Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

İNSANIN YOZLAŞMASI
PDF Yazdır
Kitap Kabı İNSANIN YOZLAŞMASI
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Buğra Yayın Evi
Yıl: 2015
Tıklanma: 1153
Kullanıcı Oyları:  / 2
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Bu kitapta:

Kişilerin yozlaşmasına ve yobazlaşmasına... Kitlelerin insani ve ahlâki değerlerinden soyunup soysuzlaşmasına neden olan; politik, psikolojik, ekonomik ve sosyolojik mikropları; ve bunların, huysuz ve huzursuz hale getirdiği insan manzaralarını ve kendi iç dünyamızın fotoğrafını bulacak; ve İslam’ın ışığında, ilmi metotlarla önerilen gerekli ve gerçekçi kurtuluş kurallarını ve mutluluk yollarını okuyacaksınız!..

Böylece “Nefsini tanıyan, Rabbini tanır!” hikmetini daha iyi kavrayacak; olumlu, onurlu ve huzurlu bir insan olarak, sorumluluklarımızın ve yaratılış sırlarımızın farkına ve tadına varacaksınız!..

 

 

 

 


 

 ÖNSÖZ

 

İnsan, ruhen olgunlaşmak ve sonsuz mutluluğa ulaşmak amacıyla dünyaya gönderildi.

Bu imtihan (eğitilme ve elenme) sürecinde, insana çok önemli yetenek ve yetkiler verildi.

Bu fıtrî ve tabii (Doğuştan ve doğal) yeteneklerini, inançla, ilimle ve iyilik yönünde sürekli geliştirip güçlendirenler, olgun ve onurlu bir kişiliğe kavuşurlar.

Böylesi kimselerin etkin olduğu toplumlar da, huzur ve hürriyetin, barış ve bereketin tadına varırlar.

Ama kendilerine emanet olarak verilen yetenek ve yetkileri küfür ve kötülükle kirletenler... Bilgisizlik ve tembellikle kabiliyetlerini körletenler ise, giderek ahlâken çirkinleşir ve ruhen çiğ kalırlar.

Böylesine, halkı gafil ve cahil, yöneticileri ise hilekâr ve hain olan toplumlar, sürekli sefalet ve esaretin kıskancında kıvranıp dururlar.

Bu kitapta, ahlâki yozlaşmanın başlıca sebep ve sonuçlarını... Şeytanın dini olan ahlâksızlığın, farklı boyutlarını... Bu ruhi hastalıklara karşı, Kur’an’ın öngördüğü tedavi ve kurtuluş yollarını ortaya koymaya ve insanlığa yararlı olmaya çalıştık. Böylece hem nefsimizi hem de çevremizi daha iyi tanımayı ve tartmayı amaçladık.

Başlamak bizden, başarı Rabbimizdendir. Doğrular dinimize, hatalar kendimize aittir.

Ahmet AKGÜL



YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ:

HÜRRİYET'İN KÖLELERİ!

 

Hürriyet; nefsani ve şeytani dürtülere ve insanın kendi iradesine hâkim olarak, her türlü zillet ve esaretten ve başkaları tarafından güdülmekten bağımsız ve özgür kalma halidir. Hürriyet, insana şahsiyet ve haysiyet kazandıran en önemli özelliktir. Fıtri (doğal ve sosyal) bir gerçek olarak, her insanın birincil gereksinimi EKMEK, ikincisi HÜRRİYET’tir. Batının geliştirdiği ve bizden bazılarının da heveslendiği hürriyet anlayışı ise; her türlü sorumluluktan kaçmayı, tamamen başıboş davranmayı ve bütünüyle hayvani ve nefsani duyguların esiri olmayı ifade etmektedir. Giderek batmakta olan Batı’nın hukuk ve ahlâk sistemine şekil veren zalim Roma kültürüyle yozlaşmış Hıristiyanlık düşüncesi, bugünkü batılı insan tipini oluşturmuştur. Zaten temelde insanları “Hür ve Köle” diye ikiye ayıran bir Firavunluk düşüncesinden kaynaklanan Roma hukuku ile; insanın en tabii zevk ve ihtiyaçlarını bile yasaklayan ve her türlü düşünceye ve ilmi faaliyete pranga vuran yozlaşmış Hıristiyanlık olgusuna karşı, tabii bir tepki olarak asırlar boyu Avrupalıların şuuraltında yerleşen ve kökleşen müthiş bir kin ve nefret birikimi, sonunda her türlü dini disiplin ve düzene karşı inkâr ve isyana dönüşmüş ve bu sefer batılı insan, hürriyet adına başıbozukluğun ve sapıklığın esaretine düşmüştür.

Bir başka deyişle bugün insanlık maalesef “hürriyetin kölesi” durumuna gelmiş veya getirilmiştir.

Her türlü fuhuş ve cinsel sapıklık serbestisi... Faiz ve sömürü ticareti ve israf ekonomisi... Uyuşturucu ve AİDS felaketi... Ve bütünüyle hazır küfür ve kötülük medeniyeti, işte bu hürriyetin acı alçaltıcı meyveleridir. Sokakta herkesin önünde sevişme... Canı çektiği erkek ve kadınla birleşme... Kafasının estiği gibi hareket etme... Türkçesi insanlık onurunu bırakıp hayvan gibi hareket etme hürriyeti... Faiz, kumar ve rüşvet gibi haksız ve hileli kazanç yollarıyla başkalarını sömürme ve şeytani bir saltanat sürme hürriyeti!?

Oysa gerçek hürriyet ancak Hakk’a teslimiyettir; manevi doyum ve haysiyettir.

İnsanlık, zahiri planda, tüm zulüm ve sömürü sistemlerinin sebeplerini kurutmadan... Herkesin can, mal ve namus emniyetine, din ve düşünce hürriyetine sahip olacağı Evrensel ve Adil bir Düzeni kurmadan! Kültürde, ekonomide, teknolojide Avrupa ve Amerika’nın tesirinden ve taklitçiliğinden kurtulmadan!... Ahlâki sahada ise nefsinin enaniyet ve şehvet zincirlerini kırmadan, kısaca tam anlamıyla yaratılış gayesini kavramadan hürriyeti tanıyamaz ve özgürlüğü tadamaz. Bunun içindir ki Müslüman; kendisini İslam’ca ve insanca yaşamaktan ve Rabbının rızasına yaklaşmaktan geri koyan her şeyi bir engel ve esaret kabul eder. Öz benliğini körleten ve gönül evini kirleten zulüm ve kötülüklerden vazgeçer...

İnsanlık için korkaklık bir esarettir. İkiyüzlülük ve riyakârlık bir esarettir... Cimrilik ve savurganlık bir esarettir. Rahatınave menfaatına düşkünlük ve kötü alışkanlıklara bağımlılık bir esarettir... Bu şeytani duyguların ve dünyevi kaygıların esaretinden ancak İmani bir tevekkül ve vicdani kurallara teslimiyetle, zalimlere kölelikten ise cesaret ve gayretle kurtulabileceğini... Ve ancak bu sayede huzura ve hürriyete kavuşabileceğini bir türlü anlamayan insanlar, hiç bir zaman gerçek hürriyetle tanışamayacaklar ve insanlığın tadına varamayacaklardır.

Kutsal kavramlar kafalarda, Kur’an, kılıfında mahkûm!... Evrensel hukuk kuralları kitaplarda mahpus... Müslümanlar öz vatanında mağdur ve temel insan haklarından mahrum bulunurken... Yeryüzünde mazlumların feryadı arşa çıkarken... Toplumlar mafyanın, masonların, medyanın ve sömürücü sermaye baronlarının elinde kıvranırken… İnsanlar işsiz, güvencesiz ve ümitsiz dolaşırken, kendini hür zanneden köleler!.. Bazıları da Karun gibi servetin... Lut kavmi gibi şehvetin... Şeytan gibi enaniyetin... Nemrut gibi nefsaniyetin köleleri!.. Açık saçık dizilerin ve porno filmlerin... Genelev bülteni gazete ve dergilerin... Gösterişli elbiselerin esirleri..! Haram ve hileli kazançların... Lüks arabaların, konforlu apartmanların, gece hayatının ve kirli paraların hizmetçileri!... Ve ey hayvani Hürriyetin köleleri..! Artık anlayınız ki gerçek hürriyet, vicdan huzuruna ve insani olgunluğa erişmektir. Bu da İslamiyet demektir. İşte bu onur ve şuur Adil bir Düzeni, İslâm’dan ve ilimden kaynaklanan yeni bir hürriyet, haysiyet ve hakkaniyet sistemini geliştirecek ve insanlık gerçek ve örnek bir hürriyetin tadına erişecektir.

Fikirde Darwinist ve materyalist; ekonomide kapitalist ve komünist; kültürde zevkçi, beleşçi ve pragmatist kafalarla onurlu ve huzurlu bir dünya düzeni kurmak mümkün değildir.

En tatlı lezzet olan balı, arı denilen sarı sinekler üretiyor… En şifalı içecek olan sütü zavallı inekler yapıyor... En gıdalı yiyecek olan yumurtayı tavuklar ve ördekler hazırlıyor… En pahalı giyecek olan ipeği tırtıl böcekler dokuyor… En göz alıcı bezek olan inciyi semekler (balıklar) çıkarıyor… En okşayıcı kokuları çiçekler yayıyor... En iştahlı ekmeklerin, böreklerin aslı olan buğdayı, ruhsuz ve şuursuz kara toprak yetiştiriyor… Ve insanoğlu bu mükemmel ve muhteşem beynine rağmen hala balın, sütün ve ipeğin içeriğine, bileşimine, hayran olup ama formülüne ve şifresine akıl erdiremiyorsa; sadece baldan şerbet, yumurtadan omlet ve ipekten gömlek yapıp rahatına bakmasını ve hava atmasını biliyorsa, şu iki gerçekten birini kabul etmek bir mecburiyettir:

  1. 1.Ya inekler, sinekler ve böcekler insanlardan çok daha ileri bir akıl ve teknolojiye sahiptir!..
  2. 2.Veya, o harika yiyecek, içecek ve giyecekleri onlara ürettirip biz kullarına lütfeden Yüce Rabbimizdir!..

Şimdi; 16 milyonluk İstanbul’umuzda yaşayan, herkesin ve her saniyede birbiriyle iletişimini sağlayan, bu görüşme ve görüntülerin bir nüshasını da sürekli kopyalayıp depolayan devasa bir bilgisayar hard diski düşünelim. İşte insan beyni bu üstün teknolojinin tam 62 bin katı daha fazla gelişmiş harika bir sanat-ı ilahidir. O halde bu muazzam ve muntazam beynine ve sinir sistemine rağmen insanın beceremediği süt, bal ve ipek gibi harika nimetlerin ve her biri yüksek sanat eseri olan canlı ve cansız bütün türlerin, ya sinekler ve inekler marifetiyle, ya da tesadüfen ve kendiliğinden meydana geldiğini iddia edecek kadar iz’an, irfan ve insafını yitirenDarwinist densizlerin de…

Soma’da yaşanan ve 300’den fazla cana mal olan kömür madeni felaketini, “ilahi kader” deyip geçiştirmek isteyen firma yetkililerinin ve Hükümetin de ortak yönleri, dünyaperestlik ve manevi basiretsizliktir. Oysa yanlış bir “kadercilik” anlayışıyla halkı narkozlamak büyük vebaldir; çünkü İslam mazlumları ve mağdurları uyuşturup uyutmak için değil, onların haklarını korumak için gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim: “İnsanların kendi elleriyle (yaptıkları tahrip ve ihmallerin sonucu) kesb ettikleri (meydana getirdikleri) nedeniyle, yeryüzünde ve denizlerde fesat (bozulma ve felaketler) yaşandığını” (Rum: 41) haber vermekte, ilgili ve yetkilileri tedbirli ve dikkatli olmaya davet etmektedir. Bu konuda “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (Bakara:195) “Size dokunan her musibet, kendi ellerinizle (işlediğiniz yanlışlık ve haksızlıklar neticesi) kesb edilen şeyler yüzündendir” (Şuara: 30) ayetleri üzerinde durmak ve sorumluluklarımızı kuşanmak gerekir.

İslam herkesten önce mağdurların ve mazlumların hakkını savunan, ezilen ve sömürülen topluluklara sahip çıkan bir dindir. Yoksa “Kader” kavramını istismar ederek, zavallı halkı uyuşturup avutmak, susturup pusturmak için bu din gelmemiştir. Bu felaketleri “kader” deyip geçiştirmek, Hükümetin ve işverenin, kendi suçlarını ve sorumluluklarını, hâşâ Allah’a yükleme gayretidir. Özel eğitimli, deneyimli ve kadrolu işçilerin yapması gereken, derin maden mağaralarında kömür çıkarma işini, siz tutar da taşeron olarak bilinen ve sadece yardımcı hizmetlerde çalıştırılması gereken “ucuz emekçi”lere yaptırırsanız… Sahici ve etkili sendikacılığı körletip göstermelik delegeler atar da, uyarı ve kontrol mekânizmasını tıkarsanız… Herhangi bir patlama, yıkılma ve yangın çıkma ihtimaline karşı sığınanları bir ay barındıracak ve hayatta tutacak 40-50 kişilik özel donanımlı “yaşam odaları” kurmayı kanunen zorunlu bile tutmazsanız… Olaydan 3 gün öncesinden itibaren kömür ocaklarındaki karbon monoksit seviyesinin çok yükseldiğinin ve elektrik kablolarının yıpranıp tehlike arz ettiğinin, yetkililere defalarca hatırlatılmasına rağmen bunları dikkate almaz ve gerekli tedbirlere başvurmazsanız… “4 ay sonra bu kaza olsaydı (yani ihmaller ve tehlikeler bilindiği halde gerekli tedbirler vaktinde alınsaydı) bu 300 insanımız hala yaşıyor olacaktı!” itirafıyla vicdanınızı bastırmaya ve kabaran öfkeleri yatıştırmaya çalışırsanız… Ve bunların sonucu, Avrupa ve Amerika’daki benzer durumların tam 20 katı fazla ölümlere sebep olursanız; yasalardan yakanızı sıyırırsanız bile, bir ömür boyu sizi kıvrandıracak vicdan azabından, Allah’ın gazabından ve mazlumların bedduasından kurtulmanız mümkün değildir.

Bir Başbakanın kalkıp 152 sene önce (1862’de) İngiltere’deki bir maden kazasını örnek vererek, kendi aklınca ve ayarınca bu felakete meşruiyet üretmeye yeltenmesi, hatta ilgisiz ve yetersiz tavırlarını tenkit eden işçi yakınlarına fiilen hakarete yönelmesi, şımarık bir Milletvekilinin: “Muhalefet Partisi Soma’daki madenlerde iş güvenliği riskine karşı Meclis Araştırma Komisyonu kurulması için önerge verdi, ama bu teklifi Meclis’ten geçirmek için olağanüstü bir gayret göstermedi, AKP grubu da reddetti” şeklindeki tutarsız ve küstahça mazeretleri, bunların tıynet ve zihniyetini göstermektedir.

     Soma’daki elim kazadan 4 gün sonra basın karşısına çıkan Maden Ocağı sahibi ve TÜSİAD üyesi iş adamının basın toplantısında gazetecilere sataşan kadının, iktidar partisinin resmi PR Ajansının patroniçesi olduklarını ve bu Accord PR Ajansı’nın Soma Holdingle de sıkı fıkı çalıştıklarını hatırlarsak, halkımızı ezmek üzere, kapitalist sistem gereği; hükümet, muhalefet ve iş çevrelerinin nasıl bir menfaat ilişkisi içinde olduğu daha iyi idrak edilecektir. Asla unutmayınız ki; insani ve vicdani gayretlerini körleştiren, nefsi dürtülerinin ve dünyevi beklentilerinin peşine düşen kimseler, zalim düzenlerin ve hain yöneticilerin güdümüne girip güdükleşecektir. İşte bu durum; kalbi kirlenişin ve köleleşmenin en çirkin şeklidir. Bu tiplere verilecek demokrasi ve hürriyet, onların kötülüklerini katmerleştirmekten ve şeytanileşmeye meşruiyet kılıfı geçirmekten başka netice vermeyecektir.

 



 

 

 

Eklenme Tarihi: 26 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR