Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

TÜRKİYE BÜYÜYOR MU BÖLÜNÜYOR MU?
PDF Yazdır
Kitap Kabı TÜRKİYE BÜYÜYOR MU BÖLÜNÜYOR MU?
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 457
ISBN: 6055224226
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2013
Tıklanma: 1164
Kullanıcı Oyları:  / 2
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Peşinen vurgulamalıyım ki millet devlet için değil , devlet millet için lazımdır.

Yani millet asıldır, devlet hizmetkardır, millet amaç, devlet araçtır.

Bizim için kutsal devlet yerine sosyal devlet esastır.

Bizim tercihimiz gardiyan devlet değil garson devlet anlayışıdır.

Ancak, milletin ve onu oluşturan fertlerin huzur ve refahını sağlamak, her türlü hürriyet ve haklarını korumak içinde, adil ve güvenilir bir devlet düzenine ve disiplinine ihtiyaç vardır.

 


 

YENİ BASKIYA ÖNSÖZ

“KÜRT KORİDORU”NUN ALTINA “Şİİ KUŞAĞI”!

VE

UCUZ KAHRAMANLARIN AHMAKLIĞI

Kendi kurdukları, kullandıkları ve şimdi devre dışı bırakmaya hazırladıkları DAEŞ’i geri çektirip, RAKKA’yı PYD’ye peşkeş çekenler hangi güçlerse, şimdi Kerkük’ten Peşmergeleri ve 100 bin Kürt’ü geri çektirip bu bölgeleri Merkezi Irak askerlerine ve Şii Haşdi Şabi milislerine peşkeş çekenler de aynı merkezlerdi. ABD’nin, Kerkük’ün Barzani’den geri alınması sürecinde tarafsız kalacağını açıklaması bu yüzdendi. Halbuki, Kerkük’ün Şiilerin eline geçmesine sevinip, Rakka’nın PYD’ye verilmesine üzülmek AKP’nin cehalet ve gafletiydi. Çünkü Türkiye’nin güneyinde bir Kürt Koridoru açmak yanında bir de Şii Kuşağı oluşturmak, ABD’nin ve Siyonist Lobilerin 100 yıllık hedefiydi. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde, önemli bölgelere hakim ve kuvvetli bir Kürdistan yerine, hem bir Kürt Koridoru; hem de hemen altında ise bir Şii kuşağı ABD ve İsrail’in daha çok işine gelmekteydi.

Barzani’ye; Erbil ve Zaho (Cizre’nin karşısı) civarı verilecek; Suriye’deki Kamışlı (Nusaybin karşısı), Rasulayn (Ceylanpınar karşısı), Telebyad (Akçakale karşısı), Rakka (Akçakale karşısı 100 km. Fırat kıyısı), Azaz (Kilis karşısı) ve Afrin üzerinden Lazkiye’ye ulaşmayı hedefleyen ve PYD’nin kontrolündeki ve Türkiye sınırı boyunca yaklaşık 100-150 km. derinlikteki bölge ile birleştirilerek bir Kürt Koridoru meydana getirilecekti. Şimdi bu koridorun hemen altında ise, İran Kürdistanındaki Sanandaj kentinden başlayarak, Kuzey Irak’taki Süleymaniye, Kerkük, Musul, Talafar ve Sincar’ı kapsayan, Suriye’deki Deyrezzor ve Humus hattından Hizbullah’ın bulunduğu Lübnan’a uzanan bir Şii Kuşağı fiilen gerçekleştirilmişti.

Suriye ve Irak’ta ABD ile Rusya ortak çalışmaktaydı!

Bazılarının, Kerkük’te yaşananları, Barzani açısından bir hezimet olarak algılaması yanılgıydı. Irak Ordusu’nun Haşdi Şabi ile birlikte Kerkük üzerine gelmesi durumunda Barzani Yönetiminin ABD’den onlara direnmemesi ve Kerkük’ü terk etmesi konusunda talimat aldıklarını Erbil kaynakları doğrulamıştı. O talimat Irak Başbakanı İbadi’ye de ulaşmıştı. Ancak burada mesele ABD’nin içindeki karışıklıktı. Pentagon ayrı telden, Beyaz Saray ayrı telden çalsa da Ortadoğu politikası konusunda Yahudi Lobilerinin planları uygulanmaktaydı. Bu boşluktan İran faydalanmış ve Irak Ordusu ile Haşdi Şabi’yi Kerkük’e sokmuşlardı. Tabii bu kadar kolay başarıya Talabani’nin KYB’si sayesinde kavuşmuşlardı. Kerkük’ün kontrolünü sağlayan KYB’ye bağlı peşmerge, Haşdi Şabi ve İran’la anlaşmasa iş bu kadar kolay olmazdı. Ve tabi hepsi de Yahudi Lobilerinin planının bir parçasıydı. Hatta Talabani’nin Kerkük ve Süleymaniye’deki tabanı, partilerine çok kızıyor ve bunu Kürtlere ihanet olarak görüyorlarmış.

Hatırlayınız, aynı günlerde Putin ile Netanyahu bir telefon konuşması yapmıştı. O konuşmada Kuzey Irak referandumunun da ele alındığı medyaya sızmıştı. Erbil ve Kerkük’teki bazı kaynaklara göre Netanyahu’nun ısrarı üzerine Putin, Kerkük’teki birliklerin yavaşlamaları ve kent merkezine çok fazla sokulmamaları ricasında bulunmuşlardı. Bu sırada Kürdistan bölgesiyle yeni anlaşmalar yapan Rus devlet şirketi Rosneft’in ise yine IKBY ile yeni petrol anlaşması imzaladığı ortaya çıkmıştı.[1]

Bütün bu gelişmelere bakarak, “Rusya, Suriye’den sonra Irak’ta da ABD’nin boşluğunu doldurmaya soyunuyor.” diyenler yanılmaktaydı. Çünkü Amerika gibi Rusya da Haçlı Emperyalizmin birer parçasıydı ve her ikisi de İslam’a karşı gizli ortaktı!

Rusya’nın Kürtlerle ilişkisi, Çarlık Rusya’sı döneminden beri devam eden uzun bir tarihi geçmişe dayanmaktadır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği (SSCB) döneminde bu ilişki, daha da artmıştır. Hatta SSCB’nin yardım ve desteğiyle Kürtler 20. yy’da bir devlete kavuşmuşlardır. Adı Mahabad Kürt Cumhuriyeti olan bu devlet, 22 Ocak 1946’da İran’ın Mahabad bölgesinde kurulmuş, ancak SSCB’nin bölgesel çıkarlarının baskın gelmesi nedeniyle ömrü çok uzun olmamıştır. Nitekim SSCB ile İran arasında 9 Mayıs 1946’da sağlanan anlaşma gereğince SSCB’nin İran’dan çekilmesi, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin de sonunu hazırlamıştır. Bu anlaşmadan sonra İran bütün gücüyle yeni kurulan bu Kürt Cumhuriyeti’ne saldırarak 17 Aralık 1946’da işgal etmiş ve henüz bir yaşında bile olmayan devletin yöneticilerini 31 Mart 1947’de asmıştır.

Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin İran tarafından işgal edilmesiyle kaçmak zorunda kalan Molla Mustafa Barzani (Mesut Barzani’nin babası), 18 Haziran 1947’de Sovyetlere sığınmıştır. 12 yıl Sovyetlerde kalmak zorunda kalan Molla Mustafa Barzani, burada çok kötü ve sıkıntılı bir dönem yaşamıştır. Ancak bu zorluğa ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılmasındaki rolüne rağmen kendilerine sığınma hakkı veren Sovyetler Birliği’nin bu tavrı, Barzani ve bazı Kürtler tarafından bir lütuf olarak değerlendirilmiş ve hiç unutulmamıştır. Ancak her nedense Sovyetlerin, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılışındaki ihaneti hiç hatırlanmaz ve gündeme getirilmez olmuştur. İşin ilginç yanı Solcu Kürt örgütleri, Sovyetlerin Kürtlere yaptığı bu ihaneti bugün de hatırlamadıkları gibi, hiçbir şey olmamış gibi davranmışlardır. Bu Kürt örgütlerinin başında ise, PKK bulunmaktadır. Her solcu örgüt gibi, PKK da kendisini Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak görmekte ve bu nedenle Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği her ülke işgalini, o ülke halkını özgürleştirici bir girişim olarak alkışlamaktadır. Nitekim Afganistan işgalini ve yüz binlerce sivil katliamını sadece alkışlamamış, aynı zamanda ‘meşru ve sosyalist dayanışmanın gereği’ olarak savunmuşlardır. Sovyetler Birliği ise, kendi emperyal menfaatleri doğrultusunda Türkiye’deki başta PKK olmak üzere solcu/Marksist Türk ve Kürt örgütlerine sürekli destek çıkmıştır. Nitekim PKK’nın Suriye’ye yerleşmesi ve Lübnan’da Beka Vadisinde ‘gerilla kampı’ kurması, bu desteğe bağlıdır.

Sovyetler Birliği’nin, PKK’ya ve Öcalan’a olan desteği daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Bu destek çerçevesinde 1986’da, resmi davetli olarak Bulgaristan’a iki aylık, 1987’de de Doğu Berlin ve Macaristan’a ziyaret KGB’nin gözetim ve himayesinde gerçekleşmiştir. Bu ziyaretlerde gerek Bulgar istihbaratı ve gerekse diğer iki ülke istihbarat örgütlerinin Öcalan’a gösterdikleri ilgi ve ihtimam, Öcalan’ın muhaliflerini susturmuş ve Öcalan’ı PKK’da tartışmasız tek lider konumuna getirmiştir. Böylece Sovyetler Birliği/Rusya Federasyonu PKK’ya sağladığı bu destek karşılığında, PKK’yı, kendi bölgesel menfaatleri için bir silahlı maşa olarak kullanma imkânına erişmiştir. PKK ise, bu desteğin ilk diyetini 1993’te “zımni” ateşkesi bozup 33 silahsız eri öldürerek ödemiştir. Çatışmaların yeniden başlamasının ardında, yeni Rusya’nın; Azerbaycan, Orta-Asya ve Kafkasya’da fazla mesafe alan Türkiye’ye güçlü bir mesaj verme isteği sezilmektedir. Bu, aynı zamanda Rus enerji politikalarını tehdit eden, Azerbaycan’la boru hattı döşemeye kalkan Türkiye’ye gözdağı idi. Plan işe yaradı ve sonraki on yıl boyunca PKK ile çatışmalar nedeniyle Bakü-Ceyhan boru hattı inşa edilemedi. Fakat Rusya ve İran kendi boru hatlarını Türkiye’de sorunsuzca döşemişlerdi. Bakü-Ceyhan boru hattı ise ancak on yıl sonra ve “muhayyel Kürdistan’ın” sınırlarının dışında inşa edilebildi.

Ekim 1998’de Suriye’den çıkarılan Öcalan, Rusya’da da kısa bir süre kaldı. Rusya bu sefer Öcalan’a pek iyi davranmadı. Elbette bu tutum “eski dostlar” arasında biraz soğukluk yarattı. Fakat her iki taraf da bu ilişkinin duygusal değil çıkara dayalı olduğunun farkındaydı. Rusya, 2008 Gürcistan savaşı öncesi PKK’dan ufak bir ricada daha bulunmuş; savaştan bir ay önce Bakü-Ceyhan boru hattı Erzincan yakınlarında havaya uçmuştu. Her ne kadar kaymakam bey, bunun “teknik bir arıza” olduğunu söylese de, Rusya, PKK üzerinden işe yarar bir mesaj vermiş, işgal boyunca da Gürcistan’dan geçen boru hattını imha etmek zorunda kalmamıştı.

Nitekim Çanakkale Üniversitesi eski Rektörü Sedat Laçiner şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Kurulduğu tarihten bu yana PKK ile Rusya arasında sıkı bir ilişki vardır. Gerek Suriye’deki üslerinin olduğu dönemde gerek daha sonrasında silah aktarımına kadar çeşitli işbirlikleri olmuştur. Özellikle Çeçenistan’da silahlı hareketler çoğalınca Türkiye’de de PKK’ya Rusya sempatisi artmıştır. Şu anda ise Rusya, İran ve Esad Suriye’si, Türkiye’yi bölgede durdurabilmek için PKK’yı en önemli araçlardan biri olarak görmektedir.” Aynı nedenle Rusya, Suriyeli Kürtlerin en etkin partisi olan Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile de yakın iş birliği yapmaktaydı.

Şimdi lütfen düşünün ve söyleyin: Güya Astana’da vardıkları mutabakat gereği, TSK’ya İDLİB içinde jandarmalık yaptırılırken Kerkük ve Musul’un İran güdümlü Haşdi Şabilerce Fethedilmesine(!) sevinen AKP iktidarıyla ülkemiz ve bölgemiz nasıl huzura kavuşacaktı?

Şu hale bakın, Cumhurbaşkanından Başbakanına, Bakanların bürokratlarına, yalaka yazarlarından muhalefet yandaşlarına, hepsi birden Kerkük fatihi gibi havalara kapılmışlardı. Sanki Kerkük’ü Ayetullah’ın Haşdi Şabi milisleri değil de AKP’nin gençlik kolları almıştı... Sanki Kerkük’e giren Erdoğan’ın militanlarıydı... Sanki o muzaffer komutan, İran’ın özel harp kurmayı Kasım Süleymani değil de bizim kahramanlarımızdı... Ey, “Kerkük düştü” diye zil takıp oynayan zavallılar; düştüyse İran’ın eline düştü, senin payına ne düştü ki böyle sevinç çığlıkları atmaktasınız? “Bir gece ansızın baskına gidenler” Perinçek ulusalcıları değil, Haşdi Şabi yayılmacılarıydı. Senin göğsün niye kabardı ki? ‘Kerkük Türk yurdudur, Türk yurdu kalacak’ diye böbürlenen Bahtiyar! sana ne oluyor peki!.. Türkmeneli İran ili oluyor, sevincin boşunadır! Sitesinde başlık diye nara atan, “Bağdat’tan Barzani’yi çıldırtan hamle, Erbil deliye döndü, bağımsızlığa giderken elindekinden de oldu, lafımızı dinlemeyenin sonu işte budur” diye kasıla kasıla esip savuran artist editör, bu sözüm de sana!.. Barzani Kerkük’ü kaybetti de sen ne kazandın? Geçtiyse İran kuklası Bağdat’ın eline geçti petrol kuyuları, senin eline ne geçti ki böyle kof havalar atmaktasın? diye soranlar haksız mıydı?

“Irak merkezî yönetimi ile Irak Kürdistan Bölge Yönetimi (IKBY) yahut İbadi ile Barzani arasında bir tercih yapmaya mecbur muyuz? diye soruluyor. Ben şahsen böyle bir mecburiyet hissediyorum ve IKBY’yi / Barzani’yi tercih ediyorum. Bunu yaparken, IKBY’nin mükemmel bir yönetim olduğunu ve Türkmenlere iyi davrandığını söylüyor değilim. (Herhalde Irak merkezî yönetiminin Türkmenlere mükemmel davrandığı da ileri sürülemez.) Şunu söylüyorum ama: Türkmenlerin selametini IKBY veya duruma göre bağımsız Kürdistan bünyesinde temin etmek, herhalde Irak merkezî yönetimi altında temin etmekten daha kolay olur. (Hem resmî IKBY topraklarında hem de Kerkük’te IKBY ve hatta bağımsız Kürdistan taraftarı Türkmen gruplarının da bulunduğunu belirtmekte fayda var.) Daha evvel yazmıştım, tekrar edeyim: Kerkük’ün kendine mahsus bir statüsünün olması gerektiği söyleniyor. Doğrudur. Peki bu özel statü niye IKBY yahut duruma göre bağımsız Kürdistan dahilinde olmasın? Burada daha hatırı sayılır bir nüfus oranı teşkil etmez mi Türkmenler? Daha güçlü bir varlık sergilemezler mi? Yardıma ihtiyaçları olduğunda Türkiye’nin onlara yardım etmesi daha kolay olmaz mı? Hükümetimiz, IKBY yönetimi ve Kerküklü Türkmenleri böyle bir formül üzerinde uzlaştırsa ne güzel olur. Senelerdir bu fikri savunuyor olmama rağmen beni Iraklı Türkmenlerin vaziyetini önemsememekle suçlayanlara teessüf ederim.” diyen dolaylı yandaş KARAR Gazetesi yazarı Hakan Albayrak bile artık bu soruları sormak zorunda kalmıştı. Evet Cumhurbaşkanının 15 yıl sonra ve sadece istismar amacıyla hatırladığı Erbakan’ın D-8 oluşumundaki hedefler ve prensipler doğrultusunda; İran’la, hatta Çin ve Rusya’yla işbirliği yapmak elbette lazımdı ve yararlıydı. Ama İsrail’in ve Siyonist Lobilerin kullanıp kışkırttığı ve “Şiilik saplantılı” odakların oyuncağı olmak sadece ahmaklıktı.

Hakan Albayrak gibi, İsrail de; Irak Ordusu'nun Kerkük operasyonundan sonra yeni hazırlıklara girmesi üzerine Barzani'ye destek açıklaması yapmıştı!?

İsrail İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, Irak Ordusu'nun düzenlediği operasyonlara karşı çıkmıştı. Irak'ın kuzeyinde Barzani yönetiminin düzenlediği sözde referanduma açık bir şekilde destek olan İsrail, köşeye sıkışan Barzani'nin arkasında durmaktaydı. Bölgeye ajanlarını göndererek PKK ve peşmergeyi koordine ettiren İsrail'in İstihbarat Bakanı Katz, "Kuzey Irak'ta Kürtlere ve onların bölgelerine zarar verilmesine izin vermeyeceğiz" diyerek Barzani’ye ve PKK’ye sahip çıkmıştı. Bu duruma göre, Hakan Albayrak’lar da İsrail’le aynı safta ve aynı kafadaydı.

TV ekranlarından hatırlayacaksınız; Haşdi Şabi milislerinin ve Irak askerlerinin Kerkük’e girişini bütün dünya canlı olarak izlemişti. Peşmergeler çatışmaya girmeden şehri bırakarak geri çekilmiş; Kerkük’teki Kürt nüfus, kafileler halinde kaçarak Süleymaniye ve Erbil’e gitmişti. Peki Mesud Barzani, bütün bu olacakları sezmemiş ve görememiş miydi? Oysaki, Irak’ın 2014 sınırlarına tekrar dönmek için bahane aradığını en iyi IKYB yönetimi bilmekteydi; peki neden Barzani, Bağdat’ın eline bu kozu vermişti? Uluslararası desteğini ve Erbil’deki iktidarını bile kaybetme pahasına Barzani, bu “bağımsızlık” işine neden girmişti?

Haydi, Barzani’nin gaza geldiği için bu işe giriştiğini düşünebiliriz, fakat bağımsızlık ilanına kalkışan Barzani’lerin gerisin geri kaçışının altında ne yatıyordu? Gaza gelip çocukluk hayallerini gerçekleştirmek istiyorsa, hiç olmazsa biraz direnmesi gerekmiyor muydu? Silah bile patlatmadan hak iddia ettiği şehirleri nasıl olur da bırakıp kaçıyordu, bunda bir tuhaflık yok muydu? Irak petrollerinin yüzde 40’ını kontrol eden Barzani, ABD ve Türkiye desteğinden yoksun olarak, sonunda elindekini de kaybedeceğini bile bile bu işe nasıl soyunmuştu? sorularına yanıt arayan yandaşlar: “Bu sorunun cevabı Barzani’nin bir lider değil, kukla olduğu gerçeğinde yatıyor.” diyordu. “Barzani ailesini palazlandıran, bugünlere taşıyan güç, kendisinden referandum kararı almasını istiyor ve Barzani de bu karara uyuyordu. Gerçekten iddia ettiği gibi Kürtlerin lideri olsaydı, kendi halkını böyle bir maceraya atmazdı” yorumları yapılıyordu. Aslında Barzani’nin, bağımsızlık macerasına soyunarak Ortadoğu haritasını yeniden şekillendirmek isteyen güçlerin istediğini yaptığından şüphe yoktu. Öyle ise neler hedefleniyordu? Barzani’nin referandum adımıyla tetiklediği sürecin neleri getireceğine bakmak gerekiyordu. Bundan sonra “Kürt davası”nın çerçevesinin genişlemesi, bu davanın parçalı niteliğinin bütünlüklü bir hale dönüşmesi bekleniyordu. Ayrı parçalara özgü “Kürt davası”, bugünden sonra tek ve Büyük Kürdistan’ın davasına dönüşeceğe benziyordu.

“Kürt davası”nın asıl sahibi olan Küresel Siyonist çete; Mesud Barzani’ye aldırdıkları bağımsızlık kararıyla, dört ayrı parçada başlattıkları Kürtçü hareketleri, bugünden sonra Ortadoğu’da tek bir devlet ideali (Büyük Kürdistan) etrafında birleştirmeyi planlıyordu” itirafının yandaş bir yazardan gelmesi dikkat çekiyordu.

Eski MİT Müsteşarı ve Irak Büyükelçimiz Sönmez Köksal verdiği bir mülakatta mevcut politikamızı sürdürmenin kötü sonuçlarını hatırlatmıştı: “Barzani’nin zayıflamasıyla PKK ve İran daha da güç kazanacaktır. Türkiye-ABD ilişkilerini bekleyen en önemli sorun ise PYD/YPG olacaktır. Bu nedenle, bölge Kürtlerine yönelik politikamızı değiştirmemiz lazımdır. Önümüzde iki yol vardır: Ya çok kanlı bir hesaplaşma yaşanacak ya da aklın galip geleceği barışçı çözüm bulunacaktır. Kanlı hesaplaşma, Türkiye’nin geleceğini karartır. Barışçı çözüm ise, Türkiye adına bir kabullenme anlamını taşımayacaktır. Sınırlarımız dışındaki oluşumlarla -barışçı olmaları koşuluyla- tarihsel beraberliğimiz kutsaldır. Güney’in petrolü ve Türkiye’nin iş dehasının birleşmesiyle oluşacak ‘cazibe merkezi’nin, sınırın her iki yakasında yaşayanlara refah getireceği bir senaryoyu tatbikata koymalıdır. Sınırlarımızın hemen ötesiyle düşmanlaşıp yabancı güçlerin etkisine bırakmamak, gücümüzü boşuna harcatmamak en önemli hedefimiz olmalıdır. Bunun için gerekli stratejileri geliştirmek ise, 2017 Türkiye’sinin elindedir ve bu yeteneği vardır.” Oysa bu senaryonun açılımı, ABD ve İsrail’in bölge taşeronluğunu yapmaktır.

ABD, kendisinden beklendiği gibi Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması ve tartışmalı bölgelerin suhuletle çözüme ulaştırılması çağrısı yaparak Irak ordusuna yeşil ışık yakmıştı. Referandum boyunca bayrakları havada uçuşan İsrail yine Barzani’ye sahip çıkmıştı. Irak, sinsi bir manevrayla, PKK'lıların Kerkük'e Barzani tarafından alınmasını savaş sebebi saydığını ilan ederek operasyon başlatmıştı. AKP iktidarı ve yandaşları da bunu alkışlamıştı. Peki aynı Irak'ın, Sincar'daki YBŞ adı altında örgütlenen PKK'lılara maaş ve lojistik destek verdiğini unutalım mı? Ayrıca Kerkük'teki PKK varlığı, Irak için savaş sebebiyse, bizim için Haşdi Şabi hangi konumdaydı? Oysa komşularımız ve stratejik ortaklarımız içinde PKK ile dirsek teması olmayan kalmamıştı ve adımlarımızı buna uygun olarak atmalıydık.

Ahmet Davutoğlu’nun “Bin David” damarı ve Siyonizm’in “Şii Kuşağı” planına mikrofonluk yapması!

Eski Başbakan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Kuzey Irak’ta yaşanan gelişmelere ilişkin yorumlar yapmıştı. Davutoğlu açıklamasında: “Kerkük’ün statüsü etrafında süren tartışmalar ve yapılan askeri yığınaklar sadece bu aziz şehirde yaşayan kardeşlerimizi değil bütün Irak’ı ve bölgeyi kaosa sürükleyecek bir potansiyel taşımaktadır” ifadelerini kullanmıştı. Kerkük’teki gelişmeler bu şehrin, kardeş Irak’ın ve bir bütün olarak bölgenin geleceği ile ilgili iki zıt senaryonun çatışmasına yol açacağını söyleyen Davutoğlu, şu görüşlerini aktarmıştı:

“Ya Kerkük’te bütün kesimlerin hak ve hukukunu gözeten ve sahip olunan zenginliği hakça paylaşan bir çözüm bulunacak ve bu çözüm Ortadoğu’da kalıcı bir barışa da güzel bir örnek olacak ya da bu şehirde başlayacak etnik ve mezhebi yangın hızla Irak’ın diğer şehirlerine ve bütün bölgeye yayılacaktır. Hiçbir taraf bu kadim ve zengin şehirde başlatılacak bir yangının Kerkük’le sınırlı kalacağı ve bir tarafın mutlak surette kazanacağı bir senaryonun gerçekleşebileceği vehmine kapılmamalıdır. Kerkük’te çıkacak bir çatışma Arap-Kürt, Kürt-Türkmen, Sünni-Şii çatışmalarını körükleyecek ve bir tsunami etkisiyle yayılmasına yol açacaktır. Bu çerçevede; aşağıdaki hususları ve atılmasını gerekli gördüğüm adımları paylaşmayı tarihi bir görev addediyorum:

1. Irak savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri olarak benimsediğimiz “Irak küçük bir Ortadoğu, Kerkük küçük bir Iraktır” ilkesi mucibince Kerkük’te bütün etnik ve mezhebi tarafların katılımı ile bir sonuç bulunması gerektiği ilkesi benimsenmeli ve tek taraflı eylemlerden ve emrivakilerden kaçınılmalıdır.

2. Bu çerçevede Kerkük’ün statüsü de dahil olmak üzere 25 Eylül referandumunun ortaya çıkardığı bütün sonuçlar müzakerelere fırsat tanımak üzere dondurulmalıdır.

3. Askeri yöntemlerle Kerkük’ün tek taraflı olarak IKBY’ye bağlanması ya da kendine has özellikleri yok sayılarak sıradan bir vilayet olarak merkezi hükümete bağlanması yönündeki talepler askıya alınmalıdır.

4. Bugünkü siyasi gerçeklikler Kerkük’te kalıcı bir çözüm için bu şehre has özel bir düzenlemenin yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bu özel düzenleme Kerkük’ün Irak’ın toprak bütünlüğü içinde ayrı bir statüye kavuşması ile sağlanmalıdır. Yerel ve yeni bir platform oluşturulmalıdır.

5. BM denetiminde yürütülecek bu müzakerelere Irak Merkezi Hükümeti ve IKBY asli olarak, katkıda bulunmalı, komşu ülkeler ise gözlemci olarak katılmalıdır.

İşte bu teklif ve tavsiyeler, aslında ABD’nin doğrudan İsrail’in ise dolaylı yoldan istedikleri, İran’dan Lübnan’a uzanan Şii Kuşağına hazırlık ve razı olmaklık anlamı taşımaz mıydı?

AKP’nin Bölgemizle ilgili, ciddi ve gerçekçi bir planı bulunmamaktaydı!

Hatırlanacağı üzere, Kuzey Irak’ta oluşturulan uçuşa yasak bölge sırasında Talabani, büyük sıklıkla Kerkük’ün kendilerinin Kudüs’ü olduğunu ve ‘36’ıncı paralele dâhil edilmesi gerektiğini savunmuşlardı. Barzani ise, Türkiye, İran ve Irak hükümetlerinin yaklaşımlarını hesaba katarak önceleri Kerkük’ü referanduma dâhil etmeme taraftarıydı. Daha sonra, Süleymaniye’deki olası gelişmelerin önünü alabilmek ve referandum sonrası karşısındaki güç bloğunu akamete uğratabilmek amacıyla Kerkük’ü de referanduma dahil etmesi yeni gelişmelere yol açmıştı. Kerkük’te yaşanan krizin Türkiye, Irak ve İran’ı sorunun çözümü konusunda yakınlaştırması Siyonist planın bir parçasıydı. ABD’nin İran İslam Devrim Muhafızları’nı terör örgütü olarak deklare etmesine rağmen, İslam Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin ve Haşdi Şabi’nin Kerkük bölgesindeki faaliyetlerine sessiz ve tepkisiz kalması bizi haklı çıkarmaktaydı. ABD’nin, Kerkük’te İran ağırlığını istemiyor gözükmesi ve İran’ın, buradan Suriye üzerinden Akdeniz’e ve oradan da Lübnan’daki Hizbullah ile irtibat kuşağı oluşturmasına karşı zannedilmesi de bir yanılgıydı.

ABD'nin PKK'ya teslim ettiği Rakka'da Öcalan posteri asılmıştı!

Terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı YPG, Rakka'da gövde gösterisi yapmış, terör örgütü IŞİD'in elinden terör örgütü SDG'nin eline geçen şehre Öcalan posterleri asılmıştı. İstanbul'da düzenlenen D-8 Zirvesine konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rakka'da açılan Abdullah Öcalan posteri üzerinden ABD'ye kurusıkı çıkışlar yapmış: "Bunu Amerika nasıl izah edecek. İnanmıyoruz, yanımızda değilsiniz. Dürüst değiller. Ondan sonra kalkıp zaman zaman bazı talepte bulunmasınlar. Bilsinler ki; her şeyin bir karşılığı vardır." diye sızlanmıştı.

“Kendi milli paralarımıza geçmemiz lazım. Bir takas odası kurmayı da planladık.  Ülkelerimizin merkez bankası başkanlarını bu amaçla bir araya toplayacağız. Biz burada D-8'i genişletmekten de korkmayacağız, D-20'ye kadar çıkaracağız. Bir de oy birliği ile karar anlayışını kaldıralım. Bir ya nitelikli çoğunluk anlayışını getirebiliriz ya da oy çokluğu anlayışını getirebiliriz. Uluslararası örgütlerde dönem başkanlığı görevi önemli. Özel sorumluluklar getiriyor. Türkiye olarak bu görevi ikinci kez devralmamızla birlikte dönem başkanlığı çarkı ikinci devresine giriyor. D-8'in artık daha fazla görünürlük kazanması gerekiyor. Geleceğimizi birkaç aktörün insafına bırakamayız. Bizler dünyanın irili ufaklı tüm ülkelerinin eşit şekilde söz sahibi olduğu bir düzenin savunucularıyız. Biz dünyada adalet arıyoruz. "Ben güçlüyüm, haklıyım" diyenlerin olduğu bir dünyayı asla istemiyoruz.” diyen Sn. Erdoğan’a “İyi de 15 yıldır neredesiniz ve D-8’e işlevlik kazandırmak üzere hangi projeleri geliştirdiniz?” diye sormak lazımdı.

ABD destekli, PKK/YPG ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Rakka’dan sonra gözünü İdlib'e çevirmiş durumdaydı: Bölgedeki gazeteciler örgütün, İdlib'e saldırı yapacağını ve yakında bir 'İdlib Askeri Konseyi' oluşturacağını konuşup yazmaktaydı.

ABD destekli, terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG'nin hakim olduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Rakka sonrası gözünü İdlib hattına çevirmiş bulunmaktaydı. Bölgedeki gazetecilerin örgüt kaynaklarından aldığı bilgiye göre, SDG, İdlib'e saldırı hazırlığına başladığını ve yakında bir 'İdlib Askeri Konseyi' oluşturacağını duyurmuşlardı.

Terör örgütü PYD'nin eski elebaşısı Salih Müslim, Rus medyasına verdiği demeçte, Türkiye'nin İdlib'te başının çok ağrıyacağını söyleyecek kadar küstahlaşmıştı. Salih Müslim, Türkiye'nin İdlib'e girmesiyle ilgili tehditvari açıklamalar da yapmıştı. Sputnik'e konuşan Müslim’in; Rusya, Türkiye ve İran’ın Astana’daki uzlaşasıyla ortaya çıkan Türk askerinin İdlib’e müdahalesine karşı çıkarak, İdlib yüzünden Türkiye’nin başının çok ağrıyacağına ilişkin sözleri bir süredir terör örgütü PYD'nin İdlib'e saldırı düzenleyeceği yönündeki iddiaları hatırlatmıştı.

Bizim gafil yöneticilerimiz halâ görmese de: Suriye krizinde artık müttefik gibi davranan ABD ve Rusya'dan cesaret alan terör örgütü PKK uzantısı PYD-YPG, halihazırda 60 bin kişilik düzenli ordunun 2017 yılı sonunda 100 bin kişiye ulaşacağını açıklamıştı. Ortadoğu Uzmanı Joshua Landis ise ABD’nin Rakka operasyonundan sonra Suriye’de PYD-YPG'ye bağımsız bir devlet kurduracağını vurgulamıştı.

Hedef PKK’yı 100 bin kişilik düzenli orduya kavuşturmaktı!

Şu ana kadar sahada 60 bin civarında militanı olduğu ifade edilen PYD-YPG'nin bu sayıyı önümüzdeki süreçte 100 bine çıkarmayı planladığı konuşulmaktaydı. Terör örgütü YPG sözcüsü Redur Xelil'in Reuters'a "YPG'yi iyi organize olmuş bir orduya sahip olmasını sağlamak için ciddi bir motivasyon içerisindeyiz" açıklamasını yapmıştı. 2017 yılı başından bu yana her biri 300 savaşçıdan oluşan 10 yeni tabur kurduklarını söyleyen Xelil, bu yılın ikinci yarısına kadar 100 bin savaşçıya ulaşmak istediklerini belirterek. "Savaşın farklı taktikleriyle iyi eğitilmiş disiplinli ve birbirine bağlı bir askeri güç, bizi korumak ve varlığımızı, haysiyeti hak eden büyük bir ulus olarak teyit etmek için gerçek garantidir" ifadelerini de kullanmıştı.

Rusya Afrin'de teröristleri eğitip donatacaktı!

ABD'nin yanı sıra Rusya da Suriye'de kendi çıkarları doğrultusunda terör örgütü PYD-YPG'ye destek çıkmaktaydı. Rusya askerleri Hatay sınırındaki Afrin bölgesine yerleşmeye başlamıştı. Yerel basın Rus ordusuna ait askerlerin zırhlı araçlar eşliğinde Afrin'e girişlerinin görüntülerini yayınlamıştı. Peki Rusya Türkiye sınırındaki Afrin'de ne yapacaktı? Bu konuda ülkemiz açısından endişe verici gelişmeler yaşanmaktaydı. Terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG-PYD'nin sözcüsü, Rusya'nın Afrin'de askeri üs kuracağını ve bu konuda 19 Mart Pazar günü anlaşma yapıldığını açıklamıştı. Özetle ABD önünü açmakta, Rusya susmakta ve böylece terör örgütü PKK/PYD Suriye'nin hazinelerini bir bir ele geçirmeye çalışmaktaydı. Deyrizor'da IŞİD'in elinde bulunan ülkenin en büyük petrol sahası, ABD yardımıyla tamamen terör örgütü PKK/PYD'nin kontrolüne geçmiş durumdaydı.

Terör örgütü PKK/PYD, Suriye'de Fırat Nehri'nin doğusundaki Deyrizor ilinde terör örgütü IŞİD'in kontrolündeki ülkenin en büyük petrol sahasını ele geçirmiş bulunmaktaydı. Yerel kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Suriye'nin Irak sınırına hakim Deyrizor'un doğu kırsalında bulunan ve ülkenin en zengin petrol yatağı olarak bilinen El-Ömer petrol sahası artık terör örgütü PKK/PYD'nin kontrolü altındaydı. AA'nın harita alan ölçümlerine göre PKK/PYD, Suriye topraklarının yaklaşık dörtte birini işgal etmiş durumdaydı. Deyrizor'u ikiye bölen Fırat Nehri’nin doğusunda ülkenin en büyük petrol sahaları bulunmaktaydı. IŞİD'in son 3 yıldır, söz konusu petrol sahalarından milyonlarca dolar gelir sağladığı alanları, şimdi PYD’ye sunmuşlardı.

Tam bu sırada İran Petrol Bakan Yardımcısı ve Ulusal Gaz Şirketi Genel Müdürü Hamid Rıza Iraki’nin, Türkmen doğalgazının takas yöntemiyle Türkiye’ye satılmasına karşı olduklarını açıklaması, ahmak takımını şaşırtmıştı. Tahran merkezli Cihan-i Sanat (Jahanesanat) Gazetesi’ne konuşan Iraki, "Türkiye, İran gazının geleneksel pazarıdır. Geleneksel pazarımız olan Türkiye’ye rakip ülke gazının takas şeklinde taşınmasına karşıyız. Fakat Türkmen gazının Azerbaycan ve Ermenistan’a takas edilmesinde bir sakınca yoktur" ifadelerini kullanmıştı.

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Sözcüsü Sadi Ahmed Pire ise, kısa sürede sonuçlanan Kerkük savaşı için MİT Müsteşarı Hakan Fidan iddiasını ortaya atmıştı.

Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Sözcüsü Sadi Ahmed Pire, "Kerkük operasyonunda Türkiye adına Hakan Fidan'ın dahli vardır" açıklaması kafaları karıştırmıştı. Kerkük'te yıldırım hızıyla bozguna uğrayan peşmerge yenilginin şokunu atlatamamıştı. Direniş gösteremeden Erbil'e kaçan IKBY güçleri sorumluyu bulmakta zorlanmaktaydı. Basın toplantısı düzenleyen Sadi Ahmed Pire'nin Hakan iddiası şaşırtıcıydı. Kerkük operasyonunda İran ve Türkiye’nin temsilcisinin de yer aldığını söyleyen Pire, İran’ı temsilen Kasım Süleymani’nin, Türkiye’yi ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın belirlemiş olabileceği bir ismin temsil ettiğini hatırlatmıştı. Pire, "Kerkük operasyonunda Türkiye adına Hakan Fidan'ın dahli vardır, Hakan Fidan bizzat yoksa bile onun belirlediği bir isim bulunmuştur" diyerek Şii Kuşağı oluşumuna Hakan Fidan’ın da destek sağladığını vurgulaması enteresandı.


ÖNSÖZ

MİLLİ BİRLİK VE DİRLİĞİN ŞİFRESİ!

Peşinen vurgulayalım ki “millet devlet için değil, devlet millet için lazımdır.”

Yani millet (ve fert) asıldır, devlet hizmetkârdır; millet amaç, devlet araçtır! Bizim için “kutsal devlet” yerine “sosyal devlet” esastır. Bizim tercihimiz “gardiyan devlet” değil “garson devlet” anlayışıdır. Ancak, milletin ve onu oluşturan fertlerin huzur ve refahını sağlamak, her türlü hürriyet ve haklarını korumak için de; kuvvetli, adil ve güvenilir bir devlet düzenine ve disiplinine ihtiyaç vardır.

Bu konuyu: “Yumurta mı tavuk yapmak için lazım, yoksa tavuk mu yumurta yapmak için lazım?” mecrasına sokmak yanlıştır ve yararsızdır.

Devlet vücudumuz, millet ise ruhumuz konumundadır ve her ikisi de birbirleri için kaçınılmaz ihtiyaçtır.

Bugün AKP iktidarıyla ve tabi Haçlı Batının (ABD ve AB’nin) kararı ve kışkırtmasıyla ve güya toplumu oluşturan fertlerin ve etnisitenin demokratik talepleri ve bireylerin özgürlükleri adına, devletin gücü daraltılmaya ve millet dağıtılmaya, böylece milli birlik ve dirlik parçalanmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’de devlet (daha doğrusu devlete hâkim olan rejim ve ideoloji) uzun yıllar, Kürt kardeşlerimizi horlayan, yok sayan ve dış güçlerce kışkırtılmaya yol açan, yanlışlık ve haksızlıkları maalesef yapmıştır. Ama bu talihsiz tavır Rahmetli Erbakan Hocamızın siyaset sahnesine çıkışıyla birlikte, törpülenmeye ve giderek terk edilmeye mecbur kalmıştır. Ve hele son 20 yıldır, Kürtlere yönelik yasaklama ve yok sayma gibi yaralayıcı yaklaşımlar tamamen bırakılmıştır.

Buna rağmen PKK-BDP ve diğer sözde sivil Kürt dernekleri ve dış destekleyicileri, hak ve özgürlük talebi diye, ülkemizin ve milletimizin resmen ve ismen olmasa da, fikren ve fiilen parçalanmasını sağlayacak “demokratik dalavereler” peşinde koşmakta, daha doğrusu malum güçlerce kışkırtılmaktadır.

AKP Kongresinin hemen ertesinde 3-10-2012 tarihli Milliyet Gazetesinde Güneri Civaoğlu’nun: “Kalkınma konusunda AKP Japonya yolundadır. Çünkü Japonya Milli savunmasını Amerika’ya ısmarlayıp, bütün imkânlarını ekonomik ve teknolojik atılımlara harcamıştır” anlamındaki sözleri, Türkiye’yi parçalamanın önündeki en büyük engel sayılan TSK’yı tasfiye girişimlerinin bir itirafıydı.

Şevki Yılmaz gibi şarlatanlar:

“Türkiye’nin birlik ve beraberliğe ihtiyacı vardır. Ülkemiz bölünme aşamasındadır. Güneydoğu’nun Türkiye’den koparılmak üzere olduğu bir süreç yaşanmaktadır. Bu oyunu bozacak olan AKP iktidarı Türkiye için bir şanstır” gibi palavralarla halkın havasını almaya çalışırken, asıl AKP’nin Türkiye’nin ve hatta BOP ile 27 İslam ülkesinin parçalanması için malum güçlerce iktidara taşındığını saklayıp, gerçekleri çarpıtmaktaydı.

AKP hükümetini ve Fetullah Gülen Cemaatini eleştirdiği, bunların din ve devlet tahribatına dikkat çektiği için, aleyhinde kurgulanan bir komploya kurban edilip tutuklanarak cezaevine konulduğuna inanılan meşhur bir Hoca efendinin, “cezaevinden çıkarılırsa, bir daha hükümet ve cemaat aleyhine konuşmayacağına, tatlıya tuzluya karışmayacağına, bunların haksızlık ve yanlışlıklarıyla uğraşmayacağını” ima eden sözler vermesi ve tarafgirlerine, bu durumu Başbakanlığa bildirmeleri için teşvik etmesi, dünyalık sıkıntı ve zorluklar karşısında bazılarının nasıl acziyet ve teslimiyet gösterip hizaya geldiklerini göstermesi bakımından ibret ve dikkatle okunmalıydı.

“Kardeşler gerçekten bedenim çok zayıf düştü. Bu iş uzarsa veya ağır bir ceza söz konusu olursa ben artık çıktıktan sonra bile pek hizmet edecek kuvvet bulamayacağımı düşünüyorum. “Arap öldükten sonra pilavı göğsüne dök” diye bir laf vardır. Bu yüzden bana bir iyilik yapılacaksa şimdiden yapılması gerekir. Ben çıktıktan sonra da emniyet, yargı ve hükümet gibi kurumların aleyhine konuşup; vatana ve millete hizmet eden, terörle ve diğer tehlikelerle uğraşan bu kurumları yıpratacak hiçbir beyanda bulunmayacağıma dair Allah (Celle Celaluh)’a söz veriyorum, sizleri de şahit tutuyorum. Çünkü bu kurumların yıpranması diğer terör odaklarına fırsat verebilir. Bu yönde ifadeler kullanmaktan sizleri de sakındırıyorum. Özellikle bazı İslami grupların hala İran etkisiyle Suriye’deki Nusayrî rejimi desteklediklerini duyuyorum; Ehl-i Sünnet’e yardım eden bir hükümetin, ayrıca Arakan’daki Müslümanlara yardım eli uzatması hasebiyle, bizim onları yıpratmamamız gerektiğini göstermektedir. Şimdi bu kadar Ümmet meselesi varken özellikle Fillistin’deki Müslümanlar bu kadar zor durumdayken, benim nefsî meselemi öne çıkarıp intikam duygusuyla hareket etmem asla bağlı bulunduğum tasavvuf yoluna yakışmaz. Beni seven sizlerin de bu yolu tutmasını, kurumları yıpratacak ifadelerden sakınmanızı, Ümmet şuuruyla hareket edip nefsimizi geri planda tutmamızı, bir takım haksızlıklara uğramışsak ta “Sabredip affedenin ecri Allah’a aittir” Ayet-i Kerime’siyle amel etmemizi, kendime de, sizlere de vasiyet ediyorum.

Bu vesileyle sizlerden kalıcı bir rahatsızlığa tutulmadan önce, tahliye olmam ve beraat almam için rica ve istirhamlarınızı hürmet ve saygı içeren bir dille, benim sizin katınızdaki önemimi bildirerek başbakanlık sitesine ulaştırmanızı ve bu hususta çok gayretli olmanızı, üzerinizde bulunan ilim hakkı hürmetine hepinizden Allah (Celle Celaluh) rızası için istiyorum. Yarın çok geç olabilir; her işten önce bu çalışma içerisinde olmanız, Ümmetimize hizmet etmemiz için çok faydalı olacaktır. Her kimin bunda bir katkısı olursa, ölünceye kadar bana nasip olacak tüm hizmetlerde ortağım olacak ve ahirette nasibini alacaktır.”[2]

Bu nedenle değerli Bekir Gürdoğan’ın:

“Siyonizm Güneydoğu'muzu koparmak amentüsüyle yoluna devam etmektedir. Kürt kökenli vatandaşımızı kullanarak bir takım oyunları oynamaktadır. Ne yazık ki, bu bir vakıadır. Ancak biz bu meseleyi çözeceksek sadece Kürt kardeşimizi işbirlikçilikle suçlayarak yapamayız bunu. Zaten 30 yıldır çözemeyişimizin sebebi de bu ya.” Saptamaları doğru, ama

“İslami vakıflar, dernekler, cemaat ve tarikatlar bölgeyi o kadar boş bırakmıştır ki, oluşan bu koca boşluğu Siyonizm kendi hedefi mucibince doldurmuştur. Burada suç Siyonizm'in değil, boşluğu bırakanlarındır.” Yaklaşımı yarım ve yanlıştır.

Çünkü Güneydoğu’da İslami gayret ve girişimleri ürkütüp bölgeden sürdürmek ve meydanı PKK’ya devretmek için 28 Şubat sürecini tezgâhlayanlar da aynı Siyonist ve emperyalist odaklardır.

Ve Sn. Gürdoğan’ın

“Ama ne ilginçtir ki, Türk milliyetçiliği ağır basan insanımız Kürt kökenli insanımızı bir kalemde siliveriyor. Sanki Türk milliyetçiliğinin Kürt milliyetçiliğinden bir farkı varmış gibi. Ama ne ilginç ki, MHP'ye gösterdiğimiz toleransı, aslında aynı mantalitede yürüyen BDP'ye göstermiyoruz. İkisi de bu ülkenin genlerine, inancımıza, kültürümüze aykırı olduğu halde.

Dini hassasiyeti olan bir insanımız devlete başkaldırdığı gerekçesiyle Kürt kardeşine sırtını dönüyor ve dahası onu dış güçlerin oyununa gelmekle eleştiriyor. Merak ettiğimden soruyorum. Devlet kutsal mıdır peki? Yani devlet hiç yanlış yapmaz mı? Eğer yapmıyorsa, dini hassasiyeti olan insanımız neden devletin başörtüsü ile ilgili yasağına karşı durdu, neden Erbakan Hoca 40 yılını sistemin yanlışlarını düzeltmeye adadı?”[3]

Tespitlerinde de, maalesef kışkırtıcı ve doğrularla yanlışları karıştırıcı bir tarzın sakatlığı vardır. BDP ve PKK’nın cinayet ve hıyanetlerine karşı çıkan herkesi MHP’ye toleranslı olmakla suçlamak ve sanki AKP ve CHP’nin farkı varmış gibi bir hava oluşturmak bizzat devletimize, ülke bütünlüğümüze, milli birlik ve dirliğimize kasteden bir terör şebekesine mazeret ve meşruiyet kazandırmaktadır. Evet, “Devlet kutsal bir amaç” değil, ama “Bağımsızlık ve bekamız için kaçınılmaz bir araçtır.” Biz Milli Görüşçüler nazarında devlet, tabi ki, “mukaddes mesele” değil, ama “lazım müessese”dir, yani, mutlaka tesis ve teşkil edilmesi gereken bir kurum konumundadır. Bu nedenle kurulması ve korunması hayati önem taşıyan devletin; gereksiz, önemsiz ve geçersiz olduğunu savunmak ta başka bir safsata ve sapkınlıktır. Üstelik devlet kavramı ile rejim ve ideolojileri karıştırmak ise, ayrı bir saflıktır. Rahmetli Erbakan Hocamız, kesinlikle devletle değil, bozuk zihniyet ve batıl ideolojilerle uğraşmıştır.

Hz. Peygamberimizin Devlet Esası ve Medine Anayasası:

Sahih-i Buhari’de Hz. Peygamber'in (sav) Medine’ye hicretten hemen sonra Müslümanların nüfusunun sayılmasını emrettiği kayıtlıdır. Aynı kaynağa göre, 1500 isimlik bir liste hazırlanmıştır. Söz konusu sayıma kadınlar ve çocuklar katılmamıştır. Mekke'den İki yüz ailenin hicret ettiğini varsayarsak, Muhacirlerin toplam sayısının yaklaşık beş yüz civarında olduğu anlaşılır. Bu listeye Medineli Müslümanlar da alınmıştır. Dolayısıyla, toplam 1500 rakamı bu olayın, Müslümanların sayısının çok arttığı sonraki dönemlerden ziyade ilk dönemlere ait olduğunu ortaya koymaktadır. Meselâ, Veda Haccında kırk bin kişi hacca katılmıştır. (Bu konudaki bazı rivayetler çok abartılıdır.) Bin beş yüz kişi ile yüz kırk bin kişi arasında elbette ki büyük bir fark vardır. Nüfus sayımının yanı sıra, muhtemelen Hicret'in ilk yılında meydana gelmiş olan diğer bir olayla karşılaşıyoruz, bu da bir devlet anayasası hazırlanmasıdır. Peki bir anayasaya neden gerek görülmüştü? Kureyşlilerin zulmü yüzünden Mekke Müslümanları Medine'ye hicret etmek zorunda kalmış ve daha sonra Peygamber (sav) de onlara katılmıştı. Kureyşliler düşmanlıklarından vazgeçselerdi, Müslümanlar kısa sürede can ve mal kayıplarını, yurtlarından sürülüp çıkarılmalarını unutabilirler, Medine'de yeni bir hayata başlayabilirlerdi. Fakat Mekke Kureyşlileri onları rahat bırakmadı. Zulüm saltanatlarını yıkmaktan korktukları Hz. Peygamberi (sav) ellerinden kaçırdıklarını anlayınca çılgına dönen Mekke müşrikleri Medine halkına bir mektup yazarak, onların topraklarına sığınan düşmanlarının ya kovulmasını ya öldürülmesini, aksi takdirde "gerekeni yapacakları” konusunda uyarmışlardı.

Medineli Müslümanların bu isteklerin hiçbirisini kabul edemeyeceği açıktı. Cahil veya acemi bir yönetici, son satırı "gerekenin yapılmasını” konu alan ültimatomu görmezden gelebilirdi, fakat Peygamber (sav) sonraki kuşaklara da bir örnek teşkil etmek ve kendisinden sonra gelecek yöneticilere böyle bir durumda güçlü bir düşman karşısında nasıl hareket edileceği hususunda rehberlik etmek zorundaydı. Hz. Peygamber (sav) bu nedenle bazı tedbirler aldı. İlk tedbir yeni bir beldeye elleri boş halde gelen fakir mültecilerin ihtiyaçlarını karşılamaktı. Böyle bir durumda sorunlar ve zorluklar çok fazladır. Modern dünyamız bile, bu kadar geniş kaynaklarına rağmen mültecilerin bütün problemlerini çözmekten aciz kalmaktadır. Medine'ye hicret edenlerin sayısı başlangıçta, muhtemelen birkaç yüz kadardı, fakat o zamanki kaynaklar çok sınırlıydı. Medine gibi küçük bir kasabada birkaç yüz kişiye kalıcı barınaklar ve geçim imkânları bulmak hiçbir şekilde kolay sanılmamalıydı. Bu, günümüzde bir milyon kişiye iskân sağlamaya denk bir olaydı. Fakat Peygamber (sav), nübüvvet feraseti ve siyasî basiretiyle meseleyi hemen çözüme ulaştırmıştı. Medine'nin nispeten zengin olan kişileri ile Mekkeli Muhacirlerin (aile reisi) temsilcilerini bir araya topladı.

Hz. Peygamber (sav) Ensar'a (yani Medineli İslam yardımcılarına) seslenerek; Mekkeli Muhacirlerin onların iman kardeşleri olduklarını, onların İslam uğruna yurtlarını-yuvalarını terk edip bıraktıklarını hatırlattı. Bu nedenle, onlara yardım etmek Medineli Müslümanların, imani ve insani sorumluluklarıydı. Peygamber (sav) her Medineli Muhacir ailenin Mekkeli Muhacirlerden bir aileye kucak açmasını teklif buyurmuşlardı. Bu “kardeşlik fikri”, ev sahiplerinin cömertliğiyle hayat sürmek ve başkasının sırtından geçinmek isteyen parazitleri teşvik için değil; öz-saygıya ve dayanışmaya sahip bir aileyi genişletmek amaçlıydı. Peygamber (sav); iki kişilik bir ailenin bundan böyle iki kişiyi daha içine alacağını, her ikisi de çalışacağı için gelirin de iki katına çıkacağını ve yaşam standardının aynı düzeyde kalacağını hatırlatmıştı. Hiç kimse diğerinin sırtında bir yük olmayacaktı. Herkes bu teklifi memnuniyetle karşılamıştı. İşbirliği ve kardeşlik ilkesi, kendi başlarının çaresine bakabilecek birkaç yüz ailenin problemini kısa zamanda çözmeye yaramıştı. Bu problemin çözülmesinden sonra, zenginlerle fakirler arasındaki ayrım ortadan kalktı. Hem Muhacirler, hem de onların Medine'deki ev sahipleri tek cemaat halinde kaynaştı. Bir mülteci ile o beldenin insanı arasındaki farklılık artık ayrılık ve bölünme meydana getirici olmaktan çıkmıştı.

Bu ciddi problemi halleden Peygamber (sav) diğer bir problemi ele aldı. Hicretinden önce Medine'de devlet ve düzen disiplini bulunmamakta, halk kabile taassubu ve güçlülerin tasallutu altında yaşamaktaydı. Yaklaşık otuz kabile vardı ve her kabile kendi başına buyruk ve bağımsız davranırdı. Bu ise sürekli sürtüşmelerine yol açmaktaydı. Medineli Ensar’ın iki ana kabileden, yani Evs ve Hazrec’in aralarında yüz yirmi yıldır süren bir iç savaş vardı. Böyle bir durumda ortak bir yönetime sahip olamayacakları açıktı. Medine'de, bu Arapların yanı sıra başka topluluklar da yaşamaktaydı. Bunların en önemlisi Yahudi kabileleriydi. Sayıları birkaç bin dolayında olan Yahudiler nüfusun yaklaşık yarısını teşkil ediyorlardı. Kesin kuvvetleri bilinmeyen az sayıda da Hıristiyan da vardı. Bir görüşe göre sayıları on beş, diğer bir görüşe göre ise elliydi; fakat hepsi Evs kabilesine mensup insanlardı.

Bir Devlet İhtiyacı

Böylesine başıboş bir toplulukta devlet kurabilmek imkânsız sanılmaktaydı. Fakat devlete gerçek anlamda ihtiyaç vardı. Bir kardeşlik bağı tesis ederek mültecilerin problemini çözdükten sonra, Hz. Peygamber (sav) Medine'deki Müslüman ve Yahudi gruplarının hepsine temsilciler yolladı. Sahih-i Buharî'de, bir sahabi olan Enes'e dayanılarak, toplantının onun babasının evinde yapıldığı anlatılır. Hazır bulunanların arasında Yahudilerin ve Arapların temsilcileri vardı. Davet edilenler Muhacirleri olduğu kadar, Müslüman ve gayrimüslim Evs ve Hazrec kabilelerinin de temsilcileri konumundaydı. Hz. Peygamber (sav) bu topluluğa şu şekilde seslendi:

"Siz, şu anda, birbirinden tamamen bağımsız muhtelif kabilelere bölünmüş durumdasınız ve bunun sonucunda da herhangi biriniz dışarıdan bir düşmanın saldırısına maruz kaldığında, diğerleriniz tarafsız durmakta ve o kabile de işgalcilerin hücumuna dayanmak zorunda kalmaktadır. Bu ise yenilgiye ve teker teker bütün kabilelerin imhasına yol açmaktadır. Oysa hepinizin birleşip tek bir yönetim kurmanız ve düşmanınız karşısında Medine'nin bütün kabilelerinin ortak savuna gücünü oluşturmanız daha iyi olmaz mı? O halde, işte size; düşman karşısında güvenlik sağlayacak ve imzalayanların hepsinin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak bir anlaşma öneriyorum; bu hepimizin ortak çıkarları icabıdır.”

Teklif son derece akılcı ve barışçıydı. Hz. Peygamberin davetini kabilelerin çoğu onaylamıştı. "Çoğu" kelimesini bilerek kullandım, çünkü Evsli dört kabile başlangıçta buna yanaşmamıştı. Medine halkının temsilcilerini toplamanın başka hedefleri de vardı. Medine Anayasası olarak bilinen anayasada, herkesin katıldığı önemli bir madde daha bulunmaktaydı. Bu anayasada çoğu meselelerde kabileler eski özerkliklerini korumaktaydı, fakat birkaç hususta yetkiler merkezi bir yönetime bırakılmıştı, bunlardan birisi de savunmaydı. Savaş ve barışın bölünmez olduğu açıklanmıştı. Kabileler bundan böyle tek başına savaş açamayacak veya barış yapamayacaklardı. Böylece savunma kolektif bir sorumluluğa dönüşmüş bulunmaktaydı. Bu, dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı bir sigorta niteliği taşımaktaydı.

Yargı konusunda, kabile sistemi büyük ölçüde aynen kalmıştı. Bununla birlikte, farklı kabilelere mensup tarafların ihtilafı halinde, davanın merkeze havale edilmesi kararlaştırılmıştı. Tabir caizse "temyiz" mahkemesi ortaktı ve bu yeni site devletinin fiili yöneticisi Hz. Muhammed Aleyhisselamdı. Anlaşmaya din hürriyeti konusunda da bir madde katılmıştı. Yahudiler kendi dinlerini, Müslümanlar da kendilerininkini uygulayacaktı. Ve din tabirinin içine hukuk, adalet vs. gibi kurumlar da alınmıştı. Bu vesika, hepsi de gelecek nesiller için muhafaza edilmiş olan elli iki maddeden oluşmaktaydı. Bunun, İslam Devletinin ilk yazılı Anayasası olduğu açıktı. Hz. Peygamberimiz, devlet olmadan birlik ve dirliğin kurulamayacağının, adalet ve hürriyetin sağlanamayacağının farkındaydı. Medine anayasasıyla, aşiretten Ümmete, Kabilecilikten devlete geçiş yapılmıştı.

Hz. Peygamber Efendimizin, öyle dayatarak değil, ama diplomatik bir siyasetle “Kendisinin, Medine’deki farklı din ve kökenlere bağlı kabileler arasındaki ihtilafların çözümünde son karar makamı” olarak kabulünü sağlaması ve Medine site devletini çok başlılıktan tek başlılığa kavuşturması olayından alınacak tarihi dersler vardır. Bunların en önemlisi ise, herhangi bir devletin ve hareketin ancak tek bir merkezden yönetilmesi, birlik ve dirliğin sağlanıp korunması için bir tek idareye-hükümete yetki verilmesi gereğinin ortaya konulmasıdır. Atalarımızın: “Bir vücuda iki baş divanelik; bir kadına iki yoldaş kepazeliktir” sözleri oldukça anlamlıdır.

Hatta Hz. Peygamber Efendimizin bu birlik ve dirliği bozmaya yeltenen ve saldırgan Mekke müşrikleriyle gizli işbirliğine ve hıyanete yönelen Beni Kureyza Yahudilerinden, suça ve savaşa iştirak eden 700 (yedi yüz) kadar kişinin öldürülmesine izin vermesi, “vücudu kurtarmak için kangrenleşen uzuvları kesmek gerektiği” anlamındadır. Osmanlılarda bir dönem “Devletin düzeni ve disiplini yıkılmasın, milletin birliği ve dirliği dağılmasın, fitne ve fesat çıkaranlara fırsat tanınmasın” diye: “Fitne, katletmekten daha şiddetli ve tehlikelidir” (Bakara: 191) gibi ayetlerin işaret ve icazetine dayanılarak, bir dönem hatta çok acı ve tartışmalı bir çare olarak kardeş katline bile izin verilmesi de işte bu maksatladır. Haçlı ülkelerin ve yerli fesatçı ve fırsatçı çevrelerin sürekli kışkırtmaları ve Osmanlıyı içten yıkma çabaları karşısında Sultan 1. Murad’ın “ikilik çıkaran ve isyana kalkışan veliahtların gerekirse öldürülmesi” yolundaki vasiyeti ve Sultan Fatih’in bunu kural haline getirmesi, kuru bir saltanat sevdasıyla değil, devletin bekası ve milli huzurun sağlanması için alınmış acı kararlardır. Örneğin, Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşını kaybetmesi üzerine yaşanan fetret dönemindeki saltanat kavgalarında on binlerce seçkin ve yetkin insan birbirini kırmıştır. Bu nedenle “Binlerce kişinin telef olmasından ve devletin dağılmasındansa, bir kişinin bertaraf edilmesi evladır” kanaatiyle dönemin en önemli âlimleri de bu uygulamayı, çok özel şartlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde caiz bulmuşlardır. Osman Gazinin Şeyh Edebali, Orhan Gazi’nin Dursun Fakih, 1. Murad’ın Molla Fenari, Sultan Fatih’in Molla Gürani ve Akşemsettin Hazretleri, Kanuni’nin Ebu Suud Efendi ve Yavuz Selim’in Zembilli Ali Efendi gibi asil ve adil ulemaya danıştıkları, hatta pek çok padişah fermanının bu yüksek cesaret ehli âlimlerce geri alındığı da unutulmamalıdır. Ve tabi her tarihi karar ve olay ancak kendi döneminin şartları ve ihtiyaçları kapsamında ele alınmalıdır. Sultan Orhan’la kardeşi Alâeddin’in tarihi uzlaşmalarını şair şöyle özetleyip anlatmaktadır.

“Bir bedende, bir tek baş

Bir sapanda, tek bir taş

Bir avret’e, bir koca

Bir devlete, bir sultan

Bir göze, yeter bir kaş”

Muhsin Bozkurt Hocamızın dediği gibi: Özerk Kürdistan konusundaki şu çelişki, açık bir art niyet, belki de hıyanet gösterisidir:

Hem küreselleşme ve globalleşmeden, yani hem bütün dünyayı birleştirmekten bahsedenler, sonra da kalkıp Türkiye’yi teşkil eden fert ve kavmiyetlerin baş kaldırmasını, bütünden kopmasını ve Kürdistan kurulmasını istemektedir. Bu istekle binilen dal kesilmektedir; dağınıklık ve perişanlıktan kurtulup, aynı inanç ve amaç etrafında birleşerek, tarihi bir terkip / sentez ve milli bir birlik oluşturarak yepyeni bir kimlikle geleceğe yürüyen bir toplum; şimdi dağıtılıp parçalanmak istenmektedir.

İyi düşünmemiz, nerelere çekilmek istendiğimizin bilinç ve şuurunda olarak silkinip, bir an evvel kendimize gelmemiz gerekir. Çünkü her millet; aynîlikleri olan her toplum, milyonlarca bireyden meydana gelir. Bu fertlerin azımsanamayacak sayılara varan büyük bir kısmı yabancı menşeli olabilir. Çünkü her millet birçok farklı kavimlerden meydana gelmektedir.

Ama yeni oluşumlar; farklı isimler, değişik niteleme ve meziyetler kazanarak, yepyeni bir hüviyet ve kimlikle içinde yer aldığı milletle özdeşleşir. Artık ayrı bir atmosferde, bambaşka bir âlemde yaşamaya ve kaynaşmaya karar vermişlerdir. Giderek; hayatına daha da yenilikler katılacak, içinde yer aldığı toplumun bir üyesi olarak, artık yeni ülkenin bireyi, yeni devletin değeri olarak bilinecek ve baş tacı edilecektir. Geldiği yeri unutmasa da bundan böyle yeni konumunda ileriye doğru gelişerek yolculuğuna devam edecektir. Artık o tek başına bir şey değil; katıldığı, parçası olduğu milletin aslî unsuru olarak çok şeydir, belki ki her şeydir. Artık hayatiyeti burada, bu yeni oluşta bu yeni millet arasında bu yeni ülke-devlet içindedir. Geldiği yerde kalan uzantıları, orada varlığını sürdürürken -eski hâlini unutmasa da- o artık burada yeni şekli, yeni meziyeti ve yeni mesuliyetiyle geleceğe doğru emîn adımlar atmaya devam edecektir. İşte millet böyledir; aslî unsura katılıp onunla bir ve beraber olarak varlıklarını sürdüren insanlardan müteşekkildir. Milletin oluşu, tıpkı dilin oluşması gibidir. Çünkü her dil, binlerce sayısız kelimelerden meydana gelir. Bu kelimelerin azımsanamayacak sayılara varan büyük bir kısmı yabancı kaynaklı olabilir. Bununla beraber artık hariçten gelen yeni kelimeler; farklı söylenişler, değişiklik ve ilavelerle yeni anlamlar kazanarak yepyeni bir hüviyet ve kimlikle o dilin öğeleri ve üyeleri haline gelmişlerdir. Artık ayrı bir atmosferde, bambaşka bir lügat ve sözlükte yer alarak varlığını sürdürecektir.

İşte ferdin; kendi varlığını ve saygınlığını millet içinde görmeyip; devlet çatısı altında bilmeyip, ayrı ve farklı oluşta görenler; milleti aykırılıklar ve zoraki ortaklıklar topluluğu sanıp, milleti kimyevi terkip değil de, fiziki (mozaik) zannedenler; hem bireyi hem de milleti çözülüşün eşiğine getirmişlerdir. Atalarımız, Orta Asya'dan Anadolu'ya gelinceye kadar, nice topluluklarla bir araya gelmiş, evlenip akrabalıklar tesis etmiştir. Yani hiçbirimiz safkan olduğunu iddia edemeyecektir. Ve zaten Milletimizin gücü de, güzelliği de buradan gelmektedir. Alt kimlikmiş, üst kimlikmiş, bunların hepsi kasıtlı ve kışkırtıcı söylemlerdir. Şimdi, Ordu'da herkes er olsa veya herkes komutanlığa soyunsa işler yürümeyecektir. Resmî bir dairede, herkes memur olsa, hiç âmir olmasa veya herkes orada müdür olsa, işler görülmeyecektir. Kâinatta her şey bir ilerleme ve gelişme içindedir. Herkes ve her şey, keyfiyetine göre uygun bir yerde ve hâldedir ki buna adalet denir. Yani herkes ve her şey lâyık olduğu yerdedir. Ederi kadar değer alır ve kabiliyeti nispetinde önemlidir. Bu bakımdan, kâinatta eşitlik değil, adalet geçerlidir. Her konuda eşitlik; haksız ve liyakatsizler karşısında; haklı ve liyakatli olanlara zulüm demektir. Çünkü herkes, sâdece adâlet karşısında eşittir. Yani erkek ve kadın, fakir ve zengin ancak, kanun karşısında eşittir.

Kavimler de böyledir. Tarih sürecinde birbirleriyle yoğrula yoğrula, karışa karışa, oluşa oluşa, bir yere gelmeleri, bir mevki elde etmeleri, yani bir şahsiyet edinip bir kimliğe bürünmeleri, imtihanın cilvesi ve ilahi adaletin gereğidir. Böylece kavimler, maddeten ve manen kaynaşıp gelişerek, kutsal bir din, ortak bir dil ve kültür etrafında, aynı vatanda, sevinç ve tasada kader birliği etmekte, aynı ad ve sanla, millet olarak tarih sahnesinde yer edinmektedir. Bu, iradî değil tabiî bir sürecin neticesidir. Ortaya çıkış artık bir karışım değil, bir oluşum sürecidir, terkiptir ve sentezdir. Bölünemez, parçalanamaz bir bileşimdir, asla mozaik değildir. Aksi, yok oluşa gidiştir. Parçalanmalar sosyal intihar gibidir; çünkü bu, kendini berhava ediş; sürüden ayrılış; kurda kuşa yem oluş demektir. Elbette arı dil olmadığı gibi, arı millet de gösterilemeyecektir. Ayniyetlerin etrafında kenetleniş, millet şuuruna eriş geçerlidir. İnsanların şahsiyetini, dolayısıyla milletlerin şahsiyet ve kimliklerini, maddeleri değil maddelerine de çeki düzen veren manaları belirlemektedir.

Bu, doğuştan ziyade oluş birliğidir. İşte biz, bu oluşa sahip çıkıyor, onun korunmasını istiyoruz. Geleceğimizi de, bunun dağılmamasında görüyor, mutlu hedeflere bu ruhla ulaşacağımıza inanıyoruz. Bunu "Millî Birlik" olarak niteliyor ve savunuyoruz. Kimsenin kanına, kemiğine bakmıyoruz. Kimsenin derisini, rengini mesele etmiyoruz. Kimsenin geçmişini kurcalamıyor, kimsenin mazisini sorgulamıyoruz. Şu an, üstünde yaşadığımız vatan bir olduğu için, bugün konuştuğumuz ortak bir dilimiz bulunduğu için, umumiyetle aynı inanç, amaç ve ihtiyaç potasında eridiğimiz için, milliyetimiz bir diyoruz.

Bu nedenle ey Türkler ve Kürtler!

Ve ey başka köken ve kültürden farklı kimlikler!

Siz, terörü bitirelim diye Güneydoğu’ya özerklik verirseniz, belli kesimlerin istediklerini yerine getirseniz, terör tekrar başlamayacak, daha doğrusu, başlatılmayacak mı zannediyorsunuz? Çünkü asıl hedefin Kürtler veya bunlara eklenecek şu veya bu etnik kesimler olduğuna inanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Terör; bunların sorunlarını halletmek için çıkarılmış değildir. Asıl hedef Türkiye’nin bölünmesi, milli birlik, dirlik ve düzenin bitirilmesidir. Bunu niçin anlamak istemiyoruz? Evet, hakikî hedef bütün ülkemiz, milletimiz ve devletimizdir. Ama göstermelik hedef ise bugün Kürt kardeşlerimiz, yarın Laz, Çerkez, Gürcü gibi diğer kardeşlerimizidir. Asla unutmayalım ki, Türkiye Cumhuriyeti devleti çökerse, Milli birlik ve dirliğimiz çözülürse; sadece gücümüz ve geleceğimiz değil, huzur ve hürriyetimiz de, şeref ve haysiyetimiz de elimizden gidecektir!

Ve sadece Türkler değil, Kürtlerde, başka kökenler de ezilip sürünecektir!


GİRİŞ:

ABD İstihbarat Raporuna Göre:

TÜRKİYE’NİN BÖLÜNMESİ VE BÖLGE HARİTASININ DEĞİŞMESİ

ABD'deki istihbarat kuruluşlarını bünyesinde toplayan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'ne bağlı, Ulusal İstihbarat K Demirtaş’ın “KCK operasyonlarının onseyi tarafından hazırlanan ''Küresel Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar'' raporunda, 2030 yılını bekleyen en iyi senaryo olarak: ABD, Avrupa ve Çin'in işbirliğinde ve tabi Siyonizm’in güdümünde bir dünya, en kötü senaryo ise, devletler arasında geniş çaplı ihtilafların oluşması, özellikle Türkiye-İran çatışması ve Güneydoğu Anadolu’yu da içine alacak bir Kürdistan’ın kurulması öngörülüyordu.

ABD'de 5 yılda bir yayımlanan raporda, 2030 yılına kadar dünyada tek bir ''hegamonik güç'' yapısının kalamayacağı kaydediliyor ve dünya kamuoyundaki Amerikan gıcıklığı törpülenip halkların havası alınıyordu. Raporda, 2030 yılına kadar ki dünyayı şekillendirecek 4 ''büyük eğilim'' olarak, ''bireysel güçlenme'', ''güçlerin yayılması'', ''demografik düzen'' ve ''artan yiyecek, su ve enerji bağı'' öne çıkarılıyordu. Bireylerin güçlenip öne çıkmasının ve tek kutuplu dünya sisteminin sonlanıp gücün devletler arasında yayılmasının, 1750'den bu yana gelen Batı'nın yükselişini tersine çevirip, küresel ekonomide Asya'nın ağırlığını tekrar düzenleyerek; uluslararası ve ulusal düzeylerde yeni demokratikleşme çağına öncülük ederek, dünyada çarpıcı etkiler yapacağı öngörüsünde bulunuyordu. Bütün bu yaldızlı laflar, Siyonist Yahudi hegemonyasını gizleme ve küresel sömürü saltanatını sürdürme palavraları oluyordu.

Rapora göre, 2030'a kadar uzanan dönemde dünyanın nasıl dönüşeceğini büyük oranda belirleyecek ''oyun değiştirici'' öğeler olarak şunlar sayılıyordu:

  • 'Krize meyilli bir küresel ekonomi,
  • Yönetim boşluğu ve artan çatışma ihtimali,
  • Bölgesel istikrarsızlığın kapsamının genişlemesi,
  • Yeni teknolojilerin etkisi,
  • ABD'nin rolü ve müdahalesi,.

Bunlar sonucunda da olası ''alternatif dünya''lar şu başlıklar altında sıralanıyordu:

  • Motorların aksaması,
  • Füzyon (patlaması)
  • Şişeden cin çıkması,
  • Devletlerden bağımsız bir dünya kurulması!?

2030 öngörüsünde, ''büyük eğilimler'' “Şeytani merkezlerin beyin eğitimi” anlamını taşıyordu!

Ayrıntılara bakıldığında, birinci büyük eğilim olan ''bireysel güçlenme'', önümüzdeki 15-20 yılda küresel orta sınıfın güç kazanmasını, fakirliğin azalmasını ve daha iyi sağlık ve eğitim koşullarını ifade ediyordu. En önemli ''büyük eğilim'' olarak görülen bu eğilimin diğer tüm eğilimleri etkileyebileceği belirtiliyordu. İkinci büyük eğilim olarak ''Gücün Yayılması''nda da dünyada artık hegamonik tek bir güç olmayıp, gücün, çok kutuplu dünyada koalisyon ve ağlar arası yer değiştirebileceği söyleniyordu.

Bu eğilimde, Çin'in 2030 yılında ABD'yi de geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi olabileceği ifade edilirken, bu ortamda dünya ekonomisinin rahatlamasının, geleneksel olarak Batıdan çok, gelişmekte olan dünyanın ekonomisinin istikrarına bağlı olacağı öngörüsü yer alıyordu. Bu eğilimde, Çin, Hindistan ve Brezilya'nın yanı sıra, Türkiye, Nijerya, Endonezya, Kolombiya ve Güney Afrika gibi bölgesel aktörlerin de küresel ekonomi için önemli aktörler haline gelmesi bekleniyor, Avrupa, Japonya ve Rusya'nın ise küresel güç bağlamında 2030 yılına kadar gerilemeye başlayacağı tahmin ediliyordu.

Raporda, ''kara kuğular'' olarak adlandırılan, tarihin akışını değiştirebilecek olası sıra dışı olayların yaratabileceği yıkıcı etkilerden de bahsedilirken, bunlar arasında, birkaç ayda milyonların ölümüne neden olabilecek şiddetli bir salgın ve iklim değişikliğinin hızında dünya nüfusunu beslemeyi zorlaştıracak derecede bir artış görülmesi senaryoları dikkat çekiyordu. “Alternatif dünyalar...” diye, eski zulüm ve sömürü sistemine, yeni jelatinler geçiriliyordu! Raporda sıralanan ''alternatif dünyalar'' senaryosunda, en kötü seçenek ''motorun aksaması'', en iyi seçenek ise ''füzyon''du. En iyi senaryoda, ABD, Avrupa ve Çin'in, birlikte hareket ederek Güney Asya'daki ihtilaflara müdahale edip ateşkes sağlaması, bunun yanında, AB, Çin ve Avrupa'nın ikili ilişkilerinde büyük pozitif değişimlere öncülük ederek işbirliği yapacak başka alanlar da bulmaları ve daha geniş kapsamlı olarak da küresel problemlerle başa çıkmada ortak tavır almaları öngörülüyordu. Bunun anlamını ve açılımını: “Bütün dünyanın Siyonist Yahudi Lobilerinin gizli güdümüne alınması” şeklinde okumak gerekiyordu.

“Şişeden cin çıkması” ne anlama geliyordu?

''Şişeden cin çıkması'' senaryosu ise ''aşırılıkları'' içeren bir kurguydu. Bu senaryoda, birçok ülkede siyasi ve sosyal tansiyonu artıran eşitsizliklerin artması seçeneği bulunuyordu. Bu senaryoda, kazananlar ve kaybedenler keskin biçimde ayrılıyor; ABD, enerji bağımsızlığını kazanırken, önde gelen güç olarak kalmayı da sürdürüyordu. Ancak, bu senaryoda ABD, artık her güvenlik tehdidinde ''küresel polis'' rolünü oynamaya çalışmıyordu. ''Devlet dışı dünya'' senaryosunda da, devlet dışı oluşumlar, çok uluslu şirketler ve patronlar, akademik kurumlar ve etkin kuruluşlar, küresel zorluklarla mücadele etmede başı çekiyordu. Yani Yahudi güdümlü “Gizli Dünya Devleti” fiilen kuruluyordu.

Türkiye, “2030'a kadar bölgesel aktör olarak küresel ekonomide önemi artacak” diye avutuluyordu!

ABD'deki istihbarat kuruluşlarını bünyesinde toplayan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'ne bağlı, Ulusal İstihbarat Konseyi'nce hazırlanan, ''Küresel Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar'' raporunun geleceğe yönelik ''şişeden cin çıkması'' senaryosunda, ''Kürdistan'ın yükselişi Türkiye'nin bütünlüğüne darbe vurabilir ve bu, çevresindeki komşularıyla büyük bir ihtilaf riskini artırabilir. Ortadoğu sınırları, ortaya çıkmakta olan Kürdistan ile yeniden çizilir'' ifadesi yer alıyordu. Bu tespit ve tahminler, önümüzdeki yakın gelecekte Türkiye’nin parçalanacağını, ihtimal yollu ilan ediyordu. Ulusal İstihbarat Konseyi Danışmanı ve raporun başyazarı Mathew Burrows, ''Bu, muhtemel bir senaryo değil'' diyerek, halkımızın aklıyla alay ediyordu. Çünkü ''Ortadoğu sınırlarının yeniden çizilebileceğine” açıkça dikkat çekiliyordu!

İran'ın nükleer kapasitesiyle ilgili bölümde, ''Türkiye'nin olası nükleer bir İran'a, kendisi de nükleer kapasite arayışı içine girerek veya NATO savunma sistemine bağlı olarak karşılık verebileceği'' yorumunda bulunuluyor, böylece Türkiye ile İran birbiriyle dengelenerek, hem Kürdistan’ın kurulmasına, hem de Büyük İsrail oluşumuna hazır ve razı konuma sokulacağı ima ediliyordu. Ve zaten aynı başlıktaki senaryolara ilişkin bir tabloda ''bölgesel istikrar'' maddesinde, ''Ortadoğu sınırları, ortaya çıkmakta olan bir Kürdistan ile yeniden çizilir'' denilerek, bütün tepki ve direnmelere rağmen Kürdistan’ın kurulacağı ve Türkiye’nin parçalanacağı ilan ediliyordu.

''Muhtemel senaryolar'' ABD’nin bölgesel planlarını yansıtıyordu!

Washington'da Ulusal Basın Kulübü'nde raporla ilgili brifing veren Ulusal İstihbarat Konseyi Danışmanı ve raporun başyazarı Yahudi Mathew Burrows, rapordaki, ''şişeden cin çıkması'' senaryosu bağlamında kullanılan, ''Kürdistan'ın yükselişi, Türkiye'nin bütünlüğüne bir darbe olur ve bu, çevresindeki komşularıyla büyük bir ihtilaf riskini artırır'' ifadesiyle ilgili soruyu yanıtlarken:

Bunun “muhtemel bir senaryo olmayıp, özellikle Suriye'deki gelişmelerin ışığında, Ortadoğu'yla ilgili kaygı duydukları hususlardan birinin olası bir yansıması ve bölgenin bölünme şansının tartışılması” olduğunu belirterek adeta aklımızla ve halkımızla dalga geçiyordu. Yahudi Burrows, “Suriye'nin olası bir bölünmesinde, bunun Irak'a da sıçrayabileceğini (ve ardından İran, Irak, Türkiye ve Suriye’den toprak koparacak bir Kürdistan’ın ortaya çıkabileceğini) ifade ederek, elbette böyle bir şeyi Türkiye'nin ve bölgedeki diğer birçok ülkenin istemediğini, dolayısıyla bunun olmaması için güçlerin bir araya geleceğinin ve işbirliğine gidileceğinin görüleceğini” vurguluyordu.

''Türkiye model olabilir'' sözü ne anlama geliyordu?

Burrows, “Ortadoğu'daki Arap dünyası coğrafyasını çevreleyen, Türkiye, İran, İsrail gibi ülkelerin, bölgenin nasıl şekilleneceği konusunda potansiyel bağlamda çok büyük role sahip olduğuna dikkati çekerek ''Elbette Türkiye, çok başarılı demokrasisi ve büyük çaptaki ekonomik büyümesiyle, Ortadoğu'da yeşermekte olan diğer demokrasiler için bir model olabilir. Türkiye için öngördüğüm rol bu'' ifadesini kullanıyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyordu.

Bunun anlamı:

1-    Türkiye ve İran, Birleşik Kürdistan için topraklarının bir kısmını ellerinden çıkmasına razı konuma taşınacak

2-    Barzani Kürdistan’ı Irak’tan resmen ve fiilen ayrılacak

3-    Suriye en az üç parçaya ayrılacak ve kuzeyinde yeni bir Kürdistan oluşturulacak.

4-    Kulakları burulmuş ve hizaya sokulmuş Türkiye ve İran, küresel güçlerin kontrolünde göstermelik bir demokratik ve ekonomik model teşkil edip, İsrail’le birlikte Ortadoğu’nun etkin ve yetkin(!) figüran aktörleri durumuna sokulacak oluyordu!

5-    Siyonist Burrows’un “Türkiye için öngördüğüm rol bu!” ifadeleri, aslında ABD’nin ve Yahudi Lobilerinin, gizli ve kirli niyetlerini ele veriyor, Türkiye için biçtikleri rolleri, hangi kurgular ve senaryolarla gerçekleştirecekleri konusundaki şeytani projelerini deşifre ediyordu. Evet, başta Türkiye bütün bölge ülkelerinin bölünüp parçalanacağı, Kürdistan’ın kurulup Ortadoğu haritasının yeniden yapılanacağı bu raporla kesinlik kazanıyordu.

Peki, bu tür raporlar niçin hazırlanıp açıklanıyordu?

A-   Bütün dünya kamuoyunu, özellikle hedef ülkelerin halklarını, “muhtemel senaryolar” kılıfı “mükemmel şeytani planlarına” psikolojikmen hazırlamak..

B-   Bu “yeni haritalar, muhtemel oluşumlar, mukadder parçalanmalar” konularının kamuoyunda tartışılması, beyinlerin yıkanıp kurgulanması, olası tepkilerin şimdiden tespit edilip demokratik yöntemlerle(!) bastırılması için hizmetçi medyayı ve işbirlikçi iktidarları göreve çağırmak.

C-   Siyonist ve emperyalist amaçlar için kurgulanan, ama “doğal ve sosyal gelişmelerin bir sonucu” gibi takdime çalışılan “Türkiye’nin parçalanması, Büyük Kürdistan’ın kurulması, İsrail’le uyumlu bir Ortadoğu’nun oluşturulması” planlarının; ABD ve Yahudi Lobilerince değil, kendi tabii seyri içinde meydana geldiği ve bütün karşı çıkışlara rağmen bunların mutlaka gerçekleşeceği kanaatini kafalara kazımak ve Milli direniş ruhunu boğmak..

D-   Siyonizm’in bu şeytani hedeflerine hizmet edecek iktidar ve yandaşlarının işini kolaylaştırmak, onların hıyanetlerine “demokratik cesaret ve özveri” kılıfı sarmak, taviz ve teslimiyetlerine mazeret ve meşruiyet uydurmak için bu tür raporlar ve senaryolar hazırlanıp yayınlanıyordu!

ABD Kongre raporuna göre İran doğalgazı kesilirse etkilenecek 3 ülkenin başında Türkiye geliyordu!

İran'dan doğal gaz sevkiyatının azalması halinde, bunun uluslararası doğalgaz arzına etkisinin sınırlı olacağı, ancak kötü etkilenecek ülkelerin Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan olacağı savunulmuştu. Çünkü Amerikan Kongresi, İran'a yönelik yaptırımları artırma ve petrolün ardından doğalgaz satışına da ambargo uygulama konusunda çalışıyordu. Amerikan yönetimi, bu amaçla Amerikan Enerji Enformasyon İdaresi'nden bir rapor hazırlamasını istiyordu. Reuters ajansı tarafından bir kopyası ele geçirilen raporda, İran'dan doğalgaz akışının azalması halinde, doğabilecek sonuçlar irdeleniyordu. Rapora göre, doğalgaz tüketimi daha çok bölgesel olduğu için, global düzeyde ciddi bir sorun yaşanmayacağı hatırlatılıyor, ancak “doğalgazının önemli bir bölümünü İran'dan karşılayan Türkiye ile Azerbaycan'ın güneyi ve Ermenistan üzerindeki etkisi büyük olacak” deniyordu. Rapora göre, İran doğalgazının kesilmesi halinde Türk sanayisinin ve elektrik üretiminin olumsuz etkilenmesi, evlerde ısınma sorunu yaşanması bekleniyordu. Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının da, 15 Ekim'de yapılacak toplantılarında, İran'dan doğalgaz ithalatının yasaklanması konusunu görüşmesi planlanıyordu! Bütün bunlar İran’ı ve Türkiye’yi sıkıştırma ve hizaya sokma hazırlıklarına hız verildiğini gösteriyordu.

Başka bir ABD raporuna göre ise: Öcalan “kilit oyuncu” sayılıyordu

ABD Kongresi Araştırmalar Merkezi tarafından hazırlanan diğer bir raporda, 'Türkiye'deki kilit oyuncuların profilleri' bölümünde Abdullah Öcalan'ın ismi de geçiyordu. ABD Kongresi'nin Ortadoğu Uzmanı Jim Zanotti, kongrenin araştırmalar merkezi adına, 'Türkiye: Arka plan ve ABD ile İlişkiler' başlıklı bir rapor hazırlıyordu. Önemli iddiaların yer aldığı ve Akşam gazetesinin "Erdoğan dünya lideri Gül yumuşatıcı güç" başlığıyla aktardığı raporda dikkat çeken bir konu, 'Türkiye'deki kilit oyuncuların profilleri' başlığı altında yer alıyordu. Bu bölüme Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun yanı sıra PKK elebaşı Abdullah Öcalan'ın ismi de konuluyordu.

Özgeçmişlerin ve değerlendirmelerin aktarıldığı bölümde, Öcalan için, "1999'da muhtemelen ABD yardımıyla Kenya'da yakalandı, Türkiye'ye götürüldü. Hali hazırda İmralı'da maksimum güvenlik seviyesinde tutuluyor. PKK'nın liderliğini şu anda Murat Karayılan yapıyor gibi görünse de, bazı gözlemcilere göre Öcalan hala 'aracılı iletişim'le örgütü yönetiyor" ifadeleri dikkat çekiyordu. Amerikan resmi raporunda Türkiye’yi yönlendiren “etkin elemanlar” listesinde Abdullah Gül ve Recep T. Erdoğan’ın yanında Abdullah Öcalan’ın da sayılması halkımızdan gizlenen bir gerçeği açığa vuruyordu.

Akşam'ın haberine göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için "Hali hazırda Erdoğan hükümeti üzerinde yumuşatıcı bir güç olarak rol oynuyor" denen raporda, yeni anayasa ile ilgili kaygının, “AK Parti'nin kendi istediği gibi bir anayasa yapması” olduğu belirtilerek, konsensüse ihtiyaç olduğu vurgusu yapılıyordu. Türkiye'de yüzde 15-20'lik kesimi oluşturan Kürtlere yönelik hükümetin attığı en önemli adımı, “Kürtçenin kullanım alanının genişletilmesi” olarak gören rapor, “20 milyon civarındaki Alevi'nin de laik sistemin koruyucu olarak algılandığı” saptamasında bulunuyordu. Raporda ayrıca, Suriye yönetiminden gelen aksi yöndeki açıklamalara rağmen, Şam yönetiminin PKK'yı Türkiye'ye karşı kullanabileceği iddia ediliyor ve Türkiye Suriye’ye karşı kışkırtılıyordu.

Kemal Burkay çok ciddi ve ilginç iddialarda bulunuyordu!

HAK PAR Genel Başkanı ve AKP’nin Kürtçülük konusundaki özel danışmanı Kemal Burkay, KCK ile ilgili, MİT’i ve Hükümeti sorumlu tutan açıklamalar yapıyordu. “İllegal ve silahlı bir PKK’nın varlığı yanında, öte yandan BDP ve belediyeler gibi demokratik yapıların da KCK içine girmesine bir mana veremediğini” belirten Burkay şunları söylüyordu:

“Şimdi KCK’ya neden ihtiyaç duyuldu: KCK’ya dikkat ederseniz başında Kandil’deki en üst düzey komutan Murat Karayılan var. Bu illegal bir yapı. İçinde rahatça siyaset yapılan BDP’de, belediyelerde siyaset yapanlar buralara kanalize edildiyse bu çok büyük bir yanlış. Bu insanları kriminalleştiriyor. Öte yandan KCK’nın içinde çok sayıda MİT ajanı olduğu söyleniyor. Hatta bin rakamından söz ediliyor. Medyaya yansıdı, doğrusu bu bizi de şaşırttı. Sonradan KCK operasyonları yapılınca ortaya çıktı ki; KCK olayı, aynı zamanda MİT’in aktif rol oynadığı bir yapı. Bin tane MİT elemanı var, bu ne demektir. Bu demektir ki bu örgütler birlikte yapıldı. Böyle bir şey varsa devlet bundan sorumludur. Sadece bu örgüte girmişleri BDP’lileri, belediye başkanlarını, belediyelerde görev yapan meclis üyelerini suçlamak haksızlık olur. İllegal örgüte girmelerinden dolayı hataları var. Bunu kabul etmek lazım. Yani ortada yasalara uygun olmayan bir durum, suç var. Öte yandan bu MİT ile birlikte kotarılan bir şey. Nedir? PKK’yı, Kürt hareketini kontrol etmek için. Yani devletin öteden beri yaptığı, uyguladığı bir yöntem bu. Bana göre hükümet bunu biliyor. Hükümetin bunda sorumluluğu olmasa bile. Bence KCK oluşturulurken AK Parti Hükümeti duruma hâkim değildi.”

Demirtaş’ın “KCK operasyonlarının Ergenekonvari bir yapı tarafından yönetildiği” iddialarına kendisinin de katıldığını belirten Burkay, Demirtaş’ın ayrıca şunu da söylemesi gerektiğini belirterek; “KCK’ya gerek yoktu. KCK oluşurken belediye başkanlarının, meclis üyelerinin, BDP’lilerin orada işi ne? Yani legal politika yapanların orada işi ne? Dolayısıyla devlet bu işi PKK içindeki belli unsurlarla birlikte bu işi organize ettiyse devletin ciddi bir hatası var. Bu bir skandaldır. Bu adeta uyuşturucu şebekesini yakalamak için içerisine polis sokmak, onun vasıtasıyla eylem yapmak gibi bir şey.

Şimdi KCK olayı karşılıklı, devlet ve BDP’nin yaptığı hataların bir düğümüdür. Bundan nasıl çıkacağız, buna bakmamız lazım. Ben KCK operasyonlarını da doğru bulmadım. Buna salt hukuk açısından bakmamak lazım. Bu bir siyasi sorundur. Orada binlerce insanı alıp içeri tıkmak, cezalandırmak sorunu çözmüyor. Dokunulmazlıkları kaldırmak da sorunu çözmüyor. Siyasi bir yaklaşım gerekiyor. Bir uzlaşma, diyalog gerekiyor. Sonunda Kürt sorunu böyle çözülür. Öyle bir yapalım ki KCK davaları ortadan kalksın, dokunulmazlık meselesi de ortadan kalksın, hatta öyle yapalım ki dağdaki insanlar silah bıraksın.”[4]

Oysa, AKP iktidarının da mutlaka haberi ve izni çerçevesinde KCK içine binlerce MİT elemanı sokulmuşsa, bunun iki nedene dayandığı anlaşılıyordu:

1-   Ya iktidar, “Bakınız eliyle koymuş gibi PKK’lıların şehir yapılanmasını tek tek yakalayıp hapse tıktıran AKP, PKK’nın kökünü kurutuyor” havasıyla halkın gazını alıyor ve ucuz kahramanlık taslıyordu!

2-   Ya da; Güneydoğumuzun ülkemizden koparılması ve ileride Büyük Kürdistan’a katılacak “özerk federasyona” kolaylık sağlanması için, bölücülük fikrinin Kürtlerin her kesimine bulaştırılması için MİT ve Hükümet, ABD raporları doğrultusundaki talimatları uyguluyordu!?

Bütün bu felaket senaryolarını ve hıyanet hazırlıklarını, AKP yalakasına dönüşen İbrahim Karagül “Haritaları yeniden çizecek müthiş güç” yazısında, “AKP’nin kerameti ve güya demokratik bilince kavuşan bireylerin marifeti” olarak yorumluyor ve hiç de sıkılmıyordu.

Şimdi söz konusu rapora dönelim:

2030 yılına kadar dünyayı değiştirecek dört büyük eğilim var: Bireysel güçlenme, gücün yayılması, demografik düzen, artan gıda ve enerji ihtiyacı... Bireyin güçlenmesi bence dünyayı değiştirecek en önemli etken. Arap Baharı ve Tahrir ruhu ile gündemimize giren, bugün Ortadoğu'da kendini hissettiren, yarın Avrupa'nın ve Asya'nın en önemli kentlerini harekete geçirmesi beklenen, sokakların devletleri ve sistemleri değiştirdiği bir dönem başlıyor. Belki de 21. Yüzyıl'ın en büyük değişikliği, devrimi bu olacak. Gücün yayılmasına gelince.. "Dünyanın ağırlık merkezi Doğu'ya kayıyor" cümlesini herkes hatırlayacaktır. Yirmi yıldır yoğun biçimde bu tartışılıyor zaten. Son dönemlerde Türkiye'de "eksen kayması" olarak ifadesini bulan tartışma da bu büyük güç kaymasının bir parçası.

Kürt devletinin kurulması, Türkiye ve bölge için kâbus senaryosu olarak nitelenmiş. Bağımsız bir Kürt devleti kurulması, bugünkü Ortadoğu'daki güç haritasını tamamen değiştirecektir, bu doğru. Ama çatışmalar yerine ortaklıklar inşa edilirse bu aynı zamanda müthiş bir güce dönüşecektir, bu da doğru... Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Ortadoğu-İslam kuşağındaki bütün haritalar sanaldır, gerçeklikten uzaktır. Şimdi, bu haritaların değişeceği söyleniyor. Evet, haritalar değişecek. Nasıl ki güç haritası değişiyor, bunun bir adım sonrası coğrafi haritaların, ülkelerin değişmesidir. Ancak bu, sadece Ortadoğu için değil bütün dünya için muhtemeldir.”[5]

İşte Türkiye’nin parçalanmasını, Kürdistan’ın kurulmasını bile, olumlu bir akıbet ve onurlu bir maharet gibi sunanların, nasıl bir ruh sefaletine uğradıklarını, artık izan ve vicdan sahibi herkes seziyordu. İbrahim Karagül gibi, milli haysiyeti ve manevi hassasiyeti sağlam bilinen ve kendilerine ümit beslenen yazarlarımızın bile bu denli yamulması ve toplumu yanıltmaya çalışması; hidayet kararmasının, izan ve vicdan kaymasının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından bizleri dahi şaşırtıyordu.

Dindar Kürtler ise “Hüda-Par” ile bölünmeye hazırlanıyordu!

Bu arada Güneydoğu’da ve Doğu’da BDP’ye yanaşmayan, AKP’de ise umduğunu bulamayan Kürt kardeşlerimizin dindar kesimi de, Hizbullahçıların temsilcisi olarak kurulacak “HÜDA-PAR” yoluyla organize edilip, İslamcı söylemlerle Türkiye’nin parçalanmasına ve Kürdistan’ın kurulmasına taraftar hale getirilmeye çalışılıyordu. “Mustazaf Der”in kapatılmasının ardından partileşme kararı alan çevreler, PKK’dan farklı ve aykırı söylemlerle, ama maalesef sonuçta aynı hedeflere varacak yanlışlara alet oluyordu.

AJC (ABD Yahudi Kongresi)den “Cesaret Madalyası”, ADL (Yahudi Karşıtlığına Karşı Birlik Derneği)den “Üstün Hizmet Madalyası” alan bir Başbakan’la Türkiye nereye sürükleniyordu?

Yahudi cesaret madalyalı “İslam mücahidi”(!) bizi mi, yoksa Yahudi Lobilerini mi kandırıyordu?

Adı: AJC (ABD Yahudi Kongresi)

1906’da New York’ta Yahudi bankerler tarafından teşkil edildi. Misyonu: İsrail devletini kurmak ve Siyonizm’i dünyaya egemen kılmak olarak belirlendi. Dünya Musevi Örgütleri’nin çatısı olan AJC sadece Siyonist önderlere layık gördüğü cesaret madalyasını kuruluşundan beri ilk kez bir Müslüman’a verdi. Bu kişi, bütün gençliğini “Kahrolsun İsrail” diye bağırarak geçiren Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildi.

Adı: ADL (Anti Defamation League)

Yahudilerin ABD’deki bir diğer büyük örgütü olarak bilinirdi. Başkanı Abraham Foxman, Recep Tayyip Erdoğan’a üstün hizmet madalyasını takarken onu Musevilerin ebedi dostu olarak ilan etmişti. 2001 yılında, yani AKP’nin kuruluş aşamasında Abraham Foxman İstanbul’a gelip Erdoğan ve Gül ile gizlice buluşarak Dünya Yahudi Cemaati’nin AKP’ye vereceği desteği taahhüt eden Siyonist Yahudiydi. Soruyorum size, siyasal İslamcı güruh tarafından Morrison lakabıyla onlarca yıl hedefe oturtulan Süleyman Demirel’e bile verilmeyen bu Yahudi madalyalarının amacı ve anlamı neydi? Bu madalyaları alan ve hala takan Tayyip Erdoğan’ın takındığı o sözde Filistin yanlısı tavır ve tutumlar hiç inandırıcı olabilir miydi? Ne yani, Filistin’e sempati duyanların kakalarını bile izleyip tahlile sokan İsrail, Tayyip Erdoğan takiye yapıyor da fark mı edememiştir? AJC ve ADL birini bu biçimde madalyalarla kucaklamışsa onun misyonu ortada demektir. Buradan hareketle bu madalyaları alan birinin Gazze katliamı edebiyatlarını yapması ne anlama gelmekteydi? Bir insan hem Yahudi madalyalı hem de Hamas sevdalısı olabilir miydi?

“Yahu duygu sömürüsünü ve kof davul gürültüsünü bırakıp, Gazze’de şehadete eren bebelerin hatırına sen şu Yahudi madalyalarından birini iade etsene!” uyarı ve çağrılarına hala neden bir yanıt gelmemişti? Abraham Foxman, ya da Amerikan Yahudi toplumunda 'Abe' olarak anılan ve özel bir saygı duyulan Siyonist kahraman(!), ABD'deki İsrail lobisinin amiral gemisi Anti Defamation League (Ayrımcılık ve İnkâra Karşı Birlik)'in 1987'den beri kaptanlığını yürütmekteydi. ADL, 2005 yılındaki “İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde Yahudilerin hayatlarını kurtaran Türk diplomatların anısına” kılıfıyla, ama aslında Erbakan’a hıyaneti hatırına, Başbakan Erdoğan'a da 'Üstün Cesaret Ödülü' vermişti. Abraham Foxman Polonya'da Sovyet işgalinin hemen ardından doğmuş ve işgal sonrası Polonya'yı terk etmek zorunda kalan ailesi tarafından Katolik bakıcısına emanet edilince bir Katolik Hıristiyan olarak vaftiz edilmişti. 'Abe' dört yaşındayken geri dönen ailesi, uzun süren velayet davasını kazanıp ABD'ye göç edince, geri kalanını Musevi olarak geçireceği yeni bir hayata başlamış ve Siyonist şebekede en üst rütbelere erişmişti.

USA-Sabah New York temsilcisi İsmihan Yılmaz’a verdiği röportajda Abraham Foxman Dinler Arası Diyalog Grubunu kurduğunu itiraf etmişti:

“Müslümanlar için ne yaptığımıza gelince, 11 Eylül'den sonra 400 civarında cami saldırısı yaşandı, yeni camii inşaatları konusunda sıkıntılar vardı. Bu dönemde ADL bir tür Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerden oluşan "dinler arası' bir çalışma grubu oluşturarak Müslüman Amerikalıların bu haklarını yerine getirebilmeleri için kampanyalar başlattı.”

“Bir zamanlar ilişkilerimiz o derece yakındı ki, Başbakan Erdoğan benim sarf ettiğim bir ifadeden dolayı Şimon Peres'i arayıp benimle konuşmasını ve ifademi geri almamı rica etmişti ve Şimon Peres beni arayınca ricasını yerine getirmiştim. Benim Türkiye'nin yöneticileri ile özlediğim ilişki biçimi budur.”

“İsrail artık Türkiye ile ilişkilerinin daha fazla gerilmesini istemiyor; İsrail geri çekti kendini ve Türkiye'den de aynı tavrı bekliyor. Türkiye de gerilimi artıracak türden fiillerden kaçınırsa bir süre iki taraf da durup düşünüp ilişkileri yeniden gözden geçirebilirler. Şu anda ilişkinin en azından olduğundan daha da kötüye gitmesini engellemeye çabalamak gerekiyor. Zira Yunanistan ve İran gibi Türk-İsrail ilişkilerin kötü olmasından faydalanmak isteyenler var. Bu durumdan faydalanmaya çalışanlara fırsat verilmemeli. Çünkü İsrail ile Türkiye hala dost bence. Sadece ilişkinin yoğunluğu ve gerilimi biraz farklı eskiye göre, o kadar. İlişkilerin soğuması iki tarafı otomatik olarak düşman yapmaz birbirine.” (01.03.2011)

 


[1] Rosneft’in planları, bkz. 25 Eylül, Habertürk- N.A.

[2] http://www.cubbeliahmethoca.tv/HD238_Cubbeli-Ahmet-Hocaefendi’nin-15-Kasim-2012-Persembe-Tarihli-Mesajidir-.html

[3] 22 Haziran 2012, Milli Gazete

[4] http://www.sondevir.com/manset/107173/kcknin-kurulusunda-mit-aktif-rol-oynadi.html

[5] 12.12.2012-Yenişafak

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 16636

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR