Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

BAŞÖRTÜSÜ İNKARI VE İSTİSMARI
PDF Yazdır
Kitap Kabı BAŞÖRTÜSÜ İNKARI VE İSTİSMARI
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 382
ISBN: 9944183819
Yayın Evi: Bilge Karınca yayınları
Yıl: 2008
Tıklanma: 979
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

 Bu kitapta:

  • Başörtüsünün dini, tabii ve tarihi gerekçelerini ve İslam’ın şekil değil, şuur dini olduğu gerçeğini,
  • Başörtüsüyle “tesettür”ün aynı zannedildiğini; ama farklı anlam ve amaçlar içerdiğini,
  • Başörtüsü karşıtlarıyla, türban istismarcılarının; aynı karanlık odaklarca ileri sürüldüklerini,
  • Dini emir ve görevlerin, önem ve öncelik sırasının niçin ve nasıl değiştirilip dejenere edildiğini,
  • Başörtüsünün nasıl bir “tam bağımsızlık” meselesi haline getirildiğini ve bu problemin ancak her yönden milli ve güçlü bir iktidarın çözebileceğini,
  • Başörtüsü bahanesiyle başlatılan yapay kavga ve kargaşanın; aslında ülkemize ve devletimize yönelik başka ciddi hıyanet girişimlerini örtbas etmeyi hedeflediğini ve karşıt fanatiklerin bilerek veya bilmeyerek, aynı sinsi ve şeytani amaçlara alet edildiklerini,
  • Mustafa Kemal’in Müslüman Türk kadınının kılık kıyafetiyle ilgili tespit ve tavsiyelerinin toplumsal barış ve Milli uzlaşma için büyük bir önem ve gereklilik arz ettiğini, ama sahte Kemalistlerin bu ilmi ve insani prensipleri niçin gündeme getirmediklerini ve sahiplenmediklerini,
  • Cumhuriyet tarihimizde ve özellikle son yirmi yıllık yakın geçmişimizde, başörtüsünü seçim rantına çevirmek isteyen samimiyetsiz siyasilerin ve “ılımlı” yaftalı Siyonist ve emperyalist güçlere bağımlı sözde İslamcı cemaat ve tarikatlerin art niyetlerini,
    Bulacak ve bu konuya daha tutarlı ve insaflı bakma fırsatını yakalayacaksınız…

 

 

ÖNSÖZ

“İNSAN”LIK SINAVI VE İNANCA SAYGI

Tehlikeli ve acil sorunlarını ve bunların gerçek sorumlularını unutan veya unutturulan toplumlar, suni sıkıntılar ve sahte düşmanlarla oyalanır hale getirilir. Bugün küresel senaryoların yöresel figüranlığını yapan kalabalıklar, medya sihirbazının büyülemesi altında, uzaktan kumandalı robotlara çevrilmiştir. Kendi beynini ve bilincini kullanamayan, yani öz benliğinden uzaklaştırılan ve bu yüzden “sağ”da ve “sol”da bulunduğunu sanan insanlar, başkalarının biçtiği rol gereği, kısır kavgalarını sürdürüp birbirlerini bitirirken, toplumların ortak beyni olan, tarih şuuru da giderek çürümekte ve millet bağı çözülmektedir. İşte Türkiye’deki türban kavgası ve yeni bir suni ileri-gerici kutuplaşması da bu kör dövüşün son örneğidir. Bütün bu sıkıntı ve sarsıntıların milli bir felakete dönüşmesini önlemenin en kesin ve en etkin yöntemi ise; farklı seviye ve statülerde lider, başkan ve komutan konumunda olanların, piyonluk prangalarından kurtulup tekrar ve derhal aslına dönmeleridir. Yani insanlığımızı yeniden keşfetmektir.

Çünkü İnsan, Beytullah’tan kıymetlidir. İnsan, Kur’an’dan önemlidir; Kur’an Allah’ın vahyi, insan Allah’ın halifesidir. İnsan, İslam’a değil; İslam insana hizmet için gönderilmiştir. İnsan haklarına saygı duymayan ve hele inanç ve düşünce özgürlüğünü kısıtlayan ve yok saymaya kalkışanlar, insanlıktan istifa etmiştir. Böyleleri nasipsiz ve nesepsiz kimselerdir.

Peki, ya insan nedir; “İnsan”lık mertebesi nasıl elde edilir?!..

Evet; sultanlık, başbakanlık, kaymakamlık kolay, ama insan olmak zor iştir… Kahramanlık, kabadayılık, dillere destanlık kolay, ama insanlığa zor erişilir… Kaşif olmak, alim olmak, tarih olmak kolay, ama insanlık çok çetindir!.. İnsanlık, çok özel yemeklerle, mükemmel becerilerle ve güzel giysilerle alakalı değildir... Çünkü öküz daha çok yer, eşek daha çok çalışır, samur daha güzel giyinir, arı daha beceriklidir, bal üretir. Kelebek böceği ipek örmektedir, inek saf ve şifalı süt vermektedir. İnsanlık; kendini bilmektir, Rabbini bilmektir, haddini bilmektir… İnsanlık zalime tepki, mazluma sahipliktir. İnsanlık; hakkı gözetmek, helali istemektir. İnsanlık sevgidir, şefkat ve adalettir. Gördüğü kardeşini sevmeyen ve onun kişisel haklarına saygı göstermeyen bir insan, hiç görmediği Rabbini sevmek iddiasında samimi değildir. Bunun gibi Yüce Yaratıcısını hiç merak etmeyen, O’na meyil ve muhabbet göstermeyen, hatta inkâra yeltenen nasipsiz ve edepsiz bir kimsenin, yaratılanları seviyor ve sahipleniyor görünmesi de sahtedir ve sadece yaldızlı kılıflar altına gizlenmiş bir çıkar hesabı ve hevesidir.

İnkârcıların tamamı, ruhen; akletmeyen hayvanlar gibidir. Ne var ki, bazısı yırtıcı ve tehlikeli, bazısı yararlı ve evcildir. Ama dikkat edin, bazen evcillerin kudurması, canavarlardan daha tehlikeli olabilir. Ve tabi asla unutmayalım ki, hukuken insan olan herkesin, her türlü hak ve hürriyeti saygıdeğerdir. Televizyon yapana hayranlık duyup, kendi gözünü yaratanı hiç hatırlamayanlar... Bilgisayarı çıkarana şaşkınlıkla şükranlık duyup, kendi beynini ve zihnini yaratanı hiç tanımayanlar… Telefonu icat edenlere saygınlık duyup, kendi kulağını yaratanı inkâra ve Rabbine isyana kalkışanlar için Kur’an’ın: “Onlar hayvanlardan aşağıdır!” buyurması hakikatin ta kendisidir. Ve hele bunlar içinde şeytanlaşmış tipler ve insan suretli iblisler vardır ki; cin şeytanları bir “euzü besmele” ile kaçarken, bunlardan kurtulmak için ancak yüzlerine tükürmek gerekir. Enaniyet (Benlik, bencillik ve birincilik) şirkinin putu; insanın nefsi, mabedi ve Kâbe’si ise, kendi bedenidir.

Kendi nefis putuna tapanların en tehlikelisi ise münafıklardır ki, İbni Selül gibi, ölümünden sonra bile tabileri olan gafilleri yönlendirmek ve etkilemek peşindedir... Bu baş münafık’ın, can çekişirken oğluna; “Resulûllah seni çok sever. Ne olur, rica et de, mübarek cübbesini, cenazemin üzerine örtsün ki, şefaatine erişeyim” sözleri bile samimiyetsiz ve art niyetlidir. Münafık kendisinin ilim ve amelinden, kendi şeref ve şöhretinden bahsedilsin ister. Ama mü’min, Rabbinin hikmetli işlerinden ve O’nun izzet ve azametinden bahsedilmesini sevmektedir. Azazil, Cenabı Hakkın, Hz. Adem’in suretinde tezahür ve tecelli eylemesi ve O’nun diliyle söylemesi yüzünden haset edip, İblisliğe yönelmiştir.

İslam’ın esası Kur’an’a tam teslimiyet ve Allah’a güvenmektir. Bir gemide veya trende uyuyan insan, nasıl hiç gayret ve zahmet çekmeden bile yol alıyorsa, Nuh’un vapuruna binenler, yerinde oturup kurtulduğu halde, diğerleri bin türlü eziyetle dağlara tırmansa ve dalgalara kulaç atsa da boğuluyorsa, bunun gibi; Selamet Gemisine ve Hakka teslimiyet güvencesine girenler de, takdiri ilahiye itiraz ve isyandan sakınıp, itaat ve itimat ettikçe, menzili maksuda yetişecektir.

Allah erlerini ve dava önderlerini, nefsi çıkarları ve makam arzuları için sevenlerin muhabbeti, aslında rezalet ve şehvettir. Ama dinin ve ahiretin hatırına sahiplenenlerin muhabbeti, aşkı şeğefe ve şereftir. Edep; devamlı Rabbinin huzurunda bulunduğu bilinci ve dikkatiyle hareket etmek; niyet ve gayretine buna göre yön vermektedir. Senin hüsnüniyetin ve istikametinden Rabbin razı ve vicdanın rahat ise; başkalarının suizannı ve çirkin isnatları seni üzmemelidir. Çünkü haksız itham ve iftiralar, bumerang yayı gibidir; ne denli hızlı ve hırslı atılırsa, işte o denli çabuk sahibinin kafasına dönecektir. Yazarımız İsmet Sezgin dostumuza: “Niçin Kur’an mealine bu kadar aşıksın?” diye sorduğumuzda: “Ben Kur’an’da kendimi buldum, kendimi okudum” cevabını vermiştir. Evet, Kur’an insan sırrının şifre çözümleridir! Evet, evet, Kur’an’da anlatılan “Tur Dağı” senin nefsi alışkanlık ve yanlışlıklarındır. Kendi Tur’unu aşabilen, Kur’an’ın hikmetine ve vahyin lezzetine erişecektir. O kıssada anlatılan “Allah tecelli edince, dağın parçalanması”, kendi nefis putlarının yıkılıp dağılmasına işarettir. Hz. Musa’nın bayılması ise; nefsi ve behimi duyguların eriyip senden ayrılması demektir. Ey zavallı, hayvani dürtü ve hareketlerle Sübhani derecelere nasıl gidilir?! Uzun emelli ve dünya hayatına meyilli kimselerin; stresi, üzüntü ve elemleri de o denli derin ve dertlidir.

Fasık, Arapcada, cılkı çıkmış yumurta demektir. Bizim Elazığ’da da, rutubet veya erken devşirmekle içi ve özü çürüyen, ama dışı hoş ve sağlam görünen ceviz ve badem gibi kuru yemişlere: “Fıs çıktı” denir. Zannederim “Fısk çıktı”nın ağza yatkın şeklidir. İşte Kur’an’ın anlattığı “Fasık” da, günah ve kötülüklerle özü çürümüş kimselerdir. Bu fasıklar, genellikle zalim gaddarlara destek vermekte ve tarafgirlik göstermektedir. Oysa zalime hizmet ve muavenet, aynen mazlumlara hakaret ve hıyanettir. Bu alçaklığın sebebi de, zalim güçlerden makam ve menfaat beklentisidir. Oysa kanaatle yaşayan, israf ve gösterişten sakınan ve az helale razı olan, zalimlere minnet etmeyecektir. Kalpleri Allah için ve tam bir uhuvvetle kaynaşmış on mü’minden korkan şeytan avanesi, bir milyon kuru kalabalıktan asla çekinmemektedir!.. Düşünün, sebebi nedir? Bu sadık ve Hakka âşık on kişinin huzur, şuur ve onurunu; iyiler gıpta, kötüler haset edecektir. Hatta bazıları hasedinden hakaret ve hıyanete yönelecektir. Ama korkmayın, hasetler ve fesatlar, kendi kendilerini zehirleyen akrep gibidir!.. Hem görmedin mi, Firavun’un binlerce hançerli askerini, Hz. Musa’nın bir tek değneği yenivermiştir.

“Hayâ imandandır” hadisinin manası: “Hayâsızda iman, imansızda ise hayâ olmaz” demektir. Ve “Haya etmiyorsan, yani utanmıyorsan; istediğini yap” sözü, bütün Peygamberlerin ortak hikmet vecizesidir.

İnsanlar ve özellikle kadınlar için örtünmek de; hayânın, yani utanmanın tabii bir gereğidir. Açıklık saçıklık ve baldır bacak pazarlayıcılık ise, hem utanmazlık alametidir, hem de sapkınlık işaretidir. İnsanla hayvanın bir farkı da, hayâ duygusu ve edeptir. İşte başörtüsü de, Rabbine iman ve itaatin; erdemli ve edepli yaşama bilinci ve iradesinin bir simgesidir. Yoksa, sanıldığı gibi, kadının saçı ve başı şehvet bölgesi ve avret mahalli değildir. Kadının bütün güzelliğinin ve cazibesinin toplandığı yüzünün açılmasına izin verilip, saçının ve başının örtünmesinin istenmesi; şehvet ve avretle ilgili olmayıp, inançlı bilinmesi ve şuurlu ve onurlu irade izharına saygı gösterilmesi içindir. Elbette sadece başörtüsü; imanın, ahlâkın ve İslam’ın tek ve gerçek göstergesi değildir. Şu veya bu sebep ve mazeretle, vücutlarının diğer avret mahallini ve şehveti tahrik eden bölgelerini örtmek şartıyla, başı açık gezen kadınlarımızı ve kızlarımızı kötülemek ve hakarete yeltenmek hakkı kimseye verilmemiştir. Hatta, oldukça medeni ve edepli biçimde giyindiği halde, ya özel tercih ve tensibiyle, veya bazı mazeretleri nedeniyle başını örtmeyen öyle insanlarımız vardır ki; başı örtülü hatta çarşaflı insanların bir çoğundan daha fazla dini haysiyet ve istikamet sahibidir. Ancak, sırf İslami hayatı hatırlattığı, Kur’an ahlâkını yaygınlaştırdığı ve kokuşmuş batılı yaşam tarzına sessiz bir başkaldırı sayıldığı için başörtüsüne savaş açanlar, bu sinsi ve kirli niyetlerini, bin türlü bahanelerle gizlemeye çalışsalar da, aslında Haçlı emperyalistlerin safında, Müslüman Türk’e diş bileyen ve saldırmak için fırsat gözleyen nasipsiz ve nesepsiz kimselerdir.

Ve böyleleri din istismarcılığı ve ılımlı İslam safsatasıyla gâvur hizmetkârlığı yapan kesimlerin ekmeğine yağ sürmektedir ve bu talihsiz tavırlarıyla, dindar halkımızı sahtekârların kucağına itmektedir. Temel insan haklarına, evrensel hukuk kurallarına, doğal kanunlara ve sosyal olgulara; saygı duymayan ve sahip çıkmayanlar, görünüşte adam sayılsa da gerçekte insan değildir. İnsanların en temel ve tabii hakları sayılan: Herkesin yaşama şansına, namus ve ırzına, malına ve meşru kazancına, şeref ve onuruna olduğu kadar, onların dini ve manevi inancına ve bu inancın gereği olan hayat ve ahlâk tarzına, saygı duymak yerine saldırganlaşanlar ise, hayvanlıktan bile aşağı mertebededir. Bu tür saldırı ve sataşmalara uydurulan gerekçeler, ne denli insancıl ve aydınlanmacı(!) ambalajlara sarılırsa sarılsın, sonunda yapılan sadece vahşettir, gericiliktir.

Bugün Siyonist emeller ve emperyalist heveslerle Irak’ı işgal edip “demokrasi ve çağdaş hayat düzeni” getirmek bahanesiyle milyonları katleden ve binlerce yıllık bir medeniyet birikimini mahveden Amerika’yı haklı gören ve destek veren sağcı liberalleri ve İslamcı hoş görücüleri şiddetle ve nefretle kınayan bazı ulusalcı sosyalistlerimiz; Komünist diktatörlük dönemi Sovyetlerin yine “demokratik talepler”le Afganistan’ı işgal edip yıllarca milyonları katlederken bütün bu dehşet ve vahşetlere nasıl mazeret ve meşruiyet kılıfı geçirip alkışladıklarını unutmuş görünmektedir. Aynı tiyniyet ve tiplerin ülkemizde, başını örten kızlarımıza ve kadınlarımıza karşı takındıkları hazımsız tavırları da, hala asgari insanlık düzeyinden ne denli uzak bulunduklarının ifadesidir. Türban meselesini istismar edenler ne kadar seviyesiz ise, “Biz inanmasak bile, başörtüsü halkımızın inancı gereği ve tarihi geleneğidir. Her türlü hakları elbette yerine getirilmelidir. Ancak istismarcılığa ve ayırım kayırımcılığa fırsat verilmemelidir” gibi bir açıklama bile yapamayanlar da, işte o denli samimiyetsizdir.

Sınıfsız ve sınırsız dünya cenneti vaat etmesine rağmen, milyonlarca mazlum ve mağdurun kanı ve gözyaşı üzerine kurulan vahşi komünizmin, toplumlara cehennemi bir esaret ve sefalet dönemi yaşatmanın ardından 60 yılda iflas edip vadesi dolunca geberdikten sonra; Putin Rusya’sının Din ile barışmasına, Katolik kilisesiyle Papaz okullarında savaş ve savunma dersleri yapmasına, papazların da askeri ve sivil okullarda din eğitimi ve maneviyat terbiyesi okutmasına; ve Siyonist kapitalist dünya düzenine karşı İslam âlemiyle işbirliğine başlamasına ve bu yüzden gelişme ve millileşme yönünde önemli başarılar kazanmasına rağmen, bizdeki bazı komünist artıkların ve Marxizm rüyasından uyanmayanların: Halâ İttihat ve Terakki hainlerinin izinde ve laiklik bahanesiyle Türk milletini ismen ve resmen olmasa da, fikren ve fiilen dinsizleştirme hevesiyle çırpınmaları, gerçekten hayret ve üzüntü vericidir.

“Sizin kapitalist emperyalistiniz kötü, bizim komünist emperyalistimiz iyidir.”

“Bizim tabumuz ve Firavunumuz, sizin putunuz ve Nemrutunuzdan değerlidir.”

“Bizimkilerin işgal ve vahşetleri sosyalizm gereği; sizinkilerin yaptığı sömürgeciliktir” demeye getiren densizler, hepsinin yuları Siyonist sermaye baronlarının elindedir. Adam Simith’lerin de, Marx ve Engels’lerin de Mason Locaları birdir. Faşist Musollini’nin de, komünist Lenin’in de, Amerika’nın kapitalist liderlerinin de finansörleri aynı Rotscshcild’ler ve Rockefeller’dir.

Ha, bir de: “Başörtüsü haydi neyse de, şu türban kötü niyetlidir, rahibe kıyafetidir, Sümerlerde fahişeler de giyinmiştir” diyenler vardır ki, bunlar bu kesimin en zavallıları yerindedir. Çünkü böyleleri; başörtüsü düşmanlığının ne denli haksız ve dayanaksız olduğunun bilincindedir, ama vicdanlarını bastırmak ve kendilerini temize çıkarmak için, maalesef böylesine gülünç ve iğrenç durumlara düşülmektedir.

İnsan benliği, sosyal ve ekonomik ilişkiler dengesi:

İnsan boşuna yaratılmadığı için yaşamanın bir gayesi ve gayreti olmalıdır. Önemli olan hayat boyunca doğru istikamette bulunmaktır. İnsan şerefli bir varlıktır, eşrefi mahlûkat olarak yaratılmıştır. İnsan fıtratı yani yaradılışı gereği, özellikle inancının ve vicdanının yönelttiği istikamette doğruyu arar ve kendine göre bulur. Ne var ki, insan bu arayışta bazen bilmeyerek veya isteyerek doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel veya çirkin, Hakk veya bâtıl, adil veya zalim sonuçlara ulaşır, başına adalet veya dalâlet külâhı takılır. İnsan aynı zamanda fıtratındaki potansiyel kerameti, yani pek çok cihazla donatılmış şerefli bir varlık oluşu sebebiyle, sürekli kendisiyle mücadele etmesi gereken bir varlıktır. Yani, insan kemale ve mükemmele ulaşma yolunda ilerlerken önüne çıkan en önemli engel yine bizzat kendisi olmaktadır. İnsan öyle bir varlıktır ki, o kendisiyle barışık olarak değil, kendisiyle, enesiyle, bencilliğiyle mücadele ederek, kendisine rağmen yaşayarak, gerçek insanî kemalâta ve en mükemmel dünya düzenine ulaşır.

İnsan fıtratındaki bu potansiyel kerameti pratikte gerçekleştirmek ve gerçek insaniyete erişmek için, yüce bir ideale ve hedefe sahip olmalıdır. İnsan bu ideali vicdanında duymakla birlikte, o kaynağı itibarıyla insanın üstünde ve ötesinde bulunmaktadır. Bu böyle olmalıdır ki insan sürekli yukarıya doğru yükselmeye çabalasın. Bu yükseliş yolunda insanın önüne daima kendisi; dünyevî tutkular, ailesi, çevresi, makam-statü düşkünlüğü, rahat yaşama arzusu, korku gibi bütün unsurlarıyla bencilliği, yani benliğinin dünyanın çocuğu olmasından kaynaklanan boyutu çıkmaktadır. İşte insan varlığının bu boyutunu aşabildiği nispette ‘gerçekten insan’dır; bu boyutunun duvarları arasına hapsolduğu nispette de gerçek insanlıktan uzaklaşır. “İnsanın bu ideali” ile hayata hükümran olan alanlardan biri olan “ekonomi” bir araya geldiğinde, ilginç bir ikilem ortaya çıkmaktadır. Meseleye bu ikilem açısından bakıldığında, ortaya çıkan sonuçlar önemlidir ve ekonomik dünya hayatının bu sonuçlar üzerinden değerlendirilmesi lazımdır.

Çalışmak - Yaşamak: Zalim Batı düzeninde yaşamak için çalışılır, Adil Ekonomik Düzende çalışmak için yaşanır. “Yaşama” insan olan herkesin tabiî hakkıdır. “Çalışma” ise insanın görevidir. “Herkese aş, çalışana iş” ilkesi vardır.

Çıkar Çatışması - Paylaşmak: Zalim Batı düzeninde “ben kazanayım” çabası vardır, Adil Ekonomik Düzende biz “beraber kazanalım” çabası vardır. Zalim Batı düzeninde “çıkar çatışması” vardır, Adil Ekonomik Düzende “çıkar beraberliği” vardır.

Tahakküm Kurulması – İhsan ve İkram Ahlakı: Zalim Batı düzeninde “tahakküm etmek” için kazanılır, Adil Ekonomik Düzende “ihsan ve yardım etmek” için kazanılır. Zalim Batı düzeninde sömürüyle kazanandan herkes korkmaktadır, Adil Ekonomik Düzende helal ve meşru kazanana ise herkes saygı duyacaktır.

Haksız Kazanç – Helal Üretim Yapmak: Zalim Batı düzeninde “en çok kazanma ilkesi” vardır, Adil Ekonomik Düzende “en çok iş yapma ilkesi, yani üretim” vardır. Zalim Batı düzeninde insanlar para karşılığı koşmaktadır, karşılıksız kâğıt para sahte altındır; Adil Ekonomi Düzeninde reel ekonominin peşinde koşulur, altının Halikı (Yaratıcısı) ise tek olan Allah’tır.

Karşılıklı Para - Kâğıt Para: Bugünün putu ve en önemli problemi karşılığı olmayan paradır. Çağımız dünyasında insan için ekonomide gerçekleştirilmesi gereken asıl ideal, gaye ve hedef, “karşılığı olan para” yani üretimin karşılığı olan senet paradır. Bugünün ana meselesi, karşılıklı paranın yanında yer alıp karşılıksız paradan uzaklaşmaktır. İnsan bu ideali gerçekleştirdiğinde, işte o zaman ekonomide sömürülmekten kurtulacak, küresel sömürü sermayesine değil, Yaratan hatırına tüm yaratılanlara yani insanlığa/topluluğa hizmet etmiş olacaktır. İnsan çağımızda da çalışıyor ama sahte tanrılara hizmet ederek alçalmaktadır.

Özetle inançsızlık, haksızlık ve ahlâksızlığı; bu ise başkalarının haklarına saygısızlığı ve saldırganlığı doğurmaktadır. Kapitalist veya Komünist sistemlerin, toplumlara huzurlu ve onurlu bir yaşam sunmaları imkânsızdır. Çünkü bunlar, temelde materyalisttir, maneviyatsızdır. İşte bu yüzden çağımız insanlığı İslam anlayışına ve Kur’an ahlâkına her zamankinden daha çok muhtaçtır. Özlenen barış ve bereket medeniyeti ancak inançlı insanlar tarafından kurulacaktır.

Atatürk, ne sosyalisttir, ne kapitalisttir!

Bu iddialar Atatürk’ü küçültme ve gözden düşürme gayretidir

Bir yazarın dediği gibi; Bizdeki komünist kafalı 68 Kuşağı, Gazi’yi Che Guevara ve Ho Şi Minh’le aynı safta görüyor ve gösteriyordu. Bir grup bu tabloya Mao’yu da ekliyordu. “Ulusalcı sol” sitelerde hâlâ aynı şey yapılıyordu. Evet, Mustafa Kemal Paşa da, Mao ve Ho da işgalcilerle savaşmıştı. Ama bu kadar benzerlik, aralarındaki büyük farkları örtmeye yetmiyordu. Che’ye gelince; haydi romantizme saygı duyalım, ama bir Allah’ın kulunun çıkıp da Che’den “devlet adamı” diye bahsetmesi duyulmuş muydu?

Bunları ne Atatürk’ü yüceltmek ne de diğerlerini küçümsemek için yazıyoruz. Sadece, aralarındaki muazzam farkların önemini vurgulamak istiyoruz. “Devrimci” ve “antiemperyalist” kelimelerinin altına bu çok farklı resimleri dizerek aralarındaki işlev ve istikamet farklarını yok etmek tarihe ve Atatürk’e saygısızlık olurdu. Dahası, bu kavramları muğlâk hale getirerek ideolojik bir büyüye dönüştürme sahtekârlığı, artık sırıtıyordu. Ne amaçla olursa olsun, karmaşık tarihsel gerçekliğin ideolojik şablonlarla örtülmesi, bugüne bakışta da şaşılık yaratmıştır. Tarihte de günümüzde de şartlara göre ittifaklar yapılır, gerekirse vazgeçilip bırakılır. Mustafa Kemal de Milli Mücadele sırasında Bolşevik Rusya ve İslam dünyası ile ittifak yapmış, yardım almıştır! Lozan’la birlikte Batı’yla da ilişki fırsatları aramış, kredi almış, İngiltere ve Fransa ile ittifak için ömrü vefa etmemiş, imzayı İnönü atmıştır. Türkiye iyi ki 68 Kuşağı’nın, Avcıoğlu’nun, Mihri Belli’nin şablonuna uyarak Che’lerin, Ho’ların, Nâsır’ların, sonra da Enver Hoca ve Mao’ların dünyasına kaymamıştır. Ve tabi Atatürk’ten sonra İnönü’nün Batı hayranlığı ve ABD mandacılığı ayrı bir sakatlıktır. Bakın, Çin Mao’nun, Vietnam da Ho’nun yolunu terk etti; Şimdi Atatürk’ün farkı ve ileri görüşlülüğü daha iyi anlaşılmaktadır.

Kemalizm, dinin alternatifi midir?

1937 yılında ve Atatürk’ün artık hastalığıyla uğraştığı bir sırada Edirne Milletvekili Şeref Aykut tarafından kaleme alınarak yayımlanmış olan “Kemalizm Dini” başlıklı kitap, Türkiye'de laikliğe nasıl bakıldığı konusunda dikkat çekici örneklerden birini oluşturuyordu. Geçtiğimiz yıllarda bir televizyon programında iki siyasal partinin il başkanlarının arasındaki bir tartışmada, Atatürk ile Hz. Muhammed’in mukayesesi, belki de farkında olmadan bir gerçeğin su yüzüne çıkmasına sebep olmuştu. Söz konusu tartışma, Türkiye’deki sorunlu bir saplantının, artık tartışılması açısından önem taşıyordu. Basit gibi görünen tartışma, Atatürk ile Hz. Muhammed’in karşılaştırılması üzerinden aslında çok daha derinlerdeki bir soruna işaret ediyordu. Konuya; bu ülkenin modernleşme tarihinde radikal bir dönüşüme tekabül eden cumhuriyet devrimlerinin; zaman içinde kazandığı içeriği ve değişimi göstermesi açısından bakmak gerekiyordu. Hepimiz biliyoruz ki, Cumhuriyeti kuran kadrolar içindeki bazı sabataist ve masonik kafalılarca din, belki doğrudan özü itibarıyla olmasa da, zaman içinde uygulamalardan kaynaklanan bir anlayışla gelişen yapısından ötürü, bu toplumun geri kalmasındaki yegâne sorumlu kurum olarak görülüyordu. Dolayısıyla da uygulamaya yansıdığı biçimiyle din, toplum ve devlet nezdinde belirleyici unsur olmaktan çıkarılmaya ve vicdani bir mesele olmaya indirgenmek isteniyordu. Elbette bu yapılırken mevcut konumu itibarıyla yeni rejimle uyumlu bir kalıba dökülerek millileştirilmeye de çalışıyordu. Bu bağlamda Kemalizm tarafından çizilen kırmızı çizgiler, dinin yeni dönemdeki şekil ve şemailini belirleyen hususlar olmuştu. Ancak bu süreci harekete geçirenlerin dini siyasal ve sosyal bir enstrüman olarak kullanacakları düşüncesinden hareket etmeleri, Türk tarzı diye adlandırabileceğimiz bir laiklik anlayışının da doğmasına yol açıyordu. Dini sürekli olarak kontrol altında tutmaya ve amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışan bu girişimlerin bir müddet sonra dinden bağımsız hareket edemeyecekleri, hatta zaman içinde bir tür Din’mişçesine misyon üstlendikleri görülüyordu. Yani sapla saman bir şekilde birbirine karışıyordu.

'Kemalizm Dini' uydurması!

Bu durumun en somut göstergesi de 30’lu yılların sonlarına doğru kaleme alınan kimi çalışmalarda ve uygulamaya yansıyan davranışlarda görülüyordu. “İbadet dilinin resmi ve zorunlu olarak Türkçe olması, camilere sıra konması, ibadetlerin müzik eşliğinde yapılması” gibi sinsi girişimler sahneye konurken, bir yandan da işin düşünsel altyapısı oluşturulmaya çalışılıyordu. 1936 yılında Edirne Saylavı (Milletvekili) Şeref Aykut tarafından kaleme alınarak yayımlanmış olan “Kemalizm Dini” başlıklı bir kitap, bunların art niyetini ortaya koyuyordu. 80 sayfalık kitapçık, Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimlerin neden yapıldığını, kendi bakış açısıyla tarihsel bir perspektifte verdikten sonra, bütün bu gelişmelerin Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyini yakalaması için gerekliliğine parmak basıyordu. Ve sonunda devrimlerin ancak devrimleri özümsemiş nesiller tarafından korunup yaşatılacağına vurgu yapılarak şu ilginç saptama ile nokta konuluyordu: “Gençlik, Türklüğün dayangacı ve geleceğin biricik umududur... Onun inanını doldurmak, vicdanını doldurmak ister. Bu sebeplerdir ki, onu Kemalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, onu bu kutsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister. Ta ki, Kemalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır...”

Yine aynı kitabın laiklik ile ilgili bölümü o günlerde sık kullanılan bir vecizeye atıfta bulunarak başlıyor. “Ak günleri yaşarken kara günleri unutma!” Bu sözün ardından yazar, Türk milletinin kara günlerinin uzunca ve korkulu bir rüya gibi 1337 yıl sürdüğüne işaret ediyordu. Bu tarihi neye göre belirlediği anlaşılamasa da, hemen hemen İslam’ın ortaya çıkış tarihine denk gelmesi işaret edilenin doğrudan İslam dini olduğu konusunda bir şüpheye yer bırakmıyordu. Bu kitapta Türklerin İslamiyet’ten önce mensup oldukları dinlere değinilerek, bu dinlerin Türkleri köklerinden uzaklaştıramadığı, İslamlaşma sonrasında ise Türklerin sadece din işlerine yönelerek bir anlamda maddi dünyadan ve onun gerçeklerinden koptukları dile getiriliyordu. Kitapta yapmacık olarak tanımlanan Osmanlı milletinin içinde devleti her şeye rağmen ayakta tutan unsurun Türk olduğuna vurgu yapılarak, Türklerin enerji ve kudretinin din adına istismar edilerek kötüye kullanıldığı saptaması da yapılıyordu. Ve bunların en sinsi tarafı da, bu uyduruk Kemalizm’in, bizzat Atatürk tarafından kurgulandığı kanaati veriliyordu.

Kof bir ahlak anlayışı

Cumhuriyetin kuruluş günlerinde içinde bulunulan toplumsal, sosyal, siyasal koşullar sebebiyle devletin din ile olan ilişkisini nasıl tanzim edeceği konusu zamana bırakılıyordu. Zaman içerisinde gerçekleşecek olan şey de; önce yapılacak devrimler ile tüm siyasal ve sosyal sistemin oturmasını, ardından da zihinsel bir dönüşümün sağlanmasını amaçlıyordu. Masonik Modernleşmeci tasavvur, bilimin ve aklın önderliğinde başlatılacak bir sürecin beklenen dönüşümü sağlayacağını ve zaman içerisinde toplumun geri kalmasına neden olduğu varsayılan din olgusu da dahil olmak üzere geçmiş dönemin kurumsallaşmış yapılarının tasfiye olacağını varsayıyordu.

Bu arada dinin oluşturacağı bu boşluğun nasıl ve ne şekilde doldurulacağı da üzerinde düşünülen konulardan biri olmuştu. Dinin etkisini ve önemini kaybetmesi halinde oluşan boşluğun, dinselliği içermeyen tamamen laik anlayışla oluşturulmuş bir ahlakla ikame edilebileceği varsayılıyordu. Biraz önce alıntı yapmış olduğumuz kitaptaki anlatıya dönersek bu konu orada da ele alınmış ve özellikle gençliğin hem geçmiş dönemin hurafelerle dolu anlayışından hem de yurt dışında başka uluslar arasında yayılan bozuk düşüncelerden korunması, yani yeni neslin İslam’dan koparılması tasarlanıyordu. Sadece somut bilginin rehberliğine dayanan bu yeni inanç sisteminin gençliği tehlikelerden koruyacağı sanılıyordu. Bu sistem onu kurgulayan ve ona inanan çevreler tarafından dinin geçmiş dönemlerde üstlendiği işlevi de yerine getireceği anlayışından hareketle, bir din gibi algılanıyordu.

Sahte dinin iflası

Atatürk’ten sonra yozlaştırılan Cumhuriyetin din ile olan ilişkisindeki tek yanlı bu belirleyiciliğin, çok partili demokratik sürece geçilmesiyle birlikte yürümemesi, hatta sosyal ve ekonomik nedenlere bağlı olarak beklenenin aksine sonuçlar vermesi, zamanla ortaya ilginç manzaraların çıkmasına yol açıyordu...

“Bunların başında da masonların uydurduğu Kemalizm’in İslam’ın alternatifiymiş gibi algılanması sebebiyle çok gereksiz ve yanlış sonuçlara yol açacak şekilde din ile doğrudan bir rekabete girişmesi geliyordu. Aklı ve bilimselliği esas aldığı iddiasındaki bir ideoloji, durağanlaştırılarak bir müddet sonra kendisi de dogmaya dönüşüyordu. Halbuki, ister geçmiş yıllarda olduğu gibi doğrudan din vurgusuyla kitaplara konu olsun, isterse şimdilerdeki gibi siyasal sorunlara çözüm olması amacıyla din muamelesine tabi tutulsun Kemalizm’in en nihayetinde bu dünyaya ait bir kuram olması, onun din karşısında bir noktadan sonra yetersizleşmesine yol açılıyor ve gerilimlerin büyümesine sebep oluyordu. Yapılacak olan şey ise basit ancak zordur. O da "Türkiye’ye özgü" denilerek farklılaştırılan laiklik anlayışının, sorgulanarak güncellenmesinden geçiyordu. Onun ardından da Kemalizm’in bu rekabetçi anlayışa paralel olarak dinin alternatifi, hatta karşıtıymış gibi algılanmasına yol açacak davranışlardan vazgeçmek geliyordu.”[1] Yani Din ile Devletin ayrışması, ama çatışması değil; barışması ve her birinin kendi sahasında kalıp topluma hizmet sunması gerekiyordu.


GİRİŞ

Prof. Ahmet Akgündüz’ün “Siyasi Müceddit” İlan Ettiği Sn. Erdoğan’a;

“HADDİNİ BİL!” UYARILARI VE SAMİMİYETSİZ TAVIRLARI

Verdikleri sakat ve skandal fetvalarla insanların tepkisini çeken bazı Hocalarla ilgili, Sn. Erdoğan’ın çıkışları çok tartışılmıştı.

“6 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilebileceği, kadın erkeğin aynı asansörde bulunmasının halvet sayılabileceği, kadınların örtündüğü battaniye ve yorgandan bile insanların tahrik olunabileceği ve kocalarından dayak yedikleri için kadınların şükretmeleri gerektiği…” gibi temelsiz iddiaların “İslami fetvalar” gibi sunulmasına karşı Sn. Cumhurbaşkanının çıkışları haklıydı. Ancak bu konulardaki bilgi yetersizliğinden ve belki de danışmanlarının yanlış yönlendirmesinden dolayı “İslam’ın Güncellenmesi…” gibi alakasız ve yanıltıcı yorumlar yapmıştı.

Sn. Erdoğan konuşmasında, genişçe yer ayırdığı bu tür fasit fetvalara karşı çıkarak din adamı sıfatıyla toplumu yanlış yönlendirip tahrik eden kimselerle ilgili olarak; “Dinde yeri olmayan bazı içtihatlarda bulunuyor ve kendi görüşlerini söylüyorlar. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar ya da çok farklı bir dünyada sanıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar.” açıklamasını yapmıştı.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan başından sonuna kadar her kelimesine yürekten katıldığım sözlerle, Nurettin Yıldız ve Nurettin Yıldız gibileri ıskartaya çıkardı. Yaşasın! Artık hiç kimse bana; sen Nurettin Yıldız hoca efendi hakkında nasıl böyle şeyler dersin diyemeyecek. Çok mesudum çok.” diyen Ahmet Hakan ise konuyu kendi açısından çarpıtmaya çalışmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Şimdi birçok hoca efendi beni tefe koyup çalacak…” kuşkularında haklı çıkmıştı. Erdoğan’ın, Dünya Kadınlar Günü etkinliği kapsamında Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki açıklamalarında: "Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler" diyen, Sosyal Doku Vakfı Başkanı ve İlahiyatçı Nurettin Yıldız'ı ve benzeri bazı Hocaları hedef alıp “Son günlerde bakıyorsunuz, birileri ortaya çıkıp ne yazık ki kadınlarla ilgili çok farklı açıklamalar yaparak dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı içtihatlarda bulunmaktadır…” diyerek bunları uyarmışlardı.

Erdoğan’ın konuşmasındaki: “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz (ve cahil) bunlar. (Oysa) İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 -15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Çünkü İslam’ın uygulanması yer, zaman ölçüsüyle değişikliğe uğramaktadır. Şimdi birçok hoca efendi beni tefe koyup çalacak, o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın (yeter)” sözleri, doğru bir hikmeti, yanlış ifadelerle belirtme… Ve maalesef çok önemli bir gerçeği, sadece istismar amaçlı gündeme getirme çabalarıydı.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Sn. Erdoğan’ın konuğu olan Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” sözlerini yersiz ve gereksiz bulmuşlardı.

Ahmet Akgündüz, sosyal medya hesabından yayımladığı "Muhterem Cumhurbaşkanım! Haddinizi aşarak şer’î meselelerde fikir beyan etmeyiniz! Zira ne müctehid ve ne de fıkıhçısınız!" başlıklı yazılı açıklamada “Muhterem Cumhurbaşkanım! Sizi Allah için seviyor ve 21. Asrın siyasî müceddidi olarak ilan ediyorum; ancak siz ne dinî müceddidsiniz ve ne de fıkıhçısınız. Ehil olmadığınız konularda ve hele de şer’î konularda görüş beyan etmeniz tamamen şahsınızı felâkete sürükleyebilir. Ben sözlerinizin maksadını aştığını hüsnüzanla yorumluyorum. Sizi Allah için seven bu kardeşinizden birkaç noktayı dinleyiniz.” ifadelerini kullanmış ve tabii kendi riyakârlığını da ortaya koymuşlardı. Sözlerinin devamında:

Birinci Nokta: Nureddin Yıldız ve Faruk Beşer Hocalar ehl-i sünneti bu bid’at asrında müdafaa eden hocalardır. Ancak ayet ve hadisleri ve hatta şer’î hükümleri açıklarken bazı ifade yanlışlıkları bulunabilir. Biliniz ki, hedefleri bu iki hocayı yıpratmak değil, belki dini yıpratmak olan algıcı medyaya güvenmeyiniz.”

İkincisi, Diyanette ve Din İşleri Yüksek Kurulunda İslam hukukunda gerçek uzman bulunduğu konusunda endişelerim vardır. Yahut algı operasyonundan korkarak söz söylemekten çekinmektedirler. Zira Diyanet İşleri Başkanımız ve Din İşleri Yüksek Kurulu, yine medyanın ortaya attığı evlenme yaşı konusunda imtihanı geçemediler. Meseleyi milletimize anlatamadılar. Anlatmak isteyenlere de fırsat vermediler.” diyerek onları haklı çıkarmaya çalışmıştı.

Ahmet Akgündüz “21. Asrın Siyasi Müceddidi ilan ettikleri” Sn. Erdoğan’ı; “6 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilebileceği” gibi hem Kur’an’a ve Resulûllah’ın uygulamasına, hem de fıtrata ve vicdana tamamen aykırı fetvaları, dini bir hakikat gibi sunan ve savunanları kınadığı ve uyardığı için Cumhurbaşkanını “haddini aşmak”la suçlamışlardı. Dolaylı biçimde kendisini “Fıkıh âlimi ve müceddid” ilan eden Ahmet Akgündüz’e sormak lazımdı: Sizin 6-9-11 yaşlarındaki kız çocuğunuzu gelin almak için isteyenlere nasıl bir tavır takınırsınız? En azından kızar ve kovarsınız değil mi? Çünkü fıtrata ve vicdana aykırı bir talepte bulunmuşlardır ve İslam fıtrat dini olmaktadır.

Hem madem samimi ve seviyeli bir din âlimi pozisyonundasınız ve Sn. Cumhurbaşkanıyla Sarayda görüşecek kadar yakınsınız… Öyle ise “Kur’an’ın sarih ayetlerine, Resulûllah’ın (SAV) sahih hadislerine, Müçtehit ulemanın icma ve ittifak prensiplerine… Ve tabi akli, ilmi ve vicdani ölçülere ve çağdaş gerçeklere ve gereksinimlere uygun bir Anayasa örneği ve sistem projesi hazırlayıp, “Siyasi Müceddidinizin” yüksek ilgi, bilgi ve tensiplerine niye sunmazsınız?.. Bilgi ve birikiminiz mi yetmiyordu, yoksa yeterli ciddiyet ve cesaretiniz mi bulunmuyordu?

Üstelik Sn. Cumhurbaşkanı: “İlim adamları daha cesur davransın” çağrısı da yapmışlardı.

“Ömrünü İslam’a adamış ilim adamları ile bu meselenin üstesinden geleceğimize inanıyorum. Bu konuda ilgili kurumlarımızın ve muteber ilim adamlarımızın daha cesur davranmasını rica ediyorum. Aksi halde hep birlikte çok büyük bir vebal altında kalacağımız açıktır.” diyen Sn. Erdoğan’ın bu çağrısı karşısında artık korkmamıza da gerek kalmamıştı.

Ardından Sn. Erdoğan “İslam’ın Güncellenmesi” sözlerini açıklığa kavuşturmuş, “Dinde Reform Aramıyoruz, Haddimize mi?” itirafında bulunmuşlardı.

"İslam'ın güncellenmesi" sözüne yönelik itiraz ve uyarılara yanıt veren Erdoğan, "Dinimiz İslam ve kitabımız Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar caridir. Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi?" demek zorunda kalmıştı.

Sn. Erdoğan, partisinin genel merkezinde Siyaset Akademisi'nin açılışında konuşurken: “(Bu) Kur’an’ın kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir. Kitabımız Kur’an'ın her zaman söyleyecek sözü vardır. (Kur’an temel ve genel hükümler barındırır.) Ama bunlardan hareketle yapılan içtihadlar ve geliştirilen kurallar ve uygulamadaki karşılıkları zamana ve şartlara göre değişecektir. Zamanın değişmesi ile ahkâmın da değişeceği inkâr edilemez. Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Asla. Ama önüne gelenin; kadınlarla, gençlerle, yaşlılarla ilgili bu tür şeyleri konuşmalarının İslam'a getirdiği gölgeyi (ve tehlikeyi) de görmezlikten gelemeyiz… Bu değişim meselesi asırlara dair bir husustur. Değişimi inkâr etmek kendi kendini kandırmak demektir. Elbette asla değişmeyen ve değişmeyecek olan kurallar da vardır. Mesela İslam'ın son din olduğu bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Allah'ın yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim'de açıkça ifade ettiği hükümler asla değişmemiştir, değişmeyecektir. Dinimiz İslam ve kitabımız Kur’an-ı Kerim, kıyamete kadar caridir (gereklidir, geçerlidir ve yürüyecektir). Bu da bundan sonra da kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar, yaşanacak tüm hadiseler, ortaya çıkacak tüm yeni durumlar karşısında söyleyecek sözü (ve esas alınacak hükmü) olduğu anlamına gelir. Bunların uygulamadaki karşılıkları elbette zamana, şartlara göre değişecektir. Mecelle kaidesidir, yani; "Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz". Biz içtihatları değiştirmezsek, uygulamaya ilişkin kuralları uygun şekilde yenilemezsek sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. Müslümanlar sürekli kendilerini geliştirmek durumundadır.” diyerek durumu düzeltmeye çalışmıştı. Şimdi ilmi dirayeti ve cesareti varsa Ahmet Akgündüz’ün derhal İslami bir anayasa hazırlayıp Sn. Erdoğan’a sunması lazımdı.

Tabii bu çağrımızın, yani İslam’a ve insanlığa yakışır, Kur’an, akıl ve vicdan kaynaklı yeni bir anayasa taslağı hazırlayıp Sn. Cumhurbaşkanına sunma ve bunları kanunlaştırma ve uygulamaya sokma konusunda kendilerini teşvikte bulunma ve hatırlatmamızın, Erdoğan hayranı ve yandaşı tüm İlahiyat Prof.ları, Medrese Uleması, Tasavvuf Erbabı ve Diyanet İşleri Başkanımız ve Hocalarımız için de geçerli olduğu unutulmamalıdır. Haydi muhterem büyüklerimiz, hem kendi marifet ve meziyetinizi, hem yüksek yöneticilerimizin samimiyet ve cesaretini anlamamız için bu tarihi bir fırsattır.

Taha Akyol’un yaklaşımı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslam’ı güncellemekten bahseden konuşmasını, hatta, “Siz İslam’ı 14–15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız; böyle bir şey yok” yaklaşımlarını Taha Akyol (10 Mart 2018 – Hürriyet) gibi marazlı takımı kendi zihniyet ve tıynetleri doğrultusunda yorumlamaya başlamışlardı.

“Bu sözleri başka partiden biri söyleseydi kıyamet kopardı. Nitekim ‘Tek Parti’ (CHP) devrinde söylenen bu tür sözlere, İslamcı yazarlar tarafından ağır sözlerle karşı çıkılmıştı. Erdoğan’ın bu sözlerini seküler bir insan memnunlukla, fakat bazı dindarlar ise kuşkuyla karşılamıştı. Hele ‘güncelleme’ kavramı, din ilimleri terminolojisinde bulunmayan, dolayısıyla dini açıdan ne anlama geldiği anlaşılmayan bir kavramdır… Cumhurbaşkanı Erdoğan fevkalade önemli bir soruna parmak basmış, “Hoca efendilerin tefe koyması” ihtimalini göze alarak soruna neşter vurmuşlardır. Cumhurbaşkanı da sözcüsü de Mecelle’nin ünlü maddesini gerekçe gösterdiler, bugünkü Türkçe’yle: “Zamanların değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.” (Md. 39) kuralını hatırlatmışlardı.

Hemen belirtmeliyim, Mustafa Kemal Paşa da 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmada Mecelle’nin aynı maddesini okuyarak ‘adli siyasetimizin’ bu ilkeye dayanacağını vurgulamıştı. O zaman ulema Mecelle’nin eksiklerini tamamlama ve yenileştirme konusunda başarısız kaldığı için 1926’da İsviçre’den Medeni Kanun alınmıştı.

Şimdi, ister inkılapçı ister muhafazakâr hassasiyete sahip olalım, şu hakikati görmeliyiz: “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi” gerçeği hem hukuk sistemimizin laik ve özgürlükçü olmasını gerektiriyor, hem eski zamanların fıkıh kitaplarındaki “6 yaşındaki çocuğun nikâhlanması, kadının dövülmesi” gibi folklorik unsurları din sanmanın ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor… Bizde hukuki modernleşmeyi Tanzimat başlattı. Temel kanunlar tamamlanamamış olduğu için Cumhuriyet, Batı’dan Medeni Kanun gibi Ceza ve Ticaret Kanunlarını aldı. Hukuki modernleşme öylesine zorunludur ki, bakın, AKP iktidarı da Ceza ve Ticaret Kanunlarını yeniden yazarken fıkıh kitaplarına bakmadı, modern (Haçlı Batı) hukuku esas aldı.” diyen niyeti de zihniyeti de karanlık Taha Akyol’a hatırlatalım:

Evet; zamanın, şartların, ihtiyaçların ve standartların değişmesi ve hayat tarzının ve araçlarının gelişmesi durumunda, artık yetersiz kalan ve gereksiz olan bazı içtihat ve fetvaların değişmesi kaçınılmazdır. Ve bu durum İslam’ın her asırda canlı ve dinamik bir Din olmasının icabıdır. Ancak bu yeni içtihat ve yorumlar ve bunlara dayalı kanunlar ve kurumlar, mutlaka Kur’an’ın açık hükümlerine ve Resulûllah’ın örnek sünnetine ve öğütlerine uygun olarak hazırlanmalıdır. “Zamanın ve ihtiyaçların değişmesi ile ahkâmın değişmesi ve güncellenmesi de kaçınılmazdır.” kaidesini öne sürüp, Kur’an’ın sarih ayetlerinin hükümlerini ve Sünnetin sahih örneklerini de artık gereksiz sayma ve yürürlükten kaldırma hesapları ise tam bir şeytanlık ve şarlatanlık mantığıdır. Şimdi Taha Akyol gibilere sormak lazımdır: Sizler; yeni, yeterli, Milli ve ilmi bir sistem hazırlanırken; Kur’an’ın sarih hükümlerinin, Resulûllah’ın (SAV) sahih hadislerinin, Müçtehit Ulemanın, aklın ve vicdanın ortak kanaatlerinin esas alınarak, elbette çağdaş sorunlar ve standartlar da hesaba katılarak, yerli ve orijinal metinler ortaya konulmasına razı mısınız, karşı mısınız? Bu soruyu net ve mert şekilde yanıtlayın ki, ondan sonra ayarınızı ve amacınızı anlamış olalım.

Bu konuda; üzerinde uzun yıllar çok ciddi ve ilmi emekler harcadığımız, İslam’da içtihadın anlamını ve lüzumunu vurguladığımız, Kur’an ve Sünnet ölçüleri ve İcma prensipleri yanında “örf” olarak mevcut Batı Hukukunun da akla, ahlaka ve vicdana uygun kısmından yararlandığımız… Gerçek demokrasiye, örnek Laikliğe ve yüksek bir medeniyet hedefine yoğunlaştığımız… Ve çok şükür İngilizce, Rusça, Arapça, Fransızca, Japonca ve Farsça tercümelerini yaptırdığımız “ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA” kitabımızı, hukuk ve İlahiyat hocalarımızla inceleyip:

a) Doğru ve yararlı kısımlarına sahip çıkılmasını…

b) Yanlış ve yararsız bulunan kısımların ortaya konulmasını…

c) Aksaklık ve noksanlıklarının ise tespit edilip giderilmeye çalışılmasını, bu vesileyle teklif ve temenni ediyoruz. Yani biz hakikat kaynaklarımıza ve hazırlıklarımıza bu denli güveniyoruz, ama “en mükemmeli budur, hiçbir eksiği yoktur” demiyoruz.

Yeri gelmişken, İslam’da örtünme ve evlilik konularını açıklayan “TESETTÜR’ÜN İNKÂRI VE İSTİSMARI” kitabımızın, bugün tartışılan pek çok sorunun çözüme kavuşturulmasına katkı sunacağını ve kolaylık sağlayacağını umuyoruz.

Eski Milli Gazete yazarı, şimdi koyu AKP yandaşı, Ehli Sünnet şeriat Hocası Ebu Bekir Sifil, “Ebubekirsifil.com” adlı şahsi sitesinde (10 Mart 2018’de) yayınladığı Yeni Akit Gazetesinin de haber yaptığı “Gündem Hakkında” başlıklı; Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı övüp göklere çıkaran makalesini şöyle tamamlamıştı:

Sn. Cumhurbaşkanım! Sadece bu milletin değil, İslam Dünyası başta olmak üzere bütün yeryüzü mazlumlarının umudusunuz. Allah Teâla’nın size nasip ettiği o zirvede payidar olmanız, istikamet üzere sabit-kadem kalmanız, gözetmeniz gereken hassasiyetlere yaklaşımınıza bağlıdır… Hakkın hatırını âlî tutun ki önünüz açılsın, zorunuz kolaylansın… Bundan sonra öfke bize, uysallık size; gücenmek bize, gönül almak size; suçlamak bize, katlanmak size; acizlik, yanılgı bize, hoş görmek size… Güçlüsünüz, akıllısınız, söz sahibisiniz. Bir dem gelir bir tekmeyle dünyayı yıkacak olursunuz; bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursunuz. En çetin imtihan “sevgi”yle olandır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur” sözünü hatırınızdan çıkarmayın… Siz bizim rüyamız, siz bizim devamız, siz bizim duamızsınız. Daima başınız dik, alnınız ak, gönlünüz pak olsun. Şunu da unutmayın: İnsanı yaşatın ki devlet yaşasın!”[2]

Bir kısmı, Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e tavsiyelerinden aşırılıp kendi malı gibi aktarılan bu ifadelerdeki duyarlılık ve tutarlılığı değerli okurlarımızın iz’an ve insafına bırakıyorum.

Herhalde; Hakka terğib (rağbetlendirme) ve hayra teşvik maksatlı arz olunan, ama sanki ilan-ı aşkını arz ediyor ve biat ve itaat ahdini tazeliyor gibi de algılanmaya müsait bulunan bu iltifatların sahibi Ebubekir Sifil’e hatırlatalım: Ümmetin felahı ve salahı, yönetici şahsiyetlerin kahramanlığına değil, uyguladıkları sistemin Kur’an’a uygunluğuna bağlıdır. Maksadını çok aştığı ve bazılarına yaranmaya çalışıldığı sırıtan bu övgülerin muhatabı olan Zatın ise; Kur’an ve Sünnet esaslarını, İcma hususlarını, akıl ve vicdan kıstaslarını ölçü alarak, yeni ve yeterli bir düzen hazırlama niyet ve gayretine bile henüz şahit olamadık. Ama Avrupa Birliği talimatlarına, İsrail’le imzaladığı normalleşme anlaşmalarına… Faizi, fuhşu ve kumarı meşru ve mübah sayan yaklaşım ve icraatlarına 80 milyon şahit durumdadır, bunun yüzbinlerce de resmi vesikası vardır. Keşke Adil Düzen gibi ilmi ve İslami sistemleri, İslam Birliği gibi insani projeleri uygulamak üzere (istismar edebiyatı yapmak için değil) harekete geçmiş olsalar da, sizinle birlikte Sn. Cumhurbaşkanını biz de alkışlayıp duacı ve yardımcı olsaydık. Keşke 16 yıllık tahribatlarını bırakıp yeniden kutlu tamirat ve tahkimat (sağlamlaştırma) dönemini başlatsalar da, dilimizle ve kalemimizle bu hayırlı hizmetlerine katkı sunsaydık. Türkiye dışındaki ümmetin ve İslam ülkelerinin itimat ve itibarı ise hüsnü zanna ve kurtuluş umutlarına dayanan güzel bir fırsattır. Ama Türkiye’deki gidişatı ve on altı yıllık AKP iktidarının İslam’a ve vicdana aykırı bunca tahribat ve icraatlarını bilen-gören ilim ve irfan ehlinin bu talihsiz ve temelsiz methü senası, korkarız ki Allah’ın kahrını ve örneğin Haçlı NATO ve Barbar Batı’nın keyfi için onların saldırılarına siyasi ve askeri destek ve meşruiyet kazandırıp katline ortak oldukları on binlerce Libyalı mazlum Müslümanın bedduasını celbetmiş olacaktır.

Sn. Ebubekir Sifil, Ahmet Akgündüz’e yaptığımız teklifi sizler için de yineliyoruz: Bu denli güvendiğiniz ve beğendiğiniz Sn. Erdoğan’a, aziz halkımıza, İslam’a ve insanlığa iyilik yapmak ve manevi sorumluluktan kurtulmak istiyorsanız, İslami esaslara ve ilmi kıstaslara dayalı, ülke ve bölge sorunlarımıza da duyarlı ve çözüm ayarlı bir ANAYASA TASLAĞI hazırlayıp Sn. Cumhurbaşkanına ulaştırın. Böylece hem onun işini kolaylaştırın, hem de tepkilerine göre bu ilgi ve sevginize layık olup olmadığını görmeye çalışın.

Bu kadar ciddi ve gerçekçi tekliflerimizi bile fettanlık olarak niteleyecek marazlı tiplere de şunu hatırlatalım: Çok yakında kimlerin fırsatçılık ve fesatçılık yaptığını, kimlerin Kur’an’a ve Hak davaya tercümanlık için çırpındığını görüp anlayacaksınız!..

Şehvet ekenler, cinayet toplayacaktı!..

Kız çocuklarını, yetişkin kızlarını, gelinlerini ve kadınlarını; göğüsleri, göbekleri, bacakları, belleri açıkta ve şehvet damarlarını kışkırtacak kıvraklıkta dolaştıranların… Veya vücutlarındaki bütün hatları belli eden daracık ve ince-parlak taytlarla teşhircilik yaptıranların, acaba bu cinsi sapıklıkların artmasında hiç mi kusurları bulunmamaktaydı!? Dizilerle, filmlerle, hatta çizgi resimlerle ahlaksızlığı ve şehvet azgınlığını körükleyen porno sitelerine; bırakın yasağı, bir disiplin bile getiremeyen ve neslimizi şehvet budalasına çeviren iktidarların günahı niye sorgulanmamaktaydı?

Seramik reklamında duvara sürtünen, mutfak reklamında fırına frikik veren, pencere reklamında göğüs dekoltesi, pencere kanadından fazla görünen kadınları gösteren zihniyet açıkça kışkırtıcılık ve istismarcılık yapmakta ve dindar AKP iktidarı hiçbir tedbir almamaktaydı. "Yatağa erken girdiğinizde çarşaflar şehvetinizi artırır" diyen hoca takımı ile, yatak reklamında "Bu yatakta rahatlamanın doruklarına ulaşacaksınız" diyen şuh kadını kıvrım kıvrım kıvrandıran, yetinmeyip bir de amuda kaldıran reklamcı arasında hiçbir fark bulunmamaktaydı? Maalesef kadının bir seks ve reklam aracı olarak kullanılmasına, erkekler kadar kadınlarımız da duyarsızdır. Başka kadınlar tarafından ayaklar altına alınan namus ve hayâ şuuru ve kadınlık onuru konusunda özellikle kadın hakları savunucuları (istismarcıları) nedense hep sessiz ve tepkisiz kalmaktaydı.

“Kaç sinema filmine, kaç diziye, kaç reklama itiraz etti kadınlarımız? "Benim bedenimi seks objesi gibi, bir porno malzemesi gibi, ucuz bir et parçası gibi pazarlayamazsın" diyen kaç kadına rastladınız?” soruları haklıydı ve halâ yanıtını aramaktaydı.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü bahanesiyle İstiklal Caddesi’nde yapılan kutlama yürüyüşünde atılan sloganlar ve taşınan pankartlar mide bulandırmaktaydı. "Diktatör değil, vibratör istiyoruz", "Ben senin kaburgandan yaratılmadım, sen benim bilmem neremden çıktın", "Bacak aramdaki namus değil, bilmem ne", "Yeşili sev, bilmem nerelerimi okşa" şeklinde pankartlar taşıyan ve eşcinsellerle sarılıp cıvıklaşan zavallılar hangi kadınların haklarını savunmaktaydı? sorularını gündeme taşıyan yandaş yazarlar her nedense, Haçlı Batı’nın talimatıyla zinayı ceza almaktan çıkaran ve bunu sonunda itiraf edip güya pişmanlık duyan Sn. Erdoğan’ın ve AKP iktidarının ahlaki ve ailevi tahribatlarına niye hiç ses çıkarmazlardı? Evet, başörtüsü yasağını önemli ölçüde kaldırmakla oldukça hayırlı ve yararlı bir adım atmışlardı, ama aynı duyarlılığı başka konularda da göstermeleri şarttı. Ve tabii açıklığı-saçıklığı medeniyet göstergesi, fuhuş serbestliğini hürriyet gereği sanan ve savunan soysuzlara da “şehvet ekenlerin, husumet, nefret ve cinayet devşireceklerini” hatırlatmak lazımdı.

Sonuç olarak; hem görünüşte “İslamiyet’e saygılı”, ama gerçekte dini hükümlerin inkârcısı münafık kimseler de… Hem dindar kahraman sanılan, ama din ve dava istismarıyla oy avcılığı yapan fasık kesimler de… Hem de makam, menfaat ve şöhret umuduyla bunlara yalakalık yapmaktan utanmayan sözde din âlimleri de, maalesef sadece Şeytanın ve Deccalın işlerini kolaylaştırmakta ve Siyonizm’in zulüm ve sömürü saltanatına katkı sunmaktalardı! Bakalım sonları nasıl olacaktı ve Allah nasıl bir intikam alacaktı?!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu: "YPG'nin olduğu bölgeler nasıl istikrara kavuşturulacak, kimin yöneteceği nasıl sağlanacaktır. Bize göre Temel prensip nüfus oranında yönetim olmasıdır. YPG hiçbir şekilde muhatap alınmayacaktır. Münbiç'ten YPG çekilince orada ABD ve Türk askerleri olacaktır. YPG'nin çekilmesine nezaret edeceğiz. Buranın güvenliğini artık ABD ve Türkiye sağlayacaktır. Önce bu modeli Münbiç'te uygulayacağız, daha sonra diğer yerlere de taşıyacağız. Bu Rakka için de Fırat'ın doğusunda YPG'nin kontrolündeki yerler için de geçerli sayılacaktır." diyerek Münbiç ve ötesi konusundaki bütün söylemlerinin kof bir palavra olduğunu açığa vurmuşlar ve maalesef Milli çıkarlarımıza aykırı bir geri adım atmışlardı.

"19 Mart'taki toplantıda yol haritası net bir şekilde, tarihleriyle beraber ortaya çıkacaktır. Ne kadar sürede neler uygulanacak, diğer tarafa geçişler nasıl sağlanacak, bunlarla ilgili takvim netleşmiş olacaktır. Son toplantıda tabii farklı yaklaştığımız şeyler olabilir ama bir anlayışa doğru gidiliyor." diyen Çavuşoğlu’na göre PYD-PKK devletçiğinin kontrolü ABD’ye bırakılacaktı.

Şu anda Münbiç konusunda rejimden herhangi bir talepte bulunulmayacağını söyleyen Mevlüt Çavuşoğlu, YPG'ye verilen silahların geri toplanması konusunu da kaçamak şekilde yanıtlamıştı. "Biliyoruz ki (bunların) hepsini alamayacağız. Bazıları eskimiş, bazıları kayıp. Ama ABD’liler biz bu silahları geri alacağız diyorlar. Bunu da çalışma grubu uygulamaya başladığında göreceğiz" diyen Çavuşoğlu bu söylediklerine kendisi de inanmamıştı. Bu konuda Sn. Cumhurbaşkanının söyledikleri de ortadaydı. Peki, bunların samimiyetine artık nasıl inanılacaktı?

Hani “sürekli bizi aldatan ABD’ye” artık inanılmayacaktı? Hani, ABD’yle birlikte iş tutulmayacaktı? Hani Suriye’deki PYD terör devletçiğine ve ABD’nin sinsi projelerine asla fırsat tanınmayacaktı? Hani “kendi göbeğimizi kendimiz kesecek” ve Suriye Irak sınırımız boyunca yerleşen PYD-PKK terör yuvaları bir bir dağıtılacaktı? Hani, TSK’nın operasyonları Afrin’le sınırlı kalmayacak, Münbiç’te ve Fırat’ın doğu kesiminde de bütün tehdit ve terör unsurları ortadan kaldırılacaktı? Şimdi bu kafalar ve kadrolarla, İslam’a ve insanlığa uygun bir değişim ve devrim yaşanacağına inanmak, en azından saflıktı!

 


[1] Mehmet Ali Gökaçtı / Radikal

[2] 10 Mart 2018 – (https//www.yeniakit.com.tr/haber/Ebubekir-sifil-bu-muhabbetin-zedelenmesine-izin-vermeyin-)

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 5360

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR