. Yeniçerilerden bile elde ettiği adamlar olduğu bilinmektedir.

1670'lerden sonra yakalanmış, ama sarayda ifadesi alınırken, Sultanın hekim başı ve tercümanlığını yapan, saray adı Hayatizade Mustafa efendi (esas adı Levin Warner) olan ve Sabatay Sevinin akrabası bulunan kişi İspanyolca kulağına fısıldayarak “Müslüman olursan kurtulursun” demiş ve Sevi zahiren Müslümanlığı seçmiştir. Üstelik 150 akçe aylık bağlanarak taltif edilmiştir.

Ve sözde Müslüman olan Sevi Mehmed Aziz Efendi adını alıyor. Oradan dindar bir derviş ve davetçi olarak çıkıyor, yine eski hıyanetine devam ediyor. Sonra da Arnavutluk'a sürülüyor. Ardından Selanik'e gelip yerleşen Sevi, burada gizli teşkilât kuruyor. Onun şeytani adımlarını izleyen adamları daha sonraları Selanik’te dönme Cavit, Avukat Salem, Karasso gibi elebaşları yetiştiriyor. Bir yandan da Fransa’yla, İngiltere’yle, gizli misyon örgütleriyle el birliği yaparak sabataist ve Siyonist İttihat-Terakki kuruluyor.

Osmanlıya karşı ayaklanmalara destek olmaktan başka, I. Tanzimatı, II. Tanzimatı, Meşrutiyeti, II. Meşrutiyeti bunlar tezgahlıyor. Böylece Mordahay'ın vasiyeti yerine getiriliyor.

Bunlardan başka Teodor Herzl’in ve haham Moşe Levi’nin 1893'lerde Sultan Hamid'e toprak isteme müracaatını bunlar tertipliyor. Hatta Taşkışla oyunlarını, 31 Mart ayaklanmasını kışkırtanlar ve Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasını hazırlayan İttihat ve Terakki fırkasını kuranlarda, işte bu çizgiden gelen yerli ve yabancı ajanlar ve misyonlar oluyor.

Sultan Hamid'i tahttan indiren, Osmanlı'yı yıkılışa sürükleyen ve nihayet Mondros ve Sevr'e kadar götüren aynı cins Siyonist çalışmalar bizi uçurumdan yuvarlamayı hedefliyor.

Ve Atatürk’ün önderliğindeki Milli Mücadele bu uçurumdan tekrar tırmanıp çıkmamızı sağlıyor.

İşte tarihimiz içindeki talihsiz tuzakların pek çoğu bu hainlerin bizden görünmesiyle yürütülüyor. Bunlar Siyonist misyonlardan ve masonik ajanlardan oluşuyor. Yakın geçmişimizde hangi fesatlıklar kurgulanmışsa bu günlerimizde de aynı şeyler yaşanıyor.

Atatürk’ü İngiliz Masonlarının casusu Mustafa Sagir öldürmek istiyor

Afgan Emiri'nin de suikastla öldürülmesini tertipleyen İngiliz istihbaratı, aynı tertibi gittikçe güçlenen kemal Paşa'ya karşı da devreye sokma kararı alıyor. Bu iş için de Afgan Emiri'nin suikastine karışan Mustafa Sagir adında Yahudi asıllı Hintli bir Müslüman ajan devreye sokuluyor.

İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da doğan Mustafa Sagir çocuk yaşta bu ülkeden alınarak İngiltere'de eğitime yollanıyor. Yüksek öğrenimini Cambridge'te yapan Sagir İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın emrine girmiş, İngiliz istihbaratının en güvendiği Müslüman bir ajan olarak biliniyor. Sagir, İngilizlerin sömürgesi durumunda olan Müslüman ülkelerde çalıştırılıyor.

Milli Mücadele'nin başarısının tüm Müslüman coğrafyada bağımsızlık ateşini yakacağını bilen İngilizler, Mustafa Kemal Paşa'ya suikastın onayını Londra'daki Dışişleri'nden alır almaz bu iş için Mustafa Sagir'i İstanbul'a yolluyor. Milli Mücadeleye büyük destek sunan Hint Müslüman Komitesi'nin adamı rolünde 20 Mart 1920 tarihinde İstanbul'a gelen Sagir, kısa sürede İstanbul'daki İngiliz işbirlikçilerinin de yardımıyla millici çevrelerin içine sızarak güven duyulan bir temsilci konumuna ulaşıyor. Hindistanlı Müslümanların Anadolu'nun kurtuluşu için topladıkları üç milyon İngiliz lirasının Ankara'ya teslim edilmesiyle görevli olduğunu söyleyen Sagir, keskin bir İngiliz karşıtı görünüyor ve milli çevrelerin gözüne girmeye çalışıyor.

Atatürk kuşkulanıyor!

Gelişinden on ay sonra Ankara'ya yola çıkan Sagir, konakladığı her yerde en üst düzeyde ağırlanıyor. Ankara'da Paşa'nın çevresine girmeği düşünen Sagir, işlerin beklendiği gibi gitmeyeceğini kısa sürede anlıyor. Ankara'da yaptığı görüşmede Sagir'den kuşkulanan ilk kişi de Paşa'nın kendisi oluyor. Atatürk bu tespitini Sagir ile ilgili görüşünü soran ve kendisinin de bu Siyonist komplodan haberi olduğu anlaşılan Sabataist Yunus Nadi'ye "Casustur casus!" diyerek açıkça ifade ediyor. Atatürk çok az kişinin bilgisi dışında dikkatle gizleyerek dönemin İçişleri Bakanı olan, daha sonra karısı Halide Edip’le kendisine yönelik İzmir suikastına karışıp yurtdışına kaçan Sabataist Adnan Adıvar’a gereken talimatları verip Sagir'in her faaliyetini kontrol, gözlem ve denetim altına aldırıyor.

Yapılan gizli izlemelerin sonunda, başta Ankara ve İstanbul olmak üzere yurdun her yanında her türlü yıkıcı çalışmaları örgütleyen İngiltere'nin, İstanbul'daki Damat Ferit hükümetinin ve Mustafa Kemal’in çevresini kuşatan Sabataist Çetenin casusluk şebekesi ve bu işte kullandığı yerli işbirlikçileri de deşifre ediliyor.

21 Mayıs 1921'de Ankara İstiklal Mahkemesi'nde görülen Sagir ve işbirlikçilerinin davası 23 Mayıs'ta Sagir'in idam kararıyla sonuçlanıyor ve infaz üç gün içinde halka açık olarak gerçekleştiriliyor.

Şanlı tarihimiz gizleniyor!

Ve maalesef bizdeki ahmakların bazısı hala Osmanlı üzerinden İslam düşmanlığı yapmaya ve Kemalizm uydurmasıyla Mustafa Kemal’i istismar edip yıpratmaya devam ediyor.

Oysa Avrupa'nın insaflı kaynaklarına göz atanlar bile, Osmanlı'nın özellikle ilk on padişahının ve Abdulhamit gibi Sultanların deha çapındaki anlayış ve atılımlarını ve bunun bir başka örneğinin bulunmadığını okuyup anlayacaklardır.

Dünyanın haritasını ilk defa çıkaran Piri Reis gibi bilgelerimiz niye öğretilmiyor?

Örneğin, tarihin en esaslı adamlarından biri olan Piri Reis, yalnızca Türk tarihi ya da Müslümanların tarihi açısından değil, tüm dünya tarihi açısından önemli bir isimdir. Bu önem sadece, günümüze ulaşan ilk dünya haritasını çizmesinden değil, 'Kitab-ı Bahriye' gibi bir denizcilik kılavuzunu yazmasından da kaynaklanmaktadır. 1513'de çizdiği harita, bugün hala bilim tarihine bilgi sunabildiği gibi, ilkini 1521 yılında yazdığı Kitab-ı Bahriye de bugün hâlâ kullanıma elverişli işlevsel bir metindir.

Tarihin en büyük soykırımında mazlumlara yardım ediyor

1486'da Endülüs'te Müslümanların hâkimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da katliama uğrayan Müslümanlar, Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis'i Osmanlı Bayrağı altında İspanya'ya gönderdi. Bu sefere katılan Piri Reis, amcası ile birlikte Müslümanların önemli bir kısmını İspanya’dan Kuzey Afrika'ya götürmüşlerdi. Gerçi 2. Beyazıt’ın “Merhametten maraz doğar” atasözümüzü haklı çıkaran girişimiyle, aynı İspanya’dan ülkemize getirilen Yahudiler, sonunda Osmanlıyı ve İslamı içerden çürütmeye girişeceklerdi.

Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Beyazid'in, Akdeniz'de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine Piri Reis 1494'te amcası ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıkmış ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girmişlerdi.

Piri Reis, Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yararlık gösterdi. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış isteyip anlaşma yapmaya mecbur edilmişti. Piri Reis, 1495 - 1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Navarin, Rodos gibi deniz seferlerinde de görev üstlendi.

Dünya denizciliğinin 'ilk' kılavuz kitabını yazıyor!

Akdeniz'de yaptığı seferler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin 'ilk kılavuz kitabı' olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.

İlk defa dünyanın haritasını çıkarıyor!

Piri Reis, 1511'de emri hak vaki olup, amcası Kemal Reis'in bir deniz kazasında ölmesinden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros'ların idaresi altındaki donanmada bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da ikamet edip haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Akdeniz'de korsanlık yaptığı yıllarda bir kısmı Kristof Kolomb'a bir kısmı ise başka korsanlara ait bazı haritaları ele geçirmişti. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden faydalanarak 1513 tarihinde en kapsamlı ilk dünya haritasını çizdi.

Bugün bu haritadan günümüzde yalnızca Atlas okyanusu, İber yarımadası, Afrika'nın batısı ve -yenidünya- Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik bir kısmı kalmıştır.

Mısır seferinde Nil nehrini çiziyor

Barbaros Kardeşler, 1515 senesinde Osmanlı donanmasında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birini oluşturmuşlar ve Kuzey Afrika'da birçok bölge ve kaleyi fetih eylemişlerdi. Piri Reis de 1516 - 1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı Donanması'na girip donanmada albay rütbesi almıştır. Mısır seferine gemi komutanı olarak katılmış ve sefer için gittiği Mısır'da Kahire'ye geçerek Nil ve çevresini çizme fırsatı bulmuştur. [Biz işte böyleyiz. Seferden vakit bulursak ilim de yaparız. Ne gerekiyorsa en iyisini yapacak bir ümmetiz biz]

Haritayı Yavuz'a sunuyor

Piri Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar sebebiyle padişahın övgüsünü kazanmış ve sefer sırasında haritasını padişaha sunmuştu. Bugün Piri Reis'in dünya haritası olarak bildiğimiz harita, Yavuz Sultan Selim'e sunulan haritanın bir bölümüdür. Diğer bölümleri kaybolmuştur.

Moliere, 'Kibarlık Budalası'nda Türklere benzemek isteyenleri, Türkçe kelime kullananları hicvetmektedir. Paris'te en önemli cereyan 'Türk-ü perest'likti. Evinde bir Türk köşesi yapmayanı, orada bir tesbih, bir seccade, bir nargile bulundurmayanı sosyetik çevreler gerici olarak nitelendirirlerdi. Bu topraklarda göz kamaştırıcı bir medeniyet kurulmamış olsaydı, Osmanlı'yı taklit etmeleri söz konusu olmayacaktır.

Sigrid Hunke gibi Batılı bilim insanları bin beş yüz yılını baz alıp İstanbul-Fatih Medresesi'ni, Latin dünyasının beyni olan Sorbonne'u, Cermenlerin iftihar ettikleri Frankfurt Üniversitesi'ni ele alarak mukayese yapmıştır. Bin beş yüz yılında, Fatih Medresesi'nde tıpla ilgili 926 kitap bulunurken; Sorbonne'da 11, Frankfurt Üniversitesi'nde sadece 12 tane vardır. Bunların da yedisi İbn Sina ve Biruni'den, yani bizden tercüme edilen kitaplardır.

Hammer değerli bulmuş ki, Osmanlı şairlerinin 2 bin şiirini Almanca’ya çevirdiği için övünç duymaktadır. Ünlü Shakespeare'nin Fuzuli'den alıntılar yaptığını bilmeyen Batılı aydın pek azdır. Baki, Nedim, Şeyh Galip ve daha nicelerine Batılılar hala hayrandır. Peki, bilim ve teknik olarak Osmanlı insanlığa ne kazandırmıştır?' diye sorulabilir. İlk akla gelenleri söyleyelim: Havan topunu Fatih icat edip kullanmıştır; bir milletin devlet başkanı ilim adamı ve mucit ise, o millet yıkılmayacaktır. Ve yine çiçek aşısını Akşemseddin hazretleri bulmuş ve uygulamıştır. Bir tıpçıya sorarsak, çiçek aşısını bulmak için ne derece tıp bilgini olmak lazım geldiğini anlatacaktır. Ve yine ilk antibiyotiği o tarihlerde Osmanlı bilim adamları kullanmıştır.

Vakıf kurumunu geliştiren, çeşitlendiren, adeta onu medeniyetinin temeli haline getiren Osmanlı'dır. İstanbul'un ilk belediye reisi Hızır Bey'in aldığı kararlardan nasıl bir çevreci olduğu anlaşılmaktadır. Uzun lafın kısası, Jean Bodin'i okursak, bugünkü modern devlet anlayışını Osmanlı'nın öğrettiği gün ışığına çıkacaktır. Osmanlı yönetiminin hukukun üstünlüğüne dayandığı Avrupa'da biliniyor ve bu adalet ve özgürlük medeniyetinin özlemini çekiyordu. İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Türkiye'ye bir heyet gönderdiğini, adalet teşkilatını incelettiğini ve bu heyetin raporuna dayanarak ileride cihana örnek olabilecek adliyesinde gerekli ıslahatları yaptığını herkes biliyordu. 'Güneş Beldesi'nin yazarı Campanella'nın hapishaneden Kardinal Berul'e yazdığı mektup bu gerçeği ortaya koyuyordu: "İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve bu, hür fikirlere ancak gece vaat eder. Ben bir 'Güneş Beldesi'nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tatmasın. Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Müslüman Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke neden vücut bulmasın?"

Osmanlı üzerine doktora ve doçentlik çalışmaları yapan Erlangen Üniversitesi profesörlerinden Hutteroht'a 'Hocam, Osmanlı hangi hatasından dolayı çöktü?' diye sorduğumda şu cevabı vermişti: "Öyle vesikalar gördüm ki donakalacaktım. Osmanlı insanlığın yüz akıdır. Onu henüz tanımıyor, ama huzurunda saygıyla eğilmek ihtiyacını duyuyorum."

Avrupalılar tarihlerini keşfetmekten öte, İslam’ı ve Osmanlıyı çok iyi inceleyip örnek alarak medeniyetlerini geliştirdiler. Biz de yarınlarda ciddi bir medeniyetin insanı olmak istiyorsak, Osmanlı'yı enine boyuna araştırmalıyız. Geçmişimizi iyi bilirsek, önümüzü görebiliriz; Cumhuriyet'imizin geleceği de buna bağlıdır” diyen Zaman yazarına sormak gerekiyordu: Bunları bile bile, hala kalkıp ta, “Dünya gemisinin kaptanlığına layık olan Amerika’dır!” diyen Fetullah Gülen, hiç atalarından utanmıyor ve Allah’tan korkmuyor muydu?

31 Mart vakası ve Hareket Ordusunun perde arkası aralanıyor!

31 Mart ayaklanması, aslında;

  • Alaylıların ordudan tasfiyesine
  • Medreselilerin askere alınma teşebbüsüne
  • İttihatçıların hep kendi taraflarını bürokrasiye getirmesine tepki gösterenlerin
  • Ve saray bürokrasisinde, diplomaside ve iç-dış ticaret ilişkilerinde Osmanlıyı avucuna alan Ermeni-Yahudi rekabeti arasında mağdur edilenlerin… Kısaca, makam ve menfaatleri kesilen bütün kesimlerin, İttihat ve Terakkiye karşı bir isyan hareketiydi. Bu arada Sabataist ve Mason İttihatçılarında Hareket Ordusu isyanına gerekçe hazırlamak üzere 31 Mart’ı kışkırtıp kullandıkları sezilmekteydi.

İttihatçılardan usanıp bıkan kesimlerin Abdülhamit yönetimine dönüş arzuları ve sloganları, bazılarınca irtica diye nitelendirilmişti. Sultan Abdülhamit’in Hareket Ordusunu bastıracak gücü bulunup bulunmadığı, varsa niye bu yola başvurmadığı ise ayrı bir meseleydi.

Hareket Ordusu, Selanik’teki 3. Ordu ve Edirne’deki 2. Ordudan katılan 50 bini nizami, 20 bini çeteci, 70-80 bin kişilik bir kuvvetti.

Abdülhamit 1. Ordu ile karşı çıkabilirdi, ama hem çok kan dökülecekti, hem de güçleri yetmeyecekti.

Hareket Ordusu, Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul’a girdi.

Mustafa Kemal 3. Ordunun, Kazım Karabekir 2. Ordunun Kurmay Subayları olarak görevliydi.

1909 23 Nisan gecesi hareket Ordusu Mahmut Şevket Paşa’nın fonografla kaydedilen tek yüzlü taş plaklardaki konuşması şöyleydi:

“Kardeşler!

Yüz binlerin kanı pahasına elde edilen meşrutiyetimizi mahvedip namusumuzu payimal edenlere karşı payitaht ve makarrı Hilafet bizden medet bekliyor!”

(Abdülhamit için baykuş diye hitap ediyor. Oysa yola çıkarken askerleri Padişahı kurtaracağız diye kandırıyor)

Nihayet çatışmalar başlıyor. 50-60 kişi hareket Ordusundan ve 400 kişi isyancılardan ölüyor ve yüzlercesi yaralanıyor.

Yeşilköy’de toplanan heyete soruluyor: Abdülhamit’in hallini isteyenler kalksın.. Kalkmayanlara silahlı Talat paşa sert sert bakınca hepsi kalkıyor. Sait Paşa: Talat Bey oğlum, biraz da şu tarafa nazar buyurun!? şeklindeki uyarısı espri konusu oluyor.

Kısaca 31 Mart’ı İttihatçı sabataistler tezgâhlıyor ve Abdülhamit’in Milli yönetimine karşı bir ihtilale bahane hazırlanıyor. Ermeni ve Rum azınlıkları, bazı medrese ve tekke mensuplarını da bunlar kullanıp kışkırtıyor. Osmanlı’nın azınlıkları sürekli hoş tutması ve geniş haklar tanıması sonunda maalesef başına bela oluyor ve merhametten maraz doğuyor.

Sultan Fatih’in İstanbul’u aldığında Yahudi ve Rum azınlıklara her türlü imkân ve imtiyazı sağladığı biliniyor.

Fatih’ten sonra İstanbul’a 25 bin kadar Müslüman Türk yerleştiriliyor. 1477 Osmanlı kayıtlarında İstanbul’da; 8500 hane Müslüman Türk, 3500 hane Rum-Ortodoks, 2000 hane Yahudi ve 1500 hane de diğer azınlıkların yaşadığı tespit ediliyor. Buna göre o tarihteki İstanbul’un nüfusu 60-70 bin civarında bulunuyor.

Siyonizmin güdümündeki ABD Türkiye’yi AB’ye sokmak istiyor

Türkiye'yi Avrupa'da eritmek ve onun ötesinde Türkiye ile de Avrupa'yı sulandırmak bir Amerikan projesidir. Politikanın ötesinde bu siyonizmin bir hedefidir. Bunu ilk defa açıklıkla dile getirenlerden birisi eski Almanya başbakanlarından Helmut Schmidt’tir. Helmut Schmidt, Türkiye'nin Avrupa Birliği perspektifinin ve yöneliminin aslında bir Amerikan projesi olduğunu belirtmiştir. Bernard Kouchner de zannederim aynı şeyleri söylemişti. Gerçekten de Türkiye'nin Avrupa Birliği istikameti bir Amerikan projesi midir ve öyleyse bunun arkasından ne elde etmek istemektedir? Soğuk Savaşın sonlarına doğru Amerikalılar Avrupa Birliği'nin esnekliğini kaybederek ABD karşısına bağımsız bir güç olarak çıkmasından endişe ediyordu. Özellikle Avrupa’nın Yahudi sermayesi güdümünden çıkıp siyasi birliğini ve ekonomik bağımsızlığını kazanmasından endişe duyuluyordu. Zira de Gaulle'ün temsil ettiği Avrupacı yaklaşım ABD'den bağımsız yekpare bir Avrupa'yı düşlüyordu. İngiltere ise bu tasavvura ne coğrafi ne de siyasi olarak uyuyordu. Tarihi nedenlerden ötürü İngiltere ile ABD arasında kopmaz bir bağlantı bulunuyordu ve işte bu yüzden İngiltere'nin AB üyeliği çok sancılı bir süreçle gerçekleşebiliyordu. Özellikle, İngiltere üzerinden AB, bir şekilde ABD'ye bağımlı hale geliyordu. Kararlarında bağımsızlığını koruyamıyordu. Türkiye'nin üyeliği ise İngiltere'den sonra, AB’yi siyonizmin kontrolüne alma ve Büyük İsrail’e zemin hazırlama işlevinin ikinci ayağını temsil ediyordu.

Amerikalılar AB'yi sulandırması ve siyonizmin kontrolünde kalması için Türkiye'nin AB içinde yer almasını savunuyordu. Türkiye'nin bu hususta iki işlevi daha bulunuyordu. İkisinde de anahtar değil kilit rolü görüyor ve tıkayıcı bir görev yürütüyordu. Türkiye'nin AB eğilimi AB'nin gelişimini aksatıyor, özellikle de siyasi birliğine zarar verecek boyutlar taşıyordu. Bu nedenle Türkiye'nin AB'ye katılımı AB projesi olmaktan ziyade bir Amerikan projesi olarak okunması gerekiyordu. Türkiye'nin Avrupa vadilerinde kaybolmasının ikinci nedeni de İslâm dünyasını başsız bırakma amacını taşıyordu. Tam da bu nedenden dolayı, bazıları Türkiye'nin AB istikametini aynı zamanda bir İran projesi olarak gösteriyordu. Çünkü Türkiye’nin AB’ye yamanması halinde, İran; İslam dünyasının lideri olacağını sanıyordu. Hatemi'den bugünkü yöneticilere kadar hemen bütün İranlı liderler Türkiye'nin AB üyelik perspektifini bu nedenle destekliyordu. Dolayısıyla Türkiye'nin ortada ve bağımsız durmasıyla birlikte hem AB hem de Ortadoğu kilitli kalıyordu.

Türkiye'ye dair ikinci Amerikan projesi de ideolojik olarak Türkiye'nin İslâm alemine Batıcı bir model sunmasıdır. Obama'nın seçimi de en modern ve laik İslâm ülkesi olarak Türkiye'den taraftır. David Furum ve Richard Perle gibi Siyonist Yahudi teorisyenleri bazı ortak kitaplarında, “ABD'nin 50 yıllık politikasının İslâm dünyasında Türkiye modelini yaymak ve tamim etmek olduğunu” yazmışlardır.”[1] Hatta Tunus’ta başlayıp, Mısır’a ve Yemen’e ulaşan, Ürdün ve Cezayir’i karıştıran ve BOP’un bir parçası olduğu sırıtan ayaklanmaların bile bu “Türkiye Modeli”ne geçme aşaması olduğu sırıtmaktaydı.

Çünkü Türkiye’nin AB’nin bir vilayeti ve nihayet İsrail’in eyaleti olması, İran’ı rakipsiz bırakacağı ve İslam Dünyasının tabii liderliği konumuna taşıyacağı düşünülüyordu.

BATI’nın Yalanları:

- Neden okularımızda Avrupa'nın ancak 1500-1800 döneminde Doğu'yu yakalayabilecek bir düzeye eriştiği bilgisini öğretmiyoruz?

- Neden Andre Gunder Frank'ın: "Avrupa 'ekonomik geriliğin avantajlarını' Afrika ve Asya’nın imknalarını” kullanmak suretiyle erken değil, geç gelişen bir kıtadır." İtirafını gizliyoruz?

İnsaflı gavur, J. M. Blaut'un "Amerikalılar (yerliler) keşfedilmediler, katledildiler." Sözüne niye sahip çıkmıyoruz?

- Neden bir 17 yüzyıl Bilimsel Devrim'inden söz ediliyor da, 10. yüzyılda gerçekleşen ve sonunda Avrupa’yı da etkileyen İslam Bilim Devrimi'nden söz etmiyoruz?

- Neden Avrupa Rönesans'ını okutuyoruz da, Müslümanların Rönesanslarını en az 5 yüzyıl önce gerçekleştirdiklerini unutuyoruz?

- Neden İslam kaynaklarından esinlenen ve Yahudilerce özellikle desteklenen Kolomb'un Amerika'ya giderken kullandığı gemilerin o dönemdeki Çin donanmasındakiler yanında maket gibi kaldığını bilmiyoruz?

- Neden Vatikan yazmalar kataloğundaki İslam Bilgini İbnu'ş-Şâtır'a ait eserde, kendisi dindar bir Katolik olan Kopernik'in, gezegen teorisini açıklarken kullandığına tıpatıp benzeyen bir çizimin ondan çalındığını Batılılardan duyuyoruz?

- Yoksa 'Batı Mucizesi'ni büyüsünün bozulmasından mı endişe duyuyoruz?

Avrupa'nın Elli Büyük Yalanı'nda cevabını bulabileceğiniz şu başlıkları da paylaşalım:

Florence Nightingale'in İngiltere'de ölüm meleği olarak tanındığını; Galile'nin kiliseye karşı çıkmış bir bilim kahramanı olmadığını; Magna Carta'nın Avrupa tarihinde ileri değil, geri bir adım sayıldığını; Hitler'in aslında Avrupa'yı işgal planı olmadığını, Onu Yahudilerin şımartıp kullandığını, Einstein'ın İslam bilginlerinden yararlandığını sakladığını; İlk feministlerin fabrikalardaki kadınları evlerine kapatmak için kampanyalar başlattıklarını; Don Kişot'ta Endülüslü Müslümanlarla ilgili şifreler bulunduğunu; Kopernik ve Kepler'in güneşe tapanlar tarikatından olduklarını; Rönesans insanlarının Ortaçağ'daki atalarından daha pis yaşadıklarını; Haritaların emperyalizmin sözcülüğünü yaptığını, evet niye bu gerçekleri yazan konuşan tarihçilerden mahrum yaşıyoruz?..[2]


GİRİŞ

KRİPTO YAHUDİLER VE YAYILDIKLARI ÜLKELER

  • “YAHUDA”YI TANIMAYAN VE İSLAM’A DAYANMAYAN HERKES SİYONİZMİN HİZMETKÂRIDIR!

Siyonistler ve Sabatayist kesimler, Avrupa ülkelerindeki rahatlarından vazgeçip İsrail’e yerleşmek istemeyen binlerce Yahudi’yi kendileri batıracak kadar zalim bir ideolojiye saplanmışlardı.

1940’ta Romanya’dan aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’dan geçmek isteyen Salvator teknesi karaya çıkarılmamış, sonunda Silivri’de fırtınadan batmış ve 219 yolcusu boğulmuşlardı.

Sovyetler mi, İnönü mü batırmıştı?

1941’de İstanbul sularında bir gemiye rastlandı. Struma adlı bu gemi 769 Yahudi mülteci taşımaktaydı. Gemi, Karadeniz’e çıktığında Sovyet denizaltısı tarafından veya İnönü’nün talimatıyla batırıldı.

Almanya’da Naziler 1933’te iktidara taşındı. Atatürk Almanya’ya soğuk baktığı ve beynelmilel politikada İngiltere’ye yakın davrandığı halde, Türkiye’de öteden beri Alman taraftarı güçlü bir ekip vardı. Bunların çoğu sabataist unsurlardı. İsmet İnönü‘nün de hizmetine girdiği bu ekip, CHP’ye de hâkim konumdaydı. Sakat, hasta ve ihtiyar Yahudileri toplayıp öldürmek, böylece başta Almanya diğer bütün Avrupadaki ve Rusyadaki Yahudileri ürkütüp İsrail’e göçmelerini temin etmek üzere, anlaşmalı olarak iktidara taşınan ve Yahudi karşıtlı olarak tanıtılan Hitler ve Naziler başa gelince, hemen Türkiye’de de Yahudi aleyhtarı bir hava esmeye başladı. Hükümet sefaretlere, “Yahudilere vize vermemesi” talimatını yolladı. Hâlbuki tarafsız olduğu için, İspanya ve İsviçre ile beraber Türkiye, Yahudilerin kaçabileceği ender kapılardandı. Yahudiler, ya İsrail’e yerleşecek, ya da ölüme razı olacaklardı. İşte şimdi (Ocak 2011’de) AKP’lilerin de, Siyonist odaklara yaranmak gayretiyle katıldıkları “soykırım masalı”da aynı şeytani senaryoların bir parçasıydı.

“Bizi öldürün, geri göndermeyin” yalvarışları

1939’da 860 Yahudi mülteci taşıyan Parita gemisi İzmir’e sığındı. Yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” çığlıkları arasında iki polis motoru gemiyi İzmir’den çıkardı. Ertesi sene Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’dan geçmek isteyen 40 kişilik Salvator teknesi de karaya çıkarılmadı. Silivri açıklarında fırtınadan batmış ve 219 yolcusu boğulmuşlardı. Kurtulanlardan 63’ü geri yollanmıştı. Kalanı başka bir gemiyle Filistin’e ulaşmıştı. Ölüler soyulduktan sonra Silivri’ye gömülme izni çıkmıştı. İsmet İnönü ve sabataist cuntanın hedefi, Avrupa ülkelerindeki ve Türkiye’deki Yahudileri İsrail’e göçe zorlamaktı.

Bu faciadan sonra hükümet azami 4500 mülteci kabulüne sıcak baktı. Ancak aynı sene ülkedeki bütün gayrimüslimler entegre maksadıyla tekrar askere alındı. Terhis olunanlar Varlık Vergisi felâketiyle karşılaştı. Ödeyemeyenler Aşkale’ye sürüldü. 18 Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk Anlaşması imzalandı. Alman taraftarları bayram ediyordu. Türkiye, Alman istihbarat faaliyetlerinin merkezi olarak Nazilere hizmet veriyordu.

Struma faciası

15 Aralık 1941’de İstanbul sularında bir gemiye rastlandı. Struma adlı bu gemi 300 çocuk ve 200 kadın olmak üzere 769 Yahudi mülteci taşımaktaydı. Naziler Romanya’da 4000 Yahudi’yi katledince, ülkedeki Yahudiler kaçmaktan başka çare bulamamıştı. Panama bandıralı bir Bulgar gemisi bunları almıştı. 74 yaşındaki Struma’nın, 100 yolcu kapasitesi vardı. Geminin ilanlarında Queen Mary transatlantiğinin resmi kullanılmış ve yolculardan 1000 $ ücret alınmıştı. Gemiye binerken polisler üzerlerindeki kıymetli şeyleri de soymuşlardı. Gemiye binince kandırıldıklarını anlamasınlar diye, esas geminin açık sularda beklediğini söyleyip kandırmışlardı. Gemide sadece bir tuvalet ve dört lavabo vardı. Su denizden alınıyordu. Üç günde bir çay ve yiyecek olarak herkese bir portakal ile biraz fıstık ve şeker dağıtılmıştı. Portakal sandıkları yakılarak ısınılıyordu. Cankurtaran ve can yeleği kâfi miktarda yoktu. Yangın söndürme ve telsiz çalışmıyordu. Aydınlatma motoru arızalıydı.

İstanbul Boğazı’na gelindiğinde geminin motoru çatladı. Gemi Sarayburnu açıklarına demirlemek zorunda kaldı. İnsanların gemiden ayrılması ve resmî vazifeliler dışında karaya çıkılması yasaklandı. İstanbul Yahudileri bin bir zorlukla hükûmetten izin alıp 10 gün sonra gemiye yiyecek taşıdı. Kaptan yolcuları indirip Bulgaristan’a dönmek istiyor; İngiltere ise Siyonist Yahudilerin sıkıştırmasıyla, Filistin’den başka bir yere gitmek isteyen Yahudi yolcuları göndermemesi için Ankara’ya baskı yapıyordu. İngiltere sadece 28 çocuğa izin verdi. Ama Ankara Siyonistlerin talimatıyla bunların inmesini kabul etmedi. Böylece 62 gün geçti. Gemiye Karadeniz’e çıkma emri verildi. Yolcular güverteye “Yahudi mülteciler” yazılı bir pankart ve “Bizleri kurtarınız!” yazılı beyaz bir bayrak açınca, 200 polis gemiye çıkarak tekme tokat güvertedeki yolcuları ambara kapattı. Geminin çıpası kesilerek Karadeniz’e çekildi. Yolcular gemi uzaklaşırken “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti! Kurtarın bizi!” yazan beyaz bir çarşaf açtılarsa da artık nafileydi.

Gemi Boğaz’dan 23 mil açığa çıkmıştı ki 24 Şubat 1942 gecesi kominist Siyonistlerin güdümündeki bir Sovyet denizaltısı tarafından batırıldı. Gemiyi bir daha mülteci gelmesini önlemek üzere Türklerin batırdığı da konuşulup yazıldı. Nitekim kurtarma çalışması yapılmamıştı. Geminin mayına çarptığı da rivayet olundu. Yolcuların bir kısmı patlama ile, bir kısmı da soğuk sularda donarak ölüyordu. 769 yolcudan sadece 19 yaşındaki David Stoilar‘ın kurtulduğu anlaşıldı. Genç ilk geceyi fenerde istirahat ederek geçirdi. Sonra askerî hastaneye götürülerek burada bir hücrede üç gün polis nezâretinde tutulup sorguya çekildi.
Gemiden başka kurtulanlar da vardı. Gemi Karadeniz’e açılmadan Mobil’in Romanya müdürü Martin Segall ile eşi ve iki çocuğu Vehbi Koç’un tavassutu sayesinde karaya çıkarılmıştı. Bir de kanama geçiren hamile bir kadın, Balat Yahudi Hastanesi’ne yatırılmıştı. Demek ki Vehbi Koç ve Sabataist cunta isteseydi hepsini kurtaracak konumdaydı.

Hükûmet, “faciadan sorumlu olmadığını, kanun dışı yollardan ülkeye girmek isteyenleri engellemekten başka bir şey yapmadığını” açıkladı. 1943’de Nazilerin işgalindeki Bulgaristan‘dan kaçan ve Filistin’e gitmek istemeyip başka ülkelere sığınmayı planlayan 20 bin Yahudi Türkiye’ye sokulmamıştı. Yunanistan Yahudileri de Nazi işgali müddetince Türk hükûmetinin kuracağı bir kampta yaşamayı teklif ettilerse de, Ankara yanaşmadı. Siyonist Yahudilerin güdümündeki İsmet İnönü, Avrupa ve Rusya’dan gelen Yahudilerin İsrail’in kurulması için Filistin’e yerleşmelerini şart koşmaktaydı.

Satılan vatandaşlık vesikaları

Harb esnasında yurt dışında yaşayan 3000 kadar Yahudi asıllı Türk vatandaşı “Kurtuluş Savaşı’na katılmamak” ya da “Beş yıldan fazladır konsolosluğa uğramamak” gibi gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Bunlardan sadece 114 tanesinin Türkiye’ye gelmesine izin çıkmış ve böylece genositten kurtulmuşlardı. O sıralarda pasaport teslimi karşılığında konsoloslukların verdiği Türk vatandaşlık vesikaları karaborsada kapışılmıştı. Bununla beraber bütün harb müddetince Türkiye 17 bin Yahudi’nin Filistin’e göçüne imkan sağlamıştı. 1990’larda Struma Faciası’nın dokümanter filminin çekilmesine ve dışişleri arşivinde araştırma yapılmasına fırsat tanınmamıştı. Yani Siyonistler, Büyük İsrail hedefine hizmet etmeyen Yahudilere bile asla acımamıştı.

Önce Masonluktan başlamak lazımdır.

Çünkü Masonluk; siyonizmin, yani Yahudilerin şeytani hakimiyet projelerinin, farklı ülkelerdeki karakollarıdır. Masonluk dinsizlik ve Darwinizm temelli, ama hitap ettikleri halkları ürkütmemek için kendilerini gizleyen münafık karakterli hıyanet ocaklarıdır. Mustafa Kemal Masonların işte bu şerli ve kirli mahiyetlerini fark ettiği için Localarını kapatmış ve faaliyetlerini yasaklamıştır. Ama bu cesaretli ve ferasetli girişimi, Onun gizlice ve tedricen zehirlenip öldürülmesine yol açmıştır.

Arkasından TBMM 1. dönem milletvekilliğinde bulunan, Sağlık Bakanlığı yapan ve Lozan anlaşmasına Türkiye 2. delegesi olarak katılan ve Atatürk’ün milli ve manevi hedeflere yönelmesi üzerine Ona cephe açan ve “Hayat ve Hatıratım” diye üç cilt kitap hazırlayıp, akla ve ahlaka aykırı iftiralarla Mustafa Kemal’i karalamaya çalışan ve bu arada doğruculuk taslamak için, hanımının kendisini nasıl aldattığını ve hangi rezalet ve melanetlere katıldığını da aktaran Dr. Rıza Nur da, 24 Aralık 1923 tarihinde İstanbul Murat. Muh. Mahfelinde 43. Mat. Numarasıyla takris edilip Masonluğa katılan bir adamdır. Bugün de AKP’siyle, muhalefetiyle, “dinsiz”iyle, “dinci”siyle (din istismarcısı ile) maalesef Türkiye Masonların kuşatması altındadır.

Channel 4’teki belgesel ve Türkiye’deki “seçilmiş” Yahudi uşakları!

İngiliz Channel 4 televizyonu "İngiltere'deki İsrail lobisi"yle ilgili bir belgesel yayınlamıştı. İlginç ve önemli ayrıntılar yer almıştı. Biz şöyle özetleyelim:

  • Channel 4'e göre İngiltere'deki Yahudi lobisi sistematik bir şekilde bazı siyasetçileri maaşa bağlamış, para veriyormuş.
  • İsrail lobisi bazı milletvekillerinin seçim kampanyalarına finansal destek sağlıyormuş. Mesela “İsrail'in Muhafazakâr Partili Dostları” isimli lobi grubu ana muhalefetteki Muhafazakâr partiye son 8 yılda 10 milyon sterlin kaynak aktarıyormuş..
  • Yine belgesele göre BICOM Britanya-İsrail Medya Araştırma Merkezi oluyormuş... Bu kuruluş; İngiliz basınındaki İsrail haberlerini tarıyor ve İsrail'i eleştiren gazetecileri hemen "Antisemitik" yani, "Yahudi düşmanı" olmakla suçluyormuş.

Şimdi Türkiye'de maaşa bağlanan siyasetçiler ve gazeteciler acaba kimler oluyordu?

Ya da İngiltere'deki BICOM'un Türkiye'deki işini kim yapıyordu?

Aynı belgesele göre; "İsrail lobisi, bazı İngiliz gazetecileri tüm masraflarını karşılayarak İsrail'e götürüyor ve geziden sonra bu gazetecilerin tamamı İsrail lehine yazılar yazmaya başlıyormuş!"

İşte burası Türkiye’ye cuk oturuyordu. Çünkü İsrail, Türkiye'den de bazı seçilmiş gazetecileri her yıl düzenli olarak Tel Aviv'e götürüyordu. Bu senenin İsrail gözdesi gazetecileri ise: Hürriyet'ten Barçın Yinanç, Habertürk'ten Ahu Özyurt, CNNTürk'ten Hande Kolçak Köstendil, Milliyet'ten İpek Yezdani, Akşam'dan Oray Eğin, Zaman'dan Celil Sağır, Kanal1'den Neptun Eken, TRT'den Savaş Genç oluyordu!..

Bu gezilerin ne kadar etkili olduğunu ise Oray Eğin gösteriyordu. Döner dönmez, yazısına; "İsrail'le aramızı kim bozuyor?" başlığını atıyordu. Köşesine bastığı fotoğraf ise ağlama duvarındaki kippalı resmi oluyordu...[3] Bu Gazetelerin kimisi iktidar yanlısı, kimisi AKP karşıtı… Bazısı solcu, bazısı sağcı… Bazısı da Zaman gibi İslamcıydı… Ama görüyorsunuz hepsi İsrail’e bağımlı, hepsi Siyonizmin uşağıydı!.

Şemdinli Jandarma Hudut Tabur Komutanı olarak PKK görünümlü Amerikan ve Yahuda (İsrail) güçleriyle defalarca ve kahramanca göğüs göğüse savaşan, TSK Liyakat Madalyası taşıyan, milli ve haysiyetli tavırlarıyla gönüllerde taht kuran E. Albay Erdal Sarızeybek’in şu satırlarına kulak verelim:

“Yahuda”yı tanımayanların, bütün çabaları boşunadır!

21 Ekim 2007 sabahı acı bir haberle uyanmıştık; teröristler bir taburumuza saldırmıştı. Irak'tan gelmişler ve yine Irak’a kaçmışlardı. Dağlıca’da Mehmetçiğe yapılan saldırı bizi yaralamış, gururumuzu kırmıştı. Bunlar, PKK değildi, ABD değildi; bir Yahuda[4] operasyonuydu, ama anlayamamıştık. Mehmetçikle milleti arasındaki bağları kırmak istiyorlardı, onun için yapıldı bu saldırı, İsrailli Yahudanın hain eli Mehmetçiğe Dağlıca'da uzanmıştı. Sekiz Mehmetçik sözde esir alınmış, Türk ulusu ile esaret, Mehmetçikle korkaklık kavramları yan yana getirilmişti, kavrayamadık.

Yahuda Gücü’nü[5] arkasına alan medya bu olayı aylarca gündemine taşımıştı. İhanet ile Mehmetçik yan yana anılmaya başlandı, ta ki Genel Kurmayın müdahalesine kadar. Basın ve yayın organlarında: 21 Ekim 2007 tarihli Dağlıca saldırısı sonrası gelişen olaylar hakkında çok sayıda haber ve yorum yer almakta ve yoğun bir tartışma ortamı yaratılmış bulunmaktadır. Bu ve benzer olayları kullanarak Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmayı, onun terörle mücadele gayretini karalamayı ve Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerine sahip çıkmadaki kararlılığını aşındırmayı düşünenlerin çabaları boşunadır."[6]

Aslında bu operasyonlar ilk olarak 4 Temmuz 2003'de başladı. Irak'ın Süleymaniye’sinde Amerikalı askerler, Özel Kuvvetler Komutanlığına mensup 11 Mehmetçiği gözaltına aldı. Barzani Peşmergelerinin gözetiminde başlarına çuval takıldı. Yer gök delinir sanmıştık, ama olmadı, siyasi ve askeri yetkililerden tıs çıkmadı. ABD'ye nota verin, diye haykıran seslere Başbakan, bu müzik notası değil, diyecek kadar milli duygularımıza uzaktı, acımızı yüreğimize gömdük. Ardından, Genel Kurmay eski Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, "yolsuzluk" adı altında soruşturmalar başlattı. Yüzlerce Mehmetçiğin ifadeleri alındı. Yargılandılar. Çoğu beraat etti, ama askeri gücümüzün temeli olan disiplin zaafa uğratılmıştı, farkına varamadık. Durmak bilmedi bu operasyonlar; Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral İlhami Erdil basına açık bir yargılama sonucu mahkûm edilerek cezaevine tıkıldı. Medya bu olayı kamuoyuna "Ordu-Yolsuzluk-Esaret-Korkaklık" temaları şeklinde yansıttı, ama biz gerçeği yine göremedik uyanamadık. Vurulan Mehmetçik'ti, Orduydu; vurulan Türk milletinin onuruydu, gururuydu nedense hiç tınmadık!?

Bugünün dünden farkı yok inanın, değişen bir şey yok. Her yanımız tehdit altında, hepimiz görüyoruz, ama müdahale edenimiz yok, sesini çıkaranın boynunu vuruyorlar sanki!

Aslında 12 Nisan bir dönüm noktası olmuştu bizim için. Genel Kurmay Başkanımız bekamıza yönelik yakın ve ağır tehditleri bir bir sıralamıştı:"Bugün PKK'yı Kuzey Irak'tan, Kuzey Irak'ı Irak'ın bütününden ayrı düşünerek çözümler üretemezsiniz, hepsi birbiriyle organik ilişki içinde. Şu soruyu bana sorabilirsiniz: 'Peki Kuzey Irak'a bir operasyon yapılmalı mı?' Evet ve elbette yapılmalı. Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Olayın ikinci boyutu, si­yasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi ka­rarın ortaya çıkması lazım. TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir."[7]

Tehdit Irak'taydı. Yakındı. Yanı başımızdaydı. Tehdit, PKK'yı aşmış, bekamıza yönelmişti artık. Üstelik TBMM’ne, hükümete ve siyasilere bu tehdidi duyuran Genel Kurmay Başkanıydı. O temiz saflığımızla gene beklemeye başladık. Bekledik ki, yer sarsılsın, gök sarsılsın, hesap sorulsun! Ama ol­madı, sarsılan biz olduk, sarsılan gururumuz ve onurumuz oldu. Aldırmadılar endişelerimize, çocuklarımızın geleceğinden duy­duğumuz kaygılarımıza aldırmadılar. Medya bu olayı olası se­çimlerin ardına gizledi, "özde ve sözde" deyişi ardına gizledi, biz yine gaflet uykusundaydık. Hükümet de üstüne almadı hiç. Sanki her şey güllük gülistanlıktı sanki ülkemiz, karakolumuz, Mehmedimiz güvendeydi.

Aslında bu oyunu bize 15 yıl önce de oynamışlardı, Irak'a harekât yapalım, diyen o zamanların genç binbaşısını, “tehdit Irak’ın kuzeyinde”, diyen binbaşısını dinlememiş, üstelik gülüp geçmişlerdi bugünkü zihniyetin artçıları. Onlar güldü, biz yüzlerce şehit verdik! Onlar güldü, ama biz ağladık!

Bugünün dünden farkı yok artık. Tehdit açık, tehdit yakın, tehdit ağır. Ama gene kimse üzerine almıyor, aldırış etmiyor, sanki bu vatan onların değil, sanki bu şehit evlatlarımız yabancıların çocukları…

Kim düşürüyor bizi bu hallere kim, aklınıza gelmiyor mu bu soruyu sormak?

ABD Yahuda’nın Jandarmasıdır!

Şimdi sözde harekât yaptırıyorlar Mehmetçiğe, hem de Amerikan ve Yahuda istihbaratıyla, yalan bunlar, bir oyun bu! Dağdakileri zorluyorlar Barzani'ye gitsin diye, PKK'nın yeni lideri Barzani artık! Dağdaysanız terörist, yerdeyseniz Peşmergesiniz artık, hem de Barzani'nin himayesinde! Bakın İmralı'da yatan bölücü başının kardeşine, Yahudi Barzanilerin Peşmerge ağalarından gelin getirip düğün yapıyordu düğün! Bir zamanların terörist başı şimdi Peşmerge damadı oldu, Yahuda medyası bunu ballandırarak aktarıyor!

“ABD Türkiye ile istihbaratı paylaşacakmış, PKK müşterek, düşmanmış, Başbakanın terörle mücadele kararlılığı kesintiye uğramayacakmış…” yalan tüm bunlar, palavra! Bakın bir hava harekâtlarına, haritayı elinize alın ve de yakından bakın, uçaklarımız nereyi bombalıyor: Hakurk ve Basyan! Neresi bunlar? Biri Şemdinli'nin hemen güneyi, diğeri de hemen batısı! Yani teröristler bize bir nefes kadar yakın ve üstelik kaçanı da yok, kimden cesaret alıyor bunlar?

12 Nisan'dan beri bunları buraya yerleştiren kim? Bunlara cüret veren kim, ücret veren kim? İsrail bu hıyanet ve cinayetlerin neresinde? Niye sorunların gerçek çözüm anahtarı olan bu soruları etkili, yetkili ve etiketli işbirlikçiler hiç tartışmazlar!

Artık bizim için hakikat şudur; ABD Irak'ı işgal etmiş ve parçalamıştır. Kuzeyde Kürt devleti kurulmuş ve Büyük Kürdistan'ın temelleri atılmıştır. Ayrılıkçı güçlerin yeni lideri Barzani olmaktadır. İsrail bu projenin arkasındadır. PKK'nın yerini (KCK, BDP güdümlü sivil) toplumsal olaylar alacak, demokrasi adına insan hakları adına vatanımız ve halkımız parçalanacaktır.

Sinan Çetin gibi nesebi belirsizler, hem de Büyük Millet Meclisinde: “Kendi çocuklarımızı, T.C. kimlik cüzdanı taşıyanları öldürüyoruz. Dışarıda kendi vatandaşıyla savaşan bir ülke görüntüsü veriyoruz” diyerek TSK’yı zalim, PKK’yı mazlum gösterebilme cesareti de buradan kaynaklanır. Çünkü Mason ve Yahudi Celal Bayar ve Adnan Menderes’in yaptırdıkları Meclis binası bile Yahuda sembollerini barındırmaktadır.

Evet, TBMM binasında çok sayıda Masonik simge yer almaktadır. Bunları tesadüf sanmak saflıktır.

Milli Gazeteden Mustafa Yılmaz “Dul Kadının Oğulları” kitabında; dönemin Meclis başkanı Abdulhalik Renda’nın ve gâvur mimarının Mason olduklarını belgeleriyle yazmıştır. Özellikle taban döşemelerindeki mermerlerde onlarca Masonik sembol bulunmaktadır.

PKK milisleri çaresiz halkımızı meydanlara salacak, Masonik medya demokratikleşme ve özgürlük davulları çalacak.. ABD ve AB PKK ile masaya oturun diye bastıracaktır!

Vakit hiç de geç değil, aklımızı başımıza alıp bu sinsi ve Siyonist girişimlere dikkatle bakarsak Irak Kuzeyinde kurulan Barzani Yahudi Kürt devletinin; bizim için bir sonun başlangıcı olacağını anlayacağız. İhanete göz yummak, demokrasi değil, insan hakkı değil; açılımlar hıyanet alçaklığının gizlenen adımlarıdır. Niye kimse görmek istemiyor? Böyle bir devletin Yahudi-Kürt devleti olacağından niye kimse söz etmek istemiyor? Elimizde bir Türk Cumhuriyeti kaldı 1923'lerin. Onu da savunmakta zorlanıyoruz bugün. Böyle gidersek eğer bir gün o da kalmayacak!

Bugünün dünden farkı yok değil, elbet var. Düşman artık sadece topla tüfekle saldırmıyor; ekonomik yönden işgal ediyor, yönetimi ele alıyor, Yahuda'nın operasyonları çok yönlü sürüyor.

Bugünün, Osmanlı’nın son döneminden farkı yok değil, elbet var. Kurtuluş savaşındaki gücümüzü oluşturan Müslüman Türk kimliğimize saldırıyorlar şimdi. Mehmetçiğe, Milli gücümüze, manevi değerlerimize dinamit koyuyorlar. Ve hepsi, Büyük İsrail İmparatorluğu hayali ve BOP hilesiyle Yahuda tarafından tertipleniyor. ABD ve AB ülkeleri de, PKK ve Barzani Peşmergeleri de, AKP ve Fetullah Gülen İşbirlikçileri de Yahudaya hizmet ediyor.

BOP Eşbaşkanları, Yahuda’nın uşaklarıdır.

Bugün farklı artık dünden, düşmanımızı bugün tanımak daha zor, çünkü içimizde, kimin Yahudanın uşağı olduğu anlaşılmıyor!

Büyük Orta Doğu Projesinin ardında İsrail bulunuyor. İsrail'in yürüttüğü bir savaştır bu; iki bin yıllık bir rüyanın günümüz tarihine atılmış ilk adımıdır, var ya da yok olmak arasında geçen bir ölüm kalım savaşı veriliyor. Bu toprakları Yahuda'ya altın tepsi içinde mi sunacağız? Kimse bilmiyor mu; gün gelecek ABD gidecek bu diyarlardan, geriye Yahuda Gücü ve AB siyaseti kalacak, bir de biz. Karar veriniz o zaman, mademki tetiği ilk çeken kazanıyor bu devir de, tetiği kim ilk çekecek, son harekât için bir adım ileri kim atacak? (Millilerle işbirlikçileri, Müslümanlarla Masonları, İsrail uşaklarıyla Türkiye sevdalılarını, halkımız ve stratejik kurumlarımız ne zaman biri birinden ayıracak?)

Irak'ın işgali bizim için hayati bir tehlikedir; hükümet ses çıkarmasa da siz bilmek zorundasınız. Yahuda'nın Filistin ve Kudüs'ü işgali tarihi bir tehdittir. Tayyip Bey hiç sesini çıkarmasa da siz bunun farkına varmalısınız. Barzani’nin Musul ve Kerkük'ü işgali de önemlidir, hiç sözü edilmese de, bu konular üzerinde kafa yormalısınız! Barzani'nin kuzey Irak'ta Kürt devleti kurması da Kıbrıs’taki Rumların AB üyesi bir devlet olması da, KKTC’nin İsrail üssü yapılma hazırlıkları da; Hazar etrafındaki Türk devletlerinin küresel emperyalizmin kölesi yapılma çalışmaları da bizim için önemli ve hayati konulardır. Hayati konular bunlar bizim için, geleceğimiz için, bekamız için hem de çok önemli konular, susmakla tehdit yok olmuyor, bilmelisiniz artık.

Bizi yönetenler kayıtsız, beyinleri bunalan toplum kesimleri kaygısız!? Marazlı medya, İsrail’e taraftar, Milli değerlerimize saygısız… Siyonist İsrail ve Yahuda’nın bu şeytan projesini bozacak tek güç var Ortadoğu’da, o da; Müslüman Türk ulusu ve Kahraman Türk ordusu, şimdi bunlar yaralanmaya çalışılıyor, hayâsız ve pervasız!

Tehdit açık ve yakın, kör gözler bile görür oldu artık. Eğer ki bir adım ileri atmak istesek, tarih tekerrür edecek ve müslüman Türk varlığını yok etmek isteyen Siyonist güdümlü Haçlı zihniyeti bin yıllık emelini gerçekleştirmek için hücuma kalkışacaktır.

Şimdi karar zamanı; ya yurdumuza, ordumuza ve Milli-manevi onurumuza sahip çıkacağız ya da bu toprakların yavaş yavaş elimizden çıkmasına engel olamayacağız.. Bu yok oluşu görmek istemiyorsak eğer, hala ayakta duran milli güçlerimizle kucaklaşıp kaynaşacağız. Gelecekten çocuklarımıza güçlü ve güvenli bir ülke bırakmak istiyorsak hemen dirilip, derlenip toparlanacağız, halkımızla, inancımızla barışıp doğrulacağız… Ve tarihin seyrini değiştirecek çok talihli bir adımla, Aziz Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış!” hedefini ve hayalini yani, ülkesindeki, bölgesindeki ve dünya genelindeki zulüm ve dengesizlikleri giderecek güçlü ve güvenilir Türkiye’yi yeniden kuracağız!.

Bir millet bağımsız yaşamıyorsa ölüm daha hayırlıdır!

Günümüz Türkiye’sinde yok edilmek istenen iki hedef vardır; biri Müslüman Türk unsuru, diğeri ise Türk ordusudur. Mehmetçik bizim ülkemizde hem Türk ulusunun hem de Türk ordusunun sembolüdür. Bu sembol Türk'ün varlığını, bağımsızlığını ve bekasını temsil eder.

Yüreğimizdeki yaralara derman olur umuduyla yazdım bu kitabı. Sizlere Mehmetçiği anlattım, kahramanlığını, cesaretini, bile bile ölüme gidişini Türk ulusu için, Türk yurdu için, Türk'ün ilelebet varlığı için. Bir avuç isimsiz kahramanın İran'daki PKK inlerini nasıl vurduğunu anlattım, onlarla gurur duymanız için. Buna ihtiyacımız var, Mehmetçiğin kahramanlık destanlarını duymaya her zamankinden çok ihtiyacımız var, geleceğe umutla bakabilmemiz için.

Son günlerde moda olan "anlık istihbarat, müşterek düşman" oyununun ardındaki gerçekleri anlattım. Bunun bir Yahuda oyunu olduğunu gözler önüne sermek istedim. Henüz vakit varken harekete geçmemiz gerektiğini, Türk ulusunun ve yurdunun bekası için bunun şart olduğunu anlattım.

Önemli olan yaşamaktır, ama huzurlu, onurlu ve de bağımsız olarak yaşamak, çocuklarımızın yarınlarından endişe duymadan yaşamak!

Mustafa Kemal'in Büyük Nutkunun ilk satırlarını bir hatırlayınız:

"Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Hâlbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.

Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!"

Esir olmak istemiyorsak eğer, bir adım ileri atacağız, vakit henüz geç değil...”[8]

Kozmik aramanın asıl hedefi orduyu hırpalamaktı!

Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Ankara seferberlik Bölge Başkanlığı’nda üst üste yapılan “kozmik” aramaların beş hedefi olduğu anlaşılmıştı:

1-    TSK’nın topyekûn savunma programlarının deşifre edilmesi

2-    TSK’nın Irak’ın kuzeyine yönelik planlarının ele geçirilmesi ve engellenmesi

3-    TSK komuta kademesi içinde güvensizlik oluşturup bir birine düşürülmesi

4-    Ordunun özgüveninin sarsılıp zedelenmesi

5-    TSK’nın itibarının sıfıra indirilmesi

Şamanist kafalı, İslam düşmanı, Haçlı Avrupa hayranı Nihal Atsız’ın evladı ve Star Yazarı Yağmur Atsız’a göre Türkiye’nin en büyük kamburu TSK imiş.. Ve mutlaka bertaraf edilip hizaya getirilmeliymiş:

Memleketin beş kamburu

Türkiye'nin bir 21. Yüzyıl ülkesi olabilmek için behemehal sırtındaki beş kamburdan kurtulması "elzem"dir: ASKERİYE, ADLİYE, MÜLKİYE, İLMİYE ve NEŞRİYE! Maksadım şu halleriyle devleti devlet olmaktan çıkarmış bulundukları bilincini yaratmak ve onların yük olmaktan çıkmasına katkıda bulunmak. Çünkü bu devlet yıkılırsa enkazın altında HEPİMİZ kalacağız.

ASKERİYE - TSK on yıllardır Avrupa'nın en tehlikeli vurucu gücüdür. Bu tehlike onun "caydırıcılığı"ndan değil nereye toslayacağının belli olmayışından ileri gelmektedir. Bu silahlı gücün muhtelif kademelerinde "Yeniçeri Rûhu" bütün canlılığıyla yaşamaktadır. 1876'dan bu yana uygulamalı veyâ planlama safhasında kalmak üzere on beş den fazla darbeden ve 41 senede (1877-1918) beş buçuk milyon kilometrekarelik bir imparatorluğun, yaklaşık üç milyon can kaybıyla 780.000 kilometrekareye düşmesinden sorumludur. Şiddetli bir disiplin problemiyle malûldür...”

İşte bu melun Yahuda’nın en büyük kuşkusu ve korkusu olan, bu yüzden bütün Milli Görüş partileri yasaklanan ve milli projeleri askıya alınan Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca, bu tarihi diriliş ve direniş için şunları haykırmaktadır:

“Cihatsız; izzet, hürriyet ve devlet olmayacaktır.

Cihat: Emribil maruf-Nehyi anil münker yapmaktır. Yani Hayrı emretmek ve yürütmek; Şerri yasaklamak ve ortadan kaldırmak için gerekli şartları, imkân ve iktidarı hazırlamaktır. Cihat Siyonist Yahudi Lobilerinin, ABD ve AB’nin sinsi ve gayri insani hedeflerini anlamak ve boşa çıkarmak üzere, bütün gücümüzle çalışmaktır.

Bu dönemde neden her zamankinden daha fazla çalışmamız şarttır?

Çünkü, İşbirlikçi iktidarın uyguladığı Haim Nahum doktrini ile Türkiye, İsrail'e vilayet yapılmaya uğraşılmaktadır. Allah Muhafaza, eğer buna engel olmazsak, ülkemiz parçalanacak, devletimiz dağılacak ve geleceğimiz kararacaktır.

Türkiye merkezli yeni ve adil bir medeniyetin kurulması, Yeniden büyük Türkiye ve Yeni bir dünya hedefine ulaşılması ve tüm insanlığın Siyonist emperyalizmin kıskacından kurtarılması için bu dönemde her zamankinden daha fazla çalışmamız lazımdır.

Yahudi Haham Haim Nahum’un milletimizi ve ülkemizi bitirme doktrini şu şeytani esaslara dayanır:

1-Türkleri aç bırakacağız

2- İşsiz ve güçsüz koymak için, sınaî ve zirai kalkınmasına engel olacağız

3- Borca esir edip kendimize mahkûm, mecbur ve muhtaç konuma sokacağız

4- Dininden uzaklaştıracağız; İslami şuurdan ve ahlaki onurdan koparacağız

5- Bölüp parçalayacak, birbirlerine düşman gruplara ayıracağız

6- Böldüklerimizi birbiriyle çarpıştıracağız

7- Böylece yumuşak lokma yapıp İsrail’e vilayet yapacağız

Siyonizmin alt kuruluşları ve İsrail’in gönüllü hizmetkârları olan Masonların haksız ve ahlaksız saplantıları!

“Psikoloji ve metafizik din etkisinden kurtuldu. İnsan ruhunun beyin kabuğunun özel fonksiyonu olduğu anlaşıldı ve saptandı. Maneviyat ve uhrevi hayat gerçek değildir.”

“Ruh bir gerçektir, bir realite (se'niyyet)dir. Onu, eşyayı görür gibi görmemiz gereklidir. Ruh, beyindeki özel hücrelerin fonksiyonundan oluşan bir şeydir.”

"Belirli beyin hücrelerinin özel fonksiyonu olan ruh, ölümden sonra kalıcı (ebedi), ölümsüz değildir."

"Masonluğun kabul ettiği bilim verisi ruh, bedenin ölmesiyle beraber ölür, yani ölmezlik vasfına haiz değildir. Masonluğun, “ruhun ölmezliği” gibi, henüz halledilmemiş, bir problemi, benimsemesine imkân görmüyoruz."[9]

Materyalistlerin görüşleri:

“Bilincimiz ve düşüncemiz, bize ne derece aşkın (transcendante) görünürse görünsün, maddesel, cisimsel bir varlık olan beyin ürününden başka bir şey değildir.”

"Ruh, maddenin yüksek bir ürününden başka bir şey değildir."

“Yaşamın diyalektik kavranışı bundan başka bir şey değildir. Ama bunu bir kez anlayan kişi için, ruhun ölümsüzlüğü ile ilgili bütün sözler değerini yitirir.[10]

Masonların Allah’ı ve Ahiret hayatını inkârı!

Masonların ahlâk anlayışını kendi eserlerinden inceleyelim:

"Cennet ve cehennem tasavvurunun telkin ettiği bencil ümit ve korku, ahlâkı ifsat etmektedir... Ümit ve korku ile yapılan iyilikte, faziletin nüvesi bulunabileceğini iddia etmek, bilgi ve akıldan nasip almamak demektir"[11]

Mason Dergisi'nden alınan bu izahta cennet ve cehennem inancı reddedilerek ahlâkın din ile birlikte bir anlam ve bütünlük teşkil etmediği savunulmaktadır. Masonlara göre ahlâklı olmak için dine ihtiyaç yoktur. Ahlâkın kaynağı olan din, onlara göre, ümit ve korku zorlamasını getirmektedir ve dindar bir kimsenin ahlâkında fazilet yoktur. Bunun aksini söyleyenler ise akılsız olmakla suçlanmaktadırlar. Buna benzer bir izaha Türk Mason Dergisi'nin başka bir sayısında rastlamaktayız:

"Ruhun ölmezliğine inanmak imgeye (hayale) kapılmaktır. Zaten ruhun ölmezliği bize gerekli değildir. Böyle bir inanç bizi ancak korku ve umut ahlâkına götürür."[12]

Burada aynı anlamda ruhun ölümlü olduğu savunulmaktadır. Ahlâk konusundaki mason düşünceleri ile piyasaya belli bir kesimin "cinsel ihtiyacını" karşılamak için sürülen ve gerçekte cemiyet ahlâkını ifsat eden bir dergideki izahlar tesadüf olamayacak derecede paralellik göstermektedir:

"Tamam, artık her şeyi biliyorsunuz. Ölümden sonra yaşam olabileceğini düşünmeyin, analığın kutsallığına kanmayın, cinselliği yasaklamayın."[13]

Bu derginin mensubu bulunduğu yayınevinin kurucusu masondur.

Bu sebeple, böyle bir dergi masonların ahlâk görüşlerini tabii ki tamamıyla yansıtmaktadır.

Masonların görüşlerine zıt olarak Allah (cc)'ın teklif ettiği şekilde din ahlakını yaşayanlar ise Mason Dergisi'nde şöyle nitelendirilmektedir:

“Ahlak kaidelerine gelince: Bu kaideleri yalnız din disiplini altında benimsemek için insanın fikirden yoksun olması, yani duygusuz ve cahil olması icap eder."[14]

Şimdi soralım: Siyonizmin ve küresel emperyalizmin kuklaları olan siyasi, askeri ve bürokrasi masonları; Türkiye’nin mi, yoksa ABD ve İsrail’in mi çıkarlarını kollayacaktır?

Din ahlâkına karşı açıkça yapılan bu saldırıların sebebi yine kendi izahlarından anlaşılmaktadır.

"Mistik elemanları kapsayan din, özellikle ahirette cennet vaadedegelmiştir. Önerdiği ahlâk evrimlere ayak uyduramamış ve dinin amaçladığı ahlâki huzur ve mutluluk gelişememiştir."[15]

Bir kere insanın biyolojik evrim geçirdiğine inanıldı mı artık ne din, ne din ahlakı uygulanabilir. Çünkü din ve önerdiği ahlak, evrim inancı ile bağdaşmamaktadır. Masonlara göre ahlak, günün şartlarına göre evrimlere, değişimlere uğramalıdır. Yani bugün ahlaksızlık olarak nitelendirilen bir olay yarın pekâlâ ahlaklılık olarak adlandırılabilir. Esas masonik gaye cemiyete bu görüşün çok tabii olduğunu kabul ettirmek, ahlaki değerlerin yitirilmesini çabuklaştırmaktır.

"Geri kalmış, hele Müslüman ülkelerde, dogmatik ahlak, erkeğe serbesti tanırken, dişiye el dokunulmazlık istemektedir. Namus telakkisi bu kadarla da kalmamış tek bir söz veya hareket iffete taarruz sayılmıştır."[16]

Görüldüğü gibi, Müslüman ülkelerin geri kalmalarına sebep, İslam ahlâkına sahip olmaları olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.

"Tek bir söz veya hareket iffete taarruz sayılmıştır." cümlesinden anlaşılmaktadır ki bir hanıma laf atılması veya hakarette bulunulması masonlar için gayet normal bir davranıştır. Üstelik namus telakkisini ön plana alan din ahlakı ise masonlarca kınanmaktadır.

Yüksek dereceli mason Cemil Sena'nın Mason Dergisindeki "özgür düşünceler" başlığı altında yaptığı izahlardan birinde, şu satırlara rastlanmaktadır:

“Köpek için kemiğin, domuz için dışkının çekici bir tadı olmasaydı, onlar bu maddelerle karınlarını doyurmak isterler miydi? Rezilliklerin her çeşidinden ayrı bir tat alan güçlü kişileri ayıplamayınız.”[17]

Her türlü rezilliğin ve sapıklığın hoş görülmesi yolundaki fikirleri, Üstad mason Cemil Sena ve diğer masonların ahlâk anlayışları ve buna bağlı olarak yaptıkları faaliyetleri hakkında yeterli bilgiyi vermektedir.

İnsanlar ahlâk kavramını, ancak batıl karışmamış hak bir dinden kaynaklanan davranış şekillerinde görebilirler ve öğrenebilirler. Dini reddeden, dolayısıyla din kaynaklı ahlâkı da kabul etmeyen bir görüş tarzı ise kişileri ahlâksızlığın en aşağı sınırlarına kadar ulaştırabilir, çünkü bu zihniyette, ahlâk dışı hareketlerin vicdani sorumluluğu ve ileride, bir muhasebesi söz konusu değildir. Nitekim Cemil Sena, loca üyelerine yönelik izahında, (tabi şahısların dine inançları 1. dereceden itibaren uygulanan evrimci eğitim ile ortadan kaldırılmakta, bkz. Din adamları) rezilliklerin her türlüsünü zevk almak için yapmayı meşru gibi göstermekte ve bunu çok ilginç örneklemelerle ifade etmektedir,, (köpek, domuz)

Kısacası yalanla oluşturulan "Dindar Masonluk" görüntüsünün kamuoyunu yanıltmayı amaçladığı ortadadır. Kendi dergilerindeki ifadelerinde "DİNSİZ" olduğu görülen masonluk kurumuna — Cemil Sena örneğinde olduğu gibi ahlâksızlığın en aşırı sınırlarına ulaşmayı amaçlayan ve topluma benimsetmeye uğraşan bir kurum da diyebiliriz.

Sion sözcüğü "Tanrı Krallığı" manasındadır ve vadedilmiş topraklarla Tevrat'taki üstün ırkla alâkalı ayetler Siyonizm fikrinin temellerini oluşturmaktadır.

“Saf altınla tartılan Sionun değerli oğulları,” (Yeremyanın Mersiyeleri Bab: 4 Ayet: 2 S:785)

“Ben dedim: Siz ilâhlarsınız Ve hepiniz Yüce Allah'ın oğullarısınız.

Kalk, ey Allah (ey oğullarım) yeryüzüne hükmet, Zira milletlerin hepsine sen varis olacaksın.” (Mezmur Bab: 82 Ayet: 6-8 S: 598)

“Çünkü sen Allahın Rabbe mukaddes bir kavimsin; Allahın Rab yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has kavim olmak üzere seni seçti.” (Tesniye Bab: 7 Ayet: 6 S: 184)

“Ancak Rab atalarından hoşnut oldu, onları sevdi ve onlardan sonra zürriyetlerini, sizi, bugün olduğu gibi bütün kavimlerin arasından seçti.” (Tesniye Bab: 10 Ayet: 15 S: 188)

“Allahın Rabbe mukaddes bir kavim olasın diye yarattığı bütün milletlerden medihte ve şöhrette, ve izzette seni üstün kılacaktır.” (Tesniye Bab: 26 Ayet: 19 S: 203)

“Bana bütün kavimlerden has kavim olacaksınız; çünkü bütün dünya benimdir; ve siz bana kâhinler melekûtu, ve mukaddes millet olacaksınız.” (Çıkış Bab: 19 Ayet: 5-6 S: 73)

Sakatlara bakışları

“Kimde kusur ve sakatlık bulunursa, o kişi "Allahının ekmeğini takdim etmek için yaklaşmasın. Çünkü kendisinde kusur olan hiç bir adam da hayır yoktur; kör, yahut topal, yahut yassı burun, yahut fazlalığı olan adam, yahut ayağı kırık, yahut eli kırık adam, yahut kambur, yahut cüce, yahut gözü kusurlu, yahut kel, yahut kabuklu, yahut husyesi ezilmiş.” (Levililer Bab: 21 Ayet: 5 S: 121)

Tevrat'a göre diğer milletlerin aşağılığı!?

Tevrat’ta Allah'ın seçtiği üstün bir ırk olarak bahsedilen İsrailoğullarının diğer milletlere karşı tavırları ve bu milletlerin değeri ile alâkalı ayetler:

“Hiç bir leş yemeyeceksiniz; onu yesin diye şehirlerde olan garibe verebilirsin; yahut yabancıya satabilirsin; çünkü sen Allahın Rabbe mukaddes bir kavimsin.” (Tesniye Bab: 14 Ayet: 21 S: 192)

“Ve senin malın olacak köleye ve cariyeye gelince, etrafınızda olan milletlerden, onlardan köle ve cariye satın alacaksınız. Ve aranızda oturan gariplerin de çocuklarından, onlardan ve diyarınızda doğmuş olup yanınızda bulunan işaretlerinden satın alacaksınız; ve sizin malınız olacaktır. Ve onları kendinizden sonra miras mülk olarak çocuklarınıza bırakacaksınız, daimî köleleriniz onlardan alacaksınız; fakat kardeşlerinize, İsrail oğullarına, birbirinize sertlikle efendilik etmeyeceksiniz.” (Levililer Bab: 25 Ayet: 44-45-46 S: 126)

“Ve kendilerini takdis etmek için onlarla kefaret edilmiş bu şeyleri yiyecekler; fakat bir yabancı onlardan yemeyecek; çünkü onlar mukaddestir.” (Çıkış Bab: 29 Ayet: 33 S: 84)

“Kızlarınızı onların oğullarına vermeyeceksiniz ve oğullarınıza ve kendinize onların kızlarından almayacaksınız.” (Nehemya Bab: 13 Ayet: 25 S: 491)

“Senin zürriyetin milletleri mülk edinecek,” (İşaya Bab: 54 Ayet: 5 S: 714)

Yahudilerin gözünde diğer milletlerin hayvandan daha aşağılık olduğu izah edilmektedir. Hezekiel 23. Bab ve 25. ayette Asurlular, Kildaniler ve Bâbil oğullan için-etleri eşek eti ve belleri aygır beli gibi-denilmektedir.

Yahudi, ırkçı-emperyalist bir din konumundadır.

Allah, günün birinde, bir görevli göndererek bütün haksızlıkların, baskıların ortadan kalktığı evrensel bir devlet kuracaktır. Bu devlet yeryüzünde biçimlenecek, somut bir nitelik taşıyacaktır. İnsanların kurdukları devletler geçicidir. ALLAHIN kuracağı devlet ise kalıcıdır, geneldir. Ancak bu tanrısal devlet de ALLAHIN sevgili ulusu olan Yahudi topluluğu içindir. Günümüzde de Yahudiler arasında yaygın olan bu inancı, Yahudi topluluğunu dağılmaktan, yok olmaktan kurtarmak için uydurmuşlardır.

Tevrat ayetleri

“İbranilerin Allahı Rab şöyle diyor:” (Çıkış Bab: 10 Ayet: 3 S: 63)

“İşte, şimdi bildim ki, bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail’de vardır:” (II. Krallar Bab: 5 Ayet: 15 S: 373)

“Bir Ammoni, yahut bir Moabi Allahın cemaatine girmeyecek; onlardan hiç biri, hatta onuncu nesle kadar, Rabbin cemaatine asla girmeyecektir.” (Tesniye Bab: 23 Ayet: 1-2-3 S: 200)

Muharref Tevrat ayetleri şunlardır:

“Levi oğulları, kahinler yaklaşacaklar; çünkü Allahın Rab kendisine hizmet etmek için, ve Rabbin ismiyle mübarek kılmak için onları seçti; ve her davada ve her döğüşte onların sözüne göre olacaktır.” (Tesniye Bab: 22 Ayet: 5 S: 198)

Hahama küstah davranan öldürülecek

“Ve her kim, Allahın Rabbe hizmet etmek üzere orada duran kâhini yahut hâkimi dinlemeyerek küstahlıkla davranırsa, o adam ölecektir...” (Tesniye Bab: 17. Ayet: 12 S: 194)

“Ona emrettiğin her şeyde kim senin emrine isyan eder, ve senin sözlerini dinlemezse öldürülecektir.” (Tesniye Bab: 17. Ayet: 18 S: 194)

“Ve kavimden gerek sığır, gerek koyun kurban edenlerden, kâhinleri hakkı şu olacaktır: 'Kâhine kol ve iki çene ve işkembe verilecektir. Kendi buğdayının, yeni şarabının ve zeytinyağının turfandasını ve koyunlarının yapağısının ilkini ona vereceksin. Çünkü kendisi ve oğulları daima Rabbin ismiyle hizmet etmek üzere dursunlar diye Allahın Rab bütün siptlarından onu seçti.” (Tesniye Bab: 18. Ayet 3-4-5 S: 195)

“Kefaret koçundan Ayrıca Rabbe ödenen suç karşılığında hahamın olacak. Ve İsrailoğullarının kahine (Hahama) takdim ettikleri bütün mukaddes şeylerin her kaldırma takdimesi hahamın olacaktır. Ve herkesin takdis ettiği şeyler hahamın olacaktır.” (Sayılar Bab: 5 Ayet 8-10 S: 137)   

“Ve hahamların kavimle olan âdeti şu idi: Bir kimse kurban arzettiği zaman, et haşlanırken hahamın hizmetçisi üç dişli çatalla gelirdi; Ve leğene, yahut kazana, laput tencereye daldırırdı; çatalın çıkardığı her şeyi Haham onunla alırdı. Oraya gelen bütün İsraillilere Şilo'da böyle yaparlardı. İç yağını yakmazdan evvel de hahamın hizmetçisi gelirdi, ve kurban eden adama derdi: Kahine kızartmalık et ver, çünkü senden haşlanmış et değil ancak çiğ alacaktır. Ve ona derdi, şimdi bana vereceksin; ve eğer vermezsen zorla alırım.” (I. Samuel Bab: 2 Ayet: 13-16 S: 273)

“Ve Yakub yalnız başına kaldı; ve seher sökünceye kadar, bir adam onunla güreşti. Ve onu yenmediğini görünce, uyluğunun başına dokundu, ve onunla güreşirken Yakub'un uyluk başı incindi. Ve dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor, Ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam. Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: artık sana Yakub değil ancak İsrail denilecek; çünkü Allah ile insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub sorup dedi: Rica ederim, adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. Ve Yakub o yerin adını Peniel koydu; çünkü Allahı yüz yüze gördüm, ve canım sağ kaldı, dedi.” (Tekvin Bab: 33 Ayet: 24-30 S: 33)

“Rabbin Yahuda ile de davası var, ve Yakub'u kendi yollarına göre cezalandıracak, ona işlerinde göre ödeyecek. Rahimde kardeşini topuğundan tuttu; ve erkeklik çağında Allah ile güreşti; "ve melekle güreşip yendi.” (Hoşea Bab: 12 Ayet: 2-4 S: 862)

Gizemli TALMUT nüshaları

BÂBİL TALMUTU: Bu Talmutun vücuda gelmesinde başlıca Amil Abba Acerha denilen şahıs olmuştur. Bu kitabın şayanı dikkat tarafı cümleler arasına sıkıştırılan birçok noktalar ve virgüllerdir ki Talmutu tetkik eden insanların zihinlerini alt üst eder. Bütün esrarlar bu noktalar ve virgüllerde gizlidir. Bu eserleri tetkik eden gayri Yahudi ilim adamları kitapta kasten yapılan imlâ ve cümle hatalarının birkaç türü mana ifade ettiğini ve bir maksat takip ettiğini keşfetmişlerdir.

"Çalışma, araştırma" anlamlarına gelen Talmud'un içerdiği konular, tarih, bakımından, MÖ. III. yy.'dan başlayıp M.S. V.yy. kadar sürer. Bundan sonra Talmud'a bir ekleme, bir açıklama yapılmamış Talmud, İbrani dilinde "töre, türe" anlamına gelen "tora" ("Tevrat" sözünün kökü de budur) değişmez bir yasa olarak kalmıştır.

Talmud iki ana bölümden oluşur. Biri Rabbi Yuda elinden çıkan "Mişna", öteki de "Gamera" (araştırma) adını taşır.

Aşağıda Talmud öğretilerinden bazılarını görmekteyiz.

“Para işlerinde "Yalan yere yemin" etmeye müsaade edilmiştir.” (Yoreh Deah 232 - 14 Hagag)

“Yahudi olmayanın malı, mülkü sahipsiz sayılır. Ona herkesten önce el koyan Yahudi, sahibi olur.” (Hoşem Hamişpat 158-5 Hagag)

"Bir Yahudi, bir Yahudi olmayanla bir iş yaparsa ve bir başka Yahudi, Yahudi olmayanı aldatmak, ölçüyü bozmak, malın ağırlığını veya sayısı azaltmak hususlarında yardım ederse, ikinci Yahudi'nin birinciye para karşılığında veya parasız yardım ettiği nazarı itibara alınmadan, elde edilen kârı iki Yahudi aralarında paylaşılacaklardır." (Hoşem Hamişpat 183-7 Hagag)

"Yahudi olmayan birinin kaybettiği şeyi bulan bir Yahudi ise, onu almaya haklıdır," (Hoşem Hamispat 266-1)

"Bir Yahudi bir Yahudi olmayana borçlu ise ve mal sahibi ölmüşse ve borçta hiçbir Yahudinin bilgisi yoksa, o zaman Yahudi ölen mal sahibinin varislerine bir şey ödemeğe mecbur değildir." (Hoşem Hamispat 283)

"Bir Yahudi olmayanın hatasından yararlanmak Yahudiye caizdir. Meselâ hesapta bir hata yapılmışsa veya onun unuttuğu bir ikrazın geri verilmesi söz konusu ise, Yahudi bunun farkına varmadığı cihetle "adına" karşı saygısız davranmış sayılmaz." (Hoşem Hamispat 348-2)

"Yahudi hiçbir Yahudi gümrük mültezimini asla aldatmamalıdır. Ama Yahudi olmayan bir gümrük mültezimini ve hatta bir kralı bile aldatabilir. Memlekette cari olan kanunlar bunu yasaklamış olsa bile! Bir Yahudi gümrük memuru ve bir Yahudi gümrük borçlusu, sebep olacakları ziyanın Yahudi olmayan devlet veznesine yatırılması gibi bir tehlikenin mevcut olmadığı hallerde, Yahudi olmayan memleket kanunlarını hiçe sayabilir." (Hoşem Hamispat 369 Sultan Aruh S. 117)

"Günah işlemeye müsaade vardır, yeter ki gizli olarak işlensin." "Yahudi maksat ve gayeleri uğruna işlenen bütün günahlar gizli olmak şartıyla mubahtır."

"Yahudi olmayanlara karşı daima riyakâr bir güler yüz gösteriniz. Fakat onların sulh yapılmaz birer düşman olduklarını asla unutmayınız."

"Yalnız Yahudi olanlara insan gözüyle bakılır. Yahudilerden gerisi sadece birer hayvandır."

"Allah dünyanın bütün servetini yalnız Yahudilere tahsis etmiştir. Bütün dünya serveti onlarındır."

"Bir şey çalmayınız, hırsızlık etmeyiniz, hakkındaki emir sadece Yahudilere karşıdır. Diğer milletlerin can ve malları helâldir."

"Yahudi şeriatı erkeklere-zinayı haram kılmıştır. Fakat bu yalnız Yahudi kadınları içindir. Yahudi olmayanların ırzı namusu helâldir."

"Siz, Yahudi olmayanlardan birini öldürmek suçu ile mahkemelerde bunu yeminle açıkça inkâr edebilirsiniz. Çünkü öldürülen bir hayvandır."

"insan, Allah korkusunda hilebazca hareket etmelidir."

"Her hususta aldatmaya cevaz vardır. Fakat hilenin anlaşılmaması için ustaca hareket etmek de şarttır. Bilhassa insan borçlu olunca onu ödemek için hile yapabilir.

"Bir Yahudi, hırsızlık mevzuu bahis olunca, yalan yere yemin edebilir. Bir vücut cezası mevzuu bahis olunca da yalan yere yemin etmesine cevaz vardır ki bunu Allah adını söyleyerek yapabilir."

"Yahudi kendinden olmayanın malını çalmak ve işini elinden almakla iyi bir şey yapmış sayılır."

"Bayram günlerinde Yahudi yiyeceğini hazırlarken, çorbasına köpeğin yiyebileceği bir şeyi katabilir. Ama Hıristiyanın yiyebileceği bir şeyi katması men edilmiştir."

"Bayramında Yahudi olmayan birine hediye vermek yasaktır. Yalnız, Yahudi olmayan Allaha inanmadığı veya serbest düşünceli olduğu takdirde iş değişir,"

"Bununla beraber, Yahudi olmayan birine sadaka verilebilir ve hastalan ziyaret edilebilir. Bu da sadece, onların Yahudileri kendilerinin iyi dostu sanmaları gerektiği zaman yapılır."

"Bir insana, Yahudi olmayan bir insana, ancak ona dost görünmek ve çatışmalardan kaçınmak için selâm verilir."

"Yahudi olmayana hoş görünmek gerektiği zaman, Yahudi mürâî olmalıdır ve ona: Seni seviyorum, demesi kendisine ancak şeref verir."

"Talmud okuyan aldatıcı olur."

"Abira'nın oğlu Haham Eliezer diyor ki: Bu dünyada bütün musibetler Yahudilerden gelir."

"Baraton'da deniliyor ki: Yahudi olmayanların tohumu hayvan tohumudur, Yahudi olmayanların çocukları, Yahudi asıllı aptallardan daha kötüdür. Yahudi olmayanların arasındaki evlenmeler damızlık aygırlarla kısrakların çiftleşmesinden farksızdır."

"Yahudi olmayanın mülkiyeti terkedilmiş bir nesneye benzer: Onun asıl sahibi, ilk el koyacak olan Yahudidir."

"Yahudi olmayanın kanını akıtmak, Allaha kurban sunmaktır."

"Bir Yahudi, sulh hâlinde bulunduğu bir Yahudi olmayanı bizzat öldürmek zorunda değildir. Bununla beraber, Yahudi olmayan birini ölümden kurtarması yasaktır, Yahudi olmayan suya düşmüş ve kurtarılması için bütün servetini de teklif etmiş olsa, şiddetli yasak değişmez.. Parası ile de olsa, bir Yahudi doktor bir Hıristiyanı iyileştirmez. Fakat böyle bir şeyin anlaşılıp kine sebep olabilmesi ihtimali belirince mesele değişir. Yahudilere karşı kin uyandırmanın önüne geçilmelidir."

"Bir Yahudi doktorun bir ilâcın iyileştirici veya öldürücü olduğunu anlamak için Yahudi olmayan biri üzerinde deneme yapmasına cevaz vardır. Bu gibi bir halde bir Yahudi çıkıp da, ilâçtan ölen Yahudi olmayanı kurtarmak istediği taktirde, bir Yahudinin onu öldürmesine cevaz vardır. Çünkü ilâç denenmesinden ölmek üzere olan yahudi olmayanı kurtarmak yasak edilmiştir."

"Haham Maimonides şöyle diyor:

İsrail'deki hainleri, İsa ve ona inanan gibilerini öldürüp çukurlara atmak doğru şeydir."

"Mesih'in gelişinden önce Hıristiyan dinsizliği bütün dünyaya yayılacak ve böylece insanlar köpekten farksız halde düşeceklerdir."

Talmud'da Mesih'in zuhur edeceği zamana dair birçok kehanet de yer almıştır.

"Bu Mesih, Yahudi olmayanları harp arabasının tekerlekleri altında çiğneyecektir. Büyük bir harp olacak ve bunda insanların üçte ikisi ölecektir. Galip Yahudiler, yedi yıl boyunca mağlûpların silâhlarını yakacaklardır. Mağlûplar Yahudilere boyun eğip onlara büyük hediye vereceklerdir. Fakat kral - Mesih Hıristiyanları kabul etmeyecek ve onlar famamiyle ortadan kalkacaklardır/Bütün milletlerin hazineleri Yahudilerin ellerine geçecek. Böylece zenginlikleri ölçüsüz bir hâle gelecektir.

Hıristiyanların ortadan kaldırılmasından sonra diğer milletlerin gözleri açılacaktır. Onlar da Yahudi olacak ve bütün dünya Yahudilerin eline geçecektir. Böylece artık dünyanın hiçbir noktasında Yahudi olmayan bulunmayacaktır."

"Haham Bathan diyor ki: Başı rahat olmak için yalan söylemek en iyi iştir. Yusuf'un kardeşleri yalan söyledi. Peygamber Samuel yalan söyledi, evet Allah da, o da bizzat yalan söyledi."

"Yahudiler Talmud'un emirlerine harfi harfine uydukları taktirde, Yahudi olmayan İşçi olmak zorunda kalırlar ve birbirlerini yerler."

Haham Eliezer diyor ki: "Ziraattan daha sefil bir iş yoktur," Haham ilâve ediyor: "Bir Yahudinin ticaret yapmak için yüz lirası varsa, her gün et yiyip şarap içebilir, sarayda oturabilir. Ama ziraata bin lira da koysa, sebze yiyecek, bir kulübede oturacak ve toprak üstünde uyuyacaktır.

"Dünya alış verişsiz olamaz: Yahudisiz olamaz. Hele Yahudisiz devam edemez."

"Yahudiler Filistin'e geldikleri zaman Efendimiz Allah, düşmanlarını korkutmak için bir vasıta bahşetti: dayanılmayacak kadar pis kokuyorlardı."

"Yahudiler ya üzerlerine basılıp yürünecek kadar küçük, yahut yıldızlara değecek kadar büyüktürler. Orta büyüklük yoktur."

"Prensiplerimizi, kaidelerimizi bizden olmayan birine haber vermek, bütün Yahudileri katledilmeleri için ihbar etmekle müsavidir. Bizden olmayanlar kendi haklarında yapılmasını öğrettiğimiz şeyleri haber alınca, bizi sürmekten geri kalmayacaklardır." (Talmud bölüm Hoşem hamişpat Yoreh deah)

Bu kaideler iki bin yıl boyunca, bir Hahamlar kalabalığı tarafından Yahudilerin terbiye edilmesinde kullanılmıştır.

Yahudi olmayanlar için inanılması zor olan Talmut muhtevasını doğruluğunu bugünkü İsrail'in Devlet Politikası ve Yahudi olmayanlara reva gördüğü gaddarlık yeteri kadar doğrulamaktadır.

Kabbala’nın barbar bakış açısı!

Yahudi mistisizminin kaynağı sayılan kabbala sözü İbrani dilinde "gelenek" anlamına gelen "kabbalah"tan türemiştir. Bu kavramın M.Ö. II.yy.'da ortaya çıktığı,. M.S. XI.yy.'da geniş bir alana yayıldığı görülür. Kabbala -Eski Ahid'e dayanan, onun gerçek anlamını araştırmayı konu edinen akımdır.

Kabbalah kitabında şöyle denmiştir:

"Yeryüzünde Tanrı, Yahudinin yüz hatlarında kendini aşikâr kılar" "Yahudi, Juda, Jevah veya Johavah, aynı varlıktır." "Yahudi yaşayan, şahıslaşmış Tanrıdır." "O dünyevileşmiş ulûhiyettir: Adam,"

"Diğer insanlar tamamıyla dünyevî, aşağı ırktandır. Onlar sadece Yahudilere hizmet etmek için yaşamaktadırlar Onlar küçük hayvanlardır."

"Hahamların sözlerini hor görenler ölüme müstahaktırlar."

"Hahamların sözlerini peygamberlerinkinden üstün tutmak gerekir,"

"Hahamların sözleri "canlı" Tanrının sözleridir."

"Dünya yüzünde Hahamların verdiği her karar, Allah için bir kanundur."

"Haham Jochanan diyor ki: "Hahamların hepsi de Allah olacak ve onlara Jehova denecektir."

Haham Abbuhu diyor ki: "Hahamlar Allah'ın hükümranlığına sahiptirler: Allah, onların isteklerini yerine getirmeye mecburdur."

"Sihirbazlık Efendimiz Tanrıyı gölgeleyebilecek kadar tehlikelidir. Bununla beraber, Haham Chanina bundan hiç çekinmedi: Ve bunun içindir ki o, Allah'tan çok daha büyüktü."

Talmut ve Kabbaladan alınmış kısımlarda Hahamların ne derece yüceltildiği ve Yahudi halkı üzerinde nasıl cebir kurdukları görülmektedir. Yahudi-den başka diğer bütün insanları hayvan olarak gördükleri için en akla gelmeyecek sapıklıkları onlar üzerinde deneyebilecekleri izah edilmektedir. Dünyanın her yerindeki Yahudiler düzenli olarak bu sapık kitaplardaki eğitimi almaktadırlar.

Kethuboth Talmutu: Bu Talmutun 198. sahifesine kadar Rabbi Dr. Smauel Daiches 198. Sabiteden sonra Dr. israel W. Slotki yazmışlardır. Londra'da 1936 yılında The Soncino Press tarafından basılmıştır.

Talmutların en müstehcen maddeleri bu kısımda bulunur. Cinsi münasebetler, zinalar ve fuhşa ait misaller buradadır, Elde mevcut İbrani dilinde yazılmış eski Kethubothlar bu mevzuuda zengin malûmatla doludur. Bu yazılar doktor Samuel Daicles ile doktor israel Slotki tarafından İbraniceden İngilizceye tercüme edilmiştir.

Şimdi de Kethuboth Talmutundan parçalara nakledelim;

"Bir Yahudi kızının bekâreti iki yüz akçe (zuz) değerindedir. Bu pazarlık edilerek peşin de ödenebilir."

"Bir çocukla, küçük bir kızla yahut karısı ile Makat yerinden temas edilen kimse bağırır ise ve bunu etraftan işitirlerse bu işi yapan şahsa bu çocukla yahut kızla bu işi yapmaması söylenir. Eğer kadın zevcesi ise bir müddet için bu şekilde hareket etmemesi bu işi yapan şahsa bildirilir." (Kethuboth Talmut-Bab 11.)                                                    

"Bütün cinsi işler akşam karanlığında yahut karanlık odada yapılmalıdır. Sebebi açık havada böyle bir şey yapılırsa herkes işini gücünü bırakıp manzarayı seyre koyulurlar daha fenası o adamlar çalışacak yerde çiftleşen insanları taklide kalkışırlar."

"Fırıncının ekmeği yanar üzümcünün üzümlerini Yahudi olmayanlar çalar, çanakçının çanağı elinden düşer kırılır, nöbetçinin gözü döner şehri düşman basar. Karanlıkta bu işi yapmanın başka bir faidesi de eğer bu cinsi teması Yahudi olmayan birisiyle yapıyorsanız bu gayri Yahudi kimseyi şahit olarak gösteremez hatta kendisi bile yüzünü iyi göremez."

"O adam ki kız kardeşi ile beraber yatıp kendilerini cinsi zevklere bırakırlar ve kız kardeşi bundan şikâyet etmez bunda bir günah ve kabahat yoktur. Fakat hemşiresi şikâyette bulunursa bu işi tekrarlamaması adama tebliğ edilir."

"O şahıs ki daha annesi yaşlı değildir ve babası ölmüştür ve annesi yabancı erkeklerin koynuna girmek istemez ve kendi oğlu ile yatmak ister ve keza oğlu da annesiyle yatmak isterse böyle bir vaziyette eğer bu işler zor kullanılmadan yapılıyorsa bize düşen bir vazife yoktur. Ta ki oğul evlenme yaşına gelip de başka bir kızla evlenmek isterse ve annesi buna mâni olmak isterse oğul hem kendi karısının cinsî arzularını hem de annesinin arzularını tatmin etmeli tâ ki validesi başka bir erkek buluncaya kadar."

Yebamoth Talmutu: Bu Talmut cinsî münasebetler, zinalar ve fuhşa ait misaller ihtiva etmektedir.

Kadınların birbirleriyle ve hayvanlarla yaptıkları şehvani münasebetlerden bahsedilir. Ve sonunda şöyle cümlelere rastlanır:

Yahudi bir dul kendisini tatmin için her türlü usullere başvurabilir. Bir kadın sebepler göstererek bir hayvan ile hayvani münasebetleri ilerletirse bunda münasebetsiz bir şey yoktur. Böyle işler ve zevklere kendisine verip de sonradan evlenmeyi düşünen bir kadını bir baş haham bile alabilir."

"Harikulade güzel bir kadın sıcaktan dolayı açık giyinmiş bir halde yeri silerken köyün maaruf köpeklerinden biri kapıda zuhur etmiş ve kadına arkadan tasallut etmiş kısa bir zaman sonra da bu kadına bir rahiple evlenmek için müsaade verilmiştir. Fakat para ile kendisini satan bir kadın para karşılığı müşterilere zevk vermek için bir köpekle cinsi münasebette bulunursa bu hareket başka türlü telâkki edilir"[18]

  • AVRUPA BİRLİĞİ, SİYONİZMİN BİR PLANIDIR

Siyonist Yahudi sermayesinin:

  1. a)Bütün Avrupa’yı kendi kontrolüne almak
  2. b)Haçlı Batıyı küresel sömürü çarkının bir aracı kılmak
  3. c)Milli duyarlı bağımsız oluşumlara ve başkaldırı odaklarına fırsat tanımamak
  4. d)Bütün devlet imkânlarını ve iktidarları tek çatı altında ve avucunda tutmak üzere kurduğu Avrupa Birliği: “Hıristiyan dayanışmasının, Komünizm ve İslam gibi düşman saldırılarına karşı ortak savunmanın sağlanması” gibi kılıflara sarılmıştır.

Siyonist Yahudilerin, bu şeytani amaçlarına ulaşmak ve muhtemel engelleri aşmak üzere Avrupa halklarını iyice yozlaştırması, milli ve insani duyarlılıktan uzaklaştırması lazımdı. İşte bu maksatla ve güdümündeki medya tahribatıyla:

1-    Ahlaken Dinsizleştirme

2-    Aklen densizleştirme programları sonucu Avrupa halkları uzaktan kumandalı robotlar halini almışlardır. Bunların sonucu bugün Batıda,

  • İnanç ve ahlak sıfırlanmış
  • Aile ve akrabalık bağları iyice zayıflamış
  • Eşcinsellik resmiyet kazanmış
  • Gayrı meşru doğum oranları yüzde yetmişlere varmış
  • Uyuşturucu kullanımı milyonları insanlıktan çıkarmış
  • Öz çocuklarına tecavüzcüler artmış
  • Hayvanları bile tiksindiren her türlü sapkın ilişkiler yaygınlaşmış ve Darwinizm amacına ulaşmıştır.

Bu ahlaki yozlaşmanın en yaygın olduğu kesimlerin başında ise Kilise kurumları ve sözde din adamları bulunmaktadır.

Vatikan pislikleri örtemiyor

Mevzu şudur, Katolik kiliselerinde ve kurumlarında çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar o derece artmıştır ki; artık piskoposlukların ve Vatikan'ın yoğun gayreti bile bu rezaleti kapatmaya yetmiyor.

İnsanları susturmak için milyarlarca dolar dağıtılıyor, imzalar alınıyor ve mağdur olmuş çocukların aileleri korkutuluyor. Fakat her yıl on binlerce çocuk Katolik kiliselerinde ve kurumlarında tecavüze uğruyor. Bu kurbanların yüzde 81'ini ise erkek çocuklar oluşturuyor. 2009 yılında yayınlanan başpiskoposluk raporlarında, ruhban sınıfının en az yüzde on beşinin çocuklara karşı sürekli olarak cinsel istismar suçu işlediği itiraf ediliyor.

Bunlar, şu anlama geliyor; Katolik kiliselerin dünya üzerinde 500.000 din görevlisi bulunuyor. En az yüzde on beşi, yani sayısı 75.000 civarındaki bir Katolik din görevlisi ordusu amirleri tarafından resmen cinsel sapık olarak tanıtılıyor. Ciddi Amerikan gazetelerine göre Katolik sistemde çocuklara karşı işlenen her 5000 tecavüz davasının ancak 150 tanesi mahkemelere intikal ettirilebiliyor. Gerisi ise el altından kapatılıyor. 2002 yılına kadar 4.392 yüksek dereceli Katolik din görevlisi aleyhinde 10.667 çocuk istismarı iddianamesi hazırlanıyor. Özellikle kiliselerin kontrolündeki eğitim kurumlarında yaşları 8 ila 17 arasındaki erkek çocukların yıllarca, sürekli olarak Katolik papazların ve rahibe kadınların istismarına maruz kaldığı açıklanıyor!

İşin diğer tarafı da şudur: Hapishanelerde binlerce mahkûm üzerinde yapılan ve uzun yıllar süren çalışmalar önemli sonuçlar ortaya koyuyor. Çok sayıda mahkûmun çocukluk yaşlarında Katolik kiliselerinde uğradıkları tecavüz vakaları saptanıyor.

2009 yılına kadar tecavüz davalarını kapatmak için piskoposluklar tarafından yalnızca ABD'de kurbanlara ve hukuk servislerine ödenen para, 2 milyar 600 milyon doları buluyor.

Başka bir örnek de İrlanda'dan. 2001 yılında Katolik kiliselerinde cinsel istismara maruz kalmış çocukların ailelerine 128 milyon Euro ödeniyor. Her halükarda bu suçların ancak yüzde 10'u ortaya çıkartılabiliyor. Toplumdan gelen baskılar artınca, 2008 yılında ABD'de altı milyon çocuk, kiliselerde maruz kalabilecekleri cinsel istismar konusunda eğitime alınıyor. Yani çocuk kiliseye gönderiliyor ama oradaki kadrolu ruhbanın tecavüz ihtimaline karşı önceden eğitimden geçiriliyor. Buna da din deniliyor ve Türkiye'de bu çirkeflik Katolik misyonerler tarafından AKP desteği ile propaganda yapabiliyor.

Ey müminler, AB’ye girmek için yarışın!..

AB'den sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'a bağlı AB Genel Sekreterliği (ABGS), birliğin Türkiye'ye sağlayacağı faydaları anlatmak için farklı projeleri hayata geçirmeye devam ediyor. AB'yi camide tanıtmak için harekete geçen ABGS, bu amaçla bir 'cuma hutbesi' taslağı da hazırlıyor.

Çalışmada AB'ye yönelik 'yanlış algılamaların giderilmesi' amaçlanıyor. Diyanet vize verirse, hutbenin rötuşları yapıldıktan sonra camilerde okunacağı söyleniyor.

Hutbenin ana fikrinde, İslam dininin Avrupa Birliği'ne karşı bir din olmadığı mesajı vurgulanıyor. Atatürk'ün, 'Muasır Medeniyet' idealine de vurgu yapılan taslak hutbede, AB'nin bu ideal yolunda önemli bir adım olduğu kaydedilerek, 'AB'nin gelecek nesillere fırsatlar sunacağı' belirtiliyor.

Hutbede Hazreti Muhammed'in, 'İlim, Çin'de bile olsa arayın' gibi hadislerine ve Kur'an-ı Kerim'in, evrensel değerleri yücelten 'Zümer' ve 'Bakara' surelerinden bölümlere de yer veriliyor.

Taslak hutbeden çarpıcı bölümler:

“Aziz müminler, yaratılmışların en seçkini olan insana büyük değer veren dinimiz, daha huzurlu bir hayatın arayışını öğütlemektedir... Avrupalılar, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, kıtaya barış ve istikrar getirmek üzere bir birlik oluşturma kararı vermişlerdir. Bugün yarım milyara yakın Avrupalı, Avrupa Birliği sayesinde daha huzurlu daha müreffeh bir yaşam sürmektedir. Hürriyet, akıl, bilim, eşitlik, insanlık onuru ve insan hakları gibi evrensel değerlere dayanan Avrupa Birliği bir Hıristiyan Birliği değildir. Avrupa Birliği ülkelerinde Hıristiyan nüfus çoğunluktadır; ama başka dine mensup insanlar da vardır. 18 milyon Müslüman yaşamaktadır. Avrupa'daki evrensel değerlerin hayata geçirilmesinde, İslam filozoflarının büyük katkısı olduğunu unutmayalım...”

Şu anlamlı fıkra her şeyi özetliyor!

Yıl 2050. AB Komisyonu Başkanı odasında otururken, yardımcısı içeriye giriyor:

- Efendim, Türkiye tüm isteklerimizi yerine getirdi. Onları AB'ye alacak mıyız?

AB Başkanı:

- Yok canım, henüz olmaz. Git, duyur, tüm Türkiye İngilizce konuşacak, Türkçe'yi bırakacak; Kürtçe kalabilir!

-Efendim onu 5 yıl önce yaptılar, hatırlamıyor musunuz?

- O zaman söyle Kıbrıs'tan çıkılacak!

- Efendim onu da 40 yıl önce verdiler zaten

- O zaman söyle (sözde) Ermeni soykırımı tanınacak!

- Efendim, sadece Ermeni değil, Pontus, Yunan, Bulgar, Rus, Ukrayna, Moldova soykırımını bile tanıdılar...

- Hımmm o zaman söyle, kokoreç yasaklanacak!

- Kokoreç yemeyi 2008'de bıraktılar

- İsa aşkına, ya ne bileyim? Kınayı yasaklayın, artık yakılmayacak!

- Beyefendi, onu da çoktan bıraktılar.

AB başkanı düşünüp, taşınır ve şu talimatı verir:

- Öyle ise girişimimiz şimdi amacına ulaşmıştır ve artık AB’ye gerek kalmamıştır. Bu nedenle dağıtın o zaman Avrupa Birliği'ni![19]

Rize diyanet Hizmet binasının cephesindeki HAÇ figürü hemşehrileri olarak sahip çıktıkları Recep Erdoğan AKP’sinin arka planının görüntüsüydü! Bu manzara AB’nin ve AKP’nin art niyetini açıkça ortaya koyuyor.

AB Müslüman Türkiye'yi kabul etmiyor!

Üstelik Tayyip Erdoğan zamanını boşa harcıyor. Yunanistan'ı krizden kurtarmak konusunda son derece katı bir tutum takınan Almanya başbakanı, Türkiye konusunda da bir U-dönüşü yapacak görünmüyor.

Merkel, savurgan Yunanistan'ın kendi paralarıyla kurtarılması ihtimali karşısında infiale kapılan vatandaşlarının, bir de tutup Türkiye'ye yönelik tavrını yumuşatması halinde infilak edeceğini biliyor. Türkiye konusunda yumuşarsa, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de benzer bir öfke patlamasıyla karşılaşacağa benziyor.

AB üyesi Kıbrıs'a limanlarını ve hava sahasını açmaması kendisine karşı çıkanlara kullanışlı bir taktik bahane sağlasa da, Türkiye'nin tam üyeliğine muhalefetin asıl nedenini Kıbrıs konusu olmadığını bilmemiz gerekiyor. Türkiye'nin siyasi reformlarını hızlandırması da Batıyı tatmin etmiyor. Asıl mesele Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olmasıdır, fakat bu dile getirilmiyor. Türkiye 72.5 milyonluk nüfusuyla AB'ye katılırsa Almanya'dan sonraki en büyük üye haline geliyor. Ülkenin hükümeti laik olsa da, tahminlere göre Müslüman nüfusun oranı yaklaşık yüzde 99’a ulaşıyor. Din Avrupa'nın geniş kesimlerinde eskisi gibi bir itici güç değil, fakat ezici çoğunluğu Müslüman bir ülkeyi içeri almanın kulübün karakterini ciddi biçimde değiştireceğine dair yaygın bir kanaat besleniyor.

Buna karşıt Siyonistlerin güdümündeki bir düşünce ekolü de var ki, bu kesim AB'nin Müslüman bir ülkeyi kucaklamasının olumlu etkiler yaratacağını savunuyor. Yani Müslüman Türkiye İslam Dünyasından koparılmak ve Haçlı potasında eritilmek isteniyor.

Türkiye; AB’nin Enerji Hattı ve can damarı oluyor

Gerçek şu ki, Türkiye AB’ye değil, AB Türkiye’ye muhtaç bulunuyor. Resul Serdar’ın dediği gibi:

“Amerikan'ın uluslararası siyaseti uzun süredir şu varsayım üzerine kuruludur: "Enerjiyi kontrol eden kıtayı, parayı kontrol eden dünyayı yönetir". Hâlihazırda Avrupa, kendi enerjisinin yarısından fazlasını Rusya'dan karşılıyor. Rusya'ya olan bu bağımlılık bir yandan Avrupa'nın küresel bir güç olarak var olmasını önlerken diğer taraftan Amerika'nın da Rusya'nın yeniden bir güç olarak yükselmesi karşısında zor durumda kalmasına yol açıyor. Avrupa, global bir güç olarak var olabilmek için hayat kaynağı sayılan enerjideki Rus tekelini kırmak zorundadır. Enerjiyi Rusya kontrol ettiğinden kıtayı, yani Avrupa ve Ön Asya'yı da rahatlıkla kontrol ediyor. Öte yandan ABD, yeni küresel ekonomik aktörlerin yükselmesi ile beraber global düzeyde parayı kontrol etmekte zorlandığı için dünya üzerindeki hegemonyasını artık sürdüremez duruma geliyor. Asya'daki Uzak Doğu ülkeleri, kaç zamandır Batı güdümünden çıkmayan ve Batı'ya karşı daha cüretkâr politikalar üretmekten bahsediyorlar. Çin bir yana, Japonya'da bile İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerika ile aralarına kesin bir mesafe koyacaklarını açıkça vaat eden bir parti ilk defa iktidar oldu. Bu gelişmeler, Türkiye'yi Batı açısından yeniden vazgeçilemez bir ülke haline getirdi. Rusya'nın enerji üzerindeki tekeli ancak Türkiye'nin Ortadoğu ve Orta Asya'dan Avrupa'ya taşınacak enerji hatlarının ana geçiş noktası olmasıyla aşılabilecek. Bu nedenle de Türkiye Avrupa açısından stabil bir ülke olmak zorunda. Bir ülkede kimi zaman neredeyse iç savaş düzeyindeki bir yoğunlukla devam eden bir çatışma varsa, güvenli bir enerji geçiş güzergâhı olarak kabul edilemez. Avrupa, şayet kendi enerji hattını güvenceye almak istiyorsa öncelikle Türkiye'deki çatışma ortamını bitirmek zorundadır. Tam da bu noktada ilk defa Avrupa, PKK'ya verdiği desteği çekmek ve onu tasfiye etmeye başlamıştır. (Bu tavır, PKK’nın siyasi temsilcisi olan BDP’ye meşruiyet kazandırmak amaçlıdır ve Türk halkına hoş görünüp AKP’nin işini kolaylaştırma hesaplıdır. Zaten Belçika’da tutuklanan PKK eşkıyaları Zübeyr Aydar ve Remzi Kartal 3 hafta sonra serbest bırakılmıştır) Türkiye'yi çok sevdiklerinden değil, ancak kendi enerji hatlarını güvence altına almak için terörün Türkiye'de bitirilmesi Avrupa ve Amerika açısından kaçınılmazdır. Rus enerji tekeline en büyük alternatif Nabucco Projesi'dir ki bu proje Orta Asya ve Ortadoğu'dan alınacak enerjinin 4 bin km uzunluktaki bir hat üzerinden Avrupa'ya taşınmasını öngörüyor. Boru hatlarının 1998 kilometresi ise Türkiye'den geçiyor ki, bu da bütün uzunluğun yarısı anlamına geliyor. Böyle bir durumda stabil ve güvenli olmayan bir Türkiye, Avrupa'nın enerji hatlarının da sürekli bir tehdit altında olması demektir. Öte yandan, Amerika kaç zamandır Irak'tan çekilmekten söz ediyor çünkü Irak Savaşı Amerikan ekonomisini ciddi bir çıkmaza sürüklemesinin yanı sıra Amerika'nın Afganistan'da da başı fena halde dertte. Ancak buradan çekildikten sonra Amerika boşalacak olan nüfuz alanını İran'ın doldurmasından korktuğu için bu boşluğu Türkiye'ye devretmek dışında başka bir seçeneğe sahip değil. Amerika'nın Ortadoğu'da boşaltacağı yerleri Amerikan çıkarlarını da çok sarsmayacak olan bir Türkiye'nin dolduracak olması, Türkiye'nin Amerika açısından da stabil ve güvenlik sorunlarını halletmiş bir ülke olmasını gerektiriyor. Öte yandan, Türkiye'de burjuvazi de uzun süreden beri Cumhuriyet'in ideolojik çerçevesinden kurtulmanın yollarını arıyor. Türkiye'de burjuvazi İngiltere'nin aksine, Almanya'dakine benzer bir biçimde bizzat devlet eliyle oluşturulduğundan varlığını devlete borçludur. Bu nedenle de açık bir muhalefet içine girerek İkinci Cumhuriyet'e meydan okuyamaz. Burjuvazi bir yandan küresel sermaye ile birleşmenin yollarını ararken bir yandan da var olmayı sürdürebilmek için öngörülebilirlik peşindedir. Çünkü para, öngörülebilir olmayan yerlerde kök salmak konusunda oldukça ürkektir. Sermaye, bir yere yerleşmek istiyorsa o yerin öngörülebilir olmasını ister. İç sorunlar, terör ve siyasal krizlerle boğuşan bir Türkiye, küresel ölçekte Türk burjuvazisinin rekabet gücünü baltalayacağından burjuvazi de yeni konseptlere ve yapısal dönüşümlere onay veriyor artık. Açıkça olmasa da örtük bir biçimde İkinci Cumhuriyet'in bazı paradigmalarının değişmesi gerektiğinden söz ediyor. Küresel sermaye de Türkiye'de yerleşmek derdinde ve yerli burjuvazinin bütün kaygıları küresel sermaye için de aynen geçerlidir. Buna ek olarak Türkiye'de tarihin de akış mantığına uygun olarak yeni bir sosyolojik yapı, siyaset ve kurumlardan beklentisi eskilerden hayli farklı olan yeni bir millet algısı artık ana siyasi akımın belirleyicisi olmak konumuna yükselmiştir ve bu sosyolojik yapı da İkinci Cumhuriyet'in ideal toplum modelinin oldukça demode kaldığını düşünüyor. Bütün bu bileşenler, en konsantre biçimiyle kendisini Açılım tartışmalarında dışa vuruyor.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'nin önünde yapmak zorunda olduğu yapısal değişiklikler, Birinci ve İkinci Cumhuriyet'in günah çetelesi üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Birinci Cumhuriyet'in kendisini Osmanlı'nın (daha doğrusu İttihat ve Terakki Masonlarının) günahları ve hataları üzerinden meşrulaştırmaya uğraştığı biliniyor. Bugün ise, Üçüncü Cumhuriyet kendisini öncekilerin günahları üzerinden kurmak yolunu tercih ediyor. Birinci ve İkinci Cumhuriyet Alevileri, Kürtleri, Ermenileri ve devletin resmi dini yorumuna aykırı düşen geniş bir kitle olan mütedeyyin Türkleri dışarıda bırakarak hatırı sayılır travmalar oluşturmuştu. Bugün, Üçüncü Cumhuriyet kendisini kurmaya çalışırken, Birinci ve İkinci Cumhuriyetin dışarıda bıraktığı bu unsurlara dayanarak onların yaşadıkları acılar üzerinden Birinci ve İkinci Cumhuriyet'i karalamak, geçersiz kılmak ve halk nezdindeki meşruiyetini kırmak zorunda kalıyor. Oysa ne Kürtler, ne Aleviler, ne Ermeniler, ne Romanlar ne de mağdur edilen mütedeyyin Türkler bu sürecin ana aktörleri sanılmamalıdır. Ana aktörler (Siyonist güçler ve işbirlikçiler), cumhuriyetin nereye doğru evrileceği ve Türkiye'nin bundan sonra nasıl bir ülke olacağı üzerinde derin bir kavgaya tutuşmuşken bu unsurlar sadece birer figüran konumundadır. Açıkçası, Birinci ve İkinci Cumhuriyet'in günah defterinin kabarıklığı, Üçüncü Cumhuriyet'i istemeye toplumu mecbur ve mahkûm bırakıyor.”[20] Yani Müslüman halkımız, bir nevi “Azrail gösterilip, kansere razı ediliyor.”

Cumhurbaşkanlığı himayesindeki Türk sezonunda Fransa’da Hz. Peygamberimize hakaret yapılıyor!

Fransa'da sözde Türk Sezonu etkinlikleri yapılmıştı. Orada Türkiye devletinin, Ankara Dışişleri Bakanlığı'nın verdiği paralarla; birtakım vakıfların, kuruluşların, oluşumların, Türkiye kültür ve sanat adamlarının katkılarıyla ve herkesin gözü önünde Peygamberimiz'e (Salat ve selam olsun ona) ağır hakaretler yağdırılmıştı. Fransa'da Yasemin Berkol Hanımefendi'nin gönderdiği yazıyı aynen aşağıda okuyacaksınız. (Tekfen ve "Fevziye Okulları" Vakfı böyle bir şeyi nasıl yapmıştır?)

"8 Ekim 2009 Perşembe günü saat: 12.30'da Paris Petit Palais adlı güzel sanatlar müzesinde bir konser verilmişti.

Bu, Fransa'da Türk Sezonu kapsamında yürütülen ve Tekfen ve Fevziye Okulları Vakfı tarafından desteklenen bir etkinlikti.

Türk ve Fransız müzisyenlerin katıldığı bu konserde Peygamberimize "Ağır hakaret ve küfür edildi", ben bir Müslüman olarak bu denli hakaretten üzüntü duydum ve salondaki Türk izleyicilerden de tepki gelmemesi beni daha da hırslandırdı.

Aşağıda Fransızca ve Türkçe tercümesini yazdığım bu şiir barok müzik bestesiyle bir soprano tarafından İtalyanca okundu ancak Fransızca tercümesi el broşüründe izleyicilere sunuldu ve bol bol alkışlandı.

"....... Ah que soit maudit l'Arabe Mohamet et son successeur Ali, que le sol recouvre la Mecque, que tombe sens dessous-dessous Medinet al-nabî........."

"Ah Arab Muhammed'e ve onun halifesi Ali'e lânet olsun, Mekke'yi toprak örtsün, Nebînin şehri Medine'nin altı üstüne dönsün..." Avrupalıların her fırsatta Müslümanlara hakaret ettiği biliniyor ama bizzat Türk kültür ve sanat adamlarının yönetiminde, Türk vakıflarının ve Dışişlerinin parasıyla düzenlenen bu etkinlikler arasındaki hakaretler AB’cilerin ve AKP’lilerin nihai hedeflerini gözler önüne sermekteydi.

Evet dinleyip kalben tasdik edeni ve söylenenlerin anlamını bilerek alkışlayanı dinden çıkaran ve tabi başta Türk milleti olmak üzere bütün İslâm âlemine hakaret niteliği taşıyan böyle bir cüret "gözden kaçan" bir hata olamazdı, çünkü elde söylenen sözlerin ne anlama geldiğini ifade eden tercüme bir metin vardı.

Bu işler organizeli yapılmaktaydı.

Bir öğretim üyesi çıkıp "Keşke bu millet Hıristiyan olsaydı" diye anırırdı, emekli bir general tutar İstiklâl Marşımızın, "Hakkı'dır Hakk'a tapan milletimin istiklâl" mısralarındaki 'Hakk'tan rahatsızlık duyardı...

'Amacımız iyi insan yetiştirmek" sloganı ile yola çıkan, Masonik ve Sabataist bir Vakıf da tutar Hz. Muhammed Aleyhisselama hakaret eden bir organizasyonu destekler ve alkış tutardı.

İnsana "Size göre iyi insan Hz. Muhammed'e hakaret eden İnsan mıdır" diye sormazlar mı?

Çok bekledik; Ne Milli Eğitim Bakanlığından, Ne Kültür Bakanlığından, Ne Başbakanlıktan, Ne Dışişleri Bakanlığından tıs bile çıkmamıştı.

Koluna başörtülü eşini takıp üniversite kapılarına dayanan ve sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olan Sayın Abdullah Gül, bile “Haksızlıklar ve ahlaksızlıklar karşısında susan” sağırları oynamıştı. Oysa bu organizasyon kendi himayelerinde yapılmıştı.

AB’nin Dicle-Fırat’ın sularına 'denetim' dayatması gerçekleşiyor.

Avrupa Birliği Zirvesi 10-11 Aralık günlerinde toplanıyor. Zirve'de, Türkiye ile görüşmelerde “çevre” başlığı açılıyor. “Çevre” başlığındaki müzakerelerin tamamlanmasının ardından Türkiye, Dicle-Fırat havzasının yönetimi konusunda AB'ye doğrudan müdahale hakkı tanıdığını taahhüt ediyor.

Havza Avrupa için neden önemli sayılıyor?

Dicle Fırat havzasının Avrupa için neden bu kadar önem taşıdığını gösteren olgular şöyle:

Bu havzanın kuzeyinde yoğun olarak Kürtler, güneyinde ise Araplar yaşıyor. Havza, dünya çapında devam etmekte olan hegemonya kavgasının yoğunlaştığı alanların başında geliyor. Kavganın esas nedeni, dünya petrol rezervlerinin yüzde 15'inin bu havzada bulunmasıdır. Önümüzdeki süreçte bölge, petrolden sonra, bu sefer de sudan nedenle, gene güç peşinde koşan hegemonyacı devletlerin ilgi merkezi olmaya devam edecek.

Petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtların yerini su, rüzgâr ve güneş gibi doğal kaynaklar alacak. Artan nüfus, iklimdeki değişiklikler, dünyanın giderek ısınması, artan çölleşme, kullanılabilir temiz kaynakların hızla azalması gibi nedenlerle su her geçen gün daha kıymetli bir “meta” haline geliyor. Uzmanlar, Avrupa Birliği’nin bu nedenle bölgede etkinliğini artırmaya çalıştığını söylüyor.

A. Gül: “Barış suyu projesini canlandıralım” diyor!

Ürdün'e giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Turgut Özal’ın 1986 yılında gündeme getirdiği Barış Suyu Projesi'ni canlandırmayı yeniden gündeme taşıyordu. Barış Suyu Projesi, İsrail'in su ihtiyacının karşılanacak olması gerekçesiyle yoğun eleştirilere konu olmuştu. Gül, 2 Aralık'ta Ürdün'de katıldığı bir içme suyu açılış töreninde Barış Suyu Projesi’nin canlandırılması gerektiğini savunarak, "Akdeniz'e boşalan nehirlerimizin bugünkü modern sistemlerle bu bölgeye taşınması ve bölgeye faydalı olması mümkündür" diyordu.

Abdullah Gül’ün: "Bir zamanlar çok önem verdiğimiz ama daha sonra rafa kaldırılan bir projeyi de tekrar canlandırmak gerektiği kanaatindeyim. Bunu dün Sayın Kral ve Sayın Başbakan ile de paylaştım. Bizim, 'Barış Suyu Projesi' dediğimiz ve Türkiye'nin Akdeniz'e boşalan nehirleriyle ilgili projeler bunlar. Akdeniz'e boşalan nehirlerimizin, bugünkü modern, sistemlerle bu bölgeye taşınması ve bunların bölgeye faydalı olması mümkündür diye inanıyoruz. Bunlarla ilgili ilk fizibilite çalışmaları yapıldığında bunun mümkün olduğunu gördük” sözleri kafa karıştırıyordu.

Dicle – Fırat sularında tehlike kapıya dayanmış bulunuyor

İşte, bu günlerde öyle gelişmeler yaşanıyor ki bunların topluma anlatılabilmesi için artık "çanların çalması" yetmiyor, "tehlike toplarının atılması" gerekiyor. GAP bölgesinin durumu ve Dicle-Fırat sularının durumu tam bu tarife uyan bir konuma girmiş bulunuyor.

Brüksel kaynaklı AB konulu haber tam bu tip bir olayı gözler önüne seriyordu: "Türkiye, AB müzakerelerinde "Çevre" başlığının açılması karşılığında, Fırat ve Dicle havzasını ortak yönetmeyi müzakere etme konusunu kapanış kriteri olarak kabul etti."

Kısacası 6 Ekim 2004 tarihinde AB Türkiye ilerleme raporu içine yerleştirilen ve o zaman bazı kesimlerden büyük tepki çeken, ama halkın çoğundan gizlenen bu durum, beş sene sessizce bekletildikten sonra tekrar gündeme getiriliyor. Hem de sanki Türkiye'ye bir lütuf yapılıyormuş havası içinde aktarılıyor.

Şimdi normal olarak açılması icap eden fasıllardan biri olan "çevre" faslı, Türkiye’den bir talep karşılığı açılacak, bu normal bir olay mıdır? HAYIR! Burada resmen Türkiye'ye şantaj uygulanmaktadır.

2004 raporunda bu GAP suları idaresine ortak olma konusu yazılmış mıydı? EVET! Hiç bir mantıki veya hukuki tabanı ve gerekçesi olmamasına rağmen AB bunu yazmıştı. Türk Hükümeti olayı hiçbir zaman tam ve sert bir şekilde protesto etmemişti. Olay boşlukta ve cevapsız bırakılmıştı.

Raporun tamamı tercüme edilmiş miydi? HAYIR. Bu 273 sayfalık rapor yıllarca doğru ve tam bir şekilde Türkçe'ye çevrilip, milletvekillerinin ve diğer yetkililerin önüne konmadığı için, 2009 yılına gelindiğinde Türkiye böyle bir "oldu-bitti" ile karşı karşıya kalmıştır. Haklı olduğu bir konuda ama haksız bir konuma sokularak ve eli çok zayıf olarak müzakerelere girmeye zorlanmaktadır.

Tehlike çanları çalıyor ve zaman daralıyor

Yabancılar, Türkiye'yi fazlası ile övmeye başladılar mı, dikkat! Mutlaka bir tehlike yaklaşmaktadır. Son aylarda pek iltifatkâr olmaya başlayan AB'nin bizzat yaptığı hareketler izlenecek olursa, bunların söylemlerle tam zıt bir istikamette olduğu rahatça görülebilir.

AB müzakerecileri Türkiye’de oldukça sık değiştiğinden ve nedense AB müzakerelerinin işleyişi tam olarak ciddiye alınmadığı ve tam anlaşılamadığından olsa gerek, bu toplantılarda verilen tavizler veya tartışmaya açılan konular ve şartlar Türkiye'nin varlığını, bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit eder duruma gelmiş bulunmaktadır.

Burada yapılan hataların kalıcı hatalar olduğu acaba anlaşılamamış mıdır? Yoksa AB'nin hala eski "Sevr kafası ile" sürekli Türkiye'den bir şeyler kopartmak ve "Türkiye'yi yola getirmek" havasında olduğu anlaşılamamış mıdır?

Tümü ile Türk parası ve Türk mühendis ve ustaları tarafından yapılan 22 baraj ve GAP projesinin tümü bugün tehdit altındadır. AB, açıkça bu suları kontrolde hakkının olması gerektiğini savunmaktadır. Türkiye’den hiç bir ses "NEDEN?" diye sormamaktadır.

AB sanki Türkiye'ye bir lütuf yapıyormuşçasına bu konuyu tartışma imtiyazını talep etmektedir! Nedense de Türkiye, bu konu neden AB'nin hakkı olsun veya neden AB, "İsrail ve komşularının eşit su hakkının korunması" konusunda kendisini sorumlu hissetsin? Veya neden bu Türkiye'nin AB'ye üye olma çabaları arasına yerleştirilsin? Diye sormamaktadır.

Sular, Türkiye'nin, barajlar ve sulama sistemleri, Türkiye’nin ama buradan gelen zenginliğin PAYLAŞIM VE KONTROL EDİLMESİNİ isteyenler, Avrupalılar ve onların destek olduğu diğer gruplar.

Su denince mutlaka işin içine İsrail giriyor ve bu sefer AB'yi arkasına alarak Türk sularından hak talep edecek bir konumu oluşturmaya çalışıyor.

Herkes bir şey talep edebilir, ama Türk insanına ve idarecisine düşen şey, her şeyden önce Türkiye'nin çıkarlarını, stratejik kazançlarını, bütünlüğünü ve güvenliğini düşünmektir. Eğer, "Çevre" faslı, bu kapanış şartı ile başlatılacak ise, daha açılmadan kapatılması çok daha isabetli olur.

  • Türkiye tüm barajları, sulama sistemlerini hiç bir yardım, destek veya kredi olmadan kendi güçü ve gayreti ile yapmıştır.
  • Türkiye zaten Suriye ve Irak ile bir su rejimine sahiptir ve her yıl bu hava durumuna ve ihtiyaçlara göre ayarlanmaktadır.
  • Türkiye zaten İsrail'e su vereceğini söylemiştir. Satış konuşmaları yapılmış ama İsrail istenilen fiyatı kırmaya çalışmıştır. Boru ile yollama hazırlıkları ve pazarlıkları son aşamaya varmıştır.
  • O halde İsrail'in dolaylı yollardan giderek, AB ülkelerini arkasına alarak, adeta Türk sularında "tabii bir hak" iddia ederek bunu gerçekleştirmeye çalışması hiç de uygun olmayan bir siyasi davranıştır.
  • Ama asıl soru, Türk yöneticilerinin neden her şeye, peki deyip, olayların arka perdesini ve daha önceki gelişmeleri incelemeden gözü kapalı müzakerelere razı olmalarıdır.
  • Yoksa burada atlanılan husus daha başka mıdır? Belki de yöneticiler olayın farkında olmadan veya "hata" ile tepkisiz kalmaktadır. Belki bütün bunlar (tavizler, rıza göstermeler, alttan almalar) bilerek yapılan olaylardır. Belki iktidara taşınmak için verilen başka sözlerin karşılığıdır. Belki, dayatılan bir mecburiyet vardır. O zaman da bunların neler olduğunu bilmek herkesin hakkıdır” diye haykıran Milli Görüşçülerin sesi ne zaman duyulacaktır?

 


[1] Bak: Mustafa Özcan / Milli Gazete / 11 04 2009

[2] Milli Gazete / 03 08 2009 / Yunus Emre Tozal

[3] Kulis Ankara / Milli Gazete

[4] Yahuda: Hz. Yakup'un dört oğlundan biri. Hz. İshak'ın oğlu Hz. Yakup Harran'da Lea ile evlendi. Dört oğlu oldu: Ruben, Şimon, Levi ve Yahuda.. Bkz: Eski Ahit(Tekvin).

[5] Yahuda Gücü: Hz. Yakup oğlu Yahudaya şöyle seslenir: “Ey Yahuda, kardeşlerin seni övüp saygı duyacak, elin düşmanlarının ensesinde olacak, herkes önünde eğilip hizmetkâr olacak. Yahuda bir aslan yavrusudur, oğlum benim, avından dönüp yere çömelir, aslan gibi yatarsın. Kim onu uyandırmaya cesaret edebilir? Sahibi gelinceye kadar krallık asası elinden çıkmayacak!" dedi. Eski Ahit, bölüm 49.

[6] Genel Kurmay Başkanlığının 18 Ocak 2008 günlü basın açıklaması.

[7] Genel Kurmay Başkanlığının 12 Nisan 2007 günlü basın açıklaması.

[8] Son Harekat Kod Adı: Yahuda Sh: 13-21)

[9] [Dr. Selami Işındağ - Masonik Diyalog (Akasya Tekemmül Mahfili Yayınları) Ekin Matbaası, İst. 1964]

[10] [F. Engels, Doğanın Diyalektiği, Sf: 376]

[11] [Türk Mason Dergisi-Temmuz 1966-S:63, Sf: 3289]

[12] [Mason Dergisi-Ocak 1975-S:18, Sf: 8]

[13] [Bravo - Ağustos 1984]

[14] [Türk Mason Dergisi -Ekim 1961 - S.44. Sf:2358]

[15] [Mason Dergisi-Temmuz 1974-S:16 Sf: 38]

[16] [Mason Dergisi - Haziran 1972 -S: 85/8]

[17][Mason Dergisi - Sayı 29, Sayfa 20]

[18] Yebamoth Talmutu - 56 a - 59 b

[19] 24 Mart Kulis Ankara

[20] 25 Mart 2005 / Milli Gazete

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 14345

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR