Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
PDF Yazdır
Kitap Kabı SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 416
ISBN: 9944337861
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2012
PDF Çıktısı: SabahYakınDeğilmi.pdf
Tıklanma: 886
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

  • “Önce Vatan” Bilinci
  • “Dindar” Yerine, Ahlaklı Nesil!
  • AKP’nin Uyutma Taktikleri ve Uyanışın Reçetesi
  • AB’nin Kuruluş Maddeleri ve Yeni Anayasanın Tehlikeleri
  • Zaman Gazetesi, Türkiye’nin Haaretz’i mi?
  • Kurtlar Vadisi, Amerikan Dizisi mi?
  • AKP Değişimcidir; Çünkü Kıblemizi ve Kalbimizi Değiştirmiştir
  • Milli Görüş’e Düşman Olanlar, Niye AKP’ye Hayran İdi?
  • Müslüman “Muhafazakâr” Olabilir mi?
  • Suriye Tetikçiliği; Gaflet mi, Dalalet mi?
  • Akdeniz’de Karanlık Gelişmeler ve Savaş Gemileri
  • Hangi Güç Paşaları Hizaya Getirmekteydi?
  • Dersim Üzerinden Devletin Dinamitlenmesi
  • Irkçı Emperyalizm; Siyonizmle Haçlı Zihniyetinin Bileşimidir
  • Mustafa Kemal ve Milli Görüş Gerçeği
  • Masonluk; Siyonist Emperyalizmin Şubeleridir
  • Türkiye Bayram Cenneti ve İsraf Cinneti!
  • Adnan Oktar’ın Talihsiz Tepkileri ve Bazılarının TSK Nefreti
  • Kur’an’ın Hikmeti ve Devrimci Hedefleri
  • Türkiye Siyonist Tertipleri Nasıl Bozabilirdi?
  • Kur’an’ın Teknolojik Haberleri ve Siyonizmin Akıbeti
  • Türkiye Nato’dan Çıkarılacak ve Savaş Açılacak!


 

ÖNSÖZ:

“ÖNCE VATAN” BİLİNCİ

Kutsal inanç ve amaçta,

Ortak tasada ve kıvançta,

Aynı ideal ve ihtiyaçta,

Kaynaşıp tek bir vücut halini alan; DİN, DİL ve DEĞER (kültür ve tarih) birliği oluşan toplumlara MİLLET denir;

Milletin ortak aklı ve iradesi DEVLET’tir, devletin bedeni ise Kur’anı Kerimin DİYAR-YURT, bizim VATAN dediğimiz ülkedir. Hz. Peygamber Efendimizin, önce Taif ziyareti, ardından Habeşistan ve derken Medine’ye hicretleri de, İslam’a yurt arayışı niyetiyledir. “Vatan sevgisi imandandır” buyurması da bunun içindir.

Halkımızın: “Dünyada vatan iman, ahirette cennet mekân” deyimi bu gerçeğin ifadesidir.

Her yönden bağımsızlığını elde eden, kendisinin ve müttefiklerinin haklarını savunabilen bir milletin özgürlük ve özgüven içinde, hür ve huzurlu yaşadığı, bağımsız toprak parçasına vatan denir.

İnsanın doğup yaşadığı ve tarihi mirasını devraldığı yurt da olsa, resmen veya fiilen işgal edilmiş ve sömürgeleştirilmiş bir ülke, maalesef giderek vatan özelliğini yitirecektir.

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır”

dizeleri bunun için söylenmiştir.

“Vatan bize kılıcımızın emeği, kanımızın ekmeğidir” diyen Namık Kemal bu gerçeğin bilincindedir.

“Şeref, haysiyet ve namus duygusundan mahrum olan kesimler, vatan ve millet gayreti ve sorumluluğu da taşımayan kimselerdir. Çevremizi ve ülke yönetimimizi bu tiniyetsiz tiplerden uzak tutunuz” diyen Hz. Mevlana’ya kulak vermelidir. Mustafa Kemal’e Şanlı Kurtuluş Savaşını başlatan ve zafere ulaştıran ruh: “Vatan sevgisi, ruhları ferahlandıran ve şahlandıran en kuvvetli rüzgârdır. Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır” sözlerinde gizlidir.

Rahmetli Erbakan Hoca’nın, AKP’nin tahribatlarını anlatırken “Artık uyanmamız ve tedbir almamız gerekiyor. Çünkü toprak ayaklarımızın altından kayıyor!” sözleri bu tehlikeye dikkat çekmekteydi.

Evet, insan vatanını sevmek ve sahiplenmek mecburiyetindedir. Çünkü hürriyetinin, haysiyetinin, huzur ve emniyetinin, namus ve şerefinin ve en önemlisi DİN ve DEVLETİNİN korunması ancak, bağımsız bir vatan sayesindedir.

İstiklal Marşımızda:

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”

diye haykıran Mehmet Akif, hepimizin duygu ve düşüncelerine tercümanlık etmektedir.

Kur’an’da vatan (yurt) kavramı ve savunma gayreti

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan (Dininizin hükümlerini yaşamaya engel olmaya çalışmayan), sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara (ve temel insan haklarınızdan mahrum bırakmayanlara) iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.”

“Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları (İslam’ı yaşamanıza mani olanları), sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine: 8-9) ayetleri VATAN ve BAĞIMSIZLIĞIN, İslam için nedenli önemli olduğunu bildirmektedir.

“Eğer bir kavmin ihanet (ve huzur ve hürriyet içinde yaşadığınız ülkenize hücum) edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik ilişkiyi) at. Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez.”

(Bağımsızlığınıza, inancınızı yaşamaya ve vatanınıza düşman) “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar (her türlü caydırıcı) kuvvet ve besili atlar (savaş ve savunma silahları) hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal: 58-60) ayetleri ise VATAN SAVUNMASI’nın önemini ve önceliğini belirtmektedir.

“Gerçekten biz onları (sadık ve sağlam Müslümanları) tam bir (samimiyet ve gayretle) YURDU düşünüp-anan (dünyada memleket, ahirette cennet şuuru taşıyan) ihlâs sahipleri kıldık” (Sad: 47) ayeti de, vatan muhabbeti ve bağımsızlık gayreti gütmeyenlerin halis ve salih Müslümanlar olamayacağına dikkat çekmektedir.

Yurduna ve ordusuna sahip çıkmayanlar hain ve zalimdir

Musa'dan sonra İsrailoğulları’nın önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine: "Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi, O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)" demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (farz kılındığı) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir.” (Bakara: 246) ayeti ise, yurdunu savunmayan, bu maksatla ordusuna sahip çıkmayan kimselerin hain ve zalim olduklarını haber vermektedir.

Atatürk’ün şu sözleri O’nun vatan sevgisini ne güzel ifade etmektedir:

“Benim de, üstelik pek büyük ve ihtiraslı arzularım vardır; ancak bunlar, yüksek mevki ve rütbelere erişmek, veya büyük menfaat ve servetler elde etmek gibi maddi ve dünyevi emellerin tatminiyle ilgili sanılmamalıdır. Benim ihtirasım, vatanıma ve milletime büyük faydaları dokunacak, bana da gönül huzuru ve rahatlığı sağlayacak, hayırlı ve kalıcı hizmetlere muvaffak olmaktır. Bütün hayatımın ilkesi ve gayesi, bu kutsal amaca ulaşmaktır ve ölünceye kadar da bu hedefim şaşmayacaktır.”[1]

Bazı solcuların, ulusalcıların ve Kemalizm istismarcılarının:

“Biz vatan kavramına Tanzimat’tan sonra, özellikle Cumhuriyetin kurulmasıyla ulaştık” gibi iddiaları tamamen safsatadır, sahte bir tavırdır ve dolaylı biçimde İslam’ı ve Osmanlıyı karalama gayretidir.

Hz. Peygamber Efendimiz:

“Siz aynı gemide yolculuk eden kimseler gibisiniz. Alt katta bulunan bazı beyinsizlerin, denizden su almak için bindiğiniz gemiyi deldiklerini gördüğünüzde “neme lazım, boş ver” der de onlara müdahale etmezseniz, sonunda gemi su alıp batınca, hep birlikte boğulup gidersiniz”

Mealindeki hadisi şerifte “GEMİ” örneği ile asıl dikkat çektiği, üzerinde birlikte yaşadığımız ülkemizdir. Bugün maalesef ÜLKE GEMİMİZ, yani Türkiye’miz şu beş yönden tahrip edilip batırılmak istenmektedir:

1- Güneydoğu’ya özerklik tanıma ve Kürdistan’a zemin hazırlayan Sevr’in ertelenmiş maddelerini uygulamak üzere açılımlar yapmak

2- Başta Dersim olmak üzere, Cumhuriyete yönelik diğer isyanları gündeme taşıyıp kaşıyarak, sözde insan hakları bahanesiyle devlet-millet barışını baltalamak

3- Çok sinsi ve tehlikeli bir TSK düşmanlığını körükleyip Vatanımızın birlik ve dirlik garantisi olan Kahraman Ordumuzu yıpratmak

4- AB’ye girmemiz, hatta küreselleşme hevesiyle Siyonist sermaye hâkimiyetine köleleşmemiz önündeki hukuki engelleri kaldırmak üzere Yani Anayasa hazırlamak

5- Milli birlik ve dirliğimizin manevi sigortası olan İslam Dinini ılımlaştırıp yozlaştırmak, ahlaki ve ailevi tahribatla emperyalist zalimlere karşı CİHAT ve milli savunma ruhunu körletip, gâvur âşıklığını ve Batı uşaklığını meşrulaştırmak.

Bütün sinsi ve şeytani senaryoları bozmak ve Türkiye merkezli, insan endeksli ve İslam (barış ve bereket) prensipli yeni ve adil bir medeniyete öncülük yapmak için; artık sağ-sol kamplaşmalarından, ilerici-gerici, Dinci-devrimci kavgalarından, parti ve dernek inatlaşmasından, cemaat ve tarikat taassubundan kurtulup, tamamen milli bir şuurla ve insani bir duyarlılıkla dirilip derlenmemiz gerekmektedir.

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırmanın ilericilik ve çağdaşlık; ama “Hepimiz Mustafa’yız, Hepimiz Müslüman’ız” demenin ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün gericilik ve ırkçılık sayıldığı bir “toplumsal bunama” belirtisinde ve “Milli vicdanı dumura uğratıp duyarsızlaştırma” sürecinde ÖNCE VATAN bilinci daha bir önem arz etmektedir.

Oysa Mustafa Kemal yukarıdaki sözünde: “Aynı inanç, aynı amaç ve aynı ihtiyaç etrafında kaynaşmış; ortak DİN, DİL ve DEĞERLER potasında aynılaşmış Türk, Kürt, Çerkez, Arap, Laz, Arnavut gibi unsurların, ortak vatan seçtikleri ve sınırlarını kanları ve canlarıyla çizdikleri Türkiye kıtasındaki herkes kastedilmiş ve zaten tarihi ve tabii bir olgu olarak bütün dünyada öyle tanındığı için “Ne Mutlu Türküm Diyene” demiştir. Dikkat edin “Ne mutlu Türklere” dememiştir.

Bu tespit ve teşvik ne denli doğru ve birleştirici ise, daha sonraları tam bir ırkçılık ve dayatmacılık kafasıyla okullarda mecbur edilen “Türküm, doğruyum, çalışkanım… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” tekerlemeleri de o denli yanlış ve yersizdir. Sırası gelmişken bir kere daha hatırlatalım ki, Rahmetli Erbakan Hoca, malum Bingöl konuşmasında, bazılarının gaflet ve cehaletle, bazılarının da kasıtlı bir hinlikle çarpıttıkları gibi:

“Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüne değil, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” tekerlemesine itiraz etmiştir. Bunların farkını anlamayan kalın kafalılara veya bilimsel ve evrensel düşünemeyen, İslami ve insani bakış açısını bilmeyen ve kabullenmeyen ırkçılık budalalarına laf anlatmak ise “Deveye dere atlatmak” gibidir ve gereksiz bir gayrettir.

Şu tarihi ve tabii gerçek asla unutulmasın ki, bin yıldır Anadolu’nun bize vatan yapılmasındaki ve bugüne kadar korunmasındaki en önemli etken İSLAMİYET’tir. Evet, Türkler cesur ve cengâver bir kavimdir. İslamiyet’ten önce de Atilla gibi Türk akıncıları zaman zaman Avrupa içlerine kadar olan toprakları ellerine geçirmişler, ama buraları asla “kalıcı vatana” çevirememişlerdir. Hatta İslam’dan uzak kalan Macarlar gibi kavimler Türklüklerini bile muhafaza edememiştir. Bir kere daha vurgulayalım ki; Anadolu’muzun bize vatan olması ve bu güne kadar elimizde kalması, ancak İslamiyet sayesindedir. Bu nedenle İslam’ı gericilik sayanların ve Dini bir istismar aracı olarak kullananların vatan sevgisi sahtedir. Böyleleri sadece, ideolojik bir azınlığın halkın üzerinde hâkimiyet kuracakları bir despotizme zemin hazırlama peşindedir.

Yeri gelmişken şunu da vurgulayalım ki;

Temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını sadece kendisine, partisine, aydın din ve düşünceden kimselere reva görüp; karşıtı hatta düşmanı bile olsa, her kesin ve her kesimin insanlık onuruna, huzuruna ve doğal haklarına sahip çıkmayan ve saygı duymayan kişiler, samimiyetsiz ve seviyesizdir.

Fehmi Koru gibi yalaka yazarların ve yandaş medyanın sahte duyarlılığı bu cinstendir:

Polisle dalaşmış ve çıktığı mahkemede hâkime sataşmış diye 19 yaşında iken 17 yıl hapse mahkûm edilen ve cezaevlerinde 7 yıldır çile çeken ve üstelik merdiven boşluğundan atılıp felç olduğu için, şimdi evli olan ağabeyi de cezaevine refakatçi olarak getirilen 26 yaşındaki genci ve ailesini bu duruma sokan çarpık adalet ve yargı anlayışını” eleştiren ve timsah gözyaşları döken FEHMİ KORU (Star. 26 Ocak 2012-Kavanoz Dipli Dünya)

Acaba, hala ne ile suçlandıkları bile kesin belli olmayan, çünkü beş yıldır henüz bir çoğunun iddianameleri dahi tamamlanmayan, Ergenekon bahanesiyle tutuklanan, bazı kimselerin savunmaları sırasında suç işlediği gerekçesiyle açılan davalar yüzünden 16 (on altı) yıl hapse mahkum edildiğini niye yazmaz ve kınamazdı?! Şu adalete bakın; belki de beraat edecek bir davadan dört yıl tutuklu bir insana, bu süreçteki savunmaları yüzünden 16 yıl ceza veriliyordu!?

Harp Okulunu birincilikle bitiren Teğmeni Ergenekoncu diye içeri atanlar cep telefonuna PKK’lı teröristlerin fihristini yüklüyor, rezalet ortaya çıkınca da “sehven” deyip çıkılıyor ve bu “sehven telefon yüklenmesi” olayını incelemekle görevlendirilen TÜBİTAK “çok yoğunum” yanıtını verdiğinden zavallı okul birincisi teğmen aylarca içeride çürütülüyor ve Fehmi Koru gibi demokrat ve duyarlı yazarlar bu haksızlıklar karşısında susan dilsiz şarlatan oluyordu!

Bir kişinin veya ekibin, bazı düşünce ve davranışlarını çok yanlış, haksız, hatta fesatçı ve kışkırtıcı bulabilir ve eleştirebilirsiniz. Ama bu bahane ile o kimselerin, ailelerinin ve yakın çevrelerinin temel insan haklarına yönelik tahrip ve tahrikleri bizzat kendinize ve çevrenize yapılmış gibi değerlendirip savunmaya geçmezseniz, siz çifte standart sahibi bir sahtekârın tekisiniz.

İşte böyle tiniyetsiz tiplerin Tanrı diye Amerika’yı, “vatan” diye de, yemlendikleri ve keyif sürdükleri ortamları bilmeleri gayet normaldir.

Demokratikleşme, hatta “eski itibarını iade etme” gibi jelatinli kılıflarla, ülkemizdeki Türkçe yer isimlerini kaldırıp, Rumca ve Ermenice isimlerini geri verenler ve böylece Patriklerin ve Papazların özel iltifatına erenler, acaba vatan diye Bizans dönemine mi hasret çekmektedir? Acaba Türkiye’nin ismini ANATOLİA diye değiştirmeye de sıra gelecek midir?


BAŞBAKAN’A AÇIK MEKTUP

Sn. Başbakan.

Size “işbirlikçi” dedik diye, hakaret ve iftira ettiğimiz iddiası ile, bize ve yayınevimize 40 bin TL. lik tazminat davası açtırıp, şimdilik 20 bin TL. kazanmış görünmektesiniz. Aynı iddialarla açtırdığınız diğer bir mahkemede ise bize ağır hapis cezası talep etmektesiniz.

Oysa böylesi cezalar ve zindan korkularıyla; İdeallerimize, milli ve manevi mesuliyetimize hizmetten ve hakikatleri dile getirmekten asla vazgeçmeyeceğimizi, otuz beş yıllık tanışıklığımız nedeniyle en iyi siz takdir edersiniz…

Şimdi 70 milyonun huzurunda ve vicdanınızın kulağına sorup sesleniyorum.

1-  Zatı Aliniz, bizim video görüntüleriyle tespit edip mahkemeye sunduğumuz gibi, tam 32 yerde “BOP’un eşbaşkanı olduğunuzu” ilan ve itiraf etmediniz mi?

2-  ABD’nin en yüksek Dışişleri yöneticileri ve devlet yetkilileri: “Büyük Ortadoğu Projesinin, 27 İslam ülkesini Amerika’nın çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edip parçalamayı ve kontrol altına almayı hedeflediğini” defalarca belirtmediler mi?

3-  Eşbaşkanı olduğunuzu defalarca söylediğiniz BOP, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülüp kabul edilmemişti.

  • Bakanlar Kurulundan geçmemişti.
  • Devletin diğer stratejik kurumlarına bilgi verilmemişti.

Öyle ise yabancı ve yıkıcı bir projede size eşbaşkanlık görevini, bizim Milletimiz ve Meclisimiz vermediğine göre, sizi hangi güçler ve hangi tavizler için seçmişlerdi?

4-  Yabancı ülke ve derneklerden, her hangi bir para yardımı alan partilerin bile kapatılması hükme bağlanmışken, Türkiye’mizi de Irak misali parçalamayı hedefleyen böylesine karanlık ve yabancı projede ve yabancıların ataması ile görev almanın, Anayasamızda ve kanunlarımızdaki karşılığı nedir?

5-  “Biz Ülkemize, Milletimize ve ideallerimize, daha rahat hizmet imkanı bulmak üzere bazı dış merkezleri ve güç mahfillerini, kendilerinden görünüp oyalıyoruz ve taviz koparıyoruz” iddiasıyla teşkilatınızı ve tabanınızı rahatlatıyorsanız; o takdirde bizim, zahiren oldukça tehlikeli ve tahripçi olan bu ilişkilerinize açıkça karşı çıkarak, malum odaklar nezdinde size olan itimatlarının devamına ve onları aldatıp oyalamanızın kolaylaşmasına vesile olduğumuzdan, tenkit ve uyarılarımızdan gocunmanız yerine, gizli bir sevinç duymanız gerekmez miydi?

6-  Sizi, “Irkçı emperyalizimle işbirlikçilik ve her halde bilmeyerek İsrail’in sinsi ve Siyonist emellerine hizmetçilik” gafletinden ve bunun çok acı akıbetinden kurtarmak üzere Rahmetli Erbakan Hocamızın ısrarlı uyarıları; acaba bir şefkat ve Milli hassasiyet gereği miydi, yoksa basit bir muhalefet ve haset ifadesi miydi?

Sn. Başbakan.

a-  Daha önce, Bush’un başlattığı Yeni Haçlı Seferleri çerçevesindeki Irak işgaline ve Amerikan vahşetine destek verdiğiniz, hatta “Conilerin en az zayiat ve zaferle ülkelerine dönmesi için dua ettiğiniz” yetmiyormuş gibi, şimdi kalkıp: “Irak’taki mezhep ve etnik kavgaların ve kaos ortamının dizginlenmesi için, askerlerinin Irak’tan çekilmesinin erken olduğu konusunda ABD yöneticilerini uyardığınızı” söylemektesiniz.

Gerçekten, emperyalist ve zalim ABD’nin Irak, Afganistan ve Libya’da olduğu gibi bölgemize barış ve “sidikli demokrasi” getirdiğine inanacak kadar safiyet ve iyi niyet sahibi misiniz? Yoksa BOP eşbaşkanlığı görevinizin gereğini mi yerine getirmektesiniz?

b-  D-8 leri kurup yeni ve Adil bir dünyanın temellerini atan, HAVUZ SİSTEMİ ile gavurların ve yerli ortaklarının sömürü çarkını bozan Erbakan’dan ve Milli Görüş davasından vazgeçip, cesaret madalyası aldığınız Siyonist Yahudi Lobilerinin himayesine erişmekle; İstanbul’u kuşatan Sultan Fatih’e karşı, makam ve menfaat hırsıyla Bizans imparatoruyla anlaşıp Osmanlı İslam ordusuna ok ve kurşun yağdıran Şehzade Orhan’ın derekesine ve akıbetine düşmek ihtimalinizi de düşünmek ister misiniz?

c-   En yakınlarımızın ve ülke çapında konferanslar vesilesiyle ziyaret ettiğimiz dostlarımızın şahadetiyle, malum rahatsızlığınız ve ameliyatınız dolasıyla, Cenabı Haktan acil şifalar buyurması için duacı olduğumuz hastalığınızı fırsat bilen Fetullah Gülen’e ve köşk’e yağ çeken çevrelerin, Zaman ve Taraf gibi gazetelerin, bir zaman size övgüler dizen bazı sabataist yazar ve çizerlerin, “sizi devre dışı bırakma ve çevrenizi boşaltıp altınızı oyma” gayretlerinin arkasında ABD ve Yahudi Lobilerinin olduğunu ve artık “yeterince yararlanıp, yıprattıkları için sizden kurtulmak” istediklerini anlamaktan aciz değilsiniz!

Öyle ise, yeniden Milli Görüş’e ve yerli dinamiklere yönelip, Allah’ın izni ve inayetiyle, hem geçmiş yanlışlıklarınıza kefaret olacak, hem de yeni şeref ve faziletler kazandıracak, bu tarihi fırsatı mutlaka değerlendirmelisiniz.

d-  Sizin üzerinizden TSK’yı güdükleştirmek ve gözden düşürmek isteyen malum güçlerin ve işbirlikçilerinin; Amerika’nın yanlış ve kasıtlı istihbaratı, Predetorların ilk ateşi açması ve jetlerimizin oraya yollanması sonucu, 35 sivilin öldürüldüğü o acı tablonun faturasını size ve askerimize çıkartmak istediklerini herhalde bilmektesiniz. Öyle ise bu malum güçlere ve kullandıkları çevrelere karşı kesin ve keskin tedbirleri almamanız durumunda, düşünün hangi durumlara düşürüleceksiniz?

e-  Sn. Başbakan! PKK’yı devre dışı bırakıp, onun gizli ve daha tehlikeli siyasi temsilcisi olan BDP’yi bu ülkenin ve Milletin başına bela etmek isteyen merkezlerin, hedef ve hevesleri istikametindeki tavırları hemen ve kesinlikle terk ediniz! PKK’nın yıllardır silahla ve zorbalıkla başaramadığı tahribatları, BDP’nin çok daha fazlasıyla ve Sevr’in uygulanması amacıyla, Kürt kardeşlerimiz üzerinden yapacağını ve yaptığını ve şimdi İslam’dan koparmak üzere Zerdüştlük’ü yaygınlaştırdığını görmezden gelemezsiniz.

f-       CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Siyonist sermayenin spekülatörlerinden George Soros’un özel katkılarıyla ve Türkiye’yi AB içine sokup eritme programıyla öne çıkan TESEV üyeliğini hala şeref sayması, bizim gibi ülkelerde Hükümetin de, muhalefetin de aynı küresel odakların verdikleri rolleri oynamaya zorlandıklarının açık belgesidir. Sadece halkı oyalayıp avutmaya yönelik kof kapışmaları ve horoz kavgalarını terk edip, Milli ve manevi değerlerimize ve yerli dinamiklerimize yönelip, Allah’a güvenerek gerçeklere tercümanlık etmemiz, hem zatı âlinizi hem de peşinizden gelenleri, dünyevi ve uhrevi felaketlerden kurtaracak son ve tek çaredir.

Haklı ve hayırlı yolda başarı dileklerimle.  

Ahmet Akgül

NOT: Adana-Elazığ arası otobüs yolculuğunda ve yorgunluk esnasında tasarladığım ve not aldığım bu mektuptaki imla ve cümle hatalarımdan dolayı, değerli okurlarımın müsamahasına sığınıyorum.

Şimdi mümin kişinin şu ayetleri dikkatle ve nefsine hitaben okuması ve kendini Kur’an’a uydurması gerekir:

“Eğer, Allah’a, Nebisine ve O’na indirilen (Kur’an-ı Kerime, öyle göstermelik değil gerçekten) inanmış olsalardı, asla onları (Siyonist Yahudileri ve Hıristiyan emperyalistleri) evliya (himayelerine sığınılan güç merkezi ve rehber) edinmezlerdi. (Zalim güçlerin hizmetine girip siyasi ganimet devşirmeleri, bunların özde değil sözde iman eden kalbi marazlı kimseler olduğunun alametidir)” (Maide: 81)

Bu tipler, toplumu Kur’an’la uyaran ve iç yüzlerini ortaya koyan sadık müminleri kötülemek ve etkinliklerini törpülemek üzere, onların “basit ve hayalperest şair ve yazarlar” olduklarını söyleyip susturmaya yeltenmektedir.

“Yoksa onlar: (Bizi eleştiren kişi sadece) 'Bir şairdir, biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz' (ve onları susturup pusturacak tuzaklar hazırlıyoruz) mu diyorlar?”

“De ki: 'Siz gözetleyedurun; çünkü ben de sizinle birlikte (Allah’ın münafıkları rezil ve zelil edeceğini, sadıkları da aziz ve muzaffer edeceğini) gözetleyenlerdenim.'” (Tur: 30-31)

Allah’ın himayesine sığınıp zalimlere gerçekleri haykıran cesur ve onurlu müminlerin bu tavrı münafıkları korkutup ürkütmektedir:

“Herhalde içlerinde 'dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından' siz (kâfir odaklar ve münafıklar nazarında), Allah'tan daha çetin(görünmekte)siniz. Bu, şüphesiz onların 'derin bir kavrayışa sahip olmamaları' dolayısıyla böyledir.” (Haşr: 13) ayeti hainlerin bu ruh halini ne güzel ifade etmektedir.

Mücahade eden müminlere düşen mertlik ve metanettir:

“Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.” (Rum: 60)

Ayeti bunu emretmektedir. Gaflet, cehalet hatta hıyanet içindeki mümin görünümlü marazlı kimselere karşı:

“Dedi ki: 'Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde (Kur’an ayetlerine ve vicdani kanaatime göre davranıyor) isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet (özel bir feraset ve fazilet) vermiş de (bu) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? (Ben ne yapabilirim) Siz bunu istemiyorken (gerçeklere gözünüzü kapıyorken) biz sizi buna zorlayacak mıyız?'” (Hud: 28) dememizi öğütlemektedir.

Oysa Allah’ın va’di mutlaka gerçekleşecek, zalimler ve zulüm düzenleri yerin dibine geçirilecek, Müslüman geçinen işbirlikçiler bin pişman ve perişan hale geleceklerdir.

“Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkâr edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: 'Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik' (diyecekler).” (Enbiya: 97)

Ayeti münafıkların bu acı ve alçaltıcı akıbetlerini haber vermektedir.

“Hiç şüphesiz, size vadedilen mutlaka gelecektir. Ve siz (bizi) aciz bırakacak değilsiniz.”

“De ki: 'Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz ben de yapıyorum. Bu yurdun sonu (dünya hâkimiyeti) kimin olduğunu, (yakında) bilip-öğreneceksiniz. Gerçekten zalimler kurtuluşa ermeyeceklerdir.'” (En’am: 134-135)

Ayetleri iyice şımaran ve Firavunluğa kalkışan Siyonist ve emperyalist zalimlerin ve işbirlikçisi hainlerin nasıl bir akıbete sürüklendiklerine işaret etmektedir.

Sadakallahül Azim. Allah doğru söylemektedir.


GİRİŞ:

“DİNDAR” YERİNE, AHLAKLI NESİL!

Sn. Başbakan’ın “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” sözleri, yine ortalığı karıştırmış ve sonuçta bu tartışmalardan “emperyalist odakların yerli ortakları” kârlı çıkmıştı. Çünkü Erdoğan’ın “dindar nesil”den amaçladığı

  • Görünüşte ibadet ve istikamet ehli davranıp gerçekte kapitalizme uyum sağlayan
  • Kur’ani hükümleri değil, KARUNİ demokratik teamülleri önemseyip-önceleyip savunan
  • İslami kimliğinden ve Milli Görüş gömleğinden soyunan
  • ABD himayesini ve AB’ye kabul edilme hevesini, hayatının kutsal gayesi sayan bir gençliğin çoğaltılması, yani “neslimizin, Siyonizme tehlike olmaktan çıkarılması” ve “küreselleşme kılıfıyla beyinlerin körleştirilip” geleceğimizin karartılmasıydı.

Ne var ki; Din kelimesini duyunca “kin”lenen, Ezan, Kur’an, Türban duyunca cinlenen malum ve marazlı kesimler, “Sen nasıl dindar bir kesim arzularsın?” diye hücuma kalkışmış ve tabi Erdoğan’a figüranlık yapmışlardı. Çünkü O’nun tanımlayıp tasarladığı dindarlık; emperyalizme uşaklığın, Ilımlı İslamcılığın ve “Halk iradesi diye BOP gibi Yahudi projelerine hizmetin kılıfı” olan kutsal demokratlığın bir aracıydı. İşte bunun için hayatında Cuma namazına bile gittiği görülmemiş başbakanlar yıllarca, “Dindar ve demokrat” diye alkışlanmış… “Milli Görüş’ün kökünü kurutmak lazım” diyen Ecevit’lere Fetullah Gülen “inançlı ve saygın devlet adamı” diye sahip çıkmıştı!?

Oysa Sn. Başbakan’a düşen, “Dindar nesil” yerine, “Ahlaklı nesil” yetiştirilmesi gerektiğini açıklamaktı. Çünkü “ahlaklı insan”, hem farklı din ve düşüncedeki bütün toplum kesimlerinin asla karşı çıkamayacağı bir kavramdı, hem de zaten İslam’ın amacıydı. Çünkü “dindarlık”, genellikle ibadetlerini yerine getiren ve zahiren kötülükleri işlemeyen kimseler için kullanılırdı ve bunun Kur’an ayetlerinde ve Hadisi Şeriflerde bir karşılığı bulunmamaktaydı. Oysa Kur’an özellikle “takva” üzerinde durmakta; zulüm ve kötülüklerden uzak durmayı, Allah’ın dışında hiç kimseden korkmamayı, nefsi arzularını ve dünyevi çıkarlarını değil, vicdani duygularını ve uhrevi sorumluluklarını esas alarak yaşamayı, bencil ve beleşçi değil, bizcil ve iyiliksever davranmayı ve özellikle yeryüzünde Hak ve adaleti hâkim kılmak için var gücüyle çalışmayı öne çıkarmaktaydı. Yani İslam’a göre, ibadetler araç, ama güzel ahlak ve adil bir nizam amaçtı. Olgun ve dolgun ahlak meyvesi vermeyen ibadetler ve dindarlık gösterileri, yabani bir ağaçtan farksızdı. Çaresiz ve himayesiz kimseleri itip kakan, mazlum ve mağdurlara sahip çıkmayıp, zalim saldırganları alkışlayan, yoksul ve muhtaç kimselerin huzurlu ve onurlu yaşayacağı “ADİL BİR DÜZEN’i savunmayan, ama buna rağmen oruç tutarak, namaz kılarak, umreye koşarak dindarlık numarası yapanları Kur’an-ı Kerim: “Yazıklar olsun, dindarlık numarasıyla dini yalanlayan o riyakâr ve sahtekârlara!” diye uyarıp kınamaktadır. (Bak. Maun Suresi 1-7 ayet)

İslam Fıtrat Dinidir!

İslam öncesi cahiliye döneminde Mekke’deki Kureyş kabilesinin bazı kollarından insaflı insanlar Abdullah bin Cuda’nın evinde toplanıp, “bundan sonra, haksızlık ve saldırıya uğrayan yerli ve yabancı herkese yardım etmeye, zalimlere karşı birlikte direnmeye söz verip” yaptıkları anlaşmaya HILFUL FUDUL (Faziletli ve erdemli insanların ittifakı) ismi takılmıştı ve henüz 17 yaşlarında olan Hz. Peygamberimiz de bu anlaşmaya katılmış ve hayatının sonuna kadar hayırla anmıştı. Demek ki müşrik ortamlarda ve dinden uzak kesimler arasında da bazı güzel ahlak örneği davranışlar vardı ve olacaktı.

“Dünyaya gelen her çocuk fıtrat üzere doğardı. Ancak ebeveyni ve çevresi onu, Yahudi, Hıristiyan veya putperest yapardı” (Müslim ve Buhari) hadisinde, “ana-babası onu Müslüman yapardı” kaydı bulunmaması enteresandı. Çünkü İslam, zaten insanlığın fıtratı yani ilahi yaratılış tabiatı ve ahlaklı yaşayış kurallarıydı.

Yüce Allah, her insanın fıtratına, “Fücurunu ve takvasını, kötülük ve iyilik yapma istidadını, şeytani arzularını ve onlardan sakınma duygularını ilham buyurmuş” (Bak: Şems Suresi ayet: 8-9-10) ve bizi imtihana tabi tutmuşlardı.

Hz. Peygamber Efendimiz:

“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim”  

Buyurmakla:

  1. a)Hem, hangi din ve kavimden olursa olsun her insanın yaratılışında onun özüne yerleştirilen insani değer ve duyguları terbiye edip olgunlaştıracağını
  2. b)Hem de, Bütün Hak dinlerin ve Peygamber öğretilerinin ortak adı olan İSLAM’ın tevarüsen gelen ve etkisini sürdüren güzel ahlak örneklerini, ortak bir hayat disiplini ve huzur prensipleri olarak asıl hedefine ulaştıracağını bize anlatmaktadır.

Bazı din düşmanı kesimlerin ve İslamiyet’i, sapık sosyalizmin bir aksesuarı gibi göstermek isteyenlerin “ritüeldir” diye hafife almasına karşın, elbette namaz, oruç, Hac, zikir gibi bütün ibadetlerin dinimizde önemli bir yeri vardı ve bu ibadetleri yapan müminler, en azından o esnada içki, kumar, fuhuş, yalan, iftira gibi kötülüklerden uzak kalırdı. Düzenli namaz kılan, oruç tutan, dini sohbet ve zikirlere katılan, Hac ve umre ziyareti yapan Müslümanların, bazı istisnalar hariç, genellikle açık günahlardan sakındıkları bir vakaydı. Ama İslam ahlakını bunlardan ibaret saymak da yanlıştı ve maalesef çok yaygın bir yanılgıydı.

İbadetlerini yerine getirdiği ve içki, kumar, zina gibi kötülükleri terk ettiği halde:

  • Kolaylıkla yalan söyleyen ve rakiplerine iftira eden
  • Hediye diye rahatlıkla rüşvet alıp veren
  • Devlet malını ve kamunun hakkını yandaşlarına peşkeş çeken
  • “Muta-geçici ve ücretli nikâh” gibi gizli fetvalarla her ay bir kadın değiştiren
  • Takva ehli, hatta evliya geçinip riyakârlık ve din istismarcılığı sergileyen
  • Din adamı ve hizmet erbabı diye, halkın sırtından hiç hak etmediği servetleri devşiren
  • Aldığı devlet memuriyetini ve mesuliyetini savsaklayıp-kaytarıp yerine getirmeyen
  • Şahsi makam ve menfaatleri için, faizci ve işbirlikçi partilere oy veren
  • Görev yerine hiç gitmediği halde 3-4 yerden aldığı ayrı ayrı maaşları cebine indiren
  • Komşuları, mescit ve mahalle halkı ve ülke insanları, açlık ve sefalet içinde kıvranırken, hatta bu mecburiyetle namusunu satlığa çıkarırken; süper lüks kışlık-yazlık villalarında ve yurt dışındaki saltanat yuvalarında sefa sürmeyi, kendilerinin en tabii hakları zanneden…

Ve hepsinden beteri ülkesindeki ve yeryüzündeki, demokrasi yaftalı bu haksız ve ahlaksız düzeni ve onu yürüten zalim Siyonist merkezleri övüp destekleyen kişiler ve partileri, aslında İslam ahlakından ve Allah rızasından fersah fersah uzaktı…

Hz. Peygamberimizin:

“Allah cc, aralarında, Peygamber ameli işleyen on sekiz bin kişinin de bulunduğu bir karyeye (şehre, bölgeye) azap edip yerin dibine geçirdi” buyurduklarında, Ashabı Kiram:

“Ey Allah’ın Resulü, bu nasıl olur? diye hayret edip sorunca:

“Çünkü onlar Allah için (zalimlere ve kötü ahlakı yaygınlaştıran kimselere) buğzetmezlerdi; iyiliği emretmek (adaleti hâkim kılıp yürütmek) ve kötülüklerden nehyetmek (haksızlık ve ahlaksızlığı engellemek) üzere gayret göstermezlerdi” (İmamı Gazali – Mukaşefetül Kulub – İlahi Nizam) hadisi bu gibilerin durumunu ortaya koymaktaydı.

İslam ahlak ve adalet nizamı olarak gönderilmişti:

“Ahlak” kelimesi Arapça “El-halku” sözcüğünden çıkmıştır. Bu kelime: “Bir şeyi doğru ve uyumlu bir şekilde oranlamak, ölçülü ve dengeli biçimde oluşturmak” anlamını taşımaktadır. (Bak: Rağıbel İsfahani – Müfredat) İşlenmiş mermer gibi dümdüz ve sert kayalara da “sahretün halka” denmesi bundandır. İnsanın kendi gayret, fazilet, hizmet ve istikametiyle ulaştığı ahiret kazancı da Kur’an’da “halak” olarak vasıflandırılmıştır. (Bakara: 102)

İşte, Yüce Rabbimizin, canlı, cansız her varlığı hiçbir şeyi örnek almadan ve hiçbir kusuru ve uygunsuzluğu bulunmadan en münasip ve müsait şekilde yaratması da, Kur’an’da “halaka” kavramıyla anlatılmaktadır.

Ahlak kavramı, Kur’an’da genel olarak “Huluk” şeklinde yer almakta ve

“(Ey Rusulüm) Sen gerçekten çok büyük bir ahlak üzerindesin” (Kalem: 4) buyrulmaktadır.

Ve yine Peygamberimizin:

“Allah’a inanan ve ahiret hayatını umanlar ve çokça zikir yapanlar (sürekli Kur’an okuyan ve Rabbini hatırlayıp O’nun rızasını arayanlar) için “üsvetün haseneolduğu vurgulanmaktadır. (Bak: Ahzap Suresi 21. ayet)

“Deki: herkes kendi “şakile”sine (fıtrat ve yaratılış özelliğine) göre davranır” (İsra: 84)

Ayeti de, ahlaki yeteneklerin insan fıtratına yerleştirildiğini ve İslam’ın bunları disiplinize etmek üzere gönderildiğini beyan buyurmaktadır.

Bu nedenle İslam’sız, Kur’an’sız ve Resulüllahsız, güzel ahlaka ve mükemmel hayat tarzına ulaşılması imkânsızdır. Eğer sadece akıl ve araştırmayla bu mümkün olsaydı, Cenabı Hak’kın ayrıca Kitap ve Peygamber göndermesine gerek kalmazdı.

Bakınız cahiliye Arap şiirinde ve edebiyat belgelerinde, kesinlikle “AHLAK” kelimesine rastlanmamıştır. Çünkü ahiret hayatına ve Allah’a hesap verme inancına sahip olmayan bütün cahiliye düşüncelerinin ortak esası: Bu dünyanın zevkü sefasından olabildiğince yararlanmaktır. Cahiliye Araplarının meşhur şairlerinden Tarafe ve Zuheyr’in Kâbe duvarına asılan muallaka’larında geçen:

“Kendi kabilesini silahla savunmayan ve başkalarına saldırmayan kişi, zillete uğratılır.

Ve kadın gibi acıyıp insanlara zulümden kaçınanlar, kendileri zulme maruz kalır”

Mısraları cahiliye mantığının ve şirk ahlakının bu gün de değişmediğinin, materyalist ve emperyalist sistemin aynı prensipler üzerine bina edildiğinin kanıtıdır. (Bak: İslam Ansiklopedisi TDV C.2 sh: 1)

Çağdaş Batılı düşünürlerden Goldziher, bile: “İslam ahlak nizamının, Kur’an-ı Kerim öğretileri ve Hz. Muhammed’in fiili örnekleriyle şekillendiğini, nefis terbiyesiyle Müslümanların yüceldiğini; aksi halde şirk kültürüyle bu ahlak ve adalet anlayışına erişilemeyeceğini” yazmaktadır. (Bak: Le Dogme at la Loi de İslam sh:4)

Hz. Peygamberimizin:

“Bir insan iyilik yaptığında sevinç duyuyor, kötülük yaptığında ise üzüntü ve pişmanlık yaşıyorsa, artık o gerçek mümindir” (Müsned C.1 sh: 398) buyurması ve “El İslamü hüsnül hulk – İslam güzel ahlaktır” diye uyarması, ahlakın önemini vurgulamaktadır.

Evliyanın büyüklerinden Ebül Hasan En-Nuri’nin:

“Tasavvuf birtakım merasim ve bilgi yığını değil, güzel ve örnek ahlaktır. Olgun ahlaka ve onurlu bir hayata hazırlamayan tarikat, Hak yolun önündeki barikattır” sözleri oldukça önemli ve anlamlıdır.

Hasan Basri Hazretleri de: “Doğru sözlü, dürüst özlü ve tok gözlü olmayan, zalimlere karşı cesur ve onurlu, şımarık zenginlere karşı gururlu davranmayan, mazlum ve mağdur kimselere sahip çıkıp savunmayan kimselerin aşırı ibadet ve riyazetlerinin keramet değil istidrac sayıldığını” (Bak: Ebu Nuaym c.2 sh:143) hatırlatmıştır.

Velhasıl, ahlaksız İslam, sadece şekilcilik ve taklitçilikte kalacaktır. Kur’an’sız ve Resulüllahsız olgun ahlak arayışı ise boşuna bir çabaydı ve sonu hüsrandır. Devlete düşen, farklı din ve düşünceden bütün toplum kesimlerine eşit mesafede durup hizmet sunmak, ama genel ahlakı, yani; aklen, vicdanen, tarihen ve dinen gerekli ve geçerli görülen insani kuralları, milli ve manevi duyarlılıkları yeni nesillere aşılamaktır.

Şöyle bir olay anlatılır:

“Bir Arap, Hz. Ali’nin şehri Kufe’den erkek devesi ile Şam’a gelmiş. Şam’da dolaşırken biri yanaşıp deveyi sahiplenmiş: “Ver o dişi deveyi bana!” Kufe’li Arap, “Bu deve benimdir, üstelik erkektir” diye kendini savunmaya çalışsa da, bu çekişme bitmemiş, konu Muaviye’ye kadar gitmiş. Şam Valisi tarafları dinleyip kararını vermiş: “Bu dişi deve Küfeliden alınıp Şamlıya teslim edilecektir!” Sonra halka dönerek sormuş: “Ey cemaat, iyice bakın ve söyleyin, bu dişi deve kimindir?” Tüm halk bir ağızdan “Şamlınındır ve kararınız yerindedir!” cevabını verince, Hz. Muaviye Araba dönüp: “Dinle Kufeli! Biliyorum bu deve senindir ve erkektir. Geri dönünce Ali’ye git ve de ki: “Muaviye’nin dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen ve o ne derse evet diyen 10 binlerce adamı var ve emrine amadedir. Ayağını ona göre denk al!”[2]

Şimdi AKP’nin ve Recep Beyin de “buna benzer % 50’miz var” havalarına kapılıp, dini ve dindarlık söylemlerini de kendilerine basamak yapıp iyice şımarmaları, artık ilahi bir şamar yemelerinin yaklaştığının göstergesi sayılmalıydı. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nden gocunanların dindarlıkları da sadece istismar ve sahtekârlıktı.

Sn. Recep T. Erdoğan’ın, ABD’nin Irak ve Libya vahşetine ortaklığı yetmiyormuş gibi şimdi de Suriye’ye saldırı hazırlıkları bunların “Dindarlık ayarını ve amacını” ortaya koymaktaydı.

Eski CIA şefi Philip Giraldi Türkiye’nin NATO özel birliklerinin Suriye’de yaptığı örtülü operasyonlara yardımcı olduğunu açıklamıştı.

Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu ise, Batılı güçler arasında bir anlaşma sağlandığı takdirde Suriye’ye müdahaleye hazır olduklarını vurgulamıştı. Bu müdahale sözde “insani prensipler çerçevesinde yapılacak ve Libya’daki gibi KORUMA YASASI (Rto P) ile meşrulaştırılacaktı. Bazı kaynaklar müdahalenin Suriye-Türkiye arasında tampon bölge oluşturularak başlayacağını ve giderek bütün ülkeyi kapsayacağını yazmıştı. Hedef Suriye’nin en büyük kenti olan HALEP olacaktı.

Bazı duyumlara göre; İskenderun’a yakın Türk Silahlı Kuvvetleri üslerine NATO savaş uçakları gelmeye başlamıştı. Bunlar silah ve Libya Geçici Konseyinden tecrübeli asker taşıyorlardı. Ayrıca bölgede Hür Suriye Ordusu da konuşlanmış durumdaydı.

Yani Irak ve Libya’dan sonra, şimdi de aylardır kışkırtılan ve iç savaş çıkartılan Suriye yıkılıp yakılacaktı. Böylece 27 İslam ülkesini parçalayıp yeniden yapılandırmayı amaçlayan Siyonist BOP hedefine bir adım daha yaklaşılmış olacaktı.

 


[1] Atatürk'ün Vatan ve Millet Sevgisi / Harun Yahya

[2] Zahide Uçar – Tuzağa Çekilmeyelim

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 9260

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR