Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

CUMHURİYET TÜRKİYESİNDE NİFAK HAREKETLERİ
PDF Yazdır
Kitap Kabı CUMHURİYET TÜRKİYESİNDE NİFAK HAREKETLERİ
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 1103
ISBN: 9758715828
Yayın Evi: Bilge Karınca yayınları
Yıl: 2007
Tıklanma: 1009
Kullanıcı Oyları:  / 0
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

3. BASKININ ÖNSÖZÜ

 

Cumhuriyet Türkiye’sinde

NİFAK HAREKETLERİ:

 

 

Yaklaşık yirmi sene kadar önce; Ülkemizdeki din istismarlarını ve devrim simsarlarını konu alan ve halkımızı uyarmayı amaçlayan kanaat ve kaygılarımızı; Milli Gazete’de ve çeşitli dergilerde yazmış ve daha sonra bunları 1994 yılında “Nifak Hareketleri” ismiyle kitap halinde yayınlayıp okurlarımızla paylaşmıştık.[1]

Bazı devrim madrabazı sahte Atatürkçülerle, bir takım din yobazı istismarcı üfürükçülerin; görünüşte birbirine karşı gibi hareket etseler de, gerçekte nasıl sinsi bir ittifak içinde, yüce dinimizi ve devletimizi tahribe yöneldiklerine dikkat çektiğimiz için, her iki kesim tarafından da suçlanmış ve hücumlara uğramıştık.

Bediüzzaman Hz.lerinin ve Risalei Nur çizgisinin; kimler tarafından yozlaştırılmaya ve nasıl Yahudi ve Hıristiyanlara yaranmaya çalışıldığını

Süleyman Hilmi Tunahan Hz.lerinin Kur’an hizmetinin; niye ve ne şekilde istismara kalkışıldığını..

Bazı tarikat ve tekkelerin, niçin ve hangi ellerle yaygınlaştırılıp yamuklaştırıldığını…

İyi niyet ve samimiyetle kurulan bazı dernek ve dergilerin, sonradan İslami gaye ve gayret perdesi altında nasıl bir şöhret ve servet avcılığına araç yapıldığını...

Ağızlarıyla “Euzü billahi mineşşeytani vessiyaseti = Şeytandan Allah’a sığındığım gibi, siyasetten de sakınırım” sözünü çiğnedikleri halde; saf bağlılarını ve taraftarlarını sağcı, hatta solcu partilere nasıl pazarladıklarını..

Mustafa Kemali: “Dinsiz ve ahlaken seviyesiz” göstermek için, devrim simsarlarıyla din istismarcılarının adeta yarıştıklarını ve sadece “rakı ve karı” hatırlatan bir Atatürk imajını nasıl kafalara kazıdıklarını…

Ve hayret verici şekilde, bu her iki kesimin de, Milli Görüş’e ve Erbakan’a karşı, nasıl derin bir öfke duyduklarını ve hiç dinmeyen bir hırsla sürekli saldırıp karaladıklarını…

Ve Milli Görüş partilerinin bile, kendi içinden nasıl kuşatıldığını ve hangi hıyanetlere uğratıldığını dile getiren ve on beş-yirmi yıl öncesinden bunları deşifre eden tespit ve tahminlerimizde, hamd olsun ki yanılmadık ve yanlış yapmadık…

Toplumu etkileyen ve yönlendiren, girişim ve gelişimleri doğru yorumlamak.. Perde gerisindeki patron rejisörlerle, sahnedeki piyon figürleri iyi tanımak.. Olayları ve oluşumları tehdit ve tehlike bakımından önem ve öncelik sırasına koymak hususunda; Kur’an’ı dürbün ve mutlak değer ölçüsü kullanmanın hep huzurunu ve haklılığını yaşadık..

Erbakan Hoca’nın eğitimleri ve öğretileriyle: Temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını esas almanın, Vatani ve vicdani sorumluluklarımızı her şeyin üstünde tutmaya çalışmanın, Devlete ve cumhuriyete sahip çıkmanın; elbette bazı zahmet ve külfetleri yanında, asıl şerefini ve faziletini de tadarak ferahladık...

Doğruların ve başarıların ancak Rabbimizden, hataların ve zaafların ise nefsimizden olduğuna inandık ve tekrarladık.

Şımarmaktan, şaşırmaktan ve taşkınlıktan sürekli sakındık ve Allah’a sığındık..

Haddimizin çok üstünde hayırlar lütfedene, bize hikmet ve ferasetten nasip verene bağlı kaldık..

Bu arada zaman zaman:

“Biz nice yıllar Hoca’nın yanında ve yakınında bulunduk… Bu gerçekleri duyup anlamadık ta, siz nasıl öğrenip yararlandınız?” diyenlere:

“Buz patencisi olmak için, kutuplarda yaşamak yetseydi, bütün Eskimolar sürekli şampiyonluğu kimseye kaptırmazlardı.. Ama şimdiye kadar, tek bir buz patencisi Eskimo bile çıkmamıştır!.” esprisini hatırlattık.

Evet, on beş sene kadar önce yayınladığımız “Nifak Hareketleri” kitabımızı, yeniden “Cumhuriyet Türkiye’sinde NİFAK HAREKETLERİ” olarak güncelleştirilmiş ve yeni katkılarla zenginleştirilmiş 2. baskısını okurlarımızın hizmetine hazırladık..

  • Atatürk ve Milli Görüş gerçeği ile
  • Fetullah Gülen gibi kişilerle
  • Ilımlı veya radikal İslamcı geçinenlerle
  • Mason locası ve Moon tarikatı güdümündeki ilahiyat bilginleriyle

İlgili bu günkü yorumlarımızla, yıllar önceki durumlarının hiç değişmediğini ve Kur’an’ın şaşmaz terazisiyle bunların yirmi sene önceden tespit edildiğini:

“Bak biz haklı çıktık!” diye hava atmayı değil; maalesef gaflet bulutlarının daha da kararıp basiret ufkumuzu kapladığı; dinimiz, devletimiz ve ülkemiz üzerindeki Haçlı ve Siyonist hesapların daha da yoğunlaşıp, Milletimiz için artık “Hayat-Memat (yaşam-ölüm)” halini aldığı bu günlerde,

Şeytan şebekesini ve işbirlikçi şebeklerini, yeniden ve daha bir gür sesle hatırlatmayı amaçladık…

Yer yer, belki sert ifadelerimiz ve çıplak-net bilgilerimiz için: “Daha yumuşak ve yakışıklı bir kılıf içinde anlatılabilirdi” diyeceğiniz kısımlar için de; peşinen özür diliyoruz ve şu mazerete sığınıyoruz:

“Gecenin karanlığında ve herkesin uykuda bulunduğu bir sırada, bütün mahallenin ateşe verilip cayır cayır yakıldığını sezen birileri: “Uyanın, yangın var!.” diye feryat ederken, onların seslerinde nota, sözlerinde kota aranmaz sanıyoruz..

Ve geleceğin araştırmacılarına bir belge olmak üzere şu konuyu da, okurlarımıza aktarmak istiyoruz..

Biz hem bu kitabımızı, hem de daha önce sizlerin istifadesine sunduğumuz Bizim Atatürk, Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor, Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi, İletişim ve İşbirliği Sanatı, Siyaset ve Strateji ve AKP’nin Akıbeti gibi kitaplarımızı basmak için başvurduğumuz solcu, sağcı ve İslamcı, hiçbir yayın evinden maalesef olumlu sonuç alamadık.. “İnceledik gerçekten çok güzel, çok mükemmel, ama bizim yayın politikalarımıza uygun değil” yanıtıyla karşılaştık..

Ancak yılmadık, Milli çözüm dergisi ekibi arkadaşların üstün fedakârlıkları ve katkılarıyla bu kitapları bastırdık… Hatta birçok İslamcı gazete ve dergide parayla reklâmını bile yaptıramadık..

Sonunda şu kanaate vardık:

Ya bizim kitaplarımız ve yazdıklarımız; insanımızın ilgi ve ihtiyaçları, ülkemizin sorunları ve çözüm yolları, İslam’ın inançları ve amaçları konusunda hiç de ciddi ve dikkat çekici bulunmuyordu. Yararlı ve hayırlı görülmüyordu.

Veya “Zaman gelir, iman (Yalın=Mutlak ve çıplak gerçek) bir ateş koru halini alır. Tutanın avucunu yakacak, yere atan mahrum kalacaktır” hadisinin haber verdiği hikmete uygun şekilde; yazdığımız ve uyardığımız gerçekleri, şu korkularından veya bu kaygılarından dolayı, sahiplenmeye kimsenin gözü kesmiyordu..

Ya da; bu bozuk düzenin rantını birlikte paylaşan ve rahatlarını yaşayan;

Hem, Din İstismarcıları

Hem, Devrim Simsarları

Kendi çıbanlarına parmak basılmasını ve sömürü çarklarına çomak sokulmasını istemiyordu…

Ama sonunda, Nurettin Veren Beyin aracılığıyla bir televizyon programında tanıştığımız Fedai Erdoğ Bey, tarafsız ve tutarlı yayıncılık adına; farklı bakışlara ve aykırı yaklaşımlara saygı hatırına, bu kitaplarımızı basma cesaret ve olgunluğunu gösterdi. Kendilerini kutluyorum.

Bu vesile ile üstün fazilet ve fedakârlık örneği sergileyen tüm Milli Çözüm ekibine de, tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Şimdi sizleri kitapla baş başa bırakıyorum.

Tenkit, teklif ve tavsiyelerinizi, içtenlikle ve ihtiyaç hissederek bekliyorum.

Çok yakın olduğunu umduğum aydınlık yarınlarda ve Türkiye merkezli yeni bir medeniyet baharında buluşmak üzere sevgi ve saygılar sunuyorum…

AHMET AKGÜL


 

2. BASKININ ÖNSÖZÜ

 

YALANCI MESİHLER VE SAHTE MEHDİLER

 

Ahir zaman fitnelerinden ve Altın Çağ öncesi alametlerinden birisi ve belki en tesirli ve tehlikelisi de, yalancı Mesih’lerin ve sahte Mehdilerin ortaya çıkmasıdır. Bu konudaki hadisleri ve Kur’ani işaret ve haberleri ciddiye almak ve Bediüzzaman gibi çok önemli zatların ikazlarına kulak asmak; hem inancımız, hem de ihtiyacımızdır.

“Her biri Allah’ın Resulü, (elçisi ve görevlisi) olduğunu iddia eden “otuz”a yakın yalancı zuhur etmedikçe kıyamet kopmayacaktır.”[2] Mealindeki hadisi şeriflerin haber verdiği şekilde; hem Hıristiyanlar ve Ehli Kitap arasında, hem de İslam dünyasında birçok “manevi kurtarıcılar” dini tamirat adına tahribat yapmakta ve maalesef çok sayıda taraftar bulmaktadır. Geçmişte:

75 müridiyle birlikte, Texas yakınlarındaki tesislerinde yanarak can veren David Koresh...

53 taraftarıyla Kanada’da intihar eden Luc Jouuret..

Uganda’da bine yakın müridini öldüren Jim Jones, Hıristiyanların Mesih beklentisini istismar eden sahtekârlardan bazılarıdır.

İslam dünyasında da Mehdi beklentisini istismar eden ve safdil ve gafil kitleleri peşinden sürükleyen, “Gerçek hizmet adamı, örnek ilim ve hikmet erbabı” olarak bilinen kişiler vardır.

“Kıyametin öncesinde hilekâr (aldatıcı) seneler ve (dönemler) gelecektir. o zamanda emin insanlara (gerçek ve güvenilir din ve dava adamlarına) töhmet (şüphe ve hakaret) edilir, (ama) hain (ve hilekârlara) ise hürmet ve emniyet edilecektir.

Emin (Doğru ve değerli) kişi susturulmaya (ve yasaklanmaya) çalışılır. Yalancı (ve sahte kurtarıcılara) ise emin ( ve önemli kişi) nazarıyla bakılır.”[3]

“Ehil ( ve layık) olmayanın, malik (iktidar) olması, yaramazların makama oturtulması, yararlı olanın ise saf dışı tutulması da kıyamet alametlerinden” sayılmıştır.[4]

“Benim, ümmetim için en çok korktuğum husus, (diyanet ve siyaset yönünden)sapık (ve saptırıcı) önderlerin durumudur...”[5]

“Kıyamet öncesinde, karanlık gecenin (korkulu) kesitleri gibi fitneler olacak. (Öyle ki) kişi mümin olarak sabahlayıp, kâfir olarak akşama çıkacak… (ve yine) mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabahlayacak...”[6]

Gelecekte (düşman ve kâfir) milletler, yemek çanağının başına üşüşenler misali, aleyhinizde toplanacaklar. Siz o günlerde, sayıca az değil, hatta çok bulunacaksınız. Ancak selin üzerindeki Çer-çöp gibi dağılmış (ve yabancıların güdümüne katılmış) olacaksınız.Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu çıkaracak, ama sizin kalbinize “Vehen” salacak...!

Vehen nedir diye sorulduğunda ise: Dünyayı sevmek, ölümü kerih görmek (Dünya nimetlerini ahirete tercih etmek ve cihaddan vazgeçmektir)[7] mealindeki hadislerin ikaz ve işaret ettiği dönemler yaşanmaktadır.

Sahte Mehdilerin peşine takılanlar, Siyonist Yahudilerin ve Haçlı emperyalistlerinin himayesinde huzur ve hürriyet aramaktadır. Geleceğini ve güvenliğini ABD ve AB gibi malum ve mel’un oluşumların gölgesinde arayan Müslümanlar çoğalmıştır.

Hâlbuki: “Onların milletine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar Sen’den (ve Sen’in yoluna gidenlerden hiçbir dönemde ve hiçbir şekilde) kesinlikle razı olacak değillerdir”[8] ayeti:

A- Yahudi ve Hıristiyanların genelinde din gayreti değil, milliyetçilik ve menfaatçilik duygusunun ağır basacağını... Yani;

1- Hz. Musa’nın dinini ve Tevrat’ın prensiplerini Yahudilerin; kendi ırklarının çıkarları doğrultusunda istismar ve suistimale kalkışacaklarına

2- Batılıların da Hz. İsa’nın dinini ve İncil’i kendi emperyalist amaçları için bir kılıf olarak kullanacaklarına ve yozlaştıracaklarına işaret buyurmaktadır.

B- Yine bu ayete göre: Herhangi bir asırda ve herhangi bir ortamda, Siyonist Yahudiler ve emperyalist Hıristiyanlar, hiçbir Müslüman’dan ve İslami oluşumdan asla razı olmayacak, iyiliğimize çalışmayacak, hayırlı ve yararlı işlerimize katkıda bulunmayacaktır.

C- Müslüman bilinen herhangi bir kişiden veya İslami bir hizmet ve girişimden eğer, Siyonist ve emperyalist merkezler memnun kalıyorsa, yardımcı oluyorsa... ABD ve AB gibi Yahudi ve Hıristiyan oluşum ve kuruluşlar, İslamcı görülen bir partiye ve harekete destek çıkıyorsa, bunlara mutlaka şüphe ile bakılacak, hain ve zalim odakların, milliyetçi ve menfaatçi hedeflerine hizmet ve İslami harekete hıyanet içinde olabilecekleri hesaba katılacaktır.

Ç- Çünkü Kur’an’ın ikazı ve izahı; kesinlik ve süreklilik tarzında çok net ve açıktır. Ki Kur’an’ın özüne ve Hz. Peygamberin (sav) izine bağlı İslami kişi ve girişimlerden katiyen ve ebediyen, Yahudi ve Hıristiyanlar razı olmayacak ve hele bunlara yardımda asla bulunmayacaktır.

Şayet bunun aksi oluyorsa, yani Siyonist ve emperyalist güçler İslami bir hizmet ve şahsiyete sahip çıkıyorsa, haşa, Kur’an yanılmayacağına göre: Böylesi şahsiyet ve hareketler; İslami gayret perdesi altında, Siyonizm’in amaçlarına hizmet eden münafık ve kiralık hainler konumunda olabileceklerine dair, ilahi bir töhmet altındadır.

“İnsanlar içinde, müminlere düşmanlıkta, en şiddetli ve (tehlikeli) olarak; Yahudileri ve Müşrikleri bulacaksın. İman edenlere meveddet (yardım, merhamet ve muhabbet) bakımından en yakın olarak ta; “Biz, Hıristiyanız” diyenleri bulacaksın... Ki bunların içinde kibirlenmeyen bilginler ve rahipler vardır.[9]

Ayeti ise şu ikaz ve işaretleri içermektedir:

1- Başka ayetlerde belirtildiği gibi, dünya malına ve zulüm saltanatına en haris ve en hain bir kesim olan Siyonist ve sapkın Yahudiler ve farklı din ve düşünceden bütün mason ve müşrikler, sadece Müslümanlara değil, Hıristiyanlar, hatta Yahudiler içindeki inanan kimselere, iyi niyet ve istikamet sahiplerine de, en şiddetli ve tehlikeli bir düşmandır.

2- Bu haris ve hain Siyonist Yahudiler ileride, bütün dünyada etkin olacakları, iman ve iyilik ehline ve tüm insanlık alemine, ahlaki, ekonomik, sosyal ve siyasi yönden tehlike saçacakları bir dönem yaşanacak ve Kur’an’ın, “en şiddetli düşman” tarifine uygun, her yönden kuvvetli, dehşetli ve tahripçi bir düzen kurulacaktır.

3- Ey Resulüm, sen ve seni temsil eden ve izinde giden; bütün insanlığı kurtaracak ve kuşatacak bir adalet ve saadet medeniyetini kurmak isterken; bütün dünyaya hâkimiyet kurmuş ve bu şeytani gücünden dolayı oldukça şımarmış ve kudurmuş olan ve gelip geçmiş en azametli ve en dehşetli küfür ve zulüm saltanatı sayılan Siyonizm gibi, çok şiddetli bir düşmanla uğraşmak zorunda kalacaktır.

4- Böyle bir ortamda, Siyonist şeytanlara karşı, İslam ve insanlık cephesine en yakın yardım ise bazı mütedeyyin ve mütevazi Hıristiyan ruhbanlardan, samimi ve seviyeli batılı bilginlerden ve devlet adamlarından ulaşacaktır. Ki bunlar Siyonizm’in haksızlık ve ahlaksızlık düzenine karşı çıkacaklardır.

Efendim, dini ve dünyevi eğitim hizmeti veren filan kişiye ve falanca kesimlere Yahudi ve Hıristiyan ülkeler olsun, Siyonist ve emperyalist çevreler olsun, destek veriyor ve kolaylık gösteriyor amma, ibadet ve istikamet sahibi gençler yetişiyor... Daha ne istiyorsunuz? Diyenlerin cevabını Hz. Peygamberimiz (sav) veriyor:

“Cenabı Hak meleklerden birisine; filan şehri, ahalisinin üzerine devir (Altını üstüne getir) diye emir verince O melek:

Ya Rabbi onların içerisinde, göz kırpacak kadar (bir süre bile) sana isyan etmeyen (ve amelleri peygamber ameline benzeyen ve gece gündüz ibadet ve hizmetle vakit geçiren) kullarından vardır?... Dedi.

Cenabı Hak: Hem onları hem diğer halkı yerin dibine geçir. Çünkü onun (gibi ibadet ve hizmet ehli bilinen çoğunun) yüzü, hiçbir zaman (İslam’a ve insanlığa yapılan hakaret ve hıyanetler karşısında) ekşimedi. (Tam tersine zalimleri destekledi ve müsamaha gösterdi.)”[10]

“Aman suizan etmeyin çarpılırsınız. Çünkü gece namazı kılıyorlar! Pazartesi ve Perşembe oruç tutuyorlar!” gibi ifadeler; zulüm ve zillet düzenine, faiz ve fuhuş sistemine destek çıkan ve hele İslami ve insani girişimlere köstek olan, hiçbir kimseyi mazur ve makbul gösteremez.

Hem Kur’an’a, hem vicdana aykırı olarak; Siyonizm’in küfür ve zulüm saltanatına payanda olacaksın...

Irak’taki vahşet ve hakaretlerine rağmen, Amerika’yı haklı bulacak; arka çıkacaksın...

Mazlum ve masum Filistinli Müslümanların feryadına kulak tıkayacak ama Saddam’ın bir serseri füzesi Telaviv’e düşünce, Yahudiler için gözyaşı akıtacaksın...

Başörtüsü mağdurlarına sahip çıkmayıp, AB’ye uyum yasaları çerçevesinde, eşcinselliğe izin veren ve bu ahlaksızlığı karşılıklı rıza ile yapanları kınamayı suç sayıp 1 yıl ceza öngören kanunları çıkaran ve ülkemizi İslam dünyasından ve kendi coğrafyasından koparıp AB’ye yamamaya çalışan ve ekonomik olarak IMF reçeteleriyle iflasa hazırlayan AKP gibi dış güdümlü parti ve iktidara oy verip alkış tutacaksın... Kıbrıs’ın satılmasına, Kürdistan’ın kurulmasına, Türkiye’nin parçalanmasına göz yumacaksın...

Sonra da, “gece namazı kılıyor” diye kurtulacaksın!?:..

Hâlbuki imanın, ihlâsın ve insanlığın ölçüsü: Allah için nefret ve Allah için muhabbettir... Yani İslam’a ve insanlığa uygun kişileri ve girişimleri, sevmek ve desteklemek... Kur’an’a ve evrensel hukuk kurallarına aykırı hareket ve şahsiyetlerden ise buğu ve nefret etmek ve bunlara karşı dini ve insani bir gayret göstermektir.

Teheccüt namazı, farz değildir, vacip değildir... Terki günah değildir... Kabirde sorulacaklar içinde değildir... Kılmayanlar hesaba çekilmeyecek ve ceza görmeyecektir..

Ama elbette çok mübarek bir sünnet ve fazilettir.

Ancak böylesi özel faziletlerin gizlenmesi gerekirken, neden filan kesimin “hep gece namazı kıldığı” reklâm edilmektedir?

Bu fazilet gösterisi altında hangi “farziyet”lerin terkine cevaz verilmektedir?

Elbette bize düşen yargılamak değil, uyarmaktır. Ancak “hüsn-ü zan” perdesi altında kalpazanlara da kapılmamalıdır. Unutmayalım: herkesten önce Allah’a ve Resulüllah’a hüsn-ü zan etmemiz, farzdır. Bunun gereği de, Kur’an ve sünnet ölçülerini mihenk taşı bilmek ve uygulamaktır. Kişileri ve klikleri Kur’an’a göre değil de, Kur’an’ı kişilere göre yorumlamak, maalesef en büyük kaybımız ve itikadi ayıbımızdır!

Hz. Ali’nin dediği gibi: “Asla hilekâr olmamalıyız… Anacak, hilekârları da mutlaka tanımalıyız..”

Bizim iyi niyetimizi, teslimiyetimizi ve bazı zafiyetimizi istismar ederek... Bizlere ve yakın çevremize, bazı dünyevi kolaylıklar ve manevi rahatlıklar sağlayıp sonra da zalim ve hain güçlerin peşinden sürükleyen kimselere kanmamalıyız!

Hâlbuki imani ve insani değer ve derece terazisi Kur’an’dır. Ve Allah şöyle buyurmaktadır:

“Müminlerden (Hakkın hâkimiyetini ve dinsizlik düzeninin helakini samimiyetle istemek şartıyla) bir özürü olmaksızın (evinde ve işyerinde, ibadet, ticaret ve diğer dini gayretler için)durup oturanlarla, Allah yolunda, (Adalet nizamı kurulsun diye) mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler, asla eşit değildir.

Malları ve canları ile (Ülkesinde ve yeryüzünde Hak hakim olsun diye Allah yolunda Cehdü gayret edenler, yerinde oturanlara nazaran derece bakımından çok daha üstün kılınmıştır”[11]

Fazilet ölçüsü olarak, farz olan ve 6 Milyar insanın kul hakkı sayılan “Cihat yapmayı” değil de, sünnet olan ve şahsi sevap kazandıran gece namazı kılmayı göstermek, hangi kaynağa ve mantığa dayanmaktadır?

Hem, Allah rızası için, her türlü önyargıdan ve saplantıdan uzak, insaf, izan ve vicdan ile cevap verelim:

Bazı kimselerin dini ve dünyevi eğitim hizmetlerine, Yahudi ve Hıristiyan ülkeler, zalim ve hain cepheler, acaba; bu tür hayırlı ve yararlı hizmetlere hayran oldukları için mi;

Yoksa sömürme ve sindirme üzerine kurdukları dinsiz dünya düzenine uyumlu ve ılımlı (layt) Müslüman tipi hazırladıkları için mi, destek çıkmakta ve kolaylık sağlamaktadır?!..

Ama umuyoruz, çok yakında hakikat devrimi gerçekleşecek, herkesin iç yüzü ortaya dökülecek, safiyet ve samimiyetle böylesi hareketlere katılan ve katkıda bulunan bütün kardeşlerimiz durumu fark edecek ve İslam Davasının sadık bekçileri ve hizmetçileri olacaklardır.

Çünkü iyi niyetle, Allah’ın rızasını ve ahiret hayatını amaç edinerek... Ama bilmeden ve gafletle yanlış yola koyulanları... Ve arkası karanlık bir oluşuma katılanları, Cenabı Hak hidayet ve inayetiyle sonunda uyandıracak ve gerçeğe ulaştıracaktır.

Unutmayalım ki: Allah kullarına kesinlikle haksızlık yapmayandır. Ve samimiyetle hakkı arayanları yalnız ve yardımsız bırakmayandır.

Ve Rabbimiz, bizlerin sözlerimize değil özlerimize... Görüntü ve gayretlerimizden ziyade gaye ve niyetlerimize bakacaktır.

“İsrailoğullarından inkâr edenlere Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Bu (hidayetlerinin kararması ve lanete uğramaları, ilahi hükümlere) isyan etmeleri ve haddi aşıp (İslam’i ölçüleri değiştirmeleri) sebebiyledir.

Ki, yapmakta oldukları münker (çirkin) işlerden birbirlerini sakındırmıyor (haksızlık ve ahlaksızlıklara göz yumuyor ve kılıf uyduruyorlardı.) Bu ne kötü bir davranıştı..

(Bir de) onlardan çoğunun, küfre (ve zulme) sapanlara dostluk kurduklarını görürsün...”[12] Ayetlerini tekrar tekrar okumalı ve itikadımızı ve hayatımızı bu Kur’an’i ikazlara uygun yeniden ayarlamalıdır.

Sadece şahsi ibadetlerde değil, siyaset ve devlet işlerinde de haktan ve hayırdan taraf olmalıdır. Kurtuluşumuz bununla alakalıdır.

“O (müminler)ki, eğer yeryüzünde kendilerine iktidar imkânı verirsek; namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder (yürütürler), kötülüğü yasaklayıp önlerler”[13] ayetini, Hindistan ulemasından, İslam Cemaatı Telif ve Tasnif komisyonu Başkan Vekili Seyyid Celalüddin El-Amra şöyle yorumlanmaktadır:

“Müminlerin namazı amacına ve anlamına uygun kılabilmeleri, zekât vergisini adil bir biçimde toplayıp harcaya bilmeleri, marufu yani İslam’a ve insanlığa uygun olan hükümleri uygulayabilmeleri ve yine Münkeri; yani tüm kötülükleri önleyebilmeleri, ancak siyasi iktidarın ve devlet imkânlarının ellerinde olmasına bağlıdır. Ayeti kerimede bu gibi hizmet ve ibadetlerin, “kendilerine iktidar verirsek” şartından sonra sıralanması bu gerçeği ortaya koymaktadır.”[14]

Çünkü Üstat Bediüzzaman Hz.lerinin “Batı (alemi) Fen ve Sanayi silahı ile bizi istibdad-ı manevi (baskı ve esaret ) altında eziyor. Onlara karşı maddi terakki ve sanayileşmek şarttır.[15]

“İ’lla’yı Kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıftır.(Ekonomik yönden kalkınmaya bağlıdır.”)[16] Diye haber verdiği ağır sanayi ve ekonomik kalkınma hamlesini başlatan Milli siyasetin hangisi olduğunu görmemek için, insanın ya aklının veya vicdan ayarının bozuk olması gerekir.

Risale-i Nur’larda “Nevi beşeri (insanlık alemini) umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (komünistliğe ve anarşistliğe) sevk edip, terakkiyatı ve asayişi (çok yönden kalkınmayı ve genel huzuru) mahveden (her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın) kökünü kesecek iki şeydir:

a- Vucubu zekât

b- Hurmet-i Riba, diye anlatılan gerçeği:

1- Sermaye ve üretimden alınacak tek cins vergi (zekât) uygulaması

2- Ve faizin her türlüsünün kaldırılacağı Adil ekonomik düzen programları ile ortaya çıkan Mili hizmet ve hareket hangisidir?[17]

İzan ve insafla düşünüp karar verelim:

Bediüzzaman’ın (ra) “İnşallah ileride Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi, Cemahir-i Müttefika-i İslami’ye de meydana gelecektir.”[18] Diye işaret ve beşaret ettiği İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı gibi dayanışma unsurlarını savunan, İslam’ın birlik ve beraberlik şartlarını hazırlayan ve bu yüzden bütün masonik ve münafık çevrelerce hücuma uğrayan Milli girişim hangisidir?

İşte bunun gibi, kesinlik derecesine ulaşan pek çok işaret gösteriyor ki Üstat Bediüzzaman Hz.lerin “ileride geniş dairede ve siyaset aleminde gelecek mesudane vaziyetler...” diye müjdelediği ve O mutlu ve mes’ut gelişmelere zemin hazırlamakla görevli olduklarını söylediği hareket; acaba hangisidir?[19]

Tarih boyunca ehli kitabın ve dindar grupların yakasını bırakmayan “haset, inat ve taassub” damarı terk edilip, izan ve insaf ölçüleriyle dikkat edilse, bizim söylediklerimizin ne kadar haklı olduğu görülecektir.

Bu konuyu Üstadımızın çok önemli bir tespit ve teşhisiyle açıklayalım:

“Hiçbir fasık (günahkâr) yoktur ki, salih olmasını (kötülükten kurtulmasını) temenni etmesin. Ve amirini ve reisini (yöneticilerini ve hükümet yetkililerini) mütedeyyin (dindar ve dürüst) görmek istemesin. (Kalbinde imanı bulundukça, fasık bile olsa, herkes bunları mutlaka arzu eder) İlla ki, eliyazubillah, irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yani (ancak Allah korusun, gizli bir dinsizlikle vicdanı bozulmuş olup) yılan gibi başkalarını zehirlemekten zevk alan (birileri ancak içkiyi, kumarı, faizi ve fuhşu yaygınlaştıran zalim zihniyetleri ve hain şahsiyetleri idareci seçip, milyonlarca insanımızın ekonomik ve ahlaki yönden sefalete sürüklenmesine razı olabilir)[20]

Hz. Üstad’ın bu mükemmel izah ve ikazlarına rağmen, tek parti diktatörlüğüne ve zulüm ve dinsizliğe alet edilen siyaset için kullandığı “Euzu billahimineşşeytani ve vessiyaset-yani şeytandan ve şeytani siyaset anlayışından Allah’a sığınırım” sözünü kendisine perde edinip, sürekli zalim ve hain siyasilere ve batıl partilere taşeronluk yapan, ama fırsat buldukça Milli siyasete darbe vuran manevi marazlı kimselerin, en çok sığındıkları ve kendilerini savunmaya çalıştıkları şey:

“Dış güçler ve masonik çevreler ve onların partileri çok kuvvetlidir. Müslümanlar zayıf ve çaresizdir. Öyle ise ayaklarımız üstünde duruncaya kadar Onların himayesine girmemiz gerekir!?”

Bu anlayış ve davranışın, manevi ve ahlaki bir marazdan ve İslam Davasına duyulan gizli bir garazdan kaynaklandığını, Kur’an şöyle bildirmektedir:

“Ey İman edenler! Yahudi ve Hıristiyanlar’ı (ve onların kurduğu teşkilatları) kendinize dost (zannedip sakın örnek ve önder) edinmeyin. Onlar (sizin değil) birbirlerinin dostu ve destekleyicisidir. Artık sizden her kim onları dost edinir (İslam’i hareket ve girişimleri bırakıp onların peşine gider)se kuşkusuz, O da onlardandır.

İşte kalplerinde maraz (ve münafıklık hastalığı) olanları görürsünüz ki: Devranın (ve düşman odaklarının) aleyhimize dönmesinden ve bize zarar vermesinden korkuyoruz” derler (ve kudret ve kuvvet sahibi olarak Allah’ı değil de, Yahudi ve Hıristiyan’ları görüp, peşlerine ) giderler:

Oysa umulur ki Allah kendi katından bir fetih ve bir emir getirecek ve (manevi marazları yüzünden, şeytani güçlere sığınanları) içlerinde gizledikleri (makam ve menfaat için hıyanet) düşüncesinden dolayı pişman ve perişan edecektir”[21]

“Hoşgörü, diyalog” gibi Kur’an’da karşılığı olmayan, dışı yaldızlı içi çuvaldızlı uyduruk kavramların arkasına sığınan bu marazlı ve karanlık maksatlı girişim ve gelişmeleri çok dikkatli izlememiz gerekir.

Değerli araştırmacı- yazar Aytunç Altındal’ın belgelere dayanarak açıkladığı gibi:

Dünya Siyonizminin ve küresel emperyalizmin güdümündeki Avrupa Birliği, bütün dinleri kendi amaçlarına hizmet eder hale getirmek üzere Mart.1980 tarihinde, Avrupa Birliği Din Adamları Komisyonu (COMECE) kuruyor.

Bu teşkilat, 2.Vatikan konsilinde alınan kararlar çerçevesinde, bütün dinlerle bir “diyalog” başlatıyor. Ve bu meyanda bir “İslam Çalışma Grubu” oluşturuyor.

Bu ekip “nasıl bir İslamiyet işimize gelir ve bu diyalog çalışması hangi Müslüman şahsiyetle yürütülebilir?” sorularının uygun cevaplarını ve muhataplarını ayarlıyor..

“Müslüman Türkiye’yi içimize sokmayalım, ama başka oluşumlara kaymasın diye kendi haline de bırakmayıp oyalayalım..

Gümrük Birliği ve IMF reçeteleriyle ekonomisini kontrol ettiğimiz Türkiye’deki İslam’i gelişmeleri de bu “Dinler arası diyalog” çerçevesinde kontrolümüze alalım... İslam ülkeleriyle diyalog ve dayanışmasına engel olalım” diye karar alınıyor.

Vatikan’ın ilmihal kitabı sayılan “Kateşizm” denen 800 sayfalık eserde İslamiyet’ten sadece bir cümle ile bahsediliyor: “Müslümanlar da, İsa’nın kurtarıcılığına muhtaç olan ve bu plan içerisinde yer alan insanlardır”

Özetle, “Dinler arası diyalog” diye: Resmen olmasa da, fikren ve fiilen Protestanlaşmış... Hâkimiyet ve medeniyet hedef ve heyecanından sıyrılmış... Mevcut ve merdud dünya düzenine dindarlık rolü oynamaktan başka amacı kalmamış, teslimiyetçi Müslüman tipi oluşturulmaya çalışılıyor...[22]

Öyle ya, hırsız, arsız, uyumsuz, huzursuz, serkeş ve sarhoş kimselerden ise; namazlı, niyazlı, çalışkan ve itaatli köleler, dış güçler ve işbirlikçi hükümetlerce elbette daha tercih edilir bir durumdadır.

Hatta Vatikan’la İsrail 30.Aralık.1993’te tarihi bir anlaşma imzalayarak “Dinler arası Diyalog’u” resmen başlatmışlardır...[23]

Bu arada, Papalık çağrısına uyarak Belçika ve Almanya’da oluşturulan “Diyalog Grupları” Eylül 1995’ten itibaren “PKK diyalog istiyor. Türkiye diyalogdan kaçıyor” propagandalarını yapmaya ve PKK’yı dağdan indirip siyasallaştırmaya ve meşrulaştırmaya başlamışlardır”[24]

Vatikan Devlet Başkanı Papa’nın ve diğer kardinal ve papazlarının...

Ve yine ABD’li Siyonist Hahamların, Beyaz Saray ve Pentagon kurmaylarının bu “Dinler arası diyalog” demagojisinde Türkiye’den muhatap aldıkları kişinin, hiçbir resmi sıfatı ve statüsü olmaması ve bu temsil gücünü kimden aldığının sorulmaması da, bu olayın üzerinde kafa yorulması gereken, diğer karanlık bir tarafıdır.

Hem diyalog, Karşılıklı eşit şartlarla ve samimi amaçlarla yapılırsa faydalı olabilir. Ama şimdi soralım:

1- Biz Müslümanlar Hz. Musa’yı ve Hz. İsa’yı Hak Peygamber olarak tanırız.

Ama Yahudi ve Hıristiyanlar, Efendimiz Hz. Muhammed’e Hak Peygamber olarak inanıyor mu?

2- Bizler Tevrat ve İncil’in aslını, hak kitap kabul ediyor ve saygı gösteriyoruz.

Yahudi ve Hıristiyanlar da, Kur’an’ı Kutsal Kitap olarak kabul ediyor mu?

3- Tarihi ve tarafsız bütün kaynakların ve araştırmacıların ittifakıyla, Müslümanlığın Kitabı olan Kur’an aslını aynen korumaktadır. Asla bozulmamıştır.

Ama Tevrat ve İncil’in büyük ölçüde bozulduğu ve sonradan uydurulduğu, ortadadır.

4- Papalık, bütün Hıristiyan ülkelerin ortak ve resmi temsilcisidir ve devlet statüsündedir. İsrail ise zaten, fikren ve fiilen Kabala Şeriatı uygulayan bir haham devletidir. Üstelik Yahudi ve Hıristiyanlar İslam’a karşı çok ciddi bir işbirliği içindedir.

Peki diyalog diye, bunlarla masaya oturan, kişileri:

a- Dünya Müslümanları ortak temsilci olarak seçmiş ve kabul etmiş midir?

b- Müslüman devletler bunlara resmi bir destek vermiş midir?

c- Yoksa bu Müslüman diyalogcular, Yahudi ve Hıristiyanlarca tesbit edilmiş birer figürandan mı ibarettir?

Bu konuda,14.Şubat.2004.Milli Gazete’de Muhterem Mehmed Şevket Eygi Beyefendi’nin: “Diyalog Dolapları” yazısı oldukça önemli sorular ve cevaplar içermektedir.

Bu arada, bazı konuların daha iyi anlaşılması ve kafalara takılan soruların cevaplanması için şu hususu da açıklamakta fayda vardır.

İman; Sadece, yaratılış gerçeklerini bilmek ve bazı ibadet ve hizmetleri yerine getirmek değildir.

Küfür de; iman esaslarını inkâr etmekten ibaret değildir.

Bizlerin görmeden gaybi iman ettiğimiz şeylerin ve yerlerin varlığını şeytan bizzat oralarda milyonlar sene yaşadığı, çok büyük hizmet ve ibadetler yaptığı için bilmektedir ve ne Allah’ı ne de bunları inkâr etmemiştir.

Ama yine de kâfirdir. Çünkü Allah’ın hükmüne, takdirine ve taksimine itiraz ve isyan etmiştir. Tercihini Rabbinden değil, nefsinden taraf göstermiştir. Kibir, haset ve enaniyetine yenilmiştir.

Bu nedenle, filan kişi şu kadar çok bilgilidir. Şöyle ibadet ve hizmet ehlidir. Öyle ise, asla Rahmani cepheyi bırakıp Şeytani cepheye yanaşması ve yaranması mümkün değildir... gibi iddialar geçersizdir ve İblis örneği önümüzdedir.

Üstad Bediüzzaman Hz.lerinin Arapça olarak ve Kafkas savunmasında cihat esnasında telif ettiği, sonra kardeşi Abdülmecit Efendinin yine Üstad’ın nezaretinde Türkçe’ye çevirdiği çok kıymetli bir tefsir mukaddimesi olan İşarat-ul İ’caz adlı eserinde ve Bakara Süresi 6.ayetinin tefsirinde şunları söylemektedir:

“Küfür iki kısımdır:

1-Bir kısmı bilmediği için inkâr eder. (Yani ailesinden, çevresinden, eğitim sisteminden, yaratılış gayesini ve İslam gerçeğini hiç duymamış ve haberdar olmamış kimselerin, bu cehaletinden kaynaklanan küfür şeklidir. Ve küfrün en az tehlikeli olanıdır.

2- (Küfrün) İkincisi, bildiği halde inkâr eder.

Bu da birkaç şubedir:

a- Birincisi, Bilir, lakin kabul etmez.(Yani imani ve İslam’i gerçekleri duyup, okuyup öğrenmiştir. Ancak işine gelmediği ve nefsi istemediği için, bile bile inkâr eder. Küfürde kalır)

b- İkincisi; Yakini var, lakin itikadı yoktur. (Yani imani konuları kesinlikle bilir. Akli ve nakli delilleri öğrenir ve akıl erdirir. Ancak kalben tasdiki ve teslimiyeti olmadığından küfürde kalır)

c- Üçüncüsü; Tasdiki var, lakin vicdanı iz’anı yoktur.

(Yani, zahiren kabul ve tasdik eder. Kalben İtikadı da vardır. Ama imana ve İslam’a fıtri kabiliyeti bulunmadığından ruhi basiret ve feraseti, vicdani idrak ve itaati kaybolduğundan, hidayeti kararır ve küfürde kalır)[25]

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, sadece bilmek ve zahiren muttaki ve muhterem görünmek asla yeterli değildir.

Bu imani bilgiler, eğer kalplere sinmemiş, ruhlara yerleşmemiş ve karakter haline gelmemiş ise... Ve özellikle, tarafgirlik ve tercihini, Rahmani cepheden değil, Şeytani cepheden yana göstermişse... Kısaca Dünyası için Ahiretini terk ve telef etmişse... Küfür kapısından içeri girmiş demektir.

Bu “sahte Mehdilik, yalancı Mesihlik, ehliyetsiz mürşitlik” gibi görünürde evliyalık, gerçekte eşkiyalık olan durumlar dışında; bir de kasıtlı ve hesaplı münafıklar vardır. Kur’an da, Fatiha’dan sonra, Bakara Süresi, Şu üç türlü insanı tanıtarak başlamaktadır:

a- İlk 5 ayet Müminleri tanıtmaktadır

b- 2 ayet kâfiri anlatmaktadır

c- Sonra 15 ayet ise, münafıkların özelliklerini hatırlatıp bizleri uyarmaktadır.

Bu tür münafıkların en tehlikeli ve tahripçi olanları, her asırdaki en haklı ve en hayırlı hareketin en üst merkezine sızmaktadırlar.

Zahiren çok dindar ve sağlam bir dava kurmayı gibi davranmakta, suret-i Hak’tan görünerek, hıyanet ve hakaret kusmaktadırlar.

Bu asırda, Siyonist Yahudilerden, Hıristiyan emperyalistlere, Masonluk merkezlerinden Moon’cu tarikatlara bütün küfür ve kötülük cephesi, hangi hareket ve şahsiyetin karşısında ittifak ediyorsa, işte en haklı ve hayırlı olan orasıdır.

Ve işte en azılı münafıklar O hareketin içinde ve O şahsiyetin çevresinde aranmalıdır.

Böylesi lider ve ender şahsiyetler ise, çevresindeki bu münafıkları elbette bilmekte, ancak onları dahi kontrol altında tutarak, bazı hizmet ve meziyetlerinden yararlanmayı ve en sonunda bunları çürütüp İnkılâp fidanları için gübre olarak kullanmayı başarmaktadır.

Bu tür teşkilat içi münafıkların piri; Yemenli bir Yahudi alimiyken sözde Müslüman olan, Kur’an ve Hadis bilgisi... Takva ve Teslimiyet gösterisi... İbadet ve riyazet hevesi ile birçok Sahabeyi bile etkileyen ve birbirlerine düşüren ve İslam Davasına Bizans ve İran gibi dönemin Süper Güçlerinin bile başaramadığı zararları veren, meşhur İbn-i Sebe sahtekârıdır.[26]

 



 

 

ÖNSÖZ

 

KUR’AN’DA İNSAN TİPLERİ

 

Hem kendi durumumuzu ve değerimizi ölçebilmek, hem de başkalarını kolay tanıyıp daha olumlu ve ılımlı ilişkiler geliştirebilmek için, Kur’an insanların ortak tabiat ve tavırlarını tanıtmak üzerinde önemle durmaktadır.

Kur’an insanları;

A-    İman bakımından:

1-        Mü’min: tam ve sağlam iman sahibi olan

2-        Münkir (Kâfir): Açıkça inkâr eden ve inanmayan

3-        Münafık: İnanmış görünüp itiraz ve ifsat eden ve ikiyüzlü davranan

B-    Amel Bakımından:

1-        Muttaki: Farzları yapan, haram ve haksızlıktan sakınan

2-        Fasık: Günahlara dalan, kötü ve çirkin davranışları bulunan.

3-        Facir: Hem itikadı hem de istikameti bozuk olan.

C-    Niyet bakımından

1-        Salih: İbadet ve hizmet ehli olup kulluk düşüncesi üzerinde, emir ve yasaklar çerçevesinde hareket eden ve her halini düzelten.

2-        Muhlis: Yaptıklarını gösterişten uzak, Allah rızası için iyi niyet ve samimiyetle yerine getiren.

3-        Muhsin: Hayatının her anını Allah’ın murakabesi altında bulunuyor olmanın huzuru, özelikle İslam davasına hizmet ve teşkilatla ilgili kendi görevini en iyi şekilde başarmanın şuuru içinde davranabilen.

Gibi çeşitli özel sınıf ve seviyelere ayırdığı gibi, insanların genelde ortak oldukları bir takım “zaafiyet”lerini ve temel psikolojik özelliklerini de haber vermektedir.

“Çünkü zaten insan zayıf yaratılmış (bir takım zaafiyetlere müptela kılınmış)tır. Bu nedenle Allah (cc.) (Ağır yükleri ve ilahi teklifleri) hafifletmeyi irade buyurmaktadır.” [27]

Öyle ise insanları ibadet ve hizmetlerde zora koşmak ve ağır yüklerin altına sokmak, talim ve terbiyede tahammülü aşmak yanlış ve yararsızdır.

Bununla beraber “İnsanlar aşırı rahatlık ve bolluk ortamında şaşırıp şımarmaya, sıkıntı ve zorluk zamanında da Allah’ı hatırlamaya’[28] başlamaktadır.

Bu nedenle insanların ve özellikle elimiz ve emrimiz altında olanların, daha rahat hareket etmelerini ve kendi kabiliyet ve karakterlerini geliştirmelerini sağlayabilmeleri için yularını biraz uzatmak ve serbest bırakmak gerekli ve yararlı olsa da, onları tamamen başıboş bırakmak azıp sapmalarına yol açacaktır.

“İnsanoğlu kendisine verilen (sıhhat, servet, fazilet ve çeşitli nimetler gibi bir) rahmetin elinden alınması durumunda hemen umutsuzluğa düşer ve nankörlüğe başlar. Bu sıkıntı ve zararın arkasından tekrar sağlık ve selamete, nimet ve fazilete kavuşturulursa, yine sevinmeğe ve öğünmeğe başlar.”[29] Öyle ise çevremizdeki ve cemaatimizdeki insanlar, bizim vesilemizle ulaştıkları birtakım nimet ve faziletlerin ellerinden alınacağı kanaatine kapılınca, bizden ümitlerini kesecek ve dağılacaklardır. O halde kimsenin ümidini kırmamak lazımdır.

“İnsanların (bir çoğunun) çok zalim ve nankör olduğu”[30] asla unutulmamalıdır.

“İnsan kendisini (cemaat ve şöhret yönünden, servet ve etiket yüzünden) zengin ve müstağni görmeğe başlarsa azgınlaşmaya ve baş kaldırmaya”[31] müsait bir yaratılıştadır.

“Kendisini bir damla meniden yaratmış olan Rabbine karşı bile hasım ve rakip olmaya kalkışmaktadır.”[32] Bu bakımdan talebelerimizden, teşkilat üyelerimizden biraz göz dolduran ve başarılı olan tiplerin, şeytanın gururlandırması ve şartların kışkırtması ile bize hasım olabileceği de hesaba katılmalıdır. Hayır ve hizmet yarışına rehber olmalı, ilim ve hikmet artışına zemin hazırlamalı, ama tefrika ve tecavüze karşı tedbir almalıdır.

“Zira insan pek acelecidir. Ve peşin olan dünya nimetlerini ahirete tercih etmekte ve her istediğine hemen kavuşmak istemektedir.”[33] Bu aceleci ve peşinci yapısı yüzünden haram ve hilelere bile düşebilmektedir.

Öyle ise insanların birtakım arzularını tatmin edecek ve ileriye doğru ümitlendirecek şekilde davranmak gerekmektedir. Bazı ham karakterli insanların, bizden ümidinin kesildiği ve menfaatinin bittiği anda, maalesef eski iyiliklerimizin unutulacağı ve hatta karşı tavır takınılacağı sürpriz sayılmamalıdır. Çünkü “gerçekten insanoğlu nankördür.”[34]

Herkesi kendi karakter ve kabiliyetlerine uygun işlerde kullanmak da çok önemlidir. Zaten “herkes ancak kendi mizaç ve meşrebine göre hareket edecektir.”[35] Kimileri cömertlik gerektiren işlerde, kimileri cesaret isteyen yerlerde, kimileri sadakat isteyen hizmetlerde, kimileri de takva ve nefse muhalefet gerektiren faaliyetlerde ve hatta kimileri de safiyet ve teslimiyet gerektiren bazı işlerde tercih edilmelidir.

Bu arada facir ve fasık olduğu halde bazı yararlı marifet ve meziyet sahiplerini bile asla israf etmeyip, uygun yerlerde değerlendirmesini bilmeli, bazı yetenek ve yetkilerini toplumun hizmetine katabilmelidir.

Çünkü “Hayırda israf, israfta da hayır yoktur.” Ve ne yazık ki insanları çoğu cimri ve bencildir. “Allah’ın rahmet hazineleri elinde olsa, yine harcamaktan çekinecektir.”[36] Bu nedenle herkesten maddi yardım ve fedakârlık beklenmemeli, istense bile ısrar edilmemelidir. Bu cimrilikleri yüzünden kaçıp gitmeleri muhtemeldir.

İnsanlarla istişare edilmeli, fikir üretmelerine ve yeni teklif ve tasarılar getirmelerine fırsat verilmeli, onlar konuşurken hürmet ve dikkatle dinlenmeli, ama asla onlarla münakaşa ve mücadeleye girişilmemelidir. Edep ve hikmet ölçüleri içindeki ilmi ve seviyeli münazaralar faydalı olsa da, horoz dövüşüne dönüşen münakaşa ve tartışmalar devamlı husumet ve hasaret getirmektedir. Ama buna rağmen “İnsanoğlunun mücadele ve münakaşaya her şeyden daha çok düşkün”[37] olduğu da bir gerçektir.

İnsanoğlunun sınırsız ve doyumsuz arzularına bu dünyada kavuşmayı umması boşunadır. Çünkü burası hizmet ve ibadet yeridir. Her türlü rahmet ve nimet evi ise cennettir. Bu gerçek bilindiği halde kanaat ve şükür ehli az görülmektedir. Ve “Doğrusu insanoğlu hırslı ve huysuz bir yaratılışa”[38] sahiptir.

Velhasıl insanoğlunda haset (kıskançlık) vardır. Hatta bu haset damarı, Kabil’de ve Hz. Yusuf’un kardeşlerinde olduğu gibi, bazen hakaret ve hıyanete bile yol açmaktadır. İnsanoğlu sabırsız ve dayanıksızdır. Bu nedenle onların tahammül gücünü zorlamamalıdır. Kıskançlık damarlarını kabartacak davranışlardan sakınmalıdır.

Ve işte bütün bu gerçeklerden şu neticeler ortaya çıkmaktadır:

A-    İnsanlar çoğunlukla:

a-Akıl ve mantıklarını kullanmazlar

b-Vicdani kanaatlerine kulak asmazlar

c-Sorumlu ve şuurlu davranmazlar

B-    Genellikle insanlar:

1-His ve heyecanlarının peşinde giderler

2-Ümit ve arzularına göre hareket ederler

3-Kolay kolay endişe ve korkularından vazgeçemezler

4-Saplantılarının ve alışkanlıklarının esiridirler.

5-Nefsanî duygularının güdümündedirler

6-Peşin lezzet ve menfaatlerinin hizmetindedirler.

C-    Öyle ise:

1-Hem insanlara bazı gerçekleri tebliğ ederken olsun,

2-Hem onlara hizmet ve mesuliyetlerini teklif ederken olsun,

3-Hem de onları fedakârlık isteyen bazı hedeflere teşvik ederken olsun, sadece ve devamlı insanların akıl ve mantıklarına hitabetmek “aklına yatarsa peşimden gelir ve sözümü yerine getirir” zannetmek yanlıştır ve yanıltıcıdır.

Hâlbuki insanların akıllarına ve vicdanlarına seslenmek yanında, onların

  • His ve heyecanlarına
  • Ümit ve arzularına
  • Endişe ve korkularına ve meşru dairede birtakım zevk ve alışkanlıklarına da hitap etmek ve onları böylece harekete geçirmek lazımdır.

Tarih boyunca bütün peygamberlerin, başarılı olmuş siyasi ve askeri liderlerin, mürşidi kâmillerin ve ilim ve hikmet ehlinin hepsinin, insan psikolojisini bilerek ve bu prensiplere dikkat ederek çeşitli karakter ve kabiliyetteki insanları çok iyi tanıdıkları ve herkesi kendi ayarında idare edip kullandıkları ve özellikle münafıkların şerrinden sakındıkları anlaşılmaktadır.

Bizde bu kitabımızda, hem tarihi süreç içerisindeki hem de günümüzdeki, nifak kokan hareketlere dikkat çekmeği amaçladık.

Doğrular Rabbimizden, yanlışlar nefsimizdendir.

 


[1] Bak Doğuş Yayınları

[2] Tirmizi Fiten:43 ayrıca Ebu Davut, Melahim:16

[3] İbni Asakir.Geleceğin Tarihi.C.1.sh:40

[4] Naim Bin Hammad.Geleceğin Tarihi.C.1. sh:41

[5] Sünen-i Ebi Davut-Müslim, Tirmizi ve İbn-i Mace, Kitabul Fiten

[6] Tirmizi, İbn_i Mace Fitne Bölümü

[7] Sünen-i Ebi Davud.Kitabul Melahim.No:4297

[8] Bakara:120

[9] Maide:82

[10] Tebarani-Beyhaki , İmam Gazali-İhya. Emri bil maruf bölümü.

[11] Nisa:95

[12] Maide78–80

[13] Hac:41

[14] Bak:Maruf ve Münker Türkçesi:Mehmet İslamoğlu. Bergkamen –Almanya. Sh:146–147

[15] Hutbe-i Şamiye

[16] Münazarat:30

[17] İşaratül’icaz sh:48

[18] Hutbe-i Şamiye

[19] Kastamonu Lahikası, Sh:20

[20] Lemalar:122

[21] Maide:52

[22] A. Altındal Vatikan ve Tapınak Şovalyeleri Yeni Avrasya Yayınları 4.Baskı. Sh:183–186

[23] a.g.e Sh:115

[24] a.g.e Sh.119

[25] İşarat-ul İ’caz.Otağ Matbaası.1975.İST.Sh:73

[26] İslam Tarihi.Hayati Ülkü.Sh:348.Çile Yayınevi 1979 İST

[27] Nisa : 28

[28] Yunus: 12

[29] Hud: 9–10, Fecr: 15–16

[30] İbrahim: 34

[31] Alak: 6–7

[32] Nahl : 4

[33] İsra: 11–18

[34] İsra: 67

[35] İsra: 84

[36] İsra: 100

[37] Kehf: 54

[38] Necm: 24

Eklenme Tarihi: 28 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR