Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

TARİHİN EN TALİHLİ SENESİ 2008 Mİ?
PDF Yazdır
Kitap Kabı TARİHİN EN TALİHLİ SENESİ 2008 Mİ?
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 807
ISBN: 9944183864
Yayın Evi: Bilge Karınca yayınları
Yıl: 2008
Tıklanma: 879
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Bu kitapta:

  • 2008 Yazının sonuna doğru ABD’nin İran’a saldıracağını ve bölgemizin karışacağını,
  • Bu kaosun ülkemize de sıçrayacağını ve Türkiye ile ABD’nin kapışıp hesaplaşacağını,
  • Bir şekilde oluşacak milli bir hükümet eliyle, AB ve ABD dışında, Türkiye merkezli yeni bir dünya kurulacağını,
  • Siyonist sömürü saltanatının yıkılacağını ve Emperyalist kuşatma kıskacının kırılacağını,
  • Temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına dayalı, halkımız ve inancımızla barışık, Mustafa Kemal’in vasiyet ve hedeflerine odaklı; mutlu ve kutlu bir dönemin başlayacağını,

Gerçekçi bilgi ve belgeler ışığında okuyacak; milli bir onur, vicdani bir şuur ve manevi bir huzur bulacaksınız…

 


ÖNSÖZ

ANLAMA KISIRLIĞI VE ALGI TUTSAKLIĞI

Dostu ve düşmanıyla, uygarı ve barbarıyla bütün insanların, bizim aynamız ve dışa yansımamız olduğunu sürekli unutuyoruz. İnsanları, olayları ve oluşumları doğru şekilde algılamaya ve doyurucu biçimde analiz yapmaya uğraşmıyoruz. Yani kendi iç dünyamızı ve hayat imtihanımızı umursamıyoruz, önemsemiyoruz. Bunun sonucu ve cezası olarak ta; kendilerini ve geleceklerini önemseyenlerin figüranı olmaktan kurtulamıyoruz.

Kur’an’ın ilk emri, “oku!” olmasına rağmen okumuyoruz.. Kur’an’ın mealini ve manasını merak bile etmiyoruz.. Ateistler de, şövenistler de, ılımlı Müslüman Avengelistler de; herkes farklı amaçlarla da olsa bir şekilde Kur’an’ı ve İslam’ı istismar etmekten geri durmuyoruz ve bundan utanmıyoruz!.. Ne Kur’an’ı, ne tabiatı, ne kainatı ve ne de global senaryonun bir parçası olan siyasal senaryoları ve oyunları okumuyoruz.. Bakıyoruz, ama göremiyoruz.. Duyuyoruz, ama anlamıyoruz.. Beynimizi ve bilincimizi kullanamıyoruz, kafa yormuyoruz ve uygun yorumlayamıyoruz.. Zihinsel tembellikten kültürel köleliğe doğru hızla kayıyoruz.. Sadece televizyonların, bilgisayarların, gazete ve radyoların taktığı gözlükle bakıyoruz.. Uzaktan kumandalı robotlara çevriliyoruz.. Aklen, fikren ve ruhen işgal ediliyoruz, esir alınıyoruz.. Bu işgalin ve bu esaretin askeri işgalden çok daha tehlikeli ve uzun vadeli olduğunu bile bilmiyoruz..

Partiler, dernekler, dergiler… Cemaatler, tarikatlar, hatta camiler.. Beyin yıkama yoluyla bilincimizi uyuşturmanın; başkanlar, hocalar, yazarlar, üstatlar eliyle toplumu teslim almanın merkezlerine dönüştürülüyor, fark edemiyoruz..

Bir lideri, bir şeyhi, bir hocaefendiyi satın almak ve safına katmak, dış güçler için hem daha pratik, hem daha ekonomik oluyor.. Böylece bunlara güvenen milyonların daha kolay ve ucuz güdüldüğünü artık anlayamıyoruz, hatta anlatmaya çırpınanları fesatçılık ve fırsatçılıkla suçlayıp saldırıyoruz..

Hz. Peygamber Efendimiz “Mümin ferasetli kişidir, aynı delikten iki sefer ısırılacak kadar ahmak değildir” buyuruyor. Ama biz aynı delikten en az on kere ısırıldığımız halde, on birincisi için hikmetler ve mazeretler uyduruyoruz.

Ülkemiz elden kayıyor, bölgemiz kaynıyor, aile yıkılıyor, ahlak yozlaşıyor, devlet çözülüyor, millet kopuyor, ekonomi çöküyor, hukuk çatırdıyor, ama biz hala: “Yakaladığımız istikrar ve huzur ortamını bozmak istiyorlar” nakaratını tekrarlıyoruz!..

“Dindar bir hükümetimiz, ama kindar bir muhalefetimiz var, bırakmıyorlar!” yalanıyla yandaşlık ve duyarlı vatandaşlık satıyoruz.

Planlı propagandalarla ve pervasız programlarla her gün biraz daha papağanlaşıyoruz.. Basit kolaycılık ve fasit çıkarcılık putuna tapınıyoruz ve paganlaşıyoruz… Kaşınmak ile uyuzdan, bağrışmak ile kuduzdan ve sadece konuşmak ile şeytani güçlerin nüfuzundan kurtulamayacağımızı bir türlü anlayamıyoruz..

İsterseniz kızın, hakaretler yağdırın, ama acınacak halimiz budur.. İnsanlık onurumuzu, milli gururumuzu, İslami şuurumuzu, vicdani sorumluluğumuzu, her gün biraz daha yitiriyoruz; bazen bunları rüşvet veriyoruz, hatta makam ve menfaat karşılığında satıyoruz.. Bir takım ruhsuz ibadetlerle ve dini hizmetlerle; bu alçaklığa isyan eden vicdanlarımızı bastırmaya çalışıyor, zevahiri kurtarmaya bakıyoruz..

Tekkeler riyakarlık mahallerine, camiler cuma evlerine, medreseler taklitçilik ve ezbercilik mekteplerine, dershaneler ve sohbet haneler meskenet meskenlerine, dernekler derin mahfillere dönüşüyor, buralarda ABD’nin lütfuna erişmek ve AB’ye girmek için dualar ediliyor, dersler veriliyor ve biz hala Donkişot gibi, hayali kafirler ve zalimlerle dövüşüp duruyoruz.. Ve hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan bir de kalkıp “cihat ettiğimizi” söylüyoruz!...

Riyakarlığı takva, ucuz kahramanlığı dava, sahtekarlığı gözü açıklık ve zeka, menfaat putlarımız ve çağdaş tağutlarımız olan kukla liderlerin ve ağabeylerin önünde boyun bükmeyi ve onların hıyanetlerine hikmet üretmeyi ise, edep ve haya sayıyoruz.. Oysa değil Allah’ın huzuruna, Reha Muhtar’ın yalan makinesi şovuna bile çıkacak yüzümüz olmadığını, kendimizden bile saklıyoruz!..

Zalimlere ve hainlere kiralık cazgırlar gibi övgüler sunuyor, nice haksızlık ve yanlışlıklar karşısında susuyor ve dilsiz şeytan oluyoruz.. Oysa Allah’ın, şekilciliğimize ve taklitçi ibadetlerimize değil, insani haysiyetimize, imani hassasiyetimize ve İslami izzetimize baktığını unutuyoruz.

Soyuluyoruz, sömürülüyoruz., sindiriliyoruz, susturuluyoruz ve maalesef İstiklal Marşımızdaki: “Korkma sönmez..”e rağmen söndürülüyoruz… Ama hala Siyonist ve emperyalist güçlere sığınarak şeref ve haysiyetimizi koruyacağımızı sanıyoruz…

Ne var ki; henüz her şey bitmiş ve elden gitmiş değil. Samimi ve kararlı bir tevbeyle, ciddi ve cesaretli bir öze dönüşle, yeni bir diriliş ve direniş hamlesiyle kurtulacağımıza ve kutlu dönemlere ulaşacağımıza inanıyoruz.

“Ancak, her kim (kesin ve samimi bir) tevbe (ile inkar ve isyandan dönerse) ve (gerçekten) iman edip (Hakka ve hayra yönelirse) ve (İslam’a ve insanlığa yararlı) salih ameller işleyip davranışlarını düzeltirse; işte böylelerinin kötülüklerini, Allah iyiliklere çevirir.[1]

Ayeti sadece, “tevbe edenlerin günahlarının silineceği ve kötü amellerinin bağışlanıp ceza verilmeyeceği” şeklinde tefsir edilmiştir.

Oysa bu ayette çok daha önemli ve ilmi müjdeler, psikolojik ve sosyolojik gerçekler gizlidir. Şöyle ki:

a) Bir kişinin veya kesimin, yaptığı kötülük ve nankörlüklerin, ahlaksızlık ve zulümlerin farkına varıp pişmanlık göstermesi ve bunlardan tevbe edip vazgeçme ve iyiliğe yönelme iradesi; onu imana, yani hidayet ve istikamet yoluna iletir.

b) Böyle bir iman ise, sahiplerine mutlaka salih ameller, yani; çevresine, milletine, insaniyete ve canlı-cansız tüm aleme karşı merhametli, adaletli ve iyi niyetli hizmet ve hareketler işletir. Rabbine ibadet ve teslimiyete yöneltir.

c) İşte Allah; böylesi olgun bir inanca ve olumlu davranışlara erişen kimselerin “seyyiatını hasenata, tebdil edecektir.” Yani kötülüklerini iyiliklere çevirecektir. Bunun anlamı:

1- Her insanın fıtratında var olan ve hem iyilik hem de kötülükte kullanılmaya yatkın bulunan: izzetinefis, öfke, şehvet, haset, enaniyet ve zekâvet gibi dürtü ve yetenekler, artık şeytani arzuların değil, Rahmani ve insani duyguların hizmetine kullanılır hale gelecektir.

Örneğin “izzeti nefis” kibirlenip böbürlenmek ve başkalarını küçümseyip hakaret etmekte değil, tabii hak ve hürriyetlerini, İslami ve insani haysiyetini koruma yönünde değerlendirilecektir.

“Öfke”sini, kendisine yönelik basit yanlışlık ve saygısızlıklara karşı değil, Milli ve Manevi çıkarlarına yapılan saldırılara karşı gösterecektir.

“Zekavet”ini; hilekarlık, sahtekarlık, istismarcılık ve bedavadan köşe kapmacılık için değil, çalışıp terleyerek üretmek, hak ederek yükselmek, hayırlı ve yararlı başarılar ve buluşlar elde etmek üzere harekete geçilecektir.

“Sehavet”ini; haram ve haksız yollarla veya mirasçılıkla topladığı servetini gösteriş yapmak ve alkış toplamak gibi nefsi hevesler için değil, helalinden kazandıklarını hiçbir şöhret ve reklam amacı gözetmeksizin, mağdur ve mazlumları sevindirmek, okul, hastane, huzur evi gibi sosyal dayanışama kurumları gerçekleştirmek ve adil bir düzeni tesis etmek yolunda harcayıverecek; ama ne israfa ne de cimriliğe düşmeyecektir.

Böylece onun kötü alışkanlıkları güzel ahlaka, zararlı saplantıları yararlı davranışlara, şeytani duyguları insani duyarlılıklara dönüşecektir.

2- Ayetleri “Mefhum-u muhalifiyle” yorumlamak, yani zıt ve karşıt anlamıyla kavramaya çalışmakta bir tefsir usulü ve ilmi bir prensiptir.

“Ancak, Allah; tevbe eden, iman eden ve Salih ameller işleyen kimselerin, kötülüklerini iyiliklere çevirir”[2] ayetinin, bir anlamı ve gizli ikazı da:

“Zahiren Salih ameller işliyor bilinen ve çok hayırlı hizmetler yürütüyor zannedilen, ama yegane kuvvet ve inayet sahibi olarak Allah’ı değil, Amerika ve Avrupa’yı gören, zalim güçlerin milyonları vahşet ve sefalete sürüklemesine hizmet eden ve hainlere hikmet fetvası üreten kişi ve kesimlerin, bütün bu iyilikleri de kötülüklere çevrilecektir ve destekledikleri zalim ve kafirlerle birlikte haşredilecektir.” Ve zaten bu anlamda yüzlerce ayet gelmiştir.

d) Bu ayette haber verilen “kötülüklerin iyiliklere, günahların sevaplara çevrilmesi” çok önemli bir hikmet ve işareti de:

Tevbe edilen ve pişmanlık gösterilerek vazgeçilen günah ve kötülüklerin, manevi bir aşı gibi, insan iradesinde bir direnç ve bağışıklık sistemi geliştirmesidir.

Nasıl ki, bazı hastalıkların ölüm derecesinde zayıflatılmış mikropları insan bünyesine aşılandığında, vücut, kandaki alyuvarlar sayesinde o mikroplarla savaşmayı ve etkisiz kılmayı öğrenip bir bağışıklık ve tabii savunma mekanizması geliştiriyor… Artık o hastalığın gerçek ve güçlü mikropları vücuda girdiğinde bile, onlara rahatlıkla karşı koyup saf dışı edebiliyor. İşte aynen bunun gibi, beşeri zafiyetlerle veya ani tepkiler ve nefsani dürtülerle işlenen günah ve kötülüklerden hemen tövbe eden, samimi bir pişmanlık gösterip yanlışlık ve haksızlıklarını düzeltmeye gayret eden kimselere, bu hataları vicdani bir aşı hükmüne geçmekte, daha büyük kötülüklere ve şeytani dürtülere karşı sürekli dikkat ve direnç bilinci ve manevi bir oto kontrol sistemi gelişmektedir. Böylece “Şeytan bazılarına yaptırdığı günahlara sonunda pişmanlık gösterir.” Mealindeki hadisin hikmeti gerçekleşmektedir.

Bunun en çarpıcı örneği Hz. Musa’da görülmektedir. Bu durum Kur’an’ın Kasas suresi 15 ile 37. ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:  

“(Hz. Musa) Halkının gaflet anında (haberi olmadığı bir zamanda, Firavun’nun sarayından çıkıp) şehre girdi. Orada birbirini öldürmek üzere kavgaya tutuşan iki adama rast geldi; bunlardan birisi kendi taraftarlarından (Beni İsrail takımından), diğeri ise düşmanlarından (Firavun’un adamlarından) idi. Derken kendi kavminden olan düşmanına karşı, Hz. Musa’ya sığınıp Ondan imdat istedi. Bunun üzerine Musa o adama bir yumruk indirdi ve kazaen işini bitirip öldürüverdi. (Sonra hemen pişmanlık gösterip): “Bu Şeytanın işindendir; o gerçekten apaçık saptırıcı bir düşmandır” dedi.[3]

Çünkü işin mahiyetini, kavganın nedenini ve suçlunun kim olabileceğini sorup araştırmadan, sadece fıtri bir asabiyet ve kavmiyet gayretiyle hareket etmiş, acele karar vermiş ve Şeytanın kışkırtmasına gelmişti. Bunun üzerine:

“Dedi ki: Rabbim gerçekten kendi nefsime zulmettim. (İstemeyerek ve ölmesini kastetmeyerek hızla itelediğim kişinin ölümüne sebebiyet verdim) Artık beni bağışla.. Allah’ta Onu mağfiret etti.[4]

“Ve Hz. Musa dedi ki: Ya Rabbi, bana verdiğin nimet ve faziletler adına (söz veriyorum ki) artık suçlu günahkarlara (ve münafık şarlatanlara) asla destek olmayacağım..”[5]

“Böylece şehirde, korku ve kuşku içinde (etrafını) gözetleyerek sabah etti. O sırada bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (ve başına o belayı getiren (huysuz ve huzursuz) adam, bu sefer başkasıyla kavgaya tutuşmuş ve yine) kendisinden yardım için bağırıp duruyor idi. Hz. Musa Ona dedi ki: sen açıkça azgın ve fesatçı birisin!.”[6]

“Vaktaki, ikisinin de hasmı olan şahsı yakalamak (ve kavgayı ayırmak) isteyince, (bu sefer kendisine vuracağını sanan, dün arka çıktığı adam: “Ya Musa, dün birini öldürdüğün gibi bugün de beni mi katletmek istiyorsun? (diye yaygara koparmaya girişti)

“Sen ülkemizde sadece bir zorba olmaya çalışıyorsun ve ıslah edici (barıştırıcı ve yatıştırıcı) olmak istemiyorsun!.” (şeklinde ortalığı ayağa kaldırmaya yeltendi)[7]

“(Bunun üzerine) şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: “Ey Musa önde gelen (idareciler dünkü cinayet hadisesinin sorumlusu olarak) seni öldürmek konusunda, kendi aralarında görüşmekteler, durma, artık buradan çık git, ben sana iyi niyetle öğüt verenlerdenim.”[8]

“Böylece korku ve telaşla ve çevreyi kontrol ederek dikkatlice oradan ayrılıp gitti ve “Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar diye (dua etti).[9]

Ne var ki, ilahi adalet, kasten değil, kazaen de olsa, düşünüp taşınmadan fevri ve asabi bir kararla, birisinin ölümüne sebebiyet vermenin cezasını Hz. Musa’ya mutlaka çektirecekti. Ancak, Hz. Musa’nın zelle cinsinden yaptığı bu hatasından dolayı ciddi ve samimi bir pişmanlık duyması ve tevbekar olması, Mısır’dan kaçarken uğradığı Meyden bölgesinde yaşayan Hz. Şuayb’e (as) de 8 veya 10 yıl çobanlık hizmetine ve zahmetine mecbur edilmesi; bir yandan günahının cezası olurken, bir yandan da Onun Peygamberlik öncesi eğitim ve yetişme süreci gibiydi. Yani, ciddi ve içtenlikli pişmanlık duyulan bir hata, O’nu Şuayb’e talebe ve damat edecek, derken Turi Sina’ya götürecek ve ilahi vahye mazhar kılıp “Kelimullah” şerefine erişecekti. Ve sonunda bir yanlışlığın yol açtığı uyanış, Firavun’un iktidarını devirecekti.

Ama, saray konforunda ve rahatlık ortamında prensler gibi yetişmiş ve şehir hayatından gelmiş Hz. Musa gibi birisinin; kırsal çöllerde, ıssız ve olanaksız dağlık yerlerde, bir nevi iç güveyisi ve işçi statüsünde, on yıl gibi çok uzun bir süre çalışmaya mecbur edilmesi:

  1. Hem, toplumun her kesiminin yaşam koşullarını, sıkıntı ve sorunlarını yerinde görmesi ve yaşayarak öğrenmesi
  2. Hem, hatasının cezasını ve kefaretini ödemesi
  3. Hem de, böylesi ıssız ve sessiz bir ortamda ruhi oluşma ve fikir olgunlaşma sürecinden geçirilip, Peygamberlik görevinin maddi ve manevi zorluklarına hazır hale getirilmesi için takdir edilmişti ve gerekliydi.

Bu arada tevbe ile vazgeçilip düzeltilmeyen günahların, tedavi edilmeyen yaralar gibi kangrene ve kansere dönüşeceğini ve manevi hayatımızı mahvedeceğini de, asla unutmamak gerekirdi.        

Doç. Dr. Kemal Yeşilmen’in çok güzel tespitleriyle, yeryüzünde ve özellikle ülkemizde oldukça etkin ve tehlikeli bir “algı savaşı” sürdürülmektedir:

“Bizi yanıltarak derin irade ve yönetimi ele geçirmeye çalışan bir algı savaşı yaşıyoruz. Küresel medyadan yalan yanlış bilgi bombardımanıyla sinsice bulaşan algı virüsü, her şeyi toz pembe gösterip halkı uyutuyor, aldatıyor, algımızı ve beynimizi ele geçiriyor.

Artık sadece görmemiz istenenleri görüyor, yapmamız istenenleri yapıyoruz. Milli ve insani bir algı yönetimi olmadığı için, küresel algı yönetiminin figüranı oluyoruz. Algılama yeteneğimiz bozulduğu için tehlikeleri de göremiyoruz. Bu yüzden felaketler bitmek bilmiyor.

Biz insanlar zaten dünyayı algıladığımız şekilde yorumluyor ve yaşıyoruz.

Algımız ise, beynimize akan bilgi tufanıyla oluşuyor. Dış dünyadan akan bu bilgi birikiminin hediye ettiği sanal gözlüğün gösterdiği şekilde dünyayı görüyoruz. Yaşam tarzımız da bu algıya göre şekilleniyor. Yıllar içinde oluşan bu pembe gözlük, bilgi kirliliği yüzünden ne yazık ki gerçeği göstermiyor ve bizi sürekli yanıltıyor. Virüs girmiş bilgisayar gibi algımız bozuluyor, zihnimiz karışıyor.

Uzaktan kumanda ve cep telefonu elimizde, ekran karşısında hipnotize oluyoruz. İletişim araçları ile eğlenir, bilgi sahibi olurken; algımız ve derin irademiz elden gidiyor, farkında bile olmuyoruz. Yaşantımız bizim dışımızda yönetilir ve dış dünyanın istediği ölçüde dışa bağımlı olurken: “Sigarayı bırakamıyorum, kilo veremiyorum, Cuma’ya vakit bulamıyorum” diye sızlanıp duruyoruz Çünkü yönetim bizim elimizde değil başkaları bizi güdüyor.

Elimizde olmayan her şeyi aslında dış dünyanın egemenliğine terk etmiş bulunuyoruz. Koltuk, asansör, araba, televizyon, bilgisayar, banka hayatımızı esir alırken, iradesiz ve bağımlı insanlar oluyoruz.

Algıyı yönetenler toplumu esir alıyor.

İnsan ve toplumu yönetmenin esası: Algı düzeyinde beklenti oluşturmaya ve bu beklentiyi yönetmeye bağlıdır. Yani algıyı ele geçirenler toplumu esir alıyor. Zaten bu algı savaşının hedefi de; özgür iradeyi yok ederek toplumları uzaktan kumandayla yönetilen, kötü alışkanlıklara bağımlı yığınlara dönüştürmek” oluyor. Bunun yolu ise algı yönetiminden geçiyor. Algı yönetimi o kadar etkili bir yöntem ki; hiçbir zor kullanmadan insanları kendi beyninde ve bedeninde hapsedebiliyor. Örneğin:

“Döviz artacak!” algısı yüzünden Türk halkı son, 5 yılda yüz milyar dolar kaybetmiş bulunuyor. Bu algıyı yöneten Siyonist küresel sermaye ise bire beş yüz kazanıyor. Şimdi de 'döviz artmıyor' algısını yöneterek yine kazanacak. Bu, “Algı yönetimi” ile kötü alışkanlıklardan sağlıklı yaşama, ekonomiden milli güvenliğe her şeyi yönetebilirsiniz.

Algı nasıl yaratılıyor ve yönetiliyor?

Bu, tamamen bilinçaltı kurgulamaya dayanıyor. Örneğin çıkar (rüşvet) karşılığı oy verme hastalığı, çıkar almanın ömür boyu devam edeceği algısından kaynaklanıyor. Yöntem aynı: “Bedavadan, basit menfaatler verme” işlemleri sonucu insanlarda beklenti yarat ve bu beklentiyi istediğin şekilde yönet!” Bu algıyı yaratanlar, yolsuzluk ve çürüme virüsünü yayarken, buna mani olamayan devletin de duyarsız olduğu algısını beyinlere işlemiş oluyor. Derken, algı virüsü hızla yayılıyor ve giderek, insanlık onurunu yok ediyor. Açlık ve borçlanma yüzünden iradesi çözülen insan ve toplumlar ise, bu virüse karşı tamamen korumasız ve çaresiz hale getiriliyor.

Algı savaşı nasıl yapılıyor ve yaşam tarzını nasıl etkiliyor?

Küresel film sektörü algı savaşına en iyi örnektir. Hem eğlendiriyor, hem de bilinçaltı teknikleri kullanarak geleceğin küresel algısını mükemmel bir şekilde oluşturuyor. Kanlı ve acımasız savaşlar, kıyamet sahneleri, soygun, hırsızlık, kapkaç, tecavüz ve insanlık dışı ne varsa hepsi, sıradan olaylar gibi derin zihnimize işleniyor. Amaç, insanlık vicdanını yok ederek vahşet dolu kötü bir dünyaya alıştırmak. Bunun için zihnimiz de gelecekteki hayatın önceden yaşanmış olduğu algısı yaratılır ve zaman içinde gerçekle sanal hayat birbirine karıştırılır. Bu yüzden Irak'taki vahşeti sanki bir film gibi izliyoruz. Beyinlere kazınan algı aynı: Depremden teröre kadar kötü olan her şeyle beraber yaşamaya alışmalıyız ve bunları hoşgörüyle karşılamalıyız!..

Küresel medya da bu Firavunluğun sihirbazları oluyor!

AB'ye girince gökten para ve iş yağacak algısını nasıl yarattığını biliyoruz. Burada satılan 'AB'ye giriyoruz' algısı, aldatılanlar ise bu algıya inananlar oluyor. Algı savaşına diğer bir örnek ise 'hastalık satmak'. Son yıllarda binlerce sanal hastalık uydurulması boşuna yapılmıyor. Hastalık sattığınız zaman, ilaçtan her çeşit tedaviye, fındıktan teknolojiye kadar pek çok şeyi satmış oluyorsunuz. Bunun için sadece hastalıkla ilgili algıyı satmanız yeterli. Tıpkı taşıt sattığınız zaman; benzinden otoyola kadar her şeyi sattığınız gibi. Taşıt dışındakilerin reklamını yapmanız gerekmiyor. Taşıtın konfor ve kolaylık algısını satmanız yeterli oluyor.

Bu algı savaşı öyle bir akıl oyunu ki, piyasaya kimin sürdüğü belli olmayan üç beş kişinin, dünyanın ve ülkelerin kaderini belirlediği oligarşik ve despotik bir yaşam tarzını, demokrasi diye yutturabiliyor. Kalabalıklar demokrat köle haline getiriliyor. Bu algı savaşı o kadar aldatıcı ki, azalan milli geliri artmış gibi, çökmüş bir ekonomiyi de uçmuş gibi gösterebiliyor. Artmış gözüken milli gelirin ve uçmuş görülen ekonominin düşen dolardan ve küresel sermayenin hamile bıraktığı ekonomiden kaynaklandığını kaç kişi biliyor. Tecavüze uğrayan ekonominin gayr-i meşru çocuğu olan borç-faiz yükünün, bu ilişkiden doğduğunu kim düşünüp fark ediyor.

Algı savaşını kazanmadan kurtuluş mümkün görünmüyor

Her yaşam tarzının dayandığı temel algılar silsilesi vardır. Bu algılar değişmeden bunun yansıması olan anlayış ve yaşam tarzı de değişmiyor. Örneğin. “ekonomi uçuyor ve ülke kalkınıyor!” algısı varken, ülkenin aslında iflas ettiğini, gerçek olsa bile kimseye anlatamazsınız. Önce buna ait yanlış algıyı değiştirmeniz gerekiyor. Özgür ve bağımsız olmanın yolu da, ‘elimde değil, tek başına yaşayamam’ algısı yerine, 'özgür ve bağımsız bir iradeyim' algısını oluşturmaktan geçiyor.

Öncelikle, irademizi esir alan algıyı değiştirmemiz kaçınılmaz oluyor.

Üretmediği halde tüketmekten hoşlanan, borç alarak lüks veya çalıp çarparak israf içinde yaşamaya alışan ve bunu konfor olarak algılayan insan ve toplumları bu bağımlı ve bayağı hayattan kurtarmak kolay değildir. Çünkü bu toz pembe yaşantı, sigara veya eroin bağımlılığı gibi ona şeytani bir mutluluk vermektedir.

Bu yüzden bağımlı hayattan özgürlüğe, helal ve haysiyetli bir istikamete geçmekte sıkıntı çekmektedir. Örneğin; Venezüella'da pembe dizi bağımlılığı giderilmeden yapılan bağımsızlık ve özgürlük aşısı reaksiyona yol açmış, bu yüzden televole mafyası halkı kolayca isyana teşvik edebilmiştir. Çünkü birbirine zıt iki ayrı algıyı aynı anda yaşamak imkansız gibidir.

Yeni algıya sahip olmak eski algıdan kurtulmayı gerektiriyor!

Yani hem özgürlük hem esaret olamaz, birine ait algının silinmesi gerekir. Bu silme işlemi ise sancılıdır ve zaman istemektedir. Peki bütün bunları kim yapacak? yönetecek? Algı virüslerini kim temizleyecektir? İşte bu noktada, milli devlet, milli hükümet, milli siyaset, milli medya, milli eğitim ve milli kalkınma projeleri hatıra gelmekte ve hayati önem arz etmektedir.

Algı yönetimi; toplum mühendisliğinin temelidir. Sağlıktan ekonomiye, kültürden milli güvenliğe her türlü küresel tehlikeyi algılayan, küresel medyanın algı yönetimini izleyen ve ulusal refleksleri yöneten 'Ulusal Algı Yönetimi' acilen kurulmalı ve devreye girmelidir.”[10]

Evet, biz de Hz. Musa gibi, hatalarımızı anlayıp nefsi dürtülerimizden kurtulmaya çalışarak ve gafletimizin kefaretini ödemeyi göze alarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, özgün ve özgür irademizle, önce kendimizi, sonra milletimizin kem talihini, ardından, Hz. Musa’nın Firavun’un zulüm saltanatını yıktığı gibi, bu Siyonist dünya düzenini değiştirebiliriz… Ama hastalıktan kurtulmanın ilk şartı hastalığını bilmek, tedaviyi kabul etmek ve bazı sıkıntılara göğüs germektir. Bu sosyal ve siyasal bataklıktan da, önce sorunları ve gerçek sorumluları bilerek, milli değerlere ve dinamiklerimize güvenerek yola çıkıp başarıya ulaşabiliriz..

Yoksa bu gidişle, öyle zannedildiği gibi kurtulmuyoruz, tam aksine kökümüzden kurtuluyoruz.!

Kurtulmuyoruz, küresel sermayeye, demokrat yaftalı köleler yapılıyoruz!

Kurtulmuyoruz, her yönden çürütülüp kokuşuyoruz!..

Kurtulmuyoruz, çünkü özümüzü kemiren kurdumuzu, kendi içimizde üretip beslediğimizi bile fark etmiyoruz!.

 


[1] Furkan: 70

[2] Furkan: 70

[3] 15. ayet

[4] 16. ayet

[5] 17. ayet

[6] 18. ayet

[7] 19. ayet

[8] 20. ayet

[9] 21. ayet

[10] Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir? Hayy kitap 9. Baskı, 2007

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 5919

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR