Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

BİR DEVRİM YAŞANIYOR
PDF Yazdır
Kitap Kabı BİR DEVRİM YAŞANIYOR
Sayfalar: 799
ISBN: 9944183970
Yayın Evi: Bilge Karınca yayınları
Yıl: 2009
Tıklanma: 1410
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması

Peki Türkiye merkezli büyük değişim nasıl gerçekleşecektir?.

İsrail güdümlü şeytani gaye ve gayretlerin, aşağıdaki girişim ve gelişmeleri doğuracağı seziliyordu:

1.   Amerika sarsılan prestijini kurtarmak ve aykırı sesleri susturmak üzere, Körfezden, İncirlikten, ve Kerkük’teki yeni üssünden uçaklar ve füzelerle ve İsrail’le birlikte İran’a saldıracaktır.

2.   AKP iktidarı Irak’ta olduğu gibi ABD’nin bu İran cinayetine de ortak olacak, toplumda ve tabanında bir nefret dalgası oluşacaktır.

3.   Rusya, Çin, Pakistan ve İran ABD’ye karşı resmen cephe açacaktır.

4.   Bu gelişmeler üzerine zaten krizdeki küresel ekonomi iyice bozulacak ve bundan en çok ta, maalesef Türkiye etkilenip sıkıntıya uğrayacaktır.

5.   Halkın yoğun tepkisi ve iktidarın çaresizliği ve beceriksizliği üzerine Cumhurbaşkanı, Anayasal görevi gereği; hükümeti ve meclisi feshedip Milli Çözüm hükümeti kurulacaktır.

6.   Hemen ardından Türkiye üslerini artık ABD’ye kullandırmayacağını açıklayacak ve Anti empertalist cepheye avantaj sağlayacaktır.

7.   Bu arada Amerika’nın yıllarca ezdiği ve sömürdüğü Almanya ve Japonya, 2. Dünya Savaşının intikam hırsıyla bu yeni cepheye katılacak. AB de Amerika’dan desteğini çektiğini açıklayacaktır.

8.   Amerika İran’da kesin bir hezimete uğratılacak, tüm Ortadoğu, Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’daki üslerini ve işgal bölgelerini terk edip çıkmaya mecbur kalacak ve NATO ya dağılacak, ya da emperyalizmin güdümünden çıkıp yeni bir şekil alacaktır

9.   İsrail çıbanı deşilecek. Siyonist ve saldırgan merkezler hizaya sokulacaktır.

10. Başından beri bu gelişmeleri yönlendiren Milli Türkiye Merkezli, Adil ve Asil yeni bir dönemin evrensel kurum kuruluşları ilan edilerek, mehdiyet ve merhamet medeniyeti başlayacaktır!.

Evet bütün bunların 2008 sonunda ve devamında gerçekleşeceği bekleniyordu!..

Ve Hz. Mevlana: “Böylesi müjdenin hayaline inci mercan hediye edilir; ama gerçeğine ise, ancak can verilir” diyordu.

7 Aralık 2008 - GEBZE

 


 

 

ÖNSÖZ

BİR DEVRİM YAKLAŞMAKTADIR!

Sistemler ve medeniyetler, aynen canlılar gibidir; doğup büyümekte, gelişip güçlenmekte, yaşlanıp çöküşe geçmekte ve sonunda tükenip ölmektedir. Evet, her “Kemal”in bir “zeval”i, her zirvenin bir inişi kesindir ve kaderdir. Yani bir medeniyetin zirveye ulaştığı ve en güçlü sanıldığı dönem, aynı zamanda onun yıkılışının da ilk işaretidir.

Öyle ise bekleyin, mutlaka kutlu bir devrim dünyayı değiştirmiş olacak… Şerli ve şeytani Barbar Batı aygırlığı yıkılacak, insani ve rahmani düşünceli bir Doğu uygarlığı sahneye çıkacak. İmanla aklın, ilimle ahlakın, İslam’la insanlığın imtizaç ve ittifakından doğan bir saadet dönemi başlayacak. İkiyüzlü marazlıların; çürük özlü, süslü sözlü masonların; devrim simsarlığı ve Din istismarıyla geçinen münafıkların sömürü saltanatı son bulacak… Net ve samimi müminlerle, mert ve medeni gayrimüslimlerin uzlaşacağı bir huzur ve hürriyet sistemi uygulanacak. Askerler silahlarına güvenip, sivil erlere tepeden bakmayacak. Cumhur, Cumhuriyetine sahip çıkacak. Halk, artık güdümlü sürüler ve demokrat yaftalı köleler sayılmayacak... Kimse kimsenin başörtüsüyle, saç örgüsüyle uğraşmayacak. Manda kafalıların ve AB hayranlarının aklı yatmasa; Ilımlı İslamcıların, Haçlı tarikatçıların, radikal şeriatçı geçinen sahtekârların imanı yetmese de; bu devrim yaklaşıyor, yaşanacak. D-8’ler, Çin ve Rusya’yı da yanına alacak; Hindistan ve Güney Amerika da bu kutlu kervana katılacak... Amerika ve Avrupa emperyalizmi ve Yahudi Siyonizm’i Ortadoğu’da batacak ve boğulacak. İsrail çıbanı deşilip dağılacak... Türkiye merkezli, insan eksenli ve İslam (barış ve hayırda yarış) endeksli yeni bir dünya kurulacak... Adil ve laik bir sistem, asil ve demokratik bir toplum, kamil bir ekonomik düzen oluşacak...

Kaderin cilvesi ve strateji bilgesi ve dengeler dâhisi Mustafa Kemal tarafından başlatılıp bitirilemeyen, O’nun şüpheli ölümünden sonra İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tayip Erdoğan’lar eliyle adım adım saptırılıp dejenere edilen, dış görüntüsü acıtıcı ama özü milli ve insani amaçlı ilke ve inkılaplar, hem de şeklen değil şuuren, tekrar tamamlanıp hedefine ulaşacak... Böylece Hz. Muhammed (S.AV)'in asırlar öncesinden müjdelediği, tüm dünyanın cennete dönüşeceği; “Mehmetçik rehberli bir merhamet medeniyeti” gerçekleşmiş olacak... Bu mutlu devrim ve değişim esnasında, Ehli kitabın, Yahudi ve Hıristiyanların iz’anlı ve insaflı takımı da Türkiye’nin yanında, yani haklı ve hayırlı safta yerini alacak... Böylece, yalnız mağdur Asya ve Afrika halkları değil, Avrupa ve Amerika’daki insanlar da, mağrur ve mel’un merkezlerin haksızlık ve ahlaksızlık kıskacından kurtulacak...

Bu gibi tarihi devrim ve dönüşümler, ya büyük felaketlerin neticesinde veya büyük liderlerin öncülüğünde gerçekleşiyor. Dünyamız ise, her ikisine birden sahip olmanın, hem sancısını hem avantajını yaşıyor.

Sadece Türkiye’mizde değil, sadece bölgemizde değil, bütün yeryüzünde ve tüm ülkelerde, bu tarihi ve talihli devrimin psikolojik, sosyolojik, ekonomik, politik ve teknolojik her türlü alt yapısı ve stratejik detayları, yıllar süren çalışmalar sonucu hazırlanmış bulunuyor... Hem de, dünyadaki Siyonist sömürü sisteminin güdümündeki kabuk iktidarlar ve mevcut kurumlar eliyle bu işler yaptırılıyor. Çünkü, deri altındaki yarayı iyileştirecek tedbir ve tedavileri uygulamadan, görünürdeki kabukları kaldırırsanız, yaranın mikrop kapıp kötüleşeceğini, ama içteki yaralar iyileşince, dıştaki kabukların kendiliğinden dökülüp düşeceğini çok iyi bilen, kutlu bir lider bu süreci yönetiyor. Bir insan bedeninin her yerine sirayet etmiş kanser hücreleri misali, beşeriyet bünyesine yerleşmiş Siyonist şebekeleri tamamen tesirsiz hale getirecek, çok dikkatli ve rikkatli (şefkatli ve ince düşünceli) bir tabibin titizliğiyle hareket ediyor.

Evet, süper güç olmak için, ekonomik güç kesinlikle önceliklidir, ama yeterli değildir… Eğer yeterli olsaydı, Almanya süper güç sayılacaktı...

Süper güç olmak için, teknolojik güç elbette çok önemlidir, ama yeterli değildir... Şayet yeterli olsaydı, Japonya süper güç rolü oynayacaktı...

Süper güç olmak için, silah sanayi, askeri ve nükleer güç gereklidir, ama yeterli değildir... Yeterli olsaydı Çin ve Rusya, meydanı Amerika’ya bırakmayacaktı…

Süper güç olmak için, nüfus yoğunluğu ve demografik durum her halde önemlidir, ama yeterli değildir. Yeterli olsaydı, örneğin Hindistan süper güç olarak ayağa kalkacaktı...

Süper güç olmak için, jeopolitik konum ve stratejik durum oldukça önemli ve gereklidir, ama yeterli değildir... Yeterli olsa, Türkiye bu zillet ve sefaleti yaşamayacaktı...

Çünkü süper güç olmak için; ekonomik, psikolojik, teknolojik, demografik ve stratejik bütün bu değer ve dinamikleri: dünya dengelerini değiştirip düzeltecek şekilde kullanabilen süper bir beyine, her bakımdan birikimli mükemmel bir bilgeye, tek kişilik ordu gibi, zulüm ve sömürü çetesini çaresizliğe itecek dahi bir şahsiyete ihtiyaç vardır. Ve işte Türkiye’nin ve dünyadaki mazlumlar aleminin şansı, böyle bir öndere sahip olmaktır.

“Dört T” formülü olarak sıralayabileceğimiz:

1- Tabii, coğrafi ve jeopolitik avantajı,

2- Tarihi medeniyet mirası,

3- Talihli fırsatları, Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkelerindeki saygınlığı yanında,

4- Tecrübe ve tedbir sahibi bir süper beyne malik Türkiye’nin, artık atağa kalkma ve kaderin yüklediği misyona sahip çıkma zamanıdır.

Barbar Haçlı Batı aşıklığını ve gaddar Siyonist İsrail uşaklığını, defalarca ispat eden AKP’nin, son bir akreplikle:

a) Ilımlı İslam (yani ABD ve AB emperyalizmiyle uyumlu) kafalı Başbakan ve Bakanları eliyle,

b) Ve Anayasa Mahkemesine şahsen başvuru yapabilme yolunu açmak suretiyle, böylece kendileri riske girmeyip, sözde bireylerin yoğun talebi ve yüksek mahkemenin müsaadesiyle;

Üniversitelerde ve diğer devlet dairelerinde haksız ve dayanaksız başörtü yasağını delme ve bununla sahte kahramanlık havası estirip oy devşirme girişimleri de tutmayacak; Müslüman halkımızın mağduriyet ve mahrumiyetlerini daha fazla istismar ve suiistimal etmelerine fırsat tanınmayacaktır.

Daha önce şerh koyup şov yapanların, Fetoyla ilgili YAŞ kararlarını hiç beklemeden imzalamasına ve bunların TSK’da, Emniyet Teşkilatında ve Yargıda kolaylıkla yapılanmalarına yol açıp sonra da “aldatıldık; kandırıldık” mazeretlerine sığınan: ve Başbakanın İsrail’in terörist başını Millet Meclisinde İslam’a küfrettirip 350 milletvekiliyle ayakta alkışlamasına hikmet ve mazeret uyduran ve bütün bunların suçunu tam bir şarlatanlıkla Ordumuza yıkmaya çalışan, sözde radikal İslamcı medya münafıkları hoşlanmasa da… Daha önce Yahudi ve Hıristiyanların ve İslam düşmanlarının himayesine girmeyi ve tağutların yaptığı yasalardan istifade etmeyi küfür sayan, ama şimdi AB’ye girmek için can atan AKP’yi hararetle destekleyen ve herkesten ziyade demokratikleşmek isteyen, sözde radikal şeriatçı ucuz kahramanlar kıvırsa ve kıvransa da.. İlahiler dinleyip gözyaşı döken, Peygamber ve sahabe hikayeleri okuyup ahu vah çeken ve papağan gibi şuursuzca zikir tekrarlayıp kendisinden geçen, ama; Irak’ı ve Afganistan’ı işgal edip milyonlarca masum Müslümanı katleden ABD’ye dua ve destek veren, Kur’an’ın, dört kitabın ve cümle enbiyanın lanetlediği Siyonist İsrail’e hizmet eden; zinayı suç olmaktan çıkarıp, misyonerlere kolaylık gösteren; ya bedel ödemeye değer görmediğinden veya imanı ve aklı yetmediğinden, başörtüsü ve İmam Hatip zulmünü önleyici ciddi ve cesaretli hiçbir gayret göstermeyen iktidarlara oy verip arka çıkan ve üstelik bir kucak sakalından, on kulaç sarığından ve peçeli çarşafından da utanmayan bazı tarikatçılar taraf olmasa da…

Çağdaşlaşma ve aydınlanma kılıfı altında, tüm manevi bağlardan koparak ve ezan duymuş şeytan gibi İslam’dan ve Kur’an’dan kaçarak, Atatürk’ü de kendilerinin rehberi gibi göstermeye çalışarak, maymun soyundan geldiklerine inandıklarından, “Gelişmiş ve modernleşmiş bir hayvan gibi” keyfince yaşamayı ilericilik sayan ve daha da gülünç olanı: barbar Batının ürettiği Darwinizm, kapitalizm, komünizm ve liberalizm gibi kavram ve kurgulara kapılıp savunduğu halde, Batıya karşı duracağını sanan zavallı tabiatçılar tepinip karşı çıksa da.. Ve hatta: Milli Görüşte dava kurmaylığı, bazı kentte il başkanlığı ve Milli Gazete köşe yazarlığı yapıp; sık sık, “Gülü seven dikenine katlanır” “First Leydi Hanımefendi, başörtü biçimini Paris’teki ünlü modelistlere hazırlatmalıdır”, “CHP’ya karşı, kardeşlerimize destek çıkılmalıdır” mesajlarıyla, hala AKP’ye ve dolayısıyla şeytani güç mahfillerine yalakalık peşinde koşan nankörler takımı, ve Hoca hayranı geçinip, aslında Hak’tan ve Hoca’dan umutlarını kestikleri, ve güçlü gördüklerine tapınıp perestiş ettikleri için: “AKP Erbakan’ın kontrolü altındadır, bütün uyguladıkları Hoca’nın programıdır ve bunlar hayırlı yoldadır” iddialarıyla bu döneklerin bütün hıyanet ve rezaletlerinin günahlarını ve faturasını Erbakan’ın sırtına yüklemekten sinsi bir haz duyan ve yıllarca aleyhlerinde konuşup yazdıkları münafık ve marazlı kesimlerle ve AKP’li döneklerle şimdi aynı safta ve safsatada buluşan bilgiçlik budalaları haset ve hırsından çatlasa da…

Tarihin tabii seyrini, kaderin ezel ve ebed projesini hiçbir güç değiştirip bozamayacak ve milyarlarca mazlumun gönül sesini ve temennisini duyarak, medet ve merhamet buyuran Allah, vadini mutlaka tamamlayacaktır. Ayrı ayrı dinden ve görüşten bütün inanışların; farklı kültür ve kökenden bütün insanların, birlikte barış ve bereket içinde yaşayacakları adil bir düzen kaçınılmazdır.

Ancak hiçbir ülkeye ve hiçbir ülküye zorlama ve dayatma yapılmayacaktır. Muhammed Muhtar Han’ın dediği gibi:

“Her ülkenin bünyesi, değişik bir mevsim gibidir. Kültürü ise, her mevsimde yeşermeyen narin bir çiçek misalidir.

Eğer dışarıdan başka çiçekler ithal edilmeye veya bir ülkenin mevsimi, o yeni çiçeklere göre değiştirilmeye kalkışılırsa; artık bu suni mevsimde yerli çiçek yetişmeyecektir.

Yabani çiçek için, tabii mevsimleri değiştirmek büyük risktir; bu yanlış ve yararsız uygulamanın, o ülkede getirdiklerinden çok daha fazlasını götürdükleri acı bir gerçektir.

Bırakın da her mevsimin çiçeği, kendi ikliminde kalsın; çünkü doğru olan, her çiçeği, kendi ülkesinde ve kendi ikliminde sevmektir.”

Bu merhamet medeniyeti, manevi boşluk ve dünyevi sarhoşluk içinde kıvranan Batılıları da kucaklayacak ve kurtaracaktır. Protestan ve Avengelik mezhepleriyle Batı dünyasını Hıristiyan ahlakından, aile hayatından ve ahiret inancından koparıp, materyalist ve darwinist felsefeyle yozlaştıran Siyonist Yahudi tahribatı sonucu, bugün Avrupa ve Amerika, mutsuz ve umutsuz kalabalıkların kıtalarıdır. Irak’ta, Afganistan’da, Asya ve Afrika’daki işgal ve zorbalıkla sömürdükleri servetlerle zenginleşen; mazlum ve mağdur insanların kanı ve gözyaşı üzerine varlığını sürdüren bu uygarlık yaftalı barbarlık düzeni artık yıkılmalıydı ve yıkılacaktı. Bütün insani, vicdani ve ahlaki değerleri çürütülen ve uzaktan kumandalı robotlara çevrilen kalabalıklar, yeniden insanlığının farkına ve tadına varacaktır.

                               Şiir:

Yoktur başka çaresi; bir devrim yaşanacak

Çün doğal bir süreçtir; bu devir kapanacak

Zulmün, küfrün kökünü; çok derin kazıyacak

Hayra, huzura doğru; bir evrim başlayacak

Yegâne Kuvvet ve Kudret sahibi ancak Cenabı Hakk’tır!

“Efendim, bütün bunlar; hakikatten uzak, hamasi tepkiler ve hayali beklentilerdir. Süper güç ABD’nin görkemli birikimlerine ve Siyonist Yahudilerin gizli hakimiyetine kafa tutmak ve kazanmak asla mümkün değildir” diyecek olanlara, yani en güçlü ve güvenilir makam olarak Rahmanı değil, Şeytanı tanıyanlara ise, cevabını yine aynı zat veriyor:

“Siz eğer, gökleri gezip, dünyanın üzerinde duran nurlu çadırları, yenilmez ve onurlu bahadırları görebilseydiniz.

Kaderin göklere bağlı olduğunu bilir, “Atom”ları ve “Fantom”ları galibiyet ve kıyamet sebebi zannetmezdiniz!..

Sadece boşluk olarak görüp, gezegen ve galaksilerdeki muhteşem alemlerden bakar-kör gibi gafil kaldığınız bu göklerin, yeryüzündeki “gizli iktidar”ını sezebilseydiniz: Kâinatın o eşsiz mimarına titreyerek secde eder ve Hakkın zafer ve hakimiyet müjdesini dört gözle beklerdiniz.”

Bu nedenle, iz’an ve vicdan sahibi herkesi, Siyonist ve emperyalist çeteyi değil, adaletli ve insaniyetli bu cepheyi desteklemeye çağırıyoruz. Freni patlamış, motoru çatlamış, ve girdiği son virajda uçuruma sürüklenmeye yaklaşmış Amerikan arabasından inip, Nuh’un gemisine binmelerini bekliyoruz. Nuh Suresi 23. ayetinde:

“Ve (kâfirler birbirlerine) dediler ki: “Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın ne Vedd'i, ne Suva'ı, ne Yeğus'u, ne Ye'uk'u ve ne de Nesr'i.” (Yani bu tapındıklarınıza ve tabi olduğunuz hayat tarzına sahip çıkın, Nuh’un peşine takılmayın diye birbirlerini kışkırttılar. Bunlar aile ve kabile perestliği, altın ve serveti, güç ve kuvveti, kadın ve şehveti, rızık ve emniyeti temsil eden putlardı.)” dedikleri anlatılıyor. Bu ayette geçen putlardan:

Vedd: Erkek heykeliydi ve serveti temsil ediyordu.

Suva’: Kadın biçimindeydi ve şehveti temsil ediyordu.

Yeğus: Görkemli bina üzerindeki yırtıcı aslan şekliydi. Saldırı ve kuvveti temsil ediyordu.

Ye’uk: At ve araba heykeliydi, binekleri ve farklılık fantezisini temsil ediyordu.

Nesr ise: Kartal resmiydi, kahramanlık alametini, şan ve şöhreti temsil ediyordu.

Ve dikkat ediniz, Müslüman bilinenler dahil, bugünkü kalabalıkların tapındıkları da genelde bu beş puttan oluşuyordu. İşte biz insanları putların ve tağutların esaret ve zilletinden, İslami umut ve mutlulukların izzetine davet ediyoruz. Ve bu tarihi çağrımızı Yüce Yaratıcının bütün insanlara son kurtuluş mesajı olan; Tevrat ve İncil’in ve bütün kutsal metinlerin hakikatini içinde barındıran Kur’an’ın şu ayetleriyle bağlamak istiyoruz:

“(Münkirler ve münafıklar zafer gecikti diye, mü’minlerle alay ederek ve hayal peşinde gittiklerini söyleyerek, eğer bu inanç ve iddianızda) “Doğru iseniz bu (söylediğiniz ve beklediğiniz) fetih (zafer ve adalet dönemi) hani, ne zaman?” deyip durmaktadır! (Onlara) De ki: “(İlahi adaletin gerektirdiği ve haber verdiği bu devrim ve değişim mutlaka ve pek yakında gerçekleşecek; ne var ki:) O fetih ve zafer günü, (daha önce zalimlerden taraf olup) Hakkı inkâr edenlere, (bu mutlu gelişmeleri görmeleri ve çaresiz) iman etmeleri, kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve onlara kıymet ve mühlet de tanınmayacaktır!.” (Allah'ın va’dine ve fetih müjdesine inanmayanları) Artık Sen onlardan yüz çevir ve bekle. Zaten onlar da (kuşku ve tedirginlik içinde) beklemektedir. (Bir müddet daha şeytanlıkları ve şımarıklıkları ile baş başa bırak ki, oyalanıp avunsunlar; zira yakında tarihi bir inkılapla küfür ve zulüm saltanatları yıkılacaktır!)”[1]

Bir zamanlar:

“Söylemek istediğimiz, Erbakan Hoca'ya yanlış yapıldığı ve bugünkü ortama bu şekilde iklim yaratıldığıdır... Diyeceksiniz ki, Erbakan Hoca o kadar da masum değil, D-8 olayını hatırlasana? Yapmayın, Sayın Erbakan'ın en doğru işlerinden biri oydu... Nitekim bunu bugün generaller de kabul ediyor... Dahası, Erbakan'ın 28 Şubat'ta ABD-İsrail desteğiyle devrilmesinde, D-8’leri kurmasının da payı vardı. Anlayamadığım bir başka şey de; RP ve FP'nin neden kapatıldığıdır?.. Söyler misiniz, RP ve FP, AKP'den çok mu radikaldi... Tersine, AKP'nin yaptıkları ile onlardan çok daha keskin olduğu ortada!.. Demek ki Türkiye'de hukukun gücünden ziyade, maalesef gücün hukuku söz konusudur. Özetle; Prof. Erbakan da eğer birileri gibi, bir yerlere karşı korunma için Beyaz Saray'a koşmuş olsaydı, emin olun bütün olanlar başına gelmeyecekti... Ama o, bunu yapmadı ve milli olmanın bedelini ödedi... Hadise budur...”[2]diyen Sabahattin Önkibar’lar, Darwinist Ulusalcılara kiralanınca barbarlaşıp saldırmaya başlıyordu.

Derin Devlet badiresi bir türlü atlatılamamıştı!

Hatırlanacağı gibi, Papa suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesi, Türkiye’de eski bir tartışmayı yeniden gündeme taşımıştı: “Devlet içinde örgütlenmiş gizli bir yapının, yasadışı birtakım faaliyetler yürütmesi” tartışılmaya başlanmıştı. Gerçi henüz Şemdinli tartışması soğumuş değildi, ama Ağca meselesi kendi dönemi itibarıyla bu konuda daha gizli ve kirli odakları hatırlatmıştı. Çünkü İpekçi cinayeti, Bülent Ecevit’in "kontrgerilla" iddialarının çok taze olduğu bir dönemde yaşanmıştı. Adına "gladio" ya da "kontrgerilla" denilen bu "yapı" (ya da yapılar) konusunda söylenenlerin ne kadar doğruyu yansıttığı hususunda, yeni tartışmalar başlamıştı. Çünkü emekli Orgeneral Kemal Yamak, anılarını kaleme aldığı kitabında bu konuda özellikle Ecevit için pek de yenilir yutulur olmayan iddialar gündeme taşımıştı.[3] (Kemal Yamak Paşanın, Şemdinli iddianamesinin baş tanığı ve boş dayanağı olan Diyarbakırlı şüpheli ve şaibeli müteahhidin de kirvesi olduğu söyleniyordu.)

Kemal Yamak, 1971-1974 tarihleri arasında Özel Harp Dairesi’nin başında yer alan, daha sonra da pek çok kritik görevi üstlenen bir komutandı. İddiası şu: 1973 yılında dönemin Başbakanı olan Ecevit’e ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık’a, Özel Harp Dairesi konusunda brifing veriliyordu. Sunuşu yapan Yamak, ancak toplantıda başta Genelkurmay Başkanı Semih Sancar olmak üzere üst düzey askeri erkân da bulunuyordu. Yamak’ın tanıtımının ardından Ecevit’in tepkisi (Semih Sancar’a hitaben) şöyle oluyordu: "Ne kadar iyi bir teşkilat, ne kadar ulvi bir görev Paşam. Acaba bu teşkilatlanmayı yaygınlaştırarak çoğaltsak, buna mukabil ordumuzun barış kadrosunda önemli bir azaltmaya gitsek nasıl olur diye soruyordu?" Ecevit ayrıca, milli bir görev yapan bu teşkilata gereken desteğin verileceğini söyleyerek teşekkürle toplantıdan ayrılıyordu.

Peki, tüm bunların ardından nasıl oldu da Ecevit 1974’den sonra Özel Harp Dairesi’ni işaret ederek, “devlet içinde gizli bir yapılanma” olduğunu söyledi ve "kontrgerilla" tartışmasını başlattı. Yamak Paşa, Ecevit’in daha sonraki yıllarda yukarıdaki toplantıyı kastederek "Rahmetli Hasan Esat Işık’la brifingi dinlerken tüylerimiz diken diken olmuştu" demesini şu sözlerle cevaplıyordu: "Asıl Ecevit’in bu tavrına benim tüylerim diken diken olmuştu." Bu gelişmelerin şahidi olan insanların bir kısmı, hala hayatta bulunuyordu. Kemal Yamak’ın yazdıklarında tartışılacak daha pek çok husus dikkat çekiyordu. Ama öncelikle açığa çıkması gereken; Özel Harp Dairesi konusunda gerçekte kimin ne söylediği ve bunların "kontrgerilla" tartışmasına nasıl dönüştüğü konusuydu. Ardından iki önemli başlık üzerinde durmak gerekiyordu. Birincisi, nasıl olur da o tarihe kadar Türkiye’de hiçbir başbakana böyle bir dairenin çalışmaları hakkında bilgi verilmiyordu? Çünkü anlatılanlara göre Ecevit’e verilen brifing bir ilkti, ve Başbakan’ın “bu dairenin ABD’den aldığı yıllık ödenekten” bile haberi yoktu.

Yamak Paşa’nın gündeme taşıdığı ikinci önemli konu: yıllarca devam eden tüm iddialara ve suçlamalara rağmen, Genelkurmay Başkanlığı’nın kendisine bağlı olarak çalışan bir daireye sahip çıkmaması hususuydu. Çünkü sadece Ecevit değil, pek çok kişi ya da kuruluş, Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerin ve bazı toplumsal tertiplerin arkasında Özel Harp Dairesi’nin olduğunu öne sürüyordu. Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamanın dışında bu konuda arşivlere geçen bir tek 3 Aralık 1990’da yaptığı toplantı hatırlanıyordu. Bunun dışındaki suskunluk da kayda değer bir durumdu. Sık sık özellikle Süleyman Demirel’e hitaben "Derin devlet kontrgerilladır. Özel Harp Dairesi’ni biliyor muydun, biliyorsan çalışmalarından memnun muydun" diyen Ecevit’in "bildikleri" hayli şaşırtıyordu. Bu şaibeli ve gizli halkalaşmaya "memnuniyet", halka ise "şikayet"; ucuz bir solculuk stratejisini yansıtıyordu!? İşte size özetin özeti kabilinden bir "kimin eli kimin cebinde hikayesi" daha. Bunlar gerçekte "karanlık" yapıları anlamamıza yardımcı mı oluyordu, yoksa gözlerimize yeni perdeler mi geriyordu, takdir sizlerin.

İttihatçıların İstihbarat Kurumu: “Teşkilat-ı Mahsusa”

Aslında, “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” yanında “bir çocuk oyuncağı” gibi kalan Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşundan sonuna kadar içinde bulunan, ardından Milli Mücadele yıllarında “M. M. Grubu”nda çalışan ve dolayısıyla Teşkilat-ı Mahsusa’nın içyüzünü iyi bilen Hüsameddin Ertürk’ün hatıratına göre: “Bu teşkilatın gayesi, bir taraftan bütün Müslümanları bir bayrak altında toplamak, bu suretle Panislamizme ulaşmaktır. Diğer taraftan da, bütün Türkleri siyasi bir birlik içinde bulundurmak, bu bakımdan da, Pantürkizmi canlandırmaktır. Enver Paşa’nın bir yandan Emin Efendi’nin İttihad ve Terakki programındaki Panislamizmden, diğer taraftan da Ziya Gökalp’ın Pantürkizminden ilham aldığı muhakkaktır!... (Ancak bütün bunlar, sadece birer kılıf ve kandırmacadır. Asıl amaç, Osmanlı’yı yıkıp Anadolu siyon devletine zemin hazırlamaktır. Bugünkü Yeni Osmanlıcıların ve ılımlı İslamcıların sinsi amaçları için Türkçülük ve İslamcılık istismarı yapılmıştır.) Yeri geldikçe “İntelligence Service’i dize getiren teşkilat!..” olarak andığımız, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın dillere destan olan “Yıldız istihbarat Teşkilatı”nı, İttihatçı şapşallar İkinci Meşrutiyet sarhoşluğunun devam ettiği günlerde İngiltere Sefiri Sir Gerald Lover’in telkin ve tavsiyesine uyarak dağıtmışlar ve bu gafletleriyle Intelligence Service’in rahat bir nefes almasını sağlamışlardır!..

Ancak, İkinci Meşrutiyetten sonraki büyük kayıplardan ve bilhassa Balkan Harbi’nin acı sonuçlarından sonra İttihatçılar, “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” gibi bir teşkilata ne büyük bir ihtiyaç duyulduğunu, İmparatorluğumuzun o devirdeki keşmekeşi içinde bu çeşit bir teşkilata mutlaka muhtaç olduklarını geç de olsa anlamışlar ve bu ihtiyaçla “Teşkilat-ı Mahsüsa”yı kurmuşlardır!.. Enver Paşa tarafından kurulan bu yeni istihbarat teşkilatında, Nizameddin Nazif Bey’e göre: “Para, silah, zevk, ölüm... Her şey, her şey vardır, eksik olan ise sadece şudur: Yıldız’ın, yani, Abdülhamid Han’ın dehası!..” Nizameddin Nazif Bey, bu isabetli tespitten sonra hemen ilave eder: “Nerede Abdülhamid Han ve nerede Enver Paşa?!..” Bu teşkilata büyük ümitler bağlamış olan İttihat ve Terakki, seçtiği fedakâr zabitan sayesinde Birinci Cihan Harbi başlarken ve bütün harp devamınca İslam ülkelerinde olsun, diğer Türk bölgelerinde olsun, oralarda çeşitli hareketler oluşturmaya ve isyanlar çıkarmaya muvaffak olmuşlardır!... Bilhassa harp esnasında, bir memleketin maddi ve manevi cephelerini sarsmak, onu içinden yıkmak için böyle fedai bir teşkilata ihtiyaç vardır. Nitekim İspanya’nın iç harbindeki meşhur Beşinci Kolun gayesi, İkinci Cihan Harbinde “geril” adıyla isimlendirilen çetelerin vazifesi bundan başka bir şey olmamıştır. Birinci Cihan Harbinde Enver Paşa’nın bu metodu, belki de ondan sonra birçok milletlerin dikkatini çeken ve üzerinde ehemmiyetle durdukları bir teşkilat olarak dikkate alınmıştır.”!!!...

Enver Paşa’ya yakınlığıyla tanınan Hüsameddin Ertürk “Şeyhin kerameti kendinden menkul” kabilinden, Teşkilat-ı Mahsusa’nın gayesini böyle anlatıp, bu istihbarat teşkilatını pek yükseklere çıkarıveriyor ama, bu teşkilattan evvel kurulan ve İngilizlerin meşhur Intelligence Service’sini şaşkınlığa uğratan Abdülhamid Han’ın “Yıldız İstihbarat Teşkilatı”ndan bahsetmiyor ve Enver Paşa hayranlığıyla Teşkilat-ı Mahsusa’nın daha sonraki yıllarda başka ülkelerce örnek alındığını söylüyor ki, bu tamamen yanlıştır. Nitekim, Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarından Galip Vardar aynı konuda: “İttihat ve Terakki erkanının ne kadar hayalperest olduğunu şuradan anlamak kabildi. Düşüncelerinde bütün dünyayı ve İslam alemini hedef tutmuşlardı” der ve ilave eder: “Enver Paşa’nın hayallerine kimse erişemezdi. Onun düşündüklerini anlamaya çalışmak boş gayretti. O göklerde uçar; bir türlü yere inemezdi. Teşkilat-ı Mahsusa çok geniş tutulmuş bir teşkilattı. Kadrosu o kadar genişti ki buraya bağlı eski çeteler ve çeteciler temin edilmişti. Bütün bu insanlar, güya onun yollarını açacak, düşmanı içinden, gerisinden vuracak ve birçok bilgiler toplayacaktı. Burada hâkim olan hava, bir zamanlar Balkanlarda eşkiya takibinde hasıl olan havanın tamamen aynı idi. İttihad ve Terakki erkanı bütün ömürleri boyunca o havaya (Balkan komitacılığına) sadık kalmışlardı.”

Galip Vardar’ın bu tespit ve teşhisinde isabet payı büyüktür ve işte Abdülhamid Han’ın kurduğu “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” ile, “Teşkilat-ı Mahsusa” arasındaki en büyük fark ortaya çıkmaktadır! Sultan İkinci Abdülhamid Han, devletin varlığı ve bekası, Müslüman-Türk’ün hak ve menfaatlerinin muhafazası için “Yıldız İstihbarat Teşkilatı”nı kurmuş; Enver Paşa çılgını ise, Balkan komitacılığına sadık kalarak o komitacılık havası içinde “Teşkilat-ı Mahsusa”yı vücuda getirmiş ve bu teşkilat, elbette hayalden öteye bir iş görememiş, İttihatçı sergerdelerin keyfi icraatları yolunda kullanılmıştır!. İttihat ve Terakki içindeki “Talat-Enver Mücadelesi”nde veya başka bir tabirle, askerler-siviller kavgasında, Merkeze hâkim olan Talat Paşa, bu Teşkilat-ı Mahsusa’yı keyfi iktidarları yolunda kullanmış ve Harb-i Umumi başlarında muhaliflerinin cümlesini bu, sözde istihbarat teşkilatı eliyle İstanbul’dan uzaklaştırmıştır!.. Mustafa Ragıp Bey, İttihat ve Terakki ile alakalı önemli eserinde bu hususta:Talat Bey son zamanlarda, İttihat ve Terakki dahilindeki muarızlarına karşı bir muvaffakiyet temin etmişti. Bir müddet evvel, Enver ve Cemal Paşalarla Talat Bey arasında dengeyi tayin edemeyen Süleyman Askeri Bey, artık vaziyetini tamamıyla tespit etmiş, arkadaşlarından ayrılıp Talat Bey’e büsbütün iltihak etmişti. Bu itibarla Talat Bey, Süleyman Askeri Bey’i Teşkilat-ı Mahsusa’nın başına geçirdi. Şimdi seferberlik ilanı ve Teşkilat-ı Mahsusa faaliyetinden istifade ederek Fırka (İttihat ve Terakki) içindeki muarızlarını dağıtmanın pek kolay olacağını hissetti” der ve bu gaye ile Hüsrev Sami Bey’in Trabzon’a, Eyüb Sabri Bey’in Arnavutluğa, Ömer Nacinin Kafkas cephesine, Sapancalı Hakkı ve İzmitli Mümtaz’ın Şam’a, meşhur fedai Yakup Cemil’in Batum havalisine gönderildiğini kaydeder. Böyle, vatan müdafaası uğruna değil de, Talat Paşa’nın şahsi istibdadını temin için oraya buraya gönderilenler, gittikleri yerlerde müsbet hiçbir iş göremez ve sonunda yine hepsi İstanbul’da toplanırlar... Bu arada Süleyman Askeri Bey cephede intihar eder, meşhuuur Ömer Naci ise İran’da tifüsten ölüp gider...

İngiltere elçisinin iğfaline kapılıp “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” gibi mükemmel çalışan bir müesseseyi dağıtan, sonradan kurdukları “Teşkilat’ı Mahsusa” ile boylarından büyük işlere kalkışan İttihatçıların, Balkan komitacılığı havası içinde yürüttükleri bu istihbarat teşkilatında baştakilerin gafletine rağmen, vatana hizmet gayesiyle çalışanlar da vardır. Çoğu İslam dünyasına yayılıp, oralarda “İttihad-ı İslam” uğruna faaliyet gösteren bu zevattan ikisi de: İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Akif Bey ile Said-i Nursi Hazretleridir. Mehmed Akif Bey Teşkilat-ı Mahsusa adına evvela Almanya’ya gidip, oradaki esir Müslümanlarla görüşmüş, yekünu yüz bine baliğ olan ve muhtelif kamplarda bulunan bu harb esirlerinin dertleriyle meşgul olmuş, bilahare yine Teşkilat-ı Mahsusa tarafından verilen vazife ile Cezire-tül-arab’a gitmiş ve bu iki seyahat, edebiyatımıza “Berlin Hatıraları” ile “Necid çöllerinden Medine’ye” şiirlerini kazandırmıştır. Eşref Edib merhumun Mehmed Akif Bey’le ilgili iki cildlik mühim eserinde. İstiklal Marşı şairimizin bu seyahatleri hakkında geniş bilgi vardır. Said-i Nursi Hazretleri de “İttihad-ı İslam” uğruna Teşkilat-ı Mahsusa içinde çalışmış ve “İttihad-ı İslam hareketinin en hararetli nazariyeci ve tatbikatçılarından biri” olmuşlardır.[4]

Son günlerde herkes Suriye ile meşgul bulunup Ortadoğu’da ne olacak? diye merak ederken, dikkatler tamamen Doğu’ya yoğunlaşmıştır. Oysa Batı’da sessiz sedasız bazı şekillenmeler vücut bulmakta, ama bu durum gözlerden kaçmaktadır. İşte Almanya’da Merkel’in rolü ve yaptıkları:

Angela Merkel seçildiğinde Almanya’nın politikalarında önemli değişikliklerin olacağını tahmin etmiştik. Araştırmalara dayanarak hazırladığımız tahlillerde şu noktalar öne çıkmıştı:

• Merkel, katı bir komünist rejim altında büyümüş fakat komünist olmamıştır. Orada, yani Doğu Almanya’da kalması, babasına çalıştığı kilisenin verdiği görev sebebi iledir.

• Sonuç: Aile orada bir misyonda bulunmuştur. Etkilenmek şöyle dursun, her şeye rağmen bu rejime karşı bir yaklaşım görevi sonuna kadar yapılmıştır. Merkel’in kişiliği böyle şekillenmiştir.

• Merkel, bir papazın kızı olarak son derece muhafazakâr ve dindar biri olarak yetiştirilmiştir. Şu anda kişiliği de aynen böyle tarif edilebilir.

• Başarıyı hak ve adalet ölçülerinden değil, daha çok güç ve gücün kendini göstermesi olarak algılayan bir ortamın ürünü olarak, düşünceleri gelişmiştir.

• Anglo Sakson ırk üstünlüğüne inanan bir yapısı ile Avrupa’nın Frank ve Latin (Fransa, İspanya, İtalya, v.s.) kökeninden ziyade; İngiltere, Amerika ve Hollanda olmak üzere daha fazla Anglo Sakson yapısının güçlü olmasını tercih eden siyasi bir anlayışa sahiptir.

• Angela Merkel, diğer politikaları ile de farklı bir portre çizmektedir. Türkiye’nin tam üyeliğine karşıdır. Yabancı işçilerin mutlaka azaltılmasını istemektedir.

• Kendi Anglo-Sakson Hıristiyan kimliğini sıkça gündeme getirmektedir...

• Almanya’nın sırf AB’yi kalkındıracağım diye bu kadar mali yük taşımasını çok yanlış görmektedir.

• CIA tarafından kaçırılan Alman vatandaşının hesabını Amerika’dan sormaktan kaçınmamış, ama onlarla da bir anlaşma yapmaktan geri durmamış bir kişiliktir.

Sessiz şekillenmeler yaşanmaktaydı!

Merkel, şu anda ABD’de başta bulunan Neo-Con’ların tarif ve tavrına uyan mükemmel bir modeldir. ABD Dışişleri Bakanı Condaleezza Rice ile konuşulanlar tam olarak bilinmemekle beraber, Fransız AFP Ajansı’nın haberlerine göre, gizli cezaevlerinin Alman topraklarında olmaması sağlanmıştı. Kaçırılan Alman’ın iadesi de sağlanmış ama buna karşılık hiçbir medya kuruluşuna açıklama yapılmaması da garantiye alınmıştı. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü ABD ve AB şimdiye kadar görülmemiş derecede geniş sansür uygulaması başlatmış durumdaydı. Asıl bundan sonra o bahsettiğim "sessiz şekillenmeler" hissedilmeye başlamıştı.

Almanya, "İran ile büyük bir ticari partner" konumundadır. Pek çok İranlı, hem eskiden, hem de şimdi Almanya ile iş ve ticaret yapmakta, paralarını Alman bankalarında tutmaktadır. Her iki dünya savaşı sırasında da Almanya, İran’a özel ilgi ve ihtimam sağlamıştır. Alman stratejisi içinde Basra ve Hazar petrollerinin yeri ayrıdır” demesine rağmen Rice’ın Avrupa turundan sonra, Avrupa’da farklı rüzgârlar esmeye başlamıştı. Mesela dikkat edilirse, şu sıralarda en yüksek sesle İran’a çıkışan ve üstü kapalı tehdit eden ülke, Almanya’ydı.

Burada iki önemli faktör ve teşvik edici unsuru da unutmamak lazımdı:

1- Almanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik için adaylığı söz konusuydu.

2- Almanya’nın Avrupa’da ve Avrasya’da adeta ABD’nin sözcüsü ve harekât birimi olarak sessizce görevlendirilmesi durumuydu. Bu husus konuşulmuyor ama sessizce gerçekleştiriliyordu. Özellikle Amerikalıların Fransızlara karşı duydukları menfi hisler, bu Anglo-Sakson bağını (Hemşericilik duyguları diyelim) daha da bariz biçimde ortaya çıktığı bilinen bir olguydu.

3- Böylece, Amerika’yı sürekli etkileyen İngiltere, ona bağlı eski Commonwealth üyeleri (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda) ve Hollanda üzerinden Almanya ile Avusturya adeta yeni bir şekillenmeyi gerçekleştirmeye çalışıyordu.  Buna "Yeni Dünya Hegemonyası" demek de uygundu.

Türkiye’nin dikkat etmesi gereken konular vardı:

Avusturya’nın AB konusunda Türkiye karşıtı durumu hatırlanmalıdır. Hollanda ve civarındaki ülkelerde İslam ve Türk düşmanlıkları artmaktadır. Bunları Türk medyasında bile takip etmek mümkün olmaktaydı. Avrupa cephesindeki gelişmeler ve bu sessiz şekillenmeler gözden kaçmamalıdır. Doğu’ya bakarken bazen Batı’nın da ne yaptığını veya "çaktırmadan" ne yapmaya çalıştığını da hesaba katmalıydı. Yıllar önce eski model tanklarını binbir naz ile Türkiye’ye satan ve üstüne de "belirli bölgelerde kullanılamaz" ibare ve şartını da koyanların Almanlar olduğu daima hatırlanmalıdır. PKK’nın en çok faal olduğu, dernek kurduğu yerlerin başında da Almanya ve kuzey ülkeleri geldiğinin hatırlanmasında yarar vardı. Sıra sıra milletvekili hanımları Türkiye’ye yollayıp, her yerin teftiş edilmesi ve "Mr. Apo"nun ziyaret ettirilmesini yapanların başında Almanya’nın geldiği unutulmamalıydı. Yıllar yılı Yunanlıları öne sürüp, Türkiye’ye karşı çıkan güçlerin de Germen yani Alman kökenini bir tarafa yazmalıydı. Bugün Almanya’daki gelişmeler, Doğu ve Güneydeki gelişmeler kadar önemli adımlardı. Türkiye her yönü ile gelişimleri izlemek durumundadır. Düşman olmaya gerek yok, sadece dikkatli ve tedbirli olmamız şarttı.

Batan gemiye binmek veya AB’ye girmek aynı sonucu doğuracaktı:

ABD derin bir bataklıktaydı, Yahudi sömürü sermayesi çaresizlik ve korku içinde kıvranmaktaydı. Tarih, dünya, insanlık, 'geleceğin yeni medeniyeti' yeni baş oyuncularını aramaktaydı. Geleceğin dünyasında da kutuplaşma doğaldı. An­cak bu kutuplaşma siyasi kutuplaşma olmayacak­tı. Bilindiği üzere bugün ‘sağ-sol partiler' vardı, ancak Türkiye ve Almanya gibi ülkelerde bunlar 'bir­likte koalisyon' yapıyorsa, kutuplaşma çatışmaya dönüşmüyorsa, gelecek dünyadaki kutuplaşma da böyle olacaktı.

Bu vesileyle bir konuda Önemli bir hatırlatma yap­ma gereği ortaya çıkmaktaydı.

Dünyada ilk 'sağ-sol koalisyonu'nu 1974 yılında MSP-CHP yani Erbakan-Ecevit yapmıştı. O zaman Bursa'da sürgünde bulunan Humeyni bunu görmüş ve daha sonra solcularla iş­birliği yaparak aynı şeyi İran’da tekrarlamıştı. Gorbacov da reformlar yaparak Sovyetler'in çöküşünü ve yeni Rusya'nın kuruluşu­nu gerçekleştirirken, dünyada ilk defa Türkiye'de yapılan 'sağ-sol koalisyonu'ndan ilham almıştı. Küresel sömürü sermayesi de bunu anlar da hakkına razı olup zulüm ve sömürü fesatlığını bırakırsa hukukun ve adaletin sınırlarına sığınırsa, Yahudiler de insanlık camiasında huzur içinde bin yıl yaşayacaklardır. Aksi hâlde, tarihte yaşadıkları büyük sürgünlerden birini daha yaşamaları kaçınılmazdır.

Papa II. John Paul 2005 yılında ölmüş ve cena­zesi bazı gerçekleri hatırlatmıştır. Avrupa bu vesiley­le, 'Ben dinsiz ve ateist değilim, ben din­ime bağlıyım' mesajını ulaştırmıştır... Papa'nın cenazesi vesi­lesiyle, seküler lâik ülkelerin devlet ve hükümet başkanları dini törene katılmışlardır. Protestan devlet başkanları bile tıpış tı­pış sıraya girip saygı duruşunda bulunmuşlardır. Bu da yetmemiş, yeni Papa hem de Protestanlığın kalesi olan Almanya'dan seçilmiş ve Almanya'ya yaptığı ziyaretle Protestanlar ile Katolikler arasındaki buzları eritmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak Alman­ya'da Katolik bir hanım Başbakanlığa taşınmıştır. Yani, 'dinsizlik' akımlarından sonra, ateist Batı dünyası yeniden dine sarılmıştır...

Bu arada Türkiye'den birinin İKÖ/Îslâm Konfe­ransı Örgütü Genel Sekreteri olması, hem Tür­kiye hem de İslâm âlemi için ilginç olduğu kadar, birçok yönden kayda değer bir olaydır. İstismar ve uyutma amaçlı da olsa, bütün bunlar gösteriyor ki, insanlık âlemi 'yeniden dine dönüş' arayışındadır. Dindarlar gelecek III. Bin Yıl Uygarlığında etkin rol oynayacak, ateiz­mi bir daha dirilmemek üzere tarihe gömmüş olacaklardır. Elbette yine fitne olacak, şirk olacak, ama artık ateistler müspet ilmin verileri karşısında etkinliklerini tamamen yitirmiş durumdadır.

Doğal Afetler, sosyal rezaletlerin sonucu ortaya çıkmaktadır!

2005 yılında dünyada oluşmuş dördüncü ve belki de en önemli olay Allah'ın 'Tsunami' ve 'kasırga' ile kendisini insanlara, özellikle de dünyaya tek başına hükmetmeye kalkışan çağdaş firavunla­ra hatırlatmasıydı.

-Allah-Rahman yok sayılıyor ve orman-şeytan kanunları ile dünya yönetiliyordu.!..

- O kanunlar ABD'nin avucunda idi ve istediği gi­bi kullanılıyordu!..

- ABD, -kendisine ve stratejik ortaklarına sorsanız- artık tanrı olmuştu!..

Irak Savaşı'nda Türkiye’de, AKP iktidar kurmaylarına rağmen, meclisten 1 Mart Tezkeresinin çıkmaması ile ABD'nin 'süper güç' efsanesi sarsılmış, karizması çizilmiş­ti. ABD artık Irak bataklığından nasıl çıkaca­ğını kara kara düşünür hale gelmişti. Allah kendisini, yani gerçek gücünü göster­mek istemişti. Allah bütün azameti ile 2005 yılında önce Uzak Doğuda kahrıyla tecelli etmişti. İnsanlar hiç duymadıkları ve işitmedikleri bir felâketle yani 'Tsunami' ile karşı karşıya gelmişti... Allah bütün dünyaya, bü­tün insanlığa, ABD'nin üstünde bir Halik'ın var ol­duğunu hatırlatıvermişti. Bu da yetmemiş, Allah daha sonra batıda azametini göstermiş, 'siyasal dar­be' sonrasında bir de 'doğal darbe* yani 'kasırga' ile ABD'nin mutlak iktidarını ve şeytani tanrılığı sona ermişti... Yüce Yaradan, artık insanlara Mevcudiyetini, Vahdetini, Kudretini ve isterse bir saatte yeryüzünü yok edebileceğini hissettirmişti... Böylece insanlık, kurtuluşun artık inançsız­lık, ahlâksızlık, faiz, fitne, 'savaş ve zulüm' ile değil; Allah'a inanarak ahlâklı olarak, faizsiz ekonomide 'barış ve adalet' düzeni sağlayarak kurtulabileceği yolunda ikaz edilmişti.

Allah bize düşmanlarımızla yardımda bulunmaktaydı!

Erbakan Hocamızın sıkça vurguladığı gibi; Müslümanların tıkanıp kaldıkları her durumda Cenabı Hak bu inançlı kullarını selamete ulaştırmak ve onları çaresizlikten kurtarmak için düşmanlarına yanlış yaptırırdı. Ve yapılan yanlışlar, düşmanın tuzaklarını bozardı. Bu ilahi yardımla Müslümanlar galibiyete ulaşırdı.

Kıbrıs meselesi, 1974 yılına gelinceye kadar yirmi yılı aşkın bir süre Türkiye’yi uğraştırmıştı. Adada bizim insanımız katledilirken, sadece uçaklar uçurulup düşman korkutulmaya çalışılmıştı. Türk donanması çıkarma gemileri olmadan, gemilere yüklediği askerlerle denize açıldı. Fakat Sam Amca’nın onayı olmayınca İsmet İnönü ve Süleyman Demirel’in talimatlarıyla geri dönmek zorunda bırakılmıştı. Gemiler Mersin’e dönerken, içindeki askerler hırsından ağlamaktaydı. Kıbrıs’taki katliama ne yapıldıysa çare bulunamamıştı. Papaz Makarios, Kıbrıs’taki Türk’ün boynundaki ilmeği sıkıyor, nefesi kesilince biraz gevşetiyordu. Dünyayı arkasına alan Makarios, işin ilmini kavramıştı. Kıbrıslı Türklerin gayrimenkulleri peşin parayla hemen satın alınmakta ve bir gecede İngiliz pasaportu çıkarılarak adadan uçmaları sağlanmaktaydı. Nitekim günümüzde İngiltere’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin sayısı adadakilerden daha fazlaydı.

Ancak Kıbrıs’tan İngiltere’ye göç edemeyen toprağa bağlı fakir köylüler, Makarios’u kaygılandıran en önemli sıkıntıydı. Kesse kesilmiyor, sürmekle bitmiyordu. Yüce Allah, dilini, dinini, kimliğini unutmamaya çalışan bu gariban köylülere merhamet edip düşmana yanlışlık yaptırmıştı. Nikos Samson isimli EOKA’lı bir çetebaşı, devlet idaresinden ve siyasetten anlamayan askerlerin yönetimindeki Yunan cuntasının desteğiyle ihtilal yapınca Makarios devrilmiş ve “adadan uçmak” zorunda kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Erbakan Hocanın cesaret ve dirayetiyle bu tarihi fırsatı değerlendirerek adaya asker çıkarma hakkını kullanıp kardeşlerimizi kurtarmışlardı. Allah, düşmanımıza bu yanlışı yaptırmasaydı Türk askerinin Kıbrıs’a çıkması için hukuki ve makul bir gerekçesi oluşmayacaktı.

Peki, bu tarihi olayları neden hatırlatıyoruz, olaylardaki görünen sebepler kadar gizlenen hikmetlere de bakmamız lazımdı. Allah’ın emrine uymaya çalışanların samimiyeti ve çaresizliği ile Allah’a kafa tutanların azgınlığı ve iblisliği çarpıştığında, Cenabı Hak zalimlere yanlışlık yaptırmakta, mü’minlere kolaylık sağlamaktaydı.

Yakın Tarihin Fesatlıkları ve Fırsatları

Türkiye ve Dünya Nereye Gidiyordu?

Peşinen, samimi bir inancımı ve kanaatimi belirtmek istiyorum: Türkiye merkezli adil ve asil bir dünya değişimi ve yeni bir medeniyet devrimi oldukça yakındır! Tabii ve tarihi şartları ve talihli fırsatları Türkiye’yi buna mecbur bırakmaktadır. Ama şu anda Türkiye, tarihinin en karanlık tehlike ve tuzaklarıyla boğuşmaktadır. Devlet çatırdamakta, Din ılımlaştırılıp Emperyalizmin hizmetine sokulmakta, milli birlik bağları koparılmakta, ekonomi iflas noktasında, ahlaki yapı giderek yozlaşmakta, aile yıkılmakta, açların ve muhtaçların sayısı on milyonları aşmaktadır. Bütün stratejik kurumlarımız, fabrikalarımız, bankalarımız, limanlarımız, maden ocaklarımız yabancılarca yağmalanmış ve ülke toprakları parsel parsel satılmaya başlanmıştır. Kısaca, Atatürk’ün Nutku’nun 1. cildinin 1. konusu olarak anlattığı, Kurtuluş Savaşı öncesi ülke manzarasıyla bugünkü Türkiye manzarası aynıdır! Madem böyle olacaktı da, biz şanlı Çanakkale Direnişi ve Milli Mücadeleyi niye yaptık? dedirtecek talihsiz olaylar yaşanmaktadır. Ekonomi IMF garantili Siyonist bankerlerin, dış politika ABD’nin, iç politika AB’nin, bölgesel politika İsrail’in keyfine bırakılmıştır.

Ahlaki yozlaşma ürkütüyor ve toplum çıldırıyordu!

İşte yüzümüzü kızartan ve içimizi karartan haber başlıkları:

- Erzurum'da bir lise öğrencisi, 3 yıl boyunca akrabaları ve okul hademesinin tecavüzüne uğradı.

- Adana'da tanımadığı üç kişi tarafından zorla bir otomobile bindirilip ormanlık alanda uyuşturucu hap içirilerek dirençsiz hale getirilen B. B.'ye sırayla tecavüz edilip sonra da vücudunu jiletle keserek, kollarında ve bacaklarında sigara söndürerek işkence yapıldı.

- Boşanan anne babanın bakmak istemediği ve İstanbul'daki bir yuvaya yerleştirdiği 12 yaşındaki kız çocuğuna, yuvaya 100 metre uzaklıktaki bir kuaför dükkânında tecavüz eden iki esnaf yakalandı!.

- Adana'da 5 yaşındaki kız çocuğu, tecavüze uğradıktan sonra boğularak atıldı.

- İtalyan sanatçı Pippa Bacca, Gebze yolunda tecavüze uğradı. Barış mesajı vermek amacıyla çıktığı yolda, hırsızlık suçundan sabıkalı M.K. tarafından tecavüz edilen Bacca, daha sonra öldürülerek toprağa gömüldüğü anlaşıldı.

- 30 bin YTL’lik borcunu kapatamadığı için ekmek ve soğan alamayan baba 11 ve 14 yaşındaki kızlarını mahalle bakkalına sattı.

- Ensest (aile içi cinsi) taciz ve tecavüzlerde ürkütücü bir artış yaşanmaktaydı. Amca, dayı, baba ve dedelerin öz kızlarına ve torunlarına yönelik ahlaksız yaklaşımları artık sıradan bir olay halini aldı.

- Uyuşturucu madde kullanma yaşı artık 10’un altındaydı.

Hatta bu konuları gündeme taşıyan TV programları güya yeriyor ve halkı uyarıyor görüntüsü ile bir nevi reklamını yapmaktaydı. Bütün bunlar Darwinist düşüncenin, maneviyatsız eğitimin, soysuz ve sorumsuz TV dizilerinin ve porno internetçiliğinin doğal sonuçları ve sosyal yaralarıydı. Evet, Erbakan Hocanın kutlu Milli Görüş davasını, niye “Önce Ahlak ve Maneviyat” diye başlattığı ve bütün şer güçlerin ve işbirlikçi hainlerin niye O’na karşı topyekün savaş açtıkları şimdi daha iyi anlaşılmaktaydı.

Bütün bu olumsuz ve onursuz gidişatın temel ve gizli nedenlerinden birisini hemen söyleyelim: Türkiye’yi gerçekte Türkler yönetmiyordu!.. Beyaz Türkler, Efendi Türkler yönetiyordu!.

Biz insanları kökenleri ve kültürlerinden dolayı yargılayacak bağnazlıktan uzağız!.. Ama hıyanetlere karşı da dikkatli olmalıyız. Atatürk “Ne Mutlu Türklere!” yerine, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” haykırmasının hikmetini unutmamalıyız. Yani aslı Çerkez, Arnavut, Boşnak, Pomak, Rum, Ermeni ve Yahudi de olsa, kendisini Türkiye’nin ve Türklerin bir parçası gören, bu milletin ve devletin yararlarına sevinen, zararlarına üzülen kimseleri övdüğünü anlamalıyız. Ama Türkiye’yi, İsrail ordusunda askerlik yapan Zeyno Baranlar’ın yönetmesinden de, gocunmalıyız!

Bazen insan, şaşkınlıktan “hadi be” diyordu!..

Kulis Ankara’da yazılmıştı: Mesela Hürriyet’in uluslararası muhabiri(!) Defne Barak’ın İsrail Başbakanlarından Ehud Barak’ın öz be öz yeğeni olduğunu öğrendiğimizde “hadi be!” demiştik. Sonra; yıllarca Türkiye ekonomisini idare eden Devlet eski Bakanı G. T’nin öz amcasının Robert T…. adıyla Amerikan ordusunda subay olduğunu öğrendiğimizde de “Yok Canım” diye şaşkınlık geçirmiştik. Derken Amerika’yı yakından tanıyan ve internet portalları dahil olmak üzere Amerika’daki tartışmaları yakından takip eden bir büyüğümüzden; “Zeyno’nun İsrail ordusunda 5 ay boyunca askerlik yaptığı” iddiasını duyunca yine: “vay bee, vay bee!.” çekmiştik. O da Amerika’daki Türklerin rağbet ettiği bir tartışma formunda okumuş. Anlayacağınız Türkiye’de olmasa bile Amerika’da yaşayan Türkler arasında son dönemin en hit dedikodusu buymuş..

Bu arada Zeyno dediğimiz, Zeyno Baran. Zafer Mutlu’nun üvey kızı. Bir dönem Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki ekibi arasında yer almıştı. Amerikan dış politikasında etkili Washington merkezli, “Think Thank” kuruluşlarının, en muteber isimlerinden biri konumundaydı. Amerika’da ilk olarak Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi, CSIS’da, Türkiye ve Kafkasya uzmanı olarak çalışmıştı. İlginçtir 1998 yılında CSIS’ta iken Gürcistan programını(!) O hazırlamıştı. (Bölgenin en önemli enerji koridoru üzerinde yer alan Gürcistan o günden sonra kendini toparlayamamıştı.) 2006 yılından bu yana Neocon’ların kontrolündeki Hudson Enstitü’de çalışmaktaydı. Türkiye O’nu en son; “2007 yılında Türkiye’de darbe olma ihtimali yüzde 50” açıklamasıyla tanımıştı. Darbe olmadı, ama bu açıklamadan çok kısa bir süre sonra darbe gibi, 27 Nisan muhtırası patlatılmıştı! Zeyno Baran sonunda Yahudi asıllı ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matthew Byzra ile Yahudi nikâhı kıymıştı. Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinde bunların parmağı ve programı olduğu konuşulup yazılmıştı.

Asıl sorunlar saklanıyor, vatandaş ucuz kahramanlıklarla oyalanıyordu!

Hatırlarsınız, uyanık Kayserili vatandaş, kalede Bizans bayrağı görünce celallenip coşmuştu!.. Bayrağın üzerinde haç var ya, bunlar da uyanık, hemen anlamışlardı Hıristiyan bayrağı olduğunu. Gel gelelim aynı uyanık vatandaş, "Avrupa Birliği'ne evet" deyip Meclis'in tamamını AKP’si CHP’si MHP’siyle, Haçlı Hıristiyan hizmetkârlığıyla doldurmuştu... Çünkü Avrupa Birliği bayrağında haç yok diye, anlayamıyor uyanık Kayserili, onun Hıristiyan bayrağı olduğunu. Ama AB bayrağındaki 12 yıldızın İsa'nın 12 havarisini temsil ettiğini bilmiyordu. Hem de yalancıktan birkaç saatliğine Kayseri Kalesine değil, ilelebet Türkiye'nin üzerine gerçekten asılacak Hıristiyan bayrağına "evet" dediğini anlayamıyordu. Ve hemşerileri Abdullah Gül’ün ABD tavsiyesiyle Ermenistan’a koşmasına ses çıkarmıyordu!.

CHP-AKP dalaşı, bir suçluluk telaşını mı yansıtıyordu, yoksa İş Bankası’nı satma hazırlığı mı gizleniyordu?

Şıracı-Bozacı-Pazarcı Kavgası Sırıtıyordu!

Deniz Feneri fırıldağının ortamı kokuşturması üzerine, Recep T. Erdoğan'ın taşkınlığı, Deniz Baykal'ın pişmanlığı ve Aydın Doğan'ın ise yıkılmışlığı ve şaşkınlığı gözlerden kaçmıyordu. Ama her üçünün durumu da, suçluluk psikolojisini ve planlarının pazara dökülme tedirginliğini yansıtıyordu. Bay Recep T. Erdoğan'ın şımarık tavrı, "Gafil mağrur, cahil cesur olur" cinsinden; başına gelecekleri düşünmeden, eline geçen fırsatla horozlanma ve "hayır hırsızlığı" çirkefinden kurtulma kahramanlığı oluyordu. Aydın Doğan da; artık yolun sonuna gelişin, tükenişin ve tekme yiyişin perişanlığı içinde kıvranıyordu.. Deniz Baykal ise; Atatürk'ün emaneti ve milletin alın teri olan İş Bankası'nı, Aydın Doğan eliyle Almanya'da Yahudi Sermayesinin tekelindeki Deutsche Bank'a satma hesaplarının suya düşmesinin ve bu kirli çoraplarının sökülme endişesinin kuşkusu içinde ve rengi kaçmış vaziyette, siyasi dürüstlük rolü ve basın özgürlüğü havariliği oynuyordu. Evet, her üçünün de sahteciliği sırıtıyor ve yüz hatları özlerindeki haltları yansıtıyordu. Birkaç hafta sonra, kahraman Tayyip’le, toraman Aydın Doğan, meşhur Mason Ülkü Güney’in oğlunun nikâh şahitliğini birlikte yapıyordu!.. Hatırlayacaksınız CHP'nin hazırladığı Batık Banka Raporu'nda Aydın Doğan'ın aldığı ve İş Bankası'nın sattığı Dışbank olayına niye hiç değinilmiyordu?

Peki İş Bankası'nın sattığı ve Aydın Doğan'ın bedavaya aldığı Dışbank konusuna CHP raporunda niye hiç dokunulmamıştı? Yoksa doğruculuk görüntüsüyle, CHP ile Aydın Doğan'ın alavere dalaveresi gizlenmeye mi çalışılmıştı?

Şu “Beş kardeşler”: Deutsche Bank - Aydın Doğan - M. Rahmi Koç - Recep T. Erdoğan ve Baykal kimin arkasındaydı?

Sn. Erdoğan daha önce hiç olmadığı kadar saldırganlaşmıştı. Güya Aydın Doğan'a karşı savaş açmıştı... Ancak, saldırılarından D. Baykal da nasibini almaktaydı. Sorunun temelinde sihirli bir kelime vardı: "ALMANYA". Daha düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Türk Ülkesini ve hatta Türk Milleti'ni peşkeş çektiği; kapalı kapılar arkasındaki uzlaşmalarla daha da semirttiği Aydın Doğan ile aralarında ne olmuştu da, kılıçlar çekilip hücuma kalkışılmıştı? Aydın Doğan'ın iç çamaşırı dahi artık kendisine ait değil. Kendi yaşamı da dâhil her şeyi Deutsche Bank'ın. Peki, Aydın Doğan'a Deutsche Bank bu desteği ve krediyi neden açmıştı?

Türkiye İş Bankası'nı Deutsche Bank'a satma hıyaneti halktan mı gizleniyordu?

Deutsche Bank'ın gözü Türkiye İş Bankası'ndaydı. Ancak, Türkiye İş Bankası'nın Deutsche Bank'a satılması için ortada çok önemli bir engel vardı: Atatürk'ün hisseleri. Peki, bu düğüm nasıl aşılırdı? Bunu çözmek için CHP'nin desteğinin alınması lazımdı. Bu nedenle de iki kardeş Aydın Doğan ve M. Rahmi Koç el ele verip anlaştı. CHP'nin listelerine 40 kadar milletvekili yerleştirmeyi başardı. Bunların tamamı seçilecekleri yerlerden konuldu ve seçim kazandırıldı. CHP'ye de bu konuda iyi bir diyet ödendi. Diyetin teslim edildiği kişi Şanlıurfa'nın meşhur türedi zengini Mahmut Yıldız'dı, yani o dönem CHP'nin Genel Saymanı, dahası Deniz Baykal'ın İplikçi Nedim'i konumundaydı. Malumlarınız olduğu üzere Merkez Bankası'nın İstanbul'a taşınmasına karşı çıkan Deniz Baykal ve CHP kadroları, ne hikmetse İş Bankası Genel Müdürlüğü'nün İstanbul'a taşınmasını adeta alkışlamışlardı. Şimdi sizlere sormak isterim, genç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İş Bankası'nın yerinin T.C. Merkez Bankası kadar önemli olmadığını bilmeyen var mıydı? Bu oyun 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce de tezgâhtaydı. Bu nedenle CHP, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'nun alacaklarını ödemiyordu. Gerekçesi ise çok dikkat çekiciydi: ‘Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu 12 Eylül rejimi tarafından kapatıldığından, hâlihazırda faaliyette bulunanlar Atatürk'ün mirasından pay sahibi yaptığı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu değillerdir. Bu nedenle de bunlara ait payların sahibi CHP'dir.'

O dönemde yazdığımız yazılarla Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını uyarmış ve savunmalarında kesinlikle şu tezi gündeme getirmemelerini hatırlatmıştık. Neydi bu uyarımız; ‘Sakın ola ki sizler de CHP'ye, "siz de Atatürk'ün kurduğu CHP değilsiniz. Siz de 12 Eylül'de kapatıldınız" demeye kalkışmayınız!? Çünkü, Deniz Baykal; Aydın Doğan, M. Rahmi Koç'un beklediği de zaten buydu. Kendi kendilerini inkâr etmek istemiyorlardı. Bu inkârı Türk Tarih Kurumu ya da Türk Dil Kurumu yaparsa CHP mazlum durumuna düşecek ve suçu onlara yıkacaktı. Bu arada sahipsiz kalacak Atatürk hisseleri bir Atatürk Vakfı'na devredilecek, bu vakıf da hisseleri güya Kemalist Gençler yetiştirmek için eğitim faaliyetlerinde kullanacaktı! Vakıf da hazırdı. Mehmet Haberal da bu konularda hazırlık bile yapmıştı. Uyarılar ve akil insanlar sayesinde Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları bu tuzağa takılmadı. Ancak, ne var ki Aydın Doğan'a bu konuda verilen süre Temmuz 2008 sonunda, pek çok uzatmalardan sonra artık dolmaktaydı.

AKP’nin Aydın Doğan’a başka kıyakları unutuluyordu!

Büyükşehir Belediye Meclisi kararları Erdoğan ile Doğan arasındaki kavganın kuru gürültüden ibaret olduğunu gösteriyor. İstanbul’un Mecidiyeköy, İstinye ve Ümraniye ile değişik yerlerinde Aydın Doğan’ın kuruluşlarına ait arazilerle ilgili tekliflerin AKP ve CHP’li üyelerin oyları ile kolayca kabul edildiği ortaya çıktı. Türkiye, kayıkçı kavgaları ile meşgul edilirken diğer taraftan büyük rantlar dağıtılıp milletin kaynakları har vurup harman savruluyor. Başbakan Erdoğan ile Aydın Doğan arasında süregelen “kavga”nın bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşıldı. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kararları, Doğan’ın bugüne kadar talep ettiklerinden hepsinin verildiğini, yalnızca Hilton’daki plan tadilatı talebinin reddedildiğini ortaya koydu.

Milyar Dolarlık AVM ve rezidans rantı

Biri Mecidiyeköy’de diğeri Ümraniye Ihlamurkuyu’da iki rezidans ve ilk metro transfer istasyonu, İstinye’de boğaz görünümlü 6 dönümlük spor alanına akaryakıt istasyonu izni verilirken, Doğan’ın sahibi bulunduğu D-Yapı’nın Ömerli bölgesinde, 2 milyon 238 bin m2 alan üzerinde "Ömerli Evleri" projesine başlandı. Arazinin, baraj koruma havzasında bulunduğu biliniyor. Öte yandan, Doğan’ın Akfırat Muşmula Mahallesi’nde de 160 villanın yapımına nasıl izin verildiği bilinmiyor.

Boğazdaki spor alanına akaryakıt istasyonu ruhsatı

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi AKP ve CHP’li meclis üyelerinin oyları ile Aydın Doğan Vakfı’nın İstinye’deki akaryakıt istasyonu planını da jet hızıyla onayarak spor alanından çıkarıp akaryakıt istasyonu statüsüne alan plan değişikliği talebini kabul etti. Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu’nda tadilen kabul edildikten sonra belediye meclisinde de komisyondan geldiği gibi oylanarak AKP ve CHP’li meclis üyeleri tarafından benimsendi. Bu arada İstanbul’un ulaşımını sağlayan feribot ve otobüslerin akaryakıt ihtiyacı da Aydın Doğan’ın Petrol Ofisi tarafından karşılanıyor.

Ümraniye kıyağı, 1 ayda Meclisten çıkmıştı

Ümraniye Ihlamurkuyu’daki Petrol Ofisi arazisi için, İBB Ulaşım Planlama Müdürlüğü, plan değişikliği talebinde bulundu. Ulaşım Planlama Müdürlüğü, daha önceki planlarda yol alanlarına giren, 1840 ada, 121 parselin transfer merkezi alanına alınması teklifini 9.11.2007 tarihinde yaptı. Vatandaşların plan değişikliği teklifinin meclisten geçmesi birkaç yılı bulurken, bu arazinin plan teklifi bir ayda meclisten geçti. 28 bin 421 metrekarelik arazinin transfer merkezi alanına alınmasına ilişkin İBB İmar ve Bayındırlık Komisyonu raporu, jet hızıyla meclisten geçti. Raporda, İmar ve Şehircilik Daire Başkanı'nın, "Ulaşım Planlama teklifinin Başkana onay açılması" rica derkenar emri doğrultusunda konu Başkanlık Makamı'nın onayına sunulmaktadır" yazısı da dikkat çekerken, sürecin hızlandırılması gerektiğinin de altı çizildi!

Zemin altı neden emsale katılmamıştı?

Yapılan plan değişikliğiyle 2,50 emsalin verildiği transfer merkezi alanında, yükseklik ve bloklar serbest bırakıldı. Zemin altında ulaşım altyapısına ait toplu taşım depo alanı, otopark alanı, park-ride alanı, toplu taşım peron yerleri gibi fonksiyonlar emsale dahil edilmedi. Aydın Doğan, 2.50 emsalle, inşaat alanını 7 kat arttırmış oldu ve böylece 21 bin metrekarelik arazide 81 bin metrekarelik inşaat yapma hakkı elde etti.

Mir Dengir’le, Kılıçdaroğlu tiyatrosu: Birbirlerine: “Uyuşturucu baronu”, “Bay müfteri komplocu” deniyordu. Hukuki kararlara göre her ikisi de doğru söylüyordu!?Pek çok AKP’li milletvekili ve üst düzey bürokratın da müdavimi olduğu söylenen ve bazıları gizli kameralarla görüntülenen otellere yönelik fuhuş operasyonunu gerçekleştiren Polis Müdürlerine suçlu muamelesi yapılıp pasif görevlere atanıyordu!

Solcu ve sağcı sahtekârlar, kendi uydurdukları bir Kemalizm’in peşinde koşuyordu!

Oysa, Atatürk, müspet ilimle, aklıselimle ve yüksek vicdani kanaatiyle; mü'min bir kimseydi.

"Ey Millet, Allah birdir. Şanı yücedir. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur'an'daki manası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uygun düşmektedir." (7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir'deki Paşa Camiinde verdiği Hutbe, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.2 S.93)

"Hz. Muhammed; O Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Herkesin adı silinir, fakat O sonsuza kadar ölümsüzdür." (1926 yılında ise Ali Rıza Ünal isimli yakınına, Hz. Muhammed hakkındaki görüşü, Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, S 135)

"Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3 S.30)

"Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2 S.66)

"Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak O’nun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir" (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, S. 4)

"Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhî, ahlâkî gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyinlere hitap edilmekle; Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 1, S.225)

"Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in (SAV) gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Muhammed'i (SAV) örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler." (Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., S 102, 1979)

Bu tarihi ve tabii gerçeklere rağmen, sağcı masonik ırkçılıklarına veya solcu ulusalcılıklarına Atatürkçülük kılıfı geçirmeye ve Onu istismar etmeye yeltenen öyle sahtekârlar türemiştir ki, Mustafa Kemal mezarından kalkıp gelse ve yukarıdaki kanaatlerini bizzat söylese, Ona: "Bu dediklerin gereksiz ve geçersizdir, hatta gericiliktir!.. Atatürkçülüğü bizden öğrenmeniz gerekir… Bu küflenmiş kafayı terk etmezsen haddin bildirilecektir!." diye küstahça hücum edeceklerdir.

Zaten Atatürk'ün vasiyetnamesi de bu konuları içeriyordu:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve 1. Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlığında, Eski Türkçe olarak kaleme aldığı, bilinen fakat eksik açıklanan vasiyetnamesinin devamı olan ölümünden 50 yıl sonra açılmasını istediği, Türk Milletini, Türk-İslam Alemini, Vatikan'ı ve dolayısıyla Tüm Beşeriyeti (İnsanlık Alemini) ilgilendiren, gizli bir vasiyetnamesi vardır. “Birleşik İslam Dünyası”, Atatürk’ün de hedefleri arasındadır. Mustafa Kemal'in "Hilafet" düşüncesi de, kendi sınırları, üniter yapıları ve milli konum ve sorumlulukları korunan Müslüman ülkelerin oluşturacağı bir organizenin başındaki otorite anlamındadır. Yoksa, hiçbir etkinliği ve yetkinliği bulunmayan sembolik bir "hilafet" kurumunun yararsızlığının, hatta istismara yönelik zararlarının farkındadır. Bu nedenle, sonunda birtakım konjonktürel baskılar ve stratejik geri adımlarla hilafet kaldırılıp, bütün yetki ve sorumlulukları Büyük Millet meclisine aktarılmıştır.

"Hilâfeti muhafaza edeceğiz. Şu şartla ki, Büyük Millet Meclisi ve millet, hilafetin dayanacağı bir mesnet ve kuvvet olacaktır."

"...Bütün İslâm aleminin gerçek kurtuluşuna kadar varlığını korumayı görev bildiğimiz hilâfet makamı Türkiye Devleti'nin ne istiklâli, ne idaresi ve ne de hakimiyeti ile zıtlık teşkil etmez. Bu makam ve bu makamda oturan kişinin varlığı, sebebiyet verilmedikçe sakıncaların kaynağı olarak düşünülemez. Fakat şurası kesinlikle bilinmelidir ki, herhangi bir makam ve şahıs tarafından bu sakınca doğurulduğu gün orada teori biter, pratik ve uygulama başlar." (18. 01. 1923, İzmit Konuşması)

Ama aynı Atatürk, o günkü şartlarda dış tahrik ve tertiplere fırsat vermemek için, Hilafeti Meclisin uhdesine alıp kaldırırken, Ortodoks ve Ermeni kiliselerin Patrikhanelerinin ve Yahudi hahambaşılık müessesesinin de mutlaka kaldırılması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Ama İslam düşmanlığını Atatürkçülük kisvesiyle kusanlar, bugün, Patrikhanelere ve hahambaşılık müessesesine ve Vatikan'daki Papa Hazretlerine saygıyla sahip çıkarken, "hilafet" veya "İslam Birliği" kavramlarını duyunca anırmaya başlamaktadır.

İşte Atatürk bu yöndeki kanaatlerini şöyle açıklıyordu:

"Hilafetle beraber Türkiye'de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, patrikhaneleri ve Musevi hahamhanelerinin ortadan kaldırılması lazımdır. Hilafet ve bu muhtelif patrikhaneler asırlardan beri ruhani yetkilerinin sınırları dışında çok büyük ayrıcalıklar aldılar. Halkın anlayışına dayanarak bahşedilen hukuk dışı ayrıcalıklar ile cumhuriyet idaresinin uygulanması mümkün değildir..." (04.05.1924, New York Herald Tribune Muhabirine Demeç) demiştir.

Kurtuluş Savaşındaki manevi önderler, halkımızdan niye gizleniyordu?

Şeyh Sünusi 1918 yılında Sultan Vahdettin'in daveti üzerine bir denizaltıyla İstanbul'a gelmiştir. Bir müddet sonra, böyle sarayda oturmanın ne manevi sorumluluğa, ne de Sünusi adabına yaraşmayacağını anlayarak bir yolunu bulup Anadolu'ya Mustafa Kemal Paşa'nın yanına geçmiştir. Son İslâm toprağının düşman çizmesiyle çiğnenmemesi için tebliğ cihadına girişmiştir. Hatta bunu Sultan Vahdettin'in teklif ve tavsiye ettiği de söylenmektedir. Mehmet Akif Ersoy'u yanına alıp Cami Cami dolaşarak halkı aydınlatmış Mustafa Kemal Paşa'ya ve Milli Mücadeleye katılmış bir tarikat şeyhidir. Mustafa Kemal Paşa Trablusgarp cephesinden tanıdığı bu değerli din adamını Heyeti Temsiliye Başkanı seçtirmiştir. İstiklal savaşının kazanılmasında gerçek âlimlerle birlikte çok çaba sarf eden Sünusi bir gün rüyasında "Peygamberimizin Mustafa Kemal'e sağ elini vererek destek olduğunu görmüş bu rüyayı gittiği her yerde anlatarak M. Kemal Paşa'ya manevi destek vermiştir. [5]

İşte o rüya;

"Şeyh Sünusi Hazretleri bir gece Peygamber Efendimizi rü­yasında görmüş ve koşup elini öpmek istiyor. Peygamberimiz ise kendine sol elini uzatıyor. Buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh Sünusi Hz. Peygamber'e hitaben;

- “Ya Resullullah Niçin Sağ Elinizi Vermediniz?” diye yakınıyor ve - “Sağ Elimi Ankara'da Mustafa Kemal'e Uzattım” cevabını alıyor!" [6]

Kuvayi Milliye hareketine de destek veren Şeyh Ahmet Sünusi 15 Kasım 1920'de Ankara'ya gelerek Anadolu'da vereceği vaazlara başladı. Tüm İslam ülkelerini Anadolu hareketini desteklemeye çağırdı. Mustafa Kemal Atatürk meclisin açılışında Sünusi'nin onu­runa bir davet verdi ve onu şöyle takdim edip tanıttı: "Bütün Alem-i İslam'ın hürmet ve muhabbetini hakkıyla ka­zanmış olan bu tarikatı onun mümtaz mümessilini, riyasetinde bu­lunduğum TBMM namına hürmetle selamlar ve kendisine davamı­za gösterdikleri necip alaka ve bizi bu yolda mücadeleye devam hususunda teşviklerinden dolayı minnetle anarız."

Ahmet eş-Şerif Sünusi’nin 1920'de yayınladığı şu beyanname her şeyi açıklıyordu:

"İslâmî farzların" namazdan sonra en önemlisi cihat görevidir. Hüküm-kuvvet sahibi TBMM çeşitli, düşmanlara karşı müdafaada bu­lunup İslâm mülkünü istiladan kurtardığından meşruiyeti her türlü şüphenin üstündedir. Bütün hukuk ve görevler Meclis'indir. Millet Meclisinin Başkanlığında bulunan Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin bu millî ve dinî mücadelelerini İslâmî ölçü ile destekleyip adı geçen kişinin ve meclisin oluşturduğu Kur'an'a ve dayanışmaya uygun olan bu usûl dışında bir görüş yürütülmesi İslâm'a aykırıdır ve büyük bir vebaldir.[7]

Mustafa Kemal’in hem Filistin’de bir İsrail Devleti kurulmasına ve Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün Müslümanların elinden çıkmasına, hem de İngiliz Masonlarınca desteklenen Vehhabi Suudi Yönetiminin Hz. Peygamber Efendimizin, Medine’deki mübarek makamının yıkılması hesaplarına karşı “Gerekirse bunları önlemek üzere Türk ordusunu üzerinize göndermekten ve kanımızı dökmekten sakınmayacağız!” uyarılarında bulunması (Bak. Gazete Vatan Can Ataklı 9.8.2008) Ve maalesef her nedense, Masonların yuvalandığı Dışişleri arşivlerinden böylesi tarihi belgelerin çıkarılıp toplumdan saklanması da, bu konudaki kanaatlerimizi güçlendirmektedir.

Kemalizm ile Atatürkçülük birbirine karıştırılıyordu.

Devamlı ve kasıtlı olarak aynı şey gibi gösterilmeye çalışılsa da, aslında Atatürkçülük ve Kemalizm, birbirinden çok farklı, ayrı ve hatta aykırı kavramlardır. Atatürkçülük; her bakımdan tam bağımsızlığı, milli ve yerli kalarak kalkınmayı temel alırken, Kemalizm, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizmine sığınmanın ve kapitalizme kapılmanın adıdır. Kemalizm ise; Atatürk’ten sonra, CHP milletvekili ve sözde profesör Yahudi Avram Galanti gibilerce uydurulup, İsmet İnönü eliyle uygulatılmış ve Mustafa Kemal’in devamı ve davası gibi gösterilip Onun aziz hatırasından intikam kastıyla hazırlanmış bir “karşı devrim” sahtekârlığıdır. Zaten İsmet İnönü, ne siyasi olarak ne de askeri olarak, hiçbir zaman bağımsız ve kararlı bir başkan ve komutan olabilecek kabiliyet ve karakteri kazanamamış, liderliğe değil, emirberliğe yatkın bir şahıstır. İşte Kemalizm, Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra, gizli Sabataist cunta ve Mason Localarınca, Mustafa Kemal tarafından yönetimden ve yetkilerinden uzaklaştırılmasının ve dışlanmışlığın intikam hırsıyla yanıp tutuşan İsmet İnönü’yü “2. adam” rolüyle başa geçirerek, uygulayacakları despotizmin ve din tahribinin suçunu Atatürk’ün üstüne yıkma planı ve palavrasıdır. Atatürk’ün ismini duvarlardan indiren, resmini paralardan sildiren, Ona bir mezar yerini bile çok görüp yıllarca Etnografya Müzesinin küflü mahzenlerinde bekleten ve bütün devlet kadrolarını değiştirip hıyanetleri sebebiyle Atatürk’ün kovduklarını, hatta yurtdışından getirtip en önemli ve stratejik noktalara yerleştiren İsmet İnönü’nün ve Atatürk’ün kapattığı kahpe ve mel’un Mason sürüsünün Kemalistliği; Atatürk’ü dejenere etmenin ve milli hedeflerini değiştirmenin jelatinli kılıfıdır.

Kemalizm ile, Laikliği yanlış tanımlayıp yozlaştırarak iki yönlü din düşmanlığı yapılıyordu.

1-  İnönü’nün CHP’si bir yandan dini ve manevi hayatı tamamen dışlamış, İslami olan her şeye saldırıp savaş açmıştır. Böylece, Atatürk’ün konjonktür gereği zahiren ve mecburen kabul ettiği, ama sürekli ertelediği ve ayakları yere basınca tam aksine hareketlere giriştiği (Örneğin Filistin’de bir İsrail devleti kurulmasına ve Vahhabilerin Hz. Peygamberimizin kabrini yıkmasına karşı, İslam gayretiyle cesaretli ve etkili tepkileri…) “Lozan’ın Türk Milletinin İslamiyet’ten tamamen koparılmasına yönelik gizli anlaşma maddelerini”, İnönü tatbikata başlamıştır.

2-  Bu din tahribatını ve dindar halkımıza her türlü baskı ve barbarlığı acımasızca yürüten Kemalistler, bir yandan da, İslami kavram ve kurumların içini boşaltmak, Hıristiyan kafalı Müslümanlar oluşturmak ve bugünkü ılımlı İslamcılığın temellerini atmak üzere tamamen istismar ve suiistimal amaçlı İmam Hatip Kursları ve İlahiyat okulları açmaya çalışmıştır. Atatürk, İslam Dinini; hurafe ve bidatlardan ve koflaşmış kurumlardan kurtarma, ruhsuz şekilcilik ve taklitçilik hastalığını kurutma, toplumu yaygın cehalet ve meskenet tuzağından çıkarıp müspet bilime ve imani bilince ulaştırma gayreti yürütürken, İsmet İnönü ve Kemalistler tam tersine, kabuk ve yamuk din anlayışını destekleyip, İslam’ın özünü çürütme ve kökünü kurutma gayesi gütmüşlerdir.

Bir internet sitesinde şu gerçekler yazılıyordu:

1978 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’nde öğrenciyken o zaman okul komutanımızın 10 Kasım’da bize anlattıklarını aktarmak istiyorum. Törende Bursa Valisi de davetliler arasındaydı ve mutad olduğu üzere “karga kovalayan Atatürk”ten başlayıp "pembe boyalı ev"in ayrıntılarına kadar girmişti. Ardından okul komutanı kürsüye çıktı ve “Sizlere pembe boyalı evden, kargalardan bahsedecek değilim evlatlarım” diye sözlerine başladı. Devamla: Atatürk Orman Çiftliğindeki bir akşam yemeğinde çevresindekilere şu soruyu sormuştu: “Ben öldükten sonra, benim için ne diyecekler?” Masada bulunanların tamamı, yağcılık yarışı yaparak şu türden cevaplar vermişler. Kimi “Büyük komutandı” diyecekler, derken, bir başkası “Büyük insandı” diyecekler demiş. Bir diğeri “Yeryüzüne gelmiş en büyük insandı” raddesine kadar ulaşırken, Ötekilerden biri “Son Peygamber makamındaydı!” diyecek kadar raydan çıkabilmiş. Atatürk bütün hepsinin yağcılığını ve abartılarını dinledikten sonra; Hiçbiriniz bilemediniz. Ne diyecekler biliyor musunuz? “Etrafındakiler olmasaydı, Mustafa Kemal daha büyük işler yapacaktı, diyecekler” demiş. ”Evet bütün dahi liderler gibi Atatürk’ün de en büyük talihsizliği yakın çevresindeki kalitesiz, kabiliyetsiz ve sadakatsiz kimselerdir.

İran’a saldırı hazırlığı ve muhtemel sonuçları üzerinde durmak gerekiyordu.

Hatırlayınız; Bay Recep T. Erdoğan, Milli Görüş gömleğini çıkarıp, kirli "Tayyo-2" pelerini kuşanarak "Bush-bakan" olduğu dönemlerin son demlerinde, ağabeylerinin talimatı üzerine arabuluculuk rolleriyle "İran'a aba altından sopa göstererek": İnsancıl ve barışçıl amaçlı çalışmalara sözümüz yok ama, biz bölgemizde asla nükleer silah istemiyoruz ve bu tür çalışmaları tehdit ve bir tehlike olarak değerlendiriyoruz" yollu horozlanıyordu... Amerika'yı ve Siyonist Yahudi patronlarını "mutlak güç ve vefalı dost" sanıp, gaflet ve dalalet kafasıyla kokozlanıyordu... Ama İslam coğrafyasının ciğerine bir kanser çıbanı gibi dikilen azgın ve sapkın İsrail'in, bütün Ortadoğu'yu ve Anadolu'yu cehenneme çevirecek nükleer reaktörlerini ve yüzlerce atom başlıklı füzelerini hiç gündeme getirmiyordu. Erbakan Hoca'nın isabetli deyimiyle: "Bunlar bakan olmuşlardı ama, sadece bön bön bakıyorlardı. Bakar kör gibi, olayları ve olacakları göremiyorlardı."

Başkalarının himayesinde ve pek çok hile ve hıyanet neticesinde, bakan-başbakan yapılmayı, büyük bir başarı sanıyor, ancak başkalarına gelecek belaları hesap edemiyorlardı. Yahudi Lobilerin ve Masonik merkezlerinin uzaktan kumandalı kuklaları yapılmayı; "siyasi feraset ve marifet" sanıyor, oysa başbakanlık koltuğuna konuşlandırılan "boşbakan" olduklarını bile fark etmiyorlardı. İran'a gözdağı veren bakan körler, acaba gerçekten İsrail'in nasıl bir nükleer üretim ve potansiyele sahip bir şeytan şebekesi ve kıyamet davetçisi bir terör tehlikesi olduğunu bunlar bilmiyorlar mıydı?.

ABD'nin ve Yahudi Lobilerinin Kafkas yenilgisi hazmedilemiyordu!

O süreçte Amerika, kuklası olan ve Gürcistan'ın Tayyip Erdoğan'ı sayılan Mihail Saakaşvili'yi kışkırtıp şu şeytani hesaplarla Osetya'ya saldırtmış ve iki bine yakın Müslümanın canına kıymıştı.

1- İran'a planlanan bir saldırı öncesi, Rusya'yı Kafkas sorunlarıyla belaya sokmak ve ABD'ye tepki gücünü azaltmak…

2- Mecburen müdahale edeceğini bildiği Rusya'nın, dünya kamuoyunda ve Batı nazarında halâ "büyük bir tehdit ve tehlike" olarak algılanmasını sağlamak.

3- Olimpiyatlara ev sahipliği yapan ve Amerika'ya rakip olmaya başlayan Çin'in Rusya ile ittifak bağlarını koparmak.

4- Askeri sanayi ve nükleer teknoloji konusunda ve diplomasi sahasında İran'a destek veren Rusya'yı hizaya sokmak.

5- Türkiye ile Rusya'nın arasını açmak, "hatta BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) boru hattı tehlikeye giriyor" bahanesiyle Türkiye'yi Gürcistan safında savaşa taraf yapmak.

6- Türkiye'yi yaklaşan İran müdahalesinde, ABD'ye mecbur ve mahkûm konuma taşımak.

7- Şayet Türkiye; halkının önemli kısmı Müslüman olan Güney Osetya'nın tam özerklik veya federatif isteklerine destek çıkarsa, Kuzey Irak'taki Kürdistan oluşumuna örnek ve gerekçe uydurmak.

8- Gürcistan'ın NATO'ya katılımını hızlandırmak.

9- ABD'nin ve Siyonist güçlerin; İttihatçı Talat, Enver ve Cemal masonlarının hıyanetiyle iki Alman Zırhlısını boğazlardan geçirip Türk bayrağı asarak Karadeniz'e açtırmaları (bugün Rusya’yı Suriye’ye çağırmaları) sonucu, hiçbir ilgisi ve gereği olmadığı halde Osmanlıyı Rusya'ya savaş açmış konuma sokarak devletin çözülmesine ve çökmesine yol açtıkları gibi bugün de; hastane gemisi ve yardım malzemesi görüntülü Amerikan donanmasına bağlı iki savaş zırhlısını, hem de Montrö antlaşmasına aykırı olarak boğazlardan geçirip bizi Rusya ile kapıştırmak planlanmıştı.

İşte bu sinsi ve emperyalist heveslerle Saakaşvili'yi Osetya'ya saldırtmış ama, hesapları tutmamıştı. Rusya umduğundan daha atik ve kararlı davranmıştı. Sınırlarını genişletme veya garantileme rüyaları gören Gürcistan, Osetya ve Abhasya'yı büsbütün elden çıkardı. Yani Amerika o süreçte Kafkasya'da tam bir hezimete uğramıştı. Kuklası Saakaşvili'ye sahip bile çıkamamıştı. Böylece Rusya Kafkasya'da KKTC modelini de uygulama şansı yakalamıştı. Mihail Saakaşvili tam bir şok ve şaşkınlık içinde hatta psikolojisi bozulmuş vaziyette bocalamaktaydı. Sonunda Gürcistan Rusya'nın dayattığı çok ağır şartlarını mecburen kabule yanaşmıştı. Buna göre:

a) Barış görüşmeleri Gürcistan'la Osetya arasında yapılacak, yani Gürcistan Osetya'nın varlığını resmen tanıyacaktı.

b) Gürcü birlikleri Osetya'dan ve sınır birliklerinden çekilip çıkacaktı.

c) Abhazya sorununda benzer yöntemlerle çözümüne razı olacaktı.

d) Osetya ve Abhazya'nın güvenliği Rus barış güçlerince sağlanacaktı.

e) Saakaşvili yönetimden uzaklaştırılacaktı.

Evet bu sonuçlar sadece Amerika'nın değil, NATO'nun da yenilgisi ve çaresizliği anlamındaydı. Amerika'nın gizli ve kirli derin devleti olan ve Siyonist Yahudilerin güdümünde bulunan CFR (Dış İlişkiler Konseyi): "Kafkasya'da yaşananlar Batı ile Rusya'nın nüfuz kapışmasıdır" diyerek bizzat kendilerinin Soros eliyle iktidara taşıdıkları Saakaşvili'nin hezimetini ve Siyonizm’in yenilgisini saptırmaya ve zevahiri kurtarmaya çalışmaktaydı.

O dönemde Türkiye'yi savaşa bulaştırmak tuzakları da tutmamıştı.

Rusya "BTC boru hattını bombaladığı" yolundaki haberleri anında yalanlamıştı. Üstelik CIA-MOSSAD destekli PKK militanları, aynı hattın Erzincan bölgesindeki borularını patlatıp yakmıştır. Yani Türkiye'nin asıl ve yakın düşmanı Rusya değil, Amerika ve İsrail olduğu bir kez daha anlaşılmıştı. Saddam'ı aldatıp Kuveyt'e sokan ve bu bahane ile Irak'ı işgale zemin hazırlayan ABD, aynı taktikle Saakaşvili'yi de Osetya'ya saldırtmış, ama bu sefer oyunları başlarına yıkılmıştı. Şimdi aynı odaklar Suriye üzerinden Türkiye ile Rusya’yı kapıştırma hesapları yapmaktaydı.

Peki Türkiye merkezli büyük değişimin nasıl gerçekleşmesi bekleniyordu?

İsrail güdümlü şeytani gaye ve gayretlerin, aşağıdaki girişim ve gelişmeleri doğuracağı seziliyordu:

1. Amerika sarsılan prestijini kurtarmak ve aykırı sesleri susturmak üzere, Körfezden, İncirlik’ten ve Kerkük’teki yeni üssünden uçaklar ve füzelerle ve İsrail’le birlikte İran’a saldıracaktır.

2. AKP iktidarı Irak’ta olduğu gibi ABD’nin bu İran cinayetine de ortak olacak, toplumda ve tabanında bir nefret dalgası oluşacaktır.

3. Rusya, Çin, Pakistan ve İran ABD’ye karşı resmen cephe açacaktır.

4. Bu gelişmeler üzerine zaten krizdeki küresel ekonomi iyice bozulacak ve bundan en çok da, maalesef Türkiye etkilenip sıkıntıya uğrayacaktır.

5. Halkın yoğun tepkisi ve iktidarın çaresizliği ve beceriksizliği üzerine Cumhurbaşkanı, Anayasal görevi gereği; hükümeti ve meclisi feshedip Milli Çözüm hükümeti kurulacaktır.

6. Hemen ardından Türkiye üslerini artık ABD’ye kullandırmayacağını açıklayacak ve Anti emperyalist cepheye avantaj sağlayacaktır.

7. Bu arada Amerika’nın yıllarca ezdiği ve sömürdüğü Almanya ve Japonya, 2. Dünya Savaşının intikam hırsıyla bu yeni cepheye katılacak. AB de Amerika’dan desteğini çektiğini açıklayacaktır.

8. Amerika İran’da kesin bir hezimete uğratılacak, tüm Ortadoğu, Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’daki üslerini ve işgal bölgelerini terk edip çıkmaya mecbur kalacak ve NATO'da dağılacak, ya da emperyalizmin güdümünden çıkıp yeni bir şekil alacaktır

9. İsrail çıbanı deşilecek. Siyonist ve saldırgan merkezler hizaya sokulacaktır.

10. Başından beri bu gelişmeleri yönlendiren Milli Türkiye Merkezli, Adil ve Asil yeni bir dönemin evrensel kurum ve kuruluşları ilan edilerek, mehdiyet ve merhamet medeniyeti başlayacaktır!.

Evet bütün bunların pek yakın bir zamanda gerçekleşeceği bekleniyordu!.. Ve Hz. Mevlana: “Böylesi müjdenin hayaline inci mercan hediye edilir; ama gerçeğine ise, ancak can verilir” diyordu.

7 Aralık 2008 -  GEBZE

 


[1] Secde: 28-30

[2] 10.12.2007 / Yeniçağ

[3] Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler - Doğan Kitap, s.284-290

[4] Mustafa Müftüoğlu / Yalan Söyleyen Tarih Utansın - C.5 Sh:140

[5] Bak. Hayrettin Yücesoy Senusilik- Sufi bir ihya hareketi

[6] Bak. Avni Altıner Her Yönüyle Atatürk sh:154

[7] Hilafet ve milli Hakimiyet s. 240

 

Eklenme Tarihi: 28 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 13680

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR