Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

BİLGE ERDOĞAN'DAN İLKELİ NUMAN'A
PDF Yazdır
Kitap Kabı BİLGE ERDOĞAN'DAN İLKELİ NUMAN'A
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Tıklanma: 1260
Kullanıcı Oyları:  / 0
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Numan Kurtulmuş’un AKP’ye transferini: ABD’nin derin devleti sayılan Yahudi Lobilerinin; “AKP’yi ve Türkiye’nin geleceğini kurgulama ve rahat kullanacağı yedek elemanlarını siyaset sahasında konuşlandırma” çabalarının bir parçası şeklinde okumak lazımdır. Çünkü başta Recep T. Erdoğan’ı, sonra Numan Kurtulmuş’u önce Erbakan’a rağmen Milli Görüş’ün başına oturtmaya çalışan, bunu başaramayınca her ikisini de koparıp ayrı partiler kurdurtan odaklar aynıdır.

Hatırlayınız; son yerel seçimlerde iki ilden sürpriz sonuç çıkmıştı. AKP; “kesin kazanırız gözüyle baktığı” Balıkesir ve Manisa’yı MHP’ye kaptırmıştı. Öyle ki; Başbakan Erdoğan bizzat bu iki ilin ismini vererek şaşkınlığını saklamamıştı.

İşte bu sürpriz sonucu sadece AKP değil, ABD de merak etmiş ve İstanbul Başkonsolosu Sharon Weiner’i, seçimlerden hemen sonra Balıkesir’e yollamıştı. Hem de bir ayda iki defa Balıkesir’e giden ABD Başkonsolosu şehrin esnafından, eşrafına, amirinden, memuruna tek tek dolaşmış, Belediye başkanıyla, valiyle, işadamlarıyla toplantılar yapmıştı.

Neden mi? Şunun için: “AKP Neden Kaybetti? MHP neden kazandı?” sorusunun cevabını bulmaya çalışmıştı. Çünkü kurgulayacağı politikaları ve kullanacağı siyasi figüranları ona göre ayarlayacaklardı.

 


 

GİRİŞ:

CFR’NİN TÜRKİYE RAPORLARI VE

NUMAN KURTULMUŞ KURGULARI

Ülkesel, bölgesel ve küresel olayları ve kurgulanan politik oyunları birbirinden bağımsız düşünmek, bizi yanıltıcı kanaatlere taşır. Örneğin Arap Baharını ve Suriye’deki sarsıntıları:

  1. Bu ülkelerdeki hükümet-halk ilişkilerinden ve mevcut rejimin dayandığı güç dengelerinden
  2. İran, Türkiye, S. Arabistan ve İsrail gibi bölge ülkelerinin etkilerinden
  3. ABD+AB ve Rusya+Çin gibi küresel aktörlerin ekonomik ve stratejik menfaat müdahalelerinden
  4. Ve hepsinden önemlisi, tüm bu etkenleri, kendi sinsi ve Siyonist hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye uğraşan ve çoğu kez başaran Yahudi Lobilerinin beklenti ve projelerinden ayrı değerlendirmek yanlış yorumlara yol açacaktır. Örneğin Sn. Recep T. Erdoğan’ın ve Dış Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, önce Libya’da şimdi Suriye konusunda; başta kendi halkımızı ve Ortadoğu sokaklarını heyecanlandıran hamasi nutuklar atmaları, ama malum odaklar tarafından uyarılınca hemen çark edip yan yatmaları işte bu tutarsızlığı ve düşünce kısırlığını yansıtmaktadır.

Burada bir hatırlatma yapalım:

Siyonizm’le ilgili bu tespit ve tahlillerimiz, hâşâ; “onları asla yenilmez ve baş edilmez oldukları, her tuttuklarını mutlaka kopardıkları” şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, yegane kuvvet kudret sahibi ancak Cenabı Hak’tır, her şey O’nun takdir planına bağlıdır. Bizim amacımız kur’an’ın Mü’minlere en şiddetli ve tehlikeli düşman” (Maide: 82. ayet) olarak tanıtıp uyardığı büyük bir fitne odağına karşı dikkatli ve tedbirli olmak gereğini vurgulamaktır. Yoksa “Onların hile ve düzenleri, dağları yerinden oynatacak kadar (güçlü) de olsa, Allah katında onları (boşa çıkarmak üzere) hazırlanmış planlar vardır” (İbrahim: 46)

15 Temmuz 2012 tarihinde, Rusya’nın, Kazakistan’ın Baykonur Üssünden fırlattığı uzay aracında, bir Rus, bir Amerikalı ve bir Japon astronotun bulunması ve ortak amaçlar için çalışmaları, bunların hepsinin Siyonizmin güdümünde olduklarının canlı ve çarpıcı bir fotoğrafıdır.

Hatay-Suriye deniz sınırımıza yakın düşürülen savaş uçağımızın da, Erbakan Hocamızın defalarca bahsettiği, şimdi Rusya-Çin ve İsrail’in birlikte ürettiği “elektromanyetik dalga oluşturan” özel bir saldırı sistemiyle düşürüldüğü kanaatleri ise giderek haklılık kazanmaktadır.

Bunun gibi Numan Kurtulmuş’u AKP’ye transfer etme kumpasını da:

1- Sadece AKP’nin kendine taze kan bulma ve geleceğini kurtarma amaçlarından

2- Recep T. Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı olması sonrası, partiyi kendisine minnettar kalacak birisine bırakma hesaplarından

3- Hükümet ve Cemaat’in gizli iktidar kavgasından, Tayip Erdoğan-Abdullah Gül kamplaşmasından çok daha ötelerde

4- ABD’nin derin devleti sayılan Yahudi Lobilerinin; “AKP’yi ve Türkiye’nin geleceğini kurgulama ve rahat kullanacağı yedek elemanlarını siyaset sahasında konuşlandırma” çabalarının bir parçası şeklinde okumak lazımdır. Çünkü başta recep T. Erdoğan’ı, sonra Numan Kurtulmuş’u önce Erbakan’a rağmen Milli Görüş’ün başına oturtmaya çalışan, bunu başaramayınca her ikisini de koparıp ayrı partiler kurdurtan odaklar aynıdır.

Hatırlayınız; son yerel seçimlerde iki ilden sürpriz sonuç çıkmıştı. AKP; "kesin kazanırız gözüyle baktığı" Balıkesir ve Manisa'yı MHP'ye kaptırmıştı. Öyle ki; Başbakan Erdoğan bizzat bu iki ilin ismini vererek şaşkınlığını saklamamıştı. İşte bu sürpriz sonucu sadece AKP değil, ABD de merak etmiş ve İstanbul Başkonsolosu Sharon Weiner’i, seçimlerden hemen sonra Balıkesir'e yollamıştı. Hem de bir ayda iki defa Balıkesir’e giden ABD Başkonsolosu şehrin esnafından, eşrafına, amirinden, memuruna tek tek dolaşmış, Belediye başkanıyla, valiyle, işadamlarıyla toplantılar yapmıştı.

Neden mi? Şunun için:

"AKP Neden Kaybetti? MHP neden kazandı?" sorusunun cevabını bulmaya çalışmıştı. Çünkü kurgulayacağı politikaları ve kullanacağı siyasi figüranları ona göre ayarlayacaklardı.

Ve yine, siyaset bilimci bir Doçent; “Bu aralar Amerika'dan yoğun bir ziyaretçi trafiği olduğunu” hatırlatmıştı. ABD’li heyetlerin biri gidip biri geliyormuş.

Hayırdır diye sorulduğunda:

"Anladığım kadarıyla Erdoğan sonrasına ilişkin bir projeksiyon çıkarmaya çalışıyorlar" diye yanıtlamıştı.

Çünkü özellikle; "Erdoğan'dan sonra yerine kim geçer?" sorusu üzerinde duruyorlarmış.

Yani; "Biz Küresel Gücüz", "Nasıl olsa istediğimizi yaparız" diye yan gelip yatmıyorlarmış!”[1]

Şimdi Numan Kurtulmuş’un, AKP’ye transferiyle ilgili yaklaşımlarımızın haklılığı böylece daha net anlaşılmaktadır. Numan Kurtulmuş’un daha önce ve defalarca Recep T. Erdoğan’la ilgili, “köpek yese kudurur” cinsinden ağır tespit ve tenkitlerini ve Başbakanın Ona yönelik çok sert ve sivri tepkilerini şimdi unutturmaya ve nice hikmetler uydurmaya çalışan yalaka yazar ve yorumcular, ayarını ve astarını çok iyi bildiğimiz Numan Kurtulmuş’u: “Dürüstlüğün simgesi, siyasetin beyefendisi” diye cilalamaktadır. Oysa, Numan Kurtulmuş’un has adamı Mehmet Bekaroğlu’nun “Ak parti küresel güçlerin bir projesidir” saptamasını yaptığı ve tabi rolünü hatırlattığı Recep Erdoğan’la Numan Kurtulmuş’un siyaset dilleri,, derinlikleri ve dengeleri farklı olsa da, meziyet ve zihniyetleri aynıdır; Erbakan’a ve Milli Görüş davasına hıyanetleri ölçüsünde malum odaklar nazarında değer kazanmışlardır. Bunun en açık ispatı ise, her ikisini de öven ve reklâm eden marazlı medyanın masonik bağlantıları ve Batı hayranlıklarıdır.

Yahudi Lobilerinin ve ABD Derin Devletinin Numan Kurtulmuş ilgisi!

Wikileaks belgelerine sızmıştı. ABD’nin Ankara büyükelçisi James Jeffrey Şubat 2010 tarihinde Numan Kurtulmuş hakkında, ‘merkeze’ yolladığı değerlendirmede ilginç tespitler yer alıyordu.

Aşağıda orijinalini bulacağınız gizli belgenin ‘konu’ kısmındaki kelimeler şöyle:

“SUBJECT: NUMAN KURTULMUS: SAADET'S GENTLER AND KINDER FACE”

Konu: SP Genel Başkanlığına taşınan Numan Kurtulmuş: Saadet’in nazik ve müşfik yüzü.

10 Şubat 2010’da Büyükelçilik tarafından Washington’a iletilen ‘istihbari bilgilendirme’ notunda, Numan Kuryulmuş’un en önemli özelliğinin Erbakan etkisi dışında olduğu vurgulanıyor ve son derece ‘yaklaşılabilir / ‘cana yakın’ ve reflective, ‘yansıtıcı, /düşünceli’ kelimeleri kullanılıyordu. Bu diplomasi dilinde ‘bizim için uygun’ anlamına geliyordu.

Kriptoda, bir Saadet yemeği sırasında ‘sohbet’ edilen Kurtulmuş’un röntgeni çekildiği anlaşılıyor ve dış politika konusunda Kurtulmuş’un görüşleri özetleniyordu: Özellikle İsrail’le ilişkiler konusunda Kurtulmuş ‘şaşırtıcı biçimde ‘ılımlı’ bulunuyordu.

Kripto’da ayrıca Kurtulmuş’un İşletme profesörü olduğu, doktorasını Cornell Üniversitesinde yaptığı ve 1970’lerde 4 yıl Amerika’da yaşadığı ve biraz durarak konuşsa da iyi derece İngilizce bildiği belirtiliyordu.

Son bölümde, Kurtulmuş ile birlikte, Saadet Partisi içinde farklı bir havanın esmeye başladığı (Yani Milli Görüş çizgisinden uzaklaştığı), onun önceki başkanlardan ‘farklı’ olduğu vurgulanıyordu.

Anlayacağınız, Numan Kurtulmuş tıpkı YCHP’nin yeni adamları gibi uzun zaman takibe alınıyor, buluşmalar yapılıyor, ölçülüp tartılıyor ve malum merkezlerce oldukça olumlu ve uyumlu sayılıyordu.

İşte, Türkiye siyasi hayatına küresel kementler böyle atılıyordu: Evet, önünüzde canlı dersler vardı: Önce saha çalışması ve tespit yapılıyor.. Bir lider üzerinde yoğunlaşılıyor, takibe alınıyor.. Sonra kriptolar yazılıyor, bilgilendirme ‘merkeze’ gidiyor.. Kim ‘cana yakın’ kim ‘harcanacak’ bunun kararları Amerika’da alınıyordu. Amerika’nın işine yaramayanlar, çizgiden dışarı çıkanlar ise, sex skandalı ayarlanıp, yolsuzluk haberleri çıkartılıp, bir şekilde devre dışı bırakılıyordu. Kod numarası 705 gibi olanlar, RTE gibi sayısız testten başarıyla geçtikten sonra politik arenanın zirvesine doğru yol aldırılıyordu!

Hatırlayın 2010’da yazmıştık: ‘İslamköylü Demirel’den, büyük kent çocuğu Bülent Ecevit’e, Antalyalı Deniz Baykal’dan Kayserili Abdullah Gül’e, Ünyeli Numan Kurtulmuş’a kadar birçok lider çeşitli ‘imkânlarla’ Avrupa ve Amerika’da ‘ağırlanıp’ ‘eğitiliyor’, sonra reklam edilip ballandırılıyor ve Türkiye’nin başına bela ediliyordu. Meraklıların nette iki tuşa basarak ayrıntılı cv’lere bakmaları gerekiyordu.(http://guncelmeydan.com/pano/sizma-operasyonu-ve-kulturel-igdis-banu-avar-t25984.html)

Önemli not: SP Genel Başkanı seçildikten sonra, Erbakan’dan farkını ve ABD’ye yakınlığını göstermek ve göze girmek üzere, Numan Kurtulmuş’un ABD Büyükelçiliği politika danışmanını, özel bir akşam yemeğine davet edip ve kendini kanıtlamaya çalışıyordu.

Erbakan’ın makamından, Erdoğan’ın kapısına!

HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la yaptığı yaklaşık 1 saat 15 dakika süren görüşmenin ardından yaptığı açıklamalarda: ''AK Parti-HAS Parti birleşmesi'' konusuyla ilgili görüşme yapmak için Başbakanlık Resmi Konutu'na geldiğini hatırlatmıştı. Kurtulmuş’un: ''Sayın Başbakanımızın, HAS Parti ile AK Parti'nin bütünleşmesi konusundaki tekliflerini, davetini aldık. Karşılıklı olarak konuyla ilgili görüşlerimizi paylaştık'' sözleri, AKP’ye katılacakları şeklinde anlaşılmıştı.

Başbakan Erdoğan'ın, “konuyu partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'na götüreceğini söylediğini belirterek, ''Bu süreçte yeni Türkiye'nin inşası konusunda bir güç birliğinin, bir güçlenmenin, bir birlikte mücadele etmenin uygun olacağını orada ifade edeceğini söylediler. Biz de benzer şekilde, bu daveti partimizin, Merkez Yürütme Kurulu'na ve Genel İdare Kurulu'na götüreceğiz” diyen Numan Kurtulmuş: “Bizim ve HAS Parti'de mücadele eden arkadaşlarımız olarak hiçbirimizin bir makam, mevki beklentisi yoktur'' diyerek ''Yeni dönemde, yeni süreçlerde yeni Türkiye'nin inşası için bizim de baştan beri söylediğimiz ilkeler, prensipler çerçevesinde bir güç birliği imkânı, bir bütünleşme imkânı olabilir mi bunları müzakere edeceğiz” edebiyatı yapıp, Bekaroğlu’nun tespitiyle: “Küresel güçlerin projesinde” görev alma kahramanlığına (!) kılıf uydurmaktaydı.

Hatta, hararetli ve hızlı Fetullahçı ve Taha Akyol ağabeyi gibi derin mahfillerin tercümanı Gültekin Avcı, 15 Temmuz 2012 tarihli “Has Parti Hamlesi” yazısında, Recep T. Erdoğan Bey’in;

“Seçmeni kuşatma stratejisi çerçevesinde, sadece Numan Kurtulmuş ve HAS Partiyle değil, Süleyman Soylu ve Erbakanlar ile de temaslar yürüttüğünü” açıklamıştı. Ve hatırlayacaksınız, Milli Çözüm Dergisi, bu “küresel tezgâha” bir yıldır dikkat çekip uyarmaktaydı.

Bakalım, daha önce: “AKP’yi Milli Görüş’ün devamı, Recep Erdoğan’ı ise Erbakan’ın has adamı” olarak övüp yücelten ve Numan Kurtulmuş’a en ağır sözler ve nispetlerle sövüp yerin dibine geçiren” malum ekip bu “tarihi ve talihli(!) buluşmaya, nasıl bir mazeret ve keramet uyduracaktı? Herhalde, “AKP’ye katılmakla, gerçeği gören ve hidayete eren Numan kurtulmuş, asli yuvasına döndüğü için alkışlanacak ve temize çıkarılacaktı!?

Sn. Mustafa Kamalak’ın kapalı ve kafa karıştırıcı irtibatları!

SP Genel Başkanı Sn. Mustafa Kamalak’ın, Milli Gazete yazarlarıyla bir sohbet ve değerlendirme toplantısı yaptıktan sonra; Zaman yazarı, Fetullahçı, AKP yandaşı ve Numan Kurtulmuş hayranı Ali Bulaç’la, özel ve gizemli bir buluşma için ayrılmasını ve konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmayıp Milli Gazete yazarlarını dahi derin bir merakta bırakmasını, acaba nasıl yorumlamak lazımdı?!

Konuyu Milli Gazete yazarı Adnan Öksüz şöyle aktarmıştı:

Sn. Kamalak “Özel Yetkili Mahkemelerin kapatılması durumunda gelecek dalgaların ucunun AK Partiye kadar yansıyacağını vurgulamıştı.

Kamalak, bizden sonra Ali Bulaç’la Eyüp’te çay içmeye gitti. Aklım orada kaldı. Acaba ne konuştular?”[2]

Sahi Bay Numan Kurtulmuş’a kim soracaktı:

  • BOP’un eşbaşkanlığını da devralacak mıydı?
  • Fetullah Gülen’le irtibat ve insicam sağlayacak mıydı?
  • Özerk Kürdistan’a alt yapı hazırlayacak mıydı?
  • Yahudi tefecilerin elindeki küresel sermaye ile uyumlu çalışacak mıydı?
  • AB’ye girmeyi hızlandıracak mıydı?
  • Yoksa ilim ve ahlak esaslı Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve temel insan haklarına saygılı Adil bir düzen için çalışacak ve Milli Görüş’ün ilmi ve insani prensiplerini mi uygulayacaktı?
  • Veya, Recep Erdoğan ve yandaşları gibi; Demokrasi dinine, ABD ve AB güdümüne, Küreselleşme kılıflı Siyonizme köleleşme hedefine bağlı mı kalacaktı?

Bekaroğlu’ndan “çarpıtıcı” açıklaması!

HAS Parti İstanbul İl Başkanı Mehmet Bekaroğlu, Numan Kurtulmuş'un AK Parti'den aldığı teklifle ilgili yaptığı basın toplantısında “çarpıtıcı” açıklamalar yapmıştı. Mehmet Bekaroğlu, AK Parti ile bütünleşmeye yönelik tepkisini açıklarken "Kurtulmuş'un AKP'ye geçmesi yeni bir travmadır. Kurtulmuş şimdi ne oldu da AKP'ye geçiyor da bu yapılanlara ortak oluyor. Bunu anlayamıyoruz. Numan Beye yanlış yaptığını söyledim, kendisi ile kişisel olarak vedalaştım. Hani "Firavunlaşmayacağız, Karunlaşmayacağız diyorduk, çift dil ve çift gündemimiz olmayacak, sizlerin dışında hiç kimseyle ittifakımız olmayacak” diyorduk. Biz 1 Kasım 2010'da bunları söylüyorduk. 'NATO sırtımızdaki gâvur leşidir atacağız' diyorduk. 'Nükleer enerji yasaklanmalıdır' diyorduk…

İç dünyası için oluşturduğu bahaneleri bize söylemesin. Başka şeyler söylesin. 'Hizmet edeceğim' desin. 'Ben artık iktidar olmak istiyorum' desin. Ama bize bahaneler üretmesin. Sayın Kurtulmuş AKP'yle güç birliği güçlenmeden söz ediyor. Buna katılmıyoruz. Sayın Erdoğan ve Kurtulmuş'un projesi yeni Türkiye'yi oluşturmaz" ifadelerini kullanmıştı.

Böylece bir nevi Numan Kurtulmuş’u “iddialarından dönmekle ve davasını rüşvet vermekle” suçlamıştı. Oysa Sn. Bekaroğlu Numan Kurtulmuş’la birlikte, Erbakan’dan ve Milli Görüş’ten koparken dönekliğin daniskasını yapmışlardı ve yalama olan karakterleri artık dikiş tutmazdı, bunu sürekli yapardı. Mehmet Bekaroğlu’nun kuru sıkı çıkışları ise, herhalde kendisinin bu pazarlıkta devre dışı bırakılmasından yani ucuza satılmasından kaynaklıydı.

Bilderberg oyun kuruyordu!

Sevgili Ahmet Yavuz’un güzel ve özel tespitiyle:

CFR (Dış İlişkiler Konseyi) ve Triterial Komisyon'dan sonra dünyadaki en önemli siyonist kuruluştan biri olan Bilderberg, Ortadoğu'da yeni ve sinsi bir plan uyguluyordu. 'Dünya Hükümeti' olarak bilinen ve her yıl düzenli olarak, gerçekleştirdiği toplantılarla, dünya siyasetine yön veren Bilderbeg bu yıl gündemine Suriye’yi alıyordu. Toplantıya katılanlara bakıldığında Ortadoğu'da akan kanın uzun süre daha durmayacağı anlaşılıyordu.

31 Mayıs ile 3 Haziran tarihleri arasında ABD'nin Virginia Eyaleti Chantilly kentinde gerçekleştirilen 60. Bilderberg toplantısına, Suriye Ulusal Geçiş Konseyi'nin Fransa'da yaşayan liderlerinden akademisyen Bassma Kodmani öncelikli gündem maddesi Suriye ile ilgili onur konuğu olarak katılıyordu.

Bilderberg onur konuğu Suriyeli muhalif Kodmani oluyordu!

Bilindiği gibi Suriye Ulusal Geçiş Konseyi; ABD, Fransa, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ın girişimleriyle İstanbul'da kurulmuştu. Konsey'in Haziran ayı başında İstanbul'daki toplantısına Bassma Kodmani; Konseyin diğer üyeleri olan Ahmed Ramadan, Abdülbasit Sayda ve İmad Aldin Raşid ile birlikte katılıyordu. Resmi olarak 145 özel davetlinin katıldığı 2012 Bilderberg toplantısı'na Fransa'dan AXA Grup CEO ve Başkanı Henri de Castries başkanlık ederken, "Suriye'de rejim değişikliği" öncelikli gündem maddesi olarak tartışılması dikkat çekiyordu. Paris'te yaşayan ve Arap Reformu Girişimi İcra Direktörü olan akademisyen Basma Kodmani'nin katıldığı 60. Bilderberg toplantısında ise, Beşşar Esed'in devrilmesi ve Suriye'de NATO-dostu (NATO-friendly administration) bir yönetim oluşturulması konuşuluyordu

Bilderberg Libya'da iç savaşı alevlendiriyordu!

Hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz yıl 59. Bilderberg toplantısı ise İsviçre'nin St. Moritz kentinde yapılıyor ve üyeler, Kaddafi'ye karşı savaşın Libya'nın bütün bölgelerine yayılması konuşuluyordu. Dört ay sonra ise Kaddafi öldürülüyor ve ülkenin kontrolü, NATO destekli isyancıların ve Libya Ulusal Geçiş Konseyi'nin eline geçiyordu.

Bilderberg'in Türk misafirleri kimler oluyordu?

Toplantıya Türkiye'den Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın yanı sıra, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Politika Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç ile Vodafone Türkiye İcra Kurulu Başkanı Serpil Timuray gidiyordu.

Vodofone CEO'sunun katılması Türkiye adına telekomünikasyonun önceliğini hala kaybetmediğini de ortaya koyuyordu. Bilindiği gibi bir önceki toplantıya Turkcell CEO'su Süreyya Ciliv davet olunmuştu. Bilderberg Toplantılarının uluslararası katılımcıları arasında ise Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Pascal Lamy, Finlandiya Maliye Bakanı Jutta Urpilainen, Google Başkanı Eric Schmidt, Hollanda Başbakanı Mark Rutte ve Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Ying Fu gibi isimler yer alıyordu.

Siyonizmle yakın bağlantılı olan Bilderberg 1954 yılında üst düzey bir Mason olan Joseph Retinger tarafından kurulmuştu. 'Dünya Hükümeti' olarak anılan bu kuruluşun fikir babaları ve destekçileri de Yahudi Rockefeller ve Rotschild aileleri oluyor ve Bilderberg üyeleri her yıl düzenli olarak bir araya geliyordu. Üç gün süren toplantılara, başta devlet ve hükümet başkanları olmak üzere, siyaset, iş dünyası ve bürokrasinin tanınmış isimleri katılıyordu. Dış dünyaya kapalı olarak, bir araya gelen bu kuruluşun üst düzey yöneticilerinin, CFR ve Triterial Komisyon gibi, kuruluşlarla olan bağlantısı da biliniyordu. Toplantılarda nelerin konuşulduğu hangi kararların alındığı ise tam bir muammaydı ve asla dışarı sızdırılmıyordu. Katılımcıların birtakım aktarmaları ise gizli ve kirli talimatları gizleyip meşrulaştırmayı amaçlıyordu. Katılımcıların toplantının içeriği hakkında konuşmaları da kati surette yasaktı ve bu yasağı delmeye kalkışanlar, ibretlik akıbetlere uğruyordu.

Siyonist CFR raporuna göre; ABD ile AKP Türkiyesi gizli ittifak kuruyordu!

Şimdi, Ortadoğu’da gittikçe sıkışan ve yalnızlaşan Amerika’nın Türkiye’yi kendine daha fazla bağlama ihtiyacı duyduğunu görüyoruz. Amerikan siyasetini etkileyebilecek ölçüde güçlü think-tanklerden Council of Foreign Relations, Dış İlişkiler Konseyi, Amerikan yönetimine Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir dönem önermektedir; önerisi, Türkiye’yi Amerika’nın gözünde daha az beceriksiz ve daha kullanışlı bir aparatçik’e, bir vassala dönüştürülmesidir.

“Ölçüsüz övgüler gerçekleri gizlemek içindir!”

Elbette AKP’yi överler, Amerikalıların Türkiye makaleleri ve raporlarındaki ölçüsüz övgüleri ciddiye almamak gerekiyordu. CIA Eski Ortadoğu Şefi Graham Fuller’in “Türkiye’nin artık Amerika’ya ihtiyaç duymadığına ve Ortadoğu’daki güç dengesinin kurucularından biri olacağına” ilişkin yazıları; “Türkiye’nin en Amerikancı döneminin gelişini haber vermek üzere kullandığı sözler” sayılıyordu. Bu görüşlerini topladığı kitabı şimdi Cemaate yakın Timaş yayınlarının seçkin çevirileri arasında bolca satılıyordu.

Time’ın Erdoğan kapaklı sayısını yere göğe koyamamıştık. Arap baharı isyancılarını Made in US, ılımlı İslam çizgisine yaklaştırır umuduyla, kendisini Erdoğan’ın Mısır’da bir “rock-star” gibi karşılandığını yazmak zorunda hissediyor ve ardından, okuyanlara artık “devlet adamı” olmaktan çok uzak, kendisini abartan, duygularına hakim olamayan, eleştiriler karşısında zayıf bir “adam” çıkarıyordu. Time dergisinin internet sitesinde, Arap baharına “model” olarak göstermek istedikleri Türkiye’nin ekonomisinin de övüldüğü aynı yazının tam ortasında hâlâ, Türkiye’de evsizlerin fotoğraflarına bağlanan bir link bulunuyordu ve övgülerin ciddiyeti buradan anlaşılıyordu.

CFR’nin AKP Türkiyesi raporunun ise, bu açıdan ve en nazik ifadeyle, çocukça olduğunu belirtmemiz gerekiyordu. Çaresizlikleri büyüktür; raporu hazırlayanlar Amerikan kongresini ve yönetimini, Türkiye ile çok daha yakın ilişki kurmaya değer olduğu fikrine ikna etmeye çalışıyordu. CFR uzmanlarının her sayfasında Türkiye “çok önemli” ve “rising power”, “yükselen güç”; Amerikan Yahudi lobisinin kurmayları AKP’yi avuçlarında tutmak için milletimizle dalga geçiyordu.

“CFR boys”, “CFR çocukları” gerçek yükselen güçler olarak kabul edilen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika tarafından dışlanıldığını aktardıkları Türkiye’yi övebilmeyi o denli çok istiyorlar ki, AKP Türkiyesi’nin, Türk ordusunu, aydınlarını ve öğrencilerini cezaevlerine hapsederek gerçekleştirdiği şanlı demokratikleşme hamlesi çerçevesinde ölüm cezasını kaldırdığını söyleyecek denli ileri gidebiliyorlar. Ölüm cezasını AKP kaldırmışmış; cehalet, çocukluk ve çaresizlik birbirine karışıyor.

TSK’nın terbiye edilmesi!

Kuşkusuz AKP CFR’den en büyük övgüyü, ordunun ve yargının tasfiyesi girişimiyle alıyordu. CFR raporcuları, eski genelkurmay başkanı terörist olmakla suçlanan, kozmik odaları basılan, “sivil” yargı eliyle hizaya sokulan bir TSK görmekten memnundu.

CFR raporcuları: “With the armed forces less of a factor in Turkish politics, a major obstacle to a political solution for the Kurdish problem has been removed” şeklinde, malumu ilam ediyorlar: Silahlı Kuvvetler’in artık Türkiye siyasetindeki gücünün azaltılmasıyla, Kürt sorununun Amerikancı çözümü önündeki çok önemli bir engeli ortadan kalkmıştır” diye seviniyordu. Çünkü Türk ordusu Barzanistan’ı artık tanıyordu. İlker Başbuğ’un, zamanında, asıl tehlike Barzani’dir, yollu açıklaması başına bela oluyordu. Amerika’nın ve İsrail’in gözünde, Kuzey Irak’ta İsrail karakolu olarak işlev görecek bir Kürt devletinin buradaki Kürtler için de bir cazibe merkezi olacağını söylemenin günahı, herhalde, büyüktür ve şimdi Başbuğ “Silivri karargâhında” bulunuyordu.

Milli bir direniş endişesi!

CFR raporcuları, ordunun düşürülmüş olduğu durumdan memnundu; ancak, AKP Türkiyesi’ne ne denli büyük övgüler düzerlerse düzsünler, ne AKP’ye, ne Türkiye’nin gelecekte izleyeceği yola güvenilmiyordu.

CFR’nin en önde gelen Türkiye uzmanı Steven Cook AKP’yi 28 Şubat operasyonlarıyla fazla ileri gitmiş olabilecekleri konusunda uyarıyordu. Ordunun düşürülmesi konusunda, şimdiye dek alınan mesafenin yerinde olduğunu, ancak bu noktadan sonra fevri operasyonların huzursuzluğu artırabileceğini söylüyordu.

“indictments that appear to be based on innuendo and gossip” denilerek, iftiralara dayanan yorumlar ve dedikoduları temel alıyormuş görünen iddianameler yoluyla susturmaya başladığını belirtmeden edemiyordu. “Bu demokratik düzenden geri dönüş yaşanabileceğine ilişkin yeni kaygılar ışığında” CFR’nin önerisi, altına CHP’nin de onay damgasını vuracağı yeni anayasanın gelmesi, bu arada Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi ile Cook’un da vurgulayarak önerdiği gibi TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin değiştirilmesi ABD ve İsrail için hayati önem taşıyordu.

Yeni ve gizli anlaşma metni!

Ortadoğu’da kendini yeterince köşeye sıkışmış hisseden Amerika’nın Türkiye’yi kendisine daha fazla bağlamak istemesi bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Başta Erdoğan olmak üzere, AKP Türkiyesi’nin, istenmeyen ve aşırı adımlarını kontrol altına alabilmek üzere CFR raporcuları “a stronger infrastructure of bilateral cooperation”, ikili ilişkilerde daha güçlü bir enfrastrüktür inşa etmeyi öneriyordu. Enfrastrüktür, bir siyasal yapının iç yönetim mekanizması anlamına geliyordu. Bununla hem dış, hem de iç siyasette atılacak adımların koordine edilmesi amaçlanıyordu.

Ve işte Numan Kurtulmuş bu amaçla AKP’ye monte edilmeye çalışılıyordu.

İlişkilerde kurumsallaşma süreci

CFR Raporu şöyle devam ediyordu: “For that reason, the American and Turkish governments must deepen the process of consultation that President Obama and Prime Minister Erdogan established and institutionalize it across both governments from the highest levels down.” Yani: İstenen, Amerikan ve Türk hükümetleri Obama ile Erdoğan arasındaki istişare uygulamasının derinleştirilmesi ve ilişkilerin, her iki hükümetin de en üst seviyesinden alt seviyelerine kurumsallaştırılması öngörülüyordu. CFR’nin, Amerikan Kongresi ve yönetimine, İsrail’le kurulmuş olan statejik düzeyde iştişare ilişkisini model alan, “a cabinet-level engagement”, bakanlar kurulu düzeyinde bir karşılıklı ilişkiyi içeren, bununla kalmayıp daha alt düzeylerde de işleyen bir işbirliği önerdiği anlaşılıyordu. “In addition, intensive interaction and cooperation between the two countries in the field and between their respective diplomats, military personnel, and intelligence officers is critical.” Yani: İki ülkenin diplomatları, askeri personeli ve istihbarat görevlileri arasında yoğun bir karşılıklı ilişki ve işbirliği can alıcı önemde görülüyordu. Böyle bir ilişkide, Erdoğan, “gerekirse, gözden çıkarılabilir” yapılıyordu.

İsrail’le ortak Pazar girişimi:

CFR’nin önerileri arasında, ek olarak, Amerika ile Türkiye’nin, uzun süredir sözü edilen ama pek yanaşılmayan Serbest Ticaret Anlaşması’nı imzalanması ve “bölgesel bir ortak pazar” kurulması da bulunuyordu. Amerika’nın buradan ihracatını arttırmasına yönelik hesapları sırıtıyor; böylece hem AKP ABD’ye taşeron olarak kullanılıyor, hem de Erbakan’ın “İslam Ortak Pazarı”nın kökü kurutuluyordu.

Türkiye, bu düzeyde bir anlaşmayı daha önce de yaptı. 1996 yılının Şubat ayında Orgeneral Çevik Bir ile İsrail Savunma Bakanı Yardımcısı David Levy tarafından Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması imzalıyor, bunu aynı yılın Mart ayında Dışişleri Bakanı Emre Gönensay ile İsrail Dışişleri Bakanı Ehud Barak’ın imzaladığı Serbest Ticaret Alanı Anlaşması takip ediyordu. Daha sonra bu hıyanetin suçu hiçbir alakası olmadığı ve O’ndan önce imzalandığı halde, Erbakan’ın sırtına yüklenmeye çalışılıyordu.

İsrailliler “brit” diyor, bizde “ahit” karşılığıdır. 1993’te İsrail ziyaretinden dönen, dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, “Türkiye-İsrail ilişkilerinin her alanda geliştirileceğini ve iki devletin “Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmada” işbirliği içinde olacağını söylüyordu.

İsrail’in “Ortadoğu’ya yeniden yapılandırmadan” ne anladığını artık bilen biliyordu. Yahudi Chomsky’nin adlandırmasıyla, Osmanlılaştırma da bu amacın kılıfı oluyordu. Ortadoğu’nun sınırları net olmayan, etnik ve dini cemaatlere, vilayetlere bölünmesi ve bu etnik ve dini vilayetlerin merkez olarak İsrail’e bağlı olması amaçlanıyordu.

Bugün AKP Türkiyesi’nin kendisinden başka düşmana ihtiyacı yoktur; Güneydoğusunu “Özerk Kürdistan” diye Amerika ve İsrail yönetimine vermeye çalışıyordu. Resmi açıdan kimin sınırları içinde kaldığı, bu düzende önemli görülmüyordu. Amerika ve İsrail’in Ortadoğu düzeninde, Türkiye’nin küçülmesi esas alınıyor ve ertelenmiş Sevr uygulanıyordu.

Çevik Bir, İsrail, Sincan serüveni!

“Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmada” işbirliğinin ve ahit’in en önemli savunucularından biri Çevik Bir olmuştu. 2002’de neo-con Middle East Quarterly dergisinde yayınlanan ve Martin Sherman ile birlikte kaleme aldığı yazısında şöyle diyordu: “Turkish-Israeli alignment creates, for the first time, the possibility of developing an alliance of pro-American democracies, such as exists in Europe.” Yani: Türk-İsrail işbirliği, ilk kez, Avrupa’da var olanları andırır, Amerika yanlısı demokrasiler arasında bir ittifak geliştirme olanağı sunmaktadır.” Çevik Bir, Amerikan yanlısı Türkiye’nin İsrail’le işbirliği içinde Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak istiyordu. Şimdi yolunu açtığı İsrail Ortadoğusu’nun Amerika yanlısı AKP Türkiyesi’nde, “karargâhı” Sincan oluyordu. Ve tabi AKP’yi iktidara getirmek için tertiplenen ve Erbakan’ı devirmeyi hedefleyen 28 Şubat sürecinin tankları da Sincan’da yürütülüyordu.

"CFR Amerika-Türkiye İlişkileri; Yeni Bir Ortaklık" raporunu hazırlayan uzmanlardan dikkat çeken isimler

Madeleine K. Albright- Yahudi

Amerika'nın ilk kadın Dışişleri Bakanı. Barack Obama'dan ABD'de sivillere verilebilecek en yüksek paye olan Başkanlık özgürlük Madalyası'nı almıştır.

Henri J. Barkey- Yahudi

İstanbul Yahudisi, AKP'nin Kürt Açılımı’nın mimarlarından sayılıyor. Eski CIA görevlisi Graham Fuller'la birlikte, "Türkiye'nin Kürt Sorunu" adlı kitabın yazarıdır.

Richard R. Burt- Yahudi

İşadamı ve diplomattır. Bir dönem Amerikan'ın eski Almanya Büyükelçiliğini yapmıştır. Atlantik Konseyi'nin yönetim kurulundadır.
Soner Çağaptay- Sabataist (Dönme Yahudi) Washington Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Programı direktörü, karanlık adamdır.

Steven A. Cook - Yahudi

Bir dönem Brookings Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Council on Foreign Relations Türkiye uzmanıdır.

Forign Policy, Foriegn Affairs, The Atlantic gibi pek çok önemli Amerikan ve İsrail dergisinde yazmaktadır.

Edward P. Djerejian-Yahudi

Kennedy'den Clinton'a kadar sekiz Amerikan Başkanı'nın danışmanıdır. Suriye ve İsrail'de Amerika Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. James A. Baker III Enstitüsü’nün yönetici kurmaylarındandır.

Robert W. Kagan-Yahudi

Brookings Enstitüsü'nün yazarlarındandır. Hillary Clinton'ın Dış Politika Kurulu'nda görev yapmıştır. Neo-con’ların önemli isimlerinden sayılır.

Aliza Marcus-Yahudi

1995'te, Reuters'in İstanbul muhabiri olarak çalıştığı sırada ırka dayalı nefreti tahrik etmekle suçlanmış ve hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava açılmıştır. "Kan ve İnanç: PKK ve Kürt Hareketi" kitabı İletişim yayınlarınca yayınlanmıştır.
Ross Wilson-Yahudi Amerika'nın eski Türkiye büyükelçisidir, Atlantik Konseyinde Avrasya Merkezi başkanıdır.

Joseph W. Ralston-Yahudi

Amerikan ordusunda Genelkurmay ikinci Başkanı ve NATO'da Müttefik Kuvvetler Komutanı olarak görev almıştır. Amerikan Türk Konseyi'nde danışmandır. Türkiye ile Amerika'nın PKK ile ortak mücadelesi amacıyla, Amerikan yönetimi tarafından "koordinatör'' olarak atanmıştır[3]

Rusya ve Çin Suriye’yi değil, İsrail’i kolluyordu!

Rusya’nın Akdeniz’e savaş gemileri yollayıp, ABD ve NATO’ya karşı Suriye’ye arka çıktığı, görünüşte doğru, ama gerçekte yanlıştı. Çünkü Rusya asıl İsrail’i kolluyor ve beklenmedik gelişmelere ve Türkiye dahil diğer İslam ülkelerinden gelecek milli girişimlere karşı, ABD ve NATO ile birlikte, İsrail’in güvenliğini sağlamaya çalışıyordu. Ve zaten aynı süreçte İsrail ve Yunanistan’ın hem de Akdeniz’den ziyade Ege denizinde ortak bir savaş tatbikatı yapması ve gerçek mermi ve mühimmatın kullanılması da, herhalde Suriye’ye değil, elbette Türkiye’ye gözdağı vermeyi amaçlıyordu.

Putin Ortadoğu’ya İsrail’den giriyordu!

Rusya Devlet Başknı Vladimir Putin, iki günlük Ortadoğu gezisinin ilk durağı İsrail’e gidiyordu. Putin, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Başbakan Binyamin Netanyahu ve Dışişleri Bakanı Avignor Lieberman'la görüşmeler yapıyor,7 yıl aradan sonra gerçekleştirdiği ilk Ortadoğu ziyaretinde Puttin’e, danışman, gazeteci ve bakanlardan oluşan 300 kişilik bir heyet eşlik ediyordu. Putin, İkinci Dünya Savaşı'nda zafer kazanan Sovyet Kızıl Ordusu adına İsrail'de dikilen anıtın açılış törenine katılıyor, İsrail Cumhurbaşkanı Peres, 2. Dünya Savaşı sırasında SSCB'nin Nazi Almanya'sına karşı olan kararlı duruşuna minnettar olduklarını söylüyordu.

Putin'in İsrail yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde Suriye ve İran konularının görüşüldüğü ifade ediliyor, İsrail kaynaklarına göre, Peres, Putin'i İran'ın nükleer faaliyetlerini durdurması için baskı yapmaya ikna etmeye çalışıyordu. Eski İsrail büyükelçisi Zvi Magen ise, "Putin bu ziyaretle dünyadaki büyük güçlerden biri olduğunu kanıtlamaya çalışıyor" diyordu. Magen, Rusya ve İsrail'in ekonomik ve stratejik açıdan birbirlerinden beklentilerinin olduğunu ve Rusya'nın bölgede daha fazla müttefik edinmek istediğini belirterek, Suriye ve İran’ın yanında bu konuların da görüşüldüğünü vurguluyordu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Rusya Devlet Başkanı Putin’i kabul ediyor, ikilinin görüşmesindeki ana gündem maddelerinin; İsrail'in Batı Şeria'da yeni Yahudi yerleşimi planı, İran’ın nükleer çalışmaları ve Suriye'deki iç karışıklık olduğu belirtiliyordu. Asssociated Press'in haberine göre, Putin görüşme başlıklarını doğrulayarak, söz konusu 2 gündemde de çözüme yönelik yapılması gerekenler üzerine görüş alışverişinde bulunduklarını kaydediyordu.

Ekonomik ve teknolojik işbirliği

Putin, iki ülke arasında enerji, eczacılık, tarım ve uzay endüstrisi alanında ortak çalışmalar yapılacağını söylüyordu. Rusya Federal Uzay Ajansı Başkanı, Vladimir Popovkin de Rusya’nın 2013 yılında İsrail’de GLONASS adlı bir uzay navigasyon istasyonu açacağını duyurmuştu. Rusya Başbakan Yardımcısı Dmitriy Rogozin ise 2 ülkenin geliştireceği teknoloji ortaklığının sonucu üretilecek ürünlerin, her iki ülkede kullanılmasının yanı sıra 3. ülkelere satışının da hedeflendiğini söylüyordu. Ayrıca iki ülkenin insansız hava aracı projesinde ortak çalıştıklarını da sözlerine ekliyordu.

Evet, Amerika da, Rusya da Siyonizmin iki karakolu gibi davranıyor, danışıklı dövüş sergiliyor, ancak İsrail’in geleceği ve güvenliği konusunda rahatlıkla işbirliği yapıyordu.

Bu arada, başta Almanya, bütün Avrupa Birliğinin de Siyonizmin bir oluşumu olduğunu asla unutmamak gerekiyordu!

Hatırlayınız, Atlantik ötesi bir düşünce kuruluşu, bu yılın Haziran ayı içinde ABD ile Avrupa arasındaki ilişkileri canlandırmak üzere hazırladığı yeni bir plan Almanya içinde, Süper Nato adlı derin devletin nasıl işlediğini gösteriyor, ABD'nin Avrupa'yı elinden kaçırmamak için yeni hamleler geliştirdiğini ortaya koyuyordu. ABD'ye bağlı German Marshall Fonu ve bazı uluslararası tekeller tarafından finanse edilen Transatlantik. Akademisi (TA), Almanya Dışişleri Bakanlığı'nda yeni geliştirdiği bir planı tanıtırken özellikle Güney Amerika ve Afrika'daki hammadde kaynaklarının Atlantik ittifakı tarafından güvence altına alınmasıyla Atlantik ittifakının tekrar canlandırılması üzerinde duruyordu. Gerçekte ise, Almanya son yıllarda, Doğu'ya doğru ilişkilerini geliştirerek, hammadde alanında ABD'den bağımsız bir dış politika geliştirme yoluna girmiş bulunuyordu.

TA, NATO'ya dayanıyordu. TA’nın sunduğu stratejiye göre, tarım, gıda, su kaynakları ve madenler alanında ortak çıkarlar için işbirliği yapılması ve sanayi için gerekli hammadde kaynaklarının güvence altına alınması gerekiyordu. İlk adım olarak plan, Stuttgart, Hamburg, Amsterdam ve Den Haag gibi Avrupa kentlerinde tanıtıldı. Planı tanıtan ekipte, Brüksel'deki NATO karargâhından bir temsilci de yer alıyordu.

TA, 2007 yılında, Transatlantik ittifakını sürdürmeyi görev edinmiş ABD'li ve Avrupalı çoğu Yahudi asıllı bilim adamları tarafından kurulmuştu. TA, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın üst tabakalarına düzenli analizler yoluyla, 2003'te Irak işgali sürecinde gelişen Atlantik ittifakındaki çatlağı aşmaya çalışıyordu. Almanya'da TA'yı destekleyenler arasında Robert Bosch, Fritz Thyssen ve VW vakıfları da dikkat çekiyordu. Ama en büyük destekçisi Almanya’da çok etkili olan ABD Germann Marshall Fonuydu. Sunulan belgede, Çin, Hindistan gibi gelişen ülkelerle Batı arasında hammadde kaynakları üzerine derinleşen rekabetten yakınılıyor ve bu tespit, planın oluşturulmasının gerçek amacını ortaya koyuyordu. Kısaca ABD ve NATO Almanya’yı fiilen kontrol altına almaya çalışıyordu.

Bu girişimleri Almanya’nın bağımsızlığına müdahale sayan Almanya istihbarat şefi koltuğundan oluyordu!

“Neonazi cinayetleri soruşturmasında, katillere ait önemli belgelerin imha edilmesi” bahanesiyle, Alman istihbarat teşkilatı başkanı görevinden alınıyordu. 12 yıldır istihbarat örgütünün başında olan Fromm, uzun süredir eleştirilerin odağına konmuştu. Geçtiğimiz aylarda da, istihbarat teşkilatının, aşırı sağcı teröristlere kimlik ve pasaport sağladığı iddiaları ortaya atılıyordu.

Aşırı sağcı NSU örgütüne ait dosyaları imha ettiği iddiasıyla Alman iç istihbarat teşkilatının başkanı Heinz Fromm, istifa ettiriliyordu. Hem Fromm'un istifası hem de İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich'in istifayı anında kabul etmesi, istihbarat teşkilatı Anayasayı Koruma Dairesi'nde (BfV) büyük hatalar yapıldığının kabul edilmesi olarak yorumlanıyordu. Ancak Heinz Fromm’un asıl suçunun NATO destekli Transatlantik Akademisinin Almanya’yı güdümüne alma girişimlerine karşı çıkması olduğu konuşuluyordu.

Şimdi Almanya’yı ve bütün Avrupa’yı böylesine etki altına alan Siyonizmin ve küresel Yahudi sermayesinin Türkiye’deki Partileri ve hükümetleri niçin ve nasıl kontrol ettiği daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu gün ABD Teksas Eyaletine bağlı bir kasabanın onursal belediye başkanının bir KEDİ olması, Amerika’yı gerçekte Yahudi Lobilerinin yönettiğinin mizahi bir anlatımı sayılmalıdır. ABD’nin gizli ve kirli derin devleti olan Yahudi lobilerinin nazarında; ülkeyi, illeri ve ilçeleri yönetmek için bir KEDİ ile Obama Beyefendinin bir farkı bulunmamaktadır. E. GKB İsmail Karadayı’nın: “28 Şubat, Erbakan’ın; bazı sert ve sivri sözlerinden kaynaklandı” beyanları, aslında “Erbakan’ın; küresel Yahudi güçleri ve rantiyeci işbirlikçilerini ürküten D-8 gibi projeleri ve Havuz sistemi girişimleri yüzünden 28 Şubat’ın tezgâhlandığı ve bazı paşaların da malum ve mel’un odaklara figüranlık yaptığı” hakikatinin, hazımsız ve dolaylı bir itirafıydı.


ÖNSÖZ

MÜNAFIKLAR ARAMIZDA MI,

YOKSA TARİHİN MEZARLIĞINDA MI?

İslam; bütün insanlığın saadet ve selamet kuralları ve Müslümanların imtihan ve olgunlaşma programıdır.

Tekrar edelim:

İslam:

  1. a)Bütün insanların huzur ve kurtuluş kuralları
  2. b)Ama sadece, “inananların” imtihan programıdır.

Çünkü, inkâr edenler bu imtihanı peşinen kaybetmiş ve olgunlaşma okuluna girme şansını yitirmiş sayılır. İşte bu imtihandaki “düşman” kavramı da iki kısımdır.

1-   Açık düşmanlar: Kitaplı ve kitapsız kâfirler

2-   Gizli düşmanlar: mümin görünen münafık kişiler ve kripto cemaatler

Açık tehlike ve tehdit odakları belli; Ateistler, putperestler, komünistler, kitaplı kâfirlerden Yahudi ve Hıristiyan kesimler (Siyonist ve emperyalistler)

  • Peki, içimize sızan, Hak davamıza ve camiamıza musallat olan, muhterem ve mücahit rolü oynayanlar kimlerdir?
  • Niçin ve nasıl gelip yerleşilmiştir?
  • Tamirat görüntülü hangi tahribatlar işlenmektedir?
  • Bunları bilen ve sezen lider, hangi nebevi siyaset ve strateji ile açıkça def etmemiş, “çok yakınlarına sezdirmek ve dikkat çekmek” dışında, neden deşifre etmemiştir?
  • Bu marazlı münafıkları dile getiren ve camiamızı tedbirli ve temkinli olmaya davet eden dava erleri, niçin hedef haline getirilmiştir?

Soruları üzerinde düşünmeyen, Kur’an’ın ısrarla vurguladığı bu konuları irdelemekten ve dert edinmekten çekinen bir mümin, öyle “Hüsnü zan etmeliyiz, ağabeylerimize itimat ve itaat göstermeliyiz” gibi bahanelere sığınmakla, bu imtihanı geçemeyecek ve gerçeklere erişemeyecektir. Öyle ya, gözünü kapayan nasıl görecektir?

Örneğin; 12 Nisan 2010 tarihinde, Milli Görüş 40. yıl kutlamalarına katılmak üzere Atatürk Havalimanından Berlin’e uçmadan önce, Erbakan Hoca’nın yanındaki kişiye dönüp, onun elindeki bir ajanda ebadındaki küçük kamera kutusunu andıran şık deri çantayı göstererek:

“Bu çantayı sıradan bir insan taşımaz!” diye latife yapması…

Uçağa gitmek üzere yerinden kalkarken de, yine aynı kişiye:

“Sakın ha, çantanı unutma!” diye takılması, oldukça ilginçtir.

Çünkü Hoca’nın böyle soğuk, sıradan, çiğ ve ısrarlı şakalar yaptığı hiç görülmemiştir.

Erbakan Hoca’yı uğurlamaya gidenler arasında o kişinin gerçek kimliğini bilen arkadaşlarımızın da bulunması ve Hoca’nın bu latifeleri özellikle onlara duyurmaya çalışması; küçük çantayı taşıyan kişinin de bu latifeler karşısında telaşa kapılması, “Acaba Hoca, o çantada kendisine yönelik hileli ve tehlikeli bir şeyler taşındığına dikkat mi çekmek istemişti?” şüphelerini hatıra getirmekteydi. Hoca’nın teşkilat mensuplarına ve hocalara yönelik gizli sohbetinin Alman medyasında yayınlaması işe ayrı bir soru işaretiydi.

Ve yine Almanya’nın ve Avrupa’nın farklı bölgelerinden aldığımız haberlere göre, bazı IGMG yetkililerinin, otobüslerle bu kutlamalara katılmak isteyenlere: “sakın gelmeyin, salon çok küçük, dışarıda kalırsınız!” gibi, onları yola çıkmaktan caydırıcı telkinleri, yoksa Hoca’nın toplantısının sönük geçmesini istedikleri için miydi?

Şayet yetersiz bir salon tutulmuşsa ve böylesine tarihi bir toplantı için gerekli tedbirler alınmamışsa, bu bile onların ayarını ve amacını göstermez miydi?! Şimdi eğer İslam ve imtihan devam ediyorsa; Hz. Peygamber A.S. bugün de sünnetiyle, sistemiyle, muhabbetiyle içimiz de yaşıyorsa…

“Ve (şunu) bilin ki, Allah Resulü içinizdedir”(Hücurat: 7) ayetinin manası ve mesajı yeterince algılanıyorsa,

Yine Yahudilerin başını çektiği bir fitne merkezinin, yani Siyonist-masonik mahfillerin açıkça yıkmaya ve yozlaştırmaya çalıştığı hayırlı bir şahsiyet ve haklı bir hareket yola çıkmış yürüyorsa;

O halde, bugün de aramızda ve teşkilatımızda Yahudi destekli Abdullah Bin Ubeylerin, hatta asırların deneyim ve birikimiyle daha da sinsileşip “mümin, muttaki, mücahit” rolünü oynamakta mükemmelleşmiş münafık kişilerin bulunmadığını, en etkili ve yetkili kurumlara sızmadığını düşünmek:

a) İmtihan sırrına ve sünnetüllaha aykırıdır.

b) “Davamızın en haklı ve şeytani çevrelerin endişe kaynağı” olduğu kanaatine uymamaktadır.

c) Münafıkları aramıza da değil dışımızda aramak ise, ya bilgisizlik ve ahmaklık veya korkaklık ve kolaycılıktır.

d) Çıbanbaşı ve anaç münafıklar, hiçbir zaman camiadan ve teşkilattan ayrılıp uzaklaşmayacaktır. Bunların tertip ve teşvikiyle kopup kayanlar ise, sadece dönek-mürtet takımıdır.

Milli Gazete’de, Abdullah Kara’nın “İslam ordusuna sızan casuslar” başlıklı çok güzel ve mükemmel bir makalesi yayınlanmıştır.

Peki, bütün bunlar, 1430 sene öncesinde yaşamış ve artık tarihe karışmış hikâyeler olarak mı okunacaktır?

Yoksa, aynı şeytani odakların ve mümin kılıflı şerli münafıkların, bugün de içimize nasıl sızdıkları, camiamızı nasıl karıştırıp azdırdıkları üzerinde kafa mı yorulacaktır? Çünkü bugün içimizde münafıkları tanıyıp tedbir almadıktan sonra, geçmişteki münafıkları yazıp tartışmanın ne faydası olacaktır?

Şimdi gelin lütfen birlikte ve dikkatle okuyalım; Yahudi kriptoları ve münafıkları daha yakından tanımaya çalışalım:

İslâm ordusuna sızan casuslar

Şüphesiz “Derin Hıyanet” casusları yalnızca günümüzde devlet başkanlarının evine kadar sızmıyorlar. Bu sızmalar tarih boyunca hep oldular. Başkanları dize getirmek için tehditten şantaja, hatta suikasta kadar pek çok girişimde bulunan şer odakları sayısız entrika çevirdi, akla hayale gelmeyen desiselere başvurdular.

Bu sızmalar devlet başkanları ile sınırlı kalmadığı muhakkak. Ordudan bürokrasiye, ilim mahfillerinden camiye, medyadan ve sokağa kadar her yerde boy gösterdiler. İnsanın olduğu her yerde ortaya çıkan fitneciler Efendimizin yoluna da çıktılar. Ordusuna, camisine evine kadar sızmaya kalkıştılar.

İslam ordusu Uhud savaşına giderken Yahudi cıfıtları büyük bir operasyon hazırladılar. Çok önceden Mekke'ye giden bir gurup Yahudi, cahil müşrikleri ve yöneticileri Müslümanlarla karşı alabildiğine cesaretlendirip kışkırttılar. Söyledikleri şiirlerle kâfirlere moral vermek ve gaza getirmekle kalmayıp, maddi destek konusunda da çeşitli vaatlerde bulundular. Plan şuydu: Savaş sırasında münafıklıkla İslam ordusuna katılacak olan Medine Yahudileri ile birleşecek Müslümanları son ferdine kadar öldürmeye başlayacaklardı.

Planın birinci aşaması başarı ile tamamlandı. Mekkelileri savaşa kışkırtan Yahudiler 3000 kişilik, o günün şartlarına göre son derece donanımlı bir müşrik ordusunu harekete geçirdiler. İkinci aşama için ise çok sayıda münafık Medine’de İslam ordusuna katıldı. Üçüncü aşama ise Yahudi askerlerin orduya katılmasıydı. Dördüncü aşamada savaş esnasında müşriklerle birleşip İslam ordusunu yok edeceklerdi. Planın son aşaması ile ilgili bir bilgiye rastlamadım. Ama diğer üç aşama dördüncü aşamayı ayrıca bir belgeye gerek duyulmayacak açıklıkta ortaya koymaktaydı.

Üçüncü aşamayı gerçekleştirmek için harekete geçen Yahudiler 600 kişilik bir ordu hazırlamıştı. Çoğu okçulardan oluşan askerler İslam ordusundan önce şehrin çıkışına gidip beklemeye başlamıştı. Seniyetü'l Veda'ya gelindiğinde Allah Resûlü (a.s.m.) beklemekte olan Yahudileri görünce yanındaki sahabelere:

- Bunlar kim? diye sormuşlardı. Sahabeler:

- Abdullah b. Übey'in müttefiki olan Yahudilerdir. 600 kişilik bir birlikle bizim yanımızda savaşmak için gelmişlerdir”, dediler.

Mekke'de Müslümanları yok etmek için savaş tamtamları çalan Yahudiler, Medine'de nerdeyse İslam ordusu büyüklüğünde bir ordu ile Müslümanların yanında yer almak için toplanmıştı. Tablo ne kadar tanıdıktı? Milleti bölüp birbirine düşüren, çatışan tarafların her birini kukla gibi yöneten derin güçlerin bugünkü oyunlarını ne kadar da hatırlatmaktaydı.

Durumu fark eden Efendimiz, şeytanlaşmış insanların bu oyununu bozacaktı. Sahabelere:

- Gelenler Müslüman mı oldular? diye sordu. Onlar:

- Hayır Müslüman olmadılar. Sadece bize yardım için buradalar” dediler. Efendimiz:

- “Onlara geri dönmelerini söyleyin. Biz inanmayanlara karşı diğer inanmayanlardan yardım istemeyiz,” buyurdu.

Bu oyun bozulunca B Planına geçilmişti. Uhud'a yaklaşılınca bir kaç casusu İslam Ordusunda bıraktıktan sonra, askerin üçte birini yanına alan Abdullah b. Übey tam da savaş başlamışken Müslümanları düşmanla baş başa bırakarak geri dönecekti. Aslında plana göre daha fazla kişiyi caydırıp yanına alacaktı. Ancak Akabe'de biat eden sahabeler ve Nakipler buna engel olmuşlardı. O 300 kişi ile geri dönünce İslam ordusu 600 kişi civarında kalmıştı. Müslümanlar yalnızca güç değil, aynı zamanda moral kaybına da uğramıştı. Öyle ki bazı kabileler geri dönme konusunda ciddi tereddütler yaşamıştı.

Sahebe teşkilatını dağıtma operasyonları

Orduda kalan casuslar ilk fırsatta devreye girerek, sahabelerin morallerini bozup savaş meydanından kaçırmak için büyük çaba harcamıştı. Etkili de oldular. Durumu fark eden sahabelerin feryatları olmasa nerdeyse büyük bir felakete sebep olacaklardı.

İslam ordusuna sızma girişimine sürekli devam eden derin güçler, ihtilal yaparak Allah Resulü (a.s.m.) ve onunla birlikte hicret edenleri Medine'den kovmak için büyük bir operasyon hazırlığına başlamıştı. Plan Mustalık oğulları seferinde uygulandı. Çok sayıda Münafığın katıldığı seferde üst üste birçok fitne hareketi yaşandı. Efendimiz oyunlarını bir bir bozunca çirkefleşen münafıklar Hz. Aişe'ye iftira atarak Efendimizi ve iffet timsali zevcesini lekelemeye kalkışmıştı. Planların boşa çıktığı bu olaylarda dikkatimizi çeken en önemli taraf, münafıkları cesaretlendiren ve hedefe yaklaştıran en büyük desteğin bazı samimi ama dikkatsiz Müslümanlardan gelmiş olmasıydı. Bir başka deyişle Müslümanların hataları ve bir anlık nefsi tavırları, fitne fitilini ateşleyen sebep olmakla kalmamış, Hz. Aişe olayında olduğu gibi büyümesine neden olmuşlardı. Bu pencereden bakıldığında görülecektir ki; samimi ama temkinsiz ve tedbirsiz davranan ve nefsi yorumlara kalkışan kişilerin desteğini almayan şeytanlaşmış insanlar asla başaramıyorlardı. Bunu bildikleri için sürekli bilgiyi kirletiyor, etrafı toz duman edip kafaları karıştırıyorlardı. Terörü bile sırf kafaları daha çok karıştırıp kitleleri istedikleri tarafa yönlendirmek için çıkarıyorlardı.

Camiye (Karargâha ve Teşkilata) sızan casuslar

Derin Hıyanet adına çalışan münafıklar istihbarat toplamak, gerçek yüzlerini saklamak veya direk cami ve cemaati hedef almak için camilere sızmaktan sakınmaz, hedeflerine ulaşmak için halkın dini duyguları ile oynarlar. Fitneciler bu metodu, Allah Resulü’nün (a.s.m.) yaşadığı zamandan itibaren hep yaptılar.

Müslümanların açıklarını bulmak, plan programlarını öğrenip ona göre konumlanmak, fırsat bulduklarında fitne ve fesat çıkarmak üzere görevlendirilen kişiler Mescid-i Nevevi'den ayrılmazdı. Gün boyu Müslümanların yanına sokulur, konuşulanları dinler, sinsi sinsi dolaşıp bilgi toplarlardı. Mescitten ayrıldıktan doğruca üstlerine gider, topladıkları bilgileri rapor ederlerdi. Olanların farkında olan Allah Resulü (a.s.m.) onları göz hapsinde tutar ileri gittiklerinde müdahale ederdi.

Bir gün aslen Yahudi olan münafıklardan birkaçının bir araya gelerek Mescid-i Nebevi'nin bir köşesinde birbirlerine sokulmuş, kafa kafaya vermiş, fısıltı ile konuşup gülüştüklerini gördü. Belli ki, bir fitne peşindeydiler. Buna fırsat vermek istemedi. Sahabilere:

- Şunları mescitten çıkarın, diye emretti. Emri duyan Ebu Eyyûb el-Ensârî, hemen yerinden sıçradı. Nifak çıkaran Amr b. Kays'ın ayağından tutup sürükleye sürükleye dışarı attı. Sonra Râfi' b. Vedia'nın yanına gitti. Onu da cüppesinden tutup çekti. Râfi' çıkmamak için direnince sert bir tokat vurarak dışarı attı.

Ardından:

- Haydi çabuk! Allah Resulü'nün (a.s.m.) mescidinden çıkıp geldiğin yere git! Buradan uzak dur ey münafık” diye bağırdı. Böyle bir müdahale beklemeyen Amr b. Kays kızarak nifakını açığa çıkardı. Efendimizin faziletinden sitayişle bahsettiği Mescid-i Nebevi'ye hakaret etmeye başladı.

- Ey Ebu Eyyüb! Sen beni Salebe oğullarının ağılından mı kovuyorsun?! diye bağırdı. Ebu Eyyüb'ün ardından Ammare b. Hazm kalktı. Zeyd b. Amr'ın ellerini tutup sırtına sert bir yumruk vurarak yere attı. Zeyd:

- Beni öldürdün, diye acı ile bağırdı. Ammar ise:

- Allah seni daha beter etsin ey münafık! Allah'ın ahirette senin için hazırladığı azap bundan çok daha şiddetli olacak. Bundan böyle Allah Resulü'nün (a.s.m) mescidine yaklaşma! diye çıkıştı.

Mesud b. Evs'de aralarındaki tek genç münafık olan Kays b. Amr'ı kafasından tutup dışarı attı. Hudr kabilesinden biri de münafıklardan Haris b. Amr'ı belinden tutup yere fırlattı. Kays kendi yaptıklarını unutmuşçasına

- Bu ne kabalık ey Ebu Haris! diye sitem edip sızlandı. Sahabe:

- Sen bunu hak ediyorsun ey Allah'ın düşmanı! Buradan çıkınca bir daha Mescid-i Nebevi'ye yaklaşma! diye bağırdı.[4]

İşi ileri götüren münafıklar, şüpheleri üzerlerine çekmemek için zaman zaman cami gibi ulvi mekânları karargâh olarak kullanır, faaliyetlerini buradan yürütmeye çalışırlardı. Mescid-i Dırar bunun en önemli örneklerinin başındaydı. Allah'ın “Takva üzere kurulan mescid” diye sitayişle bahsettiği mescide karşı yaptırılan Dırar mescidi kale gibi sağlamdı. Karargâh olarak kullanılıyor, silah depoluyorlardı. 50 adamı ile Mekke'ye giden Ebu Amir zaman zaman buraya gelip adamları ile toplantı yapar, çıkaracakları fitneleri anlatırdı. Toplantılarda adamlarını eğitir, onlara fitne fesat çıkarma taktikleri öğretir, planlarını uygulamaya geçirmek için çeşitli direktifler verirdi...

O olmadığı zamanlar da faaliyetler aynı şekilde devam ederdi. Toplantılara daha az katılan biri yöneticilere:

- Ebu Amir'i uzun zamandır göremiyorum nerelerde? diye sorunca yöneticiler:

- O buraya sık değil zaman zaman gelir. Bizimle uzun uzadıya konuşuyor, sohbet ederiz. Sonra gider, dediler. Adam:

- Onu başka yerlerde de göremiyoruz? dedi. Münafıklar:

- Doğru. Bu konuyu sorduğumuzda kendisi bize: "Şu ahırınıza giremiyorum? (Kuba mescidini kastediyor) Çünkü Muhammed'in sahabeleri beni gördüklerinde bakışları ile beni rahatsız ediyorlar. Üzerime saldırmalarından endişe ediyorum. Onun için aranıza katılamıyorum." diyor, dediler.

İşin acı tarafı, bu adamların faaliyetlerini yürütürken samimi insanları kullanıp onların destekleri ile güçlenmeleriydi. Tıpkı Mücemmi b. Cariye gibi. Münafık olan babası onu imam yaptı. Olanlardan habersiz olan Mücemmi b. Cariye bir süre münafıklara imamlık yaptı. Durum Allah tarafından Peygamber Efendimize (a.s.m.) bildirilip mescidin yıkılması emredilince münafıklar kaçtı, yıkım için gelen sahabelere direnen ise maalesef Mücemmi oldu.[5]

Camilerde suikast düzenlemekten çekinmeyen hain ve derin güçler, Umeyr b. Vehbleri Mescid-i Nebevî' ye gönderip Hz. Peygamberi şehit etmek istediler. Ancak her seferinde hüsrana uğradılar. Giden adamlarının çoğu Efendimizde dirilerek İslam ile şereflendiler.

İlim mahfillerine sızan casuslar

Basın yayını, yazarları ve ilim adamlarını emellerine alet etmekten sakınmayan derin Yahudi güçler ve işbirlikçileri işlerini makam-mevki, para ve çıkar sağlamakla olmadık tehdit ve şantajla halletmeye bakarlar. İlim adamlarını fitneye bulaştırır, hak ile batılı birbirine karıştırırlar.

Asr-ı Saadet'te münafık ve Yahudi ajanların öncelikli görevlerinden biri de hem kendi halklarının hem Arapların Efendimize yönelmesini engellemekti. Bunun için onları şüpheye düşürerek zihinlerini bulandırmaya çalışırlardı. Bir araya gelen Yahudi Lobileri hemen bir plan yapıp uygulamaya koymuşlardı. Plana göre seçtikleri alimler sabahleyin gidip Müslüman olacak, akşama kadar Efendimizin yanından ayrılmayacak, mümkün olduğunca çok kişiye görünmeye çalışacaktı. Akşam olunca da İslam hakkında ileri geri konuşup dinden ayrılacaktı. Plana göre Yahudilerin iman ettiklerini gören Müslüman halk sevinecek "Dini iyi bilen insanlar Müslüman oldu. Demek ki İslam gerçekten doğruymuş." diyeceklerdi. Yahudi halkı da "Alimlerin bize bahsettikleri peygamber buymuş." diyecek Efendimize karşı bir muhabbet besleyeceklerdi. Bir müddet sonra İslam'a giren Yahudi alimler dinden ayrılıp onu reddedince Müslümanlar veya müşrik Araplar "Demek ki İslam yanlışmış, baksana Müslüman olan şu bilge kişi işin içine girince gerçeği görüp yanıldığını anladı, (hâşâ) Peygamberin yalancı olduğunu fark edip dinden ayrıldı. Onun dinde karşı çıkmasının kin ve hasetten dolayı olduğunu sanmıyoruz. Böyle olsaydı, ta başında onu tasdik etmezdi." diyeceklerdi. Yahudiler de "Demek ki bu beklenen peygamber değilmiş, o henüz gelmemiş. Bu kişi (haşa) yalancı peygambermiş" diyeceklerdi.[6]

Bu oyunu defalarca oynadılar. Hatta daha inandırıcı olması için bir keresinde anlaştıkları bir Hıristiyan alimini kullanmışlardı. Hıristiyan adam, Efendimize giderek İslam'ı kabul ettiğini açıkladı. Söz ve hareketleri ile samimiyetini göstermeye çalıştı. Bakara ve Âl-i İmran sûrelerini ezberledi. Samimi Müslüman rolü oynayarak halk arasında da, büyük bir itibar kazandı. Zaman zaman vahiy kâtipleri gibi gelen vahyi yazdı. Bir süre sonra oyunun ikinci perdesini oynamaya başladı.

- Muhammed, benim kendisine yazdığım şeylerden başka bir şey bilmiyor, diyerek dedikodu yaptı. Halk arasında gezerek yaygaraya kopardı. Maksadı insanları fitneye sevk edip zihinlerini bulandırmak kalplerine şüphe sokmaktı. Ancak hakkında ayet inince hilesi açığa çıktı. Maskesi düştü, oyunu bozuldu.

"Ehl-i Kitap'tan bir grup şöyle dedi: 'Müminlere indirilene sabahleyin inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki böylece dinlerinden dönerler.'" [7]

Çok bilinçli olan sahabeler başından beri onun yaptığı dedikoduya tepki koymuşlardı. Hakkında ayet inince Medine'de barınamayacağını anlayan adam, Müslümanlardan kaçıp kavminin yanına sığınmıştı. Bir süre sonra da öldü. Ölüm haberini duyan Allah Resulü (a.s.m.):

- Yer onu kabul etmez, buyurdu. Akrabaları adamı gömdü. Yer gerçekten de kabul etmedi. Sabah olduğunda mezarın yanından geçenler dehşete kapıldılar. Yer onu dışarı atmıştı. Mezarın başına toplanan akrabaları şok olmuşlardı. Gördüklerine inanamadılar. Kavmi:

- Bu, Muhammed ile sahabelerinin işidir! Onların arasından kaçıp buraya geldiği için adamımızın kefenini soyup dışarı attılar, diye yorum yaptı. Bu kez derin bir çukur kazarak ölüyü oraya gömdüler. Ancak değişen bir şey olmadı. Sabah olunca, yerin yine adamı dışarı attığını gördüler. Düşünüp ibret almak yerine yine:

- Bu da Muhammed ile sahabelerinin işidir! İslam'dan ayrıldığı için, kefenini soyup kabrin dışına attılar, dediler. Tekrar güçlerinin yettiğince derin bir kabir kazarak, ölüyü oraya gömdüler. Müslümanlar mezarı kazıp adamlarını çıkarmasın diye kabrin yakınına adam koyup gözlediler. Böylece kimsenin kabre yaklaşmadığından emin oldular. Sabah olunca doğruca kabre gittiler. Yer onu yine dışarı atmıştı. O zaman bu işin insanlar tarafından yapılmadığını anladılar. Adamın cesedine dokunmayıp olduğu yerde bıraktılar. Kemikleri çürüyünceye kadar ibret olarak orada öylece kaldı. Onu bu halde görüp

- Bu adamın hali nedir, diye soranlara:

- Onu defalarca gömdüğümüz halde, yer kabul etmedi, diyerek hikâyesini anlattılar.[8]

Resûlullah'ın evine kadar sızmaya kalkışan casuslar

Camiiden orduya kadar her yere sızan Yahudi ve münafık ajanlar bu kadarla kalmadılar. Daha önemli sırlara vakıf olmak ve daha büyük kötülükler kurgulamak için en mahrem yerlere kadar sızmaya, önemli sırlara ulaşmaya çalıştılar. Onlardan biri teslimiyeti, terbiyesi ve hizmeti ile Peygamber Efendimiz'in takdirini kazanıp özel hizmetini yapacak kadar kendisine yaklaştı. Bu kişi Allah Resulü’ne (s.a.v.) hizmet eden Yahudi bir gençti. Efendimiz onun hizmetinden oldukça memnundu. Yahudiler onu zamanı gelince kirli emellerinde kullanmak için oraya yerleştirmişlerdi. Efendimiz'i bir şekilde öldürüp ortadan kaldırmak isteyen Yahudiler, akıllarına gelen her yolu deniyorlardı. Bunun için bir gün sihir konusunda oldukça meşhur olan Lebid b. Asam'ın yanına gittiler.

- Ey Lebid b. Asam! Bizden pek çok kişi Muhammed'e sihir yaptı. Ancak yapılan sihirlerin hiçbiri tesir etmedi. Onun neler yaptığını, dinimize nasıl muhalif olduğunu sen de görüyorsun. Bizleri öldürdü, yurdumuzdan sürüp çıkardı. Bizim için ona bir sihir yapar mısın? Bunun için sana tam üç dinar veririz, dediler.

Lebid yapılan teklifi kabul etti. Onlardan Efendimiz'in tarağını ve saçının birkaç telini kendisine getirmelerini istedi. Yahudi liderler:

- Olur, en kısa zamanda getiririz, diyerek yanından ayrıldılar.

Efendimiz'in hizmetine bakan gençle irtibat kurarak onun vasıtası ile Efendimiz'in tarak ve saçının birkaç teli bulunmuştu. İstenenleri alınca doğruca Lebid'in yanına koşup tarak ve saçları kendisine sunulmuştu. Dili tutulası, elleri kırılası Lebid vakit geçirmeden işe koyulmuştu. [9]

Bürokrasiye sızan casuslar

Önemli görevler ifa eden bürokrasi, hain güçlerin her zaman hedefi olmuştur. Çeşitli yollardan onları ele geçirmek, Müslümanlar aleyhine istifade etmek her zamanki hileleridir. Hayber'e elçi olarak giden Abdullah b. Ravaha'ya rüşvet teklif ederek onu satın almaya kalkışan Yahudiler, bunun gibi zaman zaman sahabelerin nefsi duygularına hitap ederek onları kullanmak istemişlerdir. Allah Resulü (a.s.m.) ve sahabesini yakından takip eden Bizans imparatoru, Efendimizle problem yaşayanlara kapılarını sonuna kadar açar, yanına gelenlere makam ve mevkiler vermeyi vad ederdi. Tebük savaşından geri kaldığı için cezalandırılan Kab b. Malik'e mektup gönderen Bizans'a bağlı Gassan hükümdarının ona cazip tekliflerde bulunduğu bilinmektedir.”[10]

Milli Görüş Davası, rayından çıkarılmaya çalışılmaktaydı?

Peki, sinsi ve Siyonist Yahudinin zulüm ve sömürü saltanatını yıkıp Adil Bir Düzen kurmarya odaklanmış Erbakan’ın teşkilatını ve etrafını boş bırakırlar mıydı?

Üstelik toplumun çok büyük kısmında ve farklı kesimlerde Milli Görüş’e ve Erbakan çizgisine, açıkça dile getirilemeyen ciddi bir özlem vardı. Ama Milli Görüş’ün gerçeklerine ve Erbakan’ın projelerine, her nedense mesafeli durmaya özen gösteren ve “Hoca’nın hedeflerini ve ekiplerini tasfiye ediyor” iddialarını yalanlama yoluna gitmeyen Numan Kurtulmuş’un bu tavrı, bazı endişelere neden olmaktaydı. Kendisi sık sık biz “antiemperyalist bir partiyiz” demesine rağmen, malum ve mel’un odaklara yakınlığı ve yalakalığı bilinen medyanın ve masonların kendisine yönelik ilgisi ve gündeme getirip reklâm etmesi, nasıl yorumlanacaktı?

Fetullahçı Aksiyon Dergisi’nden Muhsin Öztürk’ün: “28 Şubat sonrasında Millî Görüş çizgisinden koparak yeni bir siyasi hareket olarak varlık gösteren ve 8 yıldır iktidarı yürüten AK Parti'yi ancak Millî Görüş siyasetini temsil eden Saadet Partisi'nin yıpratabileceği okuması bizce de yanlış; ama yürürlükte olan bir siyaset yaklaşımı. Dolayısıyla mütevazı denilebilecek oy oranına rağmen iktidar senaryolarında başat rol verilen Saadet Partisi ve lideri Numan Kurtulmuş sıklıkla iktidar partisi üzerinden bu analize muhatap oluyor”[11] tespitlerini yalanlanmamış olması da kafa karıştırıcıydı.

Numan Bey’in:

“En çok eleştirdiğiniz bürokratik oligarşinin bir mantığı, bir fonksiyonu var. Açık veya gizli o kesimden size karşı da bir teveccüh var. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?” sorusuna:

“Reform ve değişim yanlısı olan entelektüel çevrelerden de çok ciddi şekilde teveccüh gördüğümüzü, siyasi çevrelerden de ciddi teveccüh gördüğümüzü görüyorum. Yani bizim görüşlerimize yakınlık gösteren kimseye niye bizim görüşlerimize yakınlık gösteriyorsunuz diyemeyiz. Bu söylediklerime insanların nasıl tavır takınacaklarını belirlemek bana düşmez. Benim de insanların takındıkları tavırlara göre sözlerimi değiştirmeyeceğim de aşikârdır.”[12] Yanıtı, sanki dolaylı bir itiraf gibiydi. Bizim kendisiyle ilgili samimi temenni ve tavsiyemiz, SP’nin aslına, ruhuna ve tarihi misyonuna bağlı kalması yönündedir.

Üstelik SP’nin AKP çizgisine girdiği yolundaki yorumların yoğunlaşması da bir tesadüf değildi.

Kendileri böylesi sorulara:

“Bize kimse rol biçmeye kalkmasın. Saadet, Ak Partiyi bölmek için var olan bir parti olmadığı gibi, AK Parti’nin ikamesi bir kurum da değildir” yanıtını vermekteydi ki, bu da ilginçti. Çünkü AKP yanlış ve yıkıcı bir yoldaysa, onu engellemek için bölmek ve önünü kesmek ülke çıkarları için gerekli, üstelik muhalefetin görevi iken, neden bundan çekinmekteydi!? Çünkü AKP’nin “tamirat” görüntülü tahribatına engel olmak, milli ve vicdani bir meseleydi. Oysa Numan Bey asla aldatamayacağı malum ve melun mihrakların alkışını almak yerine, net ve samimi bir tavırla, Milli Görüşün evrensel prensip ve projelerini sahiplense, hem kendisi hem partimiz açısından daha tutarlı ve yararlı sonuçlar alınacağı ve toplum nezdinde saygınlık ve güven kazanacağı kesindi. Kaldı ki parti amaç değil araç yerindedir. Amaçların araçlara feda edilmesi tehlikelidir. Amaç; bizim partimizin yükseltilmesi ve nasıl olursa olsun iktidara getirilmesi değil, ülkemizin birlik ve bekası, Milletimizin huzura ve refaha erişmesidir.

Bizim kanaatimiz; SP üzerinde AKP’den ziyade, 28 Şubat senaryolarıyla Milli Görüşü devre dışı bırakıp-parçalayıp Recep Erdoğanların önünü açan güçlerin baskısı söz konusu olabilirdi. Dış güçler için asıl tehdit ve tehlike, bu milletin inancının ve ihtiyacının tercümanlığını yapan yeni ve Adil bir dünya için ilmi ve geçerli projeler hazırlayan Milli Görüş zihniyeti ve Erbakan gerçeğidir. AKP ve Gülenciler gibi, Erbakan’a hıyanet edenlere siyonizme hizmetleri ölçüsünde, imkân ve iktidar verilmektedir.

Özetle, Numan Bey’in maalesef Milli Görüşün “Adil Düzen ve D-8’ler” gibi projelerine, ırkçı-emperyalist İsrail siyonizmiyle ilgili tarihi tespit ve söylemlerine sahip çıkamadığı bir gerçekti. Kendilerinin:

“Bu partinin çekirdek tabanını en iyi temsil eden adam benim. Oranın hislerini, oranın düşüncelerini en iyi temsil eden kişinin kendim olduğunu biliyorum ve bu şekilde hareket ediyorum. Kaldı ki, bizim siyasi hareketimiz, Türkiye'nin reform dinamiklerini en iyi dile getiren hareket olmak zorundadır. Türkiye'de sağ, sol, milliyetçi, liberal, muhafazakâr gibi tanımların bir anlamı kalmadı. Türkiye siyasetini yeniden formatlamak gerekiyor. Tabii ki kendi partimiz içerisinde doğrularımızı asrın idrakine söylemek gibi bir çabanın içerisindeyiz. Belki başlangıçta üslup farklılıklarından dolayı bir alışma süreci yaşandı. Çok rahat söyleyebilirim, Saadet Partisi teşkilatlarının çok büyük kısmı bugün bizim üslubumuzu benimsemiş vaziyettedir. Tabii, pencerelerini dünyaya kapatmış bir Türkiye değil özlemimiz. Brüksel'de, Washington da, Tel Aviv'de, Tokyo'da ne olduğunu gayet iyi izleriz, biliriz, ama asla dışarıdan esen rüzgâra göre rotamızı değiştirmeyiz” ifadeleri, acaba bir mazeret ve strateji gereği miydi, yoksa makas değiştirme miydi, veya; Brüksel, Washington ve Telaviv’e dolaylı selam gönderme miydi? bu açık değildi.

Ve tabi kongreye kadar, ülke ve bölge dengelerini mevcut haliyle devam edip etmeyeceği şüpheliydi. Bölgemiz ve ülkemiz tarihi ve talihli gelişmelere gebeydi. Ne olursa olsun SP’yi Milli Görüş çizgisinden çıkarmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecekti.

24 Nisan 2010 Tarihli Milli Gazete’de 1. sayfa başköşeden verdiği haberde Erbakan Hoca’nın Gençlik Şurasına katılımından hiç söz etmemesi de dikkat çekiciydi:

Sadece; “Saadet Partisi Gençlik Kolları yarın Ankara'da buluşuyor. Saadet Partisi Genel Merkez Gençlik Kolları Başkanlığınca düzenlenen Gençlik Şûrası'nda bir araya gelecek olan gençliğin coşkusuna Genel Başkan Numan Kurtulmuş, Genel Başkan Yardımcıları, GİK üyeleri ile çok sayıda il başkanının da katılacağı belirtiliyor” deniyordu…

Erbakan Hocanın Almanya’daki Milli Görüş 40. yıl kutlamaları çerçevesindeki tarihi konferansındaki:

“Keramet şahıslarda değil, İslam’dadır. Allah’ın emirlerine ve Kuran’ın adalet prensiplerine inanılıp uygulandığı için Refah-yol döneminde, hem de çok kısıtlı bir sürede ve kasıtlı engellemelere rağmen bir saadet devri yaşanmış, tarihi oluşum ve icraatlara imza atılmıştır” sözleri sanki “Entelektüel çevreler bize rağbet ediyor, farklı siyasi kesimler bize destek veriyor, taban ve teşkilat bize güveniyor” şeklindeki sözleri, inancının ve davasının değil, kendi şahsının reklâmına ve harikalığına(!) aldananlara uyarıcı bir cevap ve şefkat tokadı gibiydi.

Erbakan Hocanın:

“Mimar Sinan, her biri muhteşem sanat harikaları olan, Şehzade camiini çıraklık, Süleymaniye camiini kalfalık, Selimiye camiini ise ustalık döneminde yaptığını belirtmiştir.

Şimdi bizim de, Selamet Partisindeki başta 1974 şanlı Kıbrıs zaferi ve ağır sanayi hamlemiz, çıraklık dönemimiz; Refah-yol sürecindeki D-8’ler ve diğer tarihi girişimlerimiz, kalfalık dönemimizin eserleridir. Ama şimdi Allah’ın inayetiyle, asıl ustalık dönemimizde, Yeniden Büyük Türkiye’yi ve Yeni Bir Dünya’yı kurmak üzere, insanlık bizi beklemektedir”

sözleri de çok yakın değişim ve zaferlerin habercisiydi. Bu müjdelere burun büken beyinsizlere ve işbirlikçi nasipsizlere ise şu ayeti kerimeyle cevap vermişti:

“Gerçek şudur ki; (şeytani ve zalim odaklar) onlar, hileli ve kuvvetli düzenler kurdular. Ancak onların “mekir”leri (zulüm ve sömürü sistemleri ve her türlü tedbirleri) dağları yerinden oynatacak (kadar güçlü ve sağlam) olsa (ve asla baş edilmez sanılsa)da, Allah katında, (onlara karşı hazırlanmış) düzen (acı ve alçaltıcı bir tuzak) vardır”[13]

 


[1] Kulis Ankara, Mustafa Yılmaz

[2] 13 Temmuz 2012, Kamalak’a Kahkaha Attıran

[3] Bak: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[4] İbn Hişâm, Sîre, 1-2/528; İbn Kesir, Bidaye, 1/470.

[5] Vakidi, Megazi, 3/1046; Taberi, Tarih, 454; Halebi, İnsanü'l-Uyun, 3/203; İbn Kesîr, Bidâye, 1/699, Tefsir, 4/148.

[6] Razi, Tefsir'i-Kebir, 6/394.

[7] Âl-i İmran, 3/71-72.

[8] Buhari, Menakib, 25; Müsned, 3/120; İbn Esir, Fethü'l-Bari, 6/624; Beyhaki, Delail, 7/127.

[9] Buhârî, Bedü'l-Halk, 11, Tıp, 47; Müslim, Selam, 17; Müsned, 6/57; Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 2/146.

[10] 17-18 Nisan 2010 Milli Gazete

[11] 10 Nisan 2010 / Milli Gazete

[12] 10 Nisan 2010 / Milli Gazete

[13] İbrahim: 46

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 5691

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR