Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

KRİPTO YAHUDİLER VE PAKRADUNİLER
PDF Yazdır
Kitap Kabı KRİPTO YAHUDİLER VE PAKRADUNİLER
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Tıklanma: 3030
Kullanıcı Oyları:  / 4
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Birçok internet sitesinde yıllardır yayınlandığı ve hiç kimsenin yalanlama ihtiyacı duymadığı, “Sabataist Müslüman görünümlü gizli Yahudi”leri, tekrar gündeme getirmek, asılsız iddia ve iftiralar varsa, ilgililere bunları düzeltme imkanı vermek; ve şahısları deşifre edip hedef göstermek gibi bayağı ve aşağı bir fesatlıktan uzak; ülkemizin, devletimizin ve milletimizin muhatap olduğu bir tehdide dikkat çekmek üzere bu konuya değinmeyi münasip gördük.

         …

Hz. Musa’ya inen Tevrat'ın bazı bölümlerini tahrif eden (bozan) ve kendi elleriyle yazdıkları yalan-yanlış şeyleri "Allah kelamıdır" diye insanları aldatan ve bütün bunları dünyalık makam ve menfaat karşılığı yapan (Bakara-79) bazı sapık Yahudilerin, New Age gibi Hıristiyan tarikatlarını da yanlarına alarak "bütün dünyaya hakim olma ve İsrail imparatorluğunu kurma "hevesine ve siyasetine SİYONİZM denilmektedir.

Ancak, yeryüzündeki Yahudilerin hepsi Siyonist değildir. İnsaf ve itidal ehli Yahudilerin de bulunduğu ve bunların Siyonist düşünceye karşı olduğu da bir gerçektir. Öyle ise Yahudileri ikiye ayırmamız gerekmektedir.

1  - Siyonist Yahudiler

2  - Samimi Yahudiler

 

 


 

ÖNSÖZ:

TARİH BİLİNCİ VE SİYONİZM GERÇEĞİ

 

 

Tarih, bir toplumun ortak bilincidir. Kendi tarihine yabancı olan, hatta utanıp ondan kurtulmaya çalışan bir toplum, millet olma özelliğini ve geleceğe yön verme ümit ve yeteneğini yitirmiş demektir. Siyonizm gerçeğini bilmeden yakın tarihimizi ve günümüzün problemlerini doğru değerlendirmek ve çözüm üretmek mümkün değildir. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri tarihsizlikten kavrulurken bizim toplumumuzun kendi tarihine yabancılığı, hatta düşmanlığı ise hala sürmektedir. Ne var ki dönmelerin güdümündeki basın yayın üzerine düşeni yapmıyor, ve yakın tarih üstümüze devriliyor.

Osmanlı döneminde ilk Celali İsyanları'nın temeli neydi? Şii inancını aşılamak suretiyle devletimizi yıkmak isteyenlerle ona karşı çıkma gayreti gösteren halk yığınları birbirine girmemiş miydi?

Bu ve benzer hadiselerin hepsini tek tek incelediğimizde, karşımıza çıkacak olanların hemen hepsi sinsi ve siyonist Yahudi fitneleriydi. Bu Yahudi zihniyeti; hem devlet ve medeniyetlerin kurulup gelişmesinde etkin tol oynayabilen bir yeteneğe sahipti; hem de toplumları ve kurumlşarı içten kemirip çürütmeye müsait bir karakter arzetmekteydi. İnsani ve vicdani özelliklerini yitirmeyen ve hıyanete yönelmeyen Yahudilere elbette bir şey şöylenemezdi ve her türlü haklarına saygı gösterilmeliydi. Ama sinsi ve Siyonist hesaplı sabataist kesimi de tanımak ve tahribatlarına karşı tedbirli olmak gerekirdi.

Günümüzdeki bozguncu öğrenci olaylarının, sağ sol çatışmalarının Kürt-Türk ayrışmasının, Laik-dindar kamplaşmasının aynı dürtülerle ve aynı hain güçlerlce kışkırtıldığı bir gerçekti. 12 Eylül öncesi öz be öz evlatlarımızı bize yani birbirlerimize düşman edenler, onlar değil miydi? Bunları bilmek için kâhin olmak ya da istihbaratta çalışmak gerekmez; açıktan oynanan oyunları sezmek için biraz feraset yeterliydi.

İsyanlarıyla meşhur Şeyh Bedreddin’in kimliğini araştıranlar Yahudi dönmeliğini görecektir. Bu kişi müttaki bir İslam alimi geçinen Mısır’da ders görmüş birisiydi.

Evet, ama İslam adına İslam’ı yozlaştırmak, Osmanlı’yı ve Müslüman halkımızı içten yıkmakla görevliydi.

Osmanlı tarihinin hemen en önceki ayaklanması olan Simavnalı Şeyh Bedreddin’in İsyanı’ndan başka, cumhuriyetten sonraki din istismarcıları ve isyancıları da Şeyh Bedreddin’in izinde yürümüşlerdir. Yani dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin aynı tertip ve tahribatlarının süre gelmesidir.

Bu Yahudi dönmeliğini icat eden Sabatay Sevi'yi (Şaptay Tsvi) çok iyi tanımamız gerekir. Bu şahıs Kudüs'e gidip iki yıl hahamlık eğitimi görerek İzmir’e döndükten sonra Türkiye'deki İsraillileri Mesihlik iddiasıyla söz birliğine getirmiş, Müslüman Türkleri nasıl şaşırtacağı hakkında plânlar tertiplemiştir. "Esas adı "Veled Mordohay"dır. Yeniçerilerden bile elde ettiği adamlar olduğu bilinmektedir.

1670'lerden sonra yakalanmış, ama sarayda ifadesi alınırken, Sultanın hekim başı ve tercümanlığını yapan, saray adı Hayatizade Mustafa efendi (esas adı Levin Warner) olan ve Sabatay Sevinin akrabası bulunan kişi İspanyolca kulağına fısıldayarak “Müslüman olursan kurtulursun” demiş ve Sevi zahiren Müslümanlığı seçmiştir. Üstelik 150 akçe aylık bağlanarak taltif edilmiştir.

Ve sözde Müslüman olan Sevi Mehmed Aziz Efendi adını alıyor. Oradan dindar bir derviş ve davetçi olarak çıkıyor, yine eski hıyanetine devam ediyor. Sonra da Arnavutluk'a sürülüyor. Ardından Selanik'e gelip yerleşen Sevi, burada gizli teşkilât kuruyor. Onun şeytani adımlarını izleyen adamları daha sonraları Selanik’te dönme Cavit, Avukat Salem, Karasso gibi elebaşları yetiştiriyor. Bir yandan da Fransa’yla, İngiltere’yle, gizli misyon örgütleriyle el birliği yaparak sabataist ve Siyonist İttihat-Terakki kuruluyor.

Osmanlıya karşı ayaklanmalara destek olmaktan başka, I. Tanzimatı, II. Tanzimatı, Meşrutiyeti, II. Meşrutiyeti bunlar tezgahlıyor. Böylece Mordahay'ın vasiyeti yerine getiriliyor.

Bunlardan başka Teodor Herzl’in ve haham Moşe Levi’nin 1893'lerde Sultan Hamid'e toprak isteme müracaatını bunlar tertipliyor. Hatta Taşkışla oyunlarını, 31 Mart ayaklanmasını kışkırtanlar ve Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasını hazırlayan İttihat ve Terakki fırkasını kuranlarda, işte bu çizgiden gelen yerli ve yabancı ajanlar ve misyonlar oluyor.

Sultan Hamid'i tahttan indiren, Osmanlı'yı yıkılışa sürükleyen ve nihayet Mondros ve Sevr'e kadar götüren aynı cins Siyonist çalışmalar bizi uçurumdan yuvarlamayı hedefliyor.

Ve Atatürk’ün önderliğindeki Milli Mücadele bu uçurumdan tekrar tırmanıp çıkmamızı sağlıyor.

İşte tarihimiz içindeki talihsiz tuzakların pek çoğu bu hainlerin bizden görünmesiyle yürütülüyor. Bunlar Siyonist misyonlardan ve masonik ajanlardan oluşuyor. Yakın geçmişimizde hangi fesatlıklar kurgulanmışsa bu günlerimizde de aynı şeyler yaşanıyor.

Atatürk’ü İngiliz Masonlarının casusu Mustafa Sagir öldürmek istiyor

Afgan Emiri'nin de suikastla öldürülmesini tertipleyen İngiliz istihbaratı, aynı tertibi gittikçe güçlenen kemal Paşa'ya karşı da devreye sokma kararı alıyor. Bu iş için de Afgan Emiri'nin suikastine karışan Mustafa Sagir adında Yahudi asıllı Hintli bir Müslüman ajan devreye sokuluyor.

İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da doğan Mustafa Sagir çocuk yaşta bu ülkeden alınarak İngiltere'de eğitime yollanıyor. Yüksek öğrenimini Cambridge'te yapan Sagir İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın emrine girmiş, İngiliz istihbaratının en güvendiği Müslüman bir ajan olarak biliniyor. Sagir, İngilizlerin sömürgesi durumunda olan Müslüman ülkelerde çalıştırılıyor.

Milli Mücadele'nin başarısının tüm Müslüman coğrafyada bağımsızlık ateşini yakacağını bilen İngilizler, Mustafa Kemal Paşa'ya suikastın onayını Londra'daki Dışişleri'nden alır almaz bu iş için Mustafa Sagir'i İstanbul'a yolluyor. Milli Mücadeleye büyük destek sunan Hint Müslüman Komitesi'nin adamı rolünde 20 Mart 1920 tarihinde İstanbul'a gelen Sagir, kısa sürede İstanbul'daki İngiliz işbirlikçilerinin de yardımıyla millici çevrelerin içine sızarak güven duyulan bir temsilci konumuna ulaşıyor. Hindistanlı Müslümanların Anadolu'nun kurtuluşu için topladıkları üç milyon İngiliz lirasının Ankara'ya teslim edilmesiyle görevli olduğunu söyleyen Sagir, keskin bir İngiliz karşıtı görünüyor ve milli çevrelerin gözüne girmeye çalışıyor.

Atatürk kuşkulanıyor!

Gelişinden on ay sonra Ankara'ya yola çıkan Sagir, konakladığı her yerde en üst düzeyde ağırlanıyor. Ankara'da Paşa'nın çevresine girmeği düşünen Sagir, işlerin beklendiği gibi gitmeyeceğini kısa sürede anlıyor. Ankara'da yaptığı görüşmede Sagir'den kuşkulanan ilk kişi de Paşa'nın kendisi oluyor. Atatürk bu tespitini Sagir ile ilgili görüşünü soran ve kendisinin de bu Siyonist komplodan haberi olduğu anlaşılan Sabataist Yunus Nadi'ye "Casustur casus!" diyerek açıkça ifade ediyor. Atatürk çok az kişinin bilgisi dışında dikkatle gizleyerek dönemin İçişleri Bakanı olan, daha sonra karısı Halide Edip’le kendisine yönelik İzmir suikastına karışıp yurtdışına kaçan Sabataist Adnan Adıvar’a gereken talimatları verip Sagir'in her faaliyetini kontrol, gözlem ve denetim altına aldırıyor.

Yapılan gizli izlemelerin sonunda, başta Ankara ve İstanbul olmak üzere yurdun her yanında her türlü yıkıcı çalışmaları örgütleyen İngiltere'nin, İstanbul'daki Damat Ferit hükümetinin ve Mustafa Kemal’in çevresini kuşatan Sabataist Çetenin casusluk şebekesi ve bu işte kullandığı yerli işbirlikçileri de deşifre ediliyor.

21 Mayıs 1921'de Ankara İstiklal Mahkemesi'nde görülen Sagir ve işbirlikçilerinin davası 23 Mayıs'ta Sagir'in idam kararıyla sonuçlanıyor ve infaz üç gün içinde halka açık olarak gerçekleştiriliyor.

Şanlı tarihimiz gizleniyor!

Ve maalesef bizdeki ahmakların bazısı hala Osmanlı üzerinden İslam düşmanlığı yapmaya ve Kemalizm uydurmasıyla Mustafa Kemal’i istismar edip yıpratmaya devam ediyor.

Oysa Avrupa'nın insaflı kaynaklarına göz atanlar bile, Osmanlı'nın özellikle ilk on padişahının ve Abdulhamit gibi Sultanların deha çapındaki anlayış ve atılımlarını ve bunun bir başka örneğinin bulunmadığını okuyup anlayacaklardır.

Dünyanın haritasını ilk defa çıkaran Piri Reis gibi bilgelerimiz niye öğretilmiyor?

Örneğin, tarihin en esaslı adamlarından biri olan Piri Reis, yalnızca Türk tarihi ya da Müslümanların tarihi açısından değil, tüm dünya tarihi açısından önemli bir isimdir. Bu önem sadece, günümüze ulaşan ilk dünya haritasını çizmesinden değil, 'Kitab-ı Bahriye' gibi bir denizcilik kılavuzunu yazmasından da kaynaklanmaktadır. 1513'de çizdiği harita, bugün hala bilim tarihine bilgi sunabildiği gibi, ilkini 1521 yılında yazdığı Kitab-ı Bahriye de bugün hâlâ kullanıma elverişli işlevsel bir metindir.

Tarihin en büyük soykırımında mazlumlara yardım ediyor

1486'da Endülüs'te Müslümanların hâkimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da katliama uğrayan Müslümanlar, Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis'i Osmanlı Bayrağı altında İspanya'ya gönderdi. Bu sefere katılan Piri Reis, amcası ile birlikte Müslümanların önemli bir kısmını İspanya’dan Kuzey Afrika'ya götürmüşlerdi. Gerçi 2. Beyazıt’ın “Merhametten maraz doğar” atasözümüzü haklı çıkaran girişimiyle, aynı İspanya’dan ülkemize getirilen Yahudiler, sonunda Osmanlıyı ve İslamı içerden çürütmeye girişeceklerdi.

Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Beyazid'in, Akdeniz'de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine Piri Reis 1494'te amcası ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıkmış ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girmişlerdi.

Piri Reis, Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yararlık gösterdi. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış isteyip anlaşma yapmaya mecbur edilmişti. Piri Reis, 1495 - 1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Navarin, Rodos gibi deniz seferlerinde de görev üstlendi.

Dünya denizciliğinin 'ilk' kılavuz kitabını yazıyor!

Akdeniz'de yaptığı seferler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin 'ilk kılavuz kitabı' olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.

İlk defa dünyanın haritasını çıkarıyor!

Piri Reis, 1511'de emri hak vaki olup, amcası Kemal Reis'in bir deniz kazasında ölmesinden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros'ların idaresi altındaki donanmada bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da ikamet edip haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Akdeniz'de korsanlık yaptığı yıllarda bir kısmı Kristof Kolomb'a bir kısmı ise başka korsanlara ait bazı haritaları ele geçirmişti. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden faydalanarak 1513 tarihinde en kapsamlı ilk dünya haritasını çizdi.

Bugün bu haritadan günümüzde yalnızca Atlas okyanusu, İber yarımadası, Afrika'nın batısı ve -yenidünya- Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik bir kısmı kalmıştır.

Mısır seferinde Nil nehrini çiziyor

Barbaros Kardeşler, 1515 senesinde Osmanlı donanmasında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birini oluşturmuşlar ve Kuzey Afrika'da birçok bölge ve kaleyi fetih eylemişlerdi. Piri Reis de 1516 - 1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı Donanması'na girip donanmada albay rütbesi almıştır. Mısır seferine gemi komutanı olarak katılmış ve sefer için gittiği Mısır'da Kahire'ye geçerek Nil ve çevresini çizme fırsatı bulmuştur. [Biz işte böyleyiz. Seferden vakit bulursak ilim de yaparız. Ne gerekiyorsa en iyisini yapacak bir ümmetiz biz]

Haritayı Yavuz'a sunuyor

Piri Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar sebebiyle padişahın övgüsünü kazanmış ve sefer sırasında haritasını padişaha sunmuştu. Bugün Piri Reis'in dünya haritası olarak bildiğimiz harita, Yavuz Sultan Selim'e sunulan haritanın bir bölümüdür. Diğer bölümleri kaybolmuştur.

Moliere, 'Kibarlık Budalası'nda Türklere benzemek isteyenleri, Türkçe kelime kullananları hicvetmektedir. Paris'te en önemli cereyan 'Türk-ü perest'likti. Evinde bir Türk köşesi yapmayanı, orada bir tesbih, bir seccade, bir nargile bulundurmayanı sosyetik çevreler gerici olarak nitelendirirlerdi. Bu topraklarda göz kamaştırıcı bir medeniyet kurulmamış olsaydı, Osmanlı'yı taklit etmeleri söz konusu olmayacaktır.

Sigrid Hunke gibi Batılı bilim insanları bin beş yüz yılını baz alıp İstanbul-Fatih Medresesi'ni, Latin dünyasının beyni olan Sorbonne'u, Cermenlerin iftihar ettikleri Frankfurt Üniversitesi'ni ele alarak mukayese yapmıştır. Bin beş yüz yılında, Fatih Medresesi'nde tıpla ilgili 926 kitap bulunurken; Sorbonne'da 11, Frankfurt Üniversitesi'nde sadece 12 tane vardır. Bunların da yedisi İbn Sina ve Biruni'den, yani bizden tercüme edilen kitaplardır.

Hammer değerli bulmuş ki, Osmanlı şairlerinin 2 bin şiirini Almanca’ya çevirdiği için övünç duymaktadır. Ünlü Shakespeare'nin Fuzuli'den alıntılar yaptığını bilmeyen Batılı aydın pek azdır. Baki, Nedim, Şeyh Galip ve daha nicelerine Batılılar hala hayrandır. Peki, bilim ve teknik olarak Osmanlı insanlığa ne kazandırmıştır?' diye sorulabilir. İlk akla gelenleri söyleyelim: Havan topunu Fatih icat edip kullanmıştır; bir milletin devlet başkanı ilim adamı ve mucit ise, o millet yıkılmayacaktır. Ve yine çiçek aşısını Akşemseddin hazretleri bulmuş ve uygulamıştır. Bir tıpçıya sorarsak, çiçek aşısını bulmak için ne derece tıp bilgini olmak lazım geldiğini anlatacaktır. Ve yine ilk antibiyotiği o tarihlerde Osmanlı bilim adamları kullanmıştır.

Vakıf kurumunu geliştiren, çeşitlendiren, adeta onu medeniyetinin temeli haline getiren Osmanlı'dır. İstanbul'un ilk belediye reisi Hızır Bey'in aldığı kararlardan nasıl bir çevreci olduğu anlaşılmaktadır. Uzun lafın kısası, Jean Bodin'i okursak, bugünkü modern devlet anlayışını Osmanlı'nın öğrettiği gün ışığına çıkacaktır. Osmanlı yönetiminin hukukun üstünlüğüne dayandığı Avrupa'da biliniyor ve bu adalet ve özgürlük medeniyetinin özlemini çekiyordu. İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Türkiye'ye bir heyet gönderdiğini, adalet teşkilatını incelettiğini ve bu heyetin raporuna dayanarak ileride cihana örnek olabilecek adliyesinde gerekli ıslahatları yaptığını herkes biliyordu. 'Güneş Beldesi'nin yazarı Campanella'nın hapishaneden Kardinal Berul'e yazdığı mektup bu gerçeği ortaya koyuyordu: "İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve bu, hür fikirlere ancak gece vaat eder. Ben bir 'Güneş Beldesi'nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tatmasın. Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Müslüman Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke neden vücut bulmasın?"

Osmanlı üzerine doktora ve doçentlik çalışmaları yapan Erlangen Üniversitesi profesörlerinden Hutteroht'a 'Hocam, Osmanlı hangi hatasından dolayı çöktü?' diye sorduğumda şu cevabı vermişti: "Öyle vesikalar gördüm ki donakalacaktım. Osmanlı insanlığın yüz akıdır. Onu henüz tanımıyor, ama huzurunda saygıyla eğilmek ihtiyacını duyuyorum."

Avrupalılar tarihlerini keşfetmekten öte, İslam’ı ve Osmanlıyı çok iyi inceleyip örnek alarak medeniyetlerini geliştirdiler. Biz de yarınlarda ciddi bir medeniyetin insanı olmak istiyorsak, Osmanlı'yı enine boyuna araştırmalıyız. Geçmişimizi iyi bilirsek, önümüzü görebiliriz; Cumhuriyet'imizin geleceği de buna bağlıdır” diyen Zaman yazarına sormak gerekiyordu: Bunları bile bile, hala kalkıp ta, “Dünya gemisinin kaptanlığına layık olan Amerika’dır!” diyen Fetullah Gülen, hiç atalarından utanmıyor ve Allah’tan korkmuyor muydu?

31 Mart vakası ve Hareket Ordusunun perde arkası aralanıyor!

31 Mart ayaklanması, aslında;

  • Alaylıların ordudan tasfiyesine
  • Medreselilerin askere alınma teşebbüsüne
  • İttihatçıların hep kendi taraflarını bürokrasiye getirmesine tepki gösterenlerin
  • Ve saray bürokrasisinde, diplomaside ve iç-dış ticaret ilişkilerinde Osmanlıyı avucuna alan Ermeni-Yahudi rekabeti arasında mağdur edilenlerin… Kısaca, makam ve menfaatleri kesilen bütün kesimlerin, İttihat ve Terakkiye karşı bir isyan hareketiydi. Bu arada Sabataist ve Mason İttihatçılarında Hareket Ordusu isyanına gerekçe hazırlamak üzere 31 Mart’ı kışkırtıp kullandıkları sezilmekteydi.

İttihatçılardan usanıp bıkan kesimlerin Abdülhamit yönetimine dönüş arzuları ve sloganları, bazılarınca irtica diye nitelendirilmişti. Sultan Abdülhamit’in Hareket Ordusunu bastıracak gücü bulunup bulunmadığı, varsa niye bu yola başvurmadığı ise ayrı bir meseleydi.

Hareket Ordusu, Selanik’teki 3. Ordu ve Edirne’deki 2. Ordudan katılan 50 bini nizami, 20 bini çeteci, 70-80 bin kişilik bir kuvvetti.

Abdülhamit 1. Ordu ile karşı çıkabilirdi, ama hem çok kan dökülecekti, hem de güçleri yetmeyecekti.

Hareket Ordusu, Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul’a girdi.

Mustafa Kemal 3. Ordunun, Kazım Karabekir 2. Ordunun Kurmay Subayları olarak görevliydi.

1909 23 Nisan gecesi hareket Ordusu Mahmut Şevket Paşa’nın fonografla kaydedilen tek yüzlü taş plaklardaki konuşması şöyleydi:

“Kardeşler!

Yüz binlerin kanı pahasına elde edilen meşrutiyetimizi mahvedip namusumuzu payimal edenlere karşı payitaht ve makarrı Hilafet bizden medet bekliyor!”

(Abdülhamit için baykuş diye hitap ediyor. Oysa yola çıkarken askerleri Padişahı kurtaracağız diye kandırıyor)

Nihayet çatışmalar başlıyor. 50-60 kişi hareket Ordusundan ve 400 kişi isyancılardan ölüyor ve yüzlercesi yaralanıyor.

Yeşilköy’de toplanan heyete soruluyor: Abdülhamit’in hallini isteyenler kalksın.. Kalkmayanlara silahlı Talat paşa sert sert bakınca hepsi kalkıyor. Sait Paşa: Talat Bey oğlum, biraz da şu tarafa nazar buyurun!? şeklindeki uyarısı espri konusu oluyor.

Kısaca 31 Mart’ı İttihatçı sabataistler tezgâhlıyor ve Abdülhamit’in Milli yönetimine karşı bir ihtilale bahane hazırlanıyor. Ermeni ve Rum azınlıkları, bazı medrese ve tekke mensuplarını da bunlar kullanıp kışkırtıyor. Osmanlı’nın azınlıkları sürekli hoş tutması ve geniş haklar tanıması sonunda maalesef başına bela oluyor ve merhametten maraz doğuyor.

Sultan Fatih’in İstanbul’u aldığında Yahudi ve Rum azınlıklara her türlü imkân ve imtiyazı sağladığı biliniyor.

Fatih’ten sonra İstanbul’a 25 bin kadar Müslüman Türk yerleştiriliyor. 1477 Osmanlı kayıtlarında İstanbul’da; 8500 hane Müslüman Türk, 3500 hane Rum-Ortodoks, 2000 hane Yahudi ve 1500 hane de diğer azınlıkların yaşadığı tespit ediliyor. Buna göre o tarihteki İstanbul’un nüfusu 60-70 bin civarında bulunuyor.

Siyonizmin güdümündeki ABD Türkiye’yi AB’ye sokmak istiyor

Türkiye'yi Avrupa'da eritmek ve onun ötesinde Türkiye ile de Avrupa'yı sulandırmak bir Amerikan projesidir. Politikanın ötesinde bu siyonizmin bir hedefidir. Bunu ilk defa açıklıkla dile getirenlerden birisi eski Almanya başbakanlarından Helmut Schmidt’tir. Helmut Schmidt, Türkiye'nin Avrupa Birliği perspektifinin ve yöneliminin aslında bir Amerikan projesi olduğunu belirtmiştir. Bernard Kouchner de zannederim aynı şeyleri söylemişti. Gerçekten de Türkiye'nin Avrupa Birliği istikameti bir Amerikan projesi midir ve öyleyse bunun arkasından ne elde etmek istemektedir? Soğuk Savaşın sonlarına doğru Amerikalılar Avrupa Birliği'nin esnekliğini kaybederek ABD karşısına bağımsız bir güç olarak çıkmasından endişe ediyordu. Özellikle Avrupa’nın Yahudi sermayesi güdümünden çıkıp siyasi birliğini ve ekonomik bağımsızlığını kazanmasından endişe duyuluyordu. Zira de Gaulle'ün temsil ettiği Avrupacı yaklaşım ABD'den bağımsız yekpare bir Avrupa'yı düşlüyordu. İngiltere ise bu tasavvura ne coğrafi ne de siyasi olarak uyuyordu. Tarihi nedenlerden ötürü İngiltere ile ABD arasında kopmaz bir bağlantı bulunuyordu ve işte bu yüzden İngiltere'nin AB üyeliği çok sancılı bir süreçle gerçekleşebiliyordu. Özellikle, İngiltere üzerinden AB, bir şekilde ABD'ye bağımlı hale geliyordu. Kararlarında bağımsızlığını koruyamıyordu. Türkiye'nin üyeliği ise İngiltere'den sonra, AB’yi siyonizmin kontrolüne alma ve Büyük İsrail’e zemin hazırlama işlevinin ikinci ayağını temsil ediyordu.

Amerikalılar AB'yi sulandırması ve siyonizmin kontrolünde kalması için Türkiye'nin AB içinde yer almasını savunuyordu. Türkiye'nin bu hususta iki işlevi daha bulunuyordu. İkisinde de anahtar değil kilit rolü görüyor ve tıkayıcı bir görev yürütüyordu. Türkiye'nin AB eğilimi AB'nin gelişimini aksatıyor, özellikle de siyasi birliğine zarar verecek boyutlar taşıyordu. Bu nedenle Türkiye'nin AB'ye katılımı AB projesi olmaktan ziyade bir Amerikan projesi olarak okunması gerekiyordu. Türkiye'nin Avrupa vadilerinde kaybolmasının ikinci nedeni de İslâm dünyasını başsız bırakma amacını taşıyordu. Tam da bu nedenden dolayı, bazıları Türkiye'nin AB istikametini aynı zamanda bir İran projesi olarak gösteriyordu. Çünkü Türkiye’nin AB’ye yamanması halinde, İran; İslam dünyasının lideri olacağını sanıyordu. Hatemi'den bugünkü yöneticilere kadar hemen bütün İranlı liderler Türkiye'nin AB üyelik perspektifini bu nedenle destekliyordu. Dolayısıyla Türkiye'nin ortada ve bağımsız durmasıyla birlikte hem AB hem de Ortadoğu kilitli kalıyordu.

Türkiye'ye dair ikinci Amerikan projesi de ideolojik olarak Türkiye'nin İslâm alemine Batıcı bir model sunmasıdır. Obama'nın seçimi de en modern ve laik İslâm ülkesi olarak Türkiye'den taraftır. David Furum ve Richard Perle gibi Siyonist Yahudi teorisyenleri bazı ortak kitaplarında, “ABD'nin 50 yıllık politikasının İslâm dünyasında Türkiye modelini yaymak ve tamim etmek olduğunu” yazmışlardır.”[1] Hatta Tunus’ta başlayıp, Mısır’a ve Yemen’e ulaşan, Ürdün ve Cezayir’i karıştıran ve BOP’un bir parçası olduğu sırıtan ayaklanmaların bile bu “Türkiye Modeli”ne geçme aşaması olduğu sırıtmaktaydı.

Çünkü Türkiye’nin AB’nin bir vilayeti ve nihayet İsrail’in eyaleti olması, İran’ı rakipsiz bırakacağı ve İslam Dünyasının tabii liderliği konumuna taşıyacağı düşünülüyordu.

BATI’nın Yalanları:

- Neden okularımızda Avrupa'nın ancak 1500-1800 döneminde Doğu'yu yakalayabilecek bir düzeye eriştiği bilgisini öğretmiyoruz?

- Neden Andre Gunder Frank'ın: "Avrupa 'ekonomik geriliğin avantajlarını' Afrika ve Asya’nın imknalarını” kullanmak suretiyle erken değil, geç gelişen bir kıtadır." İtirafını gizliyoruz?

İnsaflı gavur, J. M. Blaut'un "Amerikalılar (yerliler) keşfedilmediler, katledildiler." Sözüne niye sahip çıkmıyoruz?

- Neden bir 17 yüzyıl Bilimsel Devrim'inden söz ediliyor da, 10. yüzyılda gerçekleşen ve sonunda Avrupa’yı da etkileyen İslam Bilim Devrimi'nden söz etmiyoruz?

- Neden Avrupa Rönesans'ını okutuyoruz da, Müslümanların Rönesanslarını en az 5 yüzyıl önce gerçekleştirdiklerini unutuyoruz?

- Neden İslam kaynaklarından esinlenen ve Yahudilerce özellikle desteklenen Kolomb'un Amerika'ya giderken kullandığı gemilerin o dönemdeki Çin donanmasındakiler yanında maket gibi kaldığını bilmiyoruz?

- Neden Vatikan yazmalar kataloğundaki İslam Bilgini İbnu'ş-Şâtır'a ait eserde, kendisi dindar bir Katolik olan Kopernik'in, gezegen teorisini açıklarken kullandığına tıpatıp benzeyen bir çizimin ondan çalındığını Batılılardan duyuyoruz?

- Yoksa 'Batı Mucizesi'ni büyüsünün bozulmasından mı endişe duyuyoruz?

Avrupa'nın Elli Büyük Yalanı'nda cevabını bulabileceğiniz şu başlıkları da paylaşalım:

Florence Nightingale'in İngiltere'de ölüm meleği olarak tanındığını; Galile'nin kiliseye karşı çıkmış bir bilim kahramanı olmadığını; Magna Carta'nın Avrupa tarihinde ileri değil, geri bir adım sayıldığını; Hitler'in aslında Avrupa'yı işgal planı olmadığını, Onu Yahudilerin şımartıp kullandığını, Einstein'ın İslam bilginlerinden yararlandığını sakladığını; İlk feministlerin fabrikalardaki kadınları evlerine kapatmak için kampanyalar başlattıklarını; Don Kişot'ta Endülüslü Müslümanlarla ilgili şifreler bulunduğunu; Kopernik ve Kepler'in güneşe tapanlar tarikatından olduklarını; Rönesans insanlarının Ortaçağ'daki atalarından daha pis yaşadıklarını; Haritaların emperyalizmin sözcülüğünü yaptığını, evet niye bu gerçekleri yazan konuşan tarihçilerden mahrum yaşıyoruz?..[2]

 


[1] Bak: Mustafa Özcan / Milli Gazete / 11 04 2009

[2] Milli Gazete / 03 08 2009 / Yunus Emre Tozal

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR