Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

KÜRESEL FESATÇILIK VE FETULLAHCILIK
PDF Yazdır
Kitap Kabı KÜRESEL FESATÇILIK VE FETULLAHCILIK
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 824
ISBN: 9944337298
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2010
Tıklanma: 1837
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Fetullah Gülen’in dini tahribatını ve sinsi hesaplarını tam 40 yıl öncesinden konferanslarda konuşup toplumu uyarmaya çalışan… 20 yıl öncesinden bu husustaki kuşkularını açıkça yazıp gazete ve dergilerde yayınlamaya başlayan… Ve 10 yıl öncesinde ise bu konuları “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” ismiyle kitaplaştıran Üstat Ahmet Akgül’ün, bütün tespit ve tahminlerinin bugün nasıl aynen çıktığını okuyup hayret ve hayranlık duyacaksınız…

Üstadımız CIA-MAAT dediği bu gizli ve kirli yapılanmayı deşifre ettiği için, hıyanet hareketinin ve AKP hükümetinin ortak kumpası ve “Ergenekon’un Dinci Kanadı” iftirasıyla, Milli Çözüm Dergisi yazarlarıyla birlikte tutuklanmış, medyada karalama kampanyaları başlatılmış, ama Allah’ın koruması sayesinde bunları başaramamışlardır.

Yakın geçmişimizi bilmek ve geleceği görmek için bu kitabı mutlaka okumalısınız!

 


 


5. BASKIYA ÖNSÖZ YERİNE:

SİYONİST PATRONLARIN, FETÖ’DEN BAŞKA PİYONLARI

VE

AKP İKTİDARININ KOF PALAVRALARI

15 Temmuz hıyanet kalkışması aydınlatılmaya mı, yoksa çarpıtılıp, saptırılıp karartılmaya mı çalışılmaktaydı?

Öncelikle ve esefle vurgulayalım ki; CIA destekli FETÖ şebekesinin kalkıştığı 15 Temmuz ayaklanmasını, şuurlu ve onurlu bir direnişle tankların önüne yatan halkımız yanında, bu hıyanet girişimini asıl önleyen ve dehşetli tehlikeyi bertaraf eden, paşasından erbaşına, bu darbeye katılmayan kahraman TSK mensuplarımız olduğu gerçeğinin, hesaplı ve kasıtlı bir tavırla gizlenmeye çalışılması vicdanlarımızı sızlatmaktaydı. Çünkü bu darbe teşebbüsüne, Ordumuzun çok az bir bölümü dışında; diğer komutanlarımız ve subaylarımız hem katılmayarak, hıyanet girişiminin başarı şansısını ortadan kaldırmış, hem de hainlere karşı ilk ve en etkili karşı mücadeleyi onlar başlatmışlardı. Buna rağmen FETÖ kalkışmasının; maalesef TSK’nın topyekûn yıpratılmasına, hizaya sokulmasına(!) ve her türlü gayrı milli girişimin altında “asker bulunduğu” imajını yaygınlaştırmaya yönelik bir algının oluşturulmaya çalışılması, bize göre FETÖ yapılanması kadar tehlikeli bir yaklaşımdı.

İşte yandaş medya ile, karşıt medyanın karşılıklı FETÖ suçlamaları!

Bize göre, birbirleri hakkında hepsi de doğruları konuşmaktaydı, çünkü zaten suç ortaklarıydı.

Aydın Doğan ve Turgay Ciner medya grubundaki bazı yazarlar organize bir şekilde eskiden FETÖ yalakası, şimdilerde FETÖ karşıtı Hüseyin Gülerce’yi hedef alan yazılara ve yayınlara başlamışlardı. Bu saldırılara karşı Türkiye Gazetesi yazarı Cem Küçük’ün Hüseyin Gülerce’yi sahiplenmesi kafaları karıştırmıştı. Cem Küçük, Aydın Doğan ve Turgay Ciner grubuna bağlı gazetelerin geçmişte FETÖ lideri Gülen ile yaptıkları ve sürmanşetten günlerce yayınladıkları röportajları hatırlatmıştı. Gerçekten Cem Küçük, bu röportajları yapan köşe yazarlarının bugün Hüseyin Gülerce’ye saldıran yazarlar olduğunu ortaya çıkarmıştı. Cem Küçük’ün bu gerçekleri ortaya çıkarması ile birlikte Aydın Doğan medya grubu ile TGRT arasında bir savaş patlamıştı.

Buna karşılık Hürriyet’ten Ahmet Hakan ve Ertuğrul Özkök, geçmişte hortumlandığı için batan ve halen daha 15 bin mudinin parasını alamadığı İhlas Finans dosyasını açarak İhlas Grubuna karşı itibarsızlaştırma operasyonunun fitilini yakmışlardı. Tam bu sırada, Aydın Doğan Grubuna, Aydınlık Gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar’dan büyük destek atışları da dikkatlerden kaçmamıştı. Sabahattin Önkibar, geçmişte Türkiye gazetesinin Ankara temsilciliğinde bulunup uzun yıllar TGRT’de “Alternatif” programını yaptığı için İhlas grubuyla ilgili çok önemli detaylara ve sırlara vakıf bir insandı. Bu sırları, “Takkeli Firavunlar ve Büyük Siyasi Sırlar” adlı kitabında kamuoyu ile paylaşan Sabahattin Önkibar, bazı konulara ait çok değerli bilgileri yeniden köşesine taşıyarak Aydın Doğan grubuna önemli bir destek sağlamıştı. Önkibar özellikle İhlas Finansın batışının sebepleriyle ilgili verdiği bilgilerin içeriğinde Sn. Recep T. Erdoğan da vardı. Sabahattin Önkibar ve Aydın Doğan grubunun bu yıpratma ve itibarsızlaştırma kampanyasına karşı İhlas Grubu Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar ise Emniyet ve Yargıdaki FETÖ yapılanması ile Aydın Doğan grubunun arasındaki gizli irtibatı deşifre çabaları yoğunlaşmıştı. Geçmişte FETÖ mensubu yüksek maliye bürokratlarının çeşitli bahanelerle Aydın Doğan’a 850 milyon civarında bir para cezası kesilip işleme konulduğunu; bunu ödemek istemeyen Aydın Doğan’ın FETÖ’nün kapısını çalarak, Eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer ile yargıdaki üst düzey bürokratların devreye sokulmasıyla hakkında açılmış 850 milyon liralık para cezasından kurtulduğunu yazmıştı. FETÖ’nün bu iyiliği karşılığında Hadımköy’deki 68 dönümlük arazisini 50 milyon liraya FETÖ’ye sattığını Batuhan Yaşar açıklamıştı. Oysa bu arazinin gerçek değerinin 100 milyondan fazla olduğu konuşulmaktaydı. Batuhan Yaşar’ın 28 Şubat sürecinde FETÖ liderinin Aydın Doğan televizyonlarında nasıl ağırlandığını ve gazetelerde nasıl manşetlere taşındığına dair arşivleri de köşesine taşıması Erbakan’a karşı işbirlikçi hainlerin gizli çıkar çatışmalarının belgelerle yansıtılmasıydı.

Niye Almanya’ya Öksüz notası, Amerika’ya ise “müzik notası!?”

Türkiye, Milliyet Gazetesinin de gündeme getirdiği FETÖ’nün Hava Kuvvetleri imamı olduğu belirtilen firari Adil Öksüz’ün Almanya’da olduğu yönündeki haberlerin ardından Almanya’ya nota vermişti. Almanya Dışişleri Bakanlığı’na verilen notada, basına yansıyan haberlerde Öksüz’ün Almanya’nın farklı kentlerinde görüldüğünün ifade edildiği hatırlatılarak, bu konuda Alman makamlarının bilgisi olup olmadığı soruldu ve haberlere yansıyan iddiaların araştırılması istenmişti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TRT Haber’de gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunarak sorulara yanıt vermişti. Öksüz’ün Almanya’da olduğuna ilişkin medyada yer alan haberlerin sorulması üzerine Çavuşoğlu, “FETÖ firarisi Adil Öksüz’ün Almanya’da olduğuna, hatta nerede yaşadığına dair bazı haberler çıkmaya başladı. Biz de Dışişleri Bakanlığı olarak Almanya’ya resmi olarak bir nota verdik. Bu kişinin varsa Almanya’da tespit edilmesi ve bir an evvel tutuklanarak Türkiye’ye iade edilmesini istedik” demişti. Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği’nin Alman Dışişleri Bakanlığı’na notayı ilettiğini aktaran Çavuşoğlu, değişik kaynaklardan bu haberin defalarca çıkması üzerine ne olduğunu da resmi kaynaklardan öğrenmek gerektiğini belirtmişti.

Berlin’den “bilgimiz yok” yanıtı gelmişti

DW Türkçe’nin konuya ilişkin özel haberine göre, Türkiye’nin Berlin’e ilettiği yazılı notaya karşılık, Almanya’dan “Öksüz’ün Almanya’da olduğuna dair bilgi yok” yanıtı verilmişti. Sitenin, Alman diplomatik kaynaklarına dayandırdığı haberinde, Türkiye’nin girişimi doğrulanırken Berlin’in “Adil Öksüz’ün Almanya’da olduğuna dair bilgi yok” dediği ve bu yanıtın da Türkiye’ye iletildiği belirtilmişti. Farklı eyaletlerde yapılabilen sığınma başvurularıyla ilgili, özellikle de siyasi önem taşıyan isimler hakkında normal koşullarda Alman Dışişleri’ne bilgi verildiğini hatırlatan yetkililer, şu aşamada Öksüz’le ilgili kendilerine ulaşmış bir bilgi olmadığını söylemişlerdi.

FETÖ cinayet şebekesinin bir elemanının Almanya’da görüldüğü iddiaları üzerine bu ülkeye nota veren ve yüksek perdeden laflar eden AKP iktidarı ve Genel başkanı, yıllarca destekleyip her türlü imkân ve fırsatı verdiği bu hıyanet örgütünün elebaşı Fetullah Gülen’i resmen ve alenen besleyen ve sahiplenen ABD’ye neden hiç nota vermezlerdi? Defalarca tekrarlanan resmi taleplerine, ayaklarına yollanan bakanlı bürokratlı yüksek heyetlerine rağmen böylesine kritik ve stratejik bir meselede bile istekleri reddedilen bir hükümetin ABD nezdinde hiçbir ağırlık ve saygınlıkları bulunmadığı anlaşılınca, aynı konuda başka ülkelere verilen notaları kim önemserdi?

Oysa FETÖ’cü hainleri cesaretlendiren etkenlerin başında, ABD’nin Fetullah münafıkına sahip çıkması gelmekteydi. Daha da yanlışı devletin bütün kurumlarına sızan ve hele AKP içinde yuvalanan FETÖ’ye karşı yürütülen mücadelenin yetersizliği ve gevşekliği idi. Evet çok sayıda operasyon gerçekleştirilmiş, FETÖ’yle bağlantısı olduğu gerekçesiyle binlerce asker, polis, hâkim, savcı ya da memur kurumlarından ihraç edilmişti. Ama daha on binlercesinin varlığı ve bunlara hiç dokunulmadığı da devletin en yetkililerince sürekli yinelenmekteydi. Yani devletin kadroları tam anlamıyla FETÖ pisliğinden arındırılmış değildi, dahası siyaset ayağına henüz hiç ilişilmemişti. Bir başka deyişle kendisini saklayan bazı güçlü isimler, profiller olabilirdi ve belki de hala etkin görevlerdelerdi... Dolayısıyla da sadece davalara odaklanarak FETÖ ile hesaplaşmayı beklemek gafletti. Çünkü falanca, filanca abisinin hala yetkili konumda, mevkide olduğunu gören bir şakirt gerçekleri gizlerdi, konuşsa da davayı uzatacak, zaman kazandıracak ve olayı başka boyutlara taşıyacak sözler söylerdi. Aynen bugün yaşandığı gibi. Özetle dememiz o ki; öncelikle dışarıdaki FETÖ’yü çözmek gerekirdi yoksa içerdeki asla hiç çözülemezdi...[1] Yani açıkça ve pervasızca Amerika Pensilvanya’daki çiftlik villasında korunup hala terör şebekesine talimatlar yağdıran Fetullah Gülen ajanını geri vermesi için Almanya’ya ilettikleri cinsten bir NOTA bile veremeyen bu iktidardan ve kahramanlarından kalıcı ve kapsayıcı çözümler beklemek safdiriklikti.

Kiralık medyanın karanlık irtibatları

Kahpe ve kahredici 28 Şubat sürecinde Erbakan karşıtı hava oluşturmak ve darbeyi kolaylaştırmak üzere Fetullah Gülen’i televizyonlarına çıkartıp Refah-Yol aleyhine konuşturarak kinini kusturan, ardından Hürriyet Gazetesinde “Beceremediniz, artık bırakıp gidiniz!..”, Milliyet Gazetesinde “Gülen de uyarıverdi, Refah-Yol tükendi” manşetleri attıran Siyonist ve masonik odaklar, Aydın Doğanın da, Fetullah manyağının da perde arkası patronlarıydı. Hatta Aydın Doğan’ın meşhur ve mel’un “off-shore” hesaplarının avukatlığını üstlenip yüksek boyutlu vurgun ve soygunlarından beratını sağlayan, şu anda yurt dışında yaşayan ve uluslararası kirli ve gizli bağlantıları konuşulan Hasan Günaydın, aynı zamanda Fetullah Gülen’in de şahsi avukatıydı. Bunların hepsini tesadüflerle izah etmeye kalkışanlar, ya ahmaktı veya gerçekleri çarpıtmak ve saklamak üzere özel kiralanmıştı.

Oysa AKP iktidarı ve Sn. Erdoğan özellikle AB Bakanlığını kurarak Türkiye’nin AB ile bütünleşmesini bir devlet politikası haline getirmişti. Öyle bir rüzgâr estirildi ki AB’ye karşı çıkanlar gerici ve bağnaz gösterildi. Türkiye’deki oligarşi kendi özel çıkarları için basın ve yayın organları üzerinde AB lehine mutlak bir denetim mekanizması geliştirdi. Dönemin MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, “Rusya ve İran’la işbirliği öneren” bir cümlesi nedeniyle adeta hain ilan edilirken, Erbakan’a yönelik 28 Şubat hıyanet darbesinin 1000 yıl süreceğini açıklayan koyu Kemalist Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, “AB’ye katılmak jeopolitik zorunluluktur!” şeklinde demeç vermişti. Koca bir ülke sanki aklını yitirmişti!

“İlk günden itibaren AB’ye karşı çıktım. Bu görüşümü TSK içindeki Komutanlarıma da açıkça ifade ettim. İtirazımın temeli tehdit değerlendirmesine dayanıyordu. Çünkü Türkiye’nin bütün stratejik çıkar alanlarına Batı ülkeleri saldırıyordu. Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege, PKK, Montrö, Ermeni Soykırım Yalanı, Kürt devleti kurma çabaları ve daha birçok konuda AB ile Türkiye’nin uzlaşma şansı yoktu. Diğer itirazım jeopolitik nedenlerden kaynaklanıyordu. Avrupa 1821-1832 yılları arasında Yunanistan’ı kurdurmuş ve güney doğu sınırlarını belirlemişti. Yunanistan’ın Kral’ı (Birinci Otto) bile Almanya’dan getirilmişti. Avrupa’nın kültürel, siyasi ve coğrafi bir nitelik taşıyan güneydoğu sınırları daha o dönemde jeopolitik bir proje olarak belirlenmişti. Türkiye’yi bu sınırların içine itmek jeopolitik yasaların inkârı anlamına geliyordu! AB’ye karşı oluşumun ekonomik nedenleri de vardı! NATO Savunma Koleji’nde (Roma, 1993) AB’nin yaratacağı ekonomik refah konuşulurken şunu söyledim: “İspanya, Portekiz ve Yunanistan hızlı bir büyüme ve kalkınma sürecine girdi. Ancak AB ekonomik birliği kurulduğu takdirde ilk darbeyi bu üç ülke yiyecektir.” Çünkü ilkokul ve ortaokul yıllarımdaki bakkalların süpermarketler açıldıkça bir bir kapandığına bizatihi tanık olmuştum. Yunan, İspanyol ve Portekizli temsilciler bana sert bir şekilde karşılık verdiler. “Türkiye AB’ye alınmayacağı için kıskançlık nedeniyle böyle bir beyanda bulunduğumu” iddia ettiler! Şimdi, “Yandım Allah!” diye bağırıyorlar ama kement de boyunlarında duruyor.” diyen E. General Soner Polat:

“‘Eskiden tehditlerini süslü püslü kelimelerin arkasına saklarlardı. Şimdi alenen söylüyorlar. Dürüst oldukları için teşekkür ederiz.’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan son kerte doğru söylemekteydi! Eğer tehdit değerlendirmesi ve jeopolitik yasalara uygun olmayan bir ittifaka katılırsanız, her an ekonomik tehditlerin hedefi olabilirsiniz! Çünkü sizi gizli ve sinsi bir şekilde hedefe koyan ittifak, öncelikle elinizi kolunuzu bağlayacak ekonomik ilişkiler geliştirir ve bu ekonomi silahını politik amaçlar için sonuna kadar kullanıverir. İçinizdeki ekonomik aktörlere fırsatlar sunarak kârdan pay vererek onları yanına çeker. Onlar da AB’nin ekonomik çıkarlarını Türkiye’nin çıkarı olarak topluma gösterirler… Günümüzde yurtseverlik, AB’nin ekonomik boyunduruğundan kurtulacak adımları cesaretle atabilmektir.” sözleriyle Rahmetli Erbakan Hoca’yı hatırlatmıştı. Evet ülkemizi hem AB’nin, hem ABD’nin ekonomik ve siyasi tahakkümünden kurtarmak üzere bir ömür mücadele eden, ilmi ve Milli projeler geliştiren, ama bu samimi ve cesaretli girişimlerinden dolayı sürekli hedef haline getirilip hücum edilen ve en son Refah-Yol iktidarı 15 Temmuz hıyanet kalkışmasının da anası ve mayası olan, 28 Şubat darbesiyle devrilen Aziz Erbakan’a, bu kişiler sahiplenmek yerine saldırmayı tercih etmiş ve şimdi şikayet ettikleri güçlerin gönüllü silahşörlüğünü üstlenmişlerdi.

“Her şey tehdidin doğru olarak algılanmasına bağlıdır. Doğru bir tehdit değerlendirmesi her türlü analizin başlangıç noktasıdır. Ekonomik ilişkiler de bundan bağımsız değildir. Büyük şirketler güvenlik analizleri yaptırmadan hiçbir ülkede yatırım yapmaz. Bir ülkeye dışarıdan müdahale ilk önce o ülkedeki ekonomik dengeleri değiştirir. Yeni ekonomik aktörler ortaya çıkar. Bu konuları kavramayan ülkeler bindikleri dalı keserler. Libya’nın üzerine bilinçsizce çullandık! Tam 5 Türk harp gemisi NATO emrine girdi. Komutan İtalyan Amiral deniz harekâtını, Haçlı seferlerini anımsatan “Andrea Doria (1466-1560)” adlı sancak gemisinden yönetti. Libya alt üst oldu. En büyük zararı Türk yatırımcılar gördü. Büyük ekonomik kayıplara uğradılar. Türk vatandaşları bu ülkeden çıkarıldı. Demek ki ekonomi-güvenlik-siyaset ilişkileri kavranamamıştı!” tespitleri de yerindeydi. AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı hayatının en büyük hatalarından birini işlemişti. Çünkü haçlı NATO’nun (daha doğrusu Avrupa ve Amerika’nın) çıkarları hatırına, dost ve Müslüman Libya’nın tahribat ve talanına destek vermek, gaflet ve cehaletten çok öte bir dalaletti. Ama çok geç de olsa bu acı gerçekleri artık yazan ve konuşan beylerin; Erbakan Hocanın tarihi ve talihli hedefler güden Libya ziyaretine, hem de çok bayağı ve aşağı bir üslupla saldırırken, şimdi güya Kemalist ve Ulusalcı beyinlerin Sn. Erdoğan’a ve AKP icraatlarına hararetle sahip çıkmaları neyin alametiydi?!

Ahmet Hakan, Aydın Doğan’ın kalemşörü olarak Mücahit Ören’e sataşmıştı!

Vay Miami’li Mücahit vay! Vay yavuz hırsız vay!

“Beslediğin tetikçilerini üzerimize salarak bizi bezdireceğini mi sanıyorsun be hey Amerikan Mücahit’i! Garibanların gasp ettiğin paralarıyla satın aldığın Bodrum’daki 30 milyonluk lüks villanda sefa sürerken mi adamlarına “saldırın” emri verdin be hey Amerikan çıkarlarını korumaya yeminli Miami Mücahit’i! Vay Miami’li Mücahit vay Vay yavuz hırsız vay. Yavuz hırsız oldun da... Çıkardığın yangınla, yaptığın çaçaronlukla yaptığın gaspı yazıp çizenleri sindirip susturacak mısın be hey Florida Mücahit’i! Tıpkı “Fadılzede” gibi “İhlaszede” diye bir kavramın oluşmasına neden olmuşsun... Gariban insanlar gasp ettiğin paralarını almak için örgütlenmek zorunda kalmış... Utanıp yerin dibine girmek yerine... Bunları dile getiren bizlere mi saldırıyorsun be hey sefa Mücahit’i! Özal döneminde Özalcı... Demirel döneminde Demirelci... Çiller döneminde Çillerci... Asker döneminde askerci... AK Parti döneminde AK Partici... Yırtmanın yolunu böyle mi buldun be hey çıkarcı Mücahit! Hem binlerce garibanın dişinden tırnağından artırarak sana emanet ettiği paranın üzerine oturacaksın... Hem de raconcu tetikçilerine “Hürriyet’e kayyum atansın” falan diye yazdıracaksın... Be hey kuldan utanmaz, be hey Allah’tan korkmaz Mücahit![2]

Kes ağlaşmayı Amerikalı Mücahit

Amerikalı Mücahit Ören, gazetesinde ağlıyor, ağlaşıyor. Vatandaşın parasını vermek yerine gözyaşı döküyor. Neymiş?

- İhlas Finans’ı FETÖ batırmışmış… Her şey FETÖ’nün tezgâhıymış… Amerikalı Mücahit’in hiç kabahati bulunmamaktaymış...

Kes ağlaşmayı Amerikalı Mücahit! İhlas Finans’ı FETÖ batırdıysa, -Onun yaptığı bu alçaklığın ceremesini vatandaş çekti. Sana olan bir şey yok ki! Gariban vatandaşlar, tam 16 yıldır, sana kaptırdıkları paraları alamazken... Sen bir elin yağda, bir elin balda, lüks ve sefahat içinde yaşıyorsun. Senin sadece Bodrum’daki yazlık villan bile 7 milyon Euro değerinde.”[3] diyerek Enver Ören’in ve oğlu Mücahit Ören’in kirli çamaşırlarını ortaya saçmıştı.

Bunun üzerine Türkiye ve TGRT silahşörü Batuhan Yaşar: Aydın Doğan’a ve Ahmet Hakan’a saldırmıştı!

“1990’lı yıllarda başbakanları ayağına çağıran ve pijamayla karşılayan Aydın Doğan, siyaseti istediği gibi yönlendiriyordu… Attığı manşetler hükûmetlerin iktidar sürelerini belirliyordu. ‘28 Şubat Davası’nın üzerini bile bunlar örtüyordu. Davanın ‘Sivil Ayağının’ Aydın Doğan olduğu iddia ediliyordu. FETÖ-Doğan işbirliği ta 28 Şubat sürecine dayanıyordu. Bak karanlık güçlerin tetikçi yazarı Ahmet H. Coşkun; Birazdan okuyacağın iki olayda tüyü bitmemiş yetimin hakkı bulunuyordu. Acaba bu trilyonlar kim veya kimler tarafından cukkalanıyordu?

826 Milyon vergi tahakkuku ne olmuştu?

Tarih yaprakları 2009 yılının Mart ayını gösteriyordu. İstanbul Halkalı Vergi Dairesi, Doğan Yayın Holding’in 826 milyon lira vergi kaçırdığı gerekçesiyle Aydın Doğan ve şirket yöneticileri hakkında mahkemeye suç duyurusunda bulunmuştu. İstanbul 6. Vergi Mahkemesi davayı açınca FETÖ harekete geçiyordu. FETÖ’den şu an Silivri’de tutuklu bulunan dönemin İstanbul Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer olaya el koyuyordu. Çünkü FETÖ kendisine “bu işi çöz” talimatı veriyordu. Şeytanlığa bakın: 6. Vergi Mahkemesi Başkanı Hasan Erdem ve öğretmen eşi Sevinç Taş Erdem sahte isim altında ve FETÖ’cü Ali Fuat Yılmazer’in talimatıyla dinlenmeye başlanıyordu.

Aydın Doğan’ın davasına bakan hâkim ve öğretmen eşi, Ergenekon terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyordu. Yani Aydın Doğan’ı yargılayan mahkeme hâkimi sahte isim altında dinleniyor ve Ergenekoncu olmakla suçlanıyordu!.. İlk duruşmada hem de (nasıl oluyorsa!) 11 Kasım 2009’da mahkeme şaibeli bir kararla Aydın Doğan’ın vergi kaçakçılığı davasında vergi tahakkukunu siliyordu!? Evet yanlış duymadınız 826 Milyon lira hemen ilk duruşmada hoop aklanıyordu...” diyerek Aydın Doğan’la Fetullahçıların çıkar ortaklıklarını hatırlatmıştı.

Bunun üzerine eski Ülkücü Militanı, Enver Ören yalakası ama şimdi Aydınlık yazarı Sabahattin Önkibar şunları yazmıştı:[4]

“Türkiye Gazetesi, İhlas Finans’ı Fetullah ile Aydın Doğan batırdı diyor. Peki İhlas Finans’ı Fetullah batırdı ise söyle Mücahit, bir dönem genel yayın müdürün olan Işıkçı cemaati müridi Nuh Albayrak’ı Fetullah alçağına gönderip bağlılık mesajlarını neden ilettin? Darbeden iki gün önce gönderdiğin mesajla “Ankara’yı ayağa kaldıracağımız gün çok yakın” demedin mi ve bu mesajı mahkemede kabul etmedin mi? Fetullah ile Ankara’yı ayağa kaldıracak idi isen İhlas Finans’ı Fetullah batırdı demek komik olmuyor mu? Şimdi Bodrum’da 30 trilyonluk villada suçüstü olunca niçin suçu Aydın Doğan’la FETÖ’ye atıyorsun?

Sibel Can’a 3.5 milyon dolarlık villa verdiniz!

Konuyu çok iyi bilen üç-beş kişiden biri olarak, İhlas Finans şu sebeplerle battı: Yurtdışı ama özellikle ABD’ye para transferleri... Amerikalı Mücahit Miami’de çiftlik evler projesi için kaç bin dönüm arazi aldı niye açıklamıyor? New York, Washington ve Miami’deki büyük mülklerini niye gizliyor? İkinci husus, İhlas Finans’ın paraları, sanatçı hanımlara saçılmıştır. Soruyorum Enver Ören, Sibel Can’a, İstanbul Boğazı'na nazır Nakkaştepe’de ileride TGRT’de program yapar ödeşiriz hikayesi ile 3.5 milyon dolarlık villa verdi mi vermedi mi?

Dinç Bilgin’e 2 valiz dolar gönderdiniz!

Sadece onlar değil, TGRT’de çalışan Seda Sayan’dan Gülben Ergen’e, Muazzez Ersoy’dan Orhan Gencebay, Kadir İnanır ve Barış Manço’ya kadar abartısız 30’a yakın sanatçıya servetler ödenmedi mi? Yahu Marziye dizisi çekilirken Çatalca tarafında kurulan film setine Enver Ören hayran olduğu sanatçıya helikopterle havadan avuç avuç cumhuriyet altını saçtı mı saçmadı mı? Sadece o değil, Enver Ören aynı şeyi yani üstüne altın saçma işini Serdar Ortaç gibi çok sayıda sanatçıya yapmadı mı?

Keza İhlas’ın ortak olduğu Egebank’a İhlas Finans’tan sermaye aktarıldı mı aktarılmadı mı kayıtlarda var mı? O dönemin güçlü medya patronu Sabah-ATV sahibi Dinç Bilgin’e “Aleyhimde haber yaptırmasın” diye, İhlas Finans’tan iki valiz dolusu dolar verilmedi mi? Sabancı Grubu'nda özel uçak yok iken Enver Ören aldı mı almadı mı? “Uçak alımı yanlış olur” dedi diye Zeynel Abidin Erdem yönetimden kovulmadı mı? Ören ailesinin helikopteri, yatları ve çok sayıda özel yapım zırhlı süper lüks BMW’leri yok muydu? Keza yerlerini bile sayarım 10’a yakın dehşet Sarayları vardı. Beyazıt Öztürk olayında yalan söyleniyor zira onu çağırıp 5 milyon dolar transfer teklif eden Enver Ören’dir. Bu aktardıklarımın fazlası “Takkeli Firavunlar” ile “İmamlar-Haramiler Medyası” kitaplarımda mevcut. Mücahit bu yazdıklarım için bana 1 trilyonluk dava açtı ama kaybetti.”

Mücahit (Ören Bey), siz dolandırıcılıktan ceza yediniz!

Bakın İhlas Finans’ın kurucu genel müdürü Ali Çoşkun’dur, o hortumlama yok diyorsa ben özür dileyeceğim... Kitabımda ayrıntılarla var, İhlas Finans tam temizlenecekken ABD Ankara Büyükelçisi devreye girdi. AKP’nin TMSF Başkanı Ahmet Ertürk bizzat İhlas’ta hortumlama var demedi mi? Dahası var, Mücahit Ören AKP iktidarı döneminde İhlas’ta dolandırıcılık yapmaktan hapis cezası almadı mı ve Yargıtay bunu onaylamadı mı? İhlas Finans'ın batış hikâyesini yıllar sonra Star grubundan Doğan'a geçtikten sonra Aydın Doğan bana sordu ve emin olun benden öğrendi... Benim derdim Aydın Doğan’ı savunmak falan değil, onu bu ülkede en çok eleştiren yine benim ama bu olayda hakikat bu. Kim Mücahit Ören’i İhlas Finans olayında siyaseten koruyor ise mahşer günü bunun hesabını vallahi verecektir.”

Bütün bunlara karşı Türkiye Gazetesi şu savunmayı yapmaktaydı:

Kamuoyunda “kâğıt üçkâğıt davası” olarak bilinen Aydın Doğan, kızı ve holding yöneticilerinin yargılandığı bir başka olay daha vardı. Davanın nedeni Aydın Doğan’ın yurt dışında kurduğu ‘tabela (off-shore) şirketleri’ üzerinden Borsa’da küçük yatırımcıyı zarara uğratmasıydı. Bu davada Doğan Holding’in avukatı kim biliyor musunuz? Fetullah Gülen’in şahsi avukatı Hasan Günaydın! Hasan Günaydın 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yurt dışına kaçanlardandı.

İddianamede Doğan Holding yöneticileri hakkında 2 yıl 8 ay ile 8 yıl 9 ay arasında hapis cezaları istenmişti. Ama aynı diğer davada olduğu gibi benzer gelişmeler yaşanmıştı: İstanbul 7. Asliye Ceza beraat kararı verdi... Sonraki aşama Yargıtay’a gitti... Yargıtay 7. Asliye Ceza Dairesi, Aydın Doğan’ı suçlu buldu ve kararının bozulmasını istedi. Konu son olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na geldi. İşte burada FETÖ yine devreye girdi ve Ceza Genel Kurulu davanın usulüne uygun açılmadığına karar verdi. Yani davayı düşürmüş oluyorlardı… Ama hukukçular, “kâğıt üçkâğıt davasının” yeniden açılabileceğine dikkat çekiyorlardı... FETÖ de yoktu artık... Peki ne olacaktı?[5]

Türkiye Gazetesi Yazarı Cem Küçük ayrıca: Aydın Doğan’ın tutuklanma ve Hürriyet’e kayyum atanma korkusu yaşadığını belirterek, “Devlet karar verdiği an Hürriyet gazetesine kayyum atanması ve Doğan Holding’in Boydak Holding haline gelişi bir dakikalık iştir. Adaletin geciktirilmesi de asla doğru değildir” yorumunu yazmıştı.[6]

Sabahattin Önkibar, Enver ve Mücahit Ören’in bütün kirli çamaşırlarını balkona asmıştı!

Enver Ören, eski ABD Büyükelçisi Marc Grossman’a, 100 Bin dolar maaş, niye bağlamıştı?

İhlas Finans Kurumu’nun battığı 2000 yılının sonunda Tayyip Erdoğan telefonda bana şunları söylemişti:

– Sabahattin Bey, İhlas Finans Kurumu’na faize bulaşmak istemeyen mütedeyyin garipler, yetimler para yatırdı. Enver Ören’e söyle, onların parasını ne yapıp edip hemen ödesin. Onların ahı arşı boğar. Söyle Enver Ören’e! Ben de araya girdim:

– Tayyip Bey, ben de sizinle aynı kanaatteyim, lakin ben burada çalışanım ve patron üzerinde etkili olamam. Lütfen siz söyleyin bunu. Ayrıca az önce istifa dilekçesini sundum, ayrılıyorum. Uzan Grubu’na geçtim.

Bu konuşmanın çok değil iki sene dört ay sonrasında Tayyip Erdoğan başbakan oldu. Erdoğan’ın İhlas Finans konusunda takındığı tavrı AKP’nin ilk Sanayi Bakanı olan Ali Coşkun bana şöyle aktardı:

– Tayyip Bey başbakanlık koltuğuna oturduğunun sanıyorum üçüncü ayında beni çağırdı ve “Ali Abi, siz İhlas Finans’ı kuran isimsiniz. Orada feryatlar var. O konuyu siz üstünüze alın ve iyi bir temizlik yapalım,” dedi. Ben de TMSF Başkanı Ahmet Ertürk ile temasa geçerek tespitler yaptırdım. TMSF Başkanı Ertürk bana ve hatta kamuoyuna büyük bir hortumlama yani hırsızlık var diye açıklama yaptı. Tam hazırlık yapıp düğmeye basacakken Tayyip Bey “Ali Abi İhlas Finans operasyonunu durdurunuz,” dedi. “Bir sorun mu var” diye sorunca, “Yorum yok Ali Abi, İhlas Finans’a dokunulmayacak,” dedi. Israr ederek “İhlas Finans’ı kuran benim, sonra siz siyasete çağırdınız geldim. Ama benim ismim sebebiyle oraya para yatıranlar var. Mahşerde bunun hesabı bana da sorulur. Bu olayı kapatamayız,” dedim... Bu sözlerim üzerine Başbakan beni tersledi ve o günden sonra ilişkimiz koptu. Dahası, bir sonraki seçimde bakan olmama rağmen beni aday bile yapmadı. (Yani Enver Ören’le Fetullah Gülen’in gizli ve kirli çıkar ilişkilerini belgeleyen dosyaları Recep Tayyip Erdoğan rafa kaldırmıştı…)

Evet işte İhlas Finans olayına iki ayrı Tayyip Erdoğan tepkisi!?

Sabahattin Önkibar şunları da hatırlatmıştı: “Enver Ören çok zeki bir insandı. Öyle olmasa zaten biyoloji öğretmenliğinden oralara tırmanamazdı. Namazını ihmal etmez ama TGRT ve Holding’de önüne gelen bütün güzel hanımlara sarılırdı; bir gün şakaya vurarak sordum:

– Enver Abi haram diye kadının elini sıkmıyorsunuz, evinizde harem-selamlık var ama maşallah önünüze çıkan bütün güzel hanımları kucaklıyorsunuz? Cevap:

– Sabahattin, Holding’deki hanımlar benim için cariye hükmündedir.

“Nasıl” diye sorunca devam etti:

– İaşesini sağladığın hanım sana dinen haram sayılmaz.

– Peki nikâh o zaman niye var? Bas parayı ya da ver maaşı oldu bitti mi yani?

– Cariye diyorum. Eş demiyorum. Cariyelerde nikâh aranmaz.

– Peki cariye olmak için gayri müslim olmak gerekmiyor mu?

– O da var ama esas olan nafakasını sağlamaktır.

– Enver Abi bunu bir yerde söylemeyin. Hem siz hem İslam zarar görür.” Evet, işte rüzgâr gülü gibi, esintiye göre yön değiştiren Sabahattin Önkibar, bütün bu haksızlık ve ahlaksızlıkları görmesine rağmen Enver Ören ağabeysinin daha nice yıllar hizmetinde kalmıştı.

Türkiye'nin en zengin gazetecisi Erol Elibol

Türkiye Gazetesi'nin bugün manşetinde yer alan "Yeni darbeyi ulusalcılar yapabilir" başlıklı haberde imzası bulunan Erol Elibol'u ise 2009'da yine Sabahattin Önkibar anlatmıştı... Aslen, emekli bir binbaşı olan Elibol, TGRT, Türkiye Gazetesi, İHA gibi kurumları içinde barındıran İhlas Medya Grubu’nun Ankara Temsilciliği yapmıştı. Şimdi Ulusalcı Aydınlıkcı Sabahattin Önkibar, Elibol hakkında şunları gündeme taşımıştı:

- Bu eski subay emeklisine çalıştığı kurumda da farklı gözle bakılıyor. Adam bazılarına göre istihbaratçı. Bazılarına göre de gerçekte AKP’nin sadık mutemedi ve militanı, ama askeri de idare ediyor. Çalıştığı gazetede yazdığı yazılara bakıyoruz katıksız AKP yandaşı.

- Subay emeklisi bu sonradan olma gazeteci bugün dünya üzerindeki en zengin medya çalışanıdır. Anlatılanlara göre adam subayken borcu sebebiyle maaşına haciz bile konmaya tevessül edilmiş, yani bugün Karun gibi olan bu sözde gazeteci dün Harun’dan bile beter sefil ve fukara imiş!

Peki, bu korkunç servet nereden mi geldi ve hâlâ gelmeye devam ediyordu? Kamudan aldığı tezgâhlanmış işlerden! Adam güya fiili olarak hem gazetecilik yapıyor hem de devletten onlarca trilyonluk işler bitiriyor ki bunu gizli saklı değil, resmen yapıyordu.

İhlas Holding CEO’su FETÖ’den tutuklanmıştı!

Sabahattin Önkibar Kasım ayında Aydınlık'taki köşesinde, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mücahit Ören’in 15 Temmuz darbe girişiminden 2 gün önce “Ankara’yı ayağa kaldıracağımız gün çok yakın” diye mesaj gönderdiğini iddia etmişti. Sabahattin Önkibar, yazısında İhlas Holding’teki Amerikalılara dikkat çekerek “Mark Grossman kim? ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve CIA’nın Ortadoğu masası şefi. Emeklilik sonrasında İhlas Holding’de ayda 100 bin dolar maaş ile yöneticilik yaptı” dedi. “Thomas Bonifield ise İhlas Haber Ajansı'nın birkaç hafta öncesine kadar genel müdürüydü ve bu göreve Mark Grossman’ın tavsiyesi ile gelmişti” diyen Önkibar şöyle devam etmişti:

“15 Temmuz FETÖ darbesinden sonra Mücahit Ören bu Thomas’ı apar topar işten çıkardı ki bu kovmada devletin devreye girdiği dillerde. Bir diğer isim İhlas Holding’in halen FETÖ mensubu olmaktan hapiste olan CEO’su Cahit Paksoy ve onu tavsiye eden yine Mark Grossman.”

Mücahit Ören’in 15 Temmuz şantajı!

Sabahattin Önkibar, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde Mücahit Ören’in ABD’de bulunduğuna dikkat çekerek şunları yazmıştı:

Tarih 13 Temmuz 2016. ABD’den holdinginin işlerini takip etmektedir. Türksat için malum bütün televizyonlardan teminat mektubu istenir ve TGRT de o teminatı gönderir fakat gönderilen teminat eksik, yani yetersizdir... Konu Mücahit Ören’e aktarılır ve Ören bu talebe ABD’den e-mail ile aynen şu karşılığı verir: “Kesin söylüyorum bir kuruş ilave teminat vermeyeceğim... Önce kapatırım TGRT’yi, ancak Ankara’yı ayağa kaldıracağımız gün çok yakın... Bankalar ile konuşmayın...”

“Mark Grossman’ın can dostu Mücahit Ören 13 Temmuz’da yani FETÖ darbesine iki gün kala üstelik ABD’de bulunuyor iken durduk yerde niye Ankara’yı ayağa kaldıracaklarından söz ediyor?” diye soran Önkibar yazısını şöyle sonlandırmıştı: “MİT ve emniyet istihbarat, 13 Temmuz 2016 günü ABD saati ile 10.05’te Mücahit Ören ( Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ) tarafından Batuhan Yaşar’a ( Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ) gönderilen bu e-mail mesajına pekâlâ ulaşıp sorgulayabilir ki, o mesajın çıktısı İhlas’ın içinden bana gönderildi... Evet asla suçlama yapmaksızın soruyorum, bu mesaj ne anlama geliyor ve devlet bu konuyu araştıracak mı?”[7]

Cumhurbaşkanlığı yanında AKP Genel Başkanlığını da eline alan Sn. Erdoğan, saklamaya çalışsa da oldukça tedirgin ve telaşlıydı. Teşkilatlara yönelik: “Yorulan varsa kenara çekilsin!” çıkışları bunu yansıtmaktaydı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı sonrası gündeme getirdiği "partideki metal yorgunluğu”na ilişkin tartışma sürerken, AKP kulislerinde "metal yorgunluğun” her yerde olduğuna ilişkin görüşler ortaya atılmıştı. Bazı AKP’liler sürekli yaşanan krizler nedeniyle "milletin metal yorgunu" olduğunu savunurken yandaş medyada da bu çerçevede yorumlar yapılmıştı. AKP'deki iç kavgalar artınca Erdoğan katıldığı grup toplantısında milletvekillerini: “İçeride ve dışarıda ihanete uğramamak için önce AK Parti olarak kendimizi yenilememiz gerek. Önce bu hareket kendi içinde birbirini sevmeli. Bize ne oluyor ki kendi içimizde birbirimize karşı çalım atıyoruz? Bize ne oluyor ki birbirimize karşı farklı nazarlarla bakıyoruz. Teşkilatlar ve belediyeler eğer bizim dava idrakiyle hareket etmiyorsa, bize zarar veriyorlar demektir. Zarar veren kardeşlerimize söylüyorum biz uyarmadan kendileri uyarsınlar ve bu adımı atsınlar. Artık bedeli ödenemeyecek yanlışlara yer yok. 2019 bir kırılma noktasıdır” diye uyarmıştı.

“Yorulanlar yerini başkasına bıraksın!” çıkışı!

Erdoğan grup toplantısından iki gün sonra milletvekilleri, bakanlar ve parti yöneticileri ile AKP Genel merkezinde sürpriz bir şekilde yeniden bir toplantı yapmıştı. Burada yaptığı konuşmada teşkilatları, belediye başkanlarını ve milletvekillerini yeniden uyaran Erdoğan’ın, “Yorulan varsa kenara çekilsin. Yerini başka birine bıraksın” dediği anlaşılmıştı. Bir AKP milletvekili toplantı sonrasında yaptığı değerlendirmede, “Sayın Cumhurbaşkanımız çok kararlı. Yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminin partimiz için bir ölüm kalım seçimi olacağını düşünüyor. ANAP haline düşülmemesi için kendine ayak uyduramayan örgütleri değiştirecek. Elinde çok iyi bir araştırma raporu olduğu anlaşılıyor. Örgütün röntgenini iyi çekmiş. Seçime gidilirken canlı ve hareketli, sonuç alacak parti yöneticileri istiyor. Bu işin şakasının olmadığını milletvekillerine ve bakanlara anlatmaya gayret etti. Tabii kongrelerde bireysel hesap yapmamamız konusunda da bizleri uyardı” sözlerini aktarmıştı.

Özetle AKP’ye ve AKP’lilere “en sert, en ağır” eleştirilerin Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’dan gelmesi enteresandı. Örneğin Erdoğan’ın partililerden “halkta karşılığı olan isimleri” bulmalarını istemesi açıkça hakaret sayılmaz mıydı? Erdoğan’ın bu sözleri: Mevcut isimlerin “halkta bir karşılığı” olmadığı ve yine mevcut isimlerin “artık partiye oy getirme potansiyelinin” kalmadığı anlamı taşımaz mıydı? Kimileri bu çağrıyı partiyi “yenileme ve güçlendirme” çağrısı olarak sunmaya çalışsa da boşunaydı. Çünkü Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın peş peşe yaptığı bu çağrılar “boğulan insana yapılan suni teneffüs” çabalarıydı. Yani Erdoğan partisini “yeniden hayata döndürmek” için çırpınmaktaydı.

Oysa bir partinin tabanı ile tavanı “ayrı tellerden çalmaya” başlamışsa o partideki sıkıntı sadece “metal yorgunluğu” ya da “defolu” gibi tabirlerle açıklanamazdı ve hele parti içi sıkıntı “ağır sanayi” diye yola çıkanların “Coca Cola sanayi” ile yetinmesine dönüşmüşse o zaman yapılacak fazlaca bir şey kalmamıştı. Parti tabanı, “Coca Cola sanayine” karşı boykot kampanyaları başlatırken parti tavanı, “Cola sanayinin” açılışlarında boy gösteriyor ise çatlak ve patlak kaçınılmazdı. Aslında yaşanan sıkıntının temelinde, “Milli Görüş gömleğinin sırttan çıkarılmış olması yatmaktaydı.”[8]

İşte 20 yıl önce CIA-MAAT dediğimiz, 10 yıl önce Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık kitabını yazarak bu sinsi tertip ve tehditlere dikkat çektiğimiz gelişmelerin; gerçeğini, geçmişini ve geleceğini daha kolay anlamak üzere yeniden yayınlıyor ve değerli okurlarımızın dikkatlerine sunuyoruz… Çünkü Türkiye’mizin tarihi ve tehlikeli bir dönemece doğru yaklaştığı bu süreçte, Milli sorunlarımızı ve sorumlulukları kuşanmanın gereğine ve önemine inanıyoruz.

Saygılarımla.

Ahmet AKGÜL


ÖNSÖZ YERİNE

Fetullah Gülen’in dini tahribatını ve sinsi hesaplarını tam 40 yıl öncesinden konferanslarda konuşup toplumu uyarmaya çalışan… 20 yıl öncesinden bu husustaki kuşkularını açıkça yazıp gazete ve dergilerde yayınlamaya başlayan… Ve İktidarla Cemaatin kol kola çalıştığı ve biribirine arka çıktığı yıllarda bu konuları “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” ismiyle kitaplaştıran Üstat Ahmet Akgül’ün, bütün tespit ve tahminlerinin bugün nasıl aynen çıktığını okuyup hayret ve hayranlık duyacaksınız… Hani hiç kimse bunların farkına varamamış ve halkı uyarmamıştı? Bugün hem yandaş yazarların, hem ulusalcı takımının çoğu, bu kitaptan okuyup aktardıkları gerçeklerle bilgiçlik taslamakta, ama hepsi asıl bilgi kaynağını özenle saklamaktadır.

Üstadımız; “CIA-MAAT” dediği bu gizli ve kirli yapılanmayı deşifre ettiği için, hıyanet hareketinin ve AKP hükümetinin ortak kumpası ve “Ergenekon’un Dinci Kanadı” iftirasıyla, Milli Çözüm Dergisi yazarlarıyla birlikte tutuklanmış, medyada karalama kampanyaları başlatılmış, ama Allah’ın koruması sayesinde bunları başaramamışlardır.

Yakın geçmişimizi bilmek ve geleceği görmek için; FETÖ ve benzeri oluşumları, her yönüyle ve hıyanet yöntemleriyle anlatan ilk eser olan bu kitabı mutlaka okumalısınız!

Yayınevi


ÖNSÖZ

ÖLÇÜ ERDOĞAN VE FETULLAH MI,

YOKSA KUR’AN VE RESULÜLLAH MI?

Fetullah Gülen Wall Street Journal'dan sonra New York Times'da da: “Siyonist otoriteye itaat” fetvasını tekrarlamıştı!

Wall Street Journal'da (WSJ) çıkan Fetullah Gülen’in “İHH’nın İsrailli otoritelerden izinsiz Gazze’ye yardım girişimi yanlıştır” fetvasından hemen bir hafta sonrasında, hem ABD'nin hem dünyanın saygın gazetelerinden biri olan New York Times (NYT), bu konu hakkında bir röportaj-haber daha yayınlamıştı. Bu da Fetullah Gülen’in iddiasında hala ısrarlı olduğunun kanıtıydı. Türkiye’deki Fetullahçılar ve AKP taraftarları ilk fetvasını yontup kılıfına uydurmaya çalışırken, bu ikincisi onun ayarını iyice ortaya koymaktaydı. Georgetown Üniversitesinden Prof. Dr. John L. Esposito'nun; Fetullah Gülen'i, Tibet Lideri Dalai Lama'ya benzettiği yazıda, “Gülen'in barış ve küreselleşmeye, hoşgörüye, ABD-Türkiye ilişkilerinin güçlendirilmesine ve serbest pazar ekonomisine önem verdiğini” vurgulanmıştı. Bilindiği gibi Dalay Lama, ABD’nin kontrolünde Çin’i karıştırmak üzere safsata ve saptırmalarla dolu bir din uydurmuş insandı. Fetullah Gülen de, yine Ilımlı İslam safsatasıyla Türkiye’yi avucunda tutmak isteyen Siyonist Yahudi lobilerinin adamıydı.

New York Times gazetesi, “ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine K. Albright ve onun seleflerinden olan James A. Baker gibi Siyonist Yahudilerin de Gülen ile ilişkili olan grupların faaliyetlerinde konuşma yaptıklarını ve Gülen'e övgüde bulunduklarını” hatırlatmıştı. NYT muhabiri Knowlton, yazısında Gülen'i eleştirenlerin kendisini laiklik karşıtı olarak gördüğünü belirterek, ''Gülen bir anlamda, gelenekselle modern olanı harmanlamaya çalışıyor'' ifadelerini kullanarak, böylece Onun “İslami motiflerle Siyonist menfaatleri karıştırıp uzlaştırdığını” açığa vurmaktaydı.

Fetullah Gülen’in: “Benim bu hareketteki rolüm oldukça kısıtlı bir liderlik. Bir merkeze bağlılık ya da bir hiyerarşi yok" sözleri ise tevazu perdesi altında: “Bu hareketin kendi kontrolü dışında, Siyonist odaklarca organize edildiğinin” itirafıydı.

Fetullah Gülen için Houston Üniversitesi'nden sosyolog Helen Rose Ebaugh da NYT gazetesine verdiği demeçte: “Fatih Üniversitesi yönetiminin kendisine, Suudi Arabistan'ın önerdiği paranın kabul edilmesi fikrine Gülen'in, "Suudi hükümeti destek veriyor" şeklinde algılanacağı gerekçesiyle sert bir şekilde karşı çıktığını söylediğini anlatmıştı. Siyonist Yahudilerin ve emperyalist ABD yönetiminin her türlü destek ve yardımını hürmetle alıp, Suudilerin yardımını reddeden bu yaklaşımın sahtekarlığı ise sırıtmaktaydı.

Haberde, Gazze'ye yardım götüren gemiler konusunda Gülen'in, daha önce Wall Street Journal'a ifade ettiği görüşleri yinelediği belirtilerek: “Türk hükümetinin, İsrail'in yardım gemilerine müdahalesini şiddetle eleştirdiği bir dönemde, Gülen'in hatayı organizatörlerde bularak, “otoriteye karşı çıkmaktansa önceden İsrail yönetiminden izin alınması gerektiği” görüşünü aktarmıştı.

Siyonist Yahudi Lobilerinin yarı resmi yayın organı olan New York Times’in bu röportaj ve yorumlarına ve Fetullah Gülen’in Dalay Lama’ya benzetilmesi ve dünya barışı diye ABD çıkarlarına hizmet ettirilmesi olayına, Zaman Gazetesinin ve Samanyolu TV.nin sahip çıkıp övgüyle aktarması da, Fetullahçıların Siyonist Yahudilerin ve emperyalist ABD’nin işbirlikçileri olduğu gerçeğini açığa vurmaktaydı.

Kur’an’a göre OTORİTE ne anlama geliyordu?

Otorite: Zorla veya gönül rızasıyla kendisine tabi ve taraf olunması istenen, güç ve yetkiyi ele geçiren devlet hâkimiyeti veya herhangi bir örgüt ve teşkilat disiplinidir.

Bu “otorite”, ya meşru ve makbul bir adalet sistemine dayanır ki, buna Kur’an “Ulül Emr” (Emir ve yetki sahibi devlet yöneticileri) tabir etmektedir.

Veya bu otorite, zalim ve hain bir güç odağıdır ki, Kur’ana göre bunların tamamı “TAĞUT” hükmündedir. “Tağut” Ali Bulaç’ın Kur’an-ı Kerim Meali sözlüğünde de: Şeytani olan ve putlaştırılan, Allah’ın hükmünü tanımayan, zulüm ve zorbalık yolunu tutan her türlü güç merkezi veya zalim-kâfir kişi, şeklinde izah edilir.

Nurcuların özellikle kullandığı “Yeni Lügat”a göre ise:

Taği: Azgınlaşmış, sapıtmış, saldırganlaşmış, mütekebbir (gücüyle kibirlenip zorbalığa başlamış), Allah’a ve insan haklarına karşı isyana kalkışmış yönetimlerdir. Kur’anı Kerim, “Tağut”ların, yani zalim ve kâfir güruhların “otorite”sine uyanların ve onların batıl ve barbar hükümlerine kendi tercihiyle tabi olanların en tehlikeli MÜNAFIK’lar olduğunu şöyle haber vermektedir.

“(Ey Resulüm) Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce indirilen (Kitaplara) hakikaten inandıklarını ileri sürenleri (ve toplumda gerçek ve örnek mümin zannedilenleri) görmez misin? Ki bunlar TAĞUT’un önünde muhakeme olmayı (zalim ve kâfir otoritelere tabi olmayı) istemektedir; Oysa onlar onu (bütün şeytani odakları ve zalim kurallarını) red ve inkar etmekle emrolunmuş kimselerdi. (Ancak) Şeytanları (Siyonist ve emperyalist akıl hocaları) onları derin bir sapıklıkla saptırmak istemektedir. Onlara: (nefsi ve geçersiz yorumları bırakıp) “Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın açık ve kesin hükümlerine) ve Resulünün (bildirdiklerine) gelin” denildiğinde, O MÜNAFIKLARIN senden süratle uzaklaşıp kaçtıklarını (ve Kur’an’ın hükümlerinden kaytardıklarını) görürsün”[9]

Allah’ın Lanetlediği Bilgiçler Kimler oluyordu?

Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri (ama bu bilgi ve becerilerini nefsi hevesler ve dünyevi hedefler için istismar edenleri) görmez misin? Onlar TAĞUT’a (Şeytani rejimlere ve zalim güçlere) ve CİPT’e (Siyonist ve Haçlı liderlere) inanıp (peşlerine takılıyorlar) ve (Saldırgan) kafirler için: Bunlar (hak hakim olsun diye fitne çıkaran(!) ) müminlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar. İşte bunlar (gibi zalimlerle işbirlikçi bilgiç takımına) Allah’ın lanetlediği kimselere ise, hiçbir yardımcı bulamazsın”[10]

Herkesin safı ve tarafı, onun gerçek sıfatını gösterir!

“İman edenler (yeryüzünde hak ve adalet hakim kılınsın ve zulüm-sömürü düzenleri yıkılsın diye) ALLAH yolunda çarpışır (ve çalışır) lar. Kafirler (ve münafıklık edenler) ise TAĞUT yolunda (Batıl ve barbar nizamlar devamlı kalsın diye) çarpışır (ve çırpınır)lar. Öyle ise ŞEYTANIN DOSTLARI (olan bu zulüm taraftarları ve Tağuti otoritelerin savunucuları) ile mücadeleden geri durmayın. Hiç şüphesiz Şeytanın hilesi zayıftır. (Zafer inananların olacaktır)”[11]

Tağut’u (zalim ve kâfir otoriteyi) red ve inkâr etmeden, iman iddiası sahtedir!

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz (olgun ve uygun olan İslam yolu) sapıklıktan (bütün batıl yollardan) apaçık ayrılmıştır. Artık kim TAĞUT’u inkâr (red ve terk) edip ALLAH’a inanır (ve Kur’an’a dayanır)sa, o sapasağlam bu kulpa yapışmıştır; bunun kopması imkansızdır. Allah, iman edenlerin velisi (sahibi, hamisi ve yöneticisi) dir, ki onları karanlıklardan nura çıkarır. Kâfir takımının (ve münafıkların) velisi ise TAĞUT’ (zalim ve şeytani güç odaklarıdır) ki, onları (İslam ve iman) nurundan (ayırıp küfür ve zulüm) karanlıklarına çıkarır… İşte bunlar cehennem ateşinin halkıdır ve orada süresiz kalacaklardır.”[12]

TAĞUT’lara hizmet ve ibadet edenlerin, imanla alakaları kesilir!

“Deki, ben dinimi (her konuda esas alıp uyacağım hayat prensiplerimi) sadece Allah’a has kılarak (Kur’an ve sünneti ölçü tutarak) Allah’a ibadet ederim”[13]

“TAĞUT’a (zalim yönetimlere ve şeytani düzenlere) ibadet ve hizmet etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelip bağlananlar ise, onlar için bir müjde vardır; bu nedenle (Tağuti otoritelere tabi olanlara değil) benim (sadık ve samimi) kullarıma müjde ver.”[14]

“Andolsun biz her ümmete: “Allah’a kulluk yapın ve TAĞUT’tan kaçının!” diye bir elçi gönderdik. Böylelikle onlardan kimine (gerçekleri kabullenip Hakka ve hayra yönelene) Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine (Dünya rahatı ve menfaati için Tağut’a tapınan ve şeytani odaklara kapılan kesime) ise dalalet (sapıklık) hak oldu…”[15]

Allah münafıkları ve Din istismarcılarını “TAĞUT’A TAPINMAK” zillet ve rezaletine düşürmektedir.

“Deki: “Ey Kitap Ehli, sizler bizim sadece (ve şeriksiz biçimde) Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) ve önceden indirilen (Kitapların aslına) inanmamızdan ve sizin çoğunuzun fasıklar (günaha ve haksızlığa düşkün insanlar) olmanızdan dolayı bizden kıcık alıyor (ve intikam için fırsat kolluyorsunuz.)

Onlara deki: Allah katında, sizin için kesinleşmiş bir ceza olarak (bu huysuzluk ve huzursuzluğunuzdan) daha şerlisini ve şerefsizini haber vereyim mi?

  • (Böyleleri) Allah’ın lanet ettiği kimselerdir.
  • Allah’ın onlara gazaplandığı ve kahrına uğrattığı kişilerdir.
  • Onları MAYMUN’lara ve DOMUZ’lara çevirmiştir. (Maymunlar gibi batıyı ve batılı taklit etme, onların hizmet ve himayesine girme aşağılına düşmüşlerdir. Domuzlar gibi milli namus ve onurlarını kıskanmayan ve zalim güçlere kâhyalık yapan bir bayağılığa dönmüşlerdir.)
  • Ve TAĞUT’a tapanlar (haline getirilmiş, zalim ve kâfir düzenlerin işbirlikçisi konumuna itilmişlerdir.)

İşte bunların mevkii (konumu) çok daha şerli ve şerefsizdir ve hak yoldan sapıtıp gitmişlerdir.”[16]

(Onlar) sizinle (karşı karşıya) geldiklerinde: “Biz inandık (Haktan tarafız. Ama zalimleri ise zahiren aldatıp oyalamakta ve dini hizmetlerimize fırsat kollamaktayız)” demektedir. Oysa onlar (gizli) inkârla (yanınıza) girmişlerdir ve yine onunla çıkıp gitmişlerdir. Allah (o münafıkların) gizli tutukları (hıyanet ve işbirliğini) daha iyi bilmektedir”[17]

Sadakallahül-Azim. Allahu Azimüşşan ve Kitabı olan yüce Kur’an kesinlikle doğru söylemekte, Hakkı ve hayrı bildirmektedir. Biz de Onu tasdik ederiz ve her konuda şaşmaz bir ölçü ediniriz.

Zaman yazarlarından ve Fetullah yalakalarından Abdülhamit Bilici; “Dış politikada Erbakan-Erdoğan farkı!” yazısında:

Belçika'nın Anvers kentinde Türk sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle buluşan Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, AKP hükümetinin Mavi Marmara trajedisi sonrası yaşadığı bir hayal kırıklığına dikkat çekiyordu. Dünyanın dört bir tarafında vicdanı olan herkesin İsrail'in işlediği bu devlet terörü karşısında çok ciddi bir duyarlılık sergilediğini vurgulayan Bağış, bu kanlı saldırı karşısında bazı Müslüman ülke liderlerinin, Papa 16. Benediktus'un gösterdiği hassasiyeti dahi gösteremediğinden yakınıyordu. Bağış'ın bu eleştirisinde haksız olduğunu kim söyleyebilir? Dünyanın en stratejik bölgesinde yer alan, en stratejik maddeleri kontrol eden ve 1 buçuk milyar gibi devasa bir nüfusa sahip olan İslam dünyasındaki yönetimlerde biraz duyarlılık olsa Gazze'deki dram yıllardır sürer miydi?” diye soruyor, böylece çok ucuz bir hamaset yapıyor ama nedense:

İsrail’in Gazze’ye yardım gemilerine yönelik bu vahşi saldırıları karşısında, bırakın vicdanlı ve duyarlı bir Müslüman din adamını, hatta insaflı bir papaz ve haham kadar bile tepki koyamayan, hatta “meşru otorite” kabul ettiği İsrail’i dolaylı haklı çıkaran şu Fetullah Hocalarının talihsiz tavrına hiç değinmiyordu. Ardından, AKP hükümetine ve devlet yetkililerine: “Aman ha İsrail’le ters düşmeyin, ABD ile sakın didişmeyin. Haddinizi bilin ve başınıza belayı davet etmeyin” anlamında münafıkça uyarılarda bulunuyordu.

“Ancak Bağış'ın Müslüman yönetimleri hedef alan bu eleştirisi, Türkiye ve AK Parti iktidarı için de dersler içeriyor. Demek ki, kendi içinde hâlâ ciddi sorunlarla boğuşan ve henüz dünya dengelerinde layık olduğu konumun uzağında bulunan Türkiye'nin, dış politikada daha dikkatli olması ve asla Müslüman yönetimlere güvenerek hareket etmemesi gerekiyor” diyordu.

Abdülhamit Bilici, bizim yıllardır haykırdığımız, ama bazılarına bir türlü inandıramadığımız: “Necmettin Erbakan İslam’ın ve mazlumların, Recep Erdoğan ise haçlı Batının ve Barbarların hizmetkârıdırgerçeğini şöyle itiraf ediyordu.

“İslam dünyasının farklı köşelerinden insanlarla Washington'da katıldığımız bir panelde İhvan hareketine bağlı bir genç olan İbrahim Hudeybi, AKP tecrübesini incelerken Başbakan Erbakan ve Başbakan Erdoğan'ı, dış politika açısından karşılaştırmış ve tercihinin ikincisinden yana olduğunu söylemişti. Panele katılan isimler, iki liderin dünyaya bakışları arasındaki farkı şöyle özetliyordu: Erbakan, ilk gezisini Tahran'a yaparken, Erdoğan Brüksel'i tercih etti. İslam birliği idealini öne çıkaran Erbakan, D-8 adındaki oluşum için çaba harcarken, Erdoğan AB'ye önem verdi. Çünkü Erdoğan, Erbakan'ın soğuk baktığı AB sürecinin, demokrasi için önemini kavramıştı. Erdoğan'ın Batı siyaseti, İslam dünyasını unutmak değildi. İlk kez, Erdoğan döneminde İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği'ne bir Türk seçilmişti.

Erbakan, bir dinî lider gibi ortaya çıkarken, Erdoğan siyasî bir liderdi. Erdoğan, manevî bir lider değil, ortalama bir Türk vatandaşıydı. Bir yanda Avrupalı liderlerle futbol oynuyor, şakalaşıyor; diğer yanda Peres'e 'one minute' diyor; Obama ile Putin'le ilişki kurduğu gibi taksici ile esnafla da konuşabiliyordu” diyen yazar pazarlıklı bir BOP eşbaşkanını, yüzyılın kahramanı gibi yutturmaya çalışıyordu.

Oysa, AKP’nin “Eksen”i, Milli Görüşe hıyanet ederken kaymıştı ve artık Şeytani Güçlerin hizmetkarıydı!

Bir zamanlar AKP’yi “ABD ve AB güdümünde olmakla” suçlayıp sataşan sözde muhalifler, şimdi de “Eksen kayması, Batıyı bırakıp Doğuya yanaşması” bahanesiyle hükümete yüklenip saçmalamaktaydı. Çünkü Cumhurbaşkanından Başbakanına, Meclis Başkanından Bakanlarına tüm AKP kadroları “Böyle bir eksen kaymasının asla mümkün ve söz konusu olmadığını, Türkiye’nin Batıdan kesinlikle kopmayacağını açıklayıp durmuşlardı. Hatta AKP’liler bu iddiaları bir küfür ve hakaret gibi algılamış ve hırçınlaşmışlardı. Evet AKP’lilerin “Kesinlikle bir eksen kayması olmayacaktır, Türkiye Batıdan kopmayacaktır” açıklamaları samimi bir gerçeği yansıtmaktaydı. Bazı merkezleri oyalamaya ve avutma taktiği olarak konuşulduğu sanılmamalıydı. Çünkü asla yanlış konuşmayan Kur’an şöyle buyurmaktaydı:

“Kim kendisine hıyanet ve istikamet yolu apaçık belli olduktan sonra, (Dünyalık makam ve menfaatler karşılığı kutsal davasını satar da) Elçiye muhalefet ederek kopup ayrılırsa, ve Müminlerin yolundan başka (ve batıl) bir yola tabi olursa, Onu (dünyada artık) döndüğü (bu batıl ve bozuk) yolda bırakırız (hidayetini karartırız, ahirette ise) cehenneme sokarız. Ne kötü (ve dayanılmaz, aşağılayıcı ve azaplandırıcı) bir yataktır o.”[18]

İlim, ibadet ve hizmetleriyle dünyalık şöhret peşine düşen BEL’AM’lar ve günümüzdeki örnekleri.

“(Ey Resulüm) Onlara, kendisine ayetlerimizi (Dini bilgi ve hikmetleri öğrettiğimiz şu) kişinin haberini anlat (ki, bugünkü Bel’am benzeri bilgiçleri tanısın ve sakınsınlar). O bundan (ilim ve ibadet huzurundan ve zulümle cihat şuurundan) sıyrılıp uzaklaşmış, Şeytan (ve tağutlar) onu peşine takmıştı. O da sonunda “Ğaviy” (Tuğyana kapılıp azgınlaşan ve tağuta tapanlardan) olup çıkmıştı. Eğer biz dileseydik (o Bel’am kafalı kişiler Hakta ve hayırda sebat etseydi) onu bununla (ilim ve takvayla) yükseltip (şerefli kılardık). Ama o arza (dünyaya) meyledip (burada sonsuz kalacakmış gibi davrandı.) Nefsü hevasının (arzularına ve gururuna) kapıldı.

Onun durumu, üstüne varsan (her şeyi aleyhine zannettiği için korkusundan) dilini sarkıtıp soluyan; kendi haline bıraksan da (vicdani kuşkuları ve fıtrat bozuklukları nedeniyle, yine) dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumunu andırır. İşte ayetlerimizi yalanlayıp (Tağuti güçlere yalakalık için Kur’anı yanlış yorumlayan) topluluğun durumu (böyle bir şaşkınlıktır)”[19]

Ayetlerimizi yalanlayanları (ve zalim güçlerin keyfine göre yorumlayanları) Onları bilmeyecekleri (ve fark edemeyecekleri) bir yönden (ve Rabbani yöntemlerimle) derece derece (helake ve hezimete) yaklaştıracağız. Onlara bir süre tanımam (kimseyi aldatmamalıdır). Hiç şüphesiz benim tuzak düzenim sapasağlamdır”[20]

“Artık, Allah’ın sapıttırdığı kimseye hidayet verecek yoktur ve Onları tuğyanları (tağutlara kullukları ve marazlı münafıklıkları) içinde şaşkınca dolaşır biçimde bırakır”[21]

Hanefi Avcı, Fetullah Gülen’in dolaylı Reklâmcısı mıydı? 28 Şubatçıları da, Fetullahçıları da, PKK’yı ve Ergenekoncuları da Aynı Merkez Kullanmaktadır!

Hanefi Avcı’nın “Haliçte Yaşayan Simonlar” kitabının AKP’ye yandaş ve yoldaş medyadaki iştahlı reklâmını, Fetullahçı medyanın ise bu iddialara karşı “vuruyor rolüyle tozunu silkme” yaklaşımını görünce, acaba “danışıklı bir dövüş mü?” diye içime kurt düşmüştü. Kitabı okuyunca bu kanaatim pekişmişti. Bu kitap, Fetullah Gülen’in dış bağlantılarını ve Siyonist odaklara figüranlığını saklamak, onu dünya çapında bir organizasyonu, şahsi bilgelik ve becerisiyle başaran “dahi adam” gibi sunmak; emniyet ve yargı bürokratından işadamına, medya mensubundan üniversite hocasına herkese: “Eh, bu denli güçlü ve etkili bir cemaate sığınmak, maddi ve manevi menfaatimiz icabıdır” kanaatini aşılamak için yazılmış-yazdırılmış olma ihtimali güçlenmişti.

Bir hareket ve şahsiyeti doğrudan övmenin münasip düşmediği durumlarda; güya onu tenkit ediyor ve gerçeklere dikkat çekip ilgilileri uyarıyor perdesi altında, onların ne kadar güçlü ve organizeli bir yapılanmayı başardıklarını, stratejik kurumlara nasıl sızıp hâkimiyet kurduklarını, elebaşlarının nasıl dâhice plan ve programlar yaptığını yazıp, “Aman bunlardan korkulur, Fetullah’a sığınan kurtulur!” cinsinden bağırmak daha etkili bir reklâm çeşididir. Oysa baştan sona ABD’nin ve Yahudi Lobilerinin organize edip kullandığı bu cemaat hakkında ciddi bir mahkemenin açılıp Fetullah Gülen’in Amerika’dan istenmesiyle, yani bu kocaman balona basit bir iğne dürtülmesiyle bütün havaları bir anda inecek kadar dayanıksız, zavallı, ama Amerika’nın himayesinde şımarmış bir harekettir.

Açıkça söyleyeyim, ben Hanefi Avcı’nın bu kitabı yazması veya hazırlanan bir kitaba imzasını koyması ve ceza (!) olarak merkeze alınması karşılığı kendisine ileride hangi makam ve imkânların vaat edildiğini merak etmekteyim ve kuşku içindeyim.

Acaba bu kitapla, Fetullah Gülen’in ve cemaatin beyin ekibinin; ABD’de ki Yahudi Lobileriyle irtibatları ve CIA yetkilileriyle bağlantıları özellikle bilmezden-görmezden gelinip tehlikenin can alıcı noktasının özenle es geçilerek, aslında beşinci sınıf figüran ve sadece vitrin mankeni olan bir kişinin, bütün bu oluşumların başındaki “Bilge Kahraman!” diye gösterilmesi mi hedeflenmişti? Ve zaten sinsi hesabı ve maksadı belli Haber Türk yazarı, ABD ve AB’nin gönüllü ve tabii temsilcisi Soli Özel’in Fetullah Gülen’in dış bağlantılarına değinmediği için Hanefi Avcı’yı takdirle övmesi de bu tezgâhı deşifre etmekteydi. Kitapta, bir zamanlar, cemaatin (daha doğrusu arkasındaki güçlerin) kendi çıkarları hesabına kullandığı, ama artık gözden çıkarıp çöpe atmaya karar kıldığı birtakım kişilere ve ilişkilerine değinilmesi ise, Fetullahçıların ve patronlarının işine gelmekteydi.

İstihbaratçı Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, iddia ettiği gibi çok sağlam ve inandırıcı deliller ve şahitler ortaya koymuşsa niye acaba hiçbir Cumhuriyet savcısı hala soruşturma için harekete geçmemişti? Yoksa bütün savcılar gerçekten cemaatin kontrolüne mi girmişti!? Veya bu kitapta Fetullahçıları “yargısız infaz” görüntülü “dolaylı aklama” gayesi mi güdülmekteydi? Çünkü bu kitapla, hem cemaatin gücü ve etkinliği, teşhir numarasıyla şöhreti pekiştirilmiş, hem de bir nevi meşruiyet verilmişti.

Oysa Fetullah Gülen’in, mağdur ve mecbur edilmiş rolüyle ve tabi Hicret sevabı ve hikmetiyle ABD’ye gönderilmesine; onun adına cemaatin CIA kontrolünde teşkilatlandırılıp organize edilmesi, ABD’den, ama Hoca üzerinden gelecek talimatlarla daha kolay yönlendirilmesi için, 28 Şubat sürecinin dış ve iç aktörlerince karar verildiğini eski MİT’çi Mahir Kaynak daha yeni fark ve itiraf etmekteydi. “Amerikan tanrısının asla yenilmeyeceğini baş edilmeyeceğini, onun sonsuz gücüne sığınanların felaha ve refaha ereceğini, karşı gelenlerin ise helak edileceğini” vaaz etmekle görevli Mahir Kaynak, Fetullah Gülen’le ilgili gerçeği ağzından şöyle kaçırıvermişti: (Bak: 28 Ağustos 2010- Star)

“28 Şubat sürecinde Fetullah Gülen’i yurt dışına çıkmaya mecbur eden tavır üzerine “Av Partisi” adlı bir yazı yazdım ve Hocayı yurt dışına çıkmaya zorlayanların gerçekte onu başkalarının kontrolüne vermeyi amaçladığını ve bu kişilerin avcıların hizmetkârı olduğunu yazdım. Yani Hocaya baskı yapanların “irtica ile mücadele ettikleri” iddiası gerçek değildi. Ya bilerek ya da bilinçsizlikle bir güce hizmet ediyorlardı. Cemaatin ülke için yararlı faaliyetlerine, ülkenin geleceği için öngördüklerinin ülkenin aleyhine olmamasına rağmen içine adeta monte edilen ve en küçük bir sorgulamaya bile gerek görmeden ortaya atılan iddialar, hedefi açısından savunulsa bile, metodu açısından eleştirilmesi gerekir. Yani, doğru bir hedefe varmak için de olsa, adaletsizlik savunulamaz.”

“Yoksa Hanefi Avcı’nın bu kitabıyla, APO’dan sonra devletin uzlaşmak üzere Fetullah’la da görüşme masasına oturmasına zemin mi hazırlanıyor?” sorusu pek çok sırlı kapıyı açacak anahtar gibiydi!

Hanefi Avcı’nın Fetullah cemaatini; korkunç bir tedhiş (dehşet salma, yıldırma) şebekesi olan, resmi bir terör çetesi gibi çalışan, Mason ve Sabataistlerin güdümünde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetine benzetip:

“Güncel İttihat ve Terakki

Türk sağ aydını Osmanlı’nın yıkılışını İttihat ve Terakki ile Jön Türk Hareketinin, zaten kendisi bir hiyerarşik örgüt olan devlet kurumları ve ordu içinde örgüt kurması, bu suretle ordunun ve devletin sistemini bozmasına bağlarlar. Bugün için cemaatin yaptığının bundan farkı yoktur; polis, ordu, MİT, jandarma, yargı ve diğer kurumların içerisinde ayrı bir hiyerarşik örgütlenme kurarak ve bu teşkilatların personeli arasında ayrım, güvensizlik ve düşmanlık yaratarak kurumları içerden ve tamir olunmaz biçimde yaralıyorlar” demesi (sh: 569) ve ardından: “Bu meseleyle ilgili olarak en fazla üzüldüğüm konu çok temiz, düzgün, çalışkan ve saygılı insanların (cemaat gayretiyle birden bire değişip) üstlerine iftira atan, bilerek vicdansızlık yapan, vefasız insanlara dönüştürülmesidir. Aslında herkes biliyor ama kimse dillendirmiyor. Ben bu kitapla birlikte açıkça ifade ediyorum ki tüm bu işleri cemaat yapıyor, bunu herkes bilsin. Son zamanda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da, onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcısı numarasını artık kimse yutmasın, bu işler emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin planı ve programı doğrultusunda cemaatin talimatı ile gerçekleştiriliyor. Bu işe karşı koyması gerekenler, sızdırılan bilgileri kullananlar da bilsinler ki bu yöntemle cemaate hizmet ediyorlar. Bazı internet siteleri, basın ve medya hizmeti değil, cemaatin propagandasını yapıyorlar. Cemaatin plan ve programına uymayıp görevini yapan hâkim, savcı ve diğer görevlilere yönelik saldırılar cemaatin talimatı ve planı gereği yürütülüyor. Büyük illerin Emniyet Müdürleri ve Valileri bilsinler ki, emirlerindeki polislerin bir kısmı kendilerinin değil, cemaat imamını amir olarak kabul ediyor, hatta etrafları cemaat mensubu müdür ve amirlerce sarılmış durumdadır. Gerçeği göremiyorlar, bu durumun farkındalar ve kısmen biliyorlar ama bilmiyor gibi davranıyorlar. Bazı operasyonları kendileri değil, cemaat yanlısı polislerle cemaat yanlısı savcılar cemaat imamlarının talimatı ile yürütüyorlar, bunu artık biliyoruz.” (sh: 571)

“Ben ve benim gibi olan pek çok kişi, eskiden yetişen nesiller ve yapılan faaliyetlere bakarak ülkenin, hatta bölgenin, Müslüman ülkelerin geleceği için çok önemli bir hareket başlattığınıza inanıyordu. Fakat bugün aynı kişiler eğer bu polislik anlayışına, gizli dinleme, iftira, delil uydurma faaliyetlerine devam ederseniz ülkenin felaketi olacağınıza samimi olarak inanıyorlar” (sh:574) tespitleri de hem doğruydu; hem de iddialarına inandırıcılık havası katmayı amaçlarken, asıl cemaate duyulan hayranlığı ve onlarla başa çıkılmazlığı aşılıyordu.

Hanefi Avcı gerçek niyetini ve mahiyetini şu sözleriyle açığa vuruyordu.

“Ben cemaatin kendi mecrasında faaliyet yürütmesine karşı değilim. Hatta bir yandan akla ve bilime, diğer yandan da inanç ve manevi değerlere bağlı yeni bir nesil yetiştirmek adına yurt içi ve yurt dışında yapılan eğitim faaliyetlerini çok değerli buluyorum. Bugünkü toplumsal yapımız içersinde yalnızlaşan insanlar arasında yapılmaya çalışılan yardımlaşma, dayanışma faaliyetlerinin çok önemli olduğunu düşünüyor ve kültürel faaliyetler, kültürler ve dinler arası diyalog için yaptıklarınızı destekliyorum. Hatta bu faaliyetlerinizin artarak devamının çok önemli olduğuna inanıyorum.” (sh:574)

Şimdi özellikli ve etkili bir Emniyet Müdüründen:

“Bütün kurumlar ve kişiler kof mu?

Bu kitabın birinci bölümünde devlet kurumlarının kof olduğunu, basit sorunları bile çözme yeteneğine sahip olmadığını anlatmaya çalıştım. Bu bölümde ise cemaatin birkaç adamının çalışması sonucu her şeyin yerle bir olduğunu, koca devletin içten içe eridiğini, adalet ve güvenlik kurumlarının adaletsiz ve güvensiz hale dönüştüğünü, bu durumun farkında olan devlet görevlilerinin buna karşı durmadığını anlattım. Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaat imamı devlet yetkilerini gasp etti.” (sh:578) itirafını duyan bürokratlar bu cemaate teslim olmaz da ne yapardı?

28 Şubat hıyaneti ve aktörleri

Malum ve me’lun 28 Şubat dolaylı darbesinin; Havuz Sistemiyle IMF’yi dışlayan ve D-8’lerle Yeni Bir Dünyanın temellerini atan Erbakan’ı devirmek üzere; dışarıdan Rockefeller ve Alan Makovski gibi Amerikalı Yahudi liderlerin, içeride ise, marazlı ve mason medya kalemşörlerinden bazı Çevik Paşalara, Fetullah Hoca’dan, ulusalcı Ergenekonculara bir sürü işbirlikçinin ortak gayretiyle yapıldığı artık herkesçe bilinmektedir. Yani Ergenekoncuları da, PKK’yı da, Fetullahçıları da 28 Şubat Paşalarını da aynı dış güçler yönetmektedir. AKP ise 28 Şubat müdahalesinin gayrimeşru bebeğidir.

Ancak şu ters talihe ve teresliğe bakın ki, Siyonist merkezlerin AT DEĞİŞTİRME operasyonu çerçevesinde, Ergenekoncular PKK ile görüşmüşler diye zindanlara itilmiş, ama AKP aynı PKK’yla görüştüğü için iktidara getirilmiştir. Yani AKP Ergenekon’un başka bir versiyonu gibidir ve yarın şartlar öyle gerektirirse Ergenekoncularla AKP yer değiştirebilir… Bu cılkı çıkmış ve çivisi kaymış bozuk düzende, bir kişiyi öldüren KATİL, iki kişiyi öldüren CANİ, beş kişiyi öldüren veya azmettirip öldürten MAFYA BABASI olur. Ama binlerce asker ve sivil masum insanımızın canına kıymış, ülkemizi on milyarlarca Dolar zarara uğratmış birisi ise, MUHATAP olur! MİT başkanları, komutanlar, yüksek bürokratlar ve devlet kurumlarıyla pazarlık için masaya oturur. Ülkeyi parçalamak ve Özerk Kürdistan’ı kurmak için talimatlar buyurur. Şu düşürüldüğümüz hale bakın; Başbakan olacak boş adam APO’yla görüşüldüğünü önce inkâr ediyor, sonra “Hükümet değil devlet görüşür” diye milletle dalga geçiyor! Cumhurbaşkanı kalkıp: “devlet değil, kurumlar görüşür” cinsinden felsefe yapıp bilgiçlik taslıyor!

Evet, şimdi daha net anlaşılıyor ki, Kandil dağından daha kolay şekilde PKK’yı İmralı adasından yönetmesi ve güvenliğinin de garanti edilmesi için, Abdullah Öcalan ABD tarafından Türkiye’ye teslim ediliyor! Tekrar hatırlatalım, şimdi de Fetullah Gülen’in muhatap alınıp masaya oturulması için hazırlık yapılıyor!

Herhalde bu yüzden olsa gerek, bütün Fetullahçılar ve Türkiye’yi parçalamak için fırsat kollayan gâvurcuklar ağız birliği içinde, İspanya’da ki ETA örneğini, İngiltere-İrlanda arasındaki İRA deneyimini kutsal metinmiş gibi, televizyonlarda ve köşe yazılarında halkın beynini bulandırmak için, teyp gibi tekrarlayıp duruyor.

Evet;

“Sahipsiz vatanın, batması haktır

Hep neme lazımcı, zavallı halktır

Hıyanet kılıfı, demokrasidir

Gâvur yalanına, kanan ahmaktır”

BOP Eşbaşkanlığı, Amerikan planlarına hizmetkârlık mıydı?

Türkiye’miz dahil 22 İslam ülkesinin parçalanmasının, tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın yok pahasına Batıya pazarlanmasının amaçlandığını, ABD yöneticilerinin resmen açıkladığı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) aslında Büyük İsrail planının bir parçasıydı. İşte bu BOP’a eş başkanlık yapmak (eğer doğruysa) büyük bir hıyanete ortaklık ve açıkça Amerikan planlarına hizmetkârlık sayılmaz mıydı? Bu konumdaki bir insana nasıl güven duyulacaktı? Hele başbakan olması bir ülke için en büyük sakınca oluşturmaz mıydı? Şimdi bu gerçeklikleri yazanları ve konuşanları susturmaya çalışmak ve soruları karanlıkta bırakmak, adım adım açılımlarla ülkenin yıkılışına ve devletin yok oluşuna göz yummak anlamını taşımaz mıydı? Yoksa başbakan yapılmak hatırına BOP eşbaşkanlığına, yani 22 İslam ülkesini parçalama planına kâhyalığına gizli bir diyet ödeme mahkûmiyeti yüzünden mi, mecbur kalınmıştı? Sümela Manastırını açtığı, Heybeliada Ruhban Okulunun eğitime tekrar hazırlandığı halde Ayasofya’yı ağzına bile almamasının altında bu mahkumiyet mi yatmaktaydı?

Sahi, soralım; Siyonist Yahudi örgütü ADL tarafından Sn. Erdoğan’a verilen “Üstün Cesaret Ödülü”, acaba BOP eşbaşkanlığı gibi, resmen dış güçlerin ve yabancı ülkelerin projelerine hizmet karşılığı mı, boynuna takılmıştı?

Erdoğan BOP görevine, 28 Ocak 2004 ilk ABD gezisinde mi atanmıştı?

Recep Tayyip Erdoğan başbakan olduktan sonra ABD'ye ilk resmi gezisini 25-30 Ocak 2004 tarihlerinde yapmıştı. Başkan Bush'la 28 Ocak günü buluşmuşlardı. Oval Ofis'te yapılan 2,5 saatlik görüşme '2+2 olarak planlanmıştı. Bush, Powell'le; Erdoğan da Gül’le olacaktı. Görüşme sürerken içeriye Rumsfeld ve Rice da alınmıştı. Denge bozulmuştu ama görüşmeye devam edilmişti. Sınırlı katılımlı görüşmede "stratejik vizyon" yani BOP konusu ele alınmıştı. İleride çok tartışılacak olan 'BOP' -yani, Büyük Ortadoğu Projesi- Eşbaşkanlığı görevi Erdoğan'a işte burada aktarılmıştı.

Recep Erdoğan’ın 32 ayrı yerde itiraf ettiği Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığının hukuki anlamda "Bu Türk devletinin statüsünü değiştirme projesidir", "Başka bir güç kudret eğer Başbakan'a bu görevi verdiyse o başbakan artık milli değil, gayrı millidir” iddiaları oldukça anlamlıydı ve ciddiye alınmalıydı. Tayyip Erdoğan, kendisine “BOP eşbaşkanı” dediği için Doğu Perinçek’e tazminat davası açmıştı. Erdoğan’ın avukatı, dava dilekçesinde “BOP eşbaşkanlığının vatan hainliği olduğunu” saptamıştı. Erdoğan’ın tazminat talebini reddeden mahkeme, dava konusu açıklamanın yapıldığı yayında “kamu yararı” olduğunu vurgulamıştı.

Tayyip’in, Apo’yla gizli af anlaşması

AKP ile PKK arasında aylardır süren referandum pazarlığı anlaşmayla sonuçlanmıştı. PKK lideri Murat Karayılan, "devletle anlaştıklarını" açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Gül, Bakü'ye giderken, "terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener" diyerek pazarlık yapıldığını dolaylı da olsa onaylamıştı. Referandumda "evet" çıkma olasılığının gün geçtikçe azalması, AKP ile PKK arasındaki pazarlığın daha da kızışmasına yol açmıştı. Öcalan'dan sonra, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, pazarlık şartlarını sıralamıştı. Demirtaş, hükümetin taleplerini karşılamaya başlaması halinde müzakere sürecini başlatacaklarını ve AKP Anayasasını destekleyeceklerini açıklamıştı. Bütün bu gelişmeler, hükümet'in referandumda "evet" çıkması durumunda uygulayacağı Apo'ya af için bir anlaşma niteliği taşımaktaydı. Böylece AKP'nin PKK ile yaptığı referandumda "evet" ittifakı bütün çıplaklığıyla açığa çıkmıştı. Aylar süren görüşmelerin sonunda referandumda zora giren AKP, "evet" deme karşılığında PKK'nın taleplerini karşılama kararı almıştı. Bülent Arınç’ın başlattığı, Hüseyin Çelik ve Mehmet Ali Şahin'in devam ettirdiği Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan hakkında "feryatlara kulak verelim" açıklamaları, AKP'nin gizli bir planının ilk çıkışlarıydı. Arınç, bir süre önce görüştüğü Abdullah Gül'ün yönlendirmesiyle bu açıklamaları yapmıştı. Bazı kaynaklara göre af için yasa hazırlığına başlanmıştı. Referandumdan "Evet" çıkacağı varsayımına dayalı plana göre, bir kısım Ergenekon tutuklusu, Apo affına kılıf yapılacaktı.”

Tam 32 yerde “Bize BOP eşbaşkanlığı görevi verildi” diyen Recep T. Erdoğan bunları niçin inkâra kalkışmıştı?

1- Kanal D / Teke Tek Programı: (16 Şubat 2004)

"Şu anda Amerika'nın da 'Büyük Ortadoğu Projesi' var ya 'Genişletilmiş Ortadoğu', yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım."

2- Çırağan Sarayı / ABD-TESEV-Alman Marshall Fonu Toplantısı: (25 Haziran 2004)

"Üstlendiğimiz misyon gereği Ortadoğu ve Avrasya ülkelerine yöneleceği... Eşbaşkanı olduğumuz Genişletilmiş Ortadoğu Projesi için...”

3- Yeni Şafak / İstanbul NATO Zirvesi Öncesi Konuşması: (25 Haziran 2004)

"Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin buraya katılması... Eşbaşkanlar Olarak Türkiye, İtalya, Yemen üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye çalışacağız."

4- İran’da Basın Açıklaması: (28 Temmuz 2004)

"Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasındayım."

5- Davos / Klaus Schwab’la Söyleşi Esnası: (28 Ocak 2005)

"Türkiye işlevini Büyük Ortadoğu Projesi içinde, bu bölgede etkin bir şekilde yerine getirecektir. Her görüşmede, attığımız her adımda bunun uygulamasını yapıyoruz."

6- Zaman / ABD Yolculuğundaki Röportajı: (7 Haziran 2005)

"Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu'yu kapsamıyor... Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir'e gideceğiz, Ürdün'e gideceğiz."

7- ABD / Wıllard Otel, Basın Toplantısı: (8 Haziran 2005)

Sea Island sürecinde Türkiye, İtalya ve Yemen Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve eşbakanlık bu üç ülkeye verildi

8- ABD / Amerikan Dış Politika Derneği (FPA) Toplantısı: (10 Haziran 2005)

"Biz Türkiye olarak, bildiğiniz gibi, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çalışmalarında rol aldık. Eşbaşkan olarak bu süreci işletmeye devam ediyoruz."

9- Esenboğa Havalimanı / ABD Dönüşü Sırası : (12 Haziran 2005)

"Biz Büyük Ortadoğu Projesi'ne bu seyahatte başlamadık. Biliyorsunuz adı değişti, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olarak belirlendi. Bunun içerisinde Türkiye, İtalya ve Yemen, eşbaşkan olarak çalışmaya başladık."

10- Esenboğa Havalimanı / Lübnan’a Hareketinden Önceki Konuşması: (15 Haziran 2005)

"Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi çerçevesi içerisinde Türkiye eşbaşkanlık olarak paylaştığı bir görevi yürütecek."

11- ABD / Dünya İş Konseyi (World Affaırs Councıl) Toplantısı: (7 Temmuz 2005)

“Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle yapabileceği çok şey var. Türkiye’nin Sea Island Süreci’nde, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’nde Eşbaşkan olarak yer almış olması bundan kaynaklanmaktadır.”

12- ABD / Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Toplantısı: (13 Eylül 2005)

"Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içinde önemli bir rol oynuyoruz. Amerika'nın Ortadoğu'da oynayacağı önemli bir rol var. Onun bir parçasıyız ve şu anda onun dahilinde çalışıyoruz."

13- Ankara / AKP MYK Toplantısından Sonra Basına Açıklaması: (16 Kasım 2005)

"Dışişleri Bakanı Gül, Bahreyn'de ABD Dışişleri Bakanı Condellize Rice ile Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi ile ilgili görüşecek. Söz konusu projede eşbaşkanlık görevi yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz."

14- Denizli Polisevi / İşadamlarıyla Toplantısı: (19 Kasım 2005)

"Eğer bugün Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nde Türkiye eşbaşkan olarak görev yapıyorsa… Şu anda bu görevi yapmaya çalışıyoruz."

15- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (29 Kasım 2005)

"...Onun için biz şu anda Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde eşbaşkanlık görevini üstlenmişiz."

16- ATV / Siyaset Meydanı: (28 Aralık 2005)

"Biliyorsunuz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde eşbaşkanız, bunun gereği olarak da inisiyatif alma gayreti içindeyiz."

17- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (21 Şubat 2006)

"...Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi'ndeki rolümüz, eşbaşkanlık görevimiz bize özellikle Ortadoğu'da önemli görevler yüklemektedir. Bugüne kadar başlattığımız bütün dış politika hamleleri, bu parametre üzerine kurulmuştur. Az önce birkaçını hatırlattığım bu girişimler, aynı dış politikanın, aynı vizyonun tutarlı ve tamamlayıcı parçalarıdır."

18- İstanbul Üsküdar / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (26 Şubat 2006)

"Biz Ortadoğu'da GODKA denilen Geniş Ortadoğu Ve Kuzey Afrika Projesi'nin içinde eşbaşkanız. Biz orada görev ifa ediyoruz. Böyle bir görev Türkiye'ye seçilerek verilmiştir."

19- İstanbul Tuzla / AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

"Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz."

20- İstanbul Bayrampaşa /AKP İlçe Kongresi Konuşması: (4 Mart 2006)

"BOP'un eşbaşkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz."

21- Sait Halim Paşa Yalısı / UBS Bank’ın Yemek Sofrası: (28 Nisan 2006)

"Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ne bundan dolayı girdik."

22- Avusturya Seyahati: (11 Mayıs 2006)

"Büyük Ortadoğu Projesi'ne, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'ne niye katıldınız, niye bunların içinde yer aldınız diye eleştiriler geliyor. Biz de 'olacağız' diyoruz."

23- Zaman / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

"Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi eşbaşkanı olarak Türkiye'ye büyük görev düşüyor."

24- Yeni Şafak / G-8 Zirvesi’ne Giderken Röportajı: (13 Mayıs 2006)

"Bölgemizdeki gelişmeler karşısında Türkiye olarak üzerimize büyük görev düşüyor. Bunun için de ABD'ye bir ziyaret planlıyorum... Türkiye, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi eşbaşkanı olduğu için bunu ABD'yle konuşmamız gerekiyor."

25- Esenboğa Havalimanı / Mısır’a Giderken Anlatmıştı: (20 Mayıs 2006)                                    

"Ziyaretim sırasında Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi çerçevesinde yapmayı planladıklarımızı da anlatma fırsatını bulacağız."

26- TBMM / AKP Grubu Konuşması: (30 Mayıs 2006)

"Türkiye, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içerisinde ortak üyeliğe kabul edilmiştir. Bizler bunun için burada bir ortak üyeliği ve ardından da eşbaşkanlık görevini İtalya ve Yemen ile birlikte kabul ettik."

27- Artvin Çıkışı: (15 Temmuz 2006)

"Biz Türkiye olarak GOKAP içerisinde yer aldıysak, bunun için bizlere davet yapıldı, bunlar olacak diye biz eşbaşkan olarak kabul ettik."

28- CNN / Larry Kıng Show: (27 Temmuz 2006)

"Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik."

29- CNN Türk / “Editör” Programı: (6 Kasım 2006)

"BOP içerisinde davet edilen ülkeler kimlerdir? Türkiye var, Yemen vardı, üç tane eşbaşkan var."

30- Beyrut Dönüşü Açıklaması: (4 Ocak 2007)

"Biz Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'ni bunun için kabul ettik... Türkiye, İtalya ve Yemen'le eşbaşkanlık görevi üstlendik."

31- Alman “Süddeutsche Zeıtung” Gazetesi / Makalesi: (7 Şubat 2008)

"Bu sebeple TÜRKİYE, G-8 ülkelerinin de desteklediği Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde inisiyatif almaktadır."

32- TBMM Grup Toplantısı: (13 Ocak 2009)

"Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı'dır... Bu görevinden vazgeçsin diyorlar. Bunu anlatmak istiyorum. Büyük Ortadoğu Projesi'nin amaçları bellidir."

İşte yıllardır, bunca ısrarlı sorulara rağmen hâlâ yanıtlanmayan bütün bu sözleri, Sn. Recep T. Erdoğan kullandıysa, bu durum Amerika’ya hizmetkârlığın ve Büyük İsrail Planına kâhyalığın çok açık bir itiraf ve ispatı sayılmazmıydı? Bu konuda bizleri rahatlandıracak, kendisini de töhmetten kurtaracak açıklamalar neden yapılmazdı?

Gül’ün Powell ile imzaladığı hizmet sözleşmesi

Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile Ankara'da imzaladığı hizmet sözleşmesini 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan gazetesinde Sedat Sertoğlu'na verdiği röportajda açıklamıştı. ABD, bu yazılı sözleşmeyi Gül’le yaptı, ancak bir yıl sonra da Tayyip Erdoğan'ı BOP Eşbaşkanlığına atayarak bir bakıma anlaşmayı sağlama aldı. Aradan geçen 7 yıl içinde bu içerik, olgularla bir bir doğrulandı.

Madde 1- Türk askeri Irak'ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK'ya askeri harekât için ABD'den izin alınacaktır.

İcraat: Türk askeri 2003’den sonra bölgeden çekildi, sınır ötesi harekâtlara son verildi. Şimdi ABD’den izin alınıyor.

Madde 2- Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK'e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa ABD hükümeti, “Kürt halkına karşı şiddet kullanıldığı ve soykırım uygulandığı” çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecektir. Bu durumda ABD, gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askerî yaptırımları saklı tutacaktır.

İcraat: ABD ile istihbarat alışverişi yapılıyor. TSK komutanları şiddet ve soykırım suçlamasıyla hapislere atılıyor.

Madde 3- Türkiye, ABD'nin İran'a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askerî harekâtlara, ABD'nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecektir.

İcraat: Abdullah Gül İran’a karşı ABD ile birlikte hareket ettiklerini defalarca belirtmiş bulunuyor.

Madde 4- Türk Ordu'sunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD'nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecektir.

İcraat: Bu konu AKP iktidarı tarafından sürekli gündeme getiriliyor. “Özel ordu, paralı askerlik” TBMM’ye tasarı olarak sunulmaya hazırlanıyor.

Madde 5- Irak'ın kuzeyinde kurulmuş olan "Kürdistan", resmen ilan edildikten sonra, Türkiye tarafından da resmen tanınacaktır. Türk devletinin bu oluşumu "savaş nedeni" sayan. Millî Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacaktır,

İcraat: AKP, Barzani devletini önce fiilen sonra resmen tanımış gibi davranıyor. Son olarak Ahmet Davutoğlu, resmi yazıda “Kürdistan” ifadesi kullanıyor.

Madde 8- PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacaktır.

İcraat: Habur’da özel çadır mahkemeleri kuruldu. Af girişimi gündemde, PKK Meclis’e sokuldu ve yasallaştırma süreci devam ediyor.

Madde 7: Güneydoğu belediyelerine özerklik verilecek ve federasyona geçilecektir.

İcraat: Güneydoğu belediyeleri fiilen özerkleştirildi. Federasyon planı uygulanıyor, AKP’nin anayasa girişimi buna hazırlık amacı güdüyor.

Madde 8: Kıbrıs'ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişikliklerle uygulanacak ve Ege'de Yunanistan'ın taleplerine esnek tavır alınacaktır.

İcraat: Denktaş KKTC Cumhurbaşkanlığından uzaklaştırıldı. Annan Planına destek çıktı ve KKTC “devlet mevlet” sıfatlarıyla yok sayıldı. Tayip Erdoğan, “Ege’deki sorunları çözelim” diyerek Yunanistan başbakanına mektup yazdı.

Madde 9: Ermenistan'a yönelik, kısıtlamalar kaldırılacak, Türkiye'nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecektir.

İcraat: Ermenistan ile sınır kapısının açılması ve ortak tarih komisyonu gibi maddeler içeren protokoller imzalanması bunun altyapını oluşturuyor…”

Beş yıl önce Hz. Peygamber Efendimize ve İslamiyet’e hakaret eden karikatürlerin sahibi küstah Yahudiye Almanya hem de başbakanı eliyle resmen ödül veriyor… Amerika’da 11 Eylül bahanesiyle ve İslam’ı şeytan gösteren kiliselerin öncülüğünde Kur’an-ı Kerimler yakılıyor… Müslümanların kutsalları ve onurları ayaklar altına alınıp horlanıyor ve belki de yeni işgal ve saldırılara gerekçe hazırlansın diye mü’minler kışkırtılıyor… Ve bazıları hâlâ bu Haçlı Avrupa’nın ve hınçlı Amerika’nın şeytani projesinde eşbaşkanlık ve kâhyalık yapıyorsa… Ve şuurlu ve sorumlu davranmaları gereken mü’minler hâlâ gaflet döşeğinde meskenet içinde yatıyorsa, geleceğimiz ve güvenliğimizle ilgili kuşku duymamız ve tedirgin olmamız, niye hayretle karşılanmaktadır?


2. ÖNSÖZ

HOŞGÖRÜ VE DİYALOG; HEM SAFSATADIR,

HEM SAHTEKÂRLIKTIR!

Önceleri, masum bir din gayreti ve gönüllü eğitim hizmeti şeklinde başladığı görünen, ama giderek ülkemizi, bölgemizi, hatta İslam alemini Siyonist ve emperyalist planlar doğrultusunda dizayn etme organizasyonuna dönüşen FETULLAHCILIK hareketini; kendilerinin bile inkâr edemedikleri, hatta bazen övünerek itiraf ettikleri dış bağlantılarını ve küresel güç odaklarını hesaba katmadan, bunların mahiyetini ve hedefini çözmek mümkün değildir. O nedenle özellikle Yahudi Siyonizmini ve küresel sömürü sistemini bilmek, Fetullah Gülen’in kapasitesini yüzlerce kat aşan yapılanmanın, kimler tarafından ve ne amaçla kurgulanıp kullanıldığını belirlemek gerekmektedir. İşte “KÜRESEL FESATÇILIK (SİYONİZM) VE FETULLAHCILIK” kitabımız, bu kirli ve şaibeli ilişkiler ağını ortaya çıkarmak, Dinimiz ve Devletimiz için çok sinsi bir tehlike halini alan yapının dış ayağını ve iç dayanağını deşifre edip, aziz milletimizi uyarmak niyetiyle hazırlanıp, okurlarımızın dikkatine arzedilmiştir.

Bunların saf beyinleri hipnotize için en sık kullandıkları ve sloganlaştırdıkları; “Hoşgörü ve Dinlerarası Diyalog” gibi iddialar da; hem İslamın asıl ve temel kavramları değildir, hem de içeriği şeytan salatasıyla doldurulan, süslü kabuklar gibidir. Çünkü İslami ahlak ve yaklaşımda: dinine, devletine ve milletine değil, kendi nefsine yönelik haksızlık ve yanlışlıkları; “affedip bağışlamak, alttan alıp yumuşak davranmak, öfkesini yutmak, güler yüzlü ve alçak gönüllü olmak” vardır ve bunlar övülüp önemle tavsiye edilmiştir. Ama, imani gayretin, insani haysiyetin ve vicdani hassasiyetin laytlaştırılıp laçkalaştırılmasına yol açacak bir “hoşgörü” kavramı, temelsizdir ve Müslümanları yozlaştırmaya ve şeytanla uzlaştırılmaya yöneliktir. Bakınız hoşgörü kelimesinin ne karşılığına, ne de yakın anlamlısına asla Kuran’da yer verilmemiştir.

Ve yine hoşgörü anlamına gelecek herhangi bir kelime ve kavram, başta Kütübü Sitte olmak üzere, hadisi şeriflerde de geçmemektedir. Ayrıca “hoşgörü”nün karşılığı olduğu söylenen “müsamaha” kelimesi de, ne Kur’an-ı Kerim de, ne de hadisi şeriflerde zikredilmemiştir. Hatta binlerce sayfalık Risale-i Nur Külliyatında bile “müsamaha” kelimesi sadece iki yerde geçmektedir. Şimdi kalkıp ta “hoşgörü” kavramını sulandırmak ve İslam’ın temel hükmü gibi sunmak, elbette art niyetlidir.

“Semehe” kökünden müsamaha: Boyun eğmek, hoş görmek, cömertlik göstermek, hakkından vazgeçmek, kolaylık ve yumuşaklığı tercih etmek, tolerans ve geniş yüreklilik demektir. Mekke, Medine, Kahire ve Şam gibi Arapça konuşulan merkezlerde “İsmeh Liy” (bana müsamaha et-hoş gör) deyimi çok seyrek kullanılır, kolay kolay duymak mümkün değildir.

Risale-i Nur’da ise bu kelimenin sadece iki yerde geçtiği görülmektedir. Birisi; Kastamonu Lahikası’nda: “Müslümanlar ve imani hizmet erbabı, biri birine müsamaha ile bakmak şimdi elzemdir” denmektedir. Diğeri ise: Sünühat, ifade-i meram başlığında: “Mesela, fert, mütekellim-i vahde olsa, (“ben” diye kendi tekil nefsi adına ve şahsına karşı kusurları bağışlasa); müsamahası, fedakârlığı amel-i salihtir. (Ancak) Mütekellim-i maal gayr olsa (“Biz” diye, millete ve Müslümanlara yönelik hakaret ve haksızlıkları hoş görmeye ve boş vermeye kalkışsa, bu) hıyanet olur.

Mesela, bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs edebilir. (Tevazu gösterip nefsini küçültebilir) tefahür edemez (övünüp böbürlenemez. Ama) millet namına tefahür edebilir (övünebilir), hazm-ı nefs edemez. (Alçakgönüllülük diye milletini ve hizmet verenlerini küçük göremez, değerini düşüremez) şeklindedir ve bizim endişelerimiz aynen dile getirilmektedir.

İşte, Fetullahcıların ve diğer layt İslamcıların: Hz. Peygamber efendimizin; “herkesi ve her melaneti affettiği, kimseye beddua etmediği, hiç kimseyi cezalandırıp üzmediği” iddiaları da, tamamıyla yalandır, yanlıştır ve yine İslami gayreti törpülemeye yöneliktir. Hz. Resulüllah’ı, sanki; “zalim ve saldırgan müşriklerle hiç savaşmamış, hiç kan akıtmamış, hainleri hiç cezalandırmamış, Allah’ın adalet yasalarını hiç uygulamamış” gibi göstermek te yine tam bir sahtekarlık örneğidir.

O (SAV), Sahibus-Sayf (Kılıç Sahibi) bir savaş ve barış peygamberidir!

Hendek savunması sırasında Müşriklerle işbirliği yaparak anlaşmayı bozan Beni Kureyza Yahudileri üzerine yürüyen Hz. Peygamberimizin barış ve teslimiyet şartlarını reddedip savaşan Yahudiler yenildikten sonra, yaralı bulunan ve Beni Kureyza halkınca yakından tanınan ve itimat duyulan Sa’d Bin Muaz Hazretlerinin: “Savaşa katılan erkeklerin boynunun vurulması, kadın ve çocukların esir alınması ve tüm mallarının ganimet sayılması” kararı Efendimizce uygun bulunarak yedi yüz (700) kişi kılıçtan geçirildi. Hatta Yahudi bilgin ve reislerinden Huay öldürülmeden önce: Bu karar; yoldan çıkan ve azıtan İsrail oğullarına, Allah’ın kitabında haber verdiği bir cezadır” demişti.[22]

Hani peygamberimiz kimseyi incitmemişti? Hani kimseyi öldürtmemişti? Halbuki, insanlık bünyesinin kurtulması için, yeri geldiğinde kanser çıbanları ve kangren parçaları elbette kesilip temizlenecekti.

Hz. Resulüllah Bir’i Muane katillerine bir ay boyunca beddua etmiştir!.

Hicretin 4. yılında bir tavsiye ve teklif üzerine, Necit halkına, İslam’ı tebliğ için seçip gönderdiği yetmiş (70) sahabeyi (RA) Biri Maune kuyusu başında pusuya düşürüp, develerini bekleyen birisi hariç, hepsini şehit eden (Zeyd bin Desine ve Hubeyb esir alınıp sonra da Bedir’in intikamı olarak öldürülmüşlerdi) Süleym kabilesine, Resülüllah tam bir ay boyunca ve her sabah namazında sürekli ve en ağır biçimde beddua etmiştir. Ve bu, Şafiilerce vacip makamında kuvvetli sünnet olarak hâlâ yerine getirilmektedir. (Ramazan El Buti-Fıkhussiyre).

Hani Resülüllah kimseye beddua etmemişti? Hani herkesi ve her mel’aneti affetmişti? Hatta, dini bir gayretle, bazen aşırılığa kaçan bir sertlik bile, zulmü, küfrü ve nankörlüğü “hoş görüp, boş verme” gevşekliğinden daha şereflidir.

Bir gün, Hz. Ömer Resülüllah’ın huzuruna girmek için izin istedi. O sırada Peygamberimizin yanındaki kadınlar telaşlanıp perde arkasına kaçışıverdi. Resülüllah bu duruma gülünce, Hz. Ömer sebebini sordu. Efendimiz: “Yanındaki kadınların haline hayret ediyorum. Senin sesini duyar duymaz perdenin arkasına gizlendiler!.

Hz. Ömer kadınlara dönerek:

“Ey nefislerinin düşmanları!. Siz Allah Resulünden değil de, benden mi korkuyorsunuz? diye çıkıştı.

Kadınlar ise: - Evet!. Çünkü Sen, Allah Resulünden daha sert, katı ve acımasızsın da ondan!” dediler.

Bunun üzerine Resulüllah Hz. Ömer’e şunları söyledi ve bunlar bir iltifat ifadesiydi:

- Ey Hattab’ın oğlu, dahası var!. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, yolda yürüdüğünde Şeytan sana rastlasa, mutlaka yolunu değiştirip, başka yerden yürüyecektir. (Senin hak ve adaletten asla taviz vermeyeceğini ve zalimlere yüz göstermeyeceğini bilir). (Buharı-Müslim)

Bugün dindar geçinen, hizmet erbabı bilinen, ama zalim Siyonist Yahudilerle ve Haçlı gavuru emperyalist çevrelerle çok hoş geçinip, Şeytanın hizmetine giren sözde ılımlı Müslümanların, özellikle elebaşları, maalesef Kur’an’da anlatılan Mekke Müşrikleriyle, aynı zihniyet ve çizgidedir:

“And olsun (müşriklere) onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?” diye soracak olursan.. Gökten su indirip de ölümünden sonra yeryüzün(deki tüm bitki türlerini baharda tekrar) dirilten kimdir? diye sorsan, kesinlikle: “Allah” diyecekler..” (Ankebut: 61-63 Zumer: 38)

“And olsun (müşriklere) onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olursan, hemen, “onları aziz ve alim olan (Allah) yarattı” diyecekler” (Zuhruf: 9)

“(Ama buna rağmen Allah’ın yarattığı) kendi kullarından (bazı kişileri ve güçleri) O’na bir parça kılıp (Allah’ın vekili, kefili, şefaatçisi diye) yakıştır(ıp şirke sürüklendiler)” (Zuhruf:15)

İşte bugün de, sorulduğunda: “Her şeyi yaratan, evreni donatan, yerleri, gökleri ve içindekileri varlıkta tutan Allah’tır, diyen; bunların akli ve ilmi delillerini içeren kitapları ders gören, belgeselleri izleyen; bir takım ibadetleri ve dini hizmetleri yerine getiren öyle kimseler ve kesimler vardır ki, O Allah’ın Kuran’da bildirdiği şeriat-düzen kaidelerini, hak ve adaletin hâkimiyetini, zulüm ve sömürü sistemlerine son verilmesini ve bu yolda mücadele edilmesini gereksiz görürler, hatta bu yolda gayret içinde olanları fitne çıkarmak ve hayal kurmakla suçlayıp hücum ederler. “Allah’ın vekili, şefaat yetkilisi ve asrın sahibi” sıfatlarını yakıştırdıkları kişileri (şeyhleri, ağabeyleri, hoca efendileri) kendilerini, İslam ve insanlık düşmanı Siyonist Yahudilerin ve Haçlı emperyalistlerin peşine taktığı halde, bu hıyanetlerine bin türlü keramet ve hikmet uydurup dizerler.

Yani Mekke müşrikleriyle ve o günkü Yahudi ve Hıristiyan keşişleriyle aynı zihniyeti güdüp, aynı mazeretlere sığınıverirler. İşte Fetullah’çı Zaman Gazetesinin, hem de bir Ramazan bayramının ilk günü yorum sayfasında yayınladığı: Siyonist ve saldırgan İsrail Yahudileriyle, mazlum ve Müslüman Filistinlileri aynı oranda suçlu ve sorumlu gösteren, hatta Filistinli çaresiz müminleri daha gaddar ve barbar olarak tanıtmaya gayret eden yazısı..

Bu yazı “hoşgörü” havarilerinin hayâsızlık ve insafsızlık örneğidir!

“Kudüs, cennet, şimdi” yazısında içini dışa kusuyordu:

(Mescidi Aksa’nın) … Kapıda 'eğer Müslümansanız şahadet getirin' diyor biri. “Eğer Müslümansanız şahadet getirin!” Öyle zor dayatarak ve korkuyla söylüyor ki bunu... Elbette Allah kalbine bakacaktır insanın. Aşağıda şahadet getiremeyen kulunu da sarmalayacaktır, Filistin'den esirgenmiş o şefkatle. Çünkü bakılacak tek yer kalptir. Bakılması gereken tek yer iyilik. Çünkü Mescid-i Aksa'nın kapısında şahadet getiremese de, bir Müslüman içeride olmak isteyebilir. O altın kubbenin yakınında, kadınların, çocukların dua seslerinin içinde, onlarla ağlamak isteyebilir. Yahudi mezarlığına bir de oradan bakmak, ağlama duvarının iniltileri Mescid al Aksa'ya ulaşıyor mu duymak isteyebilir. Eğer Müslümansanız şahadet getirin, yoksa altın göğü görmezsiniz... Bu zorbalık, bu korku hiç yakışmıyor ama Kudüs'ten söz ediyoruz, onca kötülüğe tanıklık eden dinlerin, sadece doğumuna değil can çekişmesine de tanıklık eden şehirler şehrinden... 'Bir Müslüman için söz esastır' denildiğinde duymuyorlar bile. Kudüs'te herkes kendi tanrısına ağlıyor, bilmeden onun aynı tanrı olduğunu. Çünkü biliyorlar, çok kan görüldü. Çünkü biliyorlar şehrin duvarları, kapıları nereden bakılırsa bakılsın aynı sözleri fısıldıyor; Kudüs'te barış olmaz... Çünkü barış için aynı olmak, aynı duymak, aynı sükunet, aynı hayal gerekli... Ama yok Kudüs'te. Orada herkes kendi tanrısını sınıyor. Herkes kendi tanrısını yormak telaşında. Tanrı'nın yukarıdan baktığını, olanlara güldüğünü düşündüm.

Bir kavganın satışı var bugün Kudüs'te. Kudüs'te barış olmaz. Paradise Now filminin çocukları sanki şehrin her yerinde dolaşıyorlar. Bellerinde fünyelerle... Bir durakta bekliyorlar sanki. Havaya uçuracaklar İsrail askerlerini, çocuklarını... Kendilerini havaya uçuracaklar. Nasıl bir öfkeyle?..”[23]

Şimdi söyleyin bakalım:

“Ey Nebiy, kâfirlerle ve münafıklarla cihat et ve onlara karşı sert-katı ve caydırıcı davran.” (Tevbe:73)

“(Allah bu örneği) Kâfirleri öfkelendirmek içindir.” (Fetih: 29)

“Ey iman edenler, inkarcılardan size (zararı) en yakın olanlarla çarpışın; (Onlar) Sizde (caydırıcı) bir sertlik ve mertlik bulsunlar” (Tevbe: 123) buyuran Allah mı haklı, yoksa: “Yahudi ve Hıristiyan kafirlere yanaşalım, yılışalım, yumuşayalım; Masonları, münafıkları, din düşmanlarını, Müslüman yamyamı saldırganları hoş tutalım, bunların himayesine sığınıp dini hizmet yapalım” diyen Fetullah mı haklıdır?.

“Kim bir nefsi (hangi dinden ve kökenden olursa olsun, suçsuz bir kimseyi) haksız yere öldürürse; sanki bütün insanları öldürmüş gibi (büyük bir kötülüğün sahibidir) (Maide:32) buyuran Allah ve böylelerine en azından buğzetmemiz gerektiğini duyuran Resulullah mı haklıdır, yoksa; Filistin topraklarında, Irak’ta, Afganistan’da, emperyalist amaçlar ve şeytani duygularla milyonlarca Müslümanı haksız yere katleden ABD, İsrail ve AB güçleri yetkililerini (devlet başkanlarını, Hahamlarını, Papazlarını) hoş gören ve onların himayesine giren Fetullahınız mı haklıdır?. Sizin tanrınız ve tapındığınız hangisi olmaktadır?. Bunları ağabeylerinize sorun, bakalım hangi hikmetleri yumurtlayacaklardır.

Ve hele bu kesimlerin, yani başımıza hoş görü ve diyalog havarisi kesilenlerin; kendi arasında ve özel sohbet sırasında:

“Atatürk Deccal’dir, ordu ise Deccal’in askeridir. Öyle ise, Deccal’in ve silahlı kuvvetlerin gölgesinde yaşamaktansa, Avrupa ve Amerika’nın güdümüne girmek daha iyidir ve ehveni şerdir. Çünkü ABD ve AB, en azından kitap ehlidir ve kafirlere tercih edilir” diyenler ve böyle düşünenler, acaba esfeli safiline (aşağıların en aşağı derecesine) yuvarlanmayacak mıdır?.

Ey “İbrihimi Dinler” diye, yozlaştırılmış ve Hak yoldan çıkarılmış Yahudilik ve Hıristiyanlığı Müslümanlıkla harmanlamaya ve hepsini aynı ayardaymış gibi sunmaya çalışan sapık sahtekârlar! Şu ayet başınıza tokat gibi inip durmaktadır:

“(Ey mü’minler!) Hz. İbrahim’de ve Onunla beraber (hareket edenlerde) sizin için (şöyle) güzel bir örnek vardır. Hani kendi (sapık) kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizlerden ve Allah’tan gayrı tapındığınız (her şeyden ve herkesten) uzağız!. (Artık) Sizi (sisteminizi ve batıl düşüncelerinizi) tanımayıp inkâr etmiş bulunmaktayız!. Sizinle; Allah’a bir olarak (zatında, icadatında, icraatında ve şeriatında asla eşi ve şeriki olmadığı gerçeğini kavrayıp) iman edinceye kadar, aramızda ebedi bir düşmanlık (ve ayrılık) baş göstermiş bulunmaktadır.” (Mümtehine:4)

“(Ey mü’minler) Allah, din konusunda sizinle savaşanları (İslam’ı yıkmaya ve yozlaştırmaya çalışanları), sizi yurtlarınızdan (huzur ve hürriyet ortamınızdan) sürüp çıkaranları; ve (sindirilip susturulmanız ve esir konumuna sokulmanız üzere yurdunuzdan ve haklarınızdan) uzaklaştırılıp çıkarılmanız için (uğraşan Yahudi, Hıristiyan ve müşriklere) arka çıkanları, veli (rehber, dost, yoldaş) edinmenizden (şiddetle) sakındırır. Kim bunları dost edinip (peşinden giderse), artık onlar gerçekten zalim olanlardır.” (Mümtehine: 9)

Bu Fetullahçılar ve Zamancılar herkesten hoşgörü beklemekte, ABD ve AB’ye hoş görünmek için yalakalık etmekte, ama işlerine gelmeyenleri hor ve hakir görmektedirler:

Tekrar belirtelim ki bu kitabı, Fetullahcıların ve bunların elini öpüp himayesine girdikleri Papa’ların, Haham’ların, Haçlı ve Siyonist odakların gizli ve tehlikeli niyetlerini; sinsi ve kirli mahiyetlerini ortaya koymak, hem aziz milletimizi hem de saf ve samimi Fetullahcılık tarafgirlerini uyarmak amacıyla hazırladık, milli, insani ve İslami sorumluluk bilinciyle hareket ettik. Onların engin hoşgörülerine (!) sığınarak…

Önemli not: Niçin “Fetullah “diyoruz?

Feth-ullah = Allah'ın Fethi, Allahın onun eliyle zafer ve rahmet kapısını açıverdiği, anlamında Arapça bir isimdir. Ama, bu ismi taşıyanların pek çoğu, yukarıdaki anlam ve amaca aykırı işler peşindedir. Bu nedenle onlara "FETULLAH" demek daha uygun düşmektedir.

FETT: Arapça'da, Bir nesnenin parmakla ezilip ufalanmasına, sağlam kayaların yabani ağaç kökleri ve balyoz tazyikiyle çatlatılıp parçalanmasına ve bir şeyin kuvvetinin ve etkinliğinin giderilip zayıf bırakılmasına denir.[24]

"FETULLAH" ise: Allah'ın imtihan hikmeti ve kader projesi gereği, “Haklı ve hayırlı bir hareketi parçalayıp zayıflatmaya uğraşmak ve gizlice zalimlere yaranıp yanaşmak gibi, şerli ve şeytani işlerde kullanmaya münasip ve müstehak gördüğü bozuk tiyniyetli kimse” demektir. Yani, ey okur! "Fethullah" yerine "Fetullah" dememiz, kelimenin aslını ve anlamını bilmediğimizden değil, işte bu yüzdendir.


GİRİŞ

FETULLAHCILIK KÜRESEL EMPERYALİZMİN BİR ARACIDIR

Gülen Cemaati’nin şifreleri

Fetullahcı cemaatin yükselmesinde etkili olan nesnel faktörlerin birincisi, ABD’nin Sovyetler Birliği zamanında Orta Asya’ya kadar uzanan ve komünizme karşı İslam’ı alternatif gösteren “Yeşil Kuşak Projesi”dir. Bunun Türkiye’deki ayağı; ılımlı İslamcılık ile, Milli Görüş’ün yozlaştırılmış şekli AKP’dir. Diğer din istismarcıları gibi Gülen cemaati de bundan oldukça nasiplendi ve Nurculuktan Mevleviliğe kadar çeşitli öğretileri sentezleyip siyasal görünümünü ikinci plana iten ve görünüşte insani değerler ve rasyonelleşme üzerinden örgütlenen bir ağ oluşturmaya girişildi. Aslında bütün bunlar, CIA ve MOSSAD’ın marifetiydi. Yeni kapitalist dünyadaki temel eşitsizliklerin derinleşmesinin ve sosyal devlet anlayışının gerilemesinin sonucunda Türkiye’de ortaya çıkan boşluğu en iyi şekilde bu cemaatle doldurmak hedeflendi.

Bazı araştırmacılar, bu cemaati farklı kılan üç yönüne dikkati çekmektedir:

Bunlardan birincisi, eğitimin örgütlenmesidir.

İkincisi, siyasi hedefli ama sinsi mahiyetli ve uzun vadeli projelerdir.

Üçüncüsü ise, beyin yıkama yöntemleriyle insanları kendine tapdırmaya dayalı bir ideoloji geliştirmeleridir. Bundan dolayı da Fetullah’ın takipçileri Protestan İslam’cılığın misyonerliğini kendine görev bilmektedir.

Aslında Fetullahcılık; dış merkezlerin güdümünde ve desteğinde yürüyen, kişinin gündelik ve mesleki hayatında en iyisini başarmakla görevlendiren, sürekli iş halinde olmasını öğütleyen ve bunu da hizmet ve hayırseverlik duygusunun motivasyonu ile güçlendiren, ama aynı zamanda kontrol edilen eylemsellik bu misyonerliğin itici gücü niteliğindedir.

Cemaatin ilk dönemlerde katı Kemalistler ve Laikçilerle olan mücadelesi, siyasi alandan çok kültürel ve kamusal alanla ilgiliydi. Günümüzde ise siyasi, kültürel, kamusal ve ekonomik alanlarda da çetin mücadelenin yaşandığı gözlenir. Aslında bu siyonist merkezlerin Türkiye’deki sömürü arabalarının katırlarını değiştirme; masonik Kemalistler yerine, siyonist Gülencileri getirme hadisesidir. Kendi felsefesine uygun olarak açık siyaset yapmak yerine toplumda oluşturduğu ağ ilişkileri ile gücünü kullanmaya çalışan cemaat, kamusal alanın şekillendirilmesinde sessiz ama önemli bir güç olarak varlığını hissettirmektedir.

Yetiştirmiş olduğu kadroların bürokraside yükselmesi, Emniyet gibi kritik yerlerde önemli mevkiler elde etmesi, AKP’nin hükümetten iktidara doğru gitmesine paralel olarak, cemaatin de devletleşme yönelimi içinde olduğu sezilmektedir. Bu açıdan derin devletin de bir değişim sancısı çektiği bilinmektedir. Örnek olarak, toplumsal eylemlerde sarkık bıyıklı polisler yerini badem bıyıklı polislerin alması verilebilir! Tüm insanlığı kuşatan evrensel sevgi, dindarlık, alçakgönüllülük, özeleştiri, siyasi olmayan toplumsal eylemcilik ve profesyonellik (eğitim) gibi ortak değerlerin aktörü olarak görülen cemaat yandaşları, aslında bu evrensel değerlerin insani bir sorumlulukla değil, cemaat sayesinde farkına varılan bir tutum olduğu izlenimi ortaya çıkarmaktadırlar ki cemaatle bu değerler özdeşleştirilmektedir.

Dolayısıyla bu ortak değerler cemaatin amaçları doğrultusunda amaç olarak değil, araç olarak istismar edilmektedir. Toplumun cemaatin eğitim kurumlarını kaliteli, cemaati de bu açıdan hoşgörülü bulma yönündeki yanılgısının nedeni ise, bu ortak değerlere amaç olarak sahip çıkıldığını zannetmeleridir. Cemaat böylelikle her kutuplaşma ve çatışmanın çözümü olacak toplumsal barışın kendi egemenliği altında gerçekleşebileceği düşüncesini beslemektedir.”

  • Fetullahcılığın Amaçları: Devletin tüm sistemlerinde “Ilımlı İslam” yaftalı, küresel sömürü diktatörlüğüne bağlı bir düzen kurmaktır. “Fetullah GÜLEN laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirip, yerine şer'i yasaların hakim olduğu İslam devletini kurmak için okullarında beyinlerini yıkadığı gençlik ile oluşturacağı toplumu kullanmayı planladığı” iddiaları tamamen safsatadır ve onu aklayıp taraftar kazandırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

• Fetullah GÜLEN, demokratik usuller ile ılımlı İslam görüntüsü ile kamufle edilmiş olması

• Toplumun önemli bir kısmı tarafından kabul görmesine neden olan yurt içi ve yurt dışındaki eğitim kurumlarını öne çıkarması,

• Papa ile görüşerek sadece Türkiye'de değil, Dünyadaki Müslümanları yönetmeyi amaçlayan “ruhani bir liderliğe” soyunması ve “Yeni Osmanlıcılık” palavrasına soyunması,

• Siyasi parti, kişi ve bazı devlet bürokrasisi tarafından kabul görüp destek çıkılması nedeniyle hedefine ulaşmada mevcut hukuki imkanlardan yararlanması,

• Dini ve siyasi yapısını sürekli canlı tutan kaynağı belirsiz finans ve diplomasi desteğine sahip kılınması,

• Ülkemizde güçlü, etkin ve tehlikeli bir yapılanma olarak dikkate alınmalıdır.

  • Stratejisi, Yakın ve Uzak Planları: Fetullah GÜLEN, ılımlı İslamcı ideolojik bir yaklaşımla, bulunduğu legal yolu muhafaza ederek, dış güçlerin açık desteği ile;

A- Bünyesinde bulunan vakıf, okul ve dershaneleri kullanarak beyinleri yıkanmış ve ABD’yi kutsamış gençlerden bir taban oluşturmak,

B- Devletin bütün kurumlarında, bürokraside, Orduda, Milli Eğitim Bakanlığında ve Emniyet Teşkilatında kadrolaşmak,

C- Yurt dışında Türkiye’de kurulacak ılımlı İslam’a sempati ile bakacak bir ekip kurmak peşindedir.

Çizilen hoşgörü ve barış tabloları ile bazı devlet çevrelerini etkileyen Fetullah GÜLEN, hedefine ulaşıncaya kadar kamuoyu faaliyetlerine destek verdiği imajını yaratarak, toplumun gerçeği görmesinin önünü, ılımlı yaklaşımları ve demokrasi şemsiyesine sığınarak kesmeyi başarmaktadır. Bir zamanlar Cumhuriyet düzenine "Kefere düzeni" diyen bu şahıs, bugün bu düzeni savunur görünerek, bazı kesimlerin gözüne girerek, ABD ve AB’ye gizli eyalet ve Büyük İsrail Projesine vilayet olacak bir Türkiye hayaline taşeronluk yapmaktadır.

Fetullah GÜLEN oluşturduğu öğrenci seçme ekipleri ile köy ve semtleri dolaşarak zeki ve becerikli öğrencileri bulmakta, sağladığı imkanlar ile kendisine bağlamaktadır. Fetullah GÜLEN’in düşünceleri öğrencilere evlerde, okullarda, kamplarda beyin yıkama metotları ile uygulanmaktadır. Bu toplantılarda “Atatürk; devrimleri ile toplumu İslam’dan ve inançtan uzaklaştırdığı iftirasıyla Deccal (Ahir zamanda ortaya çıkacak fitnenin başı)” olarak tanıtılmaktadır. Fetullah GÜLEN adına, malum ve meşhur Siyonist Yahudi teorisyenler; sahip oldukları imkanlar ve semavi dinlerin temsilcileri ile başlattıkları diyalog vasıtası ile “Dünya Dinler Birliği” adı altında bir oluşuma zemin hazırlamış ve İslam Dini’nin temsilcisi olma yönünde uluslararası alanda karşılıklı çıkarlara dayanan bir stratejinin ilk sayfalarını da açmıştır.

Fetullah GÜLEN faaliyetlerinde görülen ve CIA-MOSSAD güdümlü yapılanmalarda bilinen gizlilik, taraftarlarının kendisini “manevi görevli kutsal şahsiyet” zannetmesi ve merkeziyetçi teslimiyetçi yönetimi ile ülkemizin en sinsi ve tehlikeli yapılanmasıdır. Fetullah GÜLEN “Amerikan endeksli ılımlı İslam sistemine” ulaşmak için özellikle gençlik kesimini sabırlı bir yöntem ile kendisine bağlamayı hedefleyen bir strateji takip ederek, bunlar vasıtasıyla toplumun bütününe hâkim olmayı ve diğer yönden yürütme ve yasama erklerini hedefi doğrultusunda kullanmayı amaçlayan bir politikada piyon olarak kullanılmaktadır. ABD ve AB’yi kullanan İsrail’e ve siyonizme karşı Milli, insani ve İslami bir oluşuma yanaşmayanların Fetullah Gülen karşıtlığı ya akıl fukaralığı veya toplumu aldatma sahtekârlığıdır.

  • Teşkilatlanma Yapısı: Zirvede Fetullah GÜLEN olmak üzere, silsile yolu ile bir yere kadar inen bir yapılanmayı kapsamaktadır. Şebekenin başı: Fetullah GÜLEN’e bağlı:

Danışman Kadroları,

Ülke imamları,

Şehir imamları,

Esnafı organize eden imamlar,

Semtlerden sorumlu imamlar,

Ev düzeyinde görevli imamlar,

Bireyleri kontrol eden imamlar bu yapılanmanın köşe taşlarıdır.

Fetullah GÜLEN öğrencilerin örgütlenmesine özel bir önem vermektedir. Fetullah GÜLEN yapılanmasının özünü teşkil eden Işık evlerinde tecrübesiz öğrenciler, kendilerini Fetullah GÜLEN’e tam bir teslimiyete götürecek eğitimden geçirilip beyinleri yıkanmaktadır.

  • Yurt İçi Faaliyet Alanları: Fetullah GÜLEN grubunun faaliyetleri bütün yurt sathında yaygın bir görünüm arz etmekte ise de, özellikle Samsun-Adana hattının batısında kalan illerde, üniversite çevrelerinde ve Doğu’da Erzurum İli’nde yoğunlaşmıştır. Fetullah GÜLEN Grubu yurt sathına yaygın 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdunun yanı sıra biri İngilizce olmak üzere 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazete, TV İstasyonu, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, bir sigorta şirketini denetimi altında bulundurmaktadır.

Fetullah GÜLEN Grubunun özellikle eğitim alanında zaman zaman devletten de ileri imkanlara sahip olduğu gözlenmektedir. Fetullah GÜLEN Grubu, planlı, programlı, sinsi çalışmalarının önünde tek engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmekte ve her bahaneyle hem yıpratmaya, hem Orduya sızıp kadrolaşmaya çalışmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı uyguladığı politika, hoş görünme, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme, böylece denge sağlama, etkinleştiği polis camiasını gerektiğinde Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kullanma hesabındadır. Türk Silahlı Kuvvetlerini ele geçirme amacıyla sızma politikasını sessiz ve derinden sürdürme girişimleri yoğunlaşmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları arasına sızma çalışmalarının yanı sıra subay ve astsubay çocuklarını kendi okullarına ve dershanelerine kaydettirmeye, yetiştirilen bu çocukları askeri okullara sokmaya çalışmaktadır.

Fetullah GÜLEN tarafından, silahlı kuvvetler içinde yapılanabilmek ve ileride etkinliğe kavuşabilmek amacıyla yeni projeler üretilmeye başlanmış, bu çerçevede askeri okullarda okuyan öğrenciler öncelikli fiili hedef olarak belirlenmiş, kültür düzeyi yüksek, kendine bağlı, türban takmayan bayanların askeri öğrenciler ile tanışmaları ve evlenmelerinin sağlanabilmesi için gerekli vasatı sağlayacak bir çaba harcanmaktadır. Fetullah GÜLEN, bu yöntem ile 10 yıl içinde Türk Silahlı Kuvvetleri içinde söz sahibi olacağı bir konuma gelmeyi planlamaktadır. Ve tabi bu hayali hedefleri tutmayacaktır.

Ergenekon soruşturmasına karşı yapılan mesaj gibi atamalar, Fetullahçıları ve AKP yandaşlarını şaşkınlığa uğratmıştı.

İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı hazırlamakla itham edilen Albay Dursun Çiçek'le Ergenekon soruşturması kapsamında sorgulanan kurmay albayların, Deniz Kuvvetleri'nde önemli yerlere tayini yapıldı. Hürriyet gazetesinin 'Mesaj gibi atamalar' başlığıyla verdiği habere göre, Ergenekon savcısına ifade veren deniz kurmay albaylar, TSK'da kritik noktalara atanmıştı. İstanbul'da Albay Dursun Çiçek'le birlikte biri emekli sekiz subayın 30 Haziran'da Ergenekon savcılarınca ifadeleri alınmıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Beşiktaş'taki adliye binasına getirilen subaylardan, Çiçek tutuklanmış. Serbest bırakılan sekiz subayın, dördünün denetimli serbestlik kararıyla yurtdışına çıkışları yasaklanmıştı. Dursun Çiçek de 18 saat sonra salınmıştı.

İşte yeni görevleri

Kur. Albay Levent Görgeç: Tuğamiralliğe terfi etti ve Ege Deniz Bölge komutanı oldu.

Kur. Albay Dora Sungunay: Hücumbot filo komuta katı.

Kur. Albay İ.Koray Özyurt: Aksaz Deniz Üssü Kurmay Başkanı.

Kur. Albay Şafak Yürekli: Donanma Harekât Başkanı.

Kur. Albay Tayfun Duman: Firkateyn komodoru.

Kur. Albay Muharrem Nuri Alacalı: Hücumbot komodoru.

Kur. Albay Mert Yanık: Kendi isteği ile emekli oldu.

  • Yurtdışı Faaliyet Programları: Fetullah GÜLEN hareketi, Siyonist merkezlerin manipülesiyle planlı bir şekilde yurtdışı örgütlenmesine yönelmiştir. Bu gelişmeler:

• Sosyo ekonomik ihtiyaçları fazla olan orta Asya’daki yeni Türk Devletlerinde taban bulup kadrolaşmak,

• “İran’ın Şii propagandasının etkisini kırmak,” ve “Sünni İslam’a sahip çıkmak” bahanesiyle BOP’a zemin oluşturmak.

• Finans ihtiyacını karşılayacak olan ticari şirketlerinin ticari atılımlarını sağlamak,

• Bu devletlerde ihtiyaç duyulacak bürokratik kadroları hazırlamak,

• Göstermelik Türk İslam Birliğini oluşturmak ve emperyalizmin hizmetindeki “ılımlı İslam” anlayışını yaygınlaştırmak hesaplıdır.

İslam yaftalı bir siyonizm yandaşlığını yerleştirme, taşeronu olan Fetullah GÜLEN, Türk ve Müslüman olmayan ülkelerde de faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyetlerinin amacının:

I. Kendisi eliyle CIA ve MOSSAD’a bağlı bürokratik kanalları oluşturmak,

II.  Globalleşmenin sonucu oluşan bilgi transferini İslam’ı yozlaştırma ve Müslümanları kısırlaştırma hedefi doğrultusunda kullanmak,

  1. III.Kendisine bağlı kişilerin refah düzeylerini ve etkinliklerini arttırma ve başkalarını da imrendirip kendi bünyelerine katmak olduğu sırıtmaktadır.

Fetullah GÜLEN grubu, 1992 yılında başlattığı yurtdışı açılımı sonucu 35 ülkede:

6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu, 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirmiştir.

Yurtdışındaki okulların kuruluş amaçları şunlardır:

• Kuruldukları ülkelerde ileride ABD ve İsrail’e bağlı olarak devleti yönetecek nitelik ve nicelikli kadroları hazırlamak,

• Bu kesimlerin Türkiye’de kurulacak ılımlı İslami Devletine sempati ile bakmasını sağlamak,

• Uzun vadede Türkiye’de kurulması planlanan layt İslam’a ve siyonizmin kahyalığına uluslararası alanda politik, ekonomik ve diplomatik destek oluşturmak,

Fetullah GÜLEN, ABD’nin ve işbirlikçi hükümetin bilgisi dahilinde Papa 2.nci Jean Paul’un daveti üzerine 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan’da Papa ile görüşme yapmışlardır. Görüşme İslam ve Hıristiyan Dünyalarını temsilen dinler arası diyalog zemininde oluşmuş ve Fetullah GÜLEN, uluslararası platformda Türkiye’de İslami kesimin lideri olarak tanıtılmıştır.

  • Finans Kaynakları: Fetullah GÜLEN yoğun ve kapsamlı faaliyetlerini yürütebilmek için geniş finans kaynaklarına sahip bulunmaktadır. Bu finans kaynakları genel olarak bilinmekle birlikte diğer dini gruplara oranla mali ilişkilerini büyük bir gizlilik içinde yürütmekte ve Siyonist sermaye odaklarının desteğini almaktadır.

Fetullah GÜLEN bu hareketin çok zengin olmasını şart koşmaktadır. Ancak, şahısların tek tek çok zengin olmalarından ziyade, küresel Siyonist sermaye destekli büyük sermayeli, ancak çok hisseli şirketlerin kuruluş şeklinde bu görüşünü uygulamaya koymaktadır. Çünkü çok zengin olan kişi dünya işleri ile uğraşmaya önem vererek hedeflere ulaşma yolundaki çalışmalarını aksatacaktır. Fetullah GÜLEN grubunun büyük bir gayrimenkul varlığı vardır. Bu gayrimenkullerden yüksek rakamlara varan kira geliri kazanmaktadır. Bunların çoğuna AKP’li belediyeler sayesinde ulaşmışlardır. Örneğin gruba bağlı Akyazılı Vakfı'nın 23 ilde çok miktarda konut, dükkân, büro, okul, mağaza, dershane, yurt binası bulunmaktadır.

Fetullah GÜLEN grubunun siyasi partilere siyasi destek sağladığı yolunda duyumlar mevcuttur. 1997 yılı Eylül ayında kendisine bağlı Asya Finans Kurumu, devletten 553 milyar Türk lirası teşvik almıştır. Bu iki husus birlikte değerlendirildiğinde finans desteği için siyasi partileri ve bürokratları kullandığı, böylece bu kişiler vasıtasıyla devlet imkânlarından yararlanmasına göz yumulduğu sonucuna varılmıştır. Fetullah GÜLEN eğitime finans sağlamak amacıyla kendisine bağlı kişi ve kuruluşlardan vergilendirme adı altında aylık ve yıllık aidat toplamaktadır. Özellikle Fetullah GÜLEN'in Kazakistan'daki okulları için Denizli’deki taraftarlarınca 1 milyon dolarlık kaynak aktarıldığı, Afyon, Malatya, Kayseri ve İzmir illerinde de bu yolda faaliyetler yürütüldüğü anlaşılmıştır.

Fetullah GÜLEN grubu yurt dışındaki üniversite, orta dereceli okul, ilkokul ve dil eğitim merkezlerinden büyük gelir elde ettiği ve bu gelirlerin bu kurumların finansmanı ve geliştirilmesinde kullanıldığı düşünülmekte ise de işin aslı daha başkadır. Çünkü bu paralar sadece Siyonist Lobilerinin Fetullahcılara aktardığı milyonlarca doları aklama aracı olarak kullanılmaktadır.

Işık Sigorta, Asya Finans gibi büyük kuruluşların gelirleri, hizmetin kasasına akmaktadır.

İş Hayatı Dayanışma Derneği (İŞHAD) ve Genç İşadamları Derneği (GİAD) bünyesindeki işadamlarının bağışları da Fetullah GÜLEN’in finans kaynakları arasında büyük bir yer tutmaktadır. Ayrıca televizyon, radyo, gazete, dergi gibi yayıncılık alanından da büyük gelir sağlanmaktadır. Fetullah GÜLEN'in çalışma sisteminde "imkanlar nispetinde maddi yardım yapmak, yapamayacaksa bedenen çalışmak" kuralı uygulanır. Bu bedeni çalışma karşılığında ücret almaması veya ucuz bir ücret alması maliyeti ucuzlatmaktadır.

Dış güçlerin Fetullah GÜLEN'e verdikleri yurt dışı desteği karşılığında, onu kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmelerinin kuvvetle muhtemel olduğu unutulmamalıdır.

  • Fetullah Gülen’in Siyasi Hesapları: Fetullah GÜLEN’i kullanan merkezler; İlk etapta devlete karşı savaş vererek hedeflere ulaşmanın yıpratıcı olacağını anlamış, bu nedenle mevcut sistemi yıkma yerine, devlet modeline uygun bir örgütlenme ile devlete alternatif bir sistem kurmayı amaçlamıştır. Bu nedenle tüm devlet birimlerinde yerel yönetimlerde ve sivil sektörde örgütlenmeye çalışılmaktadır. “Ilımlı ve modern” imajı ile siyasi partiler ve hatta Atatürkçü laik kesim içinde desteğini artırma çabasındadır...

Siyonist merkezlerin güdümündeki Fetullah GÜLEN tüm dinler ve uluslar ile iyi ilişkiler kurarak onlardan gelecek karşı girişimleri engellemeyi, hatta kendini desteklemelerini sağlamayı hesaplamaktadır. İleride kuracağı ılımlı İslam modelini, “Aman Fetullahcılar Şeriatı getiriyor, Kur’an nizamı kuruluyor” diye göstermek, bunların sinsi hıyanetini gizlemeyip, dindar halkımızı bunların tuzağına itmekten başka işe yaramamaktadır. “İslami düzen getirecek, Osmanlı dönemini diriltecek” gibi iddialar, Onu örnek bir Müslüman ve gerçek bir kahraman konumuna taşımaktır. Oysa O, sadece basit bir piyon ve taşeron olarak kullanılmaktadır.

  • Fetullah Gülen Grubu’nun Büyük Kuruluşları: Emniyet Genel Müdürlüğü’nün tespitlerine göre Türkiye'nin dört bir yanında, bütün illerimizde şirketlerini, okullarını, yurtlarını, dershanelerini, vakıflarını, yayın organlarını kurarak faaliyete geçirmiş bulunan Fetullah GÜLEN grubu, ülkemizin her yanını bir ağ gibi sarmış bulunmaktadır. Bu kuruluşların en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz.

a) Zaman Gazetesi: Feza Gazetecilik AŞ. Adına İstanbul ili, Bahçelievler, Çobançeşme Mahallesi Kalender Sokak, No: 21 sayılı yerde gündelik olarak yayınlanan bir gazetedir.

b) Samanyolu TV: Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri AŞ. Adına İstanbul İli, Ferah Mahallesi, Ferah Caddesi, Reşitbey Sokak, No: 12/22 Çamlıca adresinde faaliyet gösterir.

c) CHA (Cihan Haber Ajansı): Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ. Adına İstanbul İli, Bahçelievler, Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokak No:19 sayılı yerde faaliyet gösterir.

d) Sızıntı Dergisi: Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) adına 1374 ncü sokak No:10 Kat: 1 Durmaz İşhanı İzmir adresinde faaliyet gösterir.

e) Aksiyon Dergisi: Feza Gazetecilik AŞ. Adına Bahçelievler Çobançeşme Mahallesi Kalender Sokak, No: 21 sayılı yerde haftalık olarak yayın yapar.

f) İş Hayatı Dayanışma Derneği (İSHAD): Emniyet Evleri Mahallesi, Yeniçeri Sokak, Emin Han İş Merkezi No: 6/5 4. Levent adresinde faaliyet gösterir.

g) Asya Finans Kurumu: Altunizade, Kısıklı Caddesi, Kuşbakışı Sokak, İlim Yayma Vakfı Blokları A-13 Blok, No: 12 Üsküdar İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

h) Işık Sigorta AŞ: Kozyatağı Ankara asfaltı, Yan yol Mega Plaza B Blok, Kadıköy İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

ı) Çağ Öğrenim İşletmeleri A.Ş: Derviş Ali Mahallesi, Dolaplı Bostan Sokak No: 25 Fatih İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

j) Fatih Eğitim ve Öğrenim Kurumları AŞ: Atatürk Mahallesi, Alemdar Caddesi No: 80/4-51 Ümraniye İstanbul adresinde faaliyetini sürdürmektedir.

k) Samanyolu Basın Yayın Sanayi ve Ticaret AŞ: Kocaüveys Mahallesi, Sarıgüzel Caddesi, No: 78/1 Fatih İstanbul adresinde bulunur.

l) Feza Gazetecilik AŞ: Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokak, No: 21 Yenibosna Bahçelievler İstanbul adresindedir

m) Ufuk Eğitim İşletmeleri Ticaret AŞ: Merkez Mahallesi, Ali Galip Caddesi, No: 19 Gaziosmanpaşa İstanbul adresindedir.

n) Fırat Eğitim Merkezi İstanbul Ticaret AŞ: Küçükçamlıca Caddesi No: 20 Altunizade Üsküdar İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

o) İstanbul FEM Dershaneleri: Ufuk Eğitim Hizmetleri Ticaret AŞ. adı altında İstanbul ilinde 21 adet şubesi bulunduğu bilinmektedir.

p) Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı: Genel Merkezi İzmir Bahçelievler, 50272 nci sokak No: 39 adresinde faaliyet gösterir.

r) Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV): Ankara İl Merkezinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

s) Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı: Ankara İl Merkezinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

t) Özel Maltepe Dershaneleri: Ankara İl Merkezinde 12 adet şubesi ile faaliyetlerini yürütmektedir.

u) Fatih Üniversitesi: Merkezi İstanbul’da bulunmakta olup. Ankara İli Yenimahalle ilçesi Şenyuva Mahallesi, Alparslan Türkeş Caddesi No: 53 adresinde faaliyet gösteren üniversitenin 128 yatak kapasiteli Tıp Fakültesi hastanesi, ayrıca üniversiteye bağlı Çankaya Tıp Merkezi olduğu bilinmektedir.

Bu okullardaki ve kurslardaki: öğrencilerin, öğretmenlerin, öğretim görevlilerinin ve diğer Fetullahcı kurumlarda hizmet yürütenlerin büyük çoğunluğunun; iyi niyetli, istikametli, gayretli ve kabiliyetli insanlarımız olduğundan asla şüphe edilmemektedir. Fetullah Gülen’in gerçek zihniyet ve mahiyetini bilmediklerinden veya hüsnü zan ettiklerinden Onun peşine düşmüşlerdir. Gerçekleri gördükleri ve siyonizmin maskesi düştükten sonra bu kardeşlerimizin saf değiştirecekleri kesindir.

Milletin Parasıyla, Ordusunu Gâvurlara Gammazlayan Gafiller!

Hangi ülkenin insanı, kendi Askerine düşmanlık yapardı? Kim, askerini bu kadar yabancılara jurnallemeyi marifet sayardı? Kim ordusuna komplo hazırlar? PKK ile canını dişine takarak mücadele eden, subaylarının zindanlarda sürünmesine hangi soysuzlar alkış tutardı? Ilımlı İslamcı ve siyonist uşağı Fetullah Gülen’den ve AKP’li döneklerden başka kim milletimizin adını, “PEYGAMBER OCAĞI” koyduğu bir kurumu, ABD’ye heyetler göndermek suretiyle, “Aman, ASKERLER DARBE yapacak, lütfen mani olup bizi kurtarın!” diye, Amerika da kapı kapı dolaşıp TSK’yi kötülemek ve kötürüm hale getirmek için çamur atardı?

Üstelik bu işi yaparken, Milletin sırtından alınan vergilerle, Dışişleri bakanlığı tarafından büyük paraların ödenerek Türkiye’nin lobi çalışmalarını yapan Amerika’daki resmi halkla ilişkiler şirketi, Zaman Todays gazetesi yazarlarına Randevu ayarlama yapması nasıl izah edilir? “Fleishman Hillard“ın Amerika’daki halkla ilişkiler faaliyetleri için Türk Dışişleri’nin her yıl büyük paralar ödediği bir siyonist şirkettir. Bu Siyonist çöp çatanlar kimin emri ile Fetullahcı takımına rehberlik etmektedir?

Cemaatin yayın organı Today’s Zaman’dan bir grup köşe yazarları Bülent Keneş, Yavuz Baydar, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı ve Lale Sarıibrahimoğlu, 2009 Haziran ayında Washington turu gerçekleştirmiştir. Her gittikleri ABD’li resmi-gayri resmi kurumlarda Düzmece feto-kopi darbe belgesini öne sürüp Amerikalı ağabeylerinden yardım istenmiştir. Amerikalılara “Türkiye’nin askeri vesayet altında olduğuna” inandırmaya çalışan, bu ekip hangi ülkenin ve ülkelerin hizmetindedir?

Gazeteci Tülin Daloğlu’nun, medya dünyasını sarsacak bir iddiayı gündeme getirmesinin ardından aylar geçtiği halde, AKP’nin Dışişleri Bakanlığından hiçbir yanıt gelmemiştir. Daloğlu, Today’s Zaman Gazetesi köşe yazarlarının Ergenekon davası ile ilgili olarak ta “ABD’yi harekete geçirebilmek için geçtiğimiz günlerde Washington’da kulis faaliyeti yürüttüklerini” belirtmiştir.

Dışişlerinin Parasını ödediği ABD’li bir danışman kuruluş olan Fleishman Hillard şirketinin, TSK’yi gammazlama konusunda Dışişleri bakanlığı, bir açıklama yapmadığına göre bu çalışmaların bizzat AKP iktidarı ile Fetullah Gülen Cemaati ile yapılan ortak çalışma olduğunu göstermez miydi? Nitekim Abdullah Gül’ün Dışişleri bakanlığı döneminde, Türk Elçiliklerine “Fetullah Gülen”in okullarına destek çıkılması ve sorunlarının giderilmesine yardımcı olunması” talimatını hatırlamak yeterliydi.

Peki AKP’nin ve Gülen Cemaatinin, TSK’yi yıpratmak amaçlı çalışmalarını, vicdanını yitirmemiş bir insan nasıl hoş görebilirdi? Türkiye, TSK tarafından İŞGAL Mİ edilmiş ki ordumuza karşı böylesine düşmanca tavır sürdürülmekteydi? Peki çoğunluğu açıkça Türkiye’nin ÜNİTER yapısına karşı olan, ÇİRKEF ve İFTİRA yapmakta usta kadrolar oluşturan, Fetullahcılarca bedava dağıtılan Zaman ve Yabancı elçililikler için çıkarılan İngilizce Zaman Todays gibi gazete ve bir sürü dergi ve TV kanalıyla sürekli ordu düşmanlığı yapmasına izan ve insaf ehli nasıl fetva verebilirdi?

Fetullah Gülen’in Soy ağacı ve hâlâ yanıtını arayan sorular!

Hikmeti bilinmez, Fetullah Gülen babasının Alvar Köyü'nden ayrılması ile ilgili olarak "KÜÇÜK DÜNYAM " kitabında nedense bir açıklama yapmaktan çekinmiştir. Oysa bu, son derece ciddi ve açıklama gerektiren bir meseledir. Bizim hiç kimsenin kökeni ve nesebiyle uğraşmak görevimiz değildir. Geçmişi Hıristiyan, Yahudi veya Ermeni bir insan, çok samimi bir Müslüman da olabilir. Ancak Dinini, devletini, ülkesini ve Milli menfaatlerini, dış güçlere ve siyonist merkezlere böylesine rüşvet veren ve hıyanet eden bir kişinin, Müslüman ve bir Türk olamayacağı da elbette hatıra gelmektedir. Gülen'in suskunluğu akla, "neleri ve niçin gizlediği" sorusunu getirmektedir.

Mesala; Fetullah Gülen’in, "Sahabe efendilerimize cinnet derecesinde sevgisi vardı" şeklinde tanımladığı babası Ramiz çocuklarına, Sahabelerle hiç ilgisi olmayan isimleri niye vermiştir?

Fetullah, Sıbgatullah ve Mesih!?

Gülen'in babasının, oğullarından birine, Türkiye’mizde ve İslam ülkelerindeki Müslüman ailelerde hiç rastlanmayan, ama Yehova Şahitleri'nin propaganda yayınlarında sık sık kullanılan "Mesih" adını vermiş olması dikkat çekicidir!?[25]

İşin gerçeği şu; “Fetullah Gülen’in Pakradun Ermeni olan dedesinin; Pasinler’li İbrahim Bey'in hizmetkârlığını yaptığı yıllarda, Rus işgali sırasındaki Ermeni ayaklanmasında İbrahim Bey ve ailesi Ermeni hizmetkârlarının hıyanet ve tasallutuna uğrayınca, İbrahim Bey bunların bir bölümünü öldürüp ardından, intihar etmiştir. Olaydan sağ kurtulan Fetullah Gülen'in babası olan RAMİZ ise, 18-19 yaşlarındayken, İspir'e gelip yerleşir. Önce, Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Gülen'in babasının, 'Öyle bir evlat yetiştiriyorum ki, bunları (Müslümanları) kendi dinleri ile vuracak' dediği de rivayet edilmektedir."[26]

Mesih: Bir şeyin üzerine el sürmek ve ondaki kirleri ve kerih şeyleri gidermek anlamına gelir. Hz. İsa AS. Bazı cilt hastalıklarını eliyle sıvazlayıp mucize olarak iyileştirdiği için kendisine “İSA MESİH” denilmiştir. Ancak, ne İslam tarihinde ne de günümüzde, Müslümanlar arasında çocuklarına “Mesih” ismi koymak adet değildir. Çünkü Mesih, daha çok Deccal’i ve şerli-şeytani kişileri hatıra getirir ve onlar için söylenir. Hatta Mesih-i Deccal’in, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik ve Putperestliği karıştırıp yeni bir din ortaya süreceği bildirilir.[27]

Buna göre, Fetullah Gülen’in Babasının oğluna “MESİH” ismi koyması, Yahudi ve Ermenilerde, ahir zamanda geleceği ve İslamiyeti ortadan kaldırıp tüm dünyaya Haçlı siyonizmi yerleştireceği inancıyla ilgili olması gerekir.

CIA Üç Türk İstihbaratçıyı Tutukladı mı?

Uçuk iddia: “Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD tutuklanmış ve bunlar özenle basından saklanmıştı. Peki, neden tutuklanmışlardı? Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve etkinliğini kırmak üzere yollanmışlardı. Ama bir ihbar üzerine CIA bu kişileri gözaltına almıştı. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutmaktaydı.”

www.sendika.org sitesinin yazarı Mustafa Peköz, CIA’in Genelkurmay’ın üç istihbaratçısını tutukladığını, ancak tutuklamanın basından özenle saklandığını yazmıştı: “Eşek arısının, erkek aslanı ürküteceğini” iddia edecek kadar saçma olan bu yazıda: “Amerika destekli Fetullahçıların, TSK’yı hizaya soktukları” ortaya atılmıştı.

“Türkiye’de rejim değişikliğinde mücadele esasen iki güç tarafından yürütülüyor. Bunların bir tarafını kendisini cumhuriyetin kurucusu ve sahibi gören Genelkurmay, yani Türk Askeridir. İkinci tarafını ise 1965’ten beri sistemli olarak devleti ele geçirmeye çalışan ve ekonomik olarak bir tekel haline gelen, uluslararası ilişkilerde önemli bir güç olmaya başlayan Gülen cemaatidir. Kıyasıya bir rekabet içinde olan, bazen açık bazen gizli yürütülen çatışmada galip gelenin Gülen cemaati olduğu artık giderek ordu tarafından da kabul edilmek mecburiyetindedir. Bölgesel ilişkiler bakımından Ordu ile ilişkilerini dengeli yürüten ABD, bu kez, Gülen cemaatini çok hızlı bir şekilde ön plana çıkartıp desteklemektedir. Türkiye’nin iç politikasında ılımlı İslamcılığın bir model olarak uygulanması için politik zeminini giderek genişletmiştir. Bu yönelim, aynı zamanda ordu için politik alanın daralması anlamına gelmektedir.

ABD için ikincil duruma düşen ve artık istediği gibi hareket edemeyen generallerin bütün darbe hazırlıkları anında deşifre edilmektedir. Elindeki iktidar olanaklarını giderek kaybetmeye başlayan ordunun direnci, bütün çırpınışlarına rağmen önemli oranda kırılmış görünmektedir. Dengeler Gülen cemaatinin lehine gelişmektedir. Gülen ve AKP iktidarını bitirme planı olarak ortaya atılan ‘yeni’ darbe hazırlıkları ciddi bir tartışmaya sebebiyet vermişti. Genelkurmay, böylesi bir planın kendileri tarafından hazırlanmadığını belirtti ve kesin bir dille reddetti. Hiçbir internet girişi olmadan bu belge nasıl geldi ve kamuoyuna servis edildi. Aslında generaller bunu çok iyi bilmekteydi. Söz konusu belge, ABD tarafından Gülen’e servis edildi. Gülen bu belgeyi, çok özel olarak güvendiği danışmanı Bünyamin ile Erdoğan’ın Yeni Şafak’ta Yasin Doğan adıyla yazan danışmanı Yalçın Akdoğan’a elden teslim mi etti diye sormak gerekir!?

Ordu ile ilgili belgeleri deşifre etmekle görevlendirilmiş bulunan Taraf Gazetesine bu belge elektronik posta ile gelmedi, doğrudan elden iletildi. Bünyamin denen kişi, Gülen ile Erdoğan-Gül arasındaki elçiydi. Bu kişi istediği zaman Başbakan ve Cumhurbaşkanı veya herhangi bir bakanla görüşebilirdi. Generallerin birçok telefon konuşması deşifre edilmekte ve birçok faili cinayetin azmettiricisi gösterilen subayın isimleri basında verilmektedir. Bu bilgeler ABD tarafından alınıp, Gülen üzerinde İslamcı AKP hükümetine iletilmektedir. Bunların internet girişlerini bulmak mümkün değildir. Recep T. Erdoğan rahat, çünkü bilgilerin kaynağını bilmektedir.

Örneğin, Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD’de tutuklu bulunuyor. Bunlar özenle basında gizleniyor. Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve daha sonra suikast yapmak için görevlendiriliyor. CIA bu kişileri gözaltına alıyor. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutuyor.

Gülen ile ABD arasında çok daha ilginç bir ilişki biliniyor. Gülen ABD’de süresiz oturum almak için yaptığı başvuru dosyasına koyduğu bir belge var: 35 yıldır CIA’dan maaş aldığına dair banka dekontları bu dosyanın içinde bulunuyor. Genelkurmay bu belgeden haberdar olmasına rağmen hiçbir şey yapamıyor. Çünkü Gülen, komünizme karşı mücadele politikasında, görünüşte genelkurmaya bağlı, gerçekte Amerika’dan talimatlı Özel Harp Dairesi ile ilişki içinde ve aktif görevde bulunuyor.

Gülen, ABD’de kendinden emin bir şekilde 180 dönümlük arazi üzerinde kurulmuş bir malikânede kalıyor. 220 tane FBİ ajanı tarafından çok sıkı olarak korunuyor. Her gün dünyanın değişik ülkelerinde ziyaretçileri oluyor. Türkiye’den de sık sık ziyaretçileri gidiyor. Gülen, kurulan ‘Dünya İslam Birliği’nin liderliğini ABD’nin kontrolündeki bu malikânede yapıyor. Bütün gelişmeler, toplantılar, alınan kararlar CIA tarafından biliniyor ve Gülen’e iletiliyor... Hatta Genelkurmay, bütün gelişmeleri takip ediyor ama müdahale edemiyor.

Generallerin direnci henüz tam kırılmamakla birlikte, yeni sürece sessizce ayak uydurmaya çalışılıyor. İslamcılaşan Türkiye’nin politik-toplumsal yapısına uygun olarak ordunun yeniden konumlandırılmasına yönelik adımlar atılmaya başlanması, gelişme sürecinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Gülen cemaatinin ordu içerisindeki örgütlenmesine karşı hassas olan Generaller sürekli tasfiyeler yapıyor. Yüksek Askeri Şuura kararlarıyla ‘İrticai faaliyetleri’ nedeniyle bazı subay ve astsubaylar ordudan atılıyor. Ancak bu kararların pek başarılı olmadığını gören Genelkurmay, toplumun İslamcılaşma sürecine kendisini uyarlamaya başladığını gösteriyor.

Genelkurmay sitesinde yapılan bir açıklamadan anlaşılıyor: “1983 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulacak zorunlu dersler arasına alınmasından sonra, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu esas alınarak hazırlanan, Türk Silahlı Kuvvetleri Orta Öğretim Okulları Yönetmeliği’ne göre İzmir Maltepe, İstanbul Kuleli askeri liselerinin 9, 10, 11 ve 12’nci sınıflarında ‘Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi için ilahiyat branşından çeşitli rütbelerde, 10 subay istihdam” edileceği açıklanıyor. Ordunun Ilımlı politik İslamcı sisteme doğru yeniden konumlandırılması sürecinin fiilen uygulandığı seziliyor. Türkiye’nin iç politik iktidar ilişkilerinde ordunun önemli oranda güç kaybetmesine paralel olarak arka planında daha çok Gülen’in bulunduğu İslamcı politik hareketin etki gücü artmaya devam ediyor.”

Bu iddiaların, Fetullah Gülen’i olduğundan güçlü gösterme, TSK’yı küçük düşürme ve hizaya getirme amaçlı olduğu sırıtıyordu. Çünkü, o kadar güçlü sanılan, ama Amerika’da sığıntı gibi yaşayan Fetullah Gülen, ülkesine bile dönemiyordu. Demek ki, ne siyonist patronlarının ne de Fetullah gibi piyonlarının Milli Türkiye’ye güçleri yetmiyordu. Hem bu iddialar da; “Fetullah’ın hayatını kullandıkları gibi, şimdi ortadan kaldırıp hatırasını kullanmak isteyen” malum odakların, bu suikastlarının suçunu TSK’ya yükleme şeytanlığı da seziliyordu.

Fetullah Gülen'e İlginç Sorular!

DYP Eski Genel Sekreteri ve asker kökenli eski Milletvekili Tevfik Diker, haberanaliz.net adlı siteden Fetullah Gülen'e çarpıcı sorular yöneltmişti. İşte Diker'in yazısı:

Türkiye'de zaman zaman gündemin ilk sırasına oturmaktasınız. Nitekim Albay Dursun Çiçek imzalı "AKP' yi ve Gülen'i bitirme planı" ile tekrar gündemin ilk sırasında yer aldınız. Hakkınızda olumlu olumsuz, doğru veya yanlış birçok makale ve haber yazıldı.

Zaman Gazetesi Köşe Yazarı Hüseyin Gülerce bir röportajında şu an için Türkiye'de yaklaşık 6 milyon seveninizin olduğunu aktardı. Bu rakam doğruysa küçümsenmeyecek bir orandı. Türkiye'de her on kişiden biri sizi seviyor anlamındaydı. Şimdi, 6 milyon seveni, 750 bin tirajlı bir gazetesi, gündem yaratan etkin bir dergisi, tv. kanalı, radyosu, başarılı sonuçlara imza atan okul ve dershaneleri ve yurt dışındaki okulları olan bir oluşumun liderini, yani zatıâlinizi yok saymak veya ilgisiz kalmak elbette yanlıştı. Ayrıca, 30 milyar dolarlık bir gücün kontrolünü elinizde tuttuğunuz da bazı odaklarca vurgulanmaktaydı. Bu nedenle aşağıdaki sorulara vereceğiniz cevaplar hakkınızda oluşan bazı kafa karışıklıklarını çözmekte yararlı olacaktı. Türkiye'nin buna ihtiyacı vardı.

O Soruları güncelleyip genişleterek aktarıyoruz:

1- Yurt dışındaki okullara bugüne kadar Türkiye'den kaç üst düzey e. komutan ziyaret yapmıştı?

2- Eski Hava Kuvvetleri Komutanı E. Hv. Pilot Org. Halis Burhan, ve eski başbakan Bülent Ecevit Türk Dünyası'ndaki okullara yaptığı ziyaret sonrası zatıâlinize ne gibi değerlendirme ve tavsiyeler sıralamıştı?

3- Yurt dışındaki okullardan bugüne kadar kaç öğrenci mezun olmuştu ve şimdi hangi ülkelerde etkin konumdalardı?

4- Okullarınızdan mezun öğrencilerden Dünya Bankası, IMF, BM gibi kuruluşlarda çalışanlar var mıydı?

5- AKP dışındaki siyasi partilere bakışınız nasıldı? Özellikle Milli Görüş’e niçin mesafeli durulmaktaydı?

6- Bir Erzurumlu Damadı olarak soruyorum: Kökeniz hakkında çok menfi propagandalar yapılmaktadır. Doğruluk payı var mıydı?

7- ABD'den ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz? Gelişiniz çok mu sakıncalıydı?

8- Osmanlı Padişahları Abdülhamit ve Vahdettin hakkındaki düşünceleriniz niye açıklanmazdı?

9- Atatürk hakkındaki eski düşünceleriniz belliydi, yeni yaklaşımınız nasıldı ve bu değişiminiz neye bağlıydı?

10- İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve R. Tayyip Erdoğan’ın siyaset alanındaki uygulamalarında beğendikleriniz vardı. Ama Necmettin Erbakan’la ilgili kuşku ve korkularınız nereden kaynaklanmaktaydı? (Erbakan’ın İslami ve evrensel projelerine engel olabildiğiniz kadar rütbe ve rağbet bulmanız şaşırtıcıydı!..)

11- Başkanlık sistemine bakışınız nedir? Türkiye için uygun sayılır mı?

Bir soru da biz katalım:

Papa’dan Yahudi lobilerine, ABD’den AB’ye bütün dış güçler arkanızda; AKP iktidarı, yandaş ve yavşak medya yanınızda; bankalarınız, borsalarınız, okullarınız, yazar ve prof yaftalı kiralık kullarınız ve bürokratlarınız safınızda olmasına rağmen, hala neden Türkiye’ye dönemiyor vatan hasreti çekiyorsunuz? Yoksa bu malum ve mel’un mahfillerden daha güçlü bir “Milli Merkez”mi vardı?

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız / 07-08-2017

[2] Ahmet Hakan / 31-08-2017 / Hürriyet

[3] Ahmet Hakan / 28-08-2017 / Hürriyet

[4] Aydınlık Gazetesi / 30-08-2017

[5] Türkiye Gazetesi / 01-09-2017

[6] Türkiye Gazetesi/ 30-08-2017

[7] Sinan Acıoğlu / Odatv.com

[8] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[9] Nisa Suresi: Ayet:60 ve 61

[10] Nisa Suresi: Ayet:51 ve 52

[11] Nisa Suresi: Ayet: 76

[12] Bakara Suresi: Ayet: 256 ve 257

[13] Zümer Suresi: Ayet:14

[14] Zümer Suresi: Ayet:17

[15] Nahl Suresi: Ayet:36

[16] Maide Suresi: Ayet: 59-60

[17] Maide Suresi: Ayet:61

[18] Nisa Suresi: Ayet:115

[19] Araf Suresi: Ayet: 175 ve 176

[20] Araf Suresi: Ayet: 182-183)

[21] Araf Suresi: Ayet:186

[22] Bak.Martın Lıngs-Hz. Muhammed’in Hayatı- Beni Kureyza kısmı

[23] Bejan Matur / 30 Eylül 2008 / Zaman

[24] (Bak: Kamusu Okyanus Cilt:1-Sh:316)

[25] Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibince hazırlanan Fetullah Gülen Raporu, s.18'e atfen, Star Gazetesi, 14 Haziran 1999

[26] E.M.H. 2 Haziran 1999

[27] Bak: Elmalılı. Hak Dini Kur’an Dili. C.5. sh.4172

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Paylaşım Sayısı: 6080

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR