Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

SİYASET VE STRATEJİ BİLGELİĞİ
PDF Yazdır
Kitap Kabı SİYASET VE STRATEJİ BİLGELİĞİ
Yazar: Ahmet AKGÜL
Tıklanma: 939
Kullanıcı Oyları:  / 0
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Gerek bütün yeryüzünde, gerek kendi bölgesinde, gerek ülkesinde ve gerekse yakın çevresinde; ekonomik ve sosyal gelişmeleri menfi yönde etkileyen ve toplum kesimlerini manipüle eden merkezleri ve bunların yöntemlerini bilmeyen, bilse de baş edemeyen lider ve hükümetlerin, olumsuz gelişmeler karşısında “ne yapalım, birileri düğmeye basınca bunlar oluyor!” cinsinden mazeretlere sığınması, kendi acizliklerinin ve çaresizliklerinin ifadesi ve ispatıdır.

Bu kitapta siyaset ve stratejiyle ilgili genel kavramları, temel kurumları ve bunların çağdaş yorumlarını, ilmi ve İslami esaslarla ortaya koymaya ve Siyonizm’in şeytani düzenlerine karşı toplumu uyarmaya çalıştık.

Çünkü toplumu adaletle yönetme ve insanların hayır ve huzurunu temin etme sanatı olan siyaset ve strateji birikimi, mü’min, metin ve bilge insanların elinde selamet ve saadet vesilesi; ama hain ve zalim kişiler ve oluşumların emrinde ise felaket ve rezalet sebebi olmaktadır. O nedenle bu kitap dernekçilikten devlet yöneticiliğine her kademedeki idarecilerin, şuurlu ve sorumlu tüm bireylerin başvuru kaynağı olmak üzere hazırlanmıştır.

 


 

1. BASKI ÖNSÖZÜ

Siyaset; hem toplumu yönetme ve yönlendirme sanatı, hem de devlet ve hükümet işlerini yürütmek üzere, hukuki ve ahlaki düzenlemelere girişme sahasıdır. Strateji ise; siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal projeleri hedefine ulaştırmak ve engelleri kolayca ve en az kayıpla aşmak üzere belirlenen teorik, teknolojik, taktik ve lojistik imkânların en etkili ve verimli şekilde programlanması ve uygulanmasıdır.

Lojistik; (Yeterli ve yetenekli eleman ve personelin, her türlü araç, gereç ve malzemenin, bunların ikmal ve destek kuvvetlerinin hazırlanması), Taktik; (Eldeki imkân ve fırsatların, en hayırlı ve başarılı sonuçları alacak usullerle ve ustalıkla kullanılması), Teknolojik; (O sahadaki teknik birikimlerden ve teknolojik gelişmelerden yararlanılması ve daha ileri model ve metotların yaratılması), Ve Teorik; (Geçmiş deneyimlerden de faydalanarak, daha yeni ve etkili program ve projelerin tasarlanması) gibi bilgi ve becerilerden yoksun kurum ve kuruluşların başarıya ulaşma şansı zayıftır.

Bir Teşkilat veya Hükümet Hedefine Varmak İstiyorsa:

a) Rakiplerinin gücünü, avantajlarını ve zafiyet noktalarını,

b) Kendisi aleyhindeki tahdit ve tehdit (sınırlama ve korkutma) unsurlarını ve bunları aşma yollarını,

c) Teknik, ekonomik, politik, psikolojik ve askeri yönden her türlü gücü hazırlama imkânlarını,

d) Bu gücü yerinde ve yeterince kullanma başarısını,

e) Bu gücü sürekli geliştirme ve olgunlaştırma şartlarını,

f) Rakiplerinin:

1- Mevcut güçlerini ve yeteneklerini,

2- Görünen girişimlerini ve gerçek niyetlerini,

3- Kısa ve uzun vadeli siyaset ve stratejilerini, önceden öğrenme ve karşı tedbirler geliştirme (istihbarat) kurallarını bilmesi ve ona göre hareket etmesi lazımdır.

Tarih boyunca yaşanan bütün başarısızlıkların altında, bu stratejik anlayış ve atılımlardan mahrum lider ve hükümetlerin hatası yatmaktadır. Gerek bütün yeryüzünde, gerek kendi bölgesinde, gerek ülkesinde ve gerekse yakın çevresinde, ekonomik ve sosyal gelişmeleri menfi yönde etkileyen ve toplum kesimlerini manipüle eden merkezleri ve bunların yöntemlerini bilmeyen, bilse de baş edemeyen lider ve hükümetlerin, olumsuz gelişmeler karşısında “ne yapalım, birileri düğmeye basınca bunlar oluyor!” cinsinden mazeretlere sığınması, kendi acizliklerinin ve çaresizliklerinin ifadesi ve ispatıdır.

Türkiye’mizde ve bütün ülkelerde gerçek bağımsızlığa ulaşmak ve başarılı hizmetler sunmak isteyen siyasetçilerin ve hükümetlerin:

a) Yönetim çarkını kolaylaştırması ve yetkileri paylaşmaktan korkmaması,

b) Ülke çapında, her kurum ve kademede denetim ve kontrol mekanizmasını çalıştırması,

c) Her konuda ve herkese karşı adalet ve eşitliği sağlaması,

d) Toplumu manen disiplinize eden dini değerlerin ve psikolojik dinamiklerin güçlenmesine, inanç ve ifade özgürlüğünün yerleşmesine çalışması,

e) Demokrasiyi kurumsallaştırması, genel ve yerel yönetimlerin halk iradesini tam olarak yansıtması, seçilmişlerle atanmışlar arasındaki demokratik dengenin korunması,

f) Şeffaflık ve tarafsızlığın uygulanması, Milli Güvenliği ilgilendiren özel durumlar dışında “gizlilik ve devlet sırrı” arkasına saklanılmaması,

g) Kurumlar arasında koordinasyon ve işbirliğinin oturtulması,

h) Sağlıklı ve sürekli istihbarat ve bilgi kaynaklarına sahip olunması,

i) Evrensel (Avrasya-Yeni Dünya)

Bölgesel (Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu, Karadeniz ve Akdeniz Havzası)

Ve ülke çapında (Genel, bölgesel ve il bazında) gerekli ve yeterli siyaset ve stratejileri hazırlaması gerekmektedir.

Bunun için, toplumu oluşturan bireylerin de, hem kendi haklarını kullanacak, hem başkasının haklarına saygı duyacak ve sahip çıkacak bir şuur olgunluğuna ulaşması da beklenir.

A- Pozitif Haklar: Herkesin doğuştan sahip olduğu can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti gibi tabii haklardır ki, bunları korumak devletin görevidir.

B- Politik Haklar: Her türlü ekonomik ve sosyal girişim ve gayretlerdir ki, bunları gözetmek ve geliştirmek sivil toplum örgütlerinin ve kısmen siyasi partilerin görevidir.

C- Pratik Haklar ise, seçme ve seçilme hakları, yerel ve genel yönetimlere katılma imkânlarıdır ki, bu hakları kullanmak ve sahip çıkmak da özellikle fertlerin görevidir.

Örneğin Türkiye, Tarihi kültür ve medeniyet mirası, Tabii ve coğrafi yapısı, Temel yeraltı ve yerüstü kaynakları ve Talihli fırsatları bakımından, “Dünya Devleti=Süper Güç” olacak potansiyel imkânlara sahip olmasına rağmen, maalesef bilinçsiz ve beceriksiz yöneticiler elinde perişan edilmiştir.

Evet, Süper Güç olmak için,

Ekonomik güç gereklidir, ama yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı Almanya süper güç olurdu.

Bilim ve teknolojik güç gereklidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı Japonya süper güç olurdu.

Jeopolitik konum çok önemlidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, Türkiye süper güç olurdu.

Askeri güç mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, Çin süper güç olurdu.

Nüfus yoğunluğu da önemli bir etkendir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı Hindistan süper güç olurdu.

Tüm dünyayı etkileyecek bir kültür ve yaşam biçimi (Mimari, müzik, moda, (giyecek, yiyecek, içecek ve eğlence tarzı) önemli ve özellikli bir öğedir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı Fransa süper güç olurdu.

Süper Güç olmak için, gerekli olan bütün bu şartların hepsini hazırlamakla beraber, bunları dünya dengelerini hayırlı yönde değiştirecek ve düzeltecek şekilde kullanacak büyük bir beyine ve süper bir organizeye ihtiyaç vardır. İşte bu beyin ve birikim, Türkiye’nin ve insanlık aleminin en büyük şansıdır.

Umuyoruz ki, yakın bir gelecekte; İlim ve teknoloji üstünlüğünü ve öncülüğünü ele geçirmiş, bunun yanında yeni ve yaygın kalkınma modelleri geliştirmiş, kendi öz kültürünü, dünyanın her yerinde özlenen ve özenilen hale getirmiş, temel insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının sağlanması ve Dünya huzurunun korunması açısından, siyasi ve askeri etkinliğini, herhalde ve her yerde hissettirebilen, farklı din ve kavimlerden bütün insanlığın refah ve hürriyetine hizmet eden, “Yeni Bir Barış ve Bereket Medeniyeti”nin merkezi ve motoru Türkiye olacaktır.

Bu kitapta siyaset ve stratejiyle ilgili genel kavramları, temel kurumları ve bunların çağdaş yorumlarını, ilmi ve İslami esaslarla ortaya koymaya ve Siyonizm’in şeytani düzenlerine karşı toplumu uyarmaya çalıştık. Haksızlık ve ahlaksızlık üzerine kurulan bencil ve barbar bir sistem ve siyaset anlayışından kurtulup, gerçek bir hukuk ve hoşgörü medeniyetinde buluşmak ve yeni bir saadet sabahında bayramlaşmak ümidiyle.

Ahmet Akgül


6. BASKI ÖNSÖZÜ

BİRLİKTE YAŞAMA SANATI

VE

Barış ve Bereket Ortamı

Sosyoloji ve Siyaset biliminin üstatlarından sayılan ve kitapları Batı Üniversitelerinde asırlar boyu ders kitabı olarak okutulan Müslüman Bilgin İbni Haldun meşhur Mukaddime’sinde: “İçtimai (sosyal) hayat, insanlar için zaruri bir ihtiyaçtır. Batılı filozoflar bu gerçeği “insan tab’an (fıtrat olarak) medenidir (yani toplum düzeni içinde ve birlikte yaşamaya müsait yaratılmıştır)” ibaresiyle anlatmaktadır. Her işi ve takdiri mükemmel olan, noksanlık ve yanlışlıktan uzak bulunan Allah’u Teala Hz.leri, insanı ancak (yiyecek ve içecek) gıdalarla hayatını sürdürecek, varlığını ve bekasını temin edecek, barınma ve korunma ihtiyaçlarını giderecek fıtrat ve fırsatlarla yaratmıştır. Bu “sevki tabii (doğal yönlendirme) ile insan yiyecek, içecek ve giyeceklerini elde etmek; kendisinin ve ailesinin diğer ihtiyaçlarını gidermek üzere toplu halde yaşamak ve başka insanlarla yardımlaşmak zorundadır”[1] tespitinde bulunmaktadır.

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle (kolaylıkla) tanışmanız (ve farklı yetenek ve faziletlerinizden yararlanmanız) için sizi (değişik) kavimler ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim ve değerli) sayılanız, (ırk ya da soyca değil) takvaca (kötülükten sakınma, iyilikte yarışma konusunda) en ileride olan kimselerdir. Şüphesiz Allah (her şeyi hakkıyla), bilendir, Habir’dir.” (Kur’an, Hücurat: 13) ayetleri de bu gerçeğe işaret buyurmaktadır.

“Allah’ın delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın, (dillerinizin) ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda düşünenleriniz için alınacak dersler vardır.”. (Kur’an: Rum Suresi 22. Ayet)

İslam’da soy-sop ayrıcalığı bulunmadığı; herkesin inancı, insanlığı, aklı ve ahlakı ölçüsünde kıymet kazandığı Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır:

“(Allah) buyurdu: “Ey Nuh, kesinlikle, O senin ailenden değildir... Çünkü O, Salih olmayan bir iş (Batıl ve bozuk amel sahibidir... Sadık ve Salih olmayan bir kişidir… Tavrı ve Tabiatı, amel-i gayr-ı salihtir) O nedenle, hakkında (kesin) bilgi sahibi olmadığın şeyi benden isteme! Doğrusu, Sen cahillerden olmayasın, (evladın diye zalim ve kâfirlere sahip çıkmayasın) diye sana öğüt veriyorum!””. (Hud Suresi 46. Ayet)

İslam Dini, temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını tanıyıp kollama noktasında, insanları dinlerine, düşüncelerine ve kökenlerine göre ayırmamıştır.

“İşte bu nedenle; İsrailoğullarına da yazmıştık ki; -öldürdüğü başka birisine karşılık (kısasen) veya bulunduğu yerde çıkardığı fitne ve fesada (anarşi ve isyana binaen) olmaksızın- her kim (haksız yere) bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de (bir masumun öldürülmesine engel olup, yaşamasını sağlayarak) onu diriltirse, bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşırıp israf ve insafsızlığa yönelmişlerdir.” (Kur’an-Maide Suresi 32) ayetinde, mazlumen (haksız yere ve nefsi-şeytani dürtülerle) öldürülenin; dinine, mezhebine, kavmine, rengine, etiketine bakılmayıp sadece “İNSAN” olması yeterli sayılmış ve hayatına-huzuruna kastedilmesi haram kılınmıştır.

“Kur’ana göre, zalimler dışında hiç kimseye peşin yargılarla düşmanlık yapılmayacak” (Bakara: 193. ayet) başkalarına zulmeden kişilerin de Müslüman, Hıristiyan, Yahudi veya Putperest olduğuna bakılmaksızın cezalandırılacak ve kötülüklerine engel olunacaktır. Böylece “yeryüzünde fitne-fesat (anarşi, haksızlık ve ahlaksızlık) kalmayıncaya kadar, zalim ve hain kâfirlerle çarpışılacaktır”. (Bakara:193 ayet başı)

İslam Peygamberi ve İnsanlığın Son Kurtuluş Rehberi Hz. Muhammed (SAV) şöyle buyurmaktadır.

“Ey insanlar, dikkat edin; Rabbiniz aynıdır, (ortak) atamız (Hz. Âdem) aynıdır. Takva (kötülükten sakınma ve hayırda yarışma) dışında Arap’ın Arap olmayana, başkalarının Araplara ve beyazların siyahlara herhangi bir üstünlüğü bulunmamaktadır” (İbni Hambel V.411) Çünkü bütün insanlar ya dinde kardeşimiz, ya da yaratılış itibariyle eşitimiz sayılmıştır.

İslam’da zorunlu durumlarda, ülke ve bölge barışını koruma amacıyla savaş (cihat) ve Milli Savunma elbette meşru ve makbul sayılmasına rağmen, temel insan haklarına saygı çerçevesinde ve çok yüksek ve örnek bir şefkat ve merhamet ölçüsünde; savaş konumunda bile “çatışmaya katılmayan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, sivil ve savunmasız halklara, hayvanlara, ağaçlara, ekin tarlalarına, binalara ve özellikle ibadethane olan kilise ve havralara asla dokunulmayacağı… Ve esir alınan ve yaralanan düşman askerlerinin, kesinlikle işkence ve hakarete maruz bırakılmayacağı, tam aksine her türlü ihtiyaçlarının karşılanıp tedavilerinin yapılacağı” konuları tarihte ilk defa hukuki ve insani kurallara bağlanmış ve Müslüman bilginler bugün bile herkesi hayran bırakan çok kapsamlı ve detaylı Savaş hukuku kitapları hazırlamıştır.

Sosyal Toplulukların Oluşması:

Ortak amaçlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde, anlaşmış, kurumlaşmış ve kalıplaşmış davranış şekilleri toplum adı verilen varlığı bir bütün haline sokmaktadır. Demek ki, toplumun oluşabilmesi için üyeleri arasında belli bir ilişki, işbirliği ve iletişim sisteminin bulunması şarttır. Huzurlu bir toplumda bütün üyeler (bireyler-aileler, kesimler) belirli, geçerli, gerekli ve gerçekçi (rasyonel ve ortak) amaçlara ve birlikte barış içinde yaşama arzusuna sahip olmalıdır. Genel düzene ve çevreye uyum sağlanması ve mevcut toplumsal yapının sağlamlaştırılması için, farklı ve aykırı kesimlerin karşılıklı insan haklarına saygılı olma, olumlu yaklaşma ve uyum içinde yaşama duyarlılığı şarttır. Bir toplumda ortak davranış ve dayanışma esaslarının, anlaşılır ve uygulanır olması için bütün üyeler (en azından büyük çoğunluk) tarafından amaç birliğine varılması ve konsensüs sağlanması kaçınılmazdır. Hedef ve amacı belli olan “sosyal davranış” başkaları ile birlikte gerçekleştirilmiş davranış olduğundan başka şahıs ve grupların nasıl bir tavır ve yaklaşımdan memnun kalacağının hesaba katılması toplumun görevleri arasındadır.

Çünkü bir toplumda hem sosyal pozisyonların kıtlığı, hem de şahısların karakter ve yeteneklerinin farklılığı bir “ortak amaçlar doğrultusundaki” genel kuralları (kanun ve yasaları) ve müşterek sorumluluk bilinciyle gereken “rol ahlakı”nı zorunlu kılmaktadır. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:

a) Fertlerin ortak amaçlar arasından herhangi birini, kendi özel durumuna göre ve belli ölçüde seçme şansı vardır. Burada olgusal olarak “sosyal hürriyeti” öğrenme imkânı doğmaktadır. Bu durum bir yandan sosyal ihtilaf ve çatışmaları ve ağır sosyal baskıları hafifletirken, diğer yandan herkes tarafından toplumda tanınması ve bilinmesi gerekli belli genel hedeflerin de korunmasını sağlamaktadır.

b) Bir toplumda insani ihtiyaçlar doğrultusunda, olumlu ve ortak amaçların çoğaltılması, bunlara saygı duyulup sahip çıkılması ve iletişim sistemi vasıtasıyla yeterli ölçüde genelleştirilmiş ve yaygınlaştırılmış olması zorunluluğu vardır. Diğer bir ifade ile sosyal aktivitelerin insani ve ahlaki olması için açık ve tanınmış olması lazımdır.

c) Diğer yandan bir toplumun üyelerinden bir kısmının amaç ve arzularının ve rol ahlaklarının olağan dışı bir takım saplantılara kayma ihtimaline karşı da yeterli ve gerekli tedbirler alınmalı, toplumun yozlaşmasına ve yobazlaşmasına fırsat tanımamalıdır.

d) Toplum; kendine özgü (milli) sistem ve yöntemlerle doğal ve sosyal hayatı tıkayan ve ortak sorumluluklardan kaçan kimseleri ve kesimleri ortaya çıkarmak ve kangrenleşmeyi ortadan kaldırmak zorundadır.

e) Artık fertlerin sosyal rolleri, ortak görev ve hedefleri genel bir davranış yapısına kavuşturulmalı; böylece farklı din ve düşünceden, ayrı kültür ve kökenden insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşama şartları oluşturulmalı ve bu Adil bir Düzen-devlet- eliyle olgunlaştırılıp uygulanmalıdır.

f) Çünkü bir toplumda amaç farklılıkları, çıkar çatışmaları ve rol anlaşmazlıkları ortaya çıkarsa, adalet ve meşruiyet çerçevesinde ve konsensüs kurallarına göre, bu tür anlaşmazlıkları çözecek bir takım mekanizmalara sahip olma zorunluluğu vardır, devlet ve düzen bu nedenle şarttır.

Bir toplumun kendisine yön belirleme ve ortak hedeflere erişme çerçevesinde, rasyonel (kanuni) kurallar yanında manevi ve metafizik hedeflerin (değerlerin) de burada vurgulanması ve herhalde hesaba katılması şarttır. Din, mezhep, meşrep, ideoloji gibi değer ve dinamikler, çok önemli denge unsurlarıdır.

Aynı ülkede, aynı bölgede ve bütün yeryüzünde, birlikte ve barış içerisinde yaşamayı öğrenmek bir sanattır ve bu sosyolojik-psikolojik bir ihtiyaçtır. Her insan; toplum içinde birlikte yaşama zorunluluğu nedeniyle ekonomik, sosyolojik, politik ve psikolojik ilişkilerin giderek artması ve rayına oturması yönünde sorumluluk altındadır. İnsan (birey) ekonomik, sosyal, politik ve kültürel ilişkilerin oluşturduğu yapının zorunlu bir öğesi olduğundan uzun süre bu yapının dışında kalamayacaktır. Aksi halde tıpkı balarısının uzun süre kovanın dışında kalması halinde giderek çelimsizleşmesi ve sonunda ölmesi gibi bir durumla karşılaşacaktır.

İşte bireyler, toplum yaşamında oluşan bu ilişkiler ağı içinde özellikle ve kaçınılmaz bir biçimde siyaset ile çevrelenmiş durumdadır. Bu çevrelenme; toplum yaşamının devamlı ve düzenli yürümesi, sosyal etkinlik ve beraberliğin kesiksiz sürdürülebilmesi, toplumdaki ilişkileri düzenleyen ortak davranış kalıplarının belirlenmesi ve bireylerin bu ortak kalıplara uyum göstermeleriyle olanaklıdır. Kuşkusuz, bu uyum toplumda bir yapılaşmaya ve kurumsallaşmaya yol açmaktadır. İnsanın, sosyal ve siyasal bir yaratık olarak toplum içinde oluşturduğu ilişkiler ağı, yaşadığı ortamın bir işlevi olduğundan ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel çevre büyüyüp genişledikçe, toplumsal yapılaşma da bu oranda güçlenip yaygınlaşır.

İnsan, varlığını ve dinamizmini toplum içinde devam ettirirken; toplumdaki hakların, özgürlük alanlarının ve ortak yaşamın temel koşulu olan iktidara zorunlu olarak bağlıdır. Her toplumda geçmişte olduğu gibi günümüzde de, gerektiğinde fiziki ve zorlayıcı gücü kullanabilecek iktidarın, diğer bir deyişle yöneten-yönetilen ilişkisinin varlığı kaçınılmazdır. Toplumda iktidar (Devlet ve hükümet imkânı ve kurumları); şahısların, grupların ve oluşumların yaşamasını sağlayan sosyal hayatın sigortası sayıldığından, devlet ve hükümet imkânından, yani iktidardan yoksun bir toplumun varlığı ve ayakta kalması olanaksızdır.

Bu nedenle “iktidar bilimi” şeklinde de tanımlanan “siyaset stratejisi” günümüzde daha bir önem kazanmıştır. Batılılara göre iktisat biliminin dayandığı temel nokta; toplum yaşamında insanın ihtiyaç ve ihtiraslarının sayısız ve aşırı olmasına karşılık bunları karşılayacak kaynakların sınırlı olmasıdır. Sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlara dağılımı yapılırken Marksist yaklaşıma göre sınıflar arasındaki sürtüşme, çekişme ve mücadeleler siyasal sorunların oluşmasına neden olmaktadır ki bu yaklaşım sakattır ve yanlıştır. Bu bozuk felsefe, insanı maddi ihtiyaç ve amaçlardan ibaret bir MAKİNA saymakla yanılmaktadır. Evet, siyasal sorunlar herkesin sorunu olduğu gibi herkesin sorunu da siyasal sorun niteliğini taşımaktadır. Sokaktaki fertlerden en üst düzey yöneticiye kadar herkesin siyasal sorunlarla ilgilendiği ve bu sorunlar üzerinde görüşlerini dile getirdiği bilinen ve gözlenebilen gerçekler arasındadır. Ancak insanın maddi yapısı ve ihtiyaçları yanında, manevi dünyası ve ulvi amaçları da mutlaka hesaba katılmalıdır. Bu nedenle toplum içinde herkesi ilgilendiren sorunlar, doğrudan veya dolaylı olarak siyasal iktidarla bağlantılı şahısların ve grupların etkileşmeleriyle sosyal ve siyasal sistemi oluşturan eylemlere neden olmaktadır ve bu eylemler siyaset biliminin inceleme alanını oluşturmaktadır.

Bilindiği gibi toplum içinde iktidarın siyasallaşması ve belirli bir ölçüde kurumsallaşması sonucu devlet oluşmaktadır. Toplumda hiyerarşi piramidinin tepesine oturmuş en etkili ve en yetkili kurum olan devlet, tüzel kişi niteliği taşımaktadır. “Devlet iktidarı” siyasal bir yapıdır. Bu iktidarın kimlere ait olacağı, kimler tarafından ve nasıl kullanılacağı; bu iktidarı sınırlayan yani vatandaşların hak ve hürriyetlerini koruyan başlıca kurumlar ve kurallar iktidar organlarının birbirleriyle ve yönetilenlerle ilişkilerindeki esaslar ve kurallar ülkenin siyasal yapısını ve standardını şekillendirmiş olmaktadır. Bu yapının hukuksal çerçevesini anayasalar belirlemiş olmaktadır. Ve anayasalar halkla iktidar (Devlet ve kurumları) arasındaki ortak konsensüs metinler konumunu taşımaktadır. Çünkü siyasal olgu, tanımı gereği, dinamik bir olgu olduğundan sosyolojik ve normatif hukuk yanıyla bir bütün oluşturmaktadır.

Bütün toplumlarda devlet kavramının ve kurumlarının giderek çeşitlenip arttığı; devletlerin zaman süreci içinde pasif rolden aktif role taşındığı somut bir gerçeklik sayılmaktadır. Ancak günümüzde Gizli Dünya Devleti olan Siyonizm'in sömürü ve hâkimiyet aracı olan faizci kapitalizmin “özelleştirme” kılıfı altında devletin ekonomik rolünü dolayısıyla siyasi güç ve kontrolünü azaltmak eğilimi giderek artmakta ve bütün insanlık ırkçı emperyalizmin demokrat köleleri konumuna taşınmaktadır. Bunun yanında yeni siyasal olgularla toplumsal kurum, kavram ve kurallarda büyük bir değişmenin olduğu da açıktır. XlX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan modern partiler, günümüzde, her siyasal sistemin doğal ve zorunlu bir unsuru durumundadır. Nitekim otoriter rejimlerden liberal rejimlere kadar hepsinde, sayı ve içerik farklılığı olsa da, siyasal partiler bulunmaktadır. Siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedef alan siyasal partiler yanında asıl siyasal iktidarı etkileme amacını güden sinsi baskı grupları ise demokrasiyi, seçim ve siyaseti yozlaştırıp, partileri ve hükümetleri kendi gizli ve kirli amaçlarının birer aracı konumuna taşımaktadır.

Siyasal sistemler ve ideolojiler yanında, siyasal rejimlere göre hükümetlerin uygulama biçimlerini belirlemek de siyaset biliminin ve toplumsal bilinçlenmenin kapsamı alanındadır. Böylece bir siyasal rejim hukuki metinler kadar toplumun inanç ve ahlak değerlerinin gelenek ve göreneklerin de etkisi altındadır.”[2] İşte bu noktada İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in: “Siz nasılsanız (yani toplum olarak neye ve kimlere layıksanız) öyle idare olunacaksınız!” hadisinin hikmeti ve hedefi daha iyi anlaşılmaktadır.

Birlikte Yaşama Ahlakı ve Sosyal Sorumluluk Anlayışı:

Birlikte ve barış içinde yaşama ahlakı; aynı ülkeyi, aynı bölgeyi, aynı ili, ilçeyi ve mahalleyi, inançları ve hayat tarzları bize uymayan insanlarla paylaşmaya ve ortak paydalar etrafında buluşmaya razı ve hazır olmaktır. Birlikte yaşama anlayışı; farklı ve aykırı yaklaşımları anlamaya çalışmak, ortak yanlarımızı ve yönlerimizi öne çıkarıp kucaklaşmak, her halini ve hayat felsefesini benimseyip beğenmesek de, bizi ve genel düzenimizi bozmaya kalkışmadıkça onları saygı ve toleransla karşılamaktır.

Bunun için de toplumu doğru ve olumlu şekilde organize ve koordine edecek SİYASET’e ve halkı hayra yönlendirecek STRATEJİ’ye ihtiyaç vardır. Mutlulukları ve umutları arttıracak, insanlara itibar ve itminan (doyum-huzur) kazandıracak dirayet ve fazilete sahip stratejik beyinler ve siyasi yöneticiler önderliğinde toplum “insanlık onurunun” tadına varacaktır. Ve tabi doğru çizgi çizebilmek için, hem cetvelin hem de çizen elin düzgün ve sağlıklı olması lazımdır. Bu nedenle hem düzenin adil olması hem de yöneticilerin siyasi ve stratejik olgunluğa ulaşması şarttır. Özetle;

Sistem adil, siyasetçi asil, toplumun fertleri ise akil (anlayışlı ve ahlaklı) olmadıkça huzuru yakalamak imkânsızdır. Bencil, beleşçi ve bilinçsiz kişiler birlikte ve barış içinde yaşamayı ve bereketli üreticiler olmayı başaramayacaktır.

Birlikte Yaşamanın Bir Kuralı da Empati Kurmaktır!

“Onun davranışını ben ona yapsaydım, nasıl karşılamasını umar ve bana nasıl tepki koymasından hoşlanırdım?” sorusunun yanıtı: İletişimde empatik yaklaşım’dır. Empati: Kişinin kendini karşısındaki kimsenin yerine koyup kısa süreliğine o kişinin rolünde kalarak onun tavrını ve tarzını anlamaya çalışmaktır. Aksi takdirde empati ve sempati kalmayacaktır. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak veya ona benzemeye çalışmak empati sayılmamaktadır. Çünkü Empati kişinin kendini karşısındaki kimsenin yerine koyup onu anlama çabasıdır. Son yıllarda sık sık dillendirilen empati kavramı İslam toplumlarında öteden beri var olan ve Kur’an’dan–Resulülah’tan kaynaklanan bir yaklaşımdır.

Psikolojiye göre her insanın bir fenomonolojik (olay kaynağı ve sosyal ahlakı) alanı vardır ve empati bu alana girerek kişinin halini anlamakla alakalıdır. Her insanın çevresini ve kendisini algılayış biçimi farklıdır, bu kişiye özgü bir psikolojiyi yansıtır. Bir insanı anlayabilmek için de onun dünyaya ve hayata nasıl baktığını anlamak, olayları onun bakış açısıyla yorumlamaya çalışmak lazımdır. Bunun için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolünü takınmalı ve onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinden bakmalıdır.

Empati kurmak için, kısa süreliğine kendi dünyamızdan çıkıp karşı tarafın ruh coğrafyasına ulaşmalıdır; çünkü o insanı başka türlü anlamak imkânsızdır. Karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmeden onu anlamak ve doğru tavır almak mümkün olmayacaktır. Aslında Empati kurmada, karşımızdaki kişiye yardım etme amacı ve davranışı vardır. Bu, insanların birbirleriyle dayanışmaları için Allah’ın bahşettiği içgüdüsel bir yetenek olarak da algılanmalıdır. Öyle ki, hiçbir canlı türünde böyle bir özellik bulunmazken, insan karşısındaki kişiyi anlamaya ve ihtiyacı olduğunda ona el uzatmaya müsait yaratılmıştır. Çünkü günlük hayatta anlama ve anlaşılma ihtiyacı sürekli karşımıza çıkmaktadır. Bu vesile ile sosyal hayata katılır ve yardımlaşırız. Empati bizim kültürümüzde sadece karşı tarafın halini anlamak değil daha ötesi ona yardımcı olmaktır. Derdi olanın derdini paylaşmak, aç olanı doyurmak, şaşırmışın elinden tutmaktır. “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” algısıyla donanmaktır.

Zaten İSLAM; Yüce Yaratıcıya tazim ve hürmet, bütün mahlûkata karşı da şefkat ve merhamet esasına dayanır. Ancak bütün bunlar zulüm ve zorbalıklara duyarsız kalmak, haksızlık ve ahlaksızlık karşısında “neme lazım” deyip susmak anlamını taşımamalıdır. Çünkü müsamaha ve hoşgörü başkadır, vurdumduymazlık ve “boş ver” mantığı başkadır. İslam Dininde, kimler tarafından ve hangi kesimlere karşı yapılırsa yapılsın; her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa engel olmaya ve bu maksatla adalet ve hürriyeti sağlayacak Adil bir Düzen kurmaya yönelik çabalar CİHAT sayılmıştır. Ancak bunun öyle kendi başına buyruk fertler veya ekiplerce değil; devlet eliyle ve evrensel hukuk çerçevesinde yapılmasını da şarta bağlamıştır. İslam’ın, insanlığa huzur ve onur sağlayacak bu CİHAT şuuru ve sorumluğu ayakta kaldıkça, kendi zulüm ve tahakküm girişimlerinin başarılı olamayacağını anlayan dış güçler ve şeytani çevreler, Hak dini bozup yozlaştırmaya çalışmış ve Şiiliğin sapkın kolları olan Babilik ve Bahailik mezheplerinde cihadı yasaklatıp en büyük günahlardan saymışlardı. Daha sonra “Ilımlı İslam” safsatasıyla Fetullah Gülen’i ortaya çıkaranlar da aynı odaklardı.

Anarşi En Büyük Fesatlıktır

Pakistan’da suçsuz ve savunmasız yüzlerce askeri lise öğrencisini katleden, Afganistan’da 10-13 yaşlarındaki ortaokul talebelerini topluca zehirleyen, Afrika’daki acımasız saldırılarıyla üniversiteye giden yüzlerce masum ve mazlum genci öldüren El-Kaide ve IŞİD türevi örgütler, değil Müslümanlığa ve insanlığa, hatta hayvanlığa bile sığmamakta, hiçbir canavar böylesi toplu katliamlar yapmamaktadır. Ancak asla unutulmasın ki, bu tür dehşet hareketlerinin arkasından sürekli emperyalist Amerika, Avrupa ve Batılı sinsi odaklar çıkmaktadır.

Yani bu teröristler; İslam coğrafyasını karıştırmak, bölgenin petrol ve diğer zenginlik kaynaklarını kontrollerinde tutmak isteyen karanlık mihrakların sadece kiralık figüranları konumundadır. Bunların söylemleri, eylemleri ve hayali hedefleri, evet hepsi şeytani senaryoların birer parçası ve gerçekleri saklama ve saptırma kılıfıdır. Bir yandan medeni geçinip öte taraftan sadece zenci oldukları için kendi vatandaşlarını basit bahanelerle silahla vuran, yere yatırıp elleriyle boğan ve köpeklerini saldırtıp parçalatan Amerikan polisleri bu barbar Batılı zihniyetin gerçek yüzünü yansıtmaktadır. Bunların Japonya Hiroşima’da, Vietnam’da, Irakta ve Guantanamo’da yaptıkları asla unutulmamalıdır. Ve tabi özellikle vurgulayalım ki asıl suçlu ve sorumlu olan Amerika ve Avrupa halkları değil, bu ülkelere hâkim olan hastalıklı ve insanlık dışı iktidar ve güç odaklarıdır.

İşte bu her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı ve tüm temel hak ve hürriyetlerin sağlanıp korunacağı, İslami, ilmi ve insani yepyeni ve orijinal bir düzene ihtiyaç vardır, Adil bir Düzen kaçınılmazdır.

1- Bu düzen insani olmalıdır; Çünkü, yalnız Müslümanları değil bütün insanları kapsamalı ve kucaklamalıdır.

2- İlmi olmalıdır; Çünkü, akli delillere ve müspet ilmin verilerine uygun hazırlanmalıdır.

3- Vicdani olmalıdır; Çünkü, İslam barış ve bereketi esas almaktadır.

Adil Düzen; “Elmüslimune kerrecülil vahid” "müslüman (insanların topluluğu) bir kişi (tek vücut) gibidir" hadisinin hikmet ve gerçeğine uygun olarak, toplum yapısı bir insan vücuduna benzetilerek hazırlanmalıdır.

A- İnsanda iyiyi-kötüden ayırmaya yarayan (his (kalbi duygu) ve vicdana) karşılık cemiyet planında dini-ahlaki Adil Düzen.

B- İnsanda faydalıyı-zararlıdan ayırmaya yarayan (irade-menfaat düşüncesi ve sindirim sistemine) karşı toplum planında iktisadi (Adil Ekonomik) düzen.

C- İnsanda adaleti zulümden ayırmaya yarayan (ünsiyet ve sinir sistemine) karşılık cemiyet ve devlet planında idari (Adil Siyasi) düzen.

D- Ve yine insandaki doğruyu-yanlıştan ayırmaya yarayan akıl ve düşünce sistemine karşılık toplum planında Adil ilmi düzen bulunmalıdır.

Bir insan vücudundaki ruhi ve vicdani değerlerle akli düşünceler nasıl uyum içinde bulunuyor, sinir sistemi ile sindirim sistemi, boşaltım sistemi ile dolaşım sistemi nasıl ki birbirine karışmıyor ve müdahale etmiyor (aksi halde kangren ve kanserleşme olur). Bilakis her birisi ayrı bir sistem olarak kendi görevini yapıyor. Ama bütün bu sistem ve organlar bir beynin güdümünde aynı vücudun sağlık ve selametine hizmet ediyorsa, Adil bir Düzen içinde de devletin genel bünyesinde, biri biriyle uyumlu ve irtibatlı ama bağımsız 4 ayrı düzen kurulmalıdır: 1- Adil Ekonomik Düzen. 2- Adil Siyasi Düzen. 3- Adil İlmi Düzen. 4- Adil Ahlaki Düzen.

Bunlardan hiçbirisi diğerine hâkim veya mahkûm olmamalıdır, baskı ve müdahalede bulunmayacaktır. Adil Düzen’in genel amaçları ve temel esasları çerçevesinde irtibat, intizam ve istişare halinde çalışmalıdır. Böylesine Adil bir Düzen, "Mutlak doğrulara" dayanılarak ve "Kesin yanlışlardan" sakınılarak yapılanmalıdır.

Doğru ve yanlışların tespitinde ise şu değer ölçüleri esas alınmıştır.

A- Aklıselimin gerekleri,

B- Müspet ilimin verileri,

C- Vicdanı kanaat neticeleri,

D- Tarihi tecrübe ve birikimleri,

E- Evrensel Hukuk kaideleri,

F- İlahi dinlerin öğretileri.

Bu altı değer ölçüsünün, ittifakla "Hayırlı ve Yararlı" gördüğü şeyler "Doğru", yine bunların ittifakla "Kötü ve Zararlı" gördüğü şeyler de "Yanlış" sayılmalıdır. "Değişmeyen Doğru"ları ve adaleti esas alan düşünce ve düzenler HAK’lı, "Devamlı yanlışlar" üzerine kurulan, haksızlık ve ahlaksızlığa yol açan düşünce ve düzenler ise BATIL yollardır.

Bunun içindir ki Adil Düzen;

1- Hakkı üstün tutan bir düzen olmalıdır.

2- Hürriyeti esas alan bir düzen olmalıdır.

3- Huzuru ve güveni sağlayan bir düzen olmalıdır.

Çünkü;

a) Hem kafayı,

b) Hem kalbi,

c) Hem de karnı doyuran böyle bir sisteme ihtiyaç vardır.

Bu arada, farklı köken ve kültürden, ama herkesin hayrına ve huzuruna yarayan, çağdaş bilimin verileriyle ve evrensel hukuk prensipleriyle de uyuşan “gerçeklere ve güzelliklere”, sadece, bunlar “din”den kaynaklanıyor diye karşı çıkanların; asla olumlu ve onurlu bir tavır sergilemedikleri, demokrasi ve laikliği özümsemedikleri ve içlerine sindiremedikleri de açıktır.

Bize göre şu 4 şey Hak sebebi sayılmalıdır:

1- Doğuştan bütün insanlara Eşit olarak verilen haklar vardır.

a) Yaşama hakkı (can emniyeti),

b) Nesil garantisi (namus emniyeti),

c) Akıl emniyeti (düşünce serbestisi),

d) İnanç ve vicdan hürriyeti,

e) MüIkiyet hakkı ve meşru yollarla çalışıp kazanma fırsatı.

2- Emek ve hizmet karşılığı elde edilen haklar vardır.

3- Karşılıklı ticari, siyasi veya sosyal anlaşmalar sonucu doğan haklar vardır.

4- Eşit işe eşit ücret, aynı şartlarda işlenen suçlara aynı ceza gibi ADALET gereği doğan haklar vardır; bunlar her gruba ve kamil manada sağlanmalıdır.

İşte bu kitap; nefsi ve şahsi olgunluğa erişme bilincinin, insanları idare etme (siyaset ve yönetme) becerisinin ve strateji üretme bilgeliğinin yollarını ve kurallarını açıklamak için yazılmıştır.

 


[1] Mukaddime 1.cilt Birinci Kitap Birinci Bölüm

[2] Bak: Siyaset Bilimine Giriş Prof. Esat Çam – giriş bölümü.

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 9077

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR