Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

MİLLİ ŞUUR VE ORDU
PDF Yazdır
Kitap Kabı MİLLİ ŞUUR VE ORDU
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 528
ISBN: 6054527090
Yayın Evi: Buğra Yayın Evi
Yıl: 2014
Tıklanma: 1269
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

“Yeni İstiklal Savaşı”, son zamanlarda Sn. Recep T. Erdoğan’ın sıkça kullandığı bir kavramdı. Aslında gerçeği yansıtmaktaydı ve evet, Türkiyemizin bu çok yönlü kuşatılmışlık çemberini kıracak tarihi bir atılıma ihtiyacı vardı. Ancak Sn. Başbakan bu olguyu hedefinden saptırmak, -Allah korusun -çözülüş ve çöküş sürecini hızlandıracak adımları; “Kurtuluş açılımları ve şahlanış planları” gibi sunmak ve istismar edebiyatıyla halkı oyalayıp avutmak için bu sloganları kullanmaktaydı. Oysa, ahlaki kültürden ekonomiye, yargı sisteminden yüksek bürokrasiye, eğitim düzeninden demokrasiye, Milli birlik bilincinden dış politika stratejilerine, maalesef her konuda ve her kurumda çok ciddi bir kopukluk, başıbozukluk ve paralel-parazit kutupluluk endişe verici boyutlara ulaşmıştı. Bu nedenle Milli şuura ve halkıyla kaynaşıp bütünleşmiş bir orduya her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardı.

 


 

YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ

 

Umduğumuzdan daha çok rağbet gören; Ülkemizin güvenliği ve Devletimizin geleceği konusunda –haklı olarak- kaygılı ve milli duyarlı aydınlarımız ve okurlarımızca tebrik ve takdir edilen; özellikle emekli ve halen görevli pek çok generalimizce, ya telefon edilerek veya mektup gönderilerek teşekkürleri ve iyi dilekleri belirtilen“Milli Şuur ve Ordu”kitabımızın yeni baskısını hazırlamanın mutluluğu içerisindeyiz. Daha önce gözden kaçan bazı yazım hatalarını ve aktarım kusurlarını da düzelterek, değerli okurlarımızın ve araştırmacıların istifadesine sunduğumuz bu yeni baskıyla ilgili tenkit ve tekliflerini de memnuniyetle beklemekteyiz.

Milli Ordu’yu “paralı rambo” takımına çevirme ve TSK’yı NATO’nun (Yani Haçlı ve Siyonist kurgunun) lejyonerleri haline getirme girişimlerinden çok ciddi şekilde endişe etmekteyiz. Elbette teknolojik bilgi ve beceri isteyen ve süreklilik gerektiren bazı askeri birimlerin ve özel birliklerin profesyonel olması gerektiğinin bilincindeyiz. Ama vatan savunmasınıtamamen paralı askerlere yaptırmaya kalkışarak, Orduyu cihat-Milli Savunma şuurundan ve şehadet duygusundan uzaklaştırmanın, bizi devlet-Millet huzurundan da mahrum bırakacağını düşünmekteyiz. Örneğin; sınırlarımız, Milli namus ve onurumuzun korunduğu manevi duvarlar yerindedir. Peki bu kutsal görevi, Milli şuur ve sorumlulukla, manevi bir duyarlılıkla değil de, sadece maaş ve menfaat hatırına yapacak askerlerin, kendilerine daha fazla para ve imkanlar verecek dış güçlere ve işbirlikçi çevrelere karşı; nasıl ve niçin mücadele edeceklerini ve ne ölçüde direnç göstereceklerini nasıl kestireceğiz?!

Zor zamanlarda hakkı yazmak ve hayırsızları uyarmak kadar, bunları yayınlamanın da Milli cesaret ve haysiyetli ciddiyet gerektirdiği bir ortamda, taşın altına elini koyan değerli Buğra Yayıncılığa ve Avcı Ofset Basımcılığa, samimi tebrik ve teşekkürlerimizi iletmeyi de bir borç biliriz.

Beklenen Yeni Medeniyet Merkezi olacak Büyük Türkiye’de buluşmak ve kucaklaşmak umuduyla, hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.

Ahmet Akgül

 

 


 

ÖNSÖZ

 

 

ORDUMUZ YIPRATILMADAN, YURDUMUZ YIKILAMAZDI!

 

“Yeni İstiklal Savaşı”, son zamanlarda Sn. Recep T. Erdoğan’ın sıkça kullandığı bir kavramdı. Aslında gerçeği yansıtmaktaydı ve evet, Türkiyemizin bu çok yönlü kuşatılmışlık çemberini kıracak tarihi bir atılıma ihtiyacı vardı. Ancak Sn. Başbakan bu olguyu hedefinden saptırmak, -Allah korusun -çözülüş ve çöküş sürecini hızlandıracak adımları; “Kurtuluş açılımları ve şahlanış planları” gibi sunmak ve istismar edebiyatıyla halkı oyalayıp avutmak için bu sloganları kullanmaktaydı. Oysa, ahlaki kültürden ekonomiye, yargı sisteminden yüksek bürokrasiye, eğitim düzeninden demokrasiye, Milli birlik bilincinden dış politika stratejilerine, maalesef her konuda ve her kurumda çok ciddi bir kopukluk, başıbozukluk ve paralel-parazit kutupluluk endişe verici boyutlara ulaşmıştı. Bu nedenle Milli şuura ve halkıyla kaynaşıp bütünleşmiş bir orduya her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç vardı.

28 Şubat, Erbakan’la beraber, asıl TSK’ya tezgâhlanmış bir kumpastır!

Yanlış”ın en tehlikelisi, “doğru”ya en yakın olanıydı; çünkü doğru diye yutturulması kolaydı. Ve yine en tahripçi “doğru” eksik anlatılan ve yanlış yorumlanan doğrulardı. Yakın tarihimizin, böyle en tertipli “yanlış”larından birisi de “28 Şubat darbesinin TSK tarafından Erbakan’a karşı yapıldığı” iddiasıydı. Bunda elbette doğruluk payı vardı; ancak kasıtlı olarak “eksik anlatılmakta ve hedefinden saptırılmaktaydı” Çünkü bu olayın aslı: “ABD derin devleti sayılan Yahudi Lobileri, hem Erbakan’ı hem de TSK’yı birlikte yıpratmak ve etkisiz kılmak üzere 28 Şubat’ı tezgâhlamıştı!”. Evet, Refah-Yol’un yıktırılması ve Milli Görüş’ün parçalanıp, AKP’nin parlatılarak iktidara taşınması; ardından Cemaat ve Hükümetin araç olarak kullanılıp Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle TSK’nın hizaya sokulması(!) süreci 28 Şubat’la başlatılmış ve maalesef bu işte bazı paşalardan da maşa olarak yararlanılmıştı.

TÜSİAD toplantısında: “28 Şubat’ın utancını yaşıyorum” diye günah çıkartan Yahudi ve Mason iş adamı İshak Alaton, işte bu gerçeğin anlaşılmasından duyduğu kuşkuyu, böyle bir kılıfla gündeme taşımıştı. ALARKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton’un TÜSİAD 44. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma sırasında gergin anlar yaşanıyordu. Prof. Dr. Bülent Tanör anısına düzenlenen “Türkiye’nin Demokratikleşme Evreleri” konulu özel oturum Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Prof Dr. Zafer Üskül’ün katılımıyla gerçekleşiyordu. Konuşmaların ardından, soru sormak için söz alan İshak Alaton, kürsüye çıkarak ilginç konuşmasına: “Nihayet TÜSİAD epey geç de olsa uyanmaya başladı diye düşündüm. 17 yıl boyunca TÜSİAD’dan uzak durdum, toplantılarına gitmedim, bugün boykotumu noktalamaya karar verdim. TÜSİAD’la barışmaya geldim” diye başlıyordu. İshak Alaton, “1997 yılında TÜSİAD tarihinde ilk defa yönetim kurulunun ibra edilmediği utancını yaşadım. ‘Bizim demokrasi arayışıyla işimiz yok’ diyerek, ‘Bizim işimiz para kazanmak’ demeye çalışıldı. “Aradan sadece 36 gün geçtikten sonra 28 Şubat 1997’de askerin darbesi yapıldı. Şimdi sizlere soruyorum; Genelkurmay bu darbe adımını kaleme alırken TÜSİAD’ın bir ay önce yaktığı yeşil ışığın bu darbeye katkısı ne kadardır?” sözleriyle günah çıkarmaya çalışmıştı. Anlaşılan TÜSİAD’cılar başlarına gelecekleri anlamaya başlamıştı ve Alaton’un bu sözleri ortalığı fena karıştırmıştı. Bu nedenle sadece Ergenekon ve Balyoz davaları değil, Erbakan’a ve partilerine yönelik mahkemeler de yeniden açılmalıydı.

27 Mayıs 1960 Darbesinin tamamen ordunun sırtına yıkılması da kasıtlıdır ve yanlıştır.!

Aslında Kırım kökenli Yahudi dönmeleriyle, İspanya kökenli İzmirli Sabataistlerin bir rekabet ve husumet hesaplaşması olan 27 Mayıs 1960 ihtilalinin bütün suçunun ve acı sonucunun TSK’nın sırtına yıkılması da yanlıştır, kasıtlıdır ve gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Maalesef eften püften sebeplerle idam edilen merhum Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun dedelerinin Kırım göçmeni olması (AKP’li Ahmet Davutoğlu, Cemil Çiçek, Ali Babacan gibi) ve İzmirli Sabataist Evliyazadelerin kızlarıyla evlenip akrabalık kurmaları bile (ki bilindiği üzere Yahudi kökenli olmayanlara kız verilmemektedir) bu gizli haset ve husumeti ortadan kaldıramamıştır.

Üstat Bediüzzaman Hz.leri, Siyonistlerin oyunlarını bozan Sultan Abdülhamit Han’a karşı çıkıp ayak bağı olması, mason ve sabataist İttihat ve Terakki Fırkasına taraftarlık yapıp tahribatlarını kolaylaştırması gibi hataları, maalesef aşırı Mustafa Kemal karşıtlığı ve ölçüsüz Menderes yandaşlığında da tekrarlamış; “namaz kılmayan merduttur!” diyerek birisini “Süfyan”laştırdığı halde, ömrü boyunca bir Cuma namazına bile şahit olunmamış diğerini ise “İslam Kahramanı” yapıp çıkmıştır. Ancak Bediüzzaman Hz.leri bu konudaki ifrat ve hatasının farkına çok geç varacak ve yıllar boyu dua ettiği Menderes’in, tepetaklak olmayı hak ettiğini ve belasını bulacağını, ölümüne yakın açıklayacaktır.[1]

Adnan Menderes: 1899 Aydın doğumlu bilinir, ama nüfus kütüğünde İzmirlidir. Dedesi Kırım Tatarlarından olup, İzmir Amerikan Koleji’ni bitirmiştir. 1931’de CHP Aydın Milletvekili seçilmiştir. Menderes, Ağaların büyük çiftliklerini ve zapt ettikleri devlet arazilerini topraksız köylülere dağıtma girişimi (toprak reformu) nedeniyle İsmet İnönü’ye muhalefete geçmiştir. İstanbul’da Rumlara yönelik 6-7 Eylül yağma ve katliamlarının DP Hükümeti ve masonların güdümündeki Özel Harp Dairesince tertip ve teşvik edildiğini, böylece zengin ve etkin Rumların İstanbul’dan kaçırılıp, meydanın tamamen Yahudilere kalmasının hedeflendiğini dönemin DP İstanbul Milletvekili Aleksandros Hacopulos ve Eski Özel Harp Daire Başkanı. Em. Org. Sabri Yirmibeşoğlu da kabul etmekteydi. Cezayir Kurtuluş Savaşında Menderes Fransızları desteklemişti.

Fatma Berrin Menderes: Evliyazade (İzmirli dönme Yahudilerden) Hacı Mehmet Efendi’nin kızı Naciye Hanım ile Yemişcibaşı İzzet Beyin kızı olup merhum Menderes’in eşidir. (1905-1994)

Fatin Rüştü Zorlu: Dedesi Kırım’dan gelmektedir. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Sabataist Tevfik Rüştü Aras’ın kızı Emel Hanım ile evlenmiştir. 1959’da Menderes ile birlikte Bilderberg’e gitmiştir. Adnan Menderes’in eşi Berrin Hanım ile Zorlu’nun eşi Emel Hanım Teyze kuzenleridir.

Hasan Polatkan: Kırım Tatarlarından bilinir. Onun Maliye Bakanlığı döneminde, Türkiye’de yüksek ve sürekli enflasyon sürecine geçilmiştir. Dış borçla bütçe açıklarını kapatmaya yönelmiştir. TL. değerini hızla kaybetmiştir.

Menderes’in yolundaki Recep Bey nasıl bir akıbete uğrayacaktır?

Hatırlanırsa; Adnan Menderes, “Küçük Amerika” olma hülyasıyla Türkiye’nin iradesini ve güvenliğini ABD’ye teslim etmişti. Ona göre: ABD’ye bağlanmasaydık, zaten gelişemez, sanayileşemez, medenileşemezdik!? Bu öyle bir teslimiyetti ki, henüz NATO üyesi olmadan, ABD’nin talebi üzerine Eylül 1950’de binlerce askerimizi Kore’ye savaşa göndermiştik. Asker, Amerikan 9. Kolordusunun sağ kanadına yerleştirilmiş, ABD komutanlarının talimatıyla hareket eden 3. Tabur 9. bölük, savaşa Kuzey Kore’nin safında dâhil olan Çin kuvvetleri tarafından tamamen imha edilmişti. 37’si subay, 26’sı astsubay, 658’i er olmak üzere toplam 721 şehidimiz NATO’ya ve Amerika’ya kurban edilmişti. Ayrıca 2147 asker yaralanmış, 346 asker hastalanmış, 234 asker esir düşmüş ve 175 asker de kaybolmuş vaziyetteydi. Menderes hükümetine, ABD Kongresi tarafından “Mümtaz Birlik Nişanı ve Beratı” verilmiş ve Menderes “mümtaz bir memur” olduğunu ispat etmişti. Yalaka ve yalancı tarihçiler Kore kararının BM talebi üzerine alındığını, Türkiye’nin BM üyesi olarak “demokrasi” ve “egemenlik” hakları için Güney Kore’nin yanında yer aldığını yazabilmektedir. Peki, 1954’e kadar Vietnam’ı işgal eden Fransızlara karşı BM kararı olmasına karşın, Menderes Fransa’ya karşı savaşan Vietnam’a niçin asker göndermemişti? 1948’den itibaren Filistin topraklarını BM kararlarına rağmen işgal etmeye devam eden İsrail’e karşı BM kararlarının uygulanması için niçin asker göndermemişti? 1956 tarihinde Mısır’a saldıran Fransa, İngiltere ve İsrail’e karşı BM kararlarına binaen Mısır’ı savunmak için niçin gayrete gelmemişti?

Menderes iktidarının malum Siyonist merkezlere teslimiyet derecesi 1957’de test edildi. Yahudi lobilerine göre İsrail’in güvenliği için Suriye terbiye edilmeliydi; bu görev de Menderes’e verildi. “Mademki kraldan daha çok kralcısın, o zaman tekerimize çomak sokan Suriye’yi hizaya getir” denildi. Suriye “krizi” süresince dönemin ABD Başkanı Eisenhower’ın, İngiliz Başbakanı Macmillan’a hitaben, “Suriye’nin işgal edilmesi lazım. Bir an önce bunu yapalım. Arkasından İran gelir. Bu, bir CIA-MI6 operasyonu olacak. Önceleri de bazı örtülü operasyonlar yapacağız. Ama biz görünmeyelim. Suriye’nin komşusu Türkiye bu işi yapsın” dediği belgelidir. Menderes derhal görevini yerine getirmeye girişmişti. Macmillan, “Suriye müdahalesine bahane ne olsun?” sorusuna Eisenhower: “Sınır ihlalleri ve Hatay meselesi” yanıtı verir. Gönüllü devşirme Menderes görevi hemen kabul etmiş, “Dost ve kardeş Suriye” o andan itibaren “zalim, diktatör, medeniyet düşmanı, halkını ezen şer ülke” olup çıkıvermişti. Tıpkı Recep Beyin bugün yaptığı gibi; dün ailecek sabah kahvaltısı yaptıkları ve kardeşim diye kucakladığı Esed’i bir anda zalim ve terörist ilan etmişti. Askerlikten nasibini almamış ABD tercümanı Bakan Egemen Bağış’ın “dâhiyane” sözü “Halep’ten girer Şam’dan çıkarız” nakaratları o zaman da gündeme oturur. Türkiye, Suriye ile kalkar Suriye ile yatar. 1952’de askeri-sivil darbeyle Kral Faruk’un tahtını yıkan Cemal Abdülnasır’ın Mısır’ı Suriye’yi destekler. Bağdat, Beyrut ve Filistin Suriye’nin yanında Menderes’e karşı savaşa hazır olduğunu ilan eder. Moskova ve bütün Bağlantısızlar Hareketi üye devletler Menderesi kınar. Moskova İstanbul’u nükleer silahla vuracağını söyler. Menderes NATO der; BM Güvenlik Konseyi der; ABD var der. Bağdat’ı, Kahire’yi, Beyrut’u tehdit eder. Ardından “Pragmatik ve rasyonel” Batı, Menderes’e; “Kes artık” zılgıtı çekecek ve Menderes’i “dünya savaşına sebebiyet verecek manyak” olarak görecektir. Böylece Batı’nın “dostu ve memuru” Menderes terk edilir. Şimdi aynı akıbeti aynı yolu takip eden Recep Erdoğan’ı da beklemektedir.

Önemli bir hatıra ve hatırlatma yapan Sn. Necati Tuncer aktarmıştı:

Yassıada mahkemesi oturumlarının birinde tanık olarak çağrılan işadamımızın adı, Vehbi Koç Bey’dir. Mahkeme başkanı şöyle bir soru yöneltir ona: “İhtilalle düşürülen DP’ne sizin maddi yardım yaptığınız söylentisine bir diyeceğiniz var mı?” Vehbi Bey der ki: “Cevabımı yazılı yapmak istiyorum.” Salondaki yüzlerce kulağın duymasını istememekten öte, tutanaklara da geçsin istemez söylediklerinin. Adı Vehbi Koç olanın, demek ki böyle bir hakkı varmış mahkemelerde. Kendisine uzatılan bir küçük not kağıdına birkaç kelime yazar ve mahkeme başkanına verir. Başkanın kararı: “Vehbi Koç gidebilir.” Bu sahneyi iyi gözlemleyen bir gazeteci hemen peşine düşer ünlü işadamının.

–Efendim, o nota ne yazdınız? Eh Söyleyecek olsa zaten orada söylerdi.

–Şimdi açıklayamam!

– Ya ne zaman?.. Gazeteciyi başından savmak için mi, yoksa Türkiye’nin ancak o kadar sene sonra bu ihtilalin etkisinden kurtulacağını hesap ettiğinden midir, bilinmez; der ki Vehbi Koç: – Otuz yıl sonra... O zaman gel!

Vehbi Koç’ta yaşar otuz yıl. (Hatta birkaç beş yıl fazlası ile.) Gazeteci gelir kendini tanıtır: “Otuz yıl sonra gelin, demiştiniz!” Vehbi Koç artık rahat ve emindir. Kimse ona, “bu cevabını o mahkeme günü neden zabıtlara geçirtmedin?” diyemeyecektir. Otuz yıl bekleyen o ünlü cevap şuydu; Hani uzatılan not kâğıdına yazılan: “Ben aynı miktar yardımı CHP’ye de yapmıştım.”[2]

Bu sabataist ve dönme Yahudilerin geçmişte ve günümüzde farklı partilerde; şimdi ise kimisi hükümetin, kimisi Cemaatin çizgisinde olmaları, onların fıtratı ve fırsatçılığıdır!

Örneğin, Nazlı Ilıcak sabataist kökenli ve Demokrat Partili bir aileden gelmektedir. Bir zamanlar Türkiye’de en çok satan ve bir nevi kapitalizmi Türkiye’de yaygınlaştırmayı hedef edinen Tercüman gazetesinin patronu Kemal Ilıcak’ın eşidir. 1980 askeri darbesini alkışlayanlar arasındaki Nazlı Hanım, sonrasında Turgut Özal ve hükümetlerine yönelik çok sert yazılar döşenmiş, “Pavlov’un Köpekleri” başlıklı yazısından dolayı hapse girmiştir. Nazlı Hanım bir dönem Demirel’e karşı aday olan ve çocuğunun trafik kazası sonucu vefat etmesinin ardından bir daha da siyasi sahaya adım atmayan eski TOBB Başkanı Mehmet Yazar’ı desteklemiştir. Refah Partisi’nin yükseliş döneminde de, AKP’nin kuruluş sürecinde de Nazlı Hanım hep ön planda görünecektir. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nu deşifre eden isimlerdendir. Tayyip Erdoğan’ın sıkça buluştuğu sınırlı sayıdaki gazetecilerdendir. Son Cemaat-iktidar çekişmesinde Cemaat’ten yana tavır sergilemiştir. Bu sebeple Sabah gazetesindeki köşesinden olmuş, Cemaat’e yakın duran, Koza-İpek Grubu’na ait Bugün gazetesine girmiştir.

Gelelim Barlas ailesine. Mehmet Barlas, eşi Canan Barlas, oğlu Cemil Barlas, sabataist olduklarını sürekli gizlemişlerdir. Canan Barlas’ın dayısı, TESEV Başkanı Can Paker, aynı zamanda AKP’nin akil kişilerindendir. CHP’li bir aile geleneğinden gelen Mehmet Bey, Anılarında nedense, “İsmet Paşa yanaklarımı okşardı” vurgusunu hep yapa gelmiştir. Milliyet gazetesinde yıllarca başyazar sıfatıyla yazıvermiştir. 12 Eylül’de darbecilerin lideri Orgeneral Kenan Evren’i -ve genelde liderleri- evinde ağırlayan isim Mehmet Barlas Bey’dir. Sonrasında, Güneş gazetesini Asil Nadir’den satın alan, eski Devlet Bakanlarından Mehmet Ali Yılmaz’ın safına geçmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan döneminde Mehmet Barlas, “Genel Yayın Yönetmenleri, patronları için ihale kovalar” cümlesini sarf etmiştir. Ama Sn. Barlas 28 Şubat sürecinin mağdurlarından birisidir. Tam o süreçte Zaman gazetesinde başlamış, ama sonu tatsız bitmiştir. Oğlu Cemil Barlas ve eşi Canan Barlas internet haberciliği ve TV programları yapıp, AKP’ye övgüler dizmektedir. Mehmet Barlas, uzun süredir Sabah’ta boy göstermekte ve Nazlı Hanımın tam karşısında saf tutmuş vaziyettedir.

Ve işte Sabataist Altanlar. Çetin Altan, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Kerem ve Sanem Altan. Sahi Altan ailesi bu çatışmanın neresindedir?” diye soran Adnan Öksüz önemli ve gizemli bir gerçeği dile getirmiştir.

Genelkurmayın; Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görüşülmesi talebi, tarihi bir adımdır!

Tam bu sırada Genelkurmay’ın “kumpas”la ilgili suç duyurusu büyük değişimin ilk basamağıydı!

Sn. Recep Erdoğan'ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın bir yazısına dayandırılan ve Milli Çözüm Dergisi’nin konuyla ilgili soruları aynen tekrarlanan Genelkurmay suç duyurusunun 3'üncü maddesinde çok önemli saptamalar vardı:

"Anılan hususların doğru olması halinde, Türk Silahlı Kuvvetlerini ve personelini hedef alan faaliyetleri yürüten kişilerin, yetkili makamlara bildirimde bulunmayan ve gerekli işlemleri yerine getirmeyen kamu görevlilerinin eylemlerinin TCK’nın: 'Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, iftira, suç uydurma, kamu görevlisinin suçu bildirmemesi, suçluyu kayırma, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' suçları başta olmak üzere çeşitli suçlara vücut verebileceği değerlendirilmektedir." “Bu ifadelerden, sadece "kumpası" yapanların değil, bildiği halde yetkili makamlara haber vermeyenlerin de "suç işlediğinin" hatırlatıldığı, yani bir anlamda Başbakan Erdoğan'ın Başdanışmanı Akdoğan hakkında da suç duyurusu yapıldığı sonucu çıkmaz mıydı?” diye sorulması haklıydı. Çünkü suç duyurusunun son maddesinde, "Hukuka aykırı olarak TSK’yı ve personelini hedef alan faaliyetleri yürütenlerin" yanı sıra, "Bu faaliyetleri yetkili makamlara bildirmeyen, gerekli işlemleri yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında da soruşturma başlatılması" istemi ve ifadesi yer almıştı. Suç duyurusunun 4'üncü maddesinde de “Cumhuriyet Savcılarının görevini ihmal ettiği” şöyle anlatılmıştı:

Ceza Muhakemesi Kanununun 160’ıncı maddesi: 'Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar' hükmü hatırlatılmıştı. Yani Genelkurmay, "Siz kendiliğinizden harekete geçmediğiniz için biz suç duyurusunda bulunmak zorunda kaldık" demeye çalışmıştı. Ve zaten TÜBİTAK raporuyla, Ergenekon ve Balyoz davalarına temel dayanak yapılan hard disklerin, sonradan ve suni ortamlarda kasıtlı ve yanıltıcı mahiyette hazırlandığı ispatlanıp mahkemeye yollanmıştı. Artık yargıçların bu raporları hesaba katmama ve dikkate almama yetkileri bulunmamaktaydı; çünkü aslında bilişim teknolojisi konusunda yeterli olmadıklarından bunu TÜBİTAK’a sormuşlardı.

Genelkurmay Başkanlığı, özel bir televizyon kanalında "Yeniden yargılanmalar"la ilgili yapılan programda konuşulanlara itiraz etmek ve yaptığı suç duyurusuna açıklık getirmek için 7 maddelik bir açıklama yapmıştı. CNN Türk ekranlarında yayınlanan 'Tarafsız Bölge' programında Balyoz ve Ergenekon davalarından yargılanan askerlerin aileleri yakınmış, yaptıkları açıklamalarda Genelkurmay Başkanlığı'nın tutumunu kınamışlardı. Bu eleştirilerin haksız olduğunu savunan Genelkurmay, 7 maddelik bir açıklama metni yollamıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel adına Genelkurmay Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü, Hürriyet'ten Ahmet Hakan'a ilettiği açıklamada Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görülmesi için yaptığı başvuruyla ilgili şöyle denildi:

-BİR: Genelkurmay Başkanlığı kendi görev alanı ile ilgili olarak kamuoyu ile paylaştığı hususlarda ve en son yayınlanan "SUÇ DUYURUSU" öncesinde de hiç kimseden talimat almamıştır.

-İKİ: Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ilgili bütün davaların duruşmaları personelimiz tarafından bizzat duruşma salonlarında izlenmiş ve bilgiler günlük olarak Genelkurmay Başkanlığı'na sunulmuştur. Aksi iddialar gerçek dışıdır.

-ÜÇ: Tutuklu arkadaşlarımız cezaevlerinde düzenli olarak ziyaret edilmiştir. (Bu ziyaretler devam etmektedir, cezaevi ziyaretçi kayıtlarından bu husus kolaylıkla teyit edilebilir). Bu ziyaretlerin sonuçları, bir başka ifade ile arkadaşlarımızın istekleri Genelkurmay Başkanlığı'na iletilmiş / iletilmekte ve mevzuat dahilinde uygun görülen talepler derhal işleme konulmaktadır. Hiçbir isteğe duyarsız kalınmamıştır ve kalınmamaktadır.

-DÖRT: Suç duyurusunda geç kalındığı yönündeki iddialar ile ilgili olarak kamuoyuna yaptığımız açıklamalar dikkatle incelenirse görülecektir ki: Türk Silahlı Kuvvetleri bir kamu kuruluşudur ve yasalara uymak zorundadır. Bu nedenle "YARGIYA MÜDAHALE" olarak algılanmamasına ve bazı kişi ve çevreler tarafından TSK aleyhinde kullanılmamasına azami dikkat ve hassasiyet gösterildiği için hukuki olarak müdahil olunmamıştır. Ancak görüş ve teklifler, devletin en üst kademesi ile paylaşılmış ve yargının sonucu beklenip ona göre davranılmıştır.

-BEŞ: Ayrıca tutuklu arkadaşlarımızın kendileri, eşleri ve çocuklarının sorunlarına ilişkin olarak Genelkurmay Başkanlığı ile bağlı oldukları Kuvvet Komutanlıkları ve Jandarma Genel Komutanlığı tarafından maddi ve manevi olarak yakından ilgilenilmiş ve ilgilenilmeye devam edilmektedir.

-ALTI: “Genelkurmay Başkanlığı'nın konuya duyarsız kaldığı ve personeline vefa göstermediği” iddiaları asla kabul edilemez, kasıtlı kışkırtmalardır.

-YEDİ: Sonuç olarak “Türk Silahlı Kuvvetleri'ni siyasi çekişmelerin dışında tutmak ve demokratik parlamenter sistemin işlemesine yardımcı olmak” çalışmalarımızda temel prensibimiz olmaktadır. Kurumsal sorumluluğumuzun gereği olarak bu çizgideki tutum ve davranışımızı sürdürmeye kararlı olduğumuz açıktır. Çünkü güzel ülkemizde huzur istiyoruz. Her türlü çekişme / çatışmadan uzak durmak arzusundayız ve her kuruluşun kendi görevini yapmasının veya görev alanına ilişkin görüş ve tekliflerini ilgili ve yetkili kişilerle paylaşmasının ve diyalog kurarak problemlerini çözmeye çalışmasının en akılcı ve doğru yöntem olduğunu düşünüyoruz.

Ve yine Genelkurmay Başkanlığı, “TIR’cı komutan” haberleriyle ilgili Sabah ve Takvim gazeteleri hakkında suç duyurusu yapmıştı.

1. "21 Ocak 2014 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan "TIR'cı komutana paralel koruma" başlıklı haberde ve Takvim Gazetesi'nde yayımlanan "Paşa TIR'lattı" başlıklı haberde Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğg. Hamza CELEPOĞLU hakkında çeşitli iddialar yer almıştır.

2. Söz konusu haberlerde, Tuğg. Hamza CELEPOĞLU hakkında hiçbir somut delil gösterilmeden mesnetsiz iddialarda bulunulduğu ve yasa dışı bir yapılanmanın parçası olarak gösterilmeye çalışıldığı anlaşılmıştır.

3. Haberlerde, bazı yargı kararları ve bu kararları veren yargı mensupları üzerinden, somut herhangi bir bilgi ve belgeye dayanmaksızın, yorum yapılmak suretiyle Tuğg. Hamza CELEPOĞLU'nun yasa dışı bir yapının parçası olması nedeniyle korunup kollandığı, diğer personelin ise aynı konuda ceza aldığı iddia edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri personeli arasında ciddi ayrışma ve güvensizlik ortamı oluşturulmaya çalışıldığı, bu durumun askeri disiplin anlayışının bozulmasına ve personel arasında siyasi gruplaşmalara yol açacağı, ayrıca komutanlara karşı güven hissinin zedelenmesine neden olacağı açıktır.

4. Yukarıda belirtilen haberlerde yer alan Tuğg. Hamza CELEPOĞLU hakkında yapılan mesnetsiz iddiaların Türk Ceza Kanunu'nun 125'inci maddesinde düzenlenen "Kamu Görevlisine Görevinden Dolayı Hakaret" suçunu, 271'nci maddesinde düzenlenen "Suç Uydurma" suçunu ve Askeri Ceza Kanunu'nun 95'inci maddesinde düzenlenen "Astlık - Üstlük Münasebetlerini Zedelemeye, Âmir veya Komutanlara Karşı Güven Hissini Yok Etmeye Matuf Olarak Alenen Tahkir veya Tezyif Edici Fiil ve Harekette Bulunmak" suçunu oluşturabileceği kanaati taşınmaktadır.

5. 21 Ocak 2014 tarihli gazete haberleri, haberleri yapan Nazif KARAMAN ve diğer ilgililer hakkında gereğinin takdir ve ifası maksadıyla EK'te sunulmuştur." (MUE)

Bütün bu hukuki ve haysiyetli girişimler netice vermeye başlamış, iktidar “komutanların ancak Yüce Divanda ve Başbakan’ın izin vermesi şartıyla yargılanabileceklerinin” yolunu açmıştı!

Genelkurmay ve kuvvet komutanlarının artık sadece Yüce Divan'da yargılanması bundan böyle Başbakan’ın izni ile mümkün olacaktı. Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz, Hava ve Jandarma Genel komutanlarının görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılama usullerini yeniden belirleyen kanun tasarısı, TBMM Başkanlığı'na sunulmak zorunlu kılınmıştı. Askerlik Kanunu ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, 2010 referandumunda kabul edilen Anayasa'daki "Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı, görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan'da yargılanacak" hükmü, ilgili kanuna aktarılmıştı. Tasarıya göre, bu suçlardan dolayı soruşturma açılmasına, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları hakkında Başbakan; Jandarma Genel Komutanı hakkında İçişleri Bakanı karar alacaktı.

İtirazlar Cumhurbaşkanlığına yapılacaktı!

Bu suçlara ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet geldiğinde veya böyle bir durumu öğrendiklerinde, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları hakkında Başbakan, Jandarma Genel Komutanı hakkında İçişleri Bakanı, araştırma, gerekiyorsa ön inceleme yaptırarak soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine yetkili olacaktı. Soruşturma izni verilmiş bulunanlar, izin vermeye yetkili merci tarafından gerek görülürse soruşturmanın emniyeti ve sıhhatli olarak devam etmesi amacıyla geçici süre ile görevden uzaklaştırılacak, anılan kararlara karşı ilgililer 10 gün içinde Cumhurbaşkanlığı'na itirazda bulunacak, itiraz üzerine Cumhurbaşkanı tarafından verilen karar ise kesin olacaktı. Ve artık Ergenekon ve Balyoz davalarında geçerli olan, isimsiz, imzasız, adressiz yahut takma adla yapıldığı belirlenen ya da belli bir olayı ve nedeni içermeyen, delilleri ve dayanakları gösterilmeyen ihbar ve şikayetler işleme konulmayacaktı.

Ordumuzun özel bir konumu ve misyonu vardır!

Hatırlayacaksınız; AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve yalakası Ali Bayramoğlu, güya kendisine gönderilen bir mektuptaki şikâyetleri haklı buluyor ve şunları söylüyordu:

“Türkiye’de 185 bin er; posta, kuaför, şoför gibi isimler altında sadece subaylara hizmet veriyor… 32 bin asker ise, “koruma” sıfatıyla yine kurum olarak TSK’ya değil, komutanların şahsına çalışıyor. Ayrıca 14 bin asker de lojmanları bekliyor ve subay-astsubay ailelerinin özel işlerine koşturup duruyor.. Bunların toplamı 231 bin ediyor ki; Almanya’nın tüm ordu sayısı 240 bin, İtalya’nın 190 bin, İngiltere’nin 170 bin olduğu düşünülürse, yüz binlerce askeri boş yere ve şahsi hizmetler için tuttuğumuz ortaya çıkıyor” diyor ve tabi gerçekleri hem abartıyor, hem çarpıtıyor, hem de, “bu denli masraflı ve kalabalık orduya ne gerek var, bu milletin çocukları, subayların özel hizmetkârı mı?” demeye getirip halkımızı kışkırtıyordu! Ama her ne hikmetse Ali Bayramoğlu; örneğin Emniyet teşkilatında kaç bin polisin aynı özel “koruma ve lojman” hizmetlerinde çalıştırıldığını hiç gündeme getirmiyordu?!.. Oysa dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, asker ve polis gibi silahlı birimlerin özel disiplin ve düzeni gereği, bazı iç hizmetlerinin kendi personeline yaptırılması gerekiyordu. Elbette TSK’nın; hantallıktan kurtarılması, Milli Savunma yanında milli kalkınmaya da katkı sağlaması, daha profesyonel ve pratik bir yapıya kavuşturulması, ayrı ve yararlı bir konuydu. Ama Ordumuzun psikolojik, teknolojik ve askeri yönden caydırıcılık rolünün zayıflatılmasının ve çeşitli bahanelerle aleyhinde kampanyalar başlatılmasının arkasında çok sinsi niyetler sırıtıyordu.

TSK küçültülerek NATO’ya piyon yapılmak isteniyordu!

Ordu, 'vatani görev' sayılan askerlik hizmetinin süresini her yurttaş için eşitlemek istiyordu. Hükümetin ön şartı ise, “bedelli askerlik” kanunuydu. Ancak Bülent Arınç, “Türk Ordusuna kapsamlı bir sistem müdahalesi hazırlığı içinde olduklarını”, bu tartışmalar içinde ağzından kaçırıyordu. Sınır birlikleri ile ilgili düzenlemenin de yılsonuna kadar yasalaştırılması bekleniyordu. Daha sinsi plana göre ise; orta vadede birçok birliğin lağvedilmesi, uzun vadede ise “sembolik ordu”ya geçilmesi hedefleniyordu. Asker ile AKP’nin, askerlik sistemi konusunda çetin bir mücadeleye giriştiği gözleniyordu. TSK 'vatani görev' sayılan askerlik hizmetinin her yurttaşı kapsaması için uzun süredir bir çalışma yürütüyordu. 'Tek tip' askerlik modelini geliştiren TSK, hükümete bu raporu sunmuştu. TSK'nın askerlik süresini eşitleme planı hayata geçerse; orduların er ve erbaş mevcudunun yaklaşık 150 bin kişi azalacağı tahmin ediliyordu. Ancak, hükümetin ön koşulu durumundaki “bedelli askerlik” düzenlemesi, ordunun öngördüğü bu sistemi baltalıyordu. Hükümet kaynakları, bedelli askerliğin çıkmasını bekleyen 100 bine yakın kişi olduğunu ileri sürüyordu. Bu rakamda bir bedelli uygulaması olursa, bir celp dönemi riske girecek; mevcudu, sadece bir celp döneminde 10 binin üzerinde azalacak olan TSK’nın ardından gelecek celp dönemlerinde de silâhaltına alınacak asker bulmakta zorlanacağı biliniyordu. Dayatmalarını TSK’ya kabul ettiremeyen Recep T. Erdoğan, Güney Kore ziyareti öncesi, “bedelli askerliğin gündemlerinde olmadığını” açıklamak zorunda kalıyordu.

ABD; AB ve NATO’nun dayattığı planın bir sonraki aşaması, TSK'nın adım adım küçültülmesi kapsamında bazı birliklerin lağvedilmesi oluyordu. Askeri kaynaklar, bu yöndeki çalışmaların, 2002-2004 yılları arasında Genelkurmay Başkanı olan Org. Hilmi Özkök'ün döneminde başlatıldığına dikkat çekiyordu. Bu çerçevede atılacak adımların en başında, TSK'nın NATO'ya bağlı olmayan tek ordusu durumundaki Ege Ordu Komutanlığı'nın ortadan kaldırılması geliyordu. Bu plan, TSK'nın mevcut görev ve yapılanmasının bütünüyle değiştirilmesini öngörüyordu. Tartışılmaya bu yıl içinde başlanan; “profesyonel sınır birlikleri” projesinin hayata geçirilmesiyle, bu bölgelerde görev yapan askeri birliklerin sınırlardan çekilmesi gerekiyordu. Hem Jandarma'nın hem de sınır birliklerin uzun vadede idari yönden Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına, taktik komuta yönünden ise İçişleri Bakanlığı'na bağlanması hedefleniyordu. Planın tüm aşamaları gerçekleşirse Genelkurmay, komuta yönünden sembolik bir kurum halini alıyordu. Hatta personel ve birlik sayısı iyice azaltılacak olan TSK'da rütbelerin bile azaltılacağı konuşuluyordu. Uzmanlar, "Plan bu şekilde işlerse Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturacak kişi orgeneral rütbesinde bile olamayabilir" sözleriyle, TSK'nın düşeceği durumu dile getiriyordu.

Ve planın son aşaması: Hilmi Özkök’lerin Genelkurmay Başkanlığı'yla ve Türk Ordusu'nun ulusal güvenlik anlayışını değiştirme çabasıyla paralel biçimde, TSK, NATO'nun yeni konseptine uygun olarak uluslararası güvenlik için çalışacak bir kuruma dönüştürülmek isteniyordu. Artık TSK, NATO ve BM güdümünde görev yapacak; Somali, Afganistan, belki İran’a karşı kullanılacaktı. NATO, nereyi hedef gösterirse Mehmetçik oraya koşacaktı! Yani, “parası olana bedelli, garibana ise Kore, Somali” yolları açılacaktı!

Milletimiz için Ordu, hangi anlamı ve amacı taşıyordu?

Şanlı tarihler yazan ve “Nizam-ı Alem” (Yeryüzüne adalet düzeni ve huzur sistemi) ülküsü taşıyan ve bunu nice bin yıllarca başaran Aziz Milletimizin: a) Hem devlet olmaları, b) Hem medeniyete ve hâkimiyete ulaşmaları, c) Hem de devamlılık kazanmaları ve ayakta kalmalarında; 1- Kurucu, 2- Koruyucu, 3- Kurgucu özelliği taşıyan ordumuz, en temel unsur ve en hayati kurumdur. Bir devletin oluşması için en önemli öğe olan halkın “kalabalık”tan “millet”e dönüşmesi için gereken: A- Organize B- Ortak İrade C- Ve Otoriteyi sağlamak da, bu kalıcı ve akılcı kurum olan ordumuzun sorumluluğudur.

Bu nedenle, Türk Ordusunu başka ülke ordularıyla kıyaslamak; demokrasi demagojileri ve küreselleşme kem-kümleriyle onun tabii ve tarihi misyonunu kısırlaştırmaya çalışmak, son yıllarda karşılaştığımız, belki de en talihsiz ve tehlikeli bir durumdur. Gafletle veya hıyanetle yapılan bu girişimler, bizzat devletimizin temeline dinamit koymakla eşit bir şuursuzluktur. Osmanlı'nın yıkılışı öncesi, özellikle İttihatçılar döneminde orduya sabataist ve masonların sızdıkları ve bu yüce kurumu, devletimiz ve dirliğimiz aleyhine kullanmaya çalıştıkları… Ve yine, Atatürk sonrası İnönü, Menderes ve devamı sürecinde, bazı üst düzey askeri bürokratların ordumuzun bizzat dinimize, Milli değerlerimize ve Milletimize muhalif tavır takındığı izlenimi veren yanlışlıkları ve haksızlıkları, maalesef doğrudur. Ancak sağlıklı bir bünyenin, organlarına sızan mikropları, vücuda zarar vermeden etkisiz hale getirmesi ve hatta bağışıklık sistemi geliştirmesi gibi; dış güçlerin ve işbirlikçi hainlerin marifetiyle, zaman zaman ordumuza sızan ve bu kutsal kurumu Milletimizin ve devletimizin aleyhinde kullanmaya kalkışan ve bazı tahribatlar yapmayı da başaran kişilerin ve kümelenmelerin: Milli özelliğini ve asli hüviyetini asla yitirmeyen Kahraman Ordumuzun sağlam bünyesi içerisinde eritildiği ve etkisizleştirildiği de, sevinilecek ve güvenilecek bir konudur.

Asırlar sonra, aynen haber verdiği şekilde gerçekleşmesiyle Hz. Peygamberimizin mucizesi sayılan İstanbul'un Fethiyle ilgili hadislerinde: “Konstantin mutlaka feth olunacaktır. Onun emiri; ne güzel ve örnek bir komutandır. Ve Onun askeri; ne iyi ve bereketli bir ordu konumundadır” buyurmaları: Kahraman Türk Ordusunun şeref ve faziletinin, tarihi ve talihli zaferlere öncülük edeceğinin çok açık bir müjdesi ve garantisidir. Evet, her şeye rağmen, müjdelenen ve hasretle beklenen, Türkiye merkezli yeni barış ve bereket Medeniyetinin en önemli destek ve dayanağının yine asil Türk ordusu olacağını haber veren Bediüzzaman şunları söylemektedir:

“Gariptir, hem çok gariptir (hayret edilir ki Dış güçler ve hain işbirlikçi şahsiyetler) yedi yüz sene boyunca İslamiyet’in ve Kur'an’ın elinde şeref şiar (Şan ve şerefle şöhret bulan), barika-asa (Şimşek gibi parlayan) bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülük (düşüncesini), muvakkaten (geçici bir dönem) İslamiyet’in bir kısım Şeairine (Ezan, Kur'an, İmam Hatip, başörtüsü gibi dinin simgelerine) karşı kullanmaya çalışır. Fakat (tam) muvaffak olamaz (sonunda) geri çekilmeye (mecbur kalır) (Çünkü) “Kahraman ordu, dizginini onun (masonluğun Siyonist ve sabataist hıyanet gurubunun) elinden kurtarıyor” (ve kurtaracak) diye, (hadis) rivayetlerden anlaşılıyor.[3]

Bu gün sevinerek görüyoruz ki; Ordumuz softalık ve istismarcılık niyetiyle Yüce Dinimizin yobazlaştırılmasına da, laiklik ve demokratiklik bahanesiyle devletimizin ve manevi değerlerimizin yozlaştırılmasına da karşıdır, ilmi, insani, akli ve ahlaki bir çizgiyi benimsemektedir. Aziz Türk Milletinin ve Devletinin maddi ve manevi iki güçle ayakta kalacağına inanan Üstat: “İşte;

1- Haysiyet-i askeriye (yani ordunun onuru, değeri, gücü ve kuvveti)

2- Hamiyet-i İslamiye (İslam ve iman gayreti) ve Şeriat-ı Muhammediye (Kur'an'ın bütün insanlığa getirdiği adaleti) bir terazinin iki kefesindeki Ağrı dağı ile Sübhan dağı gibi iki dengeye benzer.” Diyerek, ordunun önemini ve değerini ortaya koymaktadır.[4]

Yurdumuzun barbar batılılarca işgali sırasında ve mütareke yıllarında; istila kuvvetlerine şiddetle ve cesaretle karşı çıkıp direnen ve Milli Mücadeleye ve Atatürk'ün Ankara Hükümeti’ne taraftarlık gösteren[5] Anadolu hareketine karşı İngilizlerin dayatmasıyla Damat Ferit Hükümetinin, Şeyhülislam Dürrizade imzasıyla yayınladığı “Bunlar İsyan etmiştir. Öldürülmeleri gerekir fetvasını “Müslüman halkı Kuvay-ı Milliye aleyhine kışkırttığı” için kabul etmeyen, Ankara Müftüsü Rıfat Börekçinin fetvasını destekleyen ve “Zıt kavramlar yer değiştirmiştir; Zulme adalet, Cihada isyan, esarete ise hürriyet adı verilmiştir” diyerek Atatürk'ün başlattığı Milli Mücadeleyi, cihat ve hürriyet hareketi kabul eden[6] Bediüzzaman; Kahraman Türk ordusuna çok değer vermekte ve sürekli övgüyle bahsetmektedir.

“Ben bu milletin bahadır ordusunun milyonlarca efradını, eratını ve subaylarını samimiyetle seviyorum, hürmet ve haysiyetlerini, elimden geldiği kadar korumaya çalışıyorum. Ama benim garazkâr ve mason muarızlarım ise, bir tek adamı sevmek ve yüceltmek bahanesiyle, Türk ordusunun şehit olan ve hayatta bulunan milyonlarca mensubuna hıyanet ve hakaret ediyor. Bana hücum edenlerin tek bahanesi “Mustafa Kemal'e itirazım ve dost olmadığım” (iddiası)dır. Hâlbuki o beni taltif etmek (itimat ve itibar göstermek) ve bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya resmi yetkili umumi vaiz olarak göndermek üzere Ankara'ya çağırmıştır.[7] Bediüzzaman; geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki milyonlarca mensubuna hayran ve hayırhah olduğum “Bin seneden beri cengâverliğini, gaziliğini ve hakperestliğini dünyada gösteren ve ispatlayan... Kur'an’ın bayraktarlığını kılıçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir ordunun bazı kumandanlarına yanlış ve haksız bulduğum davranışları yüzünden karşı çıkmam bahane edilerek, bana bu denli hücum ve hakareti hak ediyor muyum?” Diye sormakta ve aslında Atatürk'ün istismar ve suiistimal edildiğine parmak basmaktadır.[8]

Son devrin büyük âlimlerinden Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin şu tespitleri büyük önem taşıyordu:

“Türklük bir içtimai kavramdır. Biyolojik ve ırksal bir olay olarak değerlendirilmesi yanlıştır. Türklük sosyal bir ırktır, bu Milletin adalet ve hürriyet yolunda mücadele vermiş ve kendisini Allah'a ve insanlığa vakfetmiş kimliği” şeklinde algılanmalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin “Dünyanın neresine giderseniz gidin, Türk demek Müslüman demektir” sözleri de bu anlamdadır. Türkler, Emeviler döneminde Müslüman ordularının Türkistan İstilası sırasında Arapları daha yakından tanımışlardı. Bu dönemde, Arapların fetih hareketine katılan ve henüz İslam ahlakını sindirememiş bulunan bazı askerlerin yağmaya girişmesi, Türklerde, Emevi yönetimine karşı düşmanca tepkileri oluşturmuştu. Bu nedenle, Emevi yönetimine karşı çıkan Ehli Beyte mensup ihtilalci şahsiyetlerin Türklere sığınması Peygamberin nesline karşı kuvvetli bir sempati doğurmuştu. Emevilere karşı isyan eden Ebu Müslim'in ordusunda henüz Müslüman olmamış çok sayıda Türklerin de yer alması bunun neticesi olmalıdır. Ehli Beyte karşı oluşan bu yakınlık, Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonra daha da gelişmiş, bu konuda birçok destan ve menkıbenin meydana gelmesine yol açmıştır. Sonraki zamanlarda bu durum, Ehli Beyt soyunun Araplardan çok Türklere yakın olduğu kanaatini yaygınlaştırmıştır. Meşhur Tarihçi Cahız, Horasanlılar hakkında bilgi verdikten sonra şunları yazar: “Buna göre Türkler Horasanlı ve halifelerin (Abbasiler) pek yakın akrabaları olan mevlalarıdır (dostları)dır. Bunun neticesi Türk, bunların hepsinin sahip olduğu üstünlüklere sahip çok şerefli bir kavimdir.”[9]

Hendek savaşı sırasında, Hz. Peygamberin, ilk kazı işlerini ve şehrin müdafaasını kontrol etmek için seçtiği yer olan Seyhan denilen tepede kurdurduğu çadır, Kendi ifadesiyle “Kubbe-i Türkiye” (Türk Çadırı) idi.[10]

Bu konuda, Taberi Tarihinde, Amr b. Avf’dan naklen malumat verilmektedir. Medine etrafına hendek kazılması sırasında büyük bir kaya çıkması üzerine şunlar nakledilir: “Selman hendekten çıkarak (haber vermek için) Hz. Peygamberin bulunduğu yere geldi. Bu sırada Hz. Peygamber Türk çadırını (Kubbe-i Türkiye) kurmakla meşgul idi”[11] Bu gün bu yere, Hz. Peygamberin ikamet ettikleri “Kubbe-i Türkiye”nin hatırasına Zübab Camii inşa edilmiştir.[12] Hz. Peygamber Mekke'nin Fethinden sonra, burada kaldığı 15 gün müddetinde, Ebu Talip ve Hz. Hatice'nin kabirleri yakınında kurduğu “Kubbe-i Türkiye”de ikamet etmişlerdir.[13] Araplar buna “Gubba Turkıya” yani Türk Çadırı demişlerdir.[14] Bütün bunlar Hz. Peygamberin Türk kavmine ve Türk askerine olan özel ilgi ve sevgisinin bir göstergesi sayılır.

Aynı konuda, İzmirli de değerli bilgiler verir: “Müslim'in Sahih'inde Kadir gecesinin fazileti babında İstanbul'da olan Ebu Şeybeti Hudri'nin kardeşi Ebu Saidi Hudri'den tahriç (çıkartma) ettiği üzere, Hz. Peygamber, bir ramazan ortalarında, bir Türk çadırında itikâf[15] etmiştir. Şarih[16] Nevevi bunu küçük geçe (keçe) çadırı diye tefsir ediyor ki tamamıyla bir Türk çadırıdır.[17] İzmirli bir başka makalesinde, Hz. Peygamberin bu çadır da, Ramazan ayında “tam on gün on gece Rabbına ibadette bulunmuştur” demektedir.[18] İzmirli, “Peygamber ve Türkler” adlı makalesinde, Kazan'ın tanınmış bilgini Şehabettin Mercani'nin (Öl.H.1306) “Müstefadülahbar” adlı eserinde, İbnü'l Esir'in “Üstüdülgabe fi Marifetissahabe”sine dayanarak, Hz. Peygamber'in Türk hakanına, Türkçe bir mektup yazmış olduğunu belirtmektedir, İzmirli o devirde Hz. Peygamberin çevresinde Türkçe bilenlerin bulunduğunu da anlatır.[19]

Ordumuz, niye yıpratılmaya çalışılıyordu?

Dış güçlerin, AKP hükümetinin ve özellikle CIA-MOSSAD maşası Cemaatin Kahraman Ordumuzu “layt”laştırmak ve laçkalaştırmak amacıyla, önce milli ve haysiyetli Paşaların Genelkurmay Başkanlığını önlemeye ve komuta kademesini biri birine düşürmeye yönelik girişimleri başarısız kalınca, bu sefer “ordu yapısı değiştiriliyor!?” haberleriyle ortalık karıştırılmaya çalışılıyordu. “26.08.2006 tarihli Milliyet Gazetesi, (CNN Türk-Kemal Yurteri) kaynaklı şu kışkırtıcı haberi yayınlıyordu:

Türk Silahlı Kuvvetleri, tarihinin en büyük değişimine hazırlanıyor. Yeniden yapılandırma planına göre, iki ordu karargâhı lağvedilecek, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, Genelkurmay çatısında birleşecek. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kara gücü, iki ana komutanlık haline getirilecek. Genelkurmay Başkanı Özkök'ün uzun zamandır üzerinde çalıştığı plana direnen bazı generaller de tasfiye edildi ve edilecek. Kademeli olarak yaşama geçirilecek plan için bazı adımlar atılıyor. Önümüzdeki yıllarda köklü değişikliklerin yaşama geçirilmesi hesaplanıyor. Plana göre 4 orduya sahip Kara Kuvvetleri Komutanlığında; Ege Ordusu ve 3. Ordu lağvedilecek, sadece birinci ve ikinci ordular kalacak. Plan, karargâhı İstanbul'da bulunan 1. Ordu ve Karargâhı Malatya'da bulunan 2. Orduyu “Doğu ve Batı Grup Komutanlıkları” haline getiriyor. Türkiye bu iki ordunun görev sahasına bölünecek” deniyordu. Planda Genelkurmay Karargâhının yapısı tamamen değişiyor, merkezi bir karargâh kuruluyordu. Yıllara yayılan plana göre Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Genelkurmay Başkanlığının çatısına çekilmesi, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, halen mevcut olan taktik birimlerde yeni değişikliklerle plana tamamen uyumlu hale getirilmesi hedefleniyordu.

Kuvvet komutanlıkları kapatılıyor(muş!)

Böylece, Kuvvet komutanlıkları Genelkurmay Başkanı’nın yardımcıları haline geliyordu. Kuvvet komutanları yerine, birimlerden sorumlu yardımcılar bulunuyordu. Plandaki önemli bir değişiklik de, bütün kuvvetlerde ayrı ayrı bulunan, lojistik, istihbarat, plan prensipler, eğitim gibi daire başkanlıkları da iptal edilerek, bu birimlerin Genelkurmay Karargâhındaki, daire başkanlıkları tarafından tek merkezden yürütülür hale getirilecek deniyordu. Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı’nın da, ikiye ayrılması, Genelkurmay ‘da mali işlerden sorumlu yeni bir J. Başkanlığı da kurulması ve böylece mali yönetimin de tek elde toplanması amaçlanıyordu. Plan bu haliyle Amerikan ve İngiliz ordularının karma bir modeli olarak nitelendiriliyordu.

Direniş tasfiye getiriyor(muş!)

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinde iken üzerinde çalıştığı planı, Genelkurmaya gelince hızlandırıyordu. Genelkurmay Harekât Başkanlığı tarafından yürütülen çalışmalar sırasında bu plana, hem kuvvet komutanlıklarından, hem de Genelkurmaydan direniş geliyordu. Hatta Dönemin Harekât Başkanı Emekli Korgeneral Köksal Karabay'ın bu nedenle pasif göreve atandığı ve erken emekliliğini istemek zorunda bırakıldığı belirtiliyordu”

E. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın, Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim töreninde kesin ve keskin bir dille yalanladığı bu, “Ordudaki değişim ve küçülme” haberleri, maalesef adım adım gerçekleştirilmeye çalışılıyor ve şu sinsi amaçları güdüyordu:

1- Orduyu karıştırmak ve kuvvet komutanlarını G. K. Başkanı’na karşı kışkırtmak

2- NATO kontrolü dışındaki Ege Ordumuzun lağvedileceğini öne sürüp yeni G.K. Başkanımız aleyhinde şüpheler ve şaibeler oluşturmak ve milletçe kendisine duyulan itimat ve itibarı sarsmak

3- İleride yapılması münasip ve muhtemel değişim projelerinin, çok farklı ve aykırı biçimde ortaya döküp, yeni komuta kademesinin hayırlı ve yararlı girişimlerini, peşinen boşa çıkarmak

Malum ve mel'un (Masonik) merkezler, bu tür çıkışlarıyla; ABD, NATO, İsrail ve Yahudi Lobileri gibi dış güçlere: “Bu yeni G.K. Başkanı ve ekip arkadaşları bizim kontrolümüz dışındadır. Milli Haysiyetli amaçlar taşınmaktadır. Gerekli önlemler alınmalıdır.” Mesajını ulaştırmaya çalışmak… İşte bütün bu şeytani hesapları fark eden bazı komutanlar, devir teslim törenlerinde, oldukça kararlı ve tutarlı bir tavır sergiliyordu.

Org. Yaşar Büyükanıt'tan Sert ve net tepkiler geliyordu.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda düzenlenen devir teslim töreninde konuşan Orgeneral Yaşar Büyükanıt sert mesajlar veriyor, “Türk Silahlı Kuvvetleri'nin etkisizleştirilmeye çalışıldığını, bu çabaların son dönemde artırıldığını” söyleyerek ”bu çabaların Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısından rahatsız olan çevreler tarafından yapıldığını” belirtip, mücadelelerinin kararlılıkla süreceğini vurguluyordu. “Son zamanlarda askerlere iğrenç saldırılar yapıldığını” hatırlatan Büyükanıt, “bu kampanyaları sürdürenlerin kendi yarattıkları 'iğrenç bataklıkta’ boğulacaklarını ve günü geldiğinde bu kişilerin hesap vereceklerine inandığını” hatırlatıyordu. Bu saldırıların kendilerini yıldırmayacağını belirterek ve “rüzgâr belki küçük ateşleri söndürebilir, ama büyük ateşleri ise daha da güçlendirir. Ne Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet değiştirilebilir ne de ülke bölünebilir” diyen Büyükanıt'ın konuşması hararetle alkışlanıyordu.

Org. Başbuğ: 'Kararsızlıklar terörü besler' diye uyarıyordu!

Orgeneral Büyükanıt'tan Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralan Orgeneral İlker Başbuğ da güvenlik konseptinin küreselleşme ile birlikte değiştiğini ifade ederek, “Türkiye'nin küresel düşünüp, Ulusal hareket etmek” durumunda olduğunu belirtiyordu. Türkiye'nin geniş bir tehdit yelpazesiyle karşı karşıya olduğunu kaydeden Org. Başbuğ, “Ege ve Doğu Akdeniz'deki dengelerin değiştirilme çabası ve uluslararası anlaşmalardan doğan kazanımlara zarar verecek davranışların Türkiye'nin güvenliğini etkileyebilecek simetrik riskleri oluşturduğuna” dikkat çekiyordu. “Bu gibi risklerin Türkiye'nin güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olmasını zaruri kıldığını” belirten Başbuğ, “teknolojik olanaklardan yararlanarak, modüler ve esnek her ortamda görev yapabilecek bir gücün oluşturulması göz önünde bulundurulacaktır” oluyordu. Sözlerini Türk Silahlı Kuvvetlerin yıpratılmaya çalışıldığına ve bölücü terör örgütünün de amaçlarına ulaşmak için demokrasiyi kullandığına vurgu yaparak: “Terör örgütünün etkinliği bitirilene kadar operasyonlar sürecektir. Çünkü kararsızlıklar bölücü terör örgütlerinin umudunu besleyecektir” uyarısıyla bağlıyordu.

Sn. Büyükanıt’la, Sn. Başbuğ’un söylemleriyle eylemleri arasında rahatlatıcı bir uygunluk gözlenmese de, bu sözler gerçeklerin ifadesi oluyordu. Çünkü güçlü ve güvenilir bir ordunun, ancak toplumun inancıyla ve hayat tarzıyla barışık ve her yönüyle Milli temellere ve hedeflere bağlı bir anlayışla oluşup başarıya ulaşacağı asla inkar ve itiraz edilmez bir gerçek olarak karşımızda duruyordu!..

Kurtuluş Savaşında ve Kuruluş Aşamasında Din Adamları ve ATATÜRK’ÜN LAİKLİK ANLAYIŞI:

Ülke tarihine yön vermiş ve büyük değişim ve devrimler gerçekleştirmiş olan şahsiyetleri; kalıplaşmış klasik övgülerle, kuru ansiklopedik bilgilerle veya sloganik cümlelerle anlatmak, çoğu zaman bizi gerçeklerden uzaklaştırır. Mustafa Kemal gibi önderleri; kasıtlı oluşturulan ön yargılarla, ya tabulaştırıp yarı tanrı konumuna sokanların veya Onu din düşmanı ilan edip dışlayanların, her ikisi de istismarcı ve gerçeği saptırıcıdır. Her insanın asıl niyetini ve mahiyetini hakkıyla bilen ve hesaba çekip değerlendiren Cenabı Allah olduğuna göre, bize düşen böylesi kişilerle ilgili, resmi veya hususi basmakalıp “OLGU”lardan ziyade; Millet şuuruna, barışına ve medeniyet yarışına katkı sağlayacak bilinçli ve gerçekçi “ALGI”lar oluşturmaktır.

LAİKLİK te, onlarca farklı tanımı ve uygulaması yapılan çağdaş bir kavramdır. Kapitalist ülkelerden sosyalist yönetimlere, diktatörlüklerden dini hükümetlere kadar, birbirinden çok farklı ve aykırı Laiklik tatbikatına rastlanmaktadır ki, bizce bu doğru ve doğal olandır. Çünkü her toplumun kendi dinine, tarihine, Mili geleneklerine ve asri gereksinimlerine göre bir Laiklik tanımı ve tatbikatı geliştirmesi bir ihtiyaçtır.

İslam’ı bilen, çağdaş şartları ve standartları da gözeten birisi olarak, kanaatimizce ülkemizde laiklik; dinle devletin çatışması değil barışması temeline oturtulmalıdır. Evet, dini hizmetlerle devlet işlerinin birbirine karıştırılması ve böylece dinin siyasetin bir istismar ve suiistimal aracı yapılması elbette yanlıştır, yozlaştırıcıdır. Dinin toplumdan ve devlet kurumlarından tamamen dışlanması ve düşman tavrı alınması ise çok daha yanlıştır ve yıkıcıdır. Doğrusu, dinle devletin barışması, dayanışması ve her birinin kendi sahasında topluma hizmet sunmasıdır. Ve işte Atatürk’ün Laiklik anlayışı da bu yaklaşıma uygun bulunmaktadır. Çünkü bir Milletin değişik unsurlarını birbirine bağlayıp kaynaştıracak ve ülkede dirlik ve düzeni sağlayacak olan ve “toplumsal sözleşme metinleri” sayılan anayasalar ve kanunlar yapılırken, Milli Kurumlar ve kurallar oluşturulurken o Milletin dinini, manevi değer ve dinamiklerini yok saymak ve hesaba katmamak hem yaralayıcı ve yararsızdır, hem de zaten imkânsızdır. Mustafa Kemal de bu gerçeğin elbette farkındadır.

Ve zaten Atatürk dinin siyasal hayat üzerindeki hâkimiyetine ve istismar niyetine karşı çıkmıştır. Yoksa dinin ilahi öğretilerine, öz itibariyle hiç bir şekilde müdahaleye kalkışmamıştır.[20]

Türkiye’de laiklik ülkemizin özel şartları gereği, dünyadaki pek çok laiklik anlayışından farklı bir görünüm kazanmıştır. Özellikle Atatürk’ten sonra Laiklik “dinin tamamen dışlanması ve İslam’a düşmanlık yapılması” şeklinde yozlaştırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlete ve devrimlere yönelik olarak ortaya çıkan dini kisveli muhalefeti etkisiz kılmak için sarf edilen çabalar, maalesef Türkiye’de laikliğin “irticayla mücadele” olarak anlaşılmasına yol açmıştır.

Mustafa Kemal:“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün bu yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetine kavuşması demektir.Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi; sahte dindarlıkla ve hurafeci kafalarla mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını vermektedirdiyen insandır.[21] Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığına kamu kurumları arasında yer vermiş ve ilk anayasasından itibaren anayasal teminat altına almıştır. Bizdeki laiklik, “din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde kendine özel bir laiklik anlayışıdır. Laiklik dinin yerini tutacak bir düzenleme olmadığı gibi, din karşıtı bir düzenleme de değildir. Vatandaşımız dindar olmakta, dinini yaşamakta özgür olduğu gibi, devletin bu konuda hizmeti de bir kamu hizmeti niteliğindedir.

Din Hizmetlerinin Görülmesi: Diyanet İşleri Başkanlığı

Diyanet İşleri Başkanlığı, Atatürk’ün bizzat kurduğu kurumlardan birisidir.1924 yılında Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılmasıyla, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Diyanet işleri Başkanlığı, dini konularda yetkili kılınmış ve din hizmetlerinin devamı devlet eliyle sağlanmıştır. Böylece Atatürk, din adamlarını bir devlet teşkilatı olan Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı altında toplamıştır. Oluşturulan bu kurum sayesinde dinin doğru anlaşılması ve yaşanması hedeflenmiştir. Bu alanda çıkartılan kanunun birinci maddesi şu şekildedir:

Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelat-ı nasa dair ahkâmın teşrii ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile teşkil ettiği hükümete ait olup, din-i mübin-i İslam dininin; itikat, ibadet ile ilgili bütün kural ve uygulamaları, dini kurumların yönetimi ve denetimi yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgi ve yetksi’ne bırakılmıştır. Dini kurumların cami ve mescitlerin yönetimi, müftü, vaiz, imam-hatip ve müezzin-kayyımların atamaları Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir.[22]

Bir gün Necip Ali, Atatürk’e: “Efendim, Münir Hayri namaz kılar!” dedi.Bunun üzerine Atatürk ile Münir Hayri arasında şöyle bir konuşma geçti.

-Sahi mi? -Evet paşam.

-Niçin namaz kılıyorsun?

“Namaz kılınca içimde bir sessizlik ve huzur hissediyorum!”

Atatürk, çevresinde bulunanlara dönerek:

“Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız, herhalde “yetiş Gazi!” demezsiniz, Allah dersiniz. Bundan tabi ne olabilir.[23] Böylece Atatürk, insanın dinsiz olamayacağını ve hele bizim milletimizin dinsiz yaşayamayacağını ve her insanın fıtraten inanma ihtiyacı taşıdığını beyan etmiştir. Ayrıca insanın din ihtiyacına bağlı olarak, Türk milletinin yapmış olduğu din seçiminin çok isabetli olduğunu belirtmiştir. Türk milletinin tercihi olan İslam dininin yüceliğini ve yetkinliğini ifade etmiş ve kendisinin de Türk milletiyle birlikte bu dine iman ettiğini iftiharla söylemiştir.

Cansız ve akılsız atomların kurduğu moleküller, onların doğurduğu aminoasitler, onların yoğurduğu proteinler, onların ortaya koyduğu hücreler ve onların oluşturduğu mükemmel organlar ve sistemler ki, her saniyede üç milyon yeni kırmızı kan hücresi üretilmektedir; damarlardaki özel kan hücreleri, milyarlarca kan hücresini her iki saniyede bir genel sağlık kontrolünden geçirmektedir; bir değil bin insan beyninin bile planlayıp tasarlayamayacağı mükemmel vücut fabrikamız, elbette ve kesinlikle sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Allah’ın varlığına, Kur’an’ın ve Resulüllah’ın haklılığına en açık belgedir. Mustafa Kemal’i imansız göstermek, O’nu akılsız ve vicdansızlıkla itham etmektir.

Atatürk, 1932 yılında toplanan I. Türk Tarih Kongresi’nde kongre üyelerini bir çay partisine davet etmiş ve davetlilere, “Bana soru sormakta serbestsiniz, istediğiniz soruyu sorabilirsiniz” demiştir. Kongre üyesi bir lise öğretmeni, “Türklüğün bir dine ihtiyacı var mıdır, Din gerekli midir?” diye soru yöneltmiş. Atatürk bu soruya şu yanıtı vermiştir:

“Muhterem hocam, din mutlaka gereklidir. Dinsiz millet olması ve dinsiz milletin ayakta kalması mümkün değildir. Milletin dine ihtiyacı kesindir, evet din lüzumlu bir müessesedir”[24]Atatürk’e göre, Türk milleti, milliyetçilik bağıyla birbirine kenetlenmiştir, bunun da mayası İslam Dinidir. Bunla birlikte İslam dinine mensup olan Türk milleti, diğer Müslüman topluluklarla da inanç bağına sahiptir. Bu inanç bağı, Türk milletinin bağlarını ve etkinlik alanını geniş ve sınırsız bir alana taşıyan bir değerdir. “Bizim milliyetperverliliğimiz her halde hodbinane ve mağrurane (bencil ve gururlu) bir milliyetperverlilik değildir ve bilhassa İslam olduğumuz için. İslamiyet açısından bizim ümmetçiliğimiz de vardır ki, milletperverliliğin çizmiş olduğu sınırlı daireyi sonsuz bir sahaya nakletmektedir.[25] Atatürk, bir milletin varlığını devam ettirmesinde dini zorunlu bir kurum olarak görmektedir. O, din olgusundan yoksun milletlerin ayakta kalmayacağı kanaatindedir.”[26]

Yıl 1920. Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa şöyle sesleniyordu:

Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat(Yüce Meclisinizi oluşturan değerli insanlar)yalnız Türk değildir yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır(Müslüman unsurlardan meydana gelmiş samimi bir topluluktur). Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-u İslâm'a münhasır değildir; anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. (Farklı Müslüman kökenlerden oluşmuş milletimizin bütününe şamildir)Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürt de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii (hakları ve çıkarları) tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın (anayasanın) ilk satırlarında: bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki: vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile île riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü haklarına; ırkî, İçtimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te'yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik; binaenaleyh menafiimiz (haklarımız ve çıkarlarımız) müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, (meydana getirmeye karar verdiğimiz milli birlik) yalnız Türk değil, yalnız Çerkeş değil hepsindenmemzuc bir unsur-ı İslam’dır. Bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum.”(Oluşturmaya çalıştığımız Milli birlik, sadece Türk, Kürt, Çerkez değil, hepsinin kaynaşmasıyla meydana gelmiş bir İslam toplumudur. Artık bunun böyle anlaşılmasını ve kötü-bölücü çağrışımlara fırsat tanınmamasını diliyorum.)

Atatürk’ün Ordu için Kur’an okutulması talimatı!

1932 ramazan ayında Atatürk, Saadettin Kaynak’ı ordu müfettişlerine Kur’an okuması için görevlendirmiştir. Saadettin Kaynak, bu emir üzerine Kur’an’da ki muharebeye ve askerliğin faziletine dair olan bazı ayetlerin tercümesini yazarak hazırlıklarını tamamlamış ve Atatürk’ün huzuruna getirmiştir. Sonraki gelişmeleri Saadettin Kaynak şöyle nakletmiştir:

“…Bir çeyrek saat içinde hazırlandım ve tamamlandığı haberini verdim. Mecliste masa başında Atatürk’ün iki tarafında ordu müfettişlerinden Ali Sait, Fahrettin ve Şükrü Naili ve daha bazı paşalarla, huzuru mütad zatlar ve diğer birçok misafirler vardı ve yirmi kişiye yakın da saz heyeti bulunuyordu. Hitabete, “Atatürk’ün kahraman ordusunun kumandanları” diye başladım ve şöyle devam ettim:

(Ulu Tanrı’nın Büyük Kitabından Enfal 4, 60 ve 65 ayetlerini Tanrıya sığınarak okuyorum):

“Onlar, işte onlar halis mü’minlerdir. Onlar için Rableri katında yüce makamlar, büyük bir bağışlanma ve tükenmez rızıklar vardır.” (Enfal: 4)

“Düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvetler, güçlü birlikler ve atlı binekler, hareket kabiliyeti yüksek (teknik aletler ve) birimler hazırlayın. Onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz Allah’ın bildiği düşmanları dehşete düşürür, korkutursunuz. Allah yolunda İslam uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü ve değerli ne harcarsanız size eksiksiz ödenir. Siz asla haksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Enfal: 60)

Ey peygamber, hesap edilmeyen tehlikeleri önlemek, (muhtemel) sıkıntıları (ve saldırıları engellemek) için müminleri savaşa hazırlıklı olmaya tekrar tekrar teşvik et. Sizden sabırlı, eğitimli, kararlı cesur yirmi kişilik özel bir birlik oluşursa, iki yüz kafire galip gelirler; sizden yüz kişilik özel bir birlik oluşursa, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkarda ısrar ile küfre saplananlardan bin kişiye galip gelirler. Bu, onların hakkı ve akıbeti düşünmeyen anlayışı kıt bir toplum olmalarından ileri gelmektedir.” (Enfal: 65)

Saadettin Kaynak Kur’an’dan seçtiği birçok ayeti okuyup orada bulunanlar tarafından uzun süre alkışlanıp hürmet edilmişti. Bu arada Atatürk ayetlerde geçen ifadelerin Kur’an’ın ne denli önemli bir kitap olduğunu gösterdiğini, “Kur’an’da neler de varmış! Bunlardan bizim hiçbir haberimiz yoktu” diyerek mütevazı ve samimi bir biçimde dile getirmiştir.

Milli Mücadelede Atatürk’ü Anadolu’da ilk karşılayanlar Din adamlarıdır!

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’da ilk karşılayan din adamlarıdır. O günkü olaylara tanık olanların ifadelerini bunu doğrulamaktadır.

“Hasta olan mutasarrıf evinden çıkmadığı için Dokuzuncu Ordu Müfettişini karşılamaya gelememiştir. Belediye reisi yok, vekâlet eden zat da Çarşamba’da arazisinin bulunduğu köydedir. Belediye Meclisinden bir zat, Hacı Molla, Atatürk’e şehir namına hoş geldiniz diyor”

“25 Mayıs 1919 akşamüstü (Mustafa Kemal Paşa) Havza’ya geldi. Ertesi günü, başlarında ulemadan Hacı Mustafa Efendi’nin bir heyet kendisini ziyaret ederek memleket meseleleri hakkında görüşmelerde bulundular. Bu zatlar diğer bir gece Belediye Reisinin evinde toplanarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini teşkil ettiler”

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, karargâhıyla Amasya’ya geldiği 15 Haziran 1919 günü kendisini karşılayanların başında Müftü Hacı Tevfik ve Vaiz Abdurrahman Kamil Efendiler bulunuyorlardı. Atatürk 24 Eylül 1924’te Amasya’da belediyede yaptığı konuşmada milli mücadeleye katılan din adamlarından övgüyle söz etmişti:

“-Efendiler bundan 5 sene evvel buraya geldiğim zaman bu şehir halkı da bütün millet gibi hakiki vaziyeti anlamışlardı. Fikirlerde karşılık vardı, dimağlar adeta durgun bir haldeydi. Ben burada birçok zevatla beraber Kamil Efendi Hazretleriyle de görüştüm, bir camii şerifte hakikati halka izah ettiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki:

“-Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklali hakikatten tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak icap ederse vatanın son ferdin kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, halife olsun isim ve unvanı ne olursa olsun hiçbir şahıs ve makamın mevcudiyetinin hikmeti kalmamıştır. Tek kurtuluş çaresi halkın doğrudan doğruya hâkimiyeti ele alması iradesini kullanmasıdır…” İşte Efendi Hazretlerinin bu yol gösteren nasihatinden sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kamil Efendi hazretlerini takdirle yad ediyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz bu gibi ulema ile iftihar eder…

Atatürk’ün gerçek din adamlarına karşı her zaman saygılı olduğunu gösteren örnekler bir hayli kabarıktır. Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Atatürk’ün kendisine büyük hürmet gösterdiğini defalarca aktarmıştır.

Kurtuluş Savaşının manevi mimarları:

26-30 Temmuz 1919 tarihleri arasında yapılan Balıkesir’deki kongreye 18 kaza ve nahiyenin temsilcilerinden oluşan 48 kişi katılmıştır. İ. Tekeli, S. İlkin kongreye katılan delegelerinin 3’ünün sivil-asker bürokrat, 5’inin din adamı-müderris, 40’ının da eşraftan olduğunu belirtmektedir. Ancak delegelerin meslek gruplarına göre yapılan bu sayısal ayırım tam gerçeği yansıtmamaktadır. Mustafa Çalışkan’ın da tespit ettiği gibi delegelerin 13’ünün mahalli müftü ve müderrisler teşkil ediyordu.

Kongreye katılmış olan müftü ve müderrislerin isimleri ile temsil ettikleri il, ilçeleri şöyle belirleniyordu:

1-   Keçecizade Hafız Mehmet Efendi, Balıkesir. 2- Arabacızade Hacı Hafız Mehmet Efendi, Balıkesir. 3- Beypazarlızade Hafız Mehmet Efendi, Balıkesir. 4- Keşkekzade Hacı Bahattin Efendi, Balıkesir. 5- Müftü Hoca Mehmet Bey, Burhaniye. 6- Soma Müfti-i Sabıkı Osman Efendi, Soma. 7- Soma Müftüsü İsmail Hakkı Efendi, Soma. 8- Müderris Hüseyin Efendi, Kırkağaç. 9- Müderris İbrahim Efendi, Fart Nahiyesi. 10- Hafız Arif Efendi, Kepsut Nahiyesi. 11- Abdulgafur Efendi, Giresun Nahiyesi. 12- Hafız Mehmet Efendi, Şamlı Nahiyesi. 13- Hafız Hamit Efendi, İvrindi Nahiyesi.

10-23 Mart 1920 tarihinde yapılan ve 5 nci Balıkesir Kongresinde din adamlarının sayısı daha da artmıştır. Kongreye katılan 64 delegenin yarısına yakını müftü, vaiz, müderris, imam-hatip, müezzin kayyımlardan oluşuyordu.

Müftü Alim Efendi, Hacı Mustafa Efendi, Rıfat Efendi, Arabacıoğlu Mehmet Efendi, Keçeci Hafız Emin Efendi, Hacıhafızzade Mehmet efendi, Osman Efendizade Mehmet Efendi, Azazade Mustafa Efendi, Hafız Numan Efendi, Hafız Mehmet Efendi, Hafız Mustafa Efendi, Hafız İsmail Efendi, Hafız Tahsin Efendi, Hafız Rıza Efendi, Ali Rıza Efendi, Selim Efendi, Hoca Ali Efendi’dir.

Ege Bölgesi’nde 16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan bir diğer kongre, Alaşehir Kongresidir. Bu kongreye katılan delegeler; Denizli, Aydın, İzmir, Saruhan (Manisa), Balıkesir, Afyon ve Uşak’ın yanı sıra 21 ilçeyi de temsil ediyorlardı bu bakımdan bu kongrenin Balıkesir Kongresine nazaran etki sahası daha geniştir. Başka bir deyişle bu kongre Egedeki direnişi bütünleştirme görevini üstlenmesi yönünden önemlidir. “Alaşehir Kongresi örgütlenme ile ilgili diğer kararları yanında Alaşehir, Salihli-Kula, Demirci, Eşme, Uşak ve Ödemiş kazaları ile bunlara daha sonra eklenecek diğer yörelerdeki direniş hareketlerini bir saha itibariyle ve bunların muhassalası olarak Heyet-i Merkeziye diye bir üst örgütlenmeye tabii kılmıştır.

Alaşehir Kongresine katılan delegelerin %20’sinin müftü ve müderrislerin teşkil etiğini belirten Mustafa Çalışkan bunların isimleriyle temsil ettikleri il ve ilçeleri şöyle tespit ediliyordu:

1-    Müftüzade Abdulgafur Efendi, Balıkesir. 2- Müftü Ahmet Şükrü Efendi, Sarayköy-Denizli. 3- Müderris İbrahim Ethem Bey, Ödemiş-İzmir. 4- Müderris Süleyman Sami Efendi, Eskihisar/Manisa. 5- Müderris Serdarzade Mustafa Efendi, Demirci/Manisa. 6- Müfti-i Sabık Mehmet Lütfi Efendi Salihli/Manisa. 7- Kadı Zahid Molla, Salihli/Manisa. 8- Müfti-i Sabık Hakkı Efendi, Soma/Manisa. 9- Müftü Hacı Nazif Efendi, Eşme/Uşak

Bu tespitlerde bazı eksiklikler vardır. Örneğin Kula delegesi Tosun Efendizade Raşit Efendi bir din görevlisidir. Öte yandan, Uşak delegesi, İbrahim Bey (Tahtakılıç), 1908 yıllarında Uşak Müftülüğü görevini yürütmüş bir din bilginidir. İbrahim Bey Kongre heyet-i Merkeziyesi başkanı olarak önemli hizmetlerde bulunmuştur. Örneğin, Uşak’tan oluşturduğu Uşak hücum Taburunu, Salihli’ye göndermesi, 1 Mart 1920’de teşkil edilen taburu “… teşkilinde bütün teçhizat Uşak halkı tarafından temin edilmiş, elbiseleri Uşak şayak fabrikalarından alınan kumaşlardan dikilmiştir. Bütün bu işler İbrahim Bey’in tükenmez enerjisiyle meydana gelmiştir…”

Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinde Görev Alan Din Adamları

Müdafaa-i Hukuk, Türk ulusunun varoluş mücadelesinin bir sembolüdür. Ben varım, binlerce yıllık bir tarihin ve bu toprakların sahibiyim ben, diyen bir sesin bütün dünyaya duyurulmasıdır. Müdafaa-i Hukuk, hak ve özgürlüğü, namus ve şerefi, kutsal değerleri ve tarihi değerleri ellerinden alınmak istenen bir ulusun her koşula ve her şeye rağmen mücadele azmi ve kararlılığının bir göstergesidir. Böyle bir bilincin ürünü olan Müdafaa-i Hukuk, yeni bir devletin doğuşunun kaynağıdır.

Müdafaa-i Hukuk örgütleri başlangıçta yereldir. Bu kuruluşların “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında toplanmaları ile bütün vatanın kurtuluşu, ulusal bir devletin kurulması amaçlanmıştır. Başlangıçta belki sadece Yunan işgaline, Ermeni saldırılarına, Fransız, İngiliz ve İtalyanlara karşı başlayan mücadele, Sivas Kongresinden (7-11 Eylül 1919) sonra ülkenin bütününe yönelmiştir. Müdafaa-i Hukukun ve bu ana düşünce etrafında meydana gelen örgütlerinin askeri güçle birlikte hareketi de yine Sivas Kongresi esnasında gerçekleştirilmiştir. TBMM de bu kuruluşların üzerine bina edilmiştir.

Din adamları, Milli Mücadelenin her aşamasında olduğu gibi Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kuruluş ve faaliyetlerinde de ilk sırada yer almışlardır. İstisnasız hiçbir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yoktu ki üyeleri arasında bir din adamı bulunmasın. Vilayet ve mutasarrıflık merkezlerindeki isimlerinden tespit edebildiklerimiz şunlardır:

Ankara Vilayeti: Müftü Mehmet Rıfat Efendi (Başkan), Kınacızade Şakir, Hanifizade Mehmet ve Hatip Hacı Ahmet Efendiler. Edirne Vilayeti: Müftü Mestan Efendi. Erzurum Vilayeti: Hoca Raif Efendi (Başkan), Müftü Solakzade Sadık, Hacı İsmail Efendizade Tevfik Leylizade İbrahim, Derviş Ağa Hatibi Ahmet ve Çitzade Ragip Efendiler. Bitlis Vilayeti: Müftüzade Mehmet Efendi (Başkan), Kalelizade Şevket, Hacı Babuzade Mehmet Nuri, Şeyh Abdulgazi Efendiler. Diyarbakır Vilayeti: Müftü İbrahim ve Müderris Ahmet Hamdi Efendiler, Kastamonu Vilayeti: Müftü Salih ve Şeyh Şemsizade Ziyaettin Efendiler. Konya Vilayeti: Müderris Ali Kemali ve Müftü Ömer Vehbi Efendiler. Mamuratilaziz (Elazığ) Vilayeti: Müftü Halil Efendi. Sivas Vilayeti: Müftü Abdurrauf Efendi (Başkan). Trabzon Vilayeti: Müftü Mehmet İzzet ve Hafız Mahmut Efendiler. Van Vilayeti: Müftü Şeyh Masum Efendi (Başkan). Aksaray Mutasarrıflığı: Müftü Kadızade İbrahim ve Hacı Şeyh Efendizade Hüseyin Efendiler. Amasya Mutasarrıflığı: Müftü Hacı Tevfik Efendi (Başkan) Aydın Mutasarrıflığı: Müderris Hacı Süleyman ve Hafız Ahmet Efendiler. Beyazıt Mutasarrıflığı: Şeyh İbrahim ve Abdulkadir Efendiler. Bolu Mutasarrıflığı: Müderris Kürtzade Mehmet Sıtkı Efendiler. Burdur Mutasarrıflığı: Müderris Hatipzade Mehmet Efendi. Canik (Samsun) Mutasarrıflığı: Ömerzade Hoca Hasan ve Müderris Ali Efendiler. Çorum Mutasarrıflığı: Müftü Ali Efendi. Denizli Mutasarrıflığı: Müftü Ahmet Hulusi (Başkan) ve Müftüzade Kazım Efendiler. Erzincan Mutasarrıflığı: Müftü Osman Fevzi, Şeyh Saffet ve Şeyh Hacı Fevzi Efendiler. Giresun Mutasarrıflığı: Müftü Lazzade Ali Fikri Efendi. Gümüşhane Mutasarrıflığı: Müftü Mehmet Şükrü ve Müftüzade Mehmet Efendiler. Ertuğrul (Bilecik) Mutasarrıflığı: Mehmet Nuri (Başkan) ve Hafız Arif Efendiler. Hakkâri Mutasarrıflığı: Müftü Ziyaettin Efendi (Başkan). Hamidabat (Isparta) Mutasarrıflığı: Müftü Hüseyin Hüsnü, Şeyh Ali (Başkan), Hafız İbrahim ve Müderris Şerif Efendiler. İçel (Mersin) Mutasarrıflığı: Hocazade Emin Efendi. Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) Mutasarrıflığı: Müftü Said (Başkan), Gevikzade Hacı Hafız ve Nebizade Mehmet Efendiler. Kengiri (Çankırı) Mutasarrıflığı: Müftü Bekirzade Ata Efendi (Başkan). Kırşehir Mutasarrıflığı: Müftü Halil Hilmi Efendi (Başkan) Kütahya Mutasarrıflığı: Mazlumzade Hafız Hasan ve Hacı Musazade Hafız Mehmet Efendiler. Lazistan Mutasarrıflığı: Müftü Mehmed Hulusi, Mataracızade Mehmet Şükrü ve Şeyh İlyas Efendiler. Malatya Mutasarrıflığı: Müderris Tortumluzade Hacı Hafız Efendi. Maraş Mutasarrıflığı: Müftü Abdullah Mehmet Efendi. Mardin Mutasarrıflığı: Müftü Hüseyin Efendi. Muş Mutasarrıflığı: Müftü Hasan Kamil Efendi. Niğde Mutasarrıflığı: Müftü Süleyman Efendi. Oltu Mutasarrıflığı: Müftü Mehmet Sadık, Müderris Emin ve Yakup Efendiler. Ordu Mutasarrıflığı: Müftü Ahmet İlhami Efendi. Siirt Mutasarrıflığı: Müftü Ömer Efendi. Sinop Mutasarrıflığı: Müftü Salih Hulusi Efendi. Teke (Antalya) Mutasarrıflığı: Müftü Yusuf Talat ve Hacı Hatip Osman Efendiler. Tokat Mutasarrıflığı: Müftü Katipzade Hacı Mustafa, Hoca Fehmi ve Hafız Mehmet Efendiler. Urfa Mutasarrıflığı: Müftü Hasan Efendi. Yozgat Mutasarrıflığı: Müftü Mehmet Hulusi Efendi (Başkan) Zonguldak Mutasarrıflığı: Müftü İbrahim Efendi.

Vilayet ve livalarda olduğu gibi, kaza ve nahiye merkezlerinde kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinde de din adamları görev almıştır. İçinde din adamı olmayan bir Müdafaa-i Hukuk şubesi yoktur.[27]

  1. 1.Dönem TBMM’nin Din Adamı Milletvekilleri şunlardır:

Daha öncede ifade edildiği üzere Milli Mücadele din adamları cami kürsülerinden halkı uyarmış, meydanlarda halkla beraber olmuş, onlara yol göstermiş. Kimileri yurt savunmasında görev alırken kimileri de Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde canla başla çalışmışlardır. Bir kısmı da çalışmalarını TBMM’de devam ettirmişlerdir.

2. Dönem TBMM’de görev alan Milli Mücadelenin din adamları şunlardır:

Adana: Abdullah Faik (Çopuroğlu) Efendi, Mehmet Hamdi (İzgi) Efendi, Amasya: Ali Rıza (Özdarende) Efendi, Ankara: Hacı Arif (Taşpınar) Efendi, Hacı Mustafa (Beynam) Efendi, Şemsettin (Bayramoğlu) Efendi, Antalya: Rasih (Kaplan) Efendi, Aydın: Ahmet Şükrü (Yavuzyılmaz) Efendi, Mehmet Emin (Arkut) Efendi, Batum: Mehmet Fevzi (Erdem) Efendi, Ahmet Nuri Efendi, Ali Rıza (Acara) Efendi, Bolu: Abdullah Sabri (Aytaç) Efendi, Burdur: Halil Hulusi (Ermiş) Efendi, Bursa: Mustafa Fehmi (Gerçeker) Efendi, Şeyh Servet (Akdağ) Efendi, Çankırı: Hacı Servet (Durlanık) Efendi, Denizli: Hasan (Tokcan) Efendi, Mazlum Baba (Babalım) Efendi, Diyarbakır: Abdulhamit (Bilecen) Efendi, Erzincan: Osman Fevzi (Topçu) Efendi, Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi, Erzurum: Nusret (Son) Efendi, Eskişehir: Abdullah Azmi (Torun) Efendi, Gaziantep: Abdurrahman Lami (Ersoy) Efendi, Hafız Mehmet (Şahin) Efendi, İçel: Ali Rıza (Ataışık) Efendi, Hacı Ali Sabri (Güney) Efendi, Naim (Ulusal) Efendi, Isparta: Hafız İbrahim (Demiralay) Efendi, Hüseyin Hüsnü (Özdamar) Efendi, İstanbul: Hüseyin Hüsnü (Işık) Efendi, İzmir: Hacı Süleyman (Bilgen) Efendi, İzmit: Hafız Abdullah (Tezemir) Efendi, K. Sahip: İsmail Şükrü (Çelikay) Efendi, Mustafa Hulusi (Çalgüner) Efendi, Nebil (Yurteri) Efendi, K. Şarkı: Ali Sururi (Tönük) Efendi, Abdulgafur (Işın) Efendi, Kastamonu: Hafız Mehmet Hulusi (Erdemir) Efendi, Kayseri: Mehmet Alim (Çınar) Efendi, Remzi (Aktürk) Efendi, Kırşehir: Cemalettin (Çelebioğulları) Efendi, Müfit (Kurtoğlu) Efendi, Konya: Abdulhalim (Çelebi) Efendi, Mehmet Vehbi (Çelik) Efendi, Musa Kazım (Onar) Efendi, Ömer Vehbi (Büyükyalvaç), Rıfat (Saatçi) Efendi, Kütahya: Şeyh Seyfi Aydın Efendi, Lazistan: İbrahim Şevki (Tüzün) Efendi, Malatya: Mustafa Fevzi (Bilgili) Efendi, Kahramanmaraş: Rafet (Seçkin) efendi, Menteşe: Mehmet Rıfat (Börekçi) Efendi, Niğde: Mustafa Hilmi (Soydan) Efendi, Siirt: Hacı Mustafa (Baysan) Efendi, Halil Hulki (Aydın) Efendi, Salih (Atalay) Efendi, Sivas: Mustafa Taki (Doğruyol) Efendi, Siverek: Bekir Sıtkı (Ocak) Efendi, Yozgat: Mehmet Hulusi (Akyol) Efendi,

Bu din adamları mecliste önemli çalışmalara öncülük etmişlerdir. Örneğin bunlardan biri Atatürk’ün “mefkûre arkadaşım” dediği İzmir Mebusu Hacı Süleyman Efendidir. Hacı Süleyman Efendinin eğitimle ilgili sözleri bugün için bile güncelliğini korumaktadır.

Atatürk’ün şanlı tarihimize ve Osmanlıya saygısı:

Atatürk Osmanlı’yı ölçüsüzce eleştirenleri sert bir dille uyarmaya başlamıştı. Örneğin, 1937 yılında bir gazetede sultan II. Abdülhamit ile ilgili bir yazıya büyük tepki göstererek yazıyı kaleme alan gazeteciyi şu sözlerle azarlamıştı:

“…Bak çocuk, kişisel kanımı kısaca söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in yönetimi tam bir hoşgörü örneğidir. Hele bu yönetim 19. yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa (daha da anlamlı ve önemlidir.)[28]

Nitekim Vahdettin’in vefatını duyan Mustafa Kemal:

“Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi, Topkapı Sarayı’nın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup dönerdi ki…”[29]

Sultan Vahdettin öldüğü zaman 24 saat odasından çıkmayıp ağladığı söylenmektedir. Çünkü Mustafa Kemal, Türk devletinin Cumhuriyetle var olmadığını 5000 yıllık geçmişe sahip olduğunu bu geçmiş içinde, herkesin payının bulunduğunu, tarihine düşman olan hiçbir Milletin yaşayamayacağını; tarihin, Milletin geleceğini aydınlatabilmesi için, yaşanan hayattan daha çok adalet ve hâkimiyet istediğini herkesten iyi bilmektedir.

Bir gün içki sofrasında kendisine yaranmak için Osmanlıya hakaretli sözler söylemeye başlayan bir dalkavuğa; -“Sus k… Dünya tarih içinde Osmanlı gibi asaletli bir sülale gelmemiştir”demiştir.

Mustafa Kemal’in Hz. Peygamberimize derin bağlılığı!

“Atatürk’ün Balıkesir’e yaptığı bir ziyaretlerinde, yanında Burhaniye Halk Partisi Başkanı Hoca Mehmet Bey (Şah) Belediye Başkanı Dr. Kızıklılı Rifat Bey de bulunuyordu. Balıkesir Kolordu Karargâhına gidildi. Orada mahfel salonunda siyah zemin üzerinde altın yaldızla talik sitilinde bir yazı okudular. Yazıda ‘Fedake ebi ve ümmî ya Rasûlallah’ (Anam Babam sana feda ya Rasûlallah) yazılıydı. Atatürk Mehmet Şah’a dönerek: ‘Ne güzel bir yazı değil mi?’ diye sordu. Mehmet Şah ise:

‘Evet, çok güzel Paşam ‘ diye cevap verdi. Atatürk,

‘Ama ben böyle söylemezdim; söylemem de. Ben, ‘Fedake nefsi ya Rasûlallah’ (sana canım feda olsun ya Rasûlallah) derdim’, deyince, her iki sözüne de ‘evet’ demiş olmamak için susan Mehmet Şah’a Atatürk; “Bak, aferin! Maksadımı anlamadığın için ikinci sözümü tasdik etmedin. Bu, senin riya ve tabasbusdan muarra (yağcılıktan uzak) olduğunu (ikiyüzlülük ve yaltaklanmada soyutlanmış olduğunu) gösteriyor. Seni onun için seviyorum” dedi.[30]

Atatürk, Devletin bünyesinde, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin bir teşkilatı olarak T.C. Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurmuştur ve Anayasa teminatı altına almıştır. Dini eğitim ve öğretimin devlet eliyle yapılmasının da yolunu açmıştır. Müslüman’a, Devlet Laiktir, sen ne halin varsa kendin gör dememiştir.

Kur’an tefsiri yazılırken bizzat ilgilenmiş: Ayetler arasındaki münasebetlerin gösterilmesini; Ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerinin kaydedilmesini; Kıraati aşereyi (10 türlü okumayı) geçmemek üzere Kıraatler hakkında bilgi verilmesini; Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin grametik açıklamalarının yapılmasını; İtikatta ehl-i sünnet ve amelde Hanefi Mezhebine bağlı kalınarak ayetlerin ihtiva ettiği dinî, şer’î, hukukî, ictimaî ve ahlakî hükümlerin açıklanmasını; Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgi verilmesini; Özellikle tevhid, Allah’ın birliği konusunu ihtiva eden, ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin geniş geniş açıklanmasını; ve özellikle batılı müelliflerin yanlış yorumlarına işaret edilmesini ve yanlışlığının ispat edilmesini; Tefsirin baş tarafına Kur’an’ın mahiyetini, muhtevasını açıklayan bir mukaddime yazılmasını istemiştir.

Atatürk, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılan tefsir ve hadis kitapları din adamlarına bedava dağıtmıştır.

“Bizim dinimiz makul ve doğal bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olarak gönderilmiştir. Bir dinin tabi olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”

“Din insanların manevi gıdası gibidir. Dinsiz adam boş bir eve benzemektedir. İnsana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanmamız gerekir. Bu da dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmeli olan İslamiyet’tir. İslam dini hepsinden üstündür ve mükemmeldir.”[31]

“Hz Muhammed, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim senin adın silinir. Fakat sonsuza kadar, O ölümsüzdür”[32]sözleri Atatürk’ün Hz. Peygamberimize ve Yüce Dinimize samimi bağlılığının ispatıdır.

Muhammet İkbalin Mustafa Paşa’ya Hitabı:

(Allah’ın yardımı üzerine olsun)

“Bir milleti vardı ki, biz onun hikmet, akıl ve idraki sayesinde takdirin gizli âlemindeki sırlara eriştik. Bizim halimiz rengi uçmuş bir kıvılcım iken, Mustafa Kemal’in bir bakışı ile cihanı kaplayan ve aydınlatan güneş haline geldik[33]

Şeyh Senusi 1859 yılında vefat edince, yeğeni Ahmet eş-şerif onun vasiyeti olan İslam ülkelerini birleştirme projesini hayata geçirmek için 1918 yılında Sultan Vahdettin’in daveti üzerine bir denizaltıyla İstanbul’a ulaştı. Bir müddet sonra sarayda oturmanın ne unvanına ne de Senusi adabına yarışmayacağını anladı. Bir yolunu bulup Anadolu’ya Mustafa Kemal Paşa’nın safına katıldı. Son İslam toprağının düşman çizmesiyle çiğnenmemesi için elinden geleni yaptı. Mehmet Akif Ersoy’u yanına alarak Cami Cami dolaşarak halkı aydınlattı. Mustafa Kemal Paşa’ya ve Milli Mücadele’ye niçin omuz verilmesi gerektiğini anlattı. Mustafa Kemal Paşa Trablusgarp cephesinden tanıdığı bu değerli din adamının Heyeti Temsiliye Başkanı seçilmesini sağladı. İstikbal savaşının kazanılmasında gerçek âlimlerle birlikte çok çaba sarf eden Şeyh Senusi bir gün rüyasında “Peygamberimizin Mustafa Kemal’e sağ elini vererek destek olduğunu” gördü ve bu rüyayı gittiği her yerde anlatarak Mustafa Kemal Paşa’ya büyük arka çıktı. İşte O rüya;

Şeyh Senusi Hazretleri bir gece Peygamber Efendimizi rüyasında görüyor ve koşup elini öpmek istiyor. Peygamber Efendimiz ise kendine sol elini uzatıyor. Buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh Senusi, Hz. Peygamber’e hitaben;

-Ya Resulullah Niçin Sağ Elinizi Vermediniz?

-Çünkü Sağ elimi Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattım.”[34]

Kuvayi Milliye hareketine destek veren Şeyh Ahmet Senusi 15 Kasım 1920’de Ankara’ya gelerek Anadolu’da cihat vaazlarına başladı. Tüm İslam ülkelerini Anadolu hareketini desteklemeye çağırdı. Mustafa Kemal Atatürk meclisin açılışında Senusi’nin onuruna bir davet verdi ve onu şöyle takdim etti. “Bütün Alem-i İslam’ın hürmet ve muhabbetini hakkıyla kazanmış olan bu tarikatı ve onun mümtaz mümessilini, riyasetinde bulunduğum TBMM namına hürmetle selamlar ve kendisine davamıza gösterdikleri necip alaka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda teşviklerinden dolayı minnetle anarız.”

Ahmet eş-Şerif Senusi 1920’de, İslam âlemini Türkiye’nin Milli mücadelesine yardıma çağıran bir beyanname yayınladı.

“İslami farzların namazdan sonra en önemlisi cihat vazifesidir. Hüküm-kuvvet sahibi TBMM çeşitli düşmanlara karşı müdafaada bulunup İslam mülkünü istiladan kurtardığından meşruiyeti her türlü şüphenin üstündedir. Bütün hukuk ve görevler Meclis’indir. Millet Meclisinin başkanlığında bulunan Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin bu milli ve dini mücadelelerini İslami ölçü ile destekleyip adı geçen kişinin ve meclisin oluşturduğu hukuki duruma ve dayanışmaya uygun olan bu usul dışında bir görüş yürütülmesi İslam’a aykırıdır ve fitnedir.”[35]

Özetle; Türkiye Siyonist güdümlü Haçlı Batı emperyalizminin işgalinden hangi ruh ve şuurla ve hangi onurlu kadrolarla kurtulmuş ve Cumhuriyet hangi kurum ve kurallarla kurulmuşsa, yeni İstiklal Savaşımız da, yine aynı iman, umut ve heyecanla başarılacaktır.

 


[1] Bak: Abdullah Aymaz, Yorumsuz. II Zaman 10 Şubat 2014

[2] Milli Gazete / 26 01 204

[3] 5.Şua 3.Küçük Mesele. 3. hadise

[4] Divanı Harbi Örfi

[5] Külliyat Nesil Yay. 1. cilt Sh: 1080- Başbakanlığa mektup

[6] Bediüzzaman'ın Hayatı Yeğeni Abdurrahman Nursi Sh: 106-107 Piran Yay. İst.

[7] Emirdağ Lahikası 27. Mektup

[8] Emirdağ Lahikası 27.Mektup

[9] (Prof. Ramazan Şesen El-Cahiz, Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri. 2.Baskı Türk Kültürü Ar. Yay. Ank. 1988 Sh:59)

[10] Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkler, s.154

[11] Kitapçı, Prof. Dr, Zekeriya, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay., İstanbul Tarihsiz, s. 58.

[12] Hamidullah, M. Çin ile ilk Devir Müslüman ülkelerinin Temasları, İ.T.E.D. İstanbul, 1975, s. 104 nak, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkler s.182

[13] Kitapçı, Prof. Dr, Zekeriya, age, s.196

[14] Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 34. Türk çadırları kubbe şeklinde oluyordu. Ortaçağ'da Türk çadırları sadece Türkler tarafından değil, diğer komşuları tarafından da kullanılmaktaydı. Hatta Peygamber devrinde Arabistan'da Türk çadırlarının kullanıldığına dair kayıtlara sahip bulunmaktayız. Dipno. Prof. Dr. Ramazan Şeşen. İbn Fazlan Seyahatnamesi, s.41

[15] İtikâf: ibadetle vakit geçirme.

[16] Şarih: Bir kitabı şerh eden, bir kitaba açıklama getiren

[17] İzmirli, Prof. İsmail Hakkı, Peygamber ve Türkler, s. 1017.

[18] İzmirli, Şark Kaynaklarına Göre Müslümanlıktan Evvel Türk Kültürünün Arap Yarımadasındaki İzleri, s. 281.

[19] İzmirli, Peygamber ve Türkler, s. 1017.

[20] Sadi Borak, Atatürk ve Din, sh:10

[21] Sinan Meydan, Bir Ömür Öteki Hikâyesi, Toplumsal Dönüşüm yy. Sh.331

[22] Nuri Kodamanoğlu, Atatürk Yolu Atatürk’ün İnkılâp Tarihi Dergisi, Sayı:8

[23] Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik komisyon, Sh.124

[24] Abrurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, Sh.193-205

[25] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Komisyon Cilt 10:sh:176

[26] Anıl Çeçen, Atatürk ve Cumhuriyet, Sh:160

[27] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadelede Din adamları, sh:53-58

[28] Kemal Arıburnu, Atatürk’ten hatıralar, sh:34-35, İnkılâp Kitabevi.

[29] 700. Yılında Bilinmeyen Osmanlı, sh: 302

[30] İlhan Geçer, Atatürk Anılarım, Türk Yurdu Dergisi, Cilt 8, sayı 290

[31] Ahmet Niyazi Banoğlu, Nüktelerle Atatürk, sh:196

[32] Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, sh:127

[33] Peyam-ı Maşrık çevirisi sh:79

[34] Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, sh.155

[35] Hilafet ve Milli Hâkimiyet, sh: 240

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR