Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

MİLLİ ŞUUR VE ORDU
PDF Yazdır
Kitap Kabı MİLLİ ŞUUR VE ORDU
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 528
ISBN: 6054527090
Yayın Evi: Buğra Yayın Evi
Yıl: 2014
PDF Çıktısı: Milli şuur ve ordu-Q.pdf
Tıklanma: 1385
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

“Yeni İstiklal Savaşı”, son zamanlarda Sn. Recep T. Erdoğan’ın sıkça kullandığı bir kavramdı. Aslında gerçeği yansıtmaktaydı ve evet, Türkiyemizin bu çok yönlü kuşatılmışlık çemberini kıracak tarihi bir atılıma ihtiyacı vardı. Ancak Sn. Başbakan bu olguyu hedefinden saptırmak, -Allah korusun -çözülüş ve çöküş sürecini hızlandıracak adımları; “Kurtuluş açılımları ve şahlanış planları” gibi sunmak ve istismar edebiyatıyla halkı oyalayıp avutmak için bu sloganları kullanmaktaydı. Oysa, ahlaki kültürden ekonomiye, yargı sisteminden yüksek bürokrasiye, eğitim düzeninden demokrasiye, Milli birlik bilincinden dış politika stratejilerine, maalesef her konuda ve her kurumda çok ciddi bir kopukluk, başıbozukluk ve paralel-parazit kutupluluk endişe verici boyutlara ulaşmıştı. Bu nedenle Milli şuura ve halkıyla kaynaşıp bütünleşmiş bir orduya her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardı.

 


 

ithaf

Bu Kitabımı, gerçek İslamı ve insanlığı kendisinde görüp benimsediğim; O’nun sayesinde şekilci, taklitçi ve göstermelik dindarlığı terk ettiğim; Hakka teslimiyeti, halka şefkati, Türkiye’mize, Milletimize, devletimize ve tarihimize sadakati, kırk yıllık gönüllü talebeliğim süresince, O’nun hali ve fiili eğitiminde öğrendiğim; ve bu karanlık dünyamızdaki zülumkarlık nizamının, ancak O’nun prensip ve projeleriyle yeniden aydınlığa, huzur ve refaha kavuşacağına kesin ümit beslediğim ve bu ideallere tercüman olmakla kendimi şanslı ve bahtiyar hissettiğim; Muhterem Hocam Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın aziz ve asil ruhlarına, acizane ithaf ediyorum.

                                                                     Ahmet Akgül

 

YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ

Umduğumuzdan daha çok rağbet gören; Ülkemizin güvenliği ve Devletimizin geleceği konusunda –haklı olarak- kaygılı ve milli duyarlı aydınlarımız ve okurlarımızca tebrik ve takdir edilen; özellikle emekli ve halen görevli pek çok generalimizce, ya telefon edilerek veya mektup gönderilerek teşekkürleri ve iyi dilekleri belirtilen “Milli Şuur ve Ordu” kitabımızın yeni baskısını hazırlamanın mutluluğu içerisindeyiz. Daha önce gözden kaçan bazı yazım hatalarını ve aktarım kusurlarını da düzelterek, değerli okurlarımızın ve araştırmacıların istifadesine sunduğumuz bu yeni baskıyla ilgili tenkit ve tekliflerini de memnuniyetle beklemekteyiz.

Milli Ordu’yu “paralı rambo” takımına çevirme ve TSK’yı NATO’nun (Yani Haçlı ve Siyonist kurgunun) lejyonerleri haline getirme girişimlerinden çok ciddi şekilde endişe etmekteyiz. Elbette teknolojik bilgi ve beceri isteyen ve süreklilik gerektiren bazı askeri birimlerin ve özel birliklerin profesyonel olması gerektiğinin bilincindeyiz. Ama vatan savunmasını tamamen paralı askerlere yaptırmaya kalkışarak, Orduyu cihat-Milli Savunma şuurundan ve şehadet duygusundan uzaklaştırmanın, bizi devlet-Millet huzurundan da mahrum bırakacağını düşünmekteyiz. Örneğin; sınırlarımız, Milli namus ve onurumuzun korunduğu manevi duvarlar yerindedir. Peki bu kutsal görevi, Milli şuur ve sorumlulukla, manevi bir duyarlılıkla değil de, sadece maaş ve menfaat hatırına yapacak askerlerin, kendilerine daha fazla para ve imkanlar verecek dış güçlere ve işbirlikçi çevrelere karşı; nasıl ve niçin mücadele edeceklerini ve ne ölçüde direnç göstereceklerini nasıl kestireceğiz?!

Zor zamanlarda hakkı yazmak ve hayırsızları uyarmak kadar, bunları yayınlamanın da Milli cesaret ve haysiyetli ciddiyet gerektirdiği bir ortamda, taşın altına elini koyan değerli Buğra Yayıncılığa ve Avcı Ofset Basımcılığa, samimi tebrik ve teşekkürlerimizi iletmeyi de bir borç biliriz.

Beklenen Yeni Medeniyet Merkezi olacak Büyük Türkiye’de buluşmak ve kucaklaşmak umuduyla, hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.

Ahmet Akgül

 

 

ÖNSÖZ

ORDUMUZ YIPRATILMADAN, YURDUMUZ YIKILAMAZDI!

“Yeni İstiklal Savaşı”, son zamanlarda Sn. Recep T. Erdoğan’ın sıkça kullandığı bir kavramdı. Aslında gerçeği yansıtmaktaydı ve evet, Türkiyemizin bu çok yönlü kuşatılmışlık çemberini kıracak tarihi bir atılıma ihtiyacı vardı. Ancak Sn. Başbakan bu olguyu hedefinden saptırmak, -Allah korusun -çözülüş ve çöküş sürecini hızlandıracak adımları; “Kurtuluş açılımları ve şahlanış planları” gibi sunmak ve istismar edebiyatıyla halkı oyalayıp avutmak için bu sloganları kullanmaktaydı. Oysa, ahlaki kültürden ekonomiye, yargı sisteminden yüksek bürokrasiye, eğitim düzeninden demokrasiye, Milli birlik bilincinden dış politika stratejilerine, maalesef her konuda ve her kurumda çok ciddi bir kopukluk, başıbozukluk ve paralel-parazit kutupluluk endişe verici boyutlara ulaşmıştı. Bu nedenle Milli şuura ve halkıyla kaynaşıp bütünleşmiş bir orduya her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardı.

28 Şubat, Erbakan’la beraber, asıl TSK’ya tezgâhlanmış bir kumpastır!

Yanlış”ın en tehlikelisi, “doğru”ya en yakın olanıydı; çünkü doğru diye yutturulması kolaydı. Ve yine en tahripçi “doğru” eksik anlatılan ve yanlış yorumlanan doğrulardı. Yakın tarihimizin, böyle en tertipli “yanlış”larından birisi de “28 Şubat darbesinin TSK tarafından Erbakan’a karşı yapıldığı” iddiasıydı. Bunda elbette doğruluk payı vardı; ancak kasıtlı olarak “eksik anlatılmakta ve hedefinden saptırılmaktaydı” Çünkü bu olayın aslı: “ABD derin devleti sayılan Yahudi Lobileri, hem Erbakan’ı hem de TSK’yı birlikte yıpratmak ve etkisiz kılmak üzere 28 Şubat’ı tezgâhlamıştı!”. Evet, Refah-Yol’un yıktırılması ve Milli Görüş’ün parçalanıp, AKP’nin parlatılarak iktidara taşınması; ardından Cemaat ve Hükümetin araç olarak kullanılıp Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle TSK’nın hizaya sokulması(!) süreci 28 Şubat’la başlatılmış ve maalesef bu işte bazı paşalardan da maşa olarak yararlanılmıştı.

TÜSİAD toplantısında: “28 Şubat’ın utancını yaşıyorum” diye günah çıkartan Yahudi ve Mason iş adamı İshak Alaton, işte bu gerçeğin anlaşılmasından duyduğu kuşkuyu, böyle bir kılıfla gündeme taşımıştı. ALARKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton’un TÜSİAD 44. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma sırasında gergin anlar yaşanıyordu. Prof. Dr. Bülent Tanör anısına düzenlenen “Türkiye’nin Demokratikleşme Evreleri” konulu özel oturum Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Prof Dr. Zafer Üskül’ün katılımıyla gerçekleşiyordu. Konuşmaların ardından, soru sormak için söz alan İshak Alaton, kürsüye çıkarak ilginç konuşmasına: “Nihayet TÜSİAD epey geç de olsa uyanmaya başladı diye düşündüm. 17 yıl boyunca TÜSİAD’dan uzak durdum, toplantılarına gitmedim, bugün boykotumu noktalamaya karar verdim. TÜSİAD’la barışmaya geldim” diye başlıyordu. İshak Alaton, “1997 yılında TÜSİAD tarihinde ilk defa yönetim kurulunun ibra edilmediği utancını yaşadım. ‘Bizim demokrasi arayışıyla işimiz yok’ diyerek, ‘Bizim işimiz para kazanmak’ demeye çalışıldı. “Aradan sadece 36 gün geçtikten sonra 28 Şubat 1997’de askerin darbesi yapıldı. Şimdi sizlere soruyorum; Genelkurmay bu darbe adımını kaleme alırken TÜSİAD’ın bir ay önce yaktığı yeşil ışığın bu darbeye katkısı ne kadardır?” sözleriyle günah çıkarmaya çalışmıştı. Anlaşılan TÜSİAD’cılar başlarına gelecekleri anlamaya başlamıştı ve Alaton’un bu sözleri ortalığı fena karıştırmıştı. Bu nedenle sadece Ergenekon ve Balyoz davaları değil, Erbakan’a ve partilerine yönelik mahkemeler de yeniden açılmalıydı.

27 Mayıs 1960 Darbesinin tamamen ordunun sırtına yıkılması da kasıtlıdır ve yanlıştır.!

Aslında Kırım kökenli Yahudi dönmeleriyle, İspanya kökenli İzmirli Sabataistlerin bir rekabet ve husumet hesaplaşması olan 27 Mayıs 1960 ihtilalinin bütün suçunun ve acı sonucunun TSK’nın sırtına yıkılması da yanlıştır, kasıtlıdır ve gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Maalesef eften püften sebeplerle idam edilen merhum Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun dedelerinin Kırım göçmeni olması (AKP’li Ahmet Davutoğlu, Cemil Çiçek, Ali Babacan gibi) ve İzmirli Sabataist Evliyazadelerin kızlarıyla evlenip akrabalık kurmaları bile (ki bilindiği üzere Yahudi kökenli olmayanlara kız verilmemektedir) bu gizli haset ve husumeti ortadan kaldıramamıştır.

Üstat Bediüzzaman Hz.leri, Siyonistlerin oyunlarını bozan Sultan Abdülhamit Han’a karşı çıkıp ayak bağı olması, mason ve sabataist İttihat ve Terakki Fırkasına taraftarlık yapıp tahribatlarını kolaylaştırması gibi hataları, maalesef aşırı Mustafa Kemal karşıtlığı ve ölçüsüz Menderes yandaşlığında da tekrarlamış; “namaz kılmayan merduttur!” diyerek birisini “Süfyan”laştırdığı halde, ömrü boyunca bir Cuma namazına bile şahit olunmamış diğerini ise “İslam Kahramanı” yapıp çıkmıştır. Ancak Bediüzzaman Hz.leri bu konudaki ifrat ve hatasının farkına çok geç varacak ve yıllar boyu dua ettiği Menderes’in, tepetaklak olmayı hak ettiğini ve belasını bulacağını, ölümüne yakın açıklayacaktır.[1]

Adnan Menderes: 1899 Aydın doğumlu bilinir, ama nüfus kütüğünde İzmirlidir. Dedesi Kırım Tatarlarından olup, İzmir Amerikan Koleji’ni bitirmiştir. 1931’de CHP Aydın Milletvekili seçilmiştir. Menderes, Ağaların büyük çiftliklerini ve zapt ettikleri devlet arazilerini topraksız köylülere dağıtma girişimi (toprak reformu) nedeniyle İsmet İnönü’ye muhalefete geçmiştir. İstanbul’da Rumlara yönelik 6-7 Eylül yağma ve katliamlarının DP Hükümeti ve masonların güdümündeki Özel Harp Dairesince tertip ve teşvik edildiğini, böylece zengin ve etkin Rumların İstanbul’dan kaçırılıp, meydanın tamamen Yahudilere kalmasının hedeflendiğini dönemin DP İstanbul Milletvekili Aleksandros Hacopulos ve Eski Özel Harp Daire Başkanı. Em. Org. Sabri Yirmibeşoğlu da kabul etmekteydi. Cezayir Kurtuluş Savaşında Menderes Fransızları desteklemişti.

Fatma Berrin Menderes: Evliyazade (İzmirli dönme Yahudilerden) Hacı Mehmet Efendi’nin kızı Naciye Hanım ile Yemişcibaşı İzzet Beyin kızı olup merhum Menderes’in eşidir. (1905-1994)

Fatin Rüştü Zorlu: Dedesi Kırım’dan gelmektedir. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Sabataist Tevfik Rüştü Aras’ın kızı Emel Hanım ile evlenmiştir. 1959’da Menderes ile birlikte Bilderberg’e gitmiştir. Adnan Menderes’in eşi Berrin Hanım ile Zorlu’nun eşi Emel Hanım Teyze kuzenleridir.

Hasan Polatkan: Kırım Tatarlarından bilinir. Onun Maliye Bakanlığı döneminde, Türkiye’de yüksek ve sürekli enflasyon sürecine geçilmiştir. Dış borçla bütçe açıklarını kapatmaya yönelmiştir. TL. değerini hızla kaybetmiştir.

Menderes’in yolundaki Recep Bey nasıl bir akıbete uğrayacaktır?

Hatırlanırsa; Adnan Menderes, “Küçük Amerika” olma hülyasıyla Türkiye’nin iradesini ve güvenliğini ABD’ye teslim etmişti. Ona göre: ABD’ye bağlanmasaydık, zaten gelişemez, sanayileşemez, medenileşemezdik!? Bu öyle bir teslimiyetti ki, henüz NATO üyesi olmadan, ABD’nin talebi üzerine Eylül 1950’de binlerce askerimizi Kore’ye savaşa göndermiştik. Asker, Amerikan 9. Kolordusunun sağ kanadına yerleştirilmiş, ABD komutanlarının talimatıyla hareket eden 3. Tabur 9. bölük, savaşa Kuzey Kore’nin safında dâhil olan Çin kuvvetleri tarafından tamamen imha edilmişti. 37’si subay, 26’sı astsubay, 658’i er olmak üzere toplam 721 şehidimiz NATO’ya ve Amerika’ya kurban edilmişti. Ayrıca 2147 asker yaralanmış, 346 asker hastalanmış, 234 asker esir düşmüş ve 175 asker de kaybolmuş vaziyetteydi. Menderes hükümetine, ABD Kongresi tarafından “Mümtaz Birlik Nişanı ve Beratı” verilmiş ve Menderes “mümtaz bir memur” olduğunu ispat etmişti. Yalaka ve yalancı tarihçiler Kore kararının BM talebi üzerine alındığını, Türkiye’nin BM üyesi olarak “demokrasi” ve “egemenlik” hakları için Güney Kore’nin yanında yer aldığını yazabilmektedir. Peki, 1954’e kadar Vietnam’ı işgal eden Fransızlara karşı BM kararı olmasına karşın, Menderes Fransa’ya karşı savaşan Vietnam’a niçin asker göndermemişti? 1948’den itibaren Filistin topraklarını BM kararlarına rağmen işgal etmeye devam eden İsrail’e karşı BM kararlarının uygulanması için niçin asker göndermemişti? 1956 tarihinde Mısır’a saldıran Fransa, İngiltere ve İsrail’e karşı BM kararlarına binaen Mısır’ı savunmak için niçin gayrete gelmemişti?

Menderes iktidarının malum Siyonist merkezlere teslimiyet derecesi 1957’de test edildi. Yahudi lobilerine göre İsrail’in güvenliği için Suriye terbiye edilmeliydi; bu görev de Menderes’e verildi. “Mademki kraldan daha çok kralcısın, o zaman tekerimize çomak sokan Suriye’yi hizaya getir” denildi. Suriye “krizi” süresince dönemin ABD Başkanı Eisenhower’ın, İngiliz Başbakanı Macmillan’a hitaben, “Suriye’nin işgal edilmesi lazım. Bir an önce bunu yapalım. Arkasından İran gelir. Bu, bir CIA-MI6 operasyonu olacak. Önceleri de bazı örtülü operasyonlar yapacağız. Ama biz görünmeyelim. Suriye’nin komşusu Türkiye bu işi yapsın” dediği belgelidir. Menderes derhal görevini yerine getirmeye girişmişti. Macmillan, “Suriye müdahalesine bahane ne olsun?” sorusuna Eisenhower: “Sınır ihlalleri ve Hatay meselesi” yanıtı verir. Gönüllü devşirme Menderes görevi hemen kabul etmiş, “Dost ve kardeş Suriye” o andan itibaren “zalim, diktatör, medeniyet düşmanı, halkını ezen şer ülke” olup çıkıvermişti. Tıpkı Recep Beyin bugün yaptığı gibi; dün ailecek sabah kahvaltısı yaptıkları ve kardeşim diye kucakladığı Esed’i bir anda zalim ve terörist ilan etmişti. Askerlikten nasibini almamış ABD tercümanı Bakan Egemen Bağış’ın “dâhiyane” sözü “Halep’ten girer Şam’dan çıkarız” nakaratları o zaman da gündeme oturur. Türkiye, Suriye ile kalkar Suriye ile yatar. 1952’de askeri-sivil darbeyle Kral Faruk’un tahtını yıkan Cemal Abdülnasır’ın Mısır’ı Suriye’yi destekler. Bağdat, Beyrut ve Filistin Suriye’nin yanında Menderes’e karşı savaşa hazır olduğunu ilan eder. Moskova ve bütün Bağlantısızlar Hareketi üye devletler Menderesi kınar. Moskova İstanbul’u nükleer silahla vuracağını söyler. Menderes NATO der; BM Güvenlik Konseyi der; ABD var der. Bağdat’ı, Kahire’yi, Beyrut’u tehdit eder. Ardından “Pragmatik ve rasyonel” Batı, Menderes’e; “Kes artık” zılgıtı çekecek ve Menderes’i “dünya savaşına sebebiyet verecek manyak” olarak görecektir. Böylece Batı’nın “dostu ve memuru” Menderes terk edilir. Şimdi aynı akıbeti aynı yolu takip eden Recep Erdoğan’ı da beklemektedir.

Önemli bir hatıra ve hatırlatma yapan Sn. Necati Tuncer aktarmıştı:

Yassıada mahkemesi oturumlarının birinde tanık olarak çağrılan işadamımızın adı, Vehbi Koç Bey’dir. Mahkeme başkanı şöyle bir soru yöneltir ona: “İhtilalle düşürülen DP’ne sizin maddi yardım yaptığınız söylentisine bir diyeceğiniz var mı?” Vehbi Bey der ki: “Cevabımı yazılı yapmak istiyorum.” Salondaki yüzlerce kulağın duymasını istememekten öte, tutanaklara da geçsin istemez söylediklerinin. Adı Vehbi Koç olanın, demek ki böyle bir hakkı varmış mahkemelerde. Kendisine uzatılan bir küçük not kağıdına birkaç kelime yazar ve mahkeme başkanına verir. Başkanın kararı: “Vehbi Koç gidebilir.” Bu sahneyi iyi gözlemleyen bir gazeteci hemen peşine düşer ünlü işadamının.

– Efendim, o nota ne yazdınız? Eh Söyleyecek olsa zaten orada söylerdi.

– Şimdi açıklayamam!

– Ya ne zaman?.. Gazeteciyi başından savmak için mi, yoksa Türkiye’nin ancak o kadar sene sonra bu ihtilalin etkisinden kurtulacağını hesap ettiğinden midir, bilinmez; der ki Vehbi Koç: – Otuz yıl sonra... O zaman gel!

Vehbi Koç’ta yaşar otuz yıl. (Hatta birkaç beş yıl fazlası ile.) Gazeteci gelir kendini tanıtır: “Otuz yıl sonra gelin, demiştiniz!” Vehbi Koç artık rahat ve emindir. Kimse ona, “bu cevabını o mahkeme günü neden zabıtlara geçirtmedin?” diyemeyecektir. Otuz yıl bekleyen o ünlü cevap şuydu; Hani uzatılan not kâğıdına yazılan: “Ben aynı miktar yardımı CHP’ye de yapmıştım.”[2]

Bu sabataist ve dönme Yahudilerin geçmişte ve günümüzde farklı partilerde; şimdi ise kimisi hükümetin, kimisi Cemaatin çizgisinde olmaları, onların fıtratı ve fırsatçılığıdır!

Örneğin, Nazlı Ilıcak sabataist kökenli ve Demokrat Partili bir aileden gelmektedir. Bir zamanlar Türkiye’de en çok satan ve bir nevi kapitalizmi Türkiye’de yaygınlaştırmayı hedef edinen Tercüman gazetesinin patronu Kemal Ilıcak’ın eşidir. 1980 askeri darbesini alkışlayanlar arasındaki Nazlı Hanım, sonrasında Turgut Özal ve hükümetlerine yönelik çok sert yazılar döşenmiş, “Pavlov’un Köpekleri” başlıklı yazısından dolayı hapse girmiştir. Nazlı Hanım bir dönem Demirel’e karşı aday olan ve çocuğunun trafik kazası sonucu vefat etmesinin ardından bir daha da siyasi sahaya adım atmayan eski TOBB Başkanı Mehmet Yazar’ı desteklemiştir. Refah Partisi’nin yükseliş döneminde de, AKP’nin kuruluş sürecinde de Nazlı Hanım hep ön planda görünecektir. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nu deşifre eden isimlerdendir. Tayyip Erdoğan’ın sıkça buluştuğu sınırlı sayıdaki gazetecilerdendir. Son Cemaat-iktidar çekişmesinde Cemaat’ten yana tavır sergilemiştir. Bu sebeple Sabah gazetesindeki köşesinden olmuş, Cemaat’e yakın duran, Koza-İpek Grubu’na ait Bugün gazetesine girmiştir.

Gelelim Barlas ailesine. Mehmet Barlas, eşi Canan Barlas, oğlu Cemil Barlas, sabataist olduklarını sürekli gizlemişlerdir. Canan Barlas’ın dayısı, TESEV Başkanı Can Paker, aynı zamanda AKP’nin akil kişilerindendir. CHP’li bir aile geleneğinden gelen Mehmet Bey, Anılarında nedense, “İsmet Paşa yanaklarımı okşardı” vurgusunu hep yapa gelmiştir. Milliyet gazetesinde yıllarca başyazar sıfatıyla yazıvermiştir. 12 Eylül’de darbecilerin lideri Orgeneral Kenan Evren’i -ve genelde liderleri- evinde ağırlayan isim Mehmet Barlas Bey’dir. Sonrasında, Güneş gazetesini Asil Nadir’den satın alan, eski Devlet Bakanlarından Mehmet Ali Yılmaz’ın safına geçmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan döneminde Mehmet Barlas, “Genel Yayın Yönetmenleri, patronları için ihale kovalar” cümlesini sarf etmiştir. Ama Sn. Barlas 28 Şubat sürecinin mağdurlarından birisidir. Tam o süreçte Zaman gazetesinde başlamış, ama sonu tatsız bitmiştir. Oğlu Cemil Barlas ve eşi Canan Barlas internet haberciliği ve TV programları yapıp, AKP’ye övgüler dizmektedir. Mehmet Barlas, uzun süredir Sabah’ta boy göstermekte ve Nazlı Hanımın tam karşısında saf tutmuş vaziyettedir.

Ve işte Sabataist Altanlar. Çetin Altan, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Kerem ve Sanem Altan. Sahi Altan ailesi bu çatışmanın neresindedir?” diye soran Adnan Öksüz önemli ve gizemli bir gerçeği dile getirmiştir.

Genelkurmayın; Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görüşülmesi talebi, tarihi bir adımdır!

Tam bu sırada Genelkurmay’ın “kumpas”la ilgili suç duyurusu büyük değişimin ilk basamağıydı!

Sn. Recep Erdoğan'ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın bir yazısına dayandırılan ve Milli Çözüm Dergisi’nin konuyla ilgili soruları aynen tekrarlanan Genelkurmay suç duyurusunun 3'üncü maddesinde çok önemli saptamalar vardı:

"Anılan hususların doğru olması halinde, Türk Silahlı Kuvvetlerini ve personelini hedef alan faaliyetleri yürüten kişilerin, yetkili makamlara bildirimde bulunmayan ve gerekli işlemleri yerine getirmeyen kamu görevlilerinin eylemlerinin TCK’nın: 'Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, iftira, suç uydurma, kamu görevlisinin suçu bildirmemesi, suçluyu kayırma, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' suçları başta olmak üzere çeşitli suçlara vücut verebileceği değerlendirilmektedir." “Bu ifadelerden, sadece "kumpası" yapanların değil, bildiği halde yetkili makamlara haber vermeyenlerin de "suç işlediğinin" hatırlatıldığı, yani bir anlamda Başbakan Erdoğan'ın Başdanışmanı Akdoğan hakkında da suç duyurusu yapıldığı sonucu çıkmaz mıydı?” diye sorulması haklıydı. Çünkü suç duyurusunun son maddesinde, "Hukuka aykırı olarak TSK’yı ve personelini hedef alan faaliyetleri yürütenlerin" yanı sıra, "Bu faaliyetleri yetkili makamlara bildirmeyen, gerekli işlemleri yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında da soruşturma başlatılması" istemi ve ifadesi yer almıştı. Suç duyurusunun 4'üncü maddesinde de “Cumhuriyet Savcılarının görevini ihmal ettiği” şöyle anlatılmıştı:

Ceza Muhakemesi Kanununun 160’ıncı maddesi: 'Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar' hükmü hatırlatılmıştı. Yani Genelkurmay, "Siz kendiliğinizden harekete geçmediğiniz için biz suç duyurusunda bulunmak zorunda kaldık" demeye çalışmıştı. Ve zaten TÜBİTAK raporuyla, Ergenekon ve Balyoz davalarına temel dayanak yapılan hard disklerin, sonradan ve suni ortamlarda kasıtlı ve yanıltıcı mahiyette hazırlandığı ispatlanıp mahkemeye yollanmıştı. Artık yargıçların bu raporları hesaba katmama ve dikkate almama yetkileri bulunmamaktaydı; çünkü aslında bilişim teknolojisi konusunda yeterli olmadıklarından bunu TÜBİTAK’a sormuşlardı.

Genelkurmay Başkanlığı, özel bir televizyon kanalında "Yeniden yargılanmalar"la ilgili yapılan programda konuşulanlara itiraz etmek ve yaptığı suç duyurusuna açıklık getirmek için 7 maddelik bir açıklama yapmıştı. CNN Türk ekranlarında yayınlanan 'Tarafsız Bölge' programında Balyoz ve Ergenekon davalarından yargılanan askerlerin aileleri yakınmış, yaptıkları açıklamalarda Genelkurmay Başkanlığı'nın tutumunu kınamışlardı. Bu eleştirilerin haksız olduğunu savunan Genelkurmay, 7 maddelik bir açıklama metni yollamıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel adına Genelkurmay Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü, Hürriyet'ten Ahmet Hakan'a ilettiği açıklamada Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görülmesi için yaptığı başvuruyla ilgili şöyle denildi:

-BİR: Genelkurmay Başkanlığı kendi görev alanı ile ilgili olarak kamuoyu ile paylaştığı hususlarda ve en son yayınlanan "SUÇ DUYURUSU" öncesinde de hiç kimseden talimat almamıştır.

-İKİ: Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ilgili bütün davaların duruşmaları personelimiz tarafından bizzat duruşma salonlarında izlenmiş ve bilgiler günlük olarak Genelkurmay Başkanlığı'na sunulmuştur. Aksi iddialar gerçek dışıdır.

-ÜÇ: Tutuklu arkadaşlarımız cezaevlerinde düzenli olarak ziyaret edilmiştir. (Bu ziyaretler devam etmektedir, cezaevi ziyaretçi kayıtlarından bu husus kolaylıkla teyit edilebilir). Bu ziyaretlerin sonuçları, bir başka ifade ile arkadaşlarımızın istekleri Genelkurmay Başkanlığı'na iletilmiş / iletilmekte ve mevzuat dahilinde uygun görülen talepler derhal işleme konulmaktadır. Hiçbir isteğe duyarsız kalınmamıştır ve kalınmamaktadır.

-DÖRT: Suç duyurusunda geç kalındığı yönündeki iddialar ile ilgili olarak kamuoyuna yaptığımız açıklamalar dikkatle incelenirse görülecektir ki: Türk Silahlı Kuvvetleri bir kamu kuruluşudur ve yasalara uymak zorundadır. Bu nedenle "YARGIYA MÜDAHALE" olarak algılanmamasına ve bazı kişi ve çevreler tarafından TSK aleyhinde kullanılmamasına azami dikkat ve hassasiyet gösterildiği için hukuki olarak müdahil olunmamıştır. Ancak görüş ve teklifler, devletin en üst kademesi ile paylaşılmış ve yargının sonucu beklenip ona göre davranılmıştır.

-BEŞ: Ayrıca tutuklu arkadaşlarımızın kendileri, eşleri ve çocuklarının sorunlarına ilişkin olarak Genelkurmay Başkanlığı ile bağlı oldukları Kuvvet Komutanlıkları ve Jandarma Genel Komutanlığı tarafından maddi ve manevi olarak yakından ilgilenilmiş ve ilgilenilmeye devam edilmektedir.

-ALTI: “Genelkurmay Başkanlığı'nın konuya duyarsız kaldığı ve personeline vefa göstermediği” iddiaları asla kabul edilemez, kasıtlı kışkırtmalardır.

-YEDİ: Sonuç olarak “Türk Silahlı Kuvvetleri'ni siyasi çekişmelerin dışında tutmak ve demokratik parlamenter sistemin işlemesine yardımcı olmak” çalışmalarımızda temel prensibimiz olmaktadır. Kurumsal sorumluluğumuzun gereği olarak bu çizgideki tutum ve davranışımızı sürdürmeye kararlı olduğumuz açıktır. Çünkü güzel ülkemizde huzur istiyoruz. Her türlü çekişme / çatışmadan uzak durmak arzusundayız ve her kuruluşun kendi görevini yapmasının veya görev alanına ilişkin görüş ve tekliflerini ilgili ve yetkili kişilerle paylaşmasının ve diyalog kurarak problemlerini çözmeye çalışmasının en akılcı ve doğru yöntem olduğunu düşünüyoruz.

Ve yine Genelkurmay Başkanlığı, “TIR’cı komutan” haberleriyle ilgili Sabah ve Takvim gazeteleri hakkında suç duyurusu yapmıştı.

1. "21 Ocak 2014 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan "TIR'cı komutana paralel koruma" başlıklı haberde ve Takvim Gazetesi'nde yayımlanan "Paşa TIR'lattı" başlıklı haberde Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğg. Hamza CELEPOĞLU hakkında çeşitli iddialar yer almıştır.

2. Söz konusu haberlerde, Tuğg. Hamza CELEPOĞLU hakkında hiçbir somut delil gösterilmeden mesnetsiz iddialarda bulunulduğu ve yasa dışı bir yapılanmanın parçası olarak gösterilmeye çalışıldığı anlaşılmıştır.

3. Haberlerde, bazı yargı kararları ve bu kararları veren yargı mensupları üzerinden, somut herhangi bir bilgi ve belgeye dayanmaksızın, yorum yapılmak suretiyle Tuğg. Hamza CELEPOĞLU'nun yasa dışı bir yapının parçası olması nedeniyle korunup kollandığı, diğer personelin ise aynı konuda ceza aldığı iddia edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri personeli arasında ciddi ayrışma ve güvensizlik ortamı oluşturulmaya çalışıldığı, bu durumun askeri disiplin anlayışının bozulmasına ve personel arasında siyasi gruplaşmalara yol açacağı, ayrıca komutanlara karşı güven hissinin zedelenmesine neden olacağı açıktır.

4. Yukarıda belirtilen haberlerde yer alan Tuğg. Hamza CELEPOĞLU hakkında yapılan mesnetsiz iddiaların Türk Ceza Kanunu'nun 125'inci maddesinde düzenlenen "Kamu Görevlisine Görevinden Dolayı Hakaret" suçunu, 271'nci maddesinde düzenlenen "Suç Uydurma" suçunu ve Askeri Ceza Kanunu'nun 95'inci maddesinde düzenlenen "Astlık - Üstlük Münasebetlerini Zedelemeye, Âmir veya Komutanlara Karşı Güven Hissini Yok Etmeye Matuf Olarak Alenen Tahkir veya Tezyif Edici Fiil ve Harekette Bulunmak" suçunu oluşturabileceği kanaati taşınmaktadır.

5. 21 Ocak 2014 tarihli gazete haberleri, haberleri yapan Nazif KARAMAN ve diğer ilgililer hakkında gereğinin takdir ve ifası maksadıyla EK'te sunulmuştur." (MUE)

Bütün bu hukuki ve haysiyetli girişimler netice vermeye başlamış, iktidar “komutanların ancak Yüce Divanda ve Başbakan’ın izin vermesi şartıyla yargılanabileceklerinin” yolunu açmıştı!

Genelkurmay ve kuvvet komutanlarının artık sadece Yüce Divan'da yargılanması bundan böyle Başbakan’ın izni ile mümkün olacaktı. Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz, Hava ve Jandarma Genel komutanlarının görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılama usullerini yeniden belirleyen kanun tasarısı, TBMM Başkanlığı'na sunulmak zorunlu kılınmıştı. Askerlik Kanunu ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, 2010 referandumunda kabul edilen Anayasa'daki "Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı, görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan'da yargılanacak" hükmü, ilgili kanuna aktarılmıştı. Tasarıya göre, bu suçlardan dolayı soruşturma açılmasına, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları hakkında Başbakan; Jandarma Genel Komutanı hakkında İçişleri Bakanı karar alacaktı.

İtirazlar Cumhurbaşkanlığına yapılacaktı!

Bu suçlara ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet geldiğinde veya böyle bir durumu öğrendiklerinde, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları hakkında Başbakan, Jandarma Genel Komutanı hakkında İçişleri Bakanı, araştırma, gerekiyorsa ön inceleme yaptırarak soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine yetkili olacaktı. Soruşturma izni verilmiş bulunanlar, izin vermeye yetkili merci tarafından gerek görülürse soruşturmanın emniyeti ve sıhhatli olarak devam etmesi amacıyla geçici süre ile görevden uzaklaştırılacak, anılan kararlara karşı ilgililer 10 gün içinde Cumhurbaşkanlığı'na itirazda bulunacak, itiraz üzerine Cumhurbaşkanı tarafından verilen karar ise kesin olacaktı. Ve artık Ergenekon ve Balyoz davalarında geçerli olan, isimsiz, imzasız, adressiz yahut takma adla yapıldığı belirlenen ya da belli bir olayı ve nedeni içermeyen, delilleri ve dayanakları gösterilmeyen ihbar ve şikayetler işleme konulmayacaktı.

Ordumuzun özel bir konumu ve misyonu vardır!

Hatırlayacaksınız; AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve yalakası Ali Bayramoğlu, güya kendisine gönderilen bir mektuptaki şikâyetleri haklı buluyor ve şunları söylüyordu:

“Türkiye’de 185 bin er; posta, kuaför, şoför gibi isimler altında sadece subaylara hizmet veriyor… 32 bin asker ise, “koruma” sıfatıyla yine kurum olarak TSK’ya değil, komutanların şahsına çalışıyor. Ayrıca 14 bin asker de lojmanları bekliyor ve subay-astsubay ailelerinin özel işlerine koşturup duruyor.. Bunların toplamı 231 bin ediyor ki; Almanya’nın tüm ordu sayısı 240 bin, İtalya’nın 190 bin, İngiltere’nin 170 bin olduğu düşünülürse, yüz binlerce askeri boş yere ve şahsi hizmetler için tuttuğumuz ortaya çıkıyor” diyor ve tabi gerçekleri hem abartıyor, hem çarpıtıyor, hem de, “bu denli masraflı ve kalabalık orduya ne gerek var, bu milletin çocukları, subayların özel hizmetkârı mı?” demeye getirip halkımızı kışkırtıyordu! Ama her ne hikmetse Ali Bayramoğlu; örneğin Emniyet teşkilatında kaç bin polisin aynı özel “koruma ve lojman” hizmetlerinde çalıştırıldığını hiç gündeme getirmiyordu?!.. Oysa dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, asker ve polis gibi silahlı birimlerin özel disiplin ve düzeni gereği, bazı iç hizmetlerinin kendi personeline yaptırılması gerekiyordu. Elbette TSK’nın; hantallıktan kurtarılması, Milli Savunma yanında milli kalkınmaya da katkı sağlaması, daha profesyonel ve pratik bir yapıya kavuşturulması, ayrı ve yararlı bir konuydu. Ama Ordumuzun psikolojik, teknolojik ve askeri yönden caydırıcılık rolünün zayıflatılmasının ve çeşitli bahanelerle aleyhinde kampanyalar başlatılmasının arkasında çok sinsi niyetler sırıtıyordu.

TSK küçültülerek NATO’ya piyon yapılmak isteniyordu!

Ordu, 'vatani görev' sayılan askerlik hizmetinin süresini her yurttaş için eşitlemek istiyordu. Hükümetin ön şartı ise, “bedelli askerlik” kanunuydu. Ancak Bülent Arınç, “Türk Ordusuna kapsamlı bir sistem müdahalesi hazırlığı içinde olduklarını”, bu tartışmalar içinde ağzından kaçırıyordu. Sınır birlikleri ile ilgili düzenlemenin de yılsonuna kadar yasalaştırılması bekleniyordu. Daha sinsi plana göre ise; orta vadede birçok birliğin lağvedilmesi, uzun vadede ise “sembolik ordu”ya geçilmesi hedefleniyordu. Asker ile AKP’nin, askerlik sistemi konusunda çetin bir mücadeleye giriştiği gözleniyordu. TSK 'vatani görev' sayılan askerlik hizmetinin her yurttaşı kapsaması için uzun süredir bir çalışma yürütüyordu. 'Tek tip' askerlik modelini geliştiren TSK, hükümete bu raporu sunmuştu. TSK'nın askerlik süresini eşitleme planı hayata geçerse; orduların er ve erbaş mevcudunun yaklaşık 150 bin kişi azalacağı tahmin ediliyordu. Ancak, hükümetin ön koşulu durumundaki “bedelli askerlik” düzenlemesi, ordunun öngördüğü bu sistemi baltalıyordu. Hükümet kaynakları, bedelli askerliğin çıkmasını bekleyen 100 bine yakın kişi olduğunu ileri sürüyordu. Bu rakamda bir bedelli uygulaması olursa, bir celp dönemi riske girecek; mevcudu, sadece bir celp döneminde 10 binin üzerinde azalacak olan TSK’nın ardından gelecek celp dönemlerinde de silâhaltına alınacak asker bulmakta zorlanacağı biliniyordu. Dayatmalarını TSK’ya kabul ettiremeyen Recep T. Erdoğan, Güney Kore ziyareti öncesi, “bedelli askerliğin gündemlerinde olmadığını” açıklamak zorunda kalıyordu.

ABD; AB ve NATO’nun dayattığı planın bir sonraki aşaması, TSK'nın adım adım küçültülmesi kapsamında bazı birliklerin lağvedilmesi oluyordu. Askeri kaynaklar, bu yöndeki çalışmaların, 2002-2004 yılları arasında Genelkurmay Başkanı olan Org. Hilmi Özkök'ün döneminde başlatıldığına dikkat çekiyordu. Bu çerçevede atılacak adımların en başında, TSK'nın NATO'ya bağlı olmayan tek ordusu durumundaki Ege Ordu Komutanlığı'nın ortadan kaldırılması geliyordu. Bu plan, TSK'nın mevcut görev ve yapılanmasının bütünüyle değiştirilmesini öngörüyordu. Tartışılmaya bu yıl içinde başlanan; “profesyonel sınır birlikleri” projesinin hayata geçirilmesiyle, bu bölgelerde görev yapan askeri birliklerin sınırlardan çekilmesi gerekiyordu. Hem Jandarma'nın hem de sınır birliklerin uzun vadede idari yönden Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına, taktik komuta yönünden ise İçişleri Bakanlığı'na bağlanması hedefleniyordu. Planın tüm aşamaları gerçekleşirse Genelkurmay, komuta yönünden sembolik bir kurum halini alıyordu. Hatta personel ve birlik sayısı iyice azaltılacak olan TSK'da rütbelerin bile azaltılacağı konuşuluyordu. Uzmanlar, "Plan bu şekilde işlerse Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturacak kişi orgeneral rütbesinde bile olamayabilir" sözleriyle, TSK'nın düşeceği durumu dile getiriyordu.

Ve planın son aşaması: Hilmi Özkök’lerin Genelkurmay Başkanlığı'yla ve Türk Ordusu'nun ulusal güvenlik anlayışını değiştirme çabasıyla paralel biçimde, TSK, NATO'nun yeni konseptine uygun olarak uluslararası güvenlik için çalışacak bir kuruma dönüştürülmek isteniyordu. Artık TSK, NATO ve BM güdümünde görev yapacak; Somali, Afganistan, belki İran’a karşı kullanılacaktı. NATO, nereyi hedef gösterirse Mehmetçik oraya koşacaktı! Yani, “parası olana bedelli, garibana ise Kore, Somali” yolları açılacaktı!

Milletimiz için Ordu, hangi anlamı ve amacı taşıyordu?

Şanlı tarihler yazan ve “Nizam-ı Alem” (Yeryüzüne adalet düzeni ve huzur sistemi) ülküsü taşıyan ve bunu nice bin yıllarca başaran Aziz Milletimizin: a) Hem devlet olmaları, b) Hem medeniyete ve hâkimiyete ulaşmaları, c) Hem de devamlılık kazanmaları ve ayakta kalmalarında; 1- Kurucu, 2- Koruyucu, 3- Kurgucu özelliği taşıyan ordumuz, en temel unsur ve en hayati kurumdur. Bir devletin oluşması için en önemli öğe olan halkın “kalabalık”tan “millet”e dönüşmesi için gereken: A- Organize B- Ortak İrade C- Ve Otoriteyi sağlamak da, bu kalıcı ve akılcı kurum olan ordumuzun sorumluluğudur.

Bu nedenle, Türk Ordusunu başka ülke ordularıyla kıyaslamak; demokrasi demagojileri ve küreselleşme kem-kümleriyle onun tabii ve tarihi misyonunu kısırlaştırmaya çalışmak, son yıllarda karşılaştığımız, belki de en talihsiz ve tehlikeli bir durumdur. Gafletle veya hıyanetle yapılan bu girişimler, bizzat devletimizin temeline dinamit koymakla eşit bir şuursuzluktur. Osmanlı'nın yıkılışı öncesi, özellikle İttihatçılar döneminde orduya sabataist ve masonların sızdıkları ve bu yüce kurumu, devletimiz ve dirliğimiz aleyhine kullanmaya çalıştıkları… Ve yine, Atatürk sonrası İnönü, Menderes ve devamı sürecinde, bazı üst düzey askeri bürokratların ordumuzun bizzat dinimize, Milli değerlerimize ve Milletimize muhalif tavır takındığı izlenimi veren yanlışlıkları ve haksızlıkları, maalesef doğrudur. Ancak sağlıklı bir bünyenin, organlarına sızan mikropları, vücuda zarar vermeden etkisiz hale getirmesi ve hatta bağışıklık sistemi geliştirmesi gibi; dış güçlerin ve işbirlikçi hainlerin marifetiyle, zaman zaman ordumuza sızan ve bu kutsal kurumu Milletimizin ve devletimizin aleyhinde kullanmaya kalkışan ve bazı tahribatlar yapmayı da başaran kişilerin ve kümelenmelerin: Milli özelliğini ve asli hüviyetini asla yitirmeyen Kahraman Ordumuzun sağlam bünyesi içerisinde eritildiği ve etkisizleştirildiği de, sevinilecek ve güvenilecek bir konudur.

Asırlar sonra, aynen haber verdiği şekilde gerçekleşmesiyle Hz. Peygamberimizin mucizesi sayılan İstanbul'un Fethiyle ilgili hadislerinde: “Konstantin mutlaka feth olunacaktır. Onun emiri; ne güzel ve örnek bir komutandır. Ve Onun askeri; ne iyi ve bereketli bir ordu konumundadır” buyurmaları: Kahraman Türk Ordusunun şeref ve faziletinin, tarihi ve talihli zaferlere öncülük edeceğinin çok açık bir müjdesi ve garantisidir. Evet, her şeye rağmen, müjdelenen ve hasretle beklenen, Türkiye merkezli yeni barış ve bereket Medeniyetinin en önemli destek ve dayanağının yine asil Türk ordusu olacağını haber veren Bediüzzaman şunları söylemektedir:

“Gariptir, hem çok gariptir (hayret edilir ki Dış güçler ve hain işbirlikçi şahsiyetler) yedi yüz sene boyunca İslamiyet’in ve Kur'an’ın elinde şeref şiar (Şan ve şerefle şöhret bulan), barika-asa (Şimşek gibi parlayan) bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülük (düşüncesini), muvakkaten (geçici bir dönem) İslamiyet’in bir kısım Şeairine (Ezan, Kur'an, İmam Hatip, başörtüsü gibi dinin simgelerine) karşı kullanmaya çalışır. Fakat (tam) muvaffak olamaz (sonunda) geri çekilmeye (mecbur kalır) (Çünkü) “Kahraman ordu, dizginini onun (masonluğun Siyonist ve sabataist hıyanet gurubunun) elinden kurtarıyor” (ve kurtaracak) diye, (hadis) rivayetlerden anlaşılıyor.[3]

Bu gün sevinerek görüyoruz ki; Ordumuz softalık ve istismarcılık niyetiyle Yüce Dinimizin yobazlaştırılmasına da, laiklik ve demokratiklik bahanesiyle devletimizin ve manevi değerlerimizin yozlaştırılmasına da karşıdır, ilmi, insani, akli ve ahlaki bir çizgiyi benimsemektedir. Aziz Türk Milletinin ve Devletinin maddi ve manevi iki güçle ayakta kalacağına inanan Üstat: “İşte;

1- Haysiyet-i askeriye (yani ordunun onuru, değeri, gücü ve kuvveti)

2- Hamiyet-i İslamiye (İslam ve iman gayreti) ve Şeriat-ı Muhammediye (Kur'an'ın bütün insanlığa getirdiği adaleti) bir terazinin iki kefesindeki Ağrı dağı ile Sübhan dağı gibi iki dengeye benzer.” Diyerek, ordunun önemini ve değerini ortaya koymaktadır.[4]

Yurdumuzun barbar batılılarca işgali sırasında ve mütareke yıllarında; istila kuvvetlerine şiddetle ve cesaretle karşı çıkıp direnen ve Milli Mücadeleye ve Atatürk'ün Ankara Hükümeti’ne taraftarlık gösteren[5] Anadolu hareketine karşı İngilizlerin dayatmasıyla Damat Ferit Hükümetinin, Şeyhülislam Dürrizade imzasıyla yayınladığı “Bunlar İsyan etmiştir. Öldürülmeleri gerekir fetvasını “Müslüman halkı Kuvay-ı Milliye aleyhine kışkırttığı” için kabul etmeyen, Ankara Müftüsü Rıfat Börekçinin fetvasını destekleyen ve “Zıt kavramlar yer değiştirmiştir; Zulme adalet, Cihada isyan, esarete ise hürriyet adı verilmiştir” diyerek Atatürk'ün başlattığı Milli Mücadeleyi, cihat ve hürriyet hareketi kabul eden[6] Bediüzzaman; Kahraman Türk ordusuna çok değer vermekte ve sürekli övgüyle bahsetmektedir.

“Ben bu milletin bahadır ordusunun milyonlarca efradını, eratını ve subaylarını samimiyetle seviyorum, hürmet ve haysiyetlerini, elimden geldiği kadar korumaya çalışıyorum. Ama benim garazkâr ve mason muarızlarım ise, bir tek adamı sevmek ve yüceltmek bahanesiyle, Türk ordusunun şehit olan ve hayatta bulunan milyonlarca mensubuna hıyanet ve hakaret ediyor. Bana hücum edenlerin tek bahanesi “Mustafa Kemal'e itirazım ve dost olmadığım” (iddiası)dır. Hâlbuki o beni taltif etmek (itimat ve itibar göstermek) ve bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya resmi yetkili umumi vaiz olarak göndermek üzere Ankara'ya çağırmıştır.[7] Bediüzzaman; geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki milyonlarca mensubuna hayran ve hayırhah olduğum “Bin seneden beri cengâverliğini, gaziliğini ve hakperestliğini dünyada gösteren ve ispatlayan... Kur'an’ın bayraktarlığını kılıçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir ordunun bazı kumandanlarına yanlış ve haksız bulduğum davranışları yüzünden karşı çıkmam bahane edilerek, bana bu denli hücum ve hakareti hak ediyor muyum?” Diye sormakta ve aslında Atatürk'ün istismar ve suiistimal edildiğine parmak basmaktadır.[8]

Son devrin büyük âlimlerinden Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin şu tespitleri büyük önem taşıyordu:

“Türklük bir içtimai kavramdır. Biyolojik ve ırksal bir olay olarak değerlendirilmesi yanlıştır. Türklük sosyal bir ırktır, bu Milletin adalet ve hürriyet yolunda mücadele vermiş ve kendisini Allah'a ve insanlığa vakfetmiş kimliği” şeklinde algılanmalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin “Dünyanın neresine giderseniz gidin, Türk demek Müslüman demektir” sözleri de bu anlamdadır. Türkler, Emeviler döneminde Müslüman ordularının Türkistan İstilası sırasında Arapları daha yakından tanımışlardı. Bu dönemde, Arapların fetih hareketine katılan ve henüz İslam ahlakını sindirememiş bulunan bazı askerlerin yağmaya girişmesi, Türklerde, Emevi yönetimine karşı düşmanca tepkileri oluşturmuştu. Bu nedenle, Emevi yönetimine karşı çıkan Ehli Beyte mensup ihtilalci şahsiyetlerin Türklere sığınması Peygamberin nesline karşı kuvvetli bir sempati doğurmuştu. Emevilere karşı isyan eden Ebu Müslim'in ordusunda henüz Müslüman olmamış çok sayıda Türklerin de yer alması bunun neticesi olmalıdır. Ehli Beyte karşı oluşan bu yakınlık, Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonra daha da gelişmiş, bu konuda birçok destan ve menkıbenin meydana gelmesine yol açmıştır. Sonraki zamanlarda bu durum, Ehli Beyt soyunun Araplardan çok Türklere yakın olduğu kanaatini yaygınlaştırmıştır. Meşhur Tarihçi Cahız, Horasanlılar hakkında bilgi verdikten sonra şunları yazar: “Buna göre Türkler Horasanlı ve halifelerin (Abbasiler) pek yakın akrabaları olan mevlalarıdır (dostları)dır. Bunun neticesi Türk, bunların hepsinin sahip olduğu üstünlüklere sahip çok şerefli bir kavimdir.”[9]

Hendek savaşı sırasında, Hz. Peygamberin, ilk kazı işlerini ve şehrin müdafaasını kontrol etmek için seçtiği yer olan Seyhan denilen tepede kurdurduğu çadır, Kendi ifadesiyle “Kubbe-i Türkiye” (Türk Çadırı) idi.[10]

Bu konuda, Taberi Tarihinde, Amr b. Avf’dan naklen malumat verilmektedir. Medine etrafına hendek kazılması sırasında büyük bir kaya çıkması üzerine şunlar nakledilir: “Selman hendekten çıkarak (haber vermek için) Hz. Peygamberin bulunduğu yere geldi. Bu sırada Hz. Peygamber Türk çadırını (Kubbe-i Türkiye) kurmakla meşgul idi”[11] Bu gün bu yere, Hz. Peygamberin ikamet ettikleri “Kubbe-i Türkiye”nin hatırasına Zübab Camii inşa edilmiştir.[12] Hz. Peygamber Mekke'nin Fethinden sonra, burada kaldığı 15 gün müddetinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice'nin kabirleri yakınında kurduğu “Kubbe-i Türkiye”de ikamet etmişlerdir.[13] Araplar buna “Gubba Turkıya” yani Türk Çadırı demişlerdir.[14] Bütün bunlar Hz. Peygamberin Türk kavmine ve Türk askerine olan özel ilgi ve sevgisinin bir göstergesi sayılır.

Aynı konuda, İzmirli de değerli bilgiler verir: “Müslim'in Sahih'inde Kadir gecesinin fazileti babında İstanbul'da olan Ebu Şeybeti Hudri'nin kardeşi Ebu Saidi Hudri'den tahriç (çıkartma) ettiği üzere, Hz. Peygamber, bir ramazan ortalarında, bir Türk çadırında itikâf[15] etmiştir. Şarih[16] Nevevi bunu küçük geçe (keçe) çadırı diye tefsir ediyor ki tamamıyla bir Türk çadırıdır.[17] İzmirli bir başka makalesinde, Hz. Peygamberin bu çadır da, Ramazan ayında “tam on gün on gece Rabbına ibadette bulunmuştur” demektedir.[18] İzmirli, “Peygamber ve Türkler” adlı makalesinde, Kazan'ın tanınmış bilgini Şehabettin Mercani'nin (Öl.H.1306) “Müstefadülahbar” adlı eserinde, İbnü'l Esir'in “Üstüdülgabe fi Marifetissahabe”sine dayanarak, Hz. Peygamber'in Türk hakanına, Türkçe bir mektup yazmış olduğunu belirtmektedir, İzmirli o devirde Hz. Peygamberin çevresinde Türkçe bilenlerin bulunduğunu da anlatır.[19]

Ordumuz, niye yıpratılmaya çalışılıyordu?

Dış güçlerin, AKP hükümetinin ve özellikle CIA-MOSSAD maşası Cemaatin Kahraman Ordumuzu “layt”laştırmak ve laçkalaştırmak amacıyla, önce milli ve haysiyetli Paşaların Genelkurmay Başkanlığını önlemeye ve komuta kademesini biri birine düşürmeye yönelik girişimleri başarısız kalınca, bu sefer “ordu yapısı değiştiriliyor!?” haberleriyle ortalık karıştırılmaya çalışılıyordu. “26.08.2006 tarihli Milliyet Gazetesi, (CNN Türk-Kemal Yurteri) kaynaklı şu kışkırtıcı haberi yayınlıyordu:

Türk Silahlı Kuvvetleri, tarihinin en büyük değişimine hazırlanıyor. Yeniden yapılandırma planına göre, iki ordu karargâhı lağvedilecek, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, Genelkurmay çatısında birleşecek. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kara gücü, iki ana komutanlık haline getirilecek. Genelkurmay Başkanı Özkök'ün uzun zamandır üzerinde çalıştığı plana direnen bazı generaller de tasfiye edildi ve edilecek. Kademeli olarak yaşama geçirilecek plan için bazı adımlar atılıyor. Önümüzdeki yıllarda köklü değişikliklerin yaşama geçirilmesi hesaplanıyor. Plana göre 4 orduya sahip Kara Kuvvetleri Komutanlığında; Ege Ordusu ve 3. Ordu lağvedilecek, sadece birinci ve ikinci ordular kalacak. Plan, karargâhı İstanbul'da bulunan 1. Ordu ve Karargâhı Malatya'da bulunan 2. Orduyu “Doğu ve Batı Grup Komutanlıkları” haline getiriyor. Türkiye bu iki ordunun görev sahasına bölünecek” deniyordu. Planda Genelkurmay Karargâhının yapısı tamamen değişiyor, merkezi bir karargâh kuruluyordu. Yıllara yayılan plana göre Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Genelkurmay Başkanlığının çatısına çekilmesi, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, halen mevcut olan taktik birimlerde yeni değişikliklerle plana tamamen uyumlu hale getirilmesi hedefleniyordu.

Kuvvet komutanlıkları kapatılıyor(muş!)

Böylece, Kuvvet komutanlıkları Genelkurmay Başkanı’nın yardımcıları haline geliyordu. Kuvvet komutanları yerine, birimlerden sorumlu yardımcılar bulunuyordu. Plandaki önemli bir değişiklik de, bütün kuvvetlerde ayrı ayrı bulunan, lojistik, istihbarat, plan prensipler, eğitim gibi daire başkanlıkları da iptal edilerek, bu birimlerin Genelkurmay Karargâhındaki, daire başkanlıkları tarafından tek merkezden yürütülür hale getirilecek deniyordu. Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı’nın da, ikiye ayrılması, Genelkurmay ‘da mali işlerden sorumlu yeni bir J. Başkanlığı da kurulması ve böylece mali yönetimin de tek elde toplanması amaçlanıyordu. Plan bu haliyle Amerikan ve İngiliz ordularının karma bir modeli olarak nitelendiriliyordu.

Direniş tasfiye getiriyor(muş!)

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinde iken üzerinde çalıştığı planı, Genelkurmaya gelince hızlandırıyordu. Genelkurmay Harekât Başkanlığı tarafından yürütülen çalışmalar sırasında bu plana, hem kuvvet komutanlıklarından, hem de Genelkurmaydan direniş geliyordu. Hatta Dönemin Harekât Başkanı Emekli Korgeneral Köksal Karabay'ın bu nedenle pasif göreve atandığı ve erken emekliliğini istemek zorunda bırakıldığı belirtiliyordu”

E. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın, Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim töreninde kesin ve keskin bir dille yalanladığı bu, “Ordudaki değişim ve küçülme” haberleri, maalesef adım adım gerçekleştirilmeye çalışılıyor ve şu sinsi amaçları güdüyordu:

1- Orduyu karıştırmak ve kuvvet komutanlarını G. K. Başkanı’na karşı kışkırtmak

2- NATO kontrolü dışındaki Ege Ordumuzun lağvedileceğini öne sürüp yeni G.K. Başkanımız aleyhinde şüpheler ve şaibeler oluşturmak ve milletçe kendisine duyulan itimat ve itibarı sarsmak

3- İleride yapılması münasip ve muhtemel değişim projelerinin, çok farklı ve aykırı biçimde ortaya döküp, yeni komuta kademesinin hayırlı ve yararlı girişimlerini, peşinen boşa çıkarmak

Malum ve mel'un (Masonik) merkezler, bu tür çıkışlarıyla; ABD, NATO, İsrail ve Yahudi Lobileri gibi dış güçlere: “Bu yeni G.K. Başkanı ve ekip arkadaşları bizim kontrolümüz dışındadır. Milli Haysiyetli amaçlar taşınmaktadır. Gerekli önlemler alınmalıdır.” Mesajını ulaştırmaya çalışmak… İşte bütün bu şeytani hesapları fark eden bazı komutanlar, devir teslim törenlerinde, oldukça kararlı ve tutarlı bir tavır sergiliyordu.

Org. Yaşar Büyükanıt'tan Sert ve net tepkiler geliyordu.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda düzenlenen devir teslim töreninde konuşan Orgeneral Yaşar Büyükanıt sert mesajlar veriyor, “Türk Silahlı Kuvvetleri'nin etkisizleştirilmeye çalışıldığını, bu çabaların son dönemde artırıldığını” söyleyerek ”bu çabaların Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısından rahatsız olan çevreler tarafından yapıldığını” belirtip, mücadelelerinin kararlılıkla süreceğini vurguluyordu. “Son zamanlarda askerlere iğrenç saldırılar yapıldığını” hatırlatan Büyükanıt, “bu kampanyaları sürdürenlerin kendi yarattıkları 'iğrenç bataklıkta’ boğulacaklarını ve günü geldiğinde bu kişilerin hesap vereceklerine inandığını” hatırlatıyordu. Bu saldırıların kendilerini yıldırmayacağını belirterek ve “rüzgâr belki küçük ateşleri söndürebilir, ama büyük ateşleri ise daha da güçlendirir. Ne Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet değiştirilebilir ne de ülke bölünebilir” diyen Büyükanıt'ın konuşması hararetle alkışlanıyordu.

Org. Başbuğ: 'Kararsızlıklar terörü besler' diye uyarıyordu!

Orgeneral Büyükanıt'tan Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralan Orgeneral İlker Başbuğ da güvenlik konseptinin küreselleşme ile birlikte değiştiğini ifade ederek, “Türkiye'nin küresel düşünüp, Ulusal hareket etmek” durumunda olduğunu belirtiyordu. Türkiye'nin geniş bir tehdit yelpazesiyle karşı karşıya olduğunu kaydeden Org. Başbuğ, “Ege ve Doğu Akdeniz'deki dengelerin değiştirilme çabası ve uluslararası anlaşmalardan doğan kazanımlara zarar verecek davranışların Türkiye'nin güvenliğini etkileyebilecek simetrik riskleri oluşturduğuna” dikkat çekiyordu. “Bu gibi risklerin Türkiye'nin güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olmasını zaruri kıldığını” belirten Başbuğ, “teknolojik olanaklardan yararlanarak, modüler ve esnek her ortamda görev yapabilecek bir gücün oluşturulması göz önünde bulundurulacaktır” oluyordu. Sözlerini Türk Silahlı Kuvvetlerin yıpratılmaya çalışıldığına ve bölücü terör örgütünün de amaçlarına ulaşmak için demokrasiyi kullandığına vurgu yaparak: “Terör örgütünün etkinliği bitirilene kadar operasyonlar sürecektir. Çünkü kararsızlıklar bölücü terör örgütlerinin umudunu besleyecektir” uyarısıyla bağlıyordu.

Sn. Büyükanıt’la, Sn. Başbuğ’un söylemleriyle eylemleri arasında rahatlatıcı bir uygunluk gözlenmese de, bu sözler gerçeklerin ifadesi oluyordu. Çünkü güçlü ve güvenilir bir ordunun, ancak toplumun inancıyla ve hayat tarzıyla barışık ve her yönüyle Milli temellere ve hedeflere bağlı bir anlayışla oluşup başarıya ulaşacağı asla inkar ve itiraz edilmez bir gerçek olarak karşımızda duruyordu!..

Kurtuluş Savaşında ve Kuruluş Aşamasında Din Adamları ve ATATÜRK’ÜN LAİKLİK ANLAYIŞI:

Ülke tarihine yön vermiş ve büyük değişim ve devrimler gerçekleştirmiş olan şahsiyetleri; kalıplaşmış klasik övgülerle, kuru ansiklopedik bilgilerle veya sloganik cümlelerle anlatmak, çoğu zaman bizi gerçeklerden uzaklaştırır. Mustafa Kemal gibi önderleri; kasıtlı oluşturulan ön yargılarla, ya tabulaştırıp yarı tanrı konumuna sokanların veya Onu din düşmanı ilan edip dışlayanların, her ikisi de istismarcı ve gerçeği saptırıcıdır. Her insanın asıl niyetini ve mahiyetini hakkıyla bilen ve hesaba çekip değerlendiren Cenabı Allah olduğuna göre, bize düşen böylesi kişilerle ilgili, resmi veya hususi basmakalıp “OLGU”lardan ziyade; Millet şuuruna, barışına ve medeniyet yarışına katkı sağlayacak bilinçli ve gerçekçi “ALGI”lar oluşturmaktır.

LAİKLİK te, onlarca farklı tanımı ve uygulaması yapılan çağdaş bir kavramdır. Kapitalist ülkelerden sosyalist yönetimlere, diktatörlüklerden dini hükümetlere kadar, birbirinden çok farklı ve aykırı Laiklik tatbikatına rastlanmaktadır ki, bizce bu doğru ve doğal olandır. Çünkü her toplumun kendi dinine, tarihine, Mili geleneklerine ve asri gereksinimlerine göre bir Laiklik tanımı ve tatbikatı geliştirmesi bir ihtiyaçtır.

İslam’ı bilen, çağdaş şartları ve standartları da gözeten birisi olarak, kanaatimizce ülkemizde laiklik; dinle devletin çatışması değil barışması temeline oturtulmalıdır. Evet, dini hizmetlerle devlet işlerinin birbirine karıştırılması ve böylece dinin siyasetin bir istismar ve suiistimal aracı yapılması elbette yanlıştır, yozlaştırıcıdır. Dinin toplumdan ve devlet kurumlarından tamamen dışlanması ve düşman tavrı alınması ise çok daha yanlıştır ve yıkıcıdır. Doğrusu, dinle devletin barışması, dayanışması ve her birinin kendi sahasında topluma hizmet sunmasıdır. Ve işte Atatürk’ün Laiklik anlayışı da bu yaklaşıma uygun bulunmaktadır. Çünkü bir Milletin değişik unsurlarını birbirine bağlayıp kaynaştıracak ve ülkede dirlik ve düzeni sağlayacak olan ve “toplumsal sözleşme metinleri” sayılan anayasalar ve kanunlar yapılırken, Milli Kurumlar ve kurallar oluşturulurken o Milletin dinini, manevi değer ve dinamiklerini yok saymak ve hesaba katmamak hem yaralayıcı ve yararsızdır, hem de zaten imkânsızdır. Mustafa Kemal de bu gerçeğin elbette farkındadır.

Ve zaten Atatürk dinin siyasal hayat üzerindeki hâkimiyetine ve istismar niyetine karşı çıkmıştır. Yoksa dinin ilahi öğretilerine, öz itibariyle hiç bir şekilde müdahaleye kalkışmamıştır.[20]

Türkiye’de laiklik ülkemizin özel şartları gereği, dünyadaki pek çok laiklik anlayışından farklı bir görünüm kazanmıştır. Özellikle Atatürk’ten sonra Laiklik “dinin tamamen dışlanması ve İslam’a düşmanlık yapılması” şeklinde yozlaştırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlete ve devrimlere yönelik olarak ortaya çıkan dini kisveli muhalefeti etkisiz kılmak için sarf edilen çabalar, maalesef Türkiye’de laikliğin “irticayla mücadele” olarak anlaşılmasına yol açmıştır.

Mustafa Kemal: “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün bu yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetine kavuşması demektir. Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi; sahte dindarlıkla ve hurafeci kafalarla mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını vermektedirdiyen insandır.[21] Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığına kamu kurumları arasında yer vermiş ve ilk anayasasından itibaren anayasal teminat altına almıştır. Bizdeki laiklik, “din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde kendine özel bir laiklik anlayışıdır. Laiklik dinin yerini tutacak bir düzenleme olmadığı gibi, din karşıtı bir düzenleme de değildir. Vatandaşımız dindar olmakta, dinini yaşamakta özgür olduğu gibi, devletin bu konuda hizmeti de bir kamu hizmeti niteliğindedir.

Din Hizmetlerinin Görülmesi: Diyanet İşleri Başkanlığı

Diyanet İşleri Başkanlığı, Atatürk’ün bizzat kurduğu kurumlardan birisidir.1924 yılında Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılmasıyla, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Diyanet işleri Başkanlığı, dini konularda yetkili kılınmış ve din hizmetlerinin devamı devlet eliyle sağlanmıştır. Böylece Atatürk, din adamlarını bir devlet teşkilatı olan Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı altında toplamıştır. Oluşturulan bu kurum sayesinde dinin doğru anlaşılması ve yaşanması hedeflenmiştir. Bu alanda çıkartılan kanunun birinci maddesi şu şekildedir:

Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelat-ı nasa dair ahkâmın teşrii ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile teşkil ettiği hükümete ait olup, din-i mübin-i İslam dininin; itikat, ibadet ile ilgili bütün kural ve uygulamaları, dini kurumların yönetimi ve denetimi yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgi ve yetksi’ne bırakılmıştır. Dini kurumların cami ve mescitlerin yönetimi, müftü, vaiz, imam-hatip ve müezzin-kayyımların atamaları Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir.[22]

Bir gün Necip Ali, Atatürk’e: “Efendim, Münir Hayri namaz kılar!” dedi. Bunun üzerine Atatürk ile Münir Hayri arasında şöyle bir konuşma geçti.

-Sahi mi? -Evet paşam.

-Niçin namaz kılıyorsun?

“Namaz kılınca içimde bir sessizlik ve huzur hissediyorum!”

Atatürk, çevresinde bulunanlara dönerek:

“Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız, herhalde “yetiş Gazi!” demezsiniz, Allah dersiniz. Bundan tabi ne olabilir.[23] Böylece Atatürk, insanın dinsiz olamayacağını ve hele bizim milletimizin dinsiz yaşayamayacağını ve her insanın fıtraten inanma ihtiyacı taşıdığını beyan etmiştir. Ayrıca insanın din ihtiyacına bağlı olarak, Türk milletinin yapmış olduğu din seçiminin çok isabetli olduğunu belirtmiştir. Türk milletinin tercihi olan İslam dininin yüceliğini ve yetkinliğini ifade etmiş ve kendisinin de Türk milletiyle birlikte bu dine iman ettiğini iftiharla söylemiştir.

Cansız ve akılsız atomların kurduğu moleküller, onların doğurduğu aminoasitler, onların yoğurduğu proteinler, onların ortaya koyduğu hücreler ve onların oluşturduğu mükemmel organlar ve sistemler ki, her saniyede üç milyon yeni kırmızı kan hücresi üretilmektedir; damarlardaki özel kan hücreleri, milyarlarca kan hücresini her iki saniyede bir genel sağlık kontrolünden geçirmektedir; bir değil bin insan beyninin bile planlayıp tasarlayamayacağı mükemmel vücut fabrikamız, elbette ve kesinlikle sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Allah’ın varlığına, Kur’an’ın ve Resulüllah’ın haklılığına en açık belgedir. Mustafa Kemal’i imansız göstermek, O’nu akılsız ve vicdansızlıkla itham etmektir.

Atatürk, 1932 yılında toplanan I. Türk Tarih Kongresi’nde kongre üyelerini bir çay partisine davet etmiş ve davetlilere, “Bana soru sormakta serbestsiniz, istediğiniz soruyu sorabilirsiniz” demiştir. Kongre üyesi bir lise öğretmeni, “Türklüğün bir dine ihtiyacı var mıdır, Din gerekli midir?” diye soru yöneltmiş. Atatürk bu soruya şu yanıtı vermiştir:

“Muhterem hocam, din mutlaka gereklidir. Dinsiz millet olması ve dinsiz milletin ayakta kalması mümkün değildir. Milletin dine ihtiyacı kesindir, evet din lüzumlu bir müessesedir”[24] Atatürk’e göre, Türk milleti, milliyetçilik bağıyla birbirine kenetlenmiştir, bunun da mayası İslam Dinidir. Bunla birlikte İslam dinine mensup olan Türk milleti, diğer Müslüman topluluklarla da inanç bağına sahiptir. Bu inanç bağı, Türk milletinin bağlarını ve etkinlik alanını geniş ve sınırsız bir alana taşıyan bir değerdir. “Bizim milliyetperverliliğimiz her halde hodbinane ve mağrurane (bencil ve gururlu) bir milliyetperverlilik değildir ve bilhassa İslam olduğumuz için. İslamiyet açısından bizim ümmetçiliğimiz de vardır ki, milletperverliliğin çizmiş olduğu sınırlı daireyi sonsuz bir sahaya nakletmektedir.[25] Atatürk, bir milletin varlığını devam ettirmesinde dini zorunlu bir kurum olarak görmektedir. O, din olgusundan yoksun milletlerin ayakta kalmayacağı kanaatindedir.”[26]

Yıl 1920. Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa şöyle sesleniyordu:

Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat (Yüce Meclisinizi oluşturan değerli insanlar) yalnız Türk değildir yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır (Müslüman unsurlardan meydana gelmiş samimi bir topluluktur). Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-u İslâm'a münhasır değildir; anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. (Farklı Müslüman kökenlerden oluşmuş milletimizin bütününe şamildir) Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürt de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii (hakları ve çıkarları) tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın (anayasanın) ilk satırlarında: bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki: vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile île riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü haklarına; ırkî, İçtimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te'yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik; binaenaleyh menafiimiz (haklarımız ve çıkarlarımız) müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, (meydana getirmeye karar verdiğimiz milli birlik) yalnız Türk değil, yalnız Çerkeş değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslam’dır. Bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum.” (Oluşturmaya çalıştığımız Milli birlik, sadece Türk, Kürt, Çerkez değil, hepsinin kaynaşmasıyla meydana gelmiş bir İslam toplumudur. Artık bunun böyle anlaşılmasını ve kötü-bölücü çağrışımlara fırsat tanınmamasını diliyorum.)

Atatürk’ün Ordu için Kur’an okutulması talimatı!

1932 ramazan ayında Atatürk, Saadettin Kaynak’ı ordu müfettişlerine Kur’an okuması için görevlendirmiştir. Saadettin Kaynak, bu emir üzerine Kur’an’da ki muharebeye ve askerliğin faziletine dair olan bazı ayetlerin tercümesini yazarak hazırlıklarını tamamlamış ve Atatürk’ün huzuruna getirmiştir. Sonraki gelişmeleri Saadettin Kaynak şöyle nakletmiştir:

“…Bir çeyrek saat içinde hazırlandım ve tamamlandığı haberini verdim. Mecliste masa başında Atatürk’ün iki tarafında ordu müfettişlerinden Ali Sait, Fahrettin ve Şükrü Naili ve daha bazı paşalarla, huzuru mütad zatlar ve diğer birçok misafirler vardı ve yirmi kişiye yakın da saz heyeti bulunuyordu. Hitabete, “Atatürk’ün kahraman ordusunun kumandanları” diye başladım ve şöyle devam ettim:

(Ulu Tanrı’nın Büyük Kitabından Enfal 4, 60 ve 65 ayetlerini Tanrıya sığınarak okuyorum):

“Onlar, işte onlar halis mü’minlerdir. Onlar için Rableri katında yüce makamlar, büyük bir bağışlanma ve tükenmez rızıklar vardır.” (Enfal: 4)

“Düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvetler, güçlü birlikler ve atlı binekler, hareket kabiliyeti yüksek (teknik aletler ve) birimler hazırlayın. Onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz Allah’ın bildiği düşmanları dehşete düşürür, korkutursunuz. Allah yolunda İslam uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü ve değerli ne harcarsanız size eksiksiz ödenir. Siz asla haksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Enfal: 60)

Ey peygamber, hesap edilmeyen tehlikeleri önlemek, (muhtemel) sıkıntıları (ve saldırıları engellemek) için müminleri savaşa hazırlıklı olmaya tekrar tekrar teşvik et. Sizden sabırlı, eğitimli, kararlı cesur yirmi kişilik özel bir birlik oluşursa, iki yüz kafire galip gelirler; sizden yüz kişilik özel bir birlik oluşursa, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkarda ısrar ile küfre saplananlardan bin kişiye galip gelirler. Bu, onların hakkı ve akıbeti düşünmeyen anlayışı kıt bir toplum olmalarından ileri gelmektedir.” (Enfal: 65)

Saadettin Kaynak Kur’an’dan seçtiği birçok ayeti okuyup orada bulunanlar tarafından uzun süre alkışlanıp hürmet edilmişti. Bu arada Atatürk ayetlerde geçen ifadelerin Kur’an’ın ne denli önemli bir kitap olduğunu gösterdiğini, “Kur’an’da neler de varmış! Bunlardan bizim hiçbir haberimiz yoktu” diyerek mütevazı ve samimi bir biçimde dile getirmiştir.

Milli Mücadelede Atatürk’ü Anadolu’da ilk karşılayanlar Din adamlarıdır!

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’da ilk karşılayan din adamlarıdır. O günkü olaylara tanık olanların ifadelerini bunu doğrulamaktadır.

“Hasta olan mutasarrıf evinden çıkmadığı için Dokuzuncu Ordu Müfettişini karşılamaya gelememiştir. Belediye reisi yok, vekâlet eden zat da Çarşamba’da arazisinin bulunduğu köydedir. Belediye Meclisinden bir zat, Hacı Molla, Atatürk’e şehir namına hoş geldiniz diyor”

“25 Mayıs 1919 akşamüstü (Mustafa Kemal Paşa) Havza’ya geldi. Ertesi günü, başlarında ulemadan Hacı Mustafa Efendi’nin bir heyet kendisini ziyaret ederek memleket meseleleri hakkında görüşmelerde bulundular. Bu zatlar diğer bir gece Belediye Reisinin evinde toplanarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini teşkil ettiler”

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, karargâhıyla Amasya’ya geldiği 15 Haziran 1919 günü kendisini karşılayanların başında Müftü Hacı Tevfik ve Vaiz Abdurrahman Kamil Efendiler bulunuyorlardı. Atatürk 24 Eylül 1924’te Amasya’da belediyede yaptığı konuşmada milli mücadeleye katılan din adamlarından övgüyle söz etmişti:

“-Efendiler bundan 5 sene evvel buraya geldiğim zaman bu şehir halkı da bütün millet gibi hakiki vaziyeti anlamışlardı. Fikirlerde karşılık vardı, dimağlar adeta durgun bir haldeydi. Ben burada birçok zevatla beraber Kamil Efendi Hazretleriyle de görüştüm, bir camii şerifte hakikati halka izah ettiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki:

“-Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklali hakikatten tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak icap ederse vatanın son ferdin kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, halife olsun isim ve unvanı ne olursa olsun hiçbir şahıs ve makamın mevcudiyetinin hikmeti kalmamıştır. Tek kurtuluş çaresi halkın doğrudan doğruya hâkimiyeti ele alması iradesini kullanmasıdır…” İşte Efendi Hazretlerinin bu yol gösteren nasihatinden sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kamil Efendi hazretlerini takdirle yad ediyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz bu gibi ulema ile iftihar eder…

Atatürk’ün gerçek din adamlarına karşı her zaman saygılı olduğunu gösteren örnekler bir hayli kabarıktır. Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Atatürk’ün kendisine büyük hürmet gösterdiğini defalarca aktarmıştır.

Kurtuluş Savaşının manevi mimarları:

26-30 Temmuz 1919 tarihleri arasında yapılan Balıkesir’deki kongreye 18 kaza ve nahiyenin temsilcilerinden oluşan 48 kişi katılmıştır. İ. Tekeli, S. İlkin kongreye katılan delegelerinin 3’ünün sivil-asker bürokrat, 5’inin din adamı-müderris, 40’ının da eşraftan olduğunu belirtmektedir. Ancak delegelerin meslek gruplarına göre yapılan bu sayısal ayırım tam gerçeği yansıtmamaktadır. Mustafa Çalışkan’ın da tespit ettiği gibi delegelerin 13’ünün mahalli müftü ve müderrisler teşkil ediyordu.

Kongreye katılmış olan müftü ve müderrislerin isimleri ile temsil ettikleri il, ilçeleri şöyle belirleniyordu:

1-   Keçecizade Hafız Mehmet Efendi, Balıkesir. 2- Arabacızade Hacı Hafız Mehmet Efendi, Balıkesir. 3- Beypazarlızade Hafız Mehmet Efendi, Balıkesir. 4- Keşkekzade Hacı Bahattin Efendi, Balıkesir. 5- Müftü Hoca Mehmet Bey, Burhaniye. 6- Soma Müfti-i Sabıkı Osman Efendi, Soma. 7- Soma Müftüsü İsmail Hakkı Efendi, Soma. 8- Müderris Hüseyin Efendi, Kırkağaç. 9- Müderris İbrahim Efendi, Fart Nahiyesi. 10- Hafız Arif Efendi, Kepsut Nahiyesi. 11- Abdulgafur Efendi, Giresun Nahiyesi. 12- Hafız Mehmet Efendi, Şamlı Nahiyesi. 13- Hafız Hamit Efendi, İvrindi Nahiyesi.

10-23 Mart 1920 tarihinde yapılan ve 5 nci Balıkesir Kongresinde din adamlarının sayısı daha da artmıştır. Kongreye katılan 64 delegenin yarısına yakını müftü, vaiz, müderris, imam-hatip, müezzin kayyımlardan oluşuyordu.

Müftü Alim Efendi, Hacı Mustafa Efendi, Rıfat Efendi, Arabacıoğlu Mehmet Efendi, Keçeci Hafız Emin Efendi, Hacıhafızzade Mehmet efendi, Osman Efendizade Mehmet Efendi, Azazade Mustafa Efendi, Hafız Numan Efendi, Hafız Mehmet Efendi, Hafız Mustafa Efendi, Hafız İsmail Efendi, Hafız Tahsin Efendi, Hafız Rıza Efendi, Ali Rıza Efendi, Selim Efendi, Hoca Ali Efendi’dir.

Ege Bölgesi’nde 16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan bir diğer kongre, Alaşehir Kongresidir. Bu kongreye katılan delegeler; Denizli, Aydın, İzmir, Saruhan (Manisa), Balıkesir, Afyon ve Uşak’ın yanı sıra 21 ilçeyi de temsil ediyorlardı bu bakımdan bu kongrenin Balıkesir Kongresine nazaran etki sahası daha geniştir. Başka bir deyişle bu kongre Egedeki direnişi bütünleştirme görevini üstlenmesi yönünden önemlidir. “Alaşehir Kongresi örgütlenme ile ilgili diğer kararları yanında Alaşehir, Salihli-Kula, Demirci, Eşme, Uşak ve Ödemiş kazaları ile bunlara daha sonra eklenecek diğer yörelerdeki direniş hareketlerini bir saha itibariyle ve bunların muhassalası olarak Heyet-i Merkeziye diye bir üst örgütlenmeye tabii kılmıştır.

Alaşehir Kongresine katılan delegelerin %20’sinin müftü ve müderrislerin teşkil etiğini belirten Mustafa Çalışkan bunların isimleriyle temsil ettikleri il ve ilçeleri şöyle tespit ediliyordu:

1-    Müftüzade Abdulgafur Efendi, Balıkesir. 2- Müftü Ahmet Şükrü Efendi, Sarayköy-Denizli. 3- Müderris İbrahim Ethem Bey, Ödemiş-İzmir. 4- Müderris Süleyman Sami Efendi, Eskihisar/Manisa. 5- Müderris Serdarzade Mustafa Efendi, Demirci/Manisa. 6- Müfti-i Sabık Mehmet Lütfi Efendi Salihli/Manisa. 7- Kadı Zahid Molla, Salihli/Manisa. 8- Müfti-i Sabık Hakkı Efendi, Soma/Manisa. 9- Müftü Hacı Nazif Efendi, Eşme/Uşak

Bu tespitlerde bazı eksiklikler vardır. Örneğin Kula delegesi Tosun Efendizade Raşit Efendi bir din görevlisidir. Öte yandan, Uşak delegesi, İbrahim Bey (Tahtakılıç), 1908 yıllarında Uşak Müftülüğü görevini yürütmüş bir din bilginidir. İbrahim Bey Kongre heyet-i Merkeziyesi başkanı olarak önemli hizmetlerde bulunmuştur. Örneğin, Uşak’tan oluşturduğu Uşak hücum Taburunu, Salihli’ye göndermesi, 1 Mart 1920’de teşkil edilen taburu “… teşkilinde bütün teçhizat Uşak halkı tarafından temin edilmiş, elbiseleri Uşak şayak fabrikalarından alınan kumaşlardan dikilmiştir. Bütün bu işler İbrahim Bey’in tükenmez enerjisiyle meydana gelmiştir…”

Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinde Görev Alan Din Adamları

Müdafaa-i Hukuk, Türk ulusunun varoluş mücadelesinin bir sembolüdür. Ben varım, binlerce yıllık bir tarihin ve bu toprakların sahibiyim ben, diyen bir sesin bütün dünyaya duyurulmasıdır. Müdafaa-i Hukuk, hak ve özgürlüğü, namus ve şerefi, kutsal değerleri ve tarihi değerleri ellerinden alınmak istenen bir ulusun her koşula ve her şeye rağmen mücadele azmi ve kararlılığının bir göstergesidir. Böyle bir bilincin ürünü olan Müdafaa-i Hukuk, yeni bir devletin doğuşunun kaynağıdır.

Müdafaa-i Hukuk örgütleri başlangıçta yereldir. Bu kuruluşların “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında toplanmaları ile bütün vatanın kurtuluşu, ulusal bir devletin kurulması amaçlanmıştır. Başlangıçta belki sadece Yunan işgaline, Ermeni saldırılarına, Fransız, İngiliz ve İtalyanlara karşı başlayan mücadele, Sivas Kongresinden (7-11 Eylül 1919) sonra ülkenin bütününe yönelmiştir. Müdafaa-i Hukukun ve bu ana düşünce etrafında meydana gelen örgütlerinin askeri güçle birlikte hareketi de yine Sivas Kongresi esnasında gerçekleştirilmiştir. TBMM de bu kuruluşların üzerine bina edilmiştir.

Din adamları, Milli Mücadelenin her aşamasında olduğu gibi Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kuruluş ve faaliyetlerinde de ilk sırada yer almışlardır. İstisnasız hiçbir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yoktu ki üyeleri arasında bir din adamı bulunmasın. Vilayet ve mutasarrıflık merkezlerindeki isimlerinden tespit edebildiklerimiz şunlardır:

Ankara Vilayeti: Müftü Mehmet Rıfat Efendi (Başkan), Kınacızade Şakir, Hanifizade Mehmet ve Hatip Hacı Ahmet Efendiler. Edirne Vilayeti: Müftü Mestan Efendi. Erzurum Vilayeti: Hoca Raif Efendi (Başkan), Müftü Solakzade Sadık, Hacı İsmail Efendizade Tevfik Leylizade İbrahim, Derviş Ağa Hatibi Ahmet ve Çitzade Ragip Efendiler. Bitlis Vilayeti: Müftüzade Mehmet Efendi (Başkan), Kalelizade Şevket, Hacı Babuzade Mehmet Nuri, Şeyh Abdulgazi Efendiler. Diyarbakır Vilayeti: Müftü İbrahim ve Müderris Ahmet Hamdi Efendiler, Kastamonu Vilayeti: Müftü Salih ve Şeyh Şemsizade Ziyaettin Efendiler. Konya Vilayeti: Müderris Ali Kemali ve Müftü Ömer Vehbi Efendiler. Mamuratilaziz (Elazığ) Vilayeti: Müftü Halil Efendi. Sivas Vilayeti: Müftü Abdurrauf Efendi (Başkan). Trabzon Vilayeti: Müftü Mehmet İzzet ve Hafız Mahmut Efendiler. Van Vilayeti: Müftü Şeyh Masum Efendi (Başkan). Aksaray Mutasarrıflığı: Müftü Kadızade İbrahim ve Hacı Şeyh Efendizade Hüseyin Efendiler. Amasya Mutasarrıflığı: Müftü Hacı Tevfik Efendi (Başkan) Aydın Mutasarrıflığı: Müderris Hacı Süleyman ve Hafız Ahmet Efendiler. Beyazıt Mutasarrıflığı: Şeyh İbrahim ve Abdulkadir Efendiler. Bolu Mutasarrıflığı: Müderris Kürtzade Mehmet Sıtkı Efendiler. Burdur Mutasarrıflığı: Müderris Hatipzade Mehmet Efendi. Canik (Samsun) Mutasarrıflığı: Ömerzade Hoca Hasan ve Müderris Ali Efendiler. Çorum Mutasarrıflığı: Müftü Ali Efendi. Denizli Mutasarrıflığı: Müftü Ahmet Hulusi (Başkan) ve Müftüzade Kazım Efendiler. Erzincan Mutasarrıflığı: Müftü Osman Fevzi, Şeyh Saffet ve Şeyh Hacı Fevzi Efendiler. Giresun Mutasarrıflığı: Müftü Lazzade Ali Fikri Efendi. Gümüşhane Mutasarrıflığı: Müftü Mehmet Şükrü ve Müftüzade Mehmet Efendiler. Ertuğrul (Bilecik) Mutasarrıflığı: Mehmet Nuri (Başkan) ve Hafız Arif Efendiler. Hakkâri Mutasarrıflığı: Müftü Ziyaettin Efendi (Başkan). Hamidabat (Isparta) Mutasarrıflığı: Müftü Hüseyin Hüsnü, Şeyh Ali (Başkan), Hafız İbrahim ve Müderris Şerif Efendiler. İçel (Mersin) Mutasarrıflığı: Hocazade Emin Efendi. Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) Mutasarrıflığı: Müftü Said (Başkan), Gevikzade Hacı Hafız ve Nebizade Mehmet Efendiler. Kengiri (Çankırı) Mutasarrıflığı: Müftü Bekirzade Ata Efendi (Başkan). Kırşehir Mutasarrıflığı: Müftü Halil Hilmi Efendi (Başkan) Kütahya Mutasarrıflığı: Mazlumzade Hafız Hasan ve Hacı Musazade Hafız Mehmet Efendiler. Lazistan Mutasarrıflığı: Müftü Mehmed Hulusi, Mataracızade Mehmet Şükrü ve Şeyh İlyas Efendiler. Malatya Mutasarrıflığı: Müderris Tortumluzade Hacı Hafız Efendi. Maraş Mutasarrıflığı: Müftü Abdullah Mehmet Efendi. Mardin Mutasarrıflığı: Müftü Hüseyin Efendi. Muş Mutasarrıflığı: Müftü Hasan Kamil Efendi. Niğde Mutasarrıflığı: Müftü Süleyman Efendi. Oltu Mutasarrıflığı: Müftü Mehmet Sadık, Müderris Emin ve Yakup Efendiler. Ordu Mutasarrıflığı: Müftü Ahmet İlhami Efendi. Siirt Mutasarrıflığı: Müftü Ömer Efendi. Sinop Mutasarrıflığı: Müftü Salih Hulusi Efendi. Teke (Antalya) Mutasarrıflığı: Müftü Yusuf Talat ve Hacı Hatip Osman Efendiler. Tokat Mutasarrıflığı: Müftü Katipzade Hacı Mustafa, Hoca Fehmi ve Hafız Mehmet Efendiler. Urfa Mutasarrıflığı: Müftü Hasan Efendi. Yozgat Mutasarrıflığı: Müftü Mehmet Hulusi Efendi (Başkan) Zonguldak Mutasarrıflığı: Müftü İbrahim Efendi.

Vilayet ve livalarda olduğu gibi, kaza ve nahiye merkezlerinde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinde de din adamları görev almıştır. İçinde din adamı olmayan bir Müdafaa-i Hukuk şubesi yoktur.[27]

  1. 1.Dönem TBMM’nin Din Adamı Milletvekilleri şunlardır:

Daha öncede ifade edildiği üzere Milli Mücadele din adamları cami kürsülerinden halkı uyarmış, meydanlarda halkla beraber olmuş, onlara yol göstermiş. Kimileri yurt savunmasında görev alırken kimileri de Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde canla başla çalışmışlardır. Bir kısmı da çalışmalarını TBMM’de devam ettirmişlerdir.

2. Dönem TBMM’de görev alan Milli Mücadelenin din adamları şunlardır:

Adana: Abdullah Faik (Çopuroğlu) Efendi, Mehmet Hamdi (İzgi) Efendi, Amasya: Ali Rıza (Özdarende) Efendi, Ankara: Hacı Arif (Taşpınar) Efendi, Hacı Mustafa (Beynam) Efendi, Şemsettin (Bayramoğlu) Efendi, Antalya: Rasih (Kaplan) Efendi, Aydın: Ahmet Şükrü (Yavuzyılmaz) Efendi, Mehmet Emin (Arkut) Efendi, Batum: Mehmet Fevzi (Erdem) Efendi, Ahmet Nuri Efendi, Ali Rıza (Acara) Efendi, Bolu: Abdullah Sabri (Aytaç) Efendi, Burdur: Halil Hulusi (Ermiş) Efendi, Bursa: Mustafa Fehmi (Gerçeker) Efendi, Şeyh Servet (Akdağ) Efendi, Çankırı: Hacı Servet (Durlanık) Efendi, Denizli: Hasan (Tokcan) Efendi, Mazlum Baba (Babalım) Efendi, Diyarbakır: Abdulhamit (Bilecen) Efendi, Erzincan: Osman Fevzi (Topçu) Efendi, Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi, Erzurum: Nusret (Son) Efendi, Eskişehir: Abdullah Azmi (Torun) Efendi, Gaziantep: Abdurrahman Lami (Ersoy) Efendi, Hafız Mehmet (Şahin) Efendi, İçel: Ali Rıza (Ataışık) Efendi, Hacı Ali Sabri (Güney) Efendi, Naim (Ulusal) Efendi, Isparta: Hafız İbrahim (Demiralay) Efendi, Hüseyin Hüsnü (Özdamar) Efendi, İstanbul: Hüseyin Hüsnü (Işık) Efendi, İzmir: Hacı Süleyman (Bilgen) Efendi, İzmit: Hafız Abdullah (Tezemir) Efendi, K. Sahip: İsmail Şükrü (Çelikay) Efendi, Mustafa Hulusi (Çalgüner) Efendi, Nebil (Yurteri) Efendi, K. Şarkı: Ali Sururi (Tönük) Efendi, Abdulgafur (Işın) Efendi, Kastamonu: Hafız Mehmet Hulusi (Erdemir) Efendi, Kayseri: Mehmet Alim (Çınar) Efendi, Remzi (Aktürk) Efendi, Kırşehir: Cemalettin (Çelebioğulları) Efendi, Müfit (Kurtoğlu) Efendi, Konya: Abdulhalim (Çelebi) Efendi, Mehmet Vehbi (Çelik) Efendi, Musa Kazım (Onar) Efendi, Ömer Vehbi (Büyükyalvaç), Rıfat (Saatçi) Efendi, Kütahya: Şeyh Seyfi Aydın Efendi, Lazistan: İbrahim Şevki (Tüzün) Efendi, Malatya: Mustafa Fevzi (Bilgili) Efendi, Kahramanmaraş: Rafet (Seçkin) efendi, Menteşe: Mehmet Rıfat (Börekçi) Efendi, Niğde: Mustafa Hilmi (Soydan) Efendi, Siirt: Hacı Mustafa (Baysan) Efendi, Halil Hulki (Aydın) Efendi, Salih (Atalay) Efendi, Sivas: Mustafa Taki (Doğruyol) Efendi, Siverek: Bekir Sıtkı (Ocak) Efendi, Yozgat: Mehmet Hulusi (Akyol) Efendi,

Bu din adamları mecliste önemli çalışmalara öncülük etmişlerdir. Örneğin bunlardan biri Atatürk’ün “mefkûre arkadaşım” dediği İzmir Mebusu Hacı Süleyman Efendidir. Hacı Süleyman Efendinin eğitimle ilgili sözleri bugün için bile güncelliğini korumaktadır.

Atatürk’ün şanlı tarihimize ve Osmanlıya saygısı:

Atatürk Osmanlı’yı ölçüsüzce eleştirenleri sert bir dille uyarmaya başlamıştı. Örneğin, 1937 yılında bir gazetede sultan II. Abdülhamit ile ilgili bir yazıya büyük tepki göstererek yazıyı kaleme alan gazeteciyi şu sözlerle azarlamıştı:

“…Bak çocuk, kişisel kanımı kısaca söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in yönetimi tam bir hoşgörü örneğidir. Hele bu yönetim 19. yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa (daha da anlamlı ve önemlidir.)[28]

Nitekim Vahdettin’in vefatını duyan Mustafa Kemal:

“Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi, Topkapı Sarayı’nın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup dönerdi ki…”[29]

Sultan Vahdettin öldüğü zaman 24 saat odasından çıkmayıp ağladığı söylenmektedir. Çünkü Mustafa Kemal, Türk devletinin Cumhuriyetle var olmadığını 5000 yıllık geçmişe sahip olduğunu bu geçmiş içinde, herkesin payının bulunduğunu, tarihine düşman olan hiçbir Milletin yaşayamayacağını; tarihin, Milletin geleceğini aydınlatabilmesi için, yaşanan hayattan daha çok adalet ve hâkimiyet istediğini herkesten iyi bilmektedir.

Bir gün içki sofrasında kendisine yaranmak için Osmanlıya hakaretli sözler söylemeye başlayan bir dalkavuğa; -“Sus k… Dünya tarih içinde Osmanlı gibi asaletli bir sülale gelmemiştir” demiştir.

Mustafa Kemal’in Hz. Peygamberimize derin bağlılığı!

“Atatürk’ün Balıkesir’e yaptığı bir ziyaretlerinde, yanında Burhaniye Halk Partisi Başkanı Hoca Mehmet Bey (Şah) Belediye Başkanı Dr. Kızıklılı Rifat Bey de bulunuyordu. Balıkesir Kolordu Karargâhına gidildi. Orada mahfel salonunda siyah zemin üzerinde altın yaldızla talik sitilinde bir yazı okudular. Yazıda ‘Fedake ebi ve ümmî ya Rasûlallah’ (Anam Babam sana feda ya Rasûlallah) yazılıydı. Atatürk Mehmet Şah’a dönerek: ‘Ne güzel bir yazı değil mi?’ diye sordu. Mehmet Şah ise:

‘Evet, çok güzel Paşam ‘ diye cevap verdi. Atatürk,

‘Ama ben böyle söylemezdim; söylemem de. Ben, ‘Fedake nefsi ya Rasûlallah’ (sana canım feda olsun ya Rasûlallah) derdim’, deyince, her iki sözüne de ‘evet’ demiş olmamak için susan Mehmet Şah’a Atatürk; “Bak, aferin! Maksadımı anlamadığın için ikinci sözümü tasdik etmedin. Bu, senin riya ve tabasbusdan muarra (yağcılıktan uzak) olduğunu (ikiyüzlülük ve yaltaklanmada soyutlanmış olduğunu) gösteriyor. Seni onun için seviyorum” dedi.[30]

Atatürk, Devletin bünyesinde, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin bir teşkilatı olarak T.C. Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurmuştur ve Anayasa teminatı altına almıştır. Dini eğitim ve öğretimin devlet eliyle yapılmasının da yolunu açmıştır. Müslüman’a, Devlet Laiktir, sen ne halin varsa kendin gör dememiştir.

Kur’an tefsiri yazılırken bizzat ilgilenmiş: Ayetler arasındaki münasebetlerin gösterilmesini; Ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerinin kaydedilmesini; Kıraati aşereyi (10 türlü okumayı) geçmemek üzere Kıraatler hakkında bilgi verilmesini; Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin grametik açıklamalarının yapılmasını; İtikatta ehl-i sünnet ve amelde Hanefi Mezhebine bağlı kalınarak ayetlerin ihtiva ettiği dinî, şer’î, hukukî, ictimaî ve ahlakî hükümlerin açıklanmasını; Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgi verilmesini; Özellikle tevhid, Allah’ın birliği konusunu ihtiva eden, ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin geniş geniş açıklanmasını; ve özellikle batılı müelliflerin yanlış yorumlarına işaret edilmesini ve yanlışlığının ispat edilmesini; Tefsirin baş tarafına Kur’an’ın mahiyetini, muhtevasını açıklayan bir mukaddime yazılmasını istemiştir.

Atatürk, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılan tefsir ve hadis kitapları din adamlarına bedava dağıtmıştır.

“Bizim dinimiz makul ve doğal bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olarak gönderilmiştir. Bir dinin tabi olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”

“Din insanların manevi gıdası gibidir. Dinsiz adam boş bir eve benzemektedir. İnsana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanmamız gerekir. Bu da dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmeli olan İslamiyet’tir. İslam dini hepsinden üstündür ve mükemmeldir.”[31]

“Hz Muhammed, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim senin adın silinir. Fakat sonsuza kadar, O ölümsüzdür”[32] sözleri Atatürk’ün Hz. Peygamberimize ve Yüce Dinimize samimi bağlılığının ispatıdır.

Muhammet İkbalin Mustafa Paşa’ya Hitabı:

(Allah’ın yardımı üzerine olsun)

“Bir milleti vardı ki, biz onun hikmet, akıl ve idraki sayesinde takdirin gizli âlemindeki sırlara eriştik. Bizim halimiz rengi uçmuş bir kıvılcım iken, Mustafa Kemal’in bir bakışı ile cihanı kaplayan ve aydınlatan güneş haline geldik[33]

Şeyh Senusi 1859 yılında vefat edince, yeğeni Ahmet eş-şerif onun vasiyeti olan İslam ülkelerini birleştirme projesini hayata geçirmek için 1918 yılında Sultan Vahdettin’in daveti üzerine bir denizaltıyla İstanbul’a ulaştı. Bir müddet sonra sarayda oturmanın ne unvanına ne de Senusi adabına yarışmayacağını anladı. Bir yolunu bulup Anadolu’ya Mustafa Kemal Paşa’nın safına katıldı. Son İslam toprağının düşman çizmesiyle çiğnenmemesi için elinden geleni yaptı. Mehmet Akif Ersoy’u yanına alarak Cami Cami dolaşarak halkı aydınlattı. Mustafa Kemal Paşa’ya ve Milli Mücadele’ye niçin omuz verilmesi gerektiğini anlattı. Mustafa Kemal Paşa Trablusgarp cephesinden tanıdığı bu değerli din adamının Heyeti Temsiliye Başkanı seçilmesini sağladı. İstikbal savaşının kazanılmasında gerçek âlimlerle birlikte çok çaba sarf eden Şeyh Senusi bir gün rüyasında “Peygamberimizin Mustafa Kemal’e sağ elini vererek destek olduğunu” gördü ve bu rüyayı gittiği her yerde anlatarak Mustafa Kemal Paşa’ya büyük arka çıktı. İşte O rüya;

Şeyh Senusi Hazretleri bir gece Peygamber Efendimizi rüyasında görüyor ve koşup elini öpmek istiyor. Peygamber Efendimiz ise kendine sol elini uzatıyor. Buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh Senusi, Hz. Peygamber’e hitaben;

-Ya Resulullah Niçin Sağ Elinizi Vermediniz?

-Çünkü Sağ elimi Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattım.”[34]

Kuvayi Milliye hareketine destek veren Şeyh Ahmet Senusi 15 Kasım 1920’de Ankara’ya gelerek Anadolu’da cihat vaazlarına başladı. Tüm İslam ülkelerini Anadolu hareketini desteklemeye çağırdı. Mustafa Kemal Atatürk meclisin açılışında Senusi’nin onuruna bir davet verdi ve onu şöyle takdim etti. “Bütün Alem-i İslam’ın hürmet ve muhabbetini hakkıyla kazanmış olan bu tarikatı ve onun mümtaz mümessilini, riyasetinde bulunduğum TBMM namına hürmetle selamlar ve kendisine davamıza gösterdikleri necip alaka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda teşviklerinden dolayı minnetle anarız.”

Ahmet eş-Şerif Senusi 1920’de, İslam âlemini Türkiye’nin Milli mücadelesine yardıma çağıran bir beyanname yayınladı.

“İslami farzların namazdan sonra en önemlisi cihat vazifesidir. Hüküm-kuvvet sahibi TBMM çeşitli düşmanlara karşı müdafaada bulunup İslam mülkünü istiladan kurtardığından meşruiyeti her türlü şüphenin üstündedir. Bütün hukuk ve görevler Meclis’indir. Millet Meclisinin başkanlığında bulunan Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin bu milli ve dini mücadelelerini İslami ölçü ile destekleyip adı geçen kişinin ve meclisin oluşturduğu hukuki duruma ve dayanışmaya uygun olan bu usul dışında bir görüş yürütülmesi İslam’a aykırıdır ve fitnedir.”[35]

Özetle; Türkiye Siyonist güdümlü Haçlı Batı emperyalizminin işgalinden hangi ruh ve şuurla ve hangi onurlu kadrolarla kurtulmuş ve Cumhuriyet hangi kurum ve kurallarla kurulmuşsa, yeni İstiklal Savaşımız da, yine aynı iman, umut ve heyecanla başarılacaktır.


YENİ ÖNSÖZ

ORDUYU PASİFİZE ETME

VE

PASİFİK ÖTESİNİN LEJYONUNA DÖNÜŞTÜRME ÇABALARI MIYDI?

Sn. Erdoğan’ın Başkan seçildikten sonraki ilk icraatı olarak “Genelkurmay Başkanı’nı, Milli Savunma Bakanı’na bağlamasını” bir demokratikleşme süreci veya asker vesayetini bitirme girişimi şeklinde sunanlar ya ahmaktı veya bile bile toplumu aldatmaktaydı. Çünkü bu talihsiz ve tehlikeli adım, AKP’nin kurduruluş gayelerinden birini oluşturmaktaydı ve yıllardır bunun alt yapısı hazırlanmaktaydı. Hatırlayınız Abdurrahman Dilipak gibi yandaş yazarlar bile, AKP’nin bir dış proje olarak ortaya çıkarıldığını ve bunun üç amaç üzerine kurgulandığını defalarca, hem TV ekranlarında, hem de gazete sütunlarında açıklamışlardı.

İktidara taşınmak karşılığı AKP kurucularına dayatılan şartlar şunlardı:

1- “Ilımlı İslam” safsatasıyla Yüce Dinimiz yozlaştırılacak, Türkiye AB kriterlerine uydurulacaktı.

2- “Demokratikleşme” kılıfıyla, TSK etkisiz konuma taşınacak, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı’na bağlanacaktı.

3- Erbakan’ın “İslam Birliği ve Adil Düzen” projeleri rafa kaldırılacak, zahiren atılıp tutulsa da, İsrail’in Siyonist hedeflerine kolaylık sağlanacaktı.

Seçimlerin hemen arkasından, özel ödevini yapmış ve görevini tamamlamış bir talebe havası ve heyecanıyla Helsinki’deki NATO zirvesine katılanları, ABD Başkanı Donald Trump’ın “Sizin dışınızda hiç kimse işini doğru düzgün yapmıyor” diyerek kutlamasını ve yumruk tokuşturmasını nasıl okumak ve yorumlamak lazımdı?

Brüksel'deki NATO Zirvesi hem AB, hem de ABD basınında çok tartışılmıştı. CBS televizyonuna katılan ABD'li gazeteci Ian Bremmer, Trump'ın zirveye damgasını vuran anlarını kamuoyu ile paylaşmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO Zirvesi'ndeki “üye ülkelerin, NATO savunma bütçelerine katkıları konusunda” yaptığı eleştiriler üzerine CBS televizyonuna konuşan gazeteci Ian Bremmer, zirvede ABD Başkanı Trump'ın dünya liderlerine hitaben Başkan Erdoğan ile ilgili sözlerini gündeme taşımıştı. Bremmer, ABD Başkanı Trump'ın toplantı sırasında çok sinirli olduğunu belirterek; "Trump toplantıda liderlerden daha fazla harcama için taahhüt alamadı. Birçoğu ‘parlamentodan izin almalıyız, devam eden bir sürecimiz var, size daha fazla harcama yapacağımız va’adinde bulunamayız!’ diyerek bu teklife karşı çıktı. Bunun üzerine Trump, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'a dönerek şu iltifatları yağdırdı: ‘Erdoğan dışındaki hiç kimse işini düzgün yapmıyor!’ Sonra da, Trump Erdoğan'la yumruk tokuşturup kendisini kutlamıştı…"[36]

Gizli itiraf niteliğindeki bu iltifatlar bir NATO zirvesinde yapıldığına göre, Sn. Erdoğan’a Trump’ın ve tabi Siyonist odakların memnuniyetini kazandıran ve “işini-görevini, doğru-düzgün yaptığı” iltifatına uğratan gelişme, Genelkurmay Başkanı’nın, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması olmasındı?..

“TSK’da Devrim!” Çığlıkları ve Perde Arkası...

“Gündem hem içeride hem dışarıda o kadar yoğun ki, Türkiye tarihine “devrim” diye geçecek gelişmeler bile sanki gözden kaçırılmıştı. Bahsettiğim, onlarca yıldır Türkiye’nin karnını ağrıtan sivil-asker ilişkilerinde atılan tarihi adımdı. Bu yıl (2018) yapılan 15 Temmuz’un yıldönümünde Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıkları, Milli Savunma   Bakanı’na bağlanmıştı. Zaten bundan birkaç gün önce de eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, yeni Milli Savunma Bakanı yapılmıştı. Böylelikle sivil-asker dengesi olması gerektiği gibi sonunda demokratikleşmeyi başarmıştı… Aslında sivil-asker ilişkilerinin 5 boyutu vardı. Bunlardan 1.si, ordu ile devlet/hükümet arasındaki irtibattı. AB ve NATO üyelerinde temel prensip; askerin hükümete hiçbir belirsizliğe yer vermeyecek şekilde tabi olmasıydı. 2. boyutu ise, yasamanın rolü. Bu da askerin sorumluluk alması ve şeffaf olması anlamını taşımaktaydı. Yani ne yapıldığını ve ne harcandığını Meclis’e açıklaması ve gerekçelerini sunması lazımdı. Bu ilişkinin 3. ayağını ise, ordu ve yürütme arasındaki ilişki oluşturmaktaydı. Yani askerin sivil siyasi yönetim altında olması kaçınılmazdı. Gelişmiş demokrasilerde bu kontrol bir Bakan, genellikle Savunma Bakanı tarafından yapılmaktaydı. İşte bu 3 açıdan; Genelkurmay’ın ve Kuvvet Komutanlıklarının Savunma Bakanlığı’na bağlanması, Türkiye için çok önemli ve geç kalınmış bir adımdı.”[37] şeklindeki yazılar ve yorumlar, askerin hizaya sokulmasının, NATO’nun-BATI’nın istediği kıvama getirilmiş olmasının sevincini yansıtmaktaydı.

Zaten eski Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ 26 Kasım 2012 tarihinde; Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına yönelik girişimin AKP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu öneriler arasında bulunduğunu açıklamıştı. “Mevcut anayasamıza göre Genelkurmay Başkanlığı idari yapılanmada Başbakanlığa bağlıdır. AKP'den Komisyon üyesi arkadaşlarımızın grubumuz adına hazırladıkları taslak metin içerisinde ise Genelkurmay'ın yeni anayasada Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması önerisi vardır” diyen Bekir Bozdağ, AKP’nin gizli kuruluş gayelerinden birisini de açığa vurmaktaydı.

Ve yine ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 24 Haziran’dan hemen sonra; "Türkiye'de seçim sona erdi. (Artık) Daha da verimli bir müzakere sürecine girebiliriz" diyerek bu tür gelişmelerin yaşanacağını duyurmuşlardı. Bakan Pompeo’nun, Senato Tahsisatlar Komitesinde bakanlığın 2019 bütçesine dair senatörlerin sorularını yanıtlarken yaptığı konuşmada, "Türkiye'de seçim sona erdi. (Artık) Daha da verimli bir müzakere sürecine girebiliriz." ifadesini kullanması dikkatlerden kaçmamıştı. Türkiye ile varılan Münbiç mutabakatına da işaret eden Pompeo, "Sonuçta onlar (Türkler) siyasi çözümün önemli bir parçası olacaklar. Onlarla en iyi şekilde yan yana çalışmayı kabul etmemiz lazım." değerlendirmesini yapmıştı.

İşin daha da hayret ve endişe verici tarafı; hem muhalefet partilerinin, hem de solcu ve sağcı kesimlerin; bu tehlikeli, tahrip ve tahrik edici girişimler karşısında, tamamen sessiz ve tepkisiz kalmalarıydı!

AKP iktidarını ve onun şartsız ve kayıtsız destek ortağı MHP’yi bir tarafa bırakalım; ne sözde Ana Muhalefet olan CHP’den, ne İyi Parti’den, ne de SP’den Genelkurmay Başkanlığı’nın, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması konusunda gerekli ve yeterli hiçbir tepki ve tenkidin gelmemiş olması, bu konuda muhalefetin de uyarlanıp ayarlandığının bir kanıtı mıydı? Sivil ve demokratik PKK olan HDP’nin ise bu gelişmeden dolayı ağızlarının kulaklarına vardığını söylemeye gerek kalmamıştı.

Güya solcu ve sosyalist takılan “Türkiye’nin gerçek dostu İsrail’dir!” diyecek kadar aslını ve ayarını açığa vuran, TSK’ya hakaret suçundan GKB’lığınca hakkında defalarca mahkeme açılan ve aynen AKP gibi “Türkiye’nin tek kurtuluşunun AB’ye girmek” olduğunu savunan Erol Özkoray:

“Türkiye demokratikleş(e)miyor” başlıklı 21.02.2010 tarihli yazısında:

“AKP, Ergenekon ve benzeri hukuki süreçlerle demokrasiyi mi kurmayı hedefliyor? Koskoca bir hayır! Kendi İslamcı toplum normlarını inşa etmeye çalışıyor. AKP’ye rağmen Ergenekon’dan demokrasi çıkar mı? İmkânsız, çünkü siyasi irade olmadan hiçbir şey olmaz! Peki, TSK duruşuyla demokrasiyi mi koruyor? Mega bir hayır! Sadece kendi kast sistemini, oligarşik ve militarist iktidarını, halka düşman bir biçimde sürdürme peşinde. CHP sistemi ve statükoyu korurken (cumhuriyet, laiklik, ordunun vesayeti) demokrasi havariliği mi yapıyor, bununla sosyal demokrat yani sol parti olarak mı görülüyor? Kozmik bir hayır! Tipik bir faşist parti konumunda… Basını “medyatik tanıtım broşürü” olan, AB Projesi sahte, seçimleri göstermelik, iktidarı şizofrenik (seçilenler değil, atananlar iktidar), ordusu siyasi parti olan bir ülkede her şey yanlış/sahte/yalan deyince her kurum, kuruluş, yapı, organizasyon işin içine girdiği için listeyi de fazla uzatmanın bir anlamı yok. Neyi tutsanız elinizde kalan böyle bir ülkenin içinde bulunduğu durum için kullanılacak tek bir kelime var: İflas!

Şimdi gelelim bu ülkede demokratikleşmenin olmazsa olmaz şartına… Demokrasiyi kurmak için TSK’ya karşı açık bir biçimde cephe almayan, kamuoyuna doğrudan bu mesajı vermeyen ve bunu siyasi iradesine yansıtmayan bir siyasi kişi, grup, parti, hükümet Türkiye’de demokrasiyi kuramaz. Bunu açıkça yapmayan kişinin de samimiyetinden şüphe edilir. Bu konuda ikili oyun, insanı şaibeli yapar, bambaşka bir projesi olduğu yolunda kesin kanıt oluşturur. TSK’ya karşı, demokrasi lehine tavır almayanın durumu siyasi suçüstüdür. Siyaset bilimine göre de FAŞİST damgasını yer. Bu kadar berrak, saydam ve net… Öylesine çürümüş bir yapıdan bahsediyoruz ki, Genelkurmay hemen her gün darbe planı üretiyor. Bunun için gizli, yarı gizli birimleri oluşturmuş. Aslında en radikal çözüm TSK’nın lağvedilip (aynı Yeniçeriler gibi) yerine, sadece dış düşmana karşı organize edilecek, küçük ama kompakt ve profesyonel bir ordu kurulması; çünkü açıkça faşist, ırkçı ve darbeci olan TSK’nın bu yapısını adam etmek mümkün değil. Ordu sorunu ile bu kadar zaman uğraştıktan sonra artık bu noktaya geldim. Hastalığın boyutu ve seyri tedaviyi imkânsız kılıyor. Tek kelime ile umutsuz bir vaka. Bu TSK’dan olumlu hiçbir şey çıkartamazsınız. Gerçekten tek çözüm, lağvedip bu kurumu yeniden demokrasiye uygun olarak yapılandırmaktır.” diyecek kadar küstahlaşmıştı. Ama şimdi herhalde zil takıp oynaması lazımdı. Zira iktidar aynen onun dediği gibi yapmıştı, muhalefet de onun beklediği şekilde davranmıştı.

Oysa Türkiye’de, "darbeci temizliği" yapılıyor kılıfı altında, TSK pasifize edilmeye mi çalışılmakta ve "iktidara muhalefet eden, herkesi hizaya sokacak bir sinsi dönüşümün altyapısı mı hazırlanmaktaydı?" TSK’ya karşı, bazı odaklar tarafından yürütülmekte olan yıpratma kampanyaları, kamuoyu tarafından da pek algılanmamaktaydı. Artık dış ve iç şer odaklarının amaçları net ve açıktı ve bunları anlamak lazımdı. Devletimizin, Milletimizin ve Ülkemizin en sağlam sigortası olan TSK’yı yıpratma girişimlerinden rahatsızlık bile duymamak hepimizi korkutmalıydı. Değişen dünya dengeleri içerisinde, Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya ekseninde, Türkiye kilit ülke konumunu kazanmış ve jeostratejik önemi de artmıştı. Ortadoğu, Kafkaslar, özellikle de Orta Asya’nın, zengin enerji kaynaklarının, Batı tarafından kontrol altında tutulup, kullanılması hayati önem kazanmıştır. Nitekim Bill Clinton döneminde, "Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi" adı verilen belgeyi imzalamıştı. Belgenin özü "ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin", gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine kurgulanmıştı. Bu belgede: "İki yüz milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir..." ifadeleri yer almıştı.

ABD ve AB, hedeflerini geçekleştirmede, bu bölgelerde engel teşkil edecek güçlü bir Türk devlet yapısından ve özellikle de güçlü bir TSK’dan rahatsızdı.

Bugün dışta ve içte bazı gelişmeler, Balkan ve İstiklal Savaşı’nda yaşananları hatırlatmaktadır. O yıllarda batı basını, tek taraflı propaganda ile ülkemizde ırki ve dini taassupları körüklemeye çalışmış, gelişmeleri de çarpıtarak aktarmıştı. Bugün de satın alınan bazı kalemler sayesinde, aynı senaryolar, Türkiye ve Dünya gündemine taşınmıştır. Elbette TSK’nın görevi; Devletimizi, Ülkemizi ve Milletimizi korumak ve kollamaktır. Dün olduğu gibi, bugün de ve gelecekte de bu görevini yerine getirmek zorundadır. Çünkü TSK, varlığımızın ve bekamızın teminatıdır. TSK’nın da teminatı ve en büyük dayanağı, aziz milletimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne duyduğu, sonsuz itimat ve itibarıdır. Bu bağı zayıflatmaya çalışanlar, bir gün vatana hıyanetle yargılanacaklardır. Herkes sağduyulu, soğukkanlı, sorumlu ve yapıcı davranmak zorundadır. Ve elbette Türk Silahlı Kuvvetleri de; belli çevrelerin organize bir yapı içerisinde yürüttükleri, sinsi ve tehlikeli bir saldırıyla karşı karşıya olduğunun farkındadır.

Bir dönemler terörle mücadele değil müzakere edenlerin, İmralı ve Kandil hattında sürekli pazarlık masalarında PKK'ya tavizler verenlerin kim oldukları da unutulmamalıdır.

Bir zamanlar PKK eşkıyalarını Habur Sınır kapısında kahramanlar gibi karşılatanları hatırlayarak gelişmeleri yorumlamak lazımdı. PKK'yı koruyan ve besleyen ABD, Barzani, Talabani ile kol kola yürüyenlerin değiştiğine inanmak saflıktı. Sn. Recep T. Erdoğan’ın Rahmetli Erbakan’a karşı parlatılıp kışkırtılmaya başlandığı Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı döneminde, geçmişte PKK'nın kapatılan partisi HADEP'te Genel Başkan yardımcılığı yapmış Mehmet Metiner'e "Kürt Raporu" hazırlatıldığı da unutulmamalıydı. O raporda Özel Harekât'a yönelik şu ifadeler yer almıştı:

 1985'ten itibaren başlayan PKK saldırıları dolayısıyla bölge halkı bir yanda devlet terörü, öbür yanda da PKK terörü arasında sıkışıp kalmaktadır. Bölge halkı PKK'ya bir biçimde arka çıktığı gerekçesiyle sürekli baskı ve işkence altında tutulmaktadır. Özel Tim'in bölgedeki uygulamaları adeta hesap dışıdır. Bölgede yaşayan insanların ne mal ve ne de can güvenlikleri söz konusudur. İnsanlara bölgede gerektiğinde ‘bok’ bile yedirilmeye başlanmıştır. Devlet, kontrgerillasıyla, özel timiyle, harcadığı trilyonlarca lirasıyla, köy korucularıyla vs. bu sorunun üstesinden gelinemeyeceğini artık anlamış bulunmaktadır. Kemalist Devletin geleneksel zora ve silaha başvurma yöntemi artık iflas etmiş durumdadır.” (18 Aralık 1991/ Kürt Sorunu Raporu)

Daha sonra marazlı ve kötü maksatlı kişilere hazırlatılan ve sözde “sivil anayasa” taslağı diye sunulan, kurtuluş mücadelesiyle kazandığımız bağımsızlığı, işgalci emperyalistlere parça parça sunacağından kuşku duyulan o çalışmayı da lütfen hatırlayınız. İşte o maddeler:

• Egemenliğin kullanımında Türkiye’nin taraf olduğu “uluslararası sözleşmelere üstünlük tanıyarak” hâkimiyeti AB’ye devrediyorlardı.

• AB’nin hedefindeki TSK’yı pasifize etmek için, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarına Yüce Divan yolunu açıyorlardı.

• GKB’nı, Milli Savunma Bakanı’na bağlama sözü veriyorlardı.

• Kapatılan siyasi parti mensuplarının milletvekilliklerinin düşürülmesini engelleyerek, dağdan siyasete geçiş yapmayı kolaylaştırıyorlardı.

Yani, AKP’nin hazırlattığı Richmond Anayasası ile Atatürk’ün “kayıtsız şartsız milletindir” dediği egemenliğimiz Avrupa Birliği’ne devredilmeye çalışılmaktaydı. Avrupa Birliği’nin dayatmaları ile şekillendirilen ve devletin temel kurum ve kuruluşlarını hedef alan taslak, maalesef adım adım uygulanmaktaydı.

Hazırlanan bu taslak Sapanca’daki Richmond Otel’de dönemin Başbakanına sunulmaktaydı. Tamamına yakını biten taslaktaki tartışmalı bazı konular ise Başbakan Erdoğan’ın takdirine bırakılmıştı. Bu anayasa taslağı aslında Türkiye’nin AB’ye teslimiyet programıydı. Oysa Avrupa Birliği’nin egemenlik haklarına karışmasına isyan eden İsveç halkının Birlik’ten çıkmak istediği anlaşılmıştı. Ülke genelinde yapılan ankete katılanların yüzde 55’i, AB üyeliğinden çekilmek istediğini belirtirken, yüzde 37’si AB’de kalmak istediklerini vurgulamışlardı. İsveç basını, AB’nin uzun süredir İsveç’in iç ve dış politikasına karıştığını ve bu durumun halkın tepkisine neden olduğunu belirterek, halkın “AB’nin ekonomik yardımlarına ihtiyacımız yok” dediğini aktarmıştı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın Savunma Bakanı olmadan önce komutanlarıyla İncirlik’te inceleme ve denetlemelerde bulunması, Millet olarak bizleri onurlandırıcı ve umutlandırıcı bir tavırdı.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre; Orgeneral Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Güler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz ile Adana İncirlik’teki 10’uncu Tanker Üs Komutanlığı’na uğramışlar, burada üs komutanlığından brifing alarak, üste unsurları bulunan ABD, İspanya ve Katar askeri yetkilileriyle buluşmuşlardı. Bu ziyaret, “Biz Türkiye olarak, istediğimiz an, İncirlik’i ziyaret edip denetleyebilir ve ülke çıkarlarımıza aykırı girişimleri engelleyebiliriz!” mesajı olarak algılanmıştı.

Ama ABD basınının, Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de buluşacak ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye konusundaki yapması beklenen anlaşmayı yazması kafaları karıştırmıştı. Anlaşmaya göre, Rusya, Suriye'deki İran kuvvetlerinin çekilmesi karşılığında ABD'den kendi kuvvetlerini çekme sözü alacağı ve İran’ın da Suriye’den çıkarılacağı konuşulmaktaydı.

ABD'de yayınlanan The Washington Post gazetesinin haberine göre, İran’ın Suriye’den çıkması karşılığında ABD de askerlerini çekmeye hazırdı. İran'ın Suriye'den çekilmesi talebinin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından sıklıkla talep edildiği yazılmıştı. Trump’ın Suriye’nin kuzeydoğusundaki yaklaşık 2 bin 200 askerini çekeceğinin vurgulandığı anlaşmada, Putin’in ise karşılığında Suriye’nin Ürdün ve İsrail sınırlarındaki İran varlığını sınırlandıracağı, ayrıca, Pentagon destekli terör örgütü YPG/PKK’nın da Esed rejimi ile birlikte çalışma şartı koşulacağı vurgulanmıştı. Yani ABD ve Rusya, Suriye’de PKK-PYD’ye resmiyet kazandıracaklardı.

İşte tam bu süreçte, İsrail Parlamentosu, yedi yıldır hazırlık aşamasında olan ‘ulus devleti’ yasa tasarısını oylamıştı. ‘Yahudi Ulusal Devlet Yasa Tasarısı’ olarak bilinen tasarı, İsrail hukukunda boşluklar olması durumunda Yahudi şeriatı temel alınacaktı!

İsrail'in ulus devletçiliğe geçişi bölgeyi bütünüyle gerecek bir adımdı. Yasa tasarısındaki maddeler arasında 'İsrail’de Yahudilerden başka din ve mezhep üyelerinin yaşamasına izin verilmemesini öngören' bir madde yer almaktaydı. Bu tasarıyla artık İsrail resmen bir din devleti olacaktı. Katı kurallarla çevrelenecek olan İsrail'de sadece Yahudilerin girebildiği yerleşim bölgeleri oluşturulacak, Arapça resmi dil olmaktan çıkarılacak ve dünyadaki tüm Yahudilere İsrail’e dönme hakkı tanınacaktı. İlk kez 2011 yılında hazırlanmaya başlanan yasa tasarısı, herhangi bir anayasanın bulunmadığı İsrail’de ‘temel kanunlar’ içinde yer alacaktı. Bu arada AB'nin Tel Aviv Büyükelçisi Emanuele Giarufet, yasa tasarısının aleyhine oy vermeleri için Knesset üyelerine yönelik lobi faaliyetleri düzenlediği suçlamasıyla İsrail Dışişleri Bakanlığı'na çağırılmıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu ise: "Anlaşılan hâlâ İsrail'in bağımsız bir devlet olduğunu anlamadılar" sözleriyle Büyük İsrail hayalini hatırlatmıştı. Bizdeki Başkanlık süreciyle aynı paralelde ve aynı dönemde İsrail'in ulus devlet sistemine geçişini sağlayacak yeni yasalar, oldukça tartışmalı maddeler barındırmaktaydı. İşte o maddelerden birkaçı:

- İsrail'in başkenti Kudüs olacaktır.

- İsrail bir Yahudi devletidir, dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır.

- Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır.

- Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahip bulunacaktır.

- İsrail Ordusu her türlü tepki ve tahrike karşı en üst seviyede hazırlıklı tutulacaktır.

Böyle bir ortamda TSK’yı fiilen ve moralman huzursuz bırakacak girişimlerin “demokratikleşme” olarak yutturulmaya çalışılmasına vicdan ehli asla kanmayacaktır. Siyonist İsrail AKP iktidarının suskunluğundan da yararlanıp açık hava cezaevine çevirdiği Gazze’nin son kapısını da kapatmıştı.

İslam coğrafyası içindeki tefrikalar ve iç savaşlarla oyalanırken ve AKP iktidarı kof çıkışlarla halkımızı avuturken, yıllardır zulüm ve abluka altında direnen Gazze’de, Siyonist kıskaç giderek artmaktaydı. Mavi Marmara anlaşması sonrası kalkacak denilen ambargo kalkmadığı gibi İsrail, Gazze’nin son kapısını da kapatmıştı. Ayrıca Müslümanlara her açıdan baskısını artıran Siyonist rejim, Gazzeli balıkçıların avlanma mesafesini de 9 milden 3 mile indirme kararı almıştı.

Artık Gazze’nin 7 kapısı da kapalıydı!

2 milyon Filistinlinin yaşadığı abluka altındaki Gazze Şeridi’nde 7 sınır kapısından 6’sı İsrail’in, biri ise Mısır’daki darbeci Sisi yönetiminin kontrolünde bulunmaktaydı. İsrail yönetimi, ordu güçlerinin giriş çıkışı için kullandığı Karare Sınır Kapısı’nı 2005’te, diğer 3’ünü 2007’de Gazze ablukasına başladığında kapatmıştı. Siyonist rejim, sadece ticari ürünlerin geçişi için Kerm Ebu Salim ve yolcu geçişi için Beyt Hanun Sınır Kapısı’nın çalışmasına izin veriyordu. İsrail, artık ticari mal girişinin yapıldığı Kerm Ebu Salim Sınır Kapısı’nı da tamamen kapatma kararı almıştı. Gazze halkının ihtiyaçlarını karşılayan tek ticari sınır kapısının da kapanması, kentte insani felaketlerin daha da artmasına neden olacaktı.

Bu insanlık karşıtı bir suç sayılmaktaydı.

Hamas tarafından yapılan açıklamada, uluslararası camianın işlenen ihlallere sessiz kalması ve bu konuda caydırıcı kararlar alınmaması nedeniyle İsrail’in böyle bir adım atmaya cesaret ettiği vurgulanmış, bu uygulamaların Gazze’nin maruz kaldığı zulmün boyutunu ortaya koyduğu hatırlatılmıştı. Gazze’deki ambargoyu her geçen gün arttıran ve Gazze’yi açık hava cezaevine çeviren İsrail’in, Gazze’deki balıkçıların avlanma mesafesini de 3 mile indirdiğini açıklamışlardı. Gazze Balıkçılar Sendikası Başkanı Nizar Ayyaş, yaptığı açıklamada, İsrail yönetiminin, Gazze Şeridi açıklarındaki avlanma mesafesini 9 milden 3 mile indirme kararının kendilerine tebliğ edildiğini aktarmıştı.

Trump ile Putin Türkiye'yi kızdıracak PKK formülü üzerinde anlaşmışlardı!

ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Helsinki zirvesinde, Suriye'nin kuzeyinde Irak'ta olduğu gibi Kürtler için bir özerk yönetim kurma konusunda anlaştıkları ortaya çıkmıştı. Habertürk Washington Temsilcisi Serdar Turgut'un yazısına göre Putin ile Trump, Suriye'nin kuzeyinde Irak'ta olduğu gibi Kürtler için bir özerk yönetim kurma konusunda anlaşmışlardı.

Rusya'nın desteği ile Suriye Kürtleri için 'Kuzey Irak Modeli' uygulanacaktı!

Washington kaynaklarına göre, Trump zirvede Kuzey Suriye konusunu, güvenlikli alanlar oluşturulması önerisiyle bağdaştırıp açmıştı. Serdar Turgut, Putin’in Ortadoğu uzmanı danışmanı Vitaly Naumkin’in hazırladığı "Kuzey Irak Modeli"ni Trump'ın önüne koyduğunu yazmıştı. Bu YPG’ye “siz Esed yönetimi ve Rusya ile koordineli çalışın” mesajıydı!

"Suriye’de İran’ın etkisinin azaltılması yolunda Rusya’nın aktif yardımını alabilirse Trump bu modele de daha sıcak bakıyor şu anda" diyen Serdar Turgut, planı şöyle aktarmıştı: "ABD, 2 bin 200 askerini çektikten sonra YPG/PYD’ye, 'Siz Esad Yönetimi ve Rusya ile koordineli çalışın' denilecek... Washington’da bunun anlamı, Irak’ta olduğu gibi Suriye'nin kuzeyinde de idari ve kültürel özerkliği bulunan ancak Suriye ulus devleti içinde kalan bir Kürt oluşumu olarak yorumlanıyor."

ABD'li yetkililerin "Buna Türkiye’nin tepkisi göz önüne alınıyor mu?" sorusuna verdikleri: "Türkiye ilk başlarda Kuzey Irak’taki otonom Kürt oluşumuna da karşıydı. Sert açıklamalar yapıyordu ama sonra birlikte çalışmaya başlayınca hem ekonomik çıkarları oldu hem de o oluşumu tamamen kontrolleri altına aldılar. Bunun Suriye’de de olmaması için bir neden yok." yanıtı ise, AKP iktidarına ne gözle baktıklarını yansıtmaktaydı.

Suriye’yi bitirdiler; yeni hedef İran’dı.

Sona yaklaşan Suriye iç savaşından ABD ve Rusya’nın “winner/kazanan” olarak çıktıklarını belirten dış politika uzmanları, süper güçlerin bundan sonraki planlarının, İsrail’in güvenliğini korumak, nüfuzlarını arttırmak ve İran’ı bölgeden çıkarmak olduğunu vurgulamışlardı. Dış politika uzmanları, ABD ve Rusya’nın Suriye’de ortak bir noktada anlaştıklarına yönelik iddiaları, ABD’nin muhtemel İran müdahalesini ve Türkiye’nin yeni süreçte Ortadoğu’da izleyeceği politikaları AA muhabirine değerlendirirken, Kadir Has Üniversitesi Enerji ve Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Volkan Ediger, ABD ile Rusya’nın, Suriye konusunda ortak bir anlaşmaya vardığını belirterek, şunları aktarmıştı: “DEAŞ’la başlayan bir süreç yaşandı, hatta Arap Baharı’na kadar uzatabileceğimiz 5 yıllık bir süreç vardı. ‘Proxy War’ dediğimiz bir vekâlet savaşı yaşandı. Yani devletlerin bilfiil sahada olmadığı, birtakım işleri taşeronlara bıraktıkları bir savaştı bu. Örneğin DEAŞ’a bu kadar yıl kim destek çıktı, kim bunun finansmanını sağladı, insanları oraya kim yolladı, silahlar kimden alındı, stratejiyi kimler yaptı, beyin kimdi? Hâlâ muallakta. Dikkat ederseniz bütün bu kargaşa sanki birisi parmağını şıklatmış gibi pat diye sonlandı. Bitmesinin sebebi de bu anlaşmanın sağlanmış olmasıydı. Yani artık bizim uluslararası ilişkilerde ‘winner’ dediğimiz bir kazan-kazan durumu, büyük güçler açısından oluşmuş vaziyette.’’ Suriye’deki vekâlet savaşında Rusya’nın en büyük kazancının sıcak denizlere inme hayalinin gerçekleşmesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ediger, şöyle devam etti: ‘’Suriye’de birçok yerde üs sahibi olan Rusya, özellikle ülkenin deniz kıyısına yerleşerek dünya gücü olduğunu ispatlamış oldu. Kendisi olmadan bu bölgede hiçbir şey olamayacağını büyük devletlere göstermiş oldu. Irak savaşından sonra Ortadoğu’dan çekilme kararı alan ABD ise Suriye’de Rusya ile anlaşarak bölgede tekrar kalıcı hale geldi. Aslında ABD’nin Ortadoğu petrolüne ve doğalgazına ihtiyacı yok. Sadece kendisi çekildikten sonra yerine hangi gücün yerleşeceği ile ilgili ciddi endişeleri vardı. Fırat’ın doğusunda üslerinin olduğu bir bölgeye yerleşmiş oldu. Böylece hem bir ölçüde Rusya’yı kontrol altına alma imkânı kazandı hem de bölge başsız kalmamış oldu. Suriye ikiye bölünmüş durumda. İki devlet olacak. Batı Suriye’de Rusya egemenliğinde bir oluşum, doğu kısmında Amerikan egemenliğinde bir yapılanma olacak. Ve büyük olasılıkla bu iş böylece sonlanacak. Bir kısmı ABD, diğer kısmı Rusya hâkimiyetinde kalan Suriye’nin ikiye bölünmesi, İsrail açısından memnuniyet verici oldu. Yani İsrail’in hem Rusya ile hem ABD ile arası iyi. İsrail eğer Suriye sınırına askeri yığınak yapıyorsa bu sistemi korumak içindir, bozmak için değil.’’

TSK’ya yönelik bütün tadilat ve tahribatların asıl gerekçesi olarak, 15 Temmuz hain FETÖ kalkışmasının gösterilmesi de; hem samimiyetten uzaktı, hem de artık kabak tadı vermeye başlamıştı!

Oysa bu işin uzmanlarına göre darbenin olacağı zaten biliniyor ve bekleniyordu. Aksini söyleyen bir kişi bile yoktu. Asıl soru şuydu: Bunca zayiat verilmeden önlenebilecek olan bu darbe neden önlenmiyordu? Çünkü darbenin geleceği biliniyorsa önlenmesi gerekiyordu. Kaldı ki darbeden sonra da kafa karıştırıcı gelişmeler yaşanıyordu. Örneğin, 15 Temmuz akşamı Adil Öksüz diğerleriyle beraber gözaltına alınıyor, FETÖ'nün imamı olduğu 2008'den beri, yani 8 yıl önceden biliniyordu. Ama ne hikmetse herkese ters kelepçe takıldığı halde, Adil Öksüz serbest bırakılıyordu! O sırada Başbakanlık Müşaviri olan, Ali İhsan Sarıkoca karakola gidip Adil Öksüz'le görüşüyordu. Kimse sokağa bile çıkamıyordu, ama Başbakanlık Müşaviri gidip Adil Öksüz'le görüşüyordu. Kaldı ki Adil Öksüz'e bir GPS cihazı takılmıştı ve uydularla yönünü bulabiliyordu. Bu özel cihaz ithal ediliyordu. 'GPS'i hangi kurum ithal etti ise ona niye sorulmuyordu? Darbe Komisyonuna gelmesi ve bilgi vermesi gereken 2 önemli kişi, MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı oluyordu. Peki, Sn. Erdoğan, 'Sakın gitmeyin' diye bunlara niye talimat veriyordu?

15 Temmuz darbesinden 3 ay önce Nisan ayında, Abdullah Kurt isimli bir vatandaş, İzmir'de savcılığa gidiyor, darbe yapacakların tamamının isimlerini veriyordu. Ama nedense gereği yapılmıyordu. Yoksa “bu darbeyi fırsata çevirelim ve karşı darbe tertipleyelim” düşüncesiyle mi hareket ediliyordu? Darbenin en önemli elemanları, FETÖ’nün sivil imamları, Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç, Harun Biniş gibi adamları, bunların hepsi takip ediliyordu. Hangi evde toplandıkları da biliniyordu. Ama nedense ciddi hiçbir tedbir alınmıyordu!

Sorularının samimi ve tatmin edici yanıtlarını ortaya koymak ve kamuoyunu rahatlatmak varken, neden susturmaya, saldırma ve suçlama yoluna gidildiği ise, artık düşünen kafaları iyice karıştırmaya başlamıştı.

İktidar yandaşlarından ve Başkan parlatıcılardan Ergün Diler gibi yazarlar, bilgiçlik taslarken ağızlarından kaçırdıkları da olmasaydı, bir takım gizli girişimlerden ve kirli ilişkilerden de habersiz kalacaktık.

Dünya tarihinin en çok konuşulan ailelerinden biri olan Rothschildler’in son prenslerinden Alexandre de Rothschild hanedanlığın kurallarını değiştirmeye mecbur kalmıştı. Rothschild Ailesi'nin son prensi Alexandre de Rothschild olmaktaydı ve artık Bankacılık sektörünün tek sorumlusu yapılmıştı. Alexandre de Rothschild, Baron Jacob Rothschild'e olan yakınlığı sayesinde bu özel pozisyona atanmıştı.

Alexandre de Rothschild'in babası David de Rothschild, 250 yıllık bankacılık sektörünü aile adına kurgulayan insandı. Kendi kurduğu sistemin devamı için görevini oğlu Alexandre de Rothschild'e bırakmıştı. Konuşulup yazılanlara göre aile içinde gün yüzüne pek çıkmayan sıkıntılar nedeniyle bu değişim yapılmıştı. Güya Alexandre de Rothschild, ABD'deki en güçlü patron Eveleyn de Rothschild'in etkisini kırmak için hamleler yapacaktı!? Ama bu çok kolay olmayacaktı. Çünkü aile içinde yaşanan kavganın ailenin servetine ve etkinliğine, yani Siyonist sermaye diktatörlüğüne zarar vermemesi lazımdı. Ailenin iki kolunun göstermelik savaşında iç dengelerdeki huzursuzluk artmamalıydı. Ailenin 7. kuşağının en iyi temsilcisi olan Alexandre de Rothschild, Eveleyn de Rothschild'in politikalarına karşıydı. New York merkezli yaşadığını ve dolayısıyla özünden koptuğunu düşündüğü Eveleyn de Rothschild'in artık kenara çekilmesi gerektiğine inanmaktaydı. Yani Alexandre de Rothschild güçlü yapıyı avuçlarının içine almayı planlamıştı. Ancak önce aile içindeki gizli mücadeleyi kazanması şarttı.

İngiltere'deki Daily Telegraph gazetesi, Eveleyn de Rothschild'in onayıyla baskıya sokulmaktaydı. Daily Telegraph, Amerika’daki Jacob Rothschild'e karşı bir kampanya başlatmıştı. İşte bu durumdan sonra, İngiltere'de herkes bir taraf seçmek zorunda kalmış ve kavga kızışmıştı. Tekrar hatırlatalım bu aslında kayıkçı kavgasıydı ve bu Siyonist sermaye hanedanlığından şikâyetçi olan çevreleri avutma ve ayarlama politikasıydı.

Her ne kadar Kraliçe II. Elizabeth çok yaşlanmış olsa ve cenazesi için prova yapılsa da, Rothschildlerin desteği ile hâlâ güçlü olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Kraliçe II. Elizabeth NATO ile birlikte adım atmaktaydı. Bu gücü İngiltere için de kullanmak isteyen Kraliçe II. Elizabeth, tüm baskılara rağmen geri adım atmadı ve Boris Johnson istifa edip ayrıldı. Johnson, istifa için ağır adımlar atarken bir anda İngiltere Başbakanı Theresa May'in ofisinden bilgilendirme yapılmış ve Dışişleri Bakanı Boris Johnson’ın istifa ettiği açıklanmıştı. Oysa henüz Johnson istifasını sunmamıştı. Çünkü Johnson, NATO hakkında olumsuz fikirler taşımaktaydı. İngiltere'nin NATO'ya değil, NATO'nun İngiltere'ye bağlı olmasını savunmaktaydı.

İşte bu Boris Johnson Alexandre de Rothschild'in danışmanı olacaktı. Ailenin parasına yön verecek kişi olan Alexandre de Rothschild, İngiltere eski Dışişleri Bakanı Boris Johnson'a Avrupa danışmanlığı teklifi yapmıştı. Aile bu teklifleri stratejik olarak yapardı. Yoksa ailenin teklifleri İngiltere'de sorgulanmadan kabul görür ve emir sayılırdı. Boris Johnson da bu teklifi kabul ettiğini açıklamıştı. Tabii Boris Johnson'ın Avrupa'da sözü geçen bir güce sahip olması, ailenin Avrupa Birliği için planlarının başarıya ulaşmasını kolaylaştıracaktı.

Alexandre de Rothschild paranın gücünü en iyi kullananlardan biri olarak tanınmıştı. Boris Johnson da, stratejik adımları çok iyi bilen bir siyasetçi sayılırdı. Şimdi iki büyük gücün bir araya gelmesi, İngiltere için aslında büyük bir şanstı. Ancak bu şansın değerlendirilmesi ailenin, Boris Johnson'ı rahat bırakmasına bağlıydı. Güçlü olanın güçlü kararlar almasından yana olan Johnson şimdi daha güçlü bir pozisyondaydı.

Asıl patron Jacob Rothschild ise dünyanın her yerinde ve özellikle Rusya'da çok güçlü bir konumdaydı. Büyük bir akımın patronu makamındaydı. Ne olduysa İngiltere Kraliçesi ile biraz ters düşmeye başlamışlardı. İngiltere de Jacob'un adamı olan Abramovich'i ülkeye sokmamıştı. Malum ajanların zehirlenmeleri ile Rusya üzerinden süren bir kavga başlatılmıştı. Aslında İngiltere'nin Rusya'yı suçlamalarının altındaki gerçek neden Jacob Rothschild olduğu konuşulmaktaydı. Büyük patron Jacob el altından NATO'nun dağılması ya da başka bir fonksiyonla iş yapması için yeni planlar kurmaktaydı. Çünkü ellerinde Para vardı, Bilişim vardı, ama doğrudan kendilerine bağlı Silah ve Ordu yoktu. Bu nedenle en büyük rakip NATO'nun diskalifiye edilmesinde veya yeniden şekillenmesinde büyük fayda görüyordu. Ancak Washington ile Londra (yani Rothschildlerin iki kolu) bu konuda farklı düşünüyordu. (Ve rol icabı farklı ve aykırı bir tavır takınılıyordu.)

Hem aile hem de NATO'ya destek veren iki başkent aslında AKDENİZ için kapışıyordu. Buradaki petrol ve doğalgazın kimin olacağı hesapları yapılıyordu. Tekrar hatırlatıp vurgulayalım ki, aslında her iki taraf da aynı Siyonist amaçlara ama farklı kulvarlardan yaklaşıyordu.

Bütün bunları okuduktan sonra mecburen merak ediyoruz.

Bütün dünyada, vahşi kapitalizm adına korkunç bir zulüm ve sömürü saltanatı kuran Siyonist Yahudi sermayenin anaç baronlarından Rothschild’lerin İngiltere ayağı Alexandre de Rothschild ile ABD ayağı Jacop Rothschild arasındaki danışıklı NATO kapışmasının; Doğu Akdeniz, İsrail ve Suriye üzerinde, yani doğrudan ülkemizin çevresinde ve çıkar bölgemizde yoğunlaştığı bir ortamda, Türkiye’de gerçekleşen Başkanlık süreci ve son ana kadar kendilerinin bile bilmediği ve beklemediği yeni Bakanlar kabinesi ve özellikle GKB’nın MSB’lığına bağlanma girişimi… Ve hemen akabinde gidilen ve Trump’tan övgüler dizilen NATO zirvesi ile, Siyonist Rothschild’lerin şeytani projeleri arasında bir bağlantı var mıydı, yoksa sadece bir rastlantı mıydı?

Bunların üzerinden henüz bir hafta bile geçmeden 19.07.2018 tarihinde İngiltere, Fetullahçı Terör Örgütü “çatı davası”nın firari sanığı ve eski Koza Holding yöneticisi Hamdi Akın İpek’le ilgili sürpriz bir karar almış; Akın İpek’e ev hapsi verildiği açıklanmış ve pasaportuna el koymuşlardı. Bu jest, NATO’ya bağlılığı nedeniyle Türkiye’ye verilmiş bir ödül olmasındı!.. Yoksa Akın İpek’in resmen koruma altına alınması mıydı?


GİRİŞ

TSK’YA; AKP+CEMAAT KUMPASI!

Erbakan’ın niçin devre dışı bırakıldığını, AKP’nin ne maksatla iktidara taşındığını ve Cemaat-Hükümet kapışmasının perde arkasını Ruşen Çakır şöyle yorumluyor, daha doğrusu, “Derin Amerikan komplosunu” şöyle itiraf edip ağzından kaçırıyordu: “(Cemaat-Hükümet kapışması) olayını şöyle özetlemek mümkün: Aslında birbirlerine pek güvenmeyen iki taraf, ortak bir düşmana (TSK’ya) karşı güçlerini birleştirip O’nu alt ettiler; bunun sonucunda Hükümet de Cemaat de kazandı (ve karlı çıktı, ama) ortak düşman kalmayınca da aralarında iktidar savaşı başladı.”[38] İşte bu gerçek tespitleri şöyle okumak gerekiyordu:

Amerika’ya yön veren, ABD ve AB’yi kullanıp dünyaya hükmeden Siyonist Yahudi Lobilerince, merkez üsleri ve Arz-ı Mev’ud ülkesi saydıkları Ortadoğu’da kendilerince en ciddi engel olarak TSK görülüyordu. TSK’yı bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkarmak için de AKP+Cemaat ittifakı oluşturulup iktidara taşınıyor, CIA ve MOSSAD talimat ve tertibatlarıyla Orduya kumpaslar kuruluyor, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ABD karşıtı paşalar ve kurmay subaylar içeri tıkılıyor (Gerçekten suçlu ve sorumlu olanlar da mazeret ve meşruiyet kılıfı olarak kullanılıyor), onurları ve burunları kırılıyor ve halkın gözünden düşürülüyordu. Bu amacına ulaşan Siyonist odaklar, şimdi kiralık kuklalarını kapıştırıp, her ikisinden de kurtulmaya çalışıyordu!

Fetullahçı Bugün Gazetesi yazarı Gültekin Avcı: “PKK Kürdistan’ı kurmak için geri sayıma başladı. Güneydoğu’da bölge halkına 20 bin silah dağıtıldı. Yerel seçimlerde ilk adımın atılması, genel seçimlerde nihai hedefe varılması kararlaştırıldı. Böylece, çok fazla kan dökmeden, bir halk ayaklanmasıyla Kürdistan’ı ilan etme hazırlığı adım adım uygulanmaktaydı. Bu kalkışmada korucular, kendilerine verilen silahları devlete karşı kullanacaktı”[39] diyerek AKP iktidarının ve Erdoğan’ın aymazlığına ve vurdumduymazlığına dikkat çekiyordu. İyi de düne kadar Cemaat ve Hükümet el ele ve koro halinde “PKK ile barış sürecinin Türkiye’yi şaha kaldıracağını” yazıp duruyordu!? Ve hele her iki takım da “Darbecilerden hesap sorma bahanesiyle, Orduyu hizaya sokma ve intikam alma!?” girişimlerini birlikte tezgahlayıp birlikte alkışlıyordu!?

Bu tezgâhın “içeriden maşaları!”

Bu sinsi ve sistematik tezgâhın işlemesi için, TSK içinden “demokratik paşalar” da bulunuyordu. Örneğin, TSK’nın küçültülüp daraltılması, Genelkurmayın Savunma Bakanlığına bağlanması, “Zorunlu Askerlik”in ya kaldırılması yahut çok kısaltılması ve bunlara direnen subayların başına çuval takılması gibi onurlu(!) ve olumlu(!) girişimler nedense hep E. GKB Hilmi Özkök döneminde başlatılıyordu.. TSK mensuplarına yönelik girişimlerle ilgili Vatan Gazetesi’nden Güngör Mengi’ye[40] konuşan Hilmi Özkök, “Ne yani bazı şeyleri vaktinde açıklasaydım arkadaşlarımız kurtulacak mıydı? Hayır.. Birileri, döverek aslan terbiye ediyorlar sanki. Asker dövmek moda oldu! Onun bahanesi yaratılıyor bu şekilde…” ifadelerini kullanıp, devran tersine dönünce, bu sefer günah çıkarmaya uğraşıyordu.

Zaman Gazetesi Millî Görüş gıcıklığını ve Siyonizm uşaklığını şöyle itiraf ediyordu:

17 Aralık (2013) tarihinden itibaren başlayan süreç, her hafta tarihe not düşülmesini gerektiren merhaleler geçiriyor, biz de görevimizi yapıp tarihe not düşen yazılar hazırlıyorduk. 19 Aralık’tan itibaren konu ile ilgili yazdığımız yazıların özü şuydu: “Sonuç olarak… Parti de, Cemaat de, “Millî Görüş Hareketi”ne karşı çıkarılıp “hormonlu” olarak büyütülüyordu. “Millî Görüş Karşıtlığı İtirafname Yazısı”, 25 Ocak 2014 tarihinde Zaman gazetesinde yayımlanıyordu. “İslâmî Olana Karşı Siyasal İslâmcılık” başlıklı yazısında Zaman gazetesi yazarı ve aynı zamanda Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş[41] Kırk yıllık Millî Görüş karşıtlığını şöyle dile getiriyordu:

“Şu an Türkiye’de en geniş tabanlı temsilciliğini Hizmet Hareketi’nin yaptığı sivil, hoşgörülü ve kuşatıcı İslâmî anlayışla, geleneksel olarak Millî Görüş’te karşılığını ve sosyo-politik manzarasını bulan Siyasal İslâmcı Anlayış, tarihleri boyunca hep birbirleriyle çakışmayan paralel rotalarda yol almışlardır. Millî Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi, Has Parti ve son dönemde kısmen AKP bu Siyasal İslâmcı Geleneği temsil eden siyasal oluşumlar olarak ortaya çıkmıştır... …1970’lerden itibaren ise fikren Anadolu dışından beslenen Siyasal İslâmcı Hareketlere karşı, geleneksel ve yerli İslami yaklaşımın güçlü bir unsuru olarak Fetullah Gülen Hoca Efendi’nin öncülük ettiği, bugün adına Hizmet Hareketi dediğimiz, sosyal hareket görünürlük kazanmıştır…” İyi de düne kadar “Fetullah Gülen Cihat ediyor!” diyen Süleyman Karagülle ve ekibi, bu gerçekleri yeni mi fark ediyordu?

Bu arada “Ceket üzerinden tansiyon ölçülür mü ölçülmez mi” tartışması, Gülen’in BBC’ye verdiği bir röportaj sırasında tansiyonunun ceketinin üzerinden ölçülmesi ile başlıyordu. Tartışma dallanıp budaklanınca Gülen’in doktorunun internet aracılığı ile yaptığı açıklama bu riyakârlığı örtmeye yetmiyordu. Böylece Fetullah Gülen’in ve Cemaatinin riyakârlığı meslek edindikleri ve her şeyi şova çevirdikleri bir kez daha ortaya çıkıyordu.

“Biz, ordu milletiz” gerçeğini unutmamalıydı!

Biliyorsunuz emperyalist ve sömürgeci güçler; başta İngiltere olmak üzere Fransa, İtalya ve Yunanistan; Anadolu’yu dört yandan işgale başlamıştı. Özellikle İngiltere’nin teşviki, yönlendirmesi ve ABD’nin desteklemesi sayesinde, şımarık Yunanlılar; 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkmıştı. Pek çok zulüm, sayısız kıyım yapılmış, cibilliyetlerini her fırsatta ortaya koymuşlardı. Haçlı Batı’nın medeniyet ve uygarlık kabuklarının altında, nasıl bir canavarlık yattığını Aziz Milletimiz bir kere daha yaşayarak anlamıştı ve bu gerçek İstiklal Marşı’mıza yansıyacaktı. Şüphesiz İzmir’dekine benzer zulümler Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te ve diğer işgal bölgelerinde de yapılmıştı. Fakat Aziz Milletimiz bunları katiyen onaylamamış, yurdun her tarafında Müdafaa-i Hukuk “yani haklarını fikren ve fiilen savunacak dernekler kurmuşlardı. Zaten İzmir’in işgalinden, daha 4–5 saat geçmeden Denizli Müftüsü Cihat’a fetva ve izin çıkarmıştı. Milletimiz, topyekûn bütün imkânlarıyla, düşmana karşı koymaya çağrılmış, cihat fetvasında milletimize şöyle haykırılmıştı:

“Ey Millet! Düşman, pis ayaklarıyla, vatan topraklarına ayak basmıştır. Ve bütün mel’anetiyle yurdun iç taraflarına doğru ilerlemeye başlamıştır. Bu vaziyette durumun elverişli olup olmadığına bakılmadan, “İmkân var mı, yok mu?” diye endişeye kapılmadan ‘Cihat’ yani düşmanla bire bir, karşı karşıya çarpışmak farz olmaktadır. Bunun için de bölgelerimizdeki Kahraman Ordu birliklerimizle her türlü dayanışma ve yardımlaşma içinde davranılması, hürriyet ve haysiyetimizi kurtarmanın ilk şartıdır!” “Hiç bir şey bulunmasa bile; kazma veya kürekle; onlar da yoksa taş ile velhasıl ele ne geçti ise onunla; Ordumuza katılıp zalim düşmana saldırmak farzdır: çünkü düşman vatanın harim-i ismetine el atmıştır. Namusumuzu ve kutsalımızı savunma zamanıdır”[42]

Bu cihat fetvası; Hem Şanlı Kurtuluş Savaşımızı kazanma sırrımızı, hem de “Biz Ordu Milletiz” hakikatini ortaya koyuyordu. “Ordu Milletiz” demek “Ordu Devletiz ve Ordu Hükümetiz!” yani devlet ve medeniyet teşkilinde ve ülke yönetiminde asker-sivil kaynaşması en önemli şansımız ve kuvvet kaynağımız olduğu anlamına geliyordu. Zayıflatılıp laçkalaştırılmış ve milletin özünden uzaklaştırılmış bir orduyla, Anadolu coğrafyasında tutunamayacağımız gerçeği “Biz Ordu Milletiz!” deyimiyle vurgulanmak isteniyordu. Maalesef hem katı Kemalizm ve yanlış laiklik dayatmasındaki bazı paşaların millete ve İslamiyet’e hor bakmaları, hem de bir takım sivil ve siyasi maşaların AB kriterleri ve demokratikleşme bahanesiyle Silahlı Kuvvetlerimize yönelik nefret kampanyaları “Biz Ordu Milletiz” kimyasını bozmayı amaçlıyordu.

Yine Muhsin Bozkurt Hocamızın tespitleriyle: AB’li derin diplomasi çevrelerinin ve AB’li Yahudi Lobilerinin Türkiye’nin muhteşem potansiyelini, mükemmel jeopolitik, jeostratejik değerini ve güçlü bir orduya sahip olma tehlikesini(!) bertaraf etme girişimlerinin asıl nedenlerini çok iyi anlamak gerekiyordu.

ABD’nin etkin yayın organlarından Time dergisi “…Türkiye, NATO’nun Rusya ve Kafkasya sınırında yer alıyor. Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırmak aynı zamanda Ankara ile Batı’nın güvenliğini birbirine destek yapmak anlamına geliyor” yorumunu yapıyordu.[43]

ABD ve AB’nin Türkiye’nin 21. Asra damgasını vuracağı endişesini taşımaları ve Clinton’ın iki defa söylediği ve TBMM’nde ifade ettiği: “Dünya’nın 2000′li yıllardaki kaderi, ilk 25 yıl içinde Türkiye’nin alacağı kararlara bağlıdır” itirafları, ABD nazarında, Türkiye’nin çok zengin yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip Orta Asya ve Kafkasya ile kültürel ortaklığı olan bir ülke olması. Türkiye’nin buralara girme ve sömürme aracılığına namzet, tartışmasız ülke sayılması, Clinton’un, “Önümüzdeki bin yılda, dünyanın bu bölgesinde, düşlerimizi süsleyen geleceğe ulaşma şansı”nı Türkiye’ye bağlaması, ülkemizi yönetenlerce nasıl okunuyordu?[44]

Açıkça soralım: Helsinki Zirvesi ve Kopenhag kriterleri dayatmalarının ve her ikisinde de Türkiye’den istenen hayatî taviz ve kotarmaların, ve yine Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün, görev süresini uzatacak karar tasarısında, KKTC’ni de içine alan “iki taraf” ifadesi kullanılması gerekirken, Kuzey Kıbrıs’ı yok sayan “Kıbrıs Cumhuriyeti” şeklinde yazılmasının altında neler yatıyordu?

Ve özellikle TSK neden Kıbrıs’tan çıkarılmaya, Anavatan’da ise kolu kanadı kırılmaya çalışılmaktaydı?

Batılılar, artık sadece kışkırtıcılık yapmak sınırını da aşıyor, “Türkiye’de yeni yerel düzenlemeler yaptıracaklarını” söyleyecek kadar ileriye gitmeye başlıyor ve Avrupa Birliği Komisyonu tarafından finanse edilen ve dünya YEREL YÖNETİM ve Demokrasi Akademisi’nce yürütülen, “Muhtarlıkların ve mahallelilerin güçlendirilmesi projesi” kapsamında, Diyarbakır’da sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlemek üzere, “AB Mahalle Evi” açılıyordu.[45] Yine Avrupa Birliği’nin, Türk halkının demokrasi ve insan hakları bilincini geliştirmeyi(!) hedefleyen “Mahalle Evi” projesi -diğer şehirlerin kenar semtlerine de yaymak üzere- Gaziantep’te yürütülüyordu.[46] Amerikan CNN televizyonu, 3 Ağustos günü, batısı kırmızı (ay yıldızlı), doğusu, başka bir ülkeymiş gibi beyaz olan bir Türkiye haritası yayımlıyor, aynı CNN, 11 Kasım tarihinde, Güneydoğusu kopuk bir Türkiye haritasını internette neşrediyor, ancak CNN Türk’ün uyarısı ve Türk izleyicilerin yoğun protestoları üzerine, bunu internetten kaldıran CNN’in ne yazık ki, hâlâ yerine doğru haritayı koymuyordu.[47]

Hatırlayınız, Clinton, İstanbul’a gelir gelmez -Lozan’a tamamen aykırı olduğu hâlde- Patriği Devlet gibi ziyaret ediyor, Heybeli Ruhban Okulu’nun açılmasını emrediyor, Boğaziçi Üniversitesi’nde Bizantolog kürsüsünün bulunması ve lisansüstü eğitim yapmasını teklif ediyordu. Fin Dışişleri Müsteşarı Jaako Blomberg’in: “Artık hiçbir şeye, bu bizim iç işimiz diyemezsiniz!”[48] sözleriyle Türkiye’yi henüz AB’ye girmeden bile müstemleke gibi görüyor, Mehmet Ali Birand, Avrupa’da katıldığı bir toplantıda, bir yabancı konuşmacının, “Türkiye’nin, sadece Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve değerli bir ülke durumuna geldi!”ğini[49] aktarıyordu.

Türkiye’nin gözünün içine baka baka; “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız!” nakaratlarıyla, ilgili devletleri uyutan ABD’nin ve ABD’nin amaçları doğrultusunda hareket eden BM sayesinde, adım adım, güdümlü ve sözde bir devletçik ortaya çıkarılıyordu. Bu sözde/uydu devletçik, ABD’nin Ortadoğu’ya, daha iyi ve rahat bir şekilde yerleşmesini sağlayacak; bunun için, sırasında bölge devletleriyle uydu devletçiği kapıştırıp, bölgeyi karıştırarak, her zaman müdahale hakkını elinde bulunduracak diye oluşturuluyordu. Yani yeri geldikçe petrolün başında, sadece kendisinin söz sahibi olduğunu kanıtlamaya hazırlanıyordu.

Artık BDP’nin bülteninde “Yerel Yönetim Direniş Komiteleri…” şeklinde ifadeler yer alıyor,[50] TSK’nın Kürdistan’dan(!) (Güneydoğu’dan) çıkarılması ve karakolların, kışlaların kapatılması teklif ediliyor; “Öyle Misak-ı Millî sınırları içinde egemenlik, bağımsızlık gibi, lüks kavramlara yer yok!” “Ben, millî sınırlar içinde, kendi hukukumu uygularım, diyemezsin!” “Avrupa, ne isterse o olacak!” “Bu topraklar, sadece bizim değil!” gibi, milli birlik ve dirlikle asla bağdaşmayan, acı ve alçaltıcı ifadeler artık yüksek sesle söyleniyordu. TÜSİAD’ın, BDP’nin ve PKK’nın istekleri doğrultusunda ve AB’nin büyük arzuları sonucu, bu girişimlerin siyasi çözüme doğru yol alması sağlanıyordu.

Velhasıl, Haçlı Avrupalılar ve arkalarındaki Siyonist odaklar Sevr ile yapamadıklarını, şimdi AB’ye katılım şartları ve PKK Kürdistanı’na meşruiyet dayatmaları ile başarıyordu. Bizi asıl hayrete düşüren, AB’ye katılım programında, ülkemize adaylık statüsünün verilmesinden duyulan kıvanç ve bu gelişmenin Türkiye’ye açacağı ufuklar, cahilce bir coşkuyla dile getirilirken; bu sinsi karardaki koşullar üzerinde pek durulmaması ve bunların umursanmamasıdır.” diyenlere neden kulak asılmıyordu.

ABD’nin Yahudi Başkanlarından Abraham Lincoln: “Bir hükümetin gerçek gücü, olağanüstü hallerde, özgürlükleri muhafaza ederken, gerekecek kuvvetli tedbirleri de çekinmeden alabilmesi ile anlaşılır. Bunları başarabilmesi için de düşmanları caydırıcı dostlara güven aşılayıcı güçlü ve disiplinli bir orduya sahip bulunması şarttır!” dediği ve ABD bunun gereğini hala yerine getirdiği halde, bizde, güya “Demokratikleşmek ve özgürleşmek” palavrasıyla, neden TSK zayıflatılıp etkisiz bırakılmaya uğraşılıyordu?

Fetullah Gülen Amerikan STV’si BBC ile yaptığı röportajda, hala ve hiç utanmadan:

“Keşke (Mavi Marmara hadisesinde) diplomasi sonuna kadar kullanılabilseydi, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi! Yani kendi insanımızın aleyhine başkalarının yanında yer almak gereksizdi!” diyebiliyordu. Yani Fetullah Gülen böylece, (Elazizcilerin: Erbakan’ın emri ve desteğiyle İHH kahramanlarının yaptığına inandıkları) Mavi Marmara’daki gönüllü insani yardım aktivistlerini “İsrail’e karşı kaba kuvvet kullanmış ve baskın yapmış” gibi gösterme bayağılığına düşüyor; mazlum Filistin halkını “acıları bizi ilgilendirmeyen başkaları!” görüyor, böylece açıkça İsrail’i yine haklı sayıp sahip çıkıyor ve “Arkadaş!” diye hafife aldığı Başbakan’a Siyonist Lobileri üzerinden saldırıyordu. Oysa İHH, AKP’li olmayanları ve özellikle sadık Saadet partisi bağlılarını ve hele Elazığlıları, vakıf bünyesinde ücretli personel olarak bile çalıştırmayacak kadar “gizli bir Erbakan düşmanlığı” taşıyan, istismarcı ve suiistimalci kafaların kontrolünde bulunuyordu. (Not: Her türlü evrakını hazır hale getirdiği ve kendisine söz verildiği halde, sırf bu durumu anlaşılınca işe alınmayan gencin ismi ve adresi yanımızdadır.) Recep T. Erdoğan ise, hayal ettiği Cumhurbaşkanlığından mahrumiyet telaşı ve mağduriyet edebiyatıyla, hakaret söylemlerini esfeles-safilin seviyesine düşürüyor, düne kadar “Bakın nasıl darbecilerden hesap sorduk, şımarık askerleri hizaya soktuk!” diye hava atıp oy topladığı Ergenekon ve balyoz davalarının şimdi “Paralel yapının tezgâhı ve suçsuz insanların karalanıp hapse tıkılması” olarak değerlendirip fırdönekliğin daniskasını sergiliyordu. Yüce takdirin ve “Müntakim” isminin tecelli ettiği bu gelişmeler sonucu Hüseyin Gülerce ve Ahmet Turan Alkan gibi Zaman yazarları bile birbirine giriyordu. Bir genç sigortasız hasta annesine ilaç almak için bakkaldan çaldığı 27 (yirmi yedi) lira için tam 27 ay hapis cezasına çarptırılırken, devleti 27 milyon dolar dolandıran bakan ve başbakan çocukları, mahkemeye bile çıkarılamıyor, soruşturma açmaya kalkışanlar sürgüne yollanıyordu.

Aynı süreçlerde İsrail istihbarat şeflerinden Tümgeneral Aviv Kochavi “Türkiye’de üç bölgede El Kaide üssü bulunduğunu” açıklayıp, bölgesel haritalar yayınlıyordu. Şanlıurfa, Osmaniye ve Karaman’daki El Kaide kamplarının Reuters Ajansınca gündeme taşınması da dikkat çekiyordu. Fetullahçılarla İsrail İstihbaratı sanki birlikte ve işbölümü halinde çalışıyordu. Çünkü aynı iddialar Cemaat’in yayın organlarında da yer alıyordu. Bütün bu saldırılar altında bunalan Hükümet ise Orduya ve Ulusalcı aydınlara yaranmak için yeniden yargılama yolunu açıyor ve “pardon” yasasını çıkarıyordu. Oysa bu sırada Türkiye’ye gelen ve uçkur düşkünlüğü ile bilinen Fransa’nın Yahudi Cumhurbaşkanı Françios Hollande “El Kaide’ye karşı Türkiye ile işbirliği yaptıklarını” açıklıyor, ama Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yüzüne baka baka Ermeni soykırımı, yani Türklerin Ermeni katliamı yaptığını” tekrarlıyor ve Cumhurbaşkanı’ndan bir kelime olsun yanıt gelmiyordu. Ve işte bütün bu talihsiz ve tehlikeli gelişmelere bakıp artık yeni ve milli bir değişimin kaçınılmaz olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyordu!

Bu arada “yeniden yargılanma” yolunun açılmasıyla, eski ayıplarını kapatmayı ve Fetullahçılara karşı yeni taraftarlar kazanmayı hesaplayanlara sormak lazımdı:

• Haydi, bu acı gerçekler ve sizi aciz bırakıcı mecburiyetler sonucu, Ergenekon ve Balyoz’dan suçsuz yere yatan komutanlar ve aydınlar serbest bırakıldı diyelim; peki onların bunca yıldır çektikleri sıkıntılarının, haksız ve dayanaksız uyduruk sahte belgelerle zindanlarda tutulmalarının telafisi nasıl olacaktı?

• Yerle bir edilen itibar ve onurları, ailelerinin ve yakın çevrelerinin mağduriyet durumları nasıl tamire çalışılacaktı?

• Bu tertip ve tezgâhları hazırlayan ve bütün bu mahrumiyet ve mahcubiyete sebep olan -Başbakan’ın itiraf ve ifadesiyle- paralel yapının ve derin Cemaat kumpasının yargı, emniyet ve bürokrasideki kiralık ve karanlık elemanlarından nasıl hesap sorulacaktı?

Ve tabi Dolar rekor kırdıkça Türk Lirası erimeye başlamıştı. Ülkede ekonominin böylesine tepetaklak olması elbette sadece Türkiye’nin kusuru ya da suçu sayılamazdı. Artık bütün dünya biliyor ki ABD kaynaklı para politikalarının bu zayıflamada büyük bir etkisi vardı. Ancak Türkiye’deki siyasi karambol ve Recep Bey’in tutarsızlığı da bu süreci hızlandırmıştı. Aslında dışarıdan bakıldığında ortada bir sorun olmaması lazımdı. Sonuçta sandıktan büyük bir oy çoğunluğu ile çıkmış bir iktidar ve 11 yıldır Başbakanlık koltuğunda oturan aynı isimle yürüyen bir hükümet vardı. Üstelik anketlere bakıldığında yerel seçimlerde de AKP önde çıkmaktaydı. Peki, işadamlarından sıradan vatandaşa kadar insanları kuşkulandıran, TL’ye yani Türkiye ekonomisine güveni yıkan nedenler nasıl sıralanmalıydı? Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları mı? Hükümetin adını ‘paralel devlet’ koyduğu Cemaat’e karşı açtığı savaş mı? Yerleri değiştirilen binlerce polis veya hâkim ve savcılar mı? Siyasetin zirvesini teslim alan komplo teorisi soslu kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı tavırları mı? Bence bunların hepsinin ortaya çıkardığı kaos ortamıydı” diyenler haksız mıydı?

1- Rıza Zarraf, Ali Bayramoğlu, Recep Bey, Hanımı ve Bakanları aynı devlet protokolünde, aynı hizada ve aynı fotoğrafta poz verirken MİT, 17 Aralık’tan sekiz ay önce “Reza Zerrab ve yolsuzluk dolu ilişkiler” konusunda hükümeti uyardığı halde, Başbakan neden bu uyarıyı hiç dikkate almamıştı? Ve Sn. Başbakan’ın İran gezisi sırasında Rıza Zerrab’ın mal varlığına konan tedbirlerin kaldırılması sadece bir tesadüf mü sayılmalıydı?

2- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, 17 Aralık’ın ardından memleketimizin mahkemelerine eskisi kadar güven duyacaklar mıydı?

3- Şu anda hükümete yakın herhangi bir isim aleni soygun yapmaya kalksa, herhangi bir savcı ve polis o şahsa yönelik yolsuzluk operasyonu yapmayı göze alacak mıydı?

4- Eğer “Hükümet” ile “Cemaat” arayı açmasaydı, biz bunca yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük iddiasının kırıntısından bile haberimiz olacak mıydı?

5- Hükümetin “paralel devlet”i keşfetme tarihi 17 Aralık mıdır? Eğer böyleyse, 17 Aralık’tan önce izi tozu bile olmayan “paralel devlet”, 17 Aralık’ta birdenbire mi ortaya çıkmıştı?

6- Başbakan, 17 Aralık’tan önce Cemaat’ten söz ederken “Ne istediler de vermedik” buyurmuşlardı. Acaba neler istemişlerdi de hepsini almışlardı?

7- 17 Aralık’tan bu yana kaç savcı talimatı, adli kolluk tarafından uygulanmamıştı? Kaç operasyon tamamlanmamış, yarım bırakılmıştı?

8- “Ananas” şifresinde ne tür kirli ve çetrefilli ilişkiler saklıydı? Eğer ortada bir yolsuzluk varsa neden gereğinin yapılması için Hükümet herhangi bir suç duyurusunda bulunmamış, ya da soruşturma açılmamıştı?

9- 17 Aralık’tan bu yana kaç bürokrat yerinden kaydırılmıştı? Eğer yerleri değiştirilen bu kişiler “çete üyesi” iseler, gittikleri yerlerde de “çetecilik” yapmayacakları nasıl sağlanacaktı?[51] gibi idare-i maslahatçılık cinsinden olsa ve Cemaate taraf yontulsa da, bu sorular hala neden yanıtsızdı?

Paralel yapı oluşturmak Dinimize göre nifak ve haram sayılmıştı!

Kur’an insanların gruplanmasını meşru ve doğal saymaktadır. Yeryüzü ülkelere, ülkeler illere, iller ilçelere, ilçeler belde ve köylere ayrılmaktadır. “Bizden” demek bizim ülkeden, bizim bölgeden, bizim ilden, bizim beldeden anlamındadır. Bir insan belirli bir ülkenin, bir bölgenin, bir ilin, bir beldenin sakini durumundadır. Çifte vatandaşlık hem hakları, hem de sorumlulukları bakımından onlardan birisi konumundadır. “Gerçekten sizden olduklarına dair Allah üzerine yemin ederler; Oysa onlar sizden değildirler. Ancak korkaklıklarından ve bazı çıkar hesaplarından dolayı (böyle davranan) insan topluluklarıdır.” Tevbe: 56) ayetinde çifte vatandaşlığın olamayacağına işaret buyrulmaktadır.

Bir toplulukta, ayrı (fesatçı ve fırsatçı) bir grup oluşturma, gizli ve sinsi yapılar kurma, diğer gruplar aleyhinde kumpaslar hazırlama, yeni teşkilatlar yapılandırma; bunların hepsi hukuken ve ahlaken yanlış ve yıkıcı olduğu gibi, Dinimizce de haramdır ve yanlıştır. Bütün vatandaşların kamu görevi yapma yükümlülükleri ve tabi hakları vardır. Bir kamu görevi açıldığı zaman talip olanlardan en kıdemli ve ehliyetli olan o göreve atanır. Kıdem sırası önde olan demektir. Bunu nasıl bileceğiz? a) Tahsili; b) Yaşı; d) O işteki hizmet süresi ve tecrübesi; d) Kabiliyeti. Herkesin buna göre resmi dereceleri olacaktır. Bir kadro açıldığı zaman kendi çevresinde en üst derecede olan kimse çağrılır; o gelmezse ondan sonrası çağrılır, kamu personeli böyle alınır. Bucakta, ilde, bölgede ve ülkede görevlendirme böyle yapılır. Herhangi bir birimde ikilik yaratma nifaktır, haramdır.

Maalesef bugün Türkiye’de ve dünyada yukarıda anlattığımız adil atama sistemi yerine keyfi atamalar vardır, merkezi atamalar vardır. Daima bölünmeler ve tasfiyeler yaşanmaktadır. Cumhuriyet kurulduğu zaman büyük miktarda Müslüman ve dindar bürokrat vardı. Cumhuriyet’i kuranların içine sızan ve dünya dengeleri bakımından mecburen katlanılan Mason ve Sabataist takımı bunların devre dışı bırakabilmesi için sakal yasaklandı, Kılık Kıyafet Devriminde aşırılığa kayıldı, Cuma günü tatili Pazar gününe aktarıldı, içki ve kumar masaları ve balolar ilericiliğin şartı gibi dayatıldı. Bunları yapmayanlar devlet memurluğundan atıldı. Böylece dindarlar ya din anlayışlarını ve yaşam tarzlarını değiştirdiler ya da görevlerini terk edip ayrıldılar. (Böylece aslında gerekli ve önemli olan bazı devrim ve değişim girişimleri, hedef ve hikmetlerinden saptırılmış, zorbalık ve barbarlığa kaydırılmış, böylece bir şekilcilik, istismar ve yobazlıktan kurtulma çabaları başka bir yozlaşmanın ve soyunup soysuzlaşmanın kapılarını açmıştı. A.A)

Bu kayırmalı paralel devlete ve gizli örgüte karşı paralel örgüt kurulamadı. Sonra Demokrat Parti iktidara taşındı, ama onlar da Demokrat Partili gibi görünerek devletteki kalan dindarları ayıklamıştı. Bugün de durum farksızdır, Adil bir atama sistemi olmadığı için her gelen kendi adamını yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu şekilde paralel devlet anlayışı yaygınlaşmıştır. Masonik ve Merkezi atama sistemi böyle bir paralel oluşmaya imkân sağlamaktadır. Merkezde iyi insanlar kötülenip, kötü insanlar etkili makamlara taşınmaktadır. S. Demirel yıllarca `Millî Görüş’e oy vermeyin, bölünmeyin, yoksa CHP gelir, dinsizlik gelir’ demiş, ama sonunda bugün yandaşlarıyla birlikte CHP saflarında yer almıştır.[52]

TSK’ya tahribat hamleleri kimlerin tezgâhıydı?

Tarih boyunca hiç değişmeyen, bugün daha da önemli ve gerekli hale gelen bir gerçek vardır: “Her bakımdan kuvvetli ve yeterli bir ORDUSU bulunmayan devletin, Milli ONURU da olmayacaktır!” Bin yıldır, tam yirmi bir Haçlı Seferiyle Türkiye’yi yıkamayan ve bizi Anadolu’dan atamayan gâvur güçler, şimdi klasik savaşlardan daha etkin ve tehlikeli stratejik şeytanlıklarla, bağımsızlık ve bekamızın sigortası olan TSK’nın kökünü kurutmak için çabalamaktadır. Kâfir güçlerin tertip ve teşviki ve gafil işbirlikçilerin eliyle hazırlanan; VİCDANİ RET, bu varlık ağacımıza vurulan en büyük baltadır. Kürtçü bölücülerden (PKK’lı ve BDP’lilerden), İslamcı geçinen döneklerden (AKP’lilerden), milli ve manevi duyarlılıkları törpülenmiş, rahatına ve menfaatine düşkün tüm kesimlere kadar, VİCDANİ RET arkasına sığınan hiç kimse artık askerlik yapmayacak; ülkemizin güvenliği ve geleceği sadece; hiçbir baltaya sap olamamış döküntülerin ve para karşılığı kiralanmış “Karavana nöbetçisi ve kışla bekçileri”nin eline bırakılmış olacaktır. “VİCDANİ RET” gibi bir hıyanet tuzağına, Askeri Yargıtay’dan ve Diyanet Başkanlığı’ndan fetvalar çıkarılması da, TSK’nın kökünü kurutma tezgâhının hangi aşamalara dayandığının aynasıdır.

Ve son Chicago NATO zirvesinde:

• İzmir’deki NATO üssünün artık “Ana karargâh”lardan biri sayılması ve komutanlığına kesinlikle bir yabancı (Türk olmayan) generalin atanması kararı alınması

• Ve Malatya Kürecik Radar üssünün, resmen fiilen NATO’ya devredildiğinin açıklanması

• Türk generallerin, bundan böyle NATO kışlalarında ve saldırılarında, sayıca daha yüksek oranda hizmet ve sorumluluk alacağının vurgulanması

• Ve NATO zirvesine “etkin ve yetkin gözlemci” statüsüyle çağrılmak istenen İsrail’in, Kıbrıs’ta üs edinme ve 20 bin komando yerleştirme çabalarının medyaya yansıması

Acaba TSK’nın milli ve bağımsız yapısının sulandırılması ve NATO’nun bir alt birimi konumuna sokulması hazırlıklarının yeni bir aşaması mıydı?

TSK’ya İstihbarat tuzağı kurmuşlardı!

Uludere’de 34 gencimizin vurulmasıyla sonuçlanan yanlış ve kasıtlı istihbaratın, ABD tarafından MİT’e aktarıldığı ve “Milli Kaynak” sayılan MİT tarafından TSK’nın kandırıldığı anlaşılmaktaydı. ABD’nin hedefi, halkımızla TSK’nın arasını açmaktı. Amerikan Wall Street Journal gazetesinin Uludere'de istihbaratın ABD kaynaklı olduğunu açıklaması ortalığı karıştırmıştı. Bu haber üzerine Genelkurmay açıklama yaparak "İstihbaratı milli kaynaklardan aldık" demiş, ancak Pentagon WSJ'nin haberini doğrulamıştı. Başbakan Erdoğan da “Haberin mevcut ABD hükümetini zor duruma düşürmek için” yapıldığını söyleyerek konuyu saptırmaya çalışmıştı. Uludere'de 34 kaçakçının savaş uçaklarından açılan bombardıman ateşi sonucu öldürülmesi Türkiye'nin en önemli gündem maddeleri arasındaki yerini hala korumaktaydı. Bu faciaya neden olan istihbaratın, MİT tarafından verildiği açıklanmış, ancak MİT tarihinde ilk kez internet sitesinden açıklama yaparak bunu yalanlamıştı. Amerikan Wall Street Journal gazetesi askeri yetkililere dayandırarak verdiği haberde “Uludere'deki istihbaratın kaynağının ‘ABD'nin Ankara'daki Ortak Bütünleşme Hücresi’ olduğunu” yazmıştı. İddiaya göre: “Amerikalı yetkililer, daha yakın uçuşla daha net görüntü verebileceklerini hatırlatmış ama Türkiye makamları bunu gerekli görmeyerek askeri harekât başlatmıştı.” İddianın yankıları devam ederken Türkiye makamları bunu yalanlamıştı. Amerikalı yetkililer ise "İddianın Türkiye-ABD dostluğuna zarar getirmeyeceğini" açıklamıştı.

3 saatlik Erdoğan-Özel görüşmesi niye sır gibi saklanmıştı!

Mart 2012 başında çok kısa süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra gerçekleşen ve 3 saat süren Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Necdet özel görüşmesi tartışma yaratmıştı. Erdoğan-Özel görüşmesinin MGK toplantısından uzun sürmesi Ankara kulislerinde şaşkınlığa yol açmıştı. Hürriyet haberinde MGK toplantısının kısa sürmesine gönderme yaparak, “çok kısa süren MGK ile ilgili sorun olabileceği hatta Özel’in istifa edebileceği bile ortaya atılmıştı. 28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın da soruşturma çerçevesinde gözaltına alınabileceği ve görüşmede bunun da konuşulduğu iddialar arasında yer almıştı. Genelkurmay kaynakları bu iddiaları net bir dille yalanlarken, görüşmenin MGK’dan iki gün önce planlandığı vurgulanmıştı. Hürriyetin haberinde “Görüşmenin neden bu kadar uzun sürdüğü Hürriyet’in Başbakanlık kaynaklarından aldığı bilgi ile açığa çıktı” ifadeleri kullanılarak görüşme ile ilgili başlıklar şöyle anlatılmıştı: “Başbakan Tayyip Erdoğan ve Özel’in en uzun görüşmesinde canlı bomba eylemiyle ateşkesin bozulduğu Suriye ile ilgili Türkiye’nin hareket planı masaya yatırıldı. Görüşmede şu başlıklar ele alındı: “Suriye’de tırmanan gerilim konusunda Türkiye’nin hareket senaryoları”, “Türkiye’nin NATO ve BM üyeliğinden doğan hakları”, “Sınırdaki asker durumu”, “İnsani yardımı karşılama kapasitesi”, “Olursa uluslararası yardımın güvenlik dâhil koordinasyonu”

TSK’nın kökünü kurutma hazırlıkları mıydı?

Artık lise öğrencileri bile 29 yaşına kadar askere alınamayacaktı. Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, TBMM Milli Savunma Komisyonu'nda, önergelerle yapılan değişikliklerle oybirliği ile kabul edilip kanunlaşmıştı. Tasarıya göre, yoklama devri, askerlik çağının başlangıcından muvazzaflık hizmetinin başlangıcına kadar geçen süre olacaktı. Tasarıyla, seferberlik veya olağanüstü hallerde 19 yaşında bulunanların askere alınmalarına imkân tanıyan düzenleme yürürlükten kaldırılmıştı. Bilgi Sisteminin yürürlüğe girmesiyle birlikte uygulama alanı kalmayan ilk yoklama ve son yoklama işlemleri kaldırılarak; yoklama, “yükümlülerin askerliğe elverişlilik ve öğrenim durumları ile meslek ve niteliklerinin belirlenmesi işlemlerini kapsayacak şekilde” yeniden tanımlanmıştı. Buna göre, ''yükümlülerin sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları, öğrenim durumları, meslekleri ve niteliklerinin belirlenmesi'' işlemi yoklama sayılacaktı. Yükümlülerin yoklama işlemleri yaklaşık 14 aylık bir süreye yayılacaktı. Böylelikle, yoklama kaçağı sayısı ve yoklama dönemlerinde askerlik şubeleri önünde oluşan yükümlü yoğunluğu azaltılmış olacaktı.

Askerlik işlemlerinin ertelenmesine neden olan haller şöyle sıralanmıştı:

Tasarıyla, askerlik işlemlerinin ertelenmesine neden olan hallerden bazıları yeniden ayarlanmıştı. Lise veya dengi okullarla fakülte ve yüksekokullarda öğrenim görenlerin askerlikleri; bitirdiği okulun dengi veya daha aşağı seviyedeki bir öğretim kurumuna kayıt yaptırmamak, yoklama kaçağı veya bakaya kalmamak ve 29 yaşını geçmemek üzere mezun oluncaya ya da ilişkileri kesilinceye kadar uzatılacaktı. Savaş zamanı hariç olmak üzere; bir baba veya ananın iki oğlundan biri askerdeyken diğer oğlu, ikiden fazla oğlu olanlardan ikisi askerde iken diğerleri, oğullarından biri muvazzaf askerlik hizmetini bitirinceye kadar askere alınmayacaktı. Bu düzenlemenin uygulanmasında 20 yaşından küçük olanlar ile geçime yardım edemeyecek derecedeki maluller hesaba katılmayacaktı. “Kardeşlerin sevk tehirinde” bulunulabilmesi için ananın dul olması şartı kaldırılacaktı. Bugünün şartlarında 15 yaşından küçük bir çocuğun aile bütçesine katkı sağlamasındaki zorluk dikkate alınarak, kardeş sevk tehirinde 20 yaşından küçük olanlar dikkate alınmayacaktı. Yoklama sırasında lise veya dengi okuldan mezun olduğunu belgeleyenlerin askerlikleri üç yıl, fakülte veya yüksekokuldan ilişikleri kesilenlerle yüksekokul mezunlarının askerlikleri ise 29 yaşını tamamladıkları yılın sonu esas alınarak iki yıl süreyle ertelenme imkânı sağlanmıştı. Askerlik çağrısına hasta olduklarından dolayı katılamayan yedek erbaş ve erlerden, bu durumlarını resmi veya askeri hekim ya da sağlık kurulu raporuyla tespit ettirenler herhangi bir cezai işleme tabi tutulmayacaktı.

Sağlık muayenesi aile hekimince yapılacaktı!?

Yükümlülerin sağlık muayeneleri askerlik şubesinin bulunduğu yerde öncelikle varsa aile hekimi tarafından, yoksa en yakın resmi sivil sağlık kuruluşunda veya asker hastanelerinde tek tabip tarafından yapılacaktı. Yükümlüler hakkında ertesi yıla bırakma, sevk geciktirmesi veya ''askerliğe elverişli değildir'' kararı sağlık raporlarını tanzim etmeye yetkili makam, asker hastanesi sağlık kurulu olacaktı. Ancak yatalaklar ile gözle görülür rahatsızlığı bulunanlar hakkında ertesi yıla bırakma, sevk geciktirmesi kararlı sağlık raporları, askerlik şubesi başkanı veya vekili ile mülki amirliklerce görevlendirilen resmi iki sivil (varsa biri aile hekimi) tabipten teşkil edilecek geçici sağlık kurulunca karara bağlanacaktı.

İlk bakışta makul ve masum düzenlemeler olarak görülen, ancak:

a) Erteleme ile birlikte, Lise talebelerinin bile açık yükseköğretim fakültelerine kayıt hilesiyle askerliğini 31 yaşına öteleyen, yani asker ocağının köküne kibrit suyu döken

b) İki sivil doktor tarafından “askerlik yapmaya elverişsiz” raporu verilebilen ve böylece sahte raporla askerlikten kaçmayı kolay hale getiren

c) 20-30 yaş arası fiili askerliği ise, sadece İlkokul mezunlarına reva gören ve “kışlaları çapulcu alayına çevirme hazırlığına” benzeyen bu girişimler, yine TSK’nın kökünü kurutmaya yönelik sinsi adımlardı. Yoksa GKB Necdet Özel’in Başbakanla görüşmesinde bu sıkıntılar mı paylaşılmış ve tartışılmıştı?

Yeni Anayasa tezgâhı!

Daha da sakıncalı ve sarsıcı olanı, bütün bu gaflet ve hıyanet girişimlerinin ve “Türkiye’yi bölme gayretlerinin, hukuki güvence ve gerekçeye dayandırılması” için YENİ ANAYASA hazırlanmasıydı. Devleti ve Cumhuriyeti yıkıcılar, şimdi; “kurucular” rolüyle işbaşındaydı. SEVR’in patronları AB ve ABD’nin dayatmaları; AKP, PKK (BDP) piyonlarının “barışçıl duyarlılıkları” sayesinde yazımına başlanan Yeni Anayasa, Türkiye’yi tarihe karıştıracak ve Büyük İsrail önündeki engel olmaktan çıkaracak, bütün tuzak maddeleri içinde toplayacaktı.

Yeni NATO Zirvesi ve Hıyanet planları

Asya’daki gelişmeler ve özellikle İslam dünyasındaki dirilişler, ABD ve İsrail’de rahatsızlık yaratmıştı. Örneğin Çin, ekonomik alanda ABD’yi yakalamaya çalışmaktaydı. Ekonomik yükselişinin sağladığı olanaklarla siyasi, askeri ve kültürel alanlarda da hızla kalkınmaktaydı. Yakın gelecekte her bakımdan ABD’yi zorlayacaktı. Bu nedenle ABD, İslam dünyası ve Asya ile kaçınılmaz olacak nihai hesaplaşmadan üstün çıkmak için; bunlar başa çıkılamayacak düzeye ulaşmadan önce kendi sorunlarını çözmek, zaaflarını gidermek, kurumlarını yeniden düzenleyip güçlendirmek suretiyle bu hesaplaşmaya hazırlanma çabasındaydı. İşte ABD’nin “Obama doktrini” kılıfı geçirilen Siyonist Yahudi Lobileri projeleri açısından 20 Mayıs’ta Chicago’da toplanacak NATO zirvesi kritik önem taşımaktaydı.

Açık ve gizli gündem konuları:

Zirvede açık görüşmelerde, kısaca füze kalkanı diye anılan füze savunma sistemiyle bağlantılı olarak NATO’nun yeniden düzenlenmesi sorunu tartışılmıştı. Füze kalkanının başta Türkiye, bütün İslam ülkelerini Rusya, Çin ve İran gibi Avrasya’nın önde gelen güçlerini hedef aldığı ABD yönetimi tarafından saklanmamıştı. Zirvede öne çıkan konu, kalkanın Avrupa’daki altyapısının, Basra Körfezi’ne inşası planlanan uzantıyla tamamlanmasıydı. Japonya-Filipinler ekseninde de benzer bir proje seslendirilmeye başlanmıştı. İsrail’deki radar da dâhil bütün bu sistem doğrudan ABD kumandası altında bulunacaktı. Zirvenin bir de gizli gündemi vardı: Kontrgerilla, Gladyo veya süper NATO diye bildiğimiz NATO’nun çelik çekirdeğinin, İslam ülkeleri ve Çin başta olmak üzere Avrasya’yı hedef alacak biçimde yeniden yapılanmasıydı. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, zirvenin hemen öncesinde “yeni kurulacak ve istihbarat toplamanın yanı sıra saldırılar da yapacak bu gizli örgütlenmeyi” zaten açıklamıştı. Zirvede, bu yeni gizli örgütlenmenin ABD dışı uzantıları yeniden yapılandırılacaktı. ABD’nin Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerdeki gizli Gladyo örgütlerinin takviyesi, güçlendirilmesi ve döneme uygun hedeflere yönlendirilmesi mutabakatı aranacaktı. İşte bu NATO zirvesinde, özel bir dikkatle resmi gündeme taşınmayan, ama gizli kulislerde hararetle tartışılan asıl konu ise: “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yeni NATO Konseptine uygun modern bir yapılanma içine sokulması, klasik (yani milli..) ve hantal teşkilatlanmadan kurtarılması, ittifak güçleriyle daha kolay ve kalıcı bütünleşme şartlarının olgunlaştırılması” olduğu fısıldanmıştı. Yani TSK, bütünüyle Mekke ve Medine’yi bombalamayı ve 1,5 milyar Müslümanı imhayı bile düşünen NATO ve Pentagon’un hizmetine sokulmaya çalışılmaktaydı. AKP ve Cemaat eliyle kurulan kumpaslarla da, bu hıyanete itiraz edenler sindirilmek isteniyordu!

ABD’ye karşı Çin’e sığınmak ahmaklıktı, ama Çin’le ekonomik ve teknolojik ilişkiler kurmak elbette lazımdı!

ABD ile Çin zahiri bir rekabet içinde görünseler de, Siyonist sermaye ve İsrail’le Çin, gerçekte çok gizli ve derin bir ittifak halindeydi. Bu iki ülke son derece yakın ve güçlü ilişkilere sahipti. Üstelik bu ilişkiler giderek daha da gelişmekteydi. Nitekim bu çerçevede İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak 2011’de başkent Beijing'i resmen ziyaret etmişti. Barak'ın ofisinden yapılan açıklamaya göre, kendisi Çin Savunma Bakanı Lian Guangli ve diğer üst düzey yetkililerle görüşüp, bunlarla bölgesel gelişmeleri, İran tehdidini, barış sürecini ve diğer 'stratejik konuları' değerlendirmişlerdi. Barak'ın savunma bakanı olarak ziyareti, şüphesiz ikili ilişkilerin en çok ve ağırlıklı olarak askerî ve güvenlik alanlarında olduğunu bir kere daha açıkça göstermişti. Esasen, iki ülke 1980'lerden bu yana (hatta bazı kaynaklara göre 1970'lerden bu yana) bu tür önemli ve kapsamlı ilişkilere sahipti. İsrail ile Çin arasındaki diplomatik ilişkiler 1992 yılında tesis edilmiş olsa da bu iki ülke bundan önce de gizli ilişkiler yürütmüşlerdi. Nitekim bu çerçevede 1980'lerden başlayarak iki ülke önce akademik, sonra ekonomik, bilimsel ve askerî alanlarda temaslara girişmişlerdi.

Daha sonra dönemin İsrail Savunma Bakanı Moşe Arens 1991 yılında Çin'i ziyaret etmiş, bu ziyaretle iki ülke arasındaki askerî-güvenlik ilişkilerinin temeli atılmış, ardından Dışişleri Bakanı David Levi'nin dört günlük önemli ziyareti takip etmişti. 1990'larda sadece 30 milyon dolar olan ikili ticaret hacminin 2005'e gelindiğinde 3 milyar dolara, 2008'de 5 milyar dolara ulaştığı, 2010'da 10 milyar doları aştığı söylenmişti. Çin tarafında bu ticaret İsrail'in güneş enerjisi, robot, inşaat, tarım ve sulama teknoloji ve ürünlerini; İsrail tarafında ise çeşitli mamul Çin mallarını içermekteydi.

Askerî alanda ise; çeşitli kaynaklar, 1990'lara kadar olan dönemde İsrail'in Çin'e en az 4-5 milyar dolarlık silah malzemesi ve teknolojisi sattığına, bugün de bu durumun artarak devam ettiğine, bunun sonucunda İsrail'in Rusya'dan sonra Çin'in en büyük ikinci askerî tedarikçisi konumuna yükseldiğine işaret etmişlerdi. Çin'in bu bağlamda Batı'dan temin edemediği askerî malzeme ve teknolojileri İsrail sayesinde elde ettiği, hatta bu satışlar dolayısıyla zaman zaman en yakın müttefiki Amerika ile karşı karşıya geldiği de söylenmişti. Mesela Falcon erken uyarı uçağını İsrail, Amerikan baskısı sonucu 2000 yılında bu uçağı Çin'e satmaktan vazgeçtiğini belirtmiş, ama gerçekte verilmişti.

İsrail, Çin bakımından; bu anlattığımız sebeplerle asla ihmal edilmeyecek kadar önemli bir ülke idi. Çinli yetkililer de bazen basına yansıyan, bazen da yansımayan vesilelerle İsrail'e gidip gelmekteydi. Buna en son örnek, Mayıs 2011’de İsrail'i ziyaret eden Çin Donanma Komutanı Amiral Vu Şengli'ydi. Barak'ın askerî ve güvenlik konularının yanı sıra BM'de gündeme gelecek olan bağımsız Filistin devleti konusunda Çin'in İsrail lehine desteğini sağladığı da yazılıp çizilmişti. Esasen İsrail bu konuda sadece Çin değil, diğer önemli ve güçlü ülkelerle çok yönlü temaslara girişmişti.

Yani bizdeki marazlı ve garazlı solcuların; “Ezilen ve sömürülen ülkelere umut olması ve sahip çıkılması bakımından, ÇİN ABD’nin en büyük rakibi ve korkulu rüyasıdır” yönündeki zan ve iddiaları temelsizdir. Çünkü hem ilahi hem de tarihi gerçek: “Zalimlerin ve kâfirlerin tek millet oldukları” şeklindedir.

Türk Ordusunun Suriye’ye girmeye kışkırtılması, İsrail ve ABD planıydı!

El Cezire'de “El İtticahu'l Muakis/Ters Esinti” programında moderatör Faysal Kasım'la birlikte isyancı muhaliflerden Prof. Velid Bunni ve Suriye rejiminin destekçilerinden Muad Muhammed katılıp, Suriye olaylarını tartışmışlardı. Muhalif öncülerden Prof. Velid Bunni, İsrail'in Suriye politikasına değinmiş: “Mümkün olması halinde, İsrail ilelebet Beşşar Esad'ın iktidarda kalmasını yeğler. İktidarda kalamayacaksa değişimin en büyük hasarla gerçekleşmesini ister.” Sözleriyle gerçekleri çarpıtmaya çalışmıştı. Oysa Velid Bunni'nin unuttuğu bir husus vardı: Evet, İsrail İslami bir ideoloji ile barışık yaşayamazdı. Ama, ılımlı AKP gibi, ılımlı ve ABD’ye bağımlı bir İhvan’la niye uzlaşmasındı? ABD'ye gizli görüşmeler için giden İsrail Ordu İstihbaratı Başkanı Tümgeneral Aviv Kochavi'nin: “Esad'ın iktidarda kalmasının ülkesinin yararına olduğu fikrinin değiştiğini ve Beşşar'ın artık gitmesi gerektiğini” unutmamalıydı. Aynı sözleri biraz daha tafsilatlı olarak İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak da kullanmıştı.

CNN'e konuşma yapan Barak, Esad ve yakınındaki bazı sorumluların Ali Abdullah Salih gibi gitmesini ve artık Baas rejiminin bittiğini ve defin işleminin gerektiğini açıklamıştı. Ve krizin çözümünde kendince Rusya'nın rolünün önemine dikkat çeken Barak, NATO, ABD, Rusya ve Türkiye'nin süreci hızlandırmak ve parçası olmak için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini vurgulamıştı.[53]

Ehud Barak'ın CNN'de yaptığı konuşmasında değişimi idare eden ve yönlendiren ülkeler kombinasyonunda Batı, Rusya ve Türkiye'yi birlikte zikretmesi ve sahiplenmesi Suriye’deki fesatlığın arkasında hangi fırsatçıların bulunduğunu ortaya koymaktaydı.[54]

Cemaat NATO’ya mı hizmetkârdı ve ABD Fenerbahçe'yi niye ele geçirmeye çalışmaktaydı?

Aziz Yıldırım operasyonu ilk başladığında bir dostum; "Bu, Fenerbahçe operasyonu değil" diye uyarmıştı. "Peki ne?" diye sorduğumda: "Aziz Yıldırım'ın faaliyet alanına bakarsan anlarsın" yanıtını yapıştırmıştı. Baktım; Yıldırım ailesinin faaliyet alanı askeri ihaleler, özellikle de NATO ihaleleri olmaktaydı. İlginç olan şu; NATO, ABD'nin kontrolünde olmasına rağmen Aziz Yıldırım; Ruslara da çok yakındı. O kadar ki; Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Başbakan Erdoğan ile Aziz Yıldırım'ın evinde buluşmak istiyordu. Nereden mi biliyoruz? Gazeteci Alper Görmüş; Taraf Gazetesi'nde Özden Örnek'in günlüklerini yayınlamıştı. Orada vardı, aktarıyorum: "Aziz ve Yıldız bana gelmişlerdi. Aziz'in ifadesine göre; Vladimir Putin, Başbakan Erdoğan ile özel olarak görüşmek istemişti. Resmi olmayan bir şekilde İstanbul'a gelip Aziz'in evinde görüşme talebini iletmişti. Aziz'in Putin ile temasta olduğunu biliyorum. Aynı şekilde diğer Ruslar ile de temasları var. Ruslar, Aziz ne isterse verecek durumdalar ve ona çok güveniyorlar. Bize S-300 satmak ve hatta üretmek istiyorlar."

Fenerbahçeli eski futbolcu Saffet Sancaklı bir ara Aktüel Dergisine ilginç bir röportaj vermiş ve şunları açıklamıştı.

"Aziz Yıldırım ile yıllardır Rusya'daki savunma sanayi işinde ortağız. Daha önce tank ve helikopter gibi ihaleleri Ali Şen alıyordu. Biz girince işi bize verdiler. Bu işte Rusya adına tek yetkili biziz. Ticaret yapıyoruz. Ben bir şey saklamıyorum ki. En son bir helikopter ihalesine girdik, 'bu adamlar nereden çıktı' deniyor. Kardeşim bu bizim aile işimiz ve yıllardır yapıyoruz."

Şeytan ayrıntıda gizleniyordu ve ayrıntıları bir araya getirdiğimizde ilginç bir tablo çıkıyordu. NATO ihaleleri ile tanınan Aziz Yıldırım, Putin dönemi ile birlikte Ruslarla da iyi ilişkiler kurmaya başlıyordu. Öyle ki daha önce Ali Şen'in aldığı ihaleleri alacak kadar. (Buradan Aziz Yıldırım ile Ali Şen kavgasının da aslında Fenerbahçe kavgası olmadığı sonucu çıkıyordu) Şimdi Fenerbahçe'yi ele geçirmek isteyen kim oluyordu? Cemaat mi? Cemiyet mi? Yoksa Aziz Yıldırım'ın Ruslara yakınlaşmasına kızan ABD'mi?”[55] veya ABD Cemaati taşeron olarak mı kullanıyordu?

Hayret, Masonik Türk Ocakları’na Cemaatçi Başkan atanmıştı?

Türk Ocakları’nın yeni başkanı Cemaate yakınlığıyla bilinen Nuri Gürgür olmuştu. Cemaatin yeni hedefinin ise Aydınlar Ocağını ele geçirmek olduğu belirtiliyordu. 100. yılını kutlayan Türk Ocakları Cemaate teslim ediliyordu. İttihatçı masonların teorik merkezlerinden olan Türk Ocaklarının yeni başkanını Fetullah Gülen Cemaatinin desteklemesi dikkat çekiyordu. Gürgür’ün Cemaatle yakın ilişkileri olduğu biliniyordu. Böylece Parvus Efendiyle anılan mekân, artık Fetullah Gülen adıyla anılacaktı. Bu arada Cemaatin yeni hedefinin ise 1980’li yılların teorik merkezi Aydınlar Ocağı olacağı biliniyordu.

Kafaları kurcalayan soru şuydu: Türk Ocakları mı İslamlaşıyordu, yoksa Cemaat mi Masonlaşıyordu?

               ŞİİR

Kılavuzu karga, olan kaypak’ın

Burunları çıkmaz, imiş necisten!

Casusu Amerka, olan ahmak’ın

PKK’sı havlar, imiş Meclisten!

Dindarlığı riya, taptığı tahin

ABD’ye serçe, millete şahin

NATO’nun emrinde, İslam’a hain

Asker sivil soysuz, çıkar her cinsten!

Vatan parselleyen, avrat pazarlar

Keramet uydurur, yandaş yazarlar

Bak kahpeler Milli, Çözüm azarlar

Diyalogcu medet, bekler “Teslis”ten!

Siyon yazılımlı, Mason falımlı

Kimisi radikal, kimi ılımlı

Bazısı Kemalist, dinsiz çalımlı

Yerinden kalkamaz, oldu aczinden!

Ülkemi sahipsiz, koyma Allah’ım

Kürdistan kurulsa, kalmaz felahım

Dilim ve kalemim, bu son silahım

Kurtar ruhumuzu, AB haczinden!

Zulüm Dünyasının Fotoğrafı ve İktidarın Pervasızlığı

Olumlu bir tedavi için önce doğru bir tespit yapılması lazım gelir. Çünkü problemleri bilmeden çözüme yönelik projeler üretmek mümkün değildir. İçinde bulunduğumuz dünyadaki çarpıklıklar ve haksızlıklar; mevcut global sömürü sisteminin iflas ettiğinin göstergesidir ve artık mutlaka değiştirilmesi gerekmektedir. Hiç kimse bugünkü dünya düzeninin adil temeller üzerine kurulduğunu iddia edemeyecektir. Çünkü dünyamızda yaklaşık 6,5 milyar insan hayat sürmektedir; ve bu insanların hepsi eşit yaratılmasına rağmen, nimetlerin bölüşümüne gelince, hiç de eşit olmadıkları çok açık ve acı bir şekilde gözler önüne serilmektedir.

A- Ezilenlerin Durumu:

- Bugün dünya nüfusunun neredeyse üçte biri, 2 milyardan fazla insan maalesef sefalet (açlık, hastalıklar, kötü beslenme) içerisinde yaşıyordu. Her gün 150,000 insan ölüyor. Bunların 40,000'ini çocuklar oluşturuyordu.

- Yaklaşık 800 milyon insan her gün aç yatıyor ve yaklaşık 500 milyon insan kronik olarak kötü beslenmeden dolayı hasta bulunuyordu. Ancak diğer yandan, 1,7 milyar insanın en az 15 kilo vermesi gerekiyordu!

- Endüstriyel ülkelerde bile 100 milyondan daha fazla insan yoksulluk sınırının çok çok altında hayat sürüyor, yani sürünüyordu.

- 1.5 milyar insan içilebilecek derecede temiz suya hasret çekiyordu!

- 2.4 milyar insan doğru düzgün bir sağlık kontrolüne sahip değil ve tedaviye ulaşamıyordu.

- Her gün ortalama 30,000 çocuk tamamen önlenebilir hastalıklardan dolayı ölüyordu.

- 1990'lı yıllarda toplam 13 milyon çocuk savaş ve anarşi gibi çatışmalarda arada kalarak can veriyordu. Bu rakam II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yapılan çatışmalarda ölen insan sayısından çok daha fazla bulunuyordu.

- Gelişmiş ülkelerde bile okul çağına gelmiş 160 milyon çocuk yanlış beslenmeden dolayı çelimsiz gözüküyordu.

- 840 milyon yetişkin çocuk okuma yazma bilmiyor. Bunların 538 milyonu ise kadınlardan oluşuyordu.

- 1990'lı yıllardan sonra 54 ülkenin kişi başına düşen milli gelirinde giderek azalma yaşanıyordu.

- Son on yılda, 21 ülkenin yaşam standartları ve okuma yazma açısından incelendiğinde daha geriye gittiği ortaya çıkıyordu.

- Örneğin Zimbabwe'de ortalama yaşam beklentisi 1970'li yılların başında 56 iken bu rakam 1990'lı yıllarda 33,1'e kadar düşüyordu. Bu rakamı İngiltere için kıyasladığımızda 72'den 78,2'ye ulaştığı anlaşılıyordu.

- Yaklaşık 110 milyon kara mayını 68 ülkede patlamamış olarak kurbanlarını bekliyordu.

- Dünyada tescilli yaklaşık 23 milyon insan öldürücü ve dermansız HIV/AIDS virüsü taşıyordu. Bunların       % 93'ten fazlası ise gelişmiş ülkelerde yaşıyordu.

B- Ezen (Siyonist ve emperyalist merkezlerin) Konumu:

Diğer yandan bugünkü global elitler bu fakirliği çok kısa bir zamanda yok edebilecek kadar Karun gibi zenginliğe sahip bulunmaktadır.

- Dünya toplam üretimi yaklaşık 31,5 trilyon dolar kadardır.

- Yalnız ABD, yılda 10 Trilyon Dolar mal ve hizmet tüketiyor durumdadır.

- Dünyanın ilk 10 zengininin toplam serveti 133 milyar dolar. Bu rakam, gelişmemiş ülkelerin (nüfusu yaklaşık 2.5 milyar!) toplam üretiminin yaklaşık 1.5 katına denk düşüyor!

- En fakir 20 ülkenin borçlarının tamamı 5.5 milyar ki bu bir Euro Disney (Avrupa’daki büyük bir eğlence parkı) inşa etmenin maliyetinden azdır!

- Yoksulların sosyal imkânlara tam olarak kavuşabilmesi için gereken kaynak 80 milyar dolardır ki bu dünyanın en zengin 7 insanının gelirini bile tutmamaktadır.

- Gelişmiş altı ülkenin köpek ve kedi mamaları için 9 günde harcadığı para 700 milyon dolardır.

- Günümüz dünyasında mutlu putlu bir azınlık:

  • 92 milyar doları ıvır-zıvır yiyecekler için,
  • 66 milyar doları kozmetik için
  • Yaklaşık 1 trilyon doları da, 1995 rakamlarına göre(!) savunma için harcamaktadır.

Oysa bütün geri kalmış ülkelerin barınma karın doyurma ve sağlıklı içme suyuna kavuşma gibi acil sorunlarının çözümüne sadece 50 milyar dolar yeterli olacaktır.

C- Böyle Giderse Gelecek karanlık gözüküyordu!

- UNDP'nin araştırmasına göre, 2015 yılında eğer mevcut global düzen devam ederse günde 1 doların altında bir gelirle yaşayacak olanların sayısı dünya nüfusunun yarısını teşkil edecektir. Onun için başta enerji kullanımı olmak üzere birçok kaynağın bölüşümünün şimdiden adil kriterler üzerine yeniden yapılması gerekmektedir.

- ABD Enerji İdaresi'nin hazırladığı rapora göre, küresel enerji talebi 2025 yılına kadar yüzde 54 artacak, varil fiyatı ise nominal 51 dolar olacak. Petrol ve diğer enerji kaynaklarına olan talep genel olarak gelişmekte olan ülkelerden gelecektir.

- Bugün dünyada 2 milyar insan klasik enerji kaynakları ile (odun, tezek, çerçöp) ısınma ve yemek pişirme işini görmektedir.

- Diğer bir ifade ile dünya nüfusunun yüzde 40'ı modern enerji hizmetlerinden yoksun haldedir. Afrika'da bu rakam yüzde 80'e erişmektedir. (Afrika'nın toplam nüfusu yaklaşık 900 milyonu geçmektedir)

- 2 milyar insan kırsal kesim şartlarında sefalet çekmektedir. Elektrik ve elektriğin getirebileceği kolaylıklardan faydalanamıyor.

- Sadece 800 milyon nüfuslu gelişmiş ülkeler 2015’e umut ve güvenle bakabilmektedir.

- Fakir bölgelerdeki insanlar gelirlerinin zengin bölgelerde yaşayanlara göre çok daha fazlasını enerji için harcamak mecburiyetindedir.

- Fakir bölgelerdeki enerji kaynakları; zengin bölgelerdekine nazaran çevreyi daha çok kirletmektedir, çünkü önlem alınmamaktadır.

- Yoksul bölgelerdeki kadınlar zengin bölgelerdekine göre çok daha fazla ezilmekte ve dolasıyla yeni nesil eksik ve bakımsız yetişmektedir.

- Yoksul bölgelerde HIV-AIDS gibi hastalıklar çok daha hızlı yayılabilmektedir.

Halbuki, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının, petrol ve maden yataklarının, verimli tarım ve orman alanlarının, insan gücü ve yetişmiş elemanların çok önemli bir kısmı bu sefalet çeken ülkelerde ve özellikle Müslüman Coğrafyadadır. Öyle ise, bu acı tablo sorumluluk sahibi insanların dirilmesi ve tüm mazlumlara öncülük etmesi insani ve vicdani bir görevdir.

Özellikle, tarihi misyonu ve medeniyet mirası, tabii ve stratejik coğrafyası, potansiyel imkânları ve talihli fırsatları bakımından, bu görev Türkiye'den, dolayısıyla üniversite gençliğinden beklenmektedir. Ve tabi; döneminde şımarık İngiltere'ye verdiği ültimatomla onları hizaya getiren Sultan Abdülhamit ve Atatürk'ün Kudüs'ün Yahudilerce işgali ve İsrail'in kurulma çalışmalarına karşı ortaya koyduğu siyasi cesaret ve ciddiyet gibi bir gayret ve dirayet gerekmektedir.

SULTAN ÂBDÜLHAMİD İngilizlere şu ültimatomu veriyordu!

Paris'te Voltaire'nin yazıları üzerine temellendirilmiş bir oyun sergilenmişti. İslam'a hakaretler içermekte ve Müslümanlarla alay edilmekteydi. Halife Sultan Abdülhamid bu olaydan haberdar olunca, Fransa devletinden, Paris'teki elçiliği vasıtasıyla bu oyunu hemen durdurmasını istemiş, aksi taktirde doğacak olan gelişmelerin sonuçlarına hazır olmalarını söylemiştir. Bunun üzerine Fransa bu oyunu hemen durdurmak mecburiyetini hissetmiştir..

“Bu olayın ardından aynı tiyatro grubu İngiltere'ye gitmiş ve oyunu orada sergilemek için hazırlıklara girişmiştir. Bu haberi alan Abdülhamid Han, İngiltere'yi; Fransa'yı uyardığı şekilde ikaz etmiştir. İngiltere; tiyatro biletlerinin çoktan satıldığını ve bu oyunu kaldırmanın kendi halkının özgürlüğüne bir müdahale olacağını bildirmiştir. Bunun üzerine Hilafet Devleti şu cevabı vermiştir: ”Fransa'da özgürlük vardır; ama onlar bu saygısız ve kışkırtıcı oyunu sergilemekten vazgeçmişlerdir. ”Buna cevap olarak İngiltere: ”Orası Fransa, burası İngiltere. Fransa'nın oyunu kaldırması oradaki özgürlüğün ne kadar sınırlı olduğunun göstergesidir” demiştir. Bu cevabı duyar duymaz Halife Abdülhamid İngiltere'ye şu ültimatomu göndermiştir. ”İngiltere’nin Hz. Peygamberimize ve Yüce Dinimize hakaret ettiğini bütün İslam Ümmetine bir bildiriyle haber verip Cihad-ul Ekber ilan edeceğim!" Böylelikle Abdülhamit işin ciddiyetini onlara göstermiştir. Bu ültimatomu duyan İngiltere bir anda özgürlük hakkında yaptığı açıklamaları unutmuş ve hemen oyunu durduruvermiştir...[56] Çünkü İngiltere ve Fransa, Hindistan ve Kuzey Afrika'daki Müslümanların, Halifenin fermanına ve İslam'ın hatırına ayağa kalktıklarında, başlarına gelecekleri çok iyi bilmektedir.

Atatürk'ün Küresel Emperyalizmin İsrail'i Kurma Çabaları Karşısındaki Onurlu Tavrı dikkat çekiyordu!

Atatürk'ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeç ibretle okunması gerekir. Ortadoğu'da bütün bir bölgede çıbanbaşı olacak bir Yahudi Devleti'nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra, Mustafa Kemal: “Filistin'e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed'in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam'ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez” diyen şahsiyettir.

Evet Mason localarını kapatan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki görüşleri, gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı içermektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti Haçlı Batı’nın desteği ile kuruluvermiştir ve bölge tam 62 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında inlemektedir. (Ne hikmetse Atatürk bu sözünden 1 yıl sonra, şüpheli bir şekilde ölüyordu. Acaba Atatürk'ün; ”beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözü ne anlama geliyordu?) “Herhalde alemde bir hak olduğu gerçektir, gereklidir ve hak kuvvetin üstündedir” diyen Atatürk’ü yeniden keşfetmek gerekiyordu.

Artık, barış ve birlik çağrıları yapmakla veya BM ve NATO gibi çifte standartlı kurumlara umut bağlamakla, Emperyalist ve Siyonist odakların insafa gelmeyecekleri kesinleşmiştir. Çünkü batılı barbarlar, Haktan değil kuvvetten etkilenmektedir ve ancak zoru görünce hizaya gelmektedir. Bu nedenle: sadece haklı olmak yetmemekte, Hakkı savunacak ve mazlum halklara sahip çıkacak bir güç ve kuvvet de mutlaka gerekmektedir. Atatürk'ün kültürel yakınlığımız ve inanç bağımız olan halkların ezilmesini engellemek için kurduğu Sadabat ve Bağdat Paktları gibi; bugünde küresel bir köy haline gelen dünyadaki tüm ezilen halkların korunması için, tarihi misyonu gereği Ülkemizin önderliğinde yeni oluşumlar (D-8'ler gibi..) gerçekleştirilmelidir. Bu nedenle Türkiye'den başlamak üzere: a-Siyasi, b-Ekonomik, c-Askeri ve Teknolojik dinamikleri, Hakkın ve halkın hizmetinde değerlendirecek ve Milli şuurla hareket edecek; ”Milli Bağımsızlık ve Evrensel Barış” organizeleri mutlaka gerçekleştirilmelidir.

Bir Medeniyetin Hak mı, Batıl mı? Hayırlı mı, Zararlı mı? Olduğunu tespit için şu üç sorunun yanıtlanması gerekiyordu:

1-  Allah'a Nasıl İnanıyor?

Müslümanlar ve muvahhid insanlar: şeriki, neziri ve benzeri bulunmayan Tek Allah'a inanırken, Batılılar Teslis (üç ilah) inancına sahiptir. Bu nedenle, daha temelden ve fikren vahdete, muhabbete (Birlik ve sevgiye) yabancı kimselerdir.

2- İnsana Nasıl Bakıyor?

İslam inancında insan; mahlûkatın en şereflisi ve yeryüzünde Allah'ın halifesi iken, batılıların bozuk anlayışında insan: günahkâr ve suçlu olarak dünyaya gelmektedir. Daha doğuştan insanı kirli ve tehlikeli gören bir zihniyetten hayır ve huzur beklemek nafiledir.

3- Hayatı ve Tabiatı Nasıl Algılıyor?

Kur'an, Hayatı: bir eğitim, imtihan, olgunlaşma ve sonsuzluğa ulaşma fırsatı; Tabiat ve kainat ise, Yüce Yaratıcının kudret ve rahmet eserleri ve tecelli aynaları olarak gösterirken... Batılılar ise dünyayı; nefsani arzuları için bir çalışma ve çatışma alanı, tabiatı da kendi çıkarlarınca kullanıp harcayacakları bir savaş talanı olarak görmektedir. Kısaca, insanlık ya Ülkemizin kuracağı Hak ve Adalet kaynaklı yeni bir medeniyete erişecek, veya bu zulüm, zillet ve sefalet artarak sürüp gidecektir.

Bugünkü Batı Medeniyeti Artık Batıyordu!..

Dünyayı acımasız bir savaş ortamı olarak gören ve bu anlayış nedeniyle kuvveti hak sebebi sayarak insanlığı maddeten ve manen ezip sömüren materyalist, darwinist ve Siyonist felsefelerden beslenen bugünkü batı medeniyeti dünyayı cehenneme çeviriyor ve son sürat yıkıma sürükleniyordu... İşte; Dünya Sağlık Teşkilatı'nın 10'uncu Dünya Psikiyatri Kongresi'nde sunulan rapora göre, inançsızlık ve ahlak zayıflığı sebebiyle:

  • 400 milyon kişi anksiyete (aşırı heyecana) bağlı sıkıntı içinde yaşıyordu!
  • 340 milyon ruhsal bozukluk içinde kıvranıyordu!
  • 250 milyon insan kişilik bozukluğu taşıyordu!.
  • 60 milyon insan geri zekalıydı!
  • 45 milyon insan şizofreni hastasıydı!..
  • 40 milyon epilepsi (sara) kıskacındaydı!...
  • 8 milyon beyin tramvası hastasıydı!..
  • 2 milyar sigara tiryakisi vardı!
  • 700 milyon alkolik, toplumun baş belasıydı!..
  • 40 milyon kişi uyuşturucudan dolayı ölüm döşeğinde inim inim kıvranıyordu!..

İnançsızlık ve ahlak zayıflığının sebep olduğu bozukluklar sadece bu kadar felaketle bitmiyordu... Milyarlarca insan çeşitli cinsel sapıklıkların hayvani tutkuları içinde debeleniyordu. Ve maalesef, aslını ve inancını yitirenler, hala Avrupa ve Amerika'da kurtuluş arıyordu!..

Siyonist yapılanmanın küçük bir örneği Dicle Üniversitesinde yaşanıyordu!

Fetullahçıların başlattığı 17 Aralık süreci Türkiye’yi karıştırıyordu. Cemaatle Hükümetin birbirlerine karşı ithamları ortalığı kasıp kavuruyordu. Cemaat uzlaşma sinyalleri verse de Başbakan geri adım atmayacağını kesin bir dille tekrarlıyordu. Olay yolsuzluk, hükümet devirme işini çoktan geçmiş bulunuyordu. Dicle Üniversitesi Rektörü Ayşegül Jale Saraç Hanım önce Başörtüsü ile makamına gidince Başörtülü ilk Rektör olarak Türkiye tarihine geçiyor, ardından Diyarbakır Milletvekili Cuma İçten’in Dicle Üniversitesi ile ilgili iddiaları ortalığı iyice karıştırıyordu. Hatırlanacağı gibi Dicle Üniversitesinde yönetim değişimi süreci çok sancılı geçiyor, Rektörlük seçimlerinde Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem’in çeşitli entrikalarla saf dışı bırakılmasıyla Ayşegül Jale Saraç hanımefendi rektör olarak atanıyordu. Bu atamada bir önceki dönemde AKP milletvekili adayı olmasının payı bulunduğu konuşuluyordu. Oysa bayan rektör Cemaat mensubuydu, ama Başbakanı zor durumda bırakmak ve muhtemel soruşturmaları savuşturmak üzere birden başörtüsü takmak aklına geliyordu. Cemaatin özellikle Tıp Fakültesi üzerindeki hâkimiyeti Üniversite üzerinde hâkimiyet izlenimi oluşturuyordu. Cemaatin zaten üniversitenin yarısı olan Tıp Fakültesi üzerinden bir vizyonu bulunuyordu. Oluşturduğu bu vizyon ile algıya hitap etme noktasında yanına aldığı destekleri arttırarak devam ediyordu. Cemaatin Eleman yetiştirme merkezi bu alanın etkisini anlamış olacak ki, aslında küçük başarıları çok büyük gibi göstererek olağanüstü bir pozisyon kazanıyordu. Oysa Öğrenci sayısı 100 binin üzerine çıkarılması gerekirken 26 bin gibi Diyarbakır’ı taşıyamayan rakamlarda kalınıyordu. Üniversitenin acil cerrahi binası 5 yılda bitirilemiyor, diğer inşaatlar hakeza aynı şekilde sürüncemeye bırakılıyordu. Üniversite yönetimi halktan kopuk bir şekilde kendi çalıp, kendisi oynuyordu. Diyarbakır AKP milletvekili Cuma İçten’in açıklamaları korkunç yolsuzluk ve haksız kadrolaşma iddialarını barındırıyordu. Ama Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın Üniversite yönetimini savunur açıklamaları herhalde Fetullahçılık damarından kaynaklanıyordu. AKP MKYK’sı içinden iki değişik kişiden iki farklı bilgi yansıyor, biri Rektörü savunurken, biri yerden yere vuruyordu.

Fetullah Gülen’in yerine bu sefer AKP’li Emrullah İşler Kardinal Leonardo Sandri ile görüşüyordu!

Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler, Vatikan'da Doğu Dünyası Katolik Kiliseler Bakanı Kardinal Leonardo Sandri ile görüşmeye gidiyordu. Katolik dünyasının gözünü çevirdiği Papa 23. Ioannes (Jean) ile Papa 2. Ioannes Paulus'un (Jean Paul) azizlik mertebesine yükseltileceği törende Türkiye'yi temsil edecek olan Recep Erdoğan’ın vekili Emrullah İşler, bir gün önce gittiği Vatikan'da temaslarda bulunuyor, İşler'in Sandri ile görüşmesi yaklaşık 50 dakika sürüyordu. İşler'e Vatikan'daki temasında Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Kenan Gürsoy eşlik ediyordu.

Bu arada AYM Başkanı Haşim Kılıç 52. Kuruluş Yıldönümü konuşmasında Sn. Erdoğan’ı ve iktidarı sert bir dille eleştiriyordu:

“Demokratik değerleri, hukukun üstünlüğünü ve hukuk devleti anlayışının gereklerini tekrar tekrar konuşmak zorundayız. İnsanlar, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, hukuk güvenliğinin egemen olduğu bir devletin varlığına her zaman ihtiyaç duymuşlardır. Evrensel değerlerin ağırlıklı olarak uygulandığı, tüm eylem ve işlemlerin yargı denetimine tabi tutulduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlet, hukuk devleti olarak tanımlanmıştır. Hukuk devletinin en belirgin diğer bir özelliği ise, tasarruflarının öngörülebilir, ulaşılabilir açık ve şeffaf olmasıdır. Hukuk devletinin odağında esas itibariyle iktidar gücünün keyfi davranışlarının sınırlandırılması vardır. Bu nedenle kamu gücünü kullananlar da vatandaşlar gibi hukuksal ilkelerle kuşatılmıştır. Bir ülkeyi hukuk güvenliği testinden geçirebilmek için öncelikle yazılı hukuk kurallarının, daha sonra da bunu uygulayan hâkim, savcı, adli personel ve adli kolluğun ne durumda olduğunun tespiti gerekir. Sisteme dahil unsurlar ahenk içinde birbirini engellemeden adalete ulaşmaya hizmet ediyorsa sorun yok demektir. Haklı bir neden olmaksızın, kamu yararı gözetilmeden, siyasal amaçları gerçekleştirmek düşüncesiyle yazılı hukuk kurallarında çok sık aralıklarla yapılan değişikliklerin, toplumda hukuk güvenliğini sağlayabileceğinden bahsedilemez.

Kamu gücünü etkili bir şekilde kullanan yargı, siyasi ve ideolojik yapılanmaların hedefinde her zaman “ele geçirilmesi gereken bir kale” olarak görülmüş, ele geçirenler de kendi vesayet sistemini dayatmanın çabasına düşmüştür. Kaleyi ele geçiremeyenler ise, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu söyleyip durmuşlardır. Kaleyi işgal edenler de yargıyı, siyasi düşüncelerine ve ideolojilerine lojistik destek sağlamak için ya da rakiplerinden intikam alma aracı olarak kullanmışlardır. Altını çizerek ifade ediyorum. Bu anlayış ve işgalden kurtulmadıkça bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşması hayaldir. Yargı üzerinde oluşan ya da oluşacak siyasi, ideolojik, dini, ırki ve mezhebi tüm vesayetçi anlayışlar, başta yargı mensupları olmak üzere herkes tarafından şiddetle reddedilmelidir.

Daha önceki yıllarda yaptığım konuşmaların bir bölümünde aynen şunları dile getirmiştim: Yargı, milletin iradesine tuzak kurulacak yer değildir ve olmamalıdır. Son dönemde yargı, bu konuyla ilgili olarak “paralel devlet” ya da “çete” diye nitelendirilen çok vahim, çok ciddi ve çok ağır bir suçlamayla karşı karşıyadır. Bu suçlama üzerinde yapışık kaldığı sürece yargının ayakta kalması mümkün değildir. Bugün itibariyle bırakınız ceza davalarını, en basit alacak davasına ilişkin kararlar bile tartışmaya açılmış ve yargıya olan güven ağır yara almıştır. Başta yargı ve yürütme organları olmak üzere herkes bu iddialarla ilgili bilgi, belge ve delilleri zaman geçirmeden ortaya koymak zorundadır. Gerek yargıda, gerekse yürütme organı içinde var olduğu iddia edilen bu kişilerin başka illere tayin edilerek ya da yerlerini değiştirerek sorunu çözmenin anlamsızlığı açıktır. Söz konusu iddiaların yargı kurumlarında psikolojik travma yarattığı, delil, bilgi ve belgeye dayanmayan ihbar mektuplarının hüküm icra ettiği, hâkim ve savcılar arasında önemli ayrışma ve bölünmelere sebep olduğu hepimizin saklayamayacağı gerçeklerdir. Bu ayrışma ve bölünmenin hukuk devletinin, hukuk güvenliğinin ve adaletin sonunu getireceğini yargıda yaşadığımız olaylar açıkça göstermektedir.

Anayasa Mahkemesince verilen kararların, toplumda yarattığı siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçları üzerinde, bazı değerlendirmeler yapılması zorunluluğu vardır. Kurumların özeleştirilerini yapabilme cesaretini göstermeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapamadığımız takdirde kurumların kendilerini geliştirmesi ve yenilemesi mümkün olmayacaktır. Mahkemelerin geçmişte verdiği kararlar sonucunda toplumda yaşanan sarsıntıların, demokratik hayata ve hukuk devleti anlayışına olan olumsuz etkilerinin bilançosunu çıkarmak zorundayız. Hemen her toplumda sorunların temel kaynağı yasama, yürütme ve yargı organlarının sebep oldukları hak ihlalleridir. Bu ihlallerin sonuçları ve toplumsal karşılığı önemsenmelidir. Bireylerin, her türlü endişe ve korkudan arındırılmış güvenli bir alanda hayat sürmeleri, en temel anayasal haklarıdır.

Anayasa Mahkemesi, yakın zamanda bir internet sitesine erişimin yasaklanması kararına karşı yapılan şikâyet başvurusu hakkında verdiği kararında, “tüketilmesi gereken başvuru yolları” gözetilmediği için yoğun eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gerekse Anayasa Mahkemesi defalarca verdiği kararlarında “kanun yollarının tüketilmesi” koşulunun mutlak olmadığını ifade etmişlerdir. Uzun yargılama, uzun tutukluluk ya da şikâyete konu hakkın yeterli ve etkili hukuk yolları ile korunup korunmadığı yönünde yapılan değerlendirmeler ise bunun istisnalarını teşkil etmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin uzun yargılama ve uzun tutukluluk şikâyetlerine ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları doğrultusunda kanun yolları tüketilmeden verdiği ihlal kararlarına karşı hiçbir eleştiri yapılmamasına rağmen, bir internet sitesine erişimin yasaklanması kararına yönelik verdiği ihlal kararının siyasal kaygılarla ölçüsüz bir şekilde eleştirilmesi dikkat çekicidir.

Değerli Konuklar, Hukuk devletinde mahkemeler, emir ve talimatla çalışmadığı gibi, dostluk ve düşmanlık duyguları ile de yönlendirilemez. Mahkemeler verdikleri kararların sonuçlarının doğurduğu üzüntü ve sevinçlerle de ilgilenmez. Bu duyguları gayet doğal kabul eder. Ancak, verilen kararlardan hukuk dışı sonuçlar çıkararak, mahkeme mensuplarını itibarsızlaştırma gayretleri iyi niyetle izah edilemez. İnternet sitesine idari kararla getirilen yasağın daha ilk dakikasında siteye başka yollardan ulaşılmak suretiyle etkisiz ve sonuçsuz bırakılabilmesi gösterilen orantısız tepkiyle örtüşmüyor.

Amacımız sorun üretmek değil, sorun çözmek olmalıdır. Bir eylemin, işlemin veya yasama tasarrufunun, siyasi bir belge olan anayasaya göre, denetlenmesi nedeniyle ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi kararının siyasi sonuçlar doğurması doğal bir zorunluluktur. Bu sonuçlara bakarak Anayasa Mahkemesi’nin siyasi amaçlarla hareket ettiğini söylemek ya da milli olmamakla suçlamak içeriği ve derinliği olmayan sığ eleştirilerdir. Mahkeme mensuplarımız, verdiği kararlarından siyasi ya da sosyal bir rant elde etme iddialarını onurlarına yapılmış bir saldırı olarak kabul ederler. Anayasa Mahkemesi, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği öncesinde, yargı ile yürütme organı arasında yaşanan gerilimlerin, ülkemize verdiği ekonomik, siyasi ve sosyal zararların bilincindedir. Bu sebeple yeni gerilimler yaşatacak meydan okuma çağrılarını cevapsız bırakmaya kararlıyız.

Kin ve nefret söyleminin, korkuyla buluştuğu böyle bir noktada, insanlarımızı iç dünyalarına hapsedilmiş inançlar ve beyinlerinden dışarı çıkaramadıkları düşüncelerle baş başa bırakıyoruz. Oysa, çoğulcu ve katılımcı demokratik sistem, “farklılıkların sesli yaşaması” gerektiği çağrısını yapıyor. Yüzyıllardır biriktirdiğimiz köklü kültür yapımız ve oluşan inanç dünyamız, demokrasinin tam da bu çağrısıyla örtüştüğünü söylüyor. Sahip olduğumuz bu sevgi ve hoşgörü kültürünün lojistik desteğine ihtiyacımız vardır.

Kâinatın özü insan, insanın özü ise eşdeğeri bulunmayan onurudur. Hukukun ve dinlerin koruma altına aldığı yegâne değer budur. Mahkememizin 52. kuruluş yıldönümünde size verebileceğimiz söz, bu değerin korunması konusunda mensuplarımızın kararlı iradelerinin devam edeceğidir.” diyen Haşim Kılıç Cumhurbaşkanı adayı olabileceği sinyallerini veriyor, malum merkezlere sıcak mesajlar gönderiyor; “Gücün ve seçkin çevrelerin etkisiyle gömlek değiştirenlere” yaptıkları döneklikleri hatırlatarak, kendi tavrına mazeret kazandırmaya çalışıyordu. İşin gerçeği Erdoğan iktidarı temelinden sarsılıyor, Recep bey’in Köşk’e çıkması durumunda kimlerin o koltuğa oturacağı konusunda en az beş ayrı grup yarışıyor ve Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası AKP’nin dağılıp parçalanacağı bekleniyordu. Velhasıl işbirlikçi horozlar makam-menfaat hırsıyla, kıyasıya birbirini gagalarken, asıl Siyonist Soroslar ülkeyi yağmalıyor ve beyinleri narkozlanmış molozlar kendi takımına mazeret ve keramet uydurmakla uğraşıyordu. Bu arada 1982 Temmuz ayında kurulan Marmara Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden alınan Recep Tayyip Erdoğan’ın diploma tarihi 1981 yılını gösteriyordu. Henüz kurulmayan bir üniversiteden nasıl diploma alındığı ve hele CHP’li Mason takımından Aydın Ayaydın’ın Erdoğan için niye “dört yıl hocalığını yaptım!” diye sahip çıkıldığı soruları kafaları iyice karıştırıyordu!? Sn. Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığını çok istiyormuş gibi davranıp, ama asıl korkusunun Başbakanlıktan sonra AKP’nin dağılması ve sonunda başının çok ağrıtılacağı hususu da dikkatlerden kaçmıyordu!

“Adil Düzen”de yasama, yürütme ve yargılama’ya bir de denetleme-yönetme katılacaktır.

YASAMA: insanların nasıl yaşayacaklarına ve nasıl çalışacaklarına dair kanunlar hazırlayacaktır, kamunun yapacağı işlerle kamunun paylarını ortaya koyacaktır. Kişilerin davranışlarına ait kurallar koyacak, kurallara uymayanlara uygulanacak cezaları saptayacaktır. Yasamanın dört özelliği vardır. 1) Kişilere uygulanacak özel yasalar çıkarılmaz, yasalara aynı şartlarda olan herkes eşitlik içinde uymak zorundadır. 2- Yasalar gelecek zamanlar için konur ve yerine başka kanun getirinceye kadar yürürlükte kalır. 3- Yasalar kuralları ifade eder, yorumlayanlar ise uygulayıcılardır. Yani yürütenler (hükümetler) yasaları kendileri yorumlayacaktır. Hata ederlerse bunları düzeltme mercii yargıdır. Yasama (Meclis) yoruma (yani hükümetin icraatlarına) müdahaleye kalkışmayıp, ihtilaf konularını yargıya bırakacaktır. 4- Yürütme (hükümet) yasalar içinde özgür bırakılır. Yanlış yaptığı zaman yargı tarafından uyarılır ve cezalandırılır. Uygularken herkes yasalara bağlıdır. Kendi yorumuna göre uygulama hakkıdır, resmi ideoloji veya vesayet sistemi olmayacaktır.

YÜRÜTME: 1- Yasaların yüklediği görev ve yetkileri, milletin doğrudan ve dolaylı verdiği temsil gücüyle, toplumda huzur, güven ve refahı sağlamaya çalışacak, hükümetin yanlışlık ve haksızlıkları ise yargıya taşınacaktır. 2- Uygulamada çıkan nizalar geçici olarak işin sorumlularınca çözüme kavuşturulmalıdır. Her uygulayıcı o işin sorumlusuna uymak veya oradan ayrılmak zorundadır. 3- Uygulamada doğan zararlar yüksek mahkemeler ve hakemler tarafından karara bağlanarak karşılanır. Haklarda gadr vardır diye uygulamanın durdurulması ve işlerin aksatılması yanlıştır.

YARGILAMA: Yargılama dört esasa dayanır. 1- Her yargılamanın mutlaka davacı ve davalı diye iki tarafı olacaktır. İki tarafı olmayan dava açılamayacaktır. Uzlaşma yolu tercih edilirse hakemleri bu taraflar seçecek, başhakemi ise hakemler belirleyip uyacaktır. 2- Dava geçmişteki bir olayla ilgili olmalıdır. Gelecekte yaşanacak bir olay hakkında dava açılamayacaktır. Bu nedenle Ergenekon ve Balyoz davaları hukuka aykırıdır. Çünkü ihtimal endişesi veya ihtiyat düşüncesiyle, henüz oluşmamış bir suçun yargılanıp cezalandırılması haksızlıktır. Geçmişte de her olay için de ayrı dava açılır. Emsal kararlar söz konusu değildir. 3- Kararlar sadece davalı ve davacı için bağlayıcıdır. Üçüncü şahıslar hakkında bu karar örnek sayılamayacaktır ve yalnız karar kısmı bağlayıcıdır. Gerekçeler ve açıklamalar bağlayıcı değildir. 4- Yargı kararları, üst mahkemeye taşınır, tüm hukuk yolları sonucu kesinlik kazanır.

YÖNETME: Yönetmenin de temel ilkeleri vardır. 1- Yargı kararlarına herkes kendi isteği ile uyacaktır: borçlu ise karşılayacak, suçlu ise kendi ayağı ile gelip icrasını sağlayacaktır. Bugün uygulanan, kişileri yakalama, tutuklama, gözaltına alma işlemleri birçok mağduriyetlere yol açmaktadır. 2- Hukuk düzeninde suça teşvik yolları tıkanır ve sadece suç işleyenler cezaya çarptırılır.

 


[1] Bak: Abdullah Aymaz, Yorumsuz. II Zaman 10 Şubat 2014

[2] Milli Gazete / 26 01 204

[3] 5.Şua 3.Küçük Mesele. 3. hadise

[4] Divanı Harbi Örfi

[5] Külliyat Nesil Yay. 1. cilt Sh: 1080- Başbakanlığa mektup

[6] Bediüzzaman'ın Hayatı Yeğeni Abdurrahman Nursi Sh: 106-107 Piran Yay. İst.

[7] Emirdağ Lahikası 27. Mektup

[8] Emirdağ Lahikası 27.Mektup

[9] (Prof. Ramazan Şesen El-Cahiz, Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri. 2.Baskı Türk Kültürü Ar. Yay. Ank. 1988 Sh:59)

[10] Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkler, s.154

[11] Kitapçı, Prof. Dr, Zekeriya, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay., İstanbul Tarihsiz, s. 58.

[12] Hamidullah, M. Çin ile ilk Devir Müslüman ülkelerinin Temasları, İ.T.E.D. İstanbul, 1975, s. 104 nak, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkler s.182

[13] Kitapçı, Prof. Dr, Zekeriya, age, s.196

[14] Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 34. Türk çadırları kubbe şeklinde oluyordu. Ortaçağ'da Türk çadırları sadece Türkler tarafından değil, diğer komşuları tarafından da kullanılmaktaydı. Hatta Peygamber devrinde Arabistan'da Türk çadırlarının kullanıldığına dair kayıtlara sahip bulunmaktayız. Dipno. Prof. Dr. Ramazan Şeşen. İbn Fazlan Seyahatnamesi, s.41

[15] İtikâf: ibadetle vakit geçirme.

[16] Şarih: Bir kitabı şerh eden, bir kitaba açıklama getiren

[17] İzmirli, Prof. İsmail Hakkı, Peygamber ve Türkler, s. 1017.

[18] İzmirli, Şark Kaynaklarına Göre Müslümanlıktan Evvel Türk Kültürünün Arap Yarımadasındaki İzleri, s. 281.

[19] İzmirli, Peygamber ve Türkler, s. 1017.

[20] Sadi Borak, Atatürk ve Din, sh:10

[21] Sinan Meydan, Bir Ömür Öteki Hikâyesi, Toplumsal Dönüşüm yy. Sh.331

[22] Nuri Kodamanoğlu, Atatürk Yolu Atatürk’ün İnkılâp Tarihi Dergisi, Sayı:8

[23] Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik komisyon, Sh.124

[24] Abrurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, Sh.193-205

[25] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Komisyon Cilt 10:sh:176

[26] Anıl Çeçen, Atatürk ve Cumhuriyet, Sh:160

[27] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadelede Din adamları, sh:53-58

[28] Kemal Arıburnu, Atatürk’ten hatıralar, sh:34-35, İnkılâp Kitabevi.

[29] 700. Yılında Bilinmeyen Osmanlı, sh: 302

[30] İlhan Geçer, Atatürk Anılarım, Türk Yurdu Dergisi, Cilt 8, sayı 290

[31] Ahmet Niyazi Banoğlu, Nüktelerle Atatürk, sh:196

[32] Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, sh:127

[33] Peyam-ı Maşrık çevirisi sh:79

[34] Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, sh.155

[35] Hilafet ve Milli Hâkimiyet, sh: 240

[36] Bak: http://www.internethaber.com/trump-erdogan-disindaki-hic-kimse-isini-duzgun-yapmiyor-1889139h.htm

[37] (18 07 25018 – TSK’da Devrim) - http://milliyet.com.tr/yazarlar/verda-ozer/tsk-da-devrim

[38] 31 Ocak 2014, Vatan, (Günü Geldi, Zincir Koptu)

[39] 31 Ocak 2014

[40] 5 Aralık 2013

[41] Yazının tamamı için: http://www.zaman.com.tr/yorum_islami-olana-karsi-siyasal-islamcilik_2195426.html

[42] Muhsin Bozkurt, Cumhuriyet Makalesinden

[43] New York AA, Milliyet, 13 Aralık 1999

[44] M. Necati Özfatura, Türkiye, 25 Kasım 1999

[45] Milliyet, 25 Aralık 1999

[46] Şule Yücebıyık – Gaziantep, Milliyet, 27 Aralık 1999

[47] Melih Aşık, Milliyet, 7 Ocak 2000

[48] Zafer Arapkirli – Helsinki, Milliyet, 13 Aralık 1999

[49] Altemur Kılıç, Türkiye, 18 Ocak 2000

[50] Hasan Dalgıç – İzmir, Milliyet, 6 Ocak 2000

[51] Ahmet Hakan, Hürriyet, 28 Ocak 2014

[52] Reşat Nuri Erol, Milli Gazete

[53] http://www.aljazeera.net/news/pages/050c9c3b-26b1-4cc9-99cb-8af5b4da686b

[54] Mustafa Özcan, Milli Gazete

[55] Mustafa yılmaz, Kulis Ankara, Milli Gazete

[56] Bu yazı Ar-Ya'ya (3. baskı 4 Nisan 1994) kitabından çeviridir

 

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 5756

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR