Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

TUZ KOKARSA
PDF Yazdır
Kitap Kabı TUZ KOKARSA
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Tıklanma: 889
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

ÖNSÖZ

YENİ ŞAFAK YAZARININ AKP İTİRAFLARI

VE

CAHİLLERİN “ÜMMET BİRLİĞİ”NE İTİRAZLARI

 

Yeni Şafak’tan Akif Emre “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü İstiyor mu?” başlıklı yazısını şöyle bağlıyordu:

“Türk dış politikasının başından beri doğru bir şekilde savunduğu birleşik Irak politikasından vazgeçtiğini şu anda söylemek zor. Ancak bu hareketlenmeyle birlikte (AKP Hükümetinin Barzani yönetimiyle devlet statüsüyle münasebetleri neticesinde… M.Ç.) peş peşe atılan bazı adımların, uzun vadede parçalanması mukadder bir Irak sonrasına yönelik olduğu izlenimi vermiyor değil. Aslında (bu) dengelerin ne yöne evrim temayülünde olduğu ve bu yönelimde Türkiye'nin tercihini ele veren konudur.

Amerika'nın daha Irak'tan ayrılmadan çok önceleri, Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi ile merkezi yönetim arasında temel çatlak, petrol ve doğal gazın çıkarılıp ihraç edilmesi konusu idi. Özellikle Kerkük'ün statüsü ve enerji kaynaklarının kullanımında son sözün kimin olacağı konusu Türkiye için de adeta devlet politikası idi. Türkiye enerjinin Bağdat üzerinden kontrol edilmesini istiyor ve Erbil'in kendi başına petrol anlaşmaları yapmasına karşı çıkıyordu.

Ancak yabancı petrol şirketleri Bağdat'ın itirazlarına rağmen Erbil'le tek taraflı anlaşmalar yapmayı sürdürdüler. Petrol devlerinin bir bölgede yatırım yapması o bölgenin uzun vadeli siyasi istikrarı ve geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda fikir verebilir. Mesela Türkiye'nin enerji hatlarının geçiş anlaşmalarını yaptığı tarihlerle AB sürecinin başlamasının çakışması tesadüf değildir.

Bu gözle bakıldığında Türkiye'nin Erbil'le yaptığı yeni anlaşma yukarıda bahsedilen siyasal krizlerden daha uyarıcı bir muhtevaya sahip. Bağdat'ın çok şiddetli tepkisini çeken bu anlaşma Türkiye'nin Irak politikasında radikal dönüşümün habercisi olabilir.

Bu anlaşmaya göre Ankara Erbil'den, tabi Bağdat'ı devre dışı bırakarak, petrol ve doğal gaz alacak; ayrıca Kürt bölgesinde çıkan doğalgaz Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanacak. Irak'ın bütünlüğü söylemi üzerine geliştirilen retorik bir yana bununla tam zıt bir stratejik adım diğer yanda... Bu durumda fazla söze hacet kalmıyor.”[1]

Şimdi bu sözler ne anlama geliyordu?

Marazlı medya marifetiyle beyinleri kirletilip körletilmiş, bağımsız düşünebilme, muhakeme ve mukayese edebilme yetenekleri tatil ettirilmiş kesimlere (yani maalesef zihin ve zekâ seviyesi törpülenip Türkçesi de güdük hale getirilmiş kimselere) kolaylık olsun diye, aslında gayet açık olan bu “itiraf”ları, biraz daha izah etmemiz gerekiyordu. Çünkü insani hassasiyetlerini, Milli haysiyetlerini ve manevi-ahlaki şahsiyetlerini henüz tamamen kaybetmemiş kişilik sahiplerinin, ülkemizin ve bölgemizin geleceği üzerindeki şeytani kurguları ve işbirlikçi kuklaları artık tanımaları ve vicdani bir tavır takınmaları hayati bir önem taşıyordu.

  • AKP hükümetinin Barzani yönetimiyle ilgili münasebetleri, uzun vadede parçalanması mukadder olan Irak sonrasıyla ilgili niyetlerini sergiliyordu.
  • AKP Türkiye’si, Kerkük’ün statüsü ve Irak petrolünün Merkezi hükümetçe ihracı ve Irak’ın bütünlüğü gibi devlet politikalarını terk ediyordu.
  • Yabancı petrol şirketlerinin ve enerji devlerinin Barzani Yönetimiyle tek taraflı ticari anlaşmalar yapması, Ankara’yı inadından vazgeçiriyordu… AKP iktidarının Barzani yönetimiyle “enerji hatlarının geçişi anlaşması” yaptığı tarihlerde, AB sürecinin yeniden başlamasının çakışması, Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden saptığı (ve milli çıkarlarını sattığını) gösteriyor (ve bunları AB’ye girme hatırına yaptığı savunuluyordu.)
  • Bütün bunlar AKP iktidarının “Irak’ın bütünlüğünün korunması politikasından uzaklaştığını ve Bağımsız Barzani Kürdistan’ına yeşil ışık yaktığını gösteriyordu.
  • Kuzey Irak’ın bağımsızlığına sıcak bakan, hatta fiilen katkı sunan AKP iktidarının; ileride Güneydoğu Anadolu’nun da aynı statüye kavuşturulmasına razı olacağının, hatta bunun alt yapısını hazırladığının sinyallerini veriyordu.
  • Yani AKP hükümeti Milli çıkarlarımızı ve bölge ülkelerinin bütünlük ve bağımsızlığını değil kendi şahsi ikbal ve iktidarını düşünüp önceliyor ve siyasi ihtirasları uğruna, hem ülkemizin geleceğini, hem de bölgemizin dengelerini hiçe sayıyor, hatta satıyordu!

Çünkü Recep T. Erdoğan iktidarının, bağımsızlık ve bekamızın değil, Milli çıkarlarımızın değil, bölgesel ihtiyaçlarımızın ve devlet politikalarımızın değil; Siyonist Yahudi sermayesinin tekelinde bulunan, ABD, AB ve İsrail’in güdümündeki yabancı petrol şirketlerinin ve enerji devlerinin ekonomik ve stratejik hesaplarının doğrultusunda tavır aldığını, AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve Tayyip yalakası Akif Emre bile itiraf ediyordu! Böylece Sn. Recep T. Erdoğan’ın BOP kâhyalığını hala fiilen yürüttüğü de ispatlanmış oluyordu!

Sn. Akif Emre, aslında “AKP’nin gaflet ve cehaletine, mazeret ve keramet kılıfı uydurmak”üzere yaptığı bu tespit ve tahlillerle, dolaylı da olsa, iktidara en yakın ve yalaka birisi olarak, Recep T. Erdoğan hükümetinin:

1-    İnandıkları, planladıkları ve sonuna kadar sahip çıktıkları hiçbir devlet politikalarının bulunmadığını

2-    AKP iktidarının, emperyalist güçlerin ve onların derin devleti olan Siyonist sermayenin dümen suyunda davrandığını

3-    Bugün Irak’ın, yarın Türkiye’nin parçalanması, Barzani Kürdistan’ının resmiyet kazanması, Güneydoğu’ya özerklik tanınması gibi, gaflet ve cehaletten çok öte hıyanet kokan BOP gibi yabancı ve yıkıcı projelere taşeronluk yapıldığını

4-    Recep Beyin sadece “muhtemel tepkilere karşı halkın havasını indirmek, Siyonist merkezlerin çıkarları istikametinde ülkemizi ve bölgemizi tava getirmek” üzere günü birlik horozlanmalar ve vitrinde rol yapmalar dışında hiçbir ciddi etkinlik ve yetkinliğinin söz konusu olmadığını

5-    Irak’ta ve Suriye’de: “Şiilere karşı Sünnilere arka çıkmak ve reel politika uygulamak” gibi kalaylarla kapatılan bu tahribat taşeronluğunun, Türkiye’yi AB’ye sokma vaatleriyle kandırılıp halkımızın oyalandığını gündeme taşıması ve hiç değilse bazılarımızın gözlerinin açılmasına vesile olması nedeniyle, Yeni Şafak yazarı bir teşekkürü hak ediyordu.

(KCK tutuklamalarıyla ilgili operasyonlar kastedilerek) “İş Cengiz Çandar’a ve benzerlerine ulaşırsa, otoriter cesaret bu noktaya dayanmışsa, demokrasinin beli doğrulmayacak kadar bükülmüş demektir. Bu durumda asıl beli kırılması gereken o “cesaret”tir.[2]

Diyen Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu gibileri, böylesine şahsi tedirginlik ve güvenlik telaşından kurtulup, acaba ne zaman ülke çıkarlarımız üzerinde kafa yoracaklardı?

Güneydoğu da “Kürdistan Vatikan’ı” mı Hazırlanıyordu?!...

“Büyük İsrail” hayalinin alt yapısını oluşturmak üzere KÜRDİSTAN’dan sonra şimdi de ASUR DEVLETİ hazırlıkları yapılıyordu.

Yabancılara toprak satışı, Güneydoğu'da “Büyük Asur Devleti” idealindeki Nasturi, Süryani ve Asurîleri harekete geçiriyordu. Türkiye aleyhine Stockholm, İsveç, Avustralya ve 3 ABD Eyaletinde Sözde Seyfo (kılıçtan geçirme) Soykırım Anıtı diken Büyük Asur lobisinin Avrupa ülkelerinin desteğiyle Türkiye'de özellikle Antakya, Urfa ve Mardin'de toprak alımı için harekete geçtiği ortaya çıkıyordu.

Tarihte Güneydoğu'dan Musul'a kadar uzanan bölgede kurulmuş olan Büyük Asur Devletini yeniden canlandırmak isteyen Nasturi, Süryani ve Asurîlerin gizli çalışmalar yürüttükleri toplumdan gizleniyordu.

Osmanlı döneminde toprakları 28 milyon metrekareye ulaşan, ancak şu anda 875 bin metrekareye düşen Türkiye toprağımızın bu son çıkarılan yasayla birlikte bu sefer işgalle değil, parayla satın alma yoluna gidildiği gerçeğini maalesef halkımız bilmiyordu.

Geçen yıla kadar Avrupa'nın birçok kentinde büyük yürüyüşler, gösteriler yapılarak Türkiye aleyhinde Mardin Midyat'ta  yer alan ve Süryanilerce kutsal sayılan Mark Gabriel Manastırı'nın çevre arazilerinin ilhakı ile ilgili yargı süreci başlatılıyor, tapu kayıtları olmamasına rağmen, AKP Hükümetinin dış baskılara boyun eğerek bu konuda da yanlış adımlar atmaya çalıştığı anlaşılıyor. Şimdi, 1928'de Şam'a nakledilen Süryani Patrikliğini,  Mardin'deki Deyru Zeferan'a getirilmeye uğraşılıyordu.

Böylece: "Çevresindeki topraklar Mark Gabriel manastırına ait” diyorlar, fakat gerçekte Vatikan Benzeri bir Koloni kurmak istiyorlar" diyen Doğan Bekin, Avrupalı birçok ülkenin bu projeyi desteklediğini belirterek şunları söylüyordu: "Bu amaçlarına ulaşabilmek için NASTURİLER, SÜRYANİLER VE ASURÎLER birleşerek Seyfo Soykırım DavasıAvrupa'da kurdular. Aynen Ermenilerin Soykırım iddiaları gibi İsveç Parlamentosundan karar çıkardılar. Stockholm'de ve Paris’te  heykeller yaptılar. Avustralya’da ve Amerika'nın 3 eyaletinde Seyfo (Kılıçtan geçirme) Soykırım Anıtı koydurdular. Osmanlı Devleti'nin 750 bin Süryani, Nasturi ve Asurî’yi soykırımdan geçirdiğini iddia ediyorlar.

Türkiye'de en çok toprak satılan iller arasında Hatay, Şanlıurfa ve Mardin'in yer almasının nedenleri niye hiç konuşulup tartışılmıyordu. AKP Hükümet Yetkilileri yabancılar bu “toprakları sırtında mı götürecek” diye soruyorlardı. Sırtında götürmeyecekler ama tehlikeli ideallerini satın aldıkları bu topraklar üzerinde kuracaklardı!

Bu arada PKK’nın da kullandığı Zerdüştlüğünün sembolü Kanatlı Farahavar’a ASUR’u sembolize eden büst giydirilerek kullanılan Büyük Asur devleti bayrağı olduğunu da hatırlatmak lazımdı.[3]

Şimdi Güney Kıbrıs’ta üs kuran ve Türkiye’yi kuşatmaya çalışan PKK ve Barzani’nin de arkasında olduğu artık ortaya çıkan şu kahpe İsrail’e atıp tutan ucuz ve uyuz yandaşlara: “ya hu 2010 yılı Mayıs ayında şu Siyonist İsrail’in OECD’ye girmesini sağlayan kahraman AKP iktidarınız değil miydi?”diye sormak zamanıydı!..

Hayret, Levent Gültekin (Cenk Açık), hem doğru saptamalar yapıyor, hem de sapıtıp açıkça İslam ümmetine saldırıyordu!

“Hayrettin Karaman'a kızanlar neyi savunuyorlar?” (23 Mayıs 2012 / Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ) başlıklı yazısında:

“Hayrettin Karaman hocanın başlattığı “ülkeyi bölünmeye götürecek konuları konuşmak dinen caiz değildir” şeklindeki tezlerle ‘üntiter devlet’ yapısını savunduğu varsayılarak itiraz sesleri yükseliyor. Özellikle de dindar, muhafazakâr çevrelerde. (yapılması daha da acayip kaçıyor!)

Hayrettin Karaman hoca özetle “Türkiye’nin bölünmesini hızlandıracak tartışmalardan rahatsızlığını dile getirip, Müslüman ülkelerin daha fazla bölünmesine zemin hazırlayacak tutum ve sözlerden kaçınmanın her Müslüman için dini vecibe olduğunu” ileri sürüyor. Daha çok dindar kesimin hocaya kızmasına gerekçe olarak ‘Karaman hoca bu tutumu ile üniter devlet yapısını savunuyor, hâlbuki Müslümanların ümmet birliğini savunması gerekir’ itirazları yükseliyor.” diyen Levent Gültekin önce şu doğru tespitlerde bulunuyordu:

“Türkiye’deki dindar çevrelerin ümmet birliği aşkı yeni değil. Fakat bu birliğin gerçekleşmesi için niçin ‘üniter devlet’ aleyhtarlığı yapıldığını da anlamış değilim. Türkiye, Irak veyahut Suriye gibi ülkelerin bütünlüğünü savunmak, bunu dert etmek bu arkadaşları niçin rahatsız ediyor ki? Bu ülkelerin bütünlüklerini muhafaza etmeleri en çok da dindarlar için önemli değil mi? Önce etnisite, kavim, ırk, din ayrımı yapıp sonra da buradan bir birlik çıkarma çabasının samimi bir tutum olduğunu kim söyleyebilir?

Solcu arkadaşların ilginç bir özellikleri var: ‘sistem aleyhtarlığı’devlet aleyhtarlığı’ olarak gösteriyorlar. Bugüne kadar yapılan eziyetler, ötekileştirmeler, aşağılamalar, hor görmeler için rejime, sisteme kızacaklarına, bu öfkelerini devlet aleyhtarlığına dönüştürüyorlar. Şimdi benzer tuhaflık bazı dindar çevrelerde de belirginleşmeye başladı. Türkiye’deki sistemin veyahut rejimin yıllardır hem Kürtlere, hem dindarlara, hem Alevilere karşı aldığı rahatsız edici, ötekileştirici, eziyet içeren tutumunun faturasını devletin varlığını, bütünlüğünü tartışmaya açarak ödetmeye çalışıyorlar. “Önce devleti masaya yatıralım, her şeyini tartışalım, bütün ayrılıkçı meseleleri bütün mahremiyeti ile konuşalım, sonra da bir arada olalım” demek nasıl bir düşüncenin ürünüdür gerçekten şaşkınım.”

Türkiye’de bile cemaatler arası ihtilafı çözüme kavuşturamayanların ümmet birliği diyerek var olan bütünlüğü tartışmaya açması, gözden çıkarması, hafife alması gerçekten akıl alır gibi değil.

Türkiye’de bile dindar, İslamcı bildiğimiz, namazında niyazında birçok insanla aynı karede, aynı ortamda, aynı masada bulunmaya tenezzül etmiyorken nasıl dünyanın çeşitli bölgelerindeki ‘dindarlarla’ bir araya geleceğiz ki?

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sanırım tam da böyle durumlar için söylenmiş. "Türkiye’nin bütünlüğünü savunmak ulus devleti savunmak oluyor" demenin bilgiyle, entelektüel kimlikle, inançla, özgürlükçülükle zerre kadar alakası olduğunu düşünmüyorum.”

Şeklinde uygun ve uygar bir yaklaşım sergileyen yazar, birdenbire hırçınlaşıyor, “ümmet” kavramına ve Müslümanlara saldırmaya başlıyordu:

“Bir meselenin dini argümanlarla ele alınmasını, bunun reel hiçbir karşılığı olmadığını bilsem de Hayrettin Karaman hocanın izhar ettiği hassasiyetlere katıldığımı belirtmeliyim.

Hemen baştan söyleyeyim bu görüş problemli, ütopik, reel hiçbir karşılığı olmayan hamasi bir görüş.

Gel gelelim esas olan Ümmet birliği diyerek ‘üniter devlet’in varlığına itiraz edenleri de gerçekten anlamıyorum. Ne demek ümmet birliği? Kim ümmet? Hangi temel etrafında bu ümmet bir araya gelecek? Tarih boyunca ümmetin herhangi bir konuda bir araya gelmişliği vaki mi?

Aynı dine, aynı peygambere inanıyoruz diye Katar’la Suudi Arabistan’la, İran’la, Malezya’yla bir araya mı geleceğiz? Bunun olma ihtimalini milyonda bir gören var mı içinizde? İran’ın stratejik tutumu, çıkarları, hesapları ile Türkiye’nin veyahut Malezya’nın ya da Nijerya’nın aynı olabilir mi? Kim kimin için bu tutumundan vazgeçecek?

Hadi diyelim bu bölgedeki bütün ‘üniter devlet’leri dağıttık, sonra ümmet birliği kuracağız… Ümmetin ferdi dediğiniz insanlar hangi yüz ağartıcı vasıf veyahut nasıl bir bilinç ve inanç düzeyinde bir araya gelerek bir güç oluşturacaklar? Eksi ile eksinin toplamından artı çıkar mı? Afganistan’da Taliban’la, Pakistan’da El Kaide ile bizim aynı mahallede bulunma ihtimalimiz var mı?

Bugün Hayrettin Karaman hocaya “üniter devleti savunuyor” diye kızanlardan birinin Taliban’la beraber bir dünya, bir medeniyet kurma ihtimali var mı? Ya Libya’dakilerle? Ya Mısır’dakilerle? Veyahut İran’dakilerle? Diğer taraftan İslam dünyası dedikleri yapının herhangi bir kıymeti harbiyesi var mı? Varsa bu yapı nerede? Bugüne kadar ümmetin tek bir yarasına merhem olabilmiş mi?

Ümmet bilinci dediğiniz şey Hz. Ali ile Hz. Aişe’yi bile bir arada tutmaya yetmemişken, bugünün bilinç ve ahlak sefaleti içinde yüzen dindarlarını mı bir arada tutacak?

Esas olan yüksek bir ahlak, yüksek bir adalet, yüksek bir bilinç ve insani değerler etrafında millet olmaktır. Yoksa günümüz dünyasında hiçbir reel karşılığı olmayan ‘din kardeşliği’ üzerinden varlık iddiasında bulunmak değildir.[4]

Diyen Levent Gültekin’e sormak lazımdı:

Şu bahsettiğiniz “yüksek ahlak, yüksek adalet, yüksek bilinç ve insani değerler”in kaynağı nedir, bunlar nasıl elde edilecektir? Eğer milletimizde bu yüksek değerler varsa, bunlar neyin eseridir? Eğer yok diyorsanız, bu fikri ve ahlaki zafiyet İslamiyet’in mi, yoksa 200 yıllık batı taklitçiliğinin mi neticesidir?

Biz kendi kanaatimizi söyleyelim: en yüksek şuurun ve insani onurun, en örnek ahlak ve adalet olgunluğunun tek ve gerçek kaynağı İSLAM’dır; hem Kur’an-ı Kerim, hem de insanlık tarihi bunun en açık ispatıdır. Ve yine bütün rezalet ve zulümlerin anası, ahireti ve hesaba çekilmeyi inkâr eden materyalist ve menfaatçi düşünce ve bu bozuk felsefenin doğurduğu Emperyalist ve Siyonist BATILI SİSTEMLER ve kavramlardır. Bunca tahribat ve tazyikata (barbarca baskılara) rağmen, Anadolu’muzda çok farklı köken ve kültürden insanlarımızı, bin yıldır olduğu gibi bugün de hala tek bir millet olarak kaynaştırıp ayakta tutan “birlik ve dirlik mayası” yine İSLAM’dır. Üniter yapımızı bozmak, Sevr’in ertelenmiş maddelerini uygulayıp Türkiye’mizi parçalamak isteyenlerin ve onların işbirlikçisi, solcu, sağcı veya İslamcı geçinen hükümetlerin en büyük engeli de hala bu ortak İMAN’dır. Ey zavallılar bundan daha “reel” bir olgu var mıdır?

1-    Evet, Ümmet; Son Peygamber Hz. Muhammed’e ve Onun tebliğ ettiği Allah’ın dinine inanmış ve İslamiyet’i yaratılışının amacı ve yaşam tarzı yapmış 1.5 milyar Müslümanın tamamıdır.

2-    “İslam Ümmetinin birliği” Kur’an ayetlerinin ve Hadis-i Şerif’lerin emrettiği bir kavramdır; ancak bunu “bütün Müslümanlar tek bir devlet ve hükümet oluşturmak zorundadır.” Şeklinde anlamak yanlıştır ve maalesef yaygın bir yanılgıdır. “Bütün sınırlar kaldırılacak, 1,5 milyar Müslüman tek devlet çatısı altında toplanacak” zannı, hem mantıksız, hem imkansızdır.

3-    Oysa Dinimizin öngördüğü Ümmet Birliği: farklı iklimlerdeki Müslüman ülkelerin, Rahmetli Erbakan Hoca’nın teorik ve pratik temellerini attığı “İslam Ortak Pazarı, İslam Savunma Paktı, İslam Birleşmiş Toplulukları, İslam Dinarı, İslam Kültür ve Bilim İşbirliği Teşkilatı” gibi oluşumlar etrafında güç ve gönül birliği yapıp, ortak kalkınma Hak ve adaleti hâkim kılma plan ve programıdır. Hoca bunu tarihi D-8 atılımıyla bizzat başarmış, ama emperyalist-Siyonist güçlerin ortak telaş ve tepkisiyle şimdilik akim bırakılmıştır. Mücadele bitmemiştir ve zulüm saltanatı elbette yıkılacaktır. Hayrettin Karaman gibileri de, maalesef “Ümmet Birliği” fikrinin sadece edebiyatını yapıp, nasıl gerçekleşeceğini ya bilmediklerinden veya dillendirmeye cesaret edemediklerinden; hatta Batı taklitçisi ve ABD-AB işbirlikçisi AKP gibi hükümetleri kurtarıcı zannetme ve destekleme gafletlerinden dolayı, ilim adamı sıfatıyla ve İslam adına yaptıkları çıkış ve çağrılar da yeterli ve tutarlı olmamaktadır.

4-    Tarih boyunca, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde, ismen ve resmen bütün Müslüman ülke ve toplulukların tek bir merkezde toplanması şeklinde olmasa da, fikren ve fiilen “Ümmet Birliği” asırlarca uygulanmıştır. Ve unutmayınız ki, şu AB ve benzeri paktlar, henüz bir asrını bile doldurmamıştır.

5-    Bugün Haçlı zihniyeti ve emperyalist hedefleri doğrultusunda AB’nin kurulmasına, Siyonist Yahudi güdümlü BM’nin ve NATO’nun oluşmasına ve çalışmasına itiraz etmeyenlerin “Ümmet Birliği” fikrine bu denli soğuk bakmalarının ve hele “reel karşılığı olmayan hayali ve hamasi kurgular” şeklinde hakaretvari bir tavırla hafife almalarının altında:

  1. a)Şayet koyu ve kötü bir bilgi noksanlığından
  2. b)İmani feraset ve cesaret mahrumluğundan
  3. c)Ve bugünkü Müslüman ülkelerin ve hükümetlerin geri kalmışlık ve perişanlık manzarasından doğan umutsuzluktan kaynaklı bir gaflet ve cehalet bulunmuyorsa;

Kesinlikle bir inkârcılık ideolojisi ve Batı karşısında ezilmişlik ve yenilmişlik duygusunun doğurduğu bir aşağılık psikolojisi yatmaktadır.

Artık Milli sorumluluklarımızı kuşanmak zamanıdır!

Kâfir ve zalim ABD’nin (Pentagon ve NATO’nun) KABE’yi yıkma ve İslam’ı imha dersleri ortaya çıkıyor ve çağdaş EBREHE’nin yerli işbirlikçileri “TÜRKİYE’Yİ BÖLME ANAYASASI” hazırlamak istiyordu.

Pentagon ve NATO’nun kurmayları, İslam’ı düşman sayıyordu!

Amerikan ordusunun subay adaylarına “İslâm ile topyekûn savaş” dersi verdiği ortaya çıkıyordu. Askeri okulda: “gerekirse Mekke ve Medine'nin vurulabileceği” öğretiliyordu! Pentagon'un bu yöndeki eğitim materyalleri ABD basınına sızıyordu. “İslâm'a karşı topyekûn savaş ilan edilmesi” konulu bir eğitim-brifingi, Huffington Post, wired.com gibi ABD'nin popüler haber portallarında yayınlanıyordu.

Noah Shachtman ile Spencer Ackerman isimli gazetecilerin ele geçirdiği ders içeriğinde şoke edici ifadeler yer alıyordu. Wired isimli dergide yayınlanan habere göre, “Amerikalı komutan, nüfusu 1,4 milyara ulaşan Müslümanlara dikkat çekerek, "Amerika'yı İslâmcı teröristlerden korumak" için gerekirse Hiroşima'da olduğu gibi atom bombası kullanılarak topyekûn İslam’a savaş açılabileceğini” savunuyordu.

Mekke ve Medine’nin bombalanması planlanıyordu!

Gerekli görüldüğünde "sivil Müslüman toplulukları haritadan silmek için, Hiroşima örneği tekrar gözden geçirilmeli" şeklinde cümleler bulunan raporun bir kısmında, "İslami teröristler 1949 Cenova Konvansiyonunu ihlal ettiğinden, Nagasaki ve Hiroşima gibi tarihi örnekler, Mekke ve Medine'nin yok edilmesi için de bir seçenek olarak değerlendirebilir" açıklaması dikkat çekiyordu.

Şimdi Aziz Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okumanın ve milli sorumluluklarımızı kuşanmanın tam zamanıdır!

Ey Türk Gençliği!

“…İstikbal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir gücün ve galibiyetin sahibi olabilirler. Zorla veya hilekârlıkla; aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılıp ele geçirilmiş ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha elim ve vahim olmak üzere; ülkede iktidarı elinde tutanlar; gaflet, dalalet hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta, bu iktidar sahipleri, şahsi makam ve menfaatlerini, istilacı ve işgalci güçlerin siyasi emelleriyle birleştirmiş ve işbirliğine girişmiş olabilirler.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu en olumsuz durum ve şartlar içinde bile senin vazifen, aziz Milletimizin istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!..” dediği günler gelip çatmıştır!

Yeri gelmişken şunu da vurgulayalım ki; AKP’nin en büyük şansı ve avantajı, sözde bazı ulusalcı ve Kemalist takımının, bunların bahanesiyle İslam’a saldırmalarıdır, çünkü onlardan ürken halkımız, inadına AKP’ye sarılmaktadır.

Ve tabi Ordu kurmaylarının da elbette hatası vardır ve artık halkımızın inancıyla uğraşmayı bırakmaları lazımdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında hazırlanan, dönemin GKB Mareşal Fevzi Çakmak tarafından övgülü bir önsözü yazılan ve Diyanet İşleri Başkanlarından büyük âlim Ahmet Hamdi Akseki Hocamızca hazırlanan, “ASKERE DİN KİTABI”; Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı süresince, bütün askeri birliklerde ders kitabı olarak okutulmuştu. Çünkü Atatürk imansız ve İslamsız bir milletin ayakta kalamayacağını ve hele maneviyatsız bir askerin düşmanla savaşamayacağını, vatanını ve halkını hakkıyla savunamayacağını bilecek kadar şuurluydu.

Atatürk döneminde askerler Kur’an üstüne yemin ediyordu:

Evet, Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün ölümüne kadar Harp Okulu öğrencilerine Kur’an üzerine yemin ettiriliyordu.

6 Eylül 1937 tarihli belgenin üzerinde, "Harbiye Mektebi'nde ikmali tahsil eyliyen zabitana mahsus şahadetname" yazıyordu ve o dönemde Atatürk henüz yaşıyordu.

Hemen altta ise "Resmi Tahlif" ifadesi göze çarpıyordu. Bugünkü Türkçe ile buna "Resmi Yemin Belgesi" demek uygundu.

O dönemin yemin metni aynen şöyle bitiyordu: “…..Askerliğin şerefini canımdan aziz bilip bu uğurda seve seve hayatımı feda etmekten çekinmeyeceğime ve asıl vazifem olan namuskar, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah'ın kelamı olan Kur'an-ı Azimüşşana el basarak yemin ediyorum."

Metnin sonunda da: "Vallah ve billah" İfadeleri yer alıyordu.

Aynı belgede Harbiye Mektebi'nde verilen dersler sıralanıyordu. Bunların arasında "İlmiahlak" göze çarpıyordu ve içinde din dersi de bulunuyordu. Apaçık ortada; Atatürk döneminde Harp Okulu öğrencileri zorunlu din dersi okuyor, Kur'an üstüne el basarak yemin ediyordu.

Ayrıca, Rahmetli Atatürk sağlığında İslam Âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır'a Türkçe Tefsir yazdırıyor, Ahmet Hamdi Akseki’ye ise, askerler için özel "din kitabı" hazırlatıyor ve bunu bütün Silahlı Kuvvetler mensuplarına okutturuyordu. Ama maalesef Atatürk ölüyor ve nedense her şey birden bire değişiyor, Sabataist ve Masonik cunta; Derneklerini kapatan Atatürk’ten intikam almak üzere harekete geçiyordu. Evet, İsmet İnönü büyük bir “Latinleşme” ve “Ladinleşme” kampanyası başlatıyor, bunun adını da Kemalizm koyuyordu.

ŞİİR:

AKP fecri kazip, fecri sadık karanlığı kovacak

Çünkü “Hak gelince Batıl, zail olacak”!

Elbet imanın ve aklın nuru, küfrün ve ahmaklığın karanlığını boğacak!..

Mescid-i Aksa’dan ve Ayasofya’dan;

Zafer Ezanları okunacak!

“En büyük Allah’tır: Allahü Ekber, Allahü Ekber!”

Yakındır; saadet güneşi, selamet ufkundan doğacak…

Ey, Dinimize kinci solaklar ve işbirlikçi salaklar!

Ötelerden haber var, haber;

“Eleyses-subhü bikariyb?”

Yakın değil midir kutlu sabahlar?

Ey Siyonist Şeytan ve hain şarlatan

Dua ve dileklerimiz duyulacak; yüreklerimiz soğuyacak!...

Yeni bir iman inkılâbıyla, Türkiyem yeniden doğrulacak…

Ve cennet sandığınız bu dünya

Sonunda olacak zalimlere makber!..

Allahü Ekber, Allahü Ekber!..

 



TUZ KOKARSA, NE ÇARE

 


Asıl azmaz, bal kokmaz

İpek telli, şal kokmaz

Köke bağlı, dal kokmaz

Muz kokarsa, ne çare…

 

Balık baştan kokarmış

Devlet “YAŞ” tan kokarmış

Bakış, kaştan kokarmış

Göz kokarsa, ne çare…

 

Ayran ekşir, satılır

Yağ kokarsa, atılır

Et peynir, tuz katılır

Tuz kokarsa ne çare…

 

Boy uzun, beyni kısır

Sen tut, dost elin ısır

Kalbi bağlamış nasır

Güz kokarsa, ne çare…

 

Müslümanız, çok şükür

“Ilımlı İslam”, küfür

Bozuk vicdana tükür

Öz kokarsa, ne çare….

 

Hükümet dışa bağlı…

Kar rahmet, kışa bağlı

Buz dolap fişe bağlı

Buz kokarsa, ne çare…

 

Sinek küle seğirtir

Bülbülü gül eğitir

Bebeği dil eğriltir

Kız kokarsa, ne çare…

 

Vatana hain soysuz

Namus satandan huysuz

Utanmaz yüzü nursuz

Yüz kokarsa, ne çare…

 

Çürük meyve, tez düşer

Çiğ et, kokuşup şişer

Kebap ateşte pişer

Köz kokarsa, ne çare…

 

Çamur kurur, toz olur

Huy yamulur, yoz olur

Sır, açıkta bozulur

Söz kokarsa, ne çare…

 

 


[1] Yeni Şafak / Akif Emre / “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü İstiyor mu?” / 22 05 2012

[2] Yeni Şafak / Ali Bayramoğlu / (Bizi de mi Tutuklayacaksınız?) / 23 05 2012

[3] Milli Gazete / 23 05 2012 / Sh.10

[4]Gazeteciler.com / 23 05 2012 / Levent Gültekin (Cenk Açık)

Eklenme Tarihi: 26 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR