Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

TUZ KOKARSA
PDF Yazdır
Kitap Kabı TUZ KOKARSA
Yazar: Ahmet AKGÜL
Yayın Evi: Togan Yayınevi
PDF Çıktısı: Tuz Kokarsa.pdf
Tıklanma: 951
Kullanıcı Oyları:  / 1
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

           Kitaptaki Başlıca Konular:

  • Türkiye İçin En Öncelikli Tehdit; AKP İktidarıdır!
  • “Küçük İsrail” Olacak “Büyük Kürdistan”, AKP’ye mi Kurdurulmaktadır?
  • Ahmaklık; Çelişkilerin Farkına Varmamaktır!
  • Türkiye ABD’nin Eyaleti mi Sayılmaktadır?
  • 28 Şubat’ın Figüranları ve Fetullahçıların Argümanları
  • Müslüm Gündüz’ün Utanmazlığı!
  • Tarihte ve Günümüzde Din Tahribatçıları
  • Yaşar Nuri’nin Sosyalizm Safsatası ve İslam’ın Esasları
  • “Sosyalist İslam” Salatası ve PKK’nın AKP İtirafı
  • İslamla Uğraşan, Halkımızla Uzlaşamazdı!
  • Suriye’den Sonra; İran ve Türkiye Vurulacaktı
  • TSK, NATO’nun mu, Vatanın mı Hizmetkarıdır?
  • Amerika’nın Uludere Tuzağı Niye Saklanmaktadır?
  • Orhan Koloğlu’nun: Saptırdıkları, Sakladıkları ve Masonların Sahtekarlığı
  • AKP’nin Manevi Tahribatı ve Masonlarla İrtibatları
  • Fetullahçıların İran Kışkırtması ve Yaklaşan Türk-Amerikan Savaşı
  • “Demokratur” Derebeyliği mi Tehlikeli, Yoksa Darbeler mi?

 

YENİ ÖNSÖZ

AKP’NİN IMF KÂHYALIĞI

VE

SÖMÜRGE TAHSİLDARLIĞI

Berat Albayrak: “IMF Ülke Grubunun İcra Direktörlüğünü devraldıklarını” açıklamıştı. (14 10 2018 – Gazeteler ve Siteler)

Erbakan Hoca ise: “AKP’nin, IMF’nin sömürge tahsildarı” olduklarını defalarca vurgulamışlardı. Böylece bir kerameti daha ispatlanmıştı.

McKinsey IMF’nin alt ve yan kuruluşu gibidir. Yapılan yoğun tenkitler üzerine, Erdoğan iktidarı McKinsey’e teslimiyetten zahiren vazgeçti ama gerçekte başka yöntem ve sistemlerle IMF ile irtibatlar devam etmektedir. Küresel sermaye (Siyonist sömürü) merkezleri, IMF gibi garantörler ve McKinsey gibi şirketler üzerinden ağlarına düşen ülkeleri denetleyip yönlendirmektedir. Bunların çalışma prensipleri ve sömürü taktikleri şöyle özetlenebilir.

“Beslenen inekleri, bir süre bol süt verdirecek, ama sonra hastalandırıp öldürecek yemleri biz satıvereceğiz, elde edilen süt ürünlerinin piyasasını ve sömürü payımızı da biz belirleyeceğiz. Hastalanıp ölen ineklerin yerine, yenilerini de istediğimiz ücret üzerinden yine biz göndereceğiz! Böylece bütün ülkeler bizim çiftliğimize, bütün hükümetler de bizim kâhyamıza dönüşecektir.” gerçeklerini yazdığımız için bize çok kızan Yandaş Takımının, Damat Berat paşanın; “Türkiye IMF’nin İcra Direktörü oldu!” açıklaması karşısında yüzleri bile kızarmamıştı.

Direktör; Patronlarının çıkarları ve talimatları doğrultusunda, bir şirketi veya ekibi yönetip yönlendiren idareci (müdür) anlamındadır. Yani AKP Türkiye’si, Siyonist sermaye baronlarının sömürü çarklarını daha kolay döndürmek üzere, resmen ve fiilen kâhyalık görevini devralmışlardı. Böylece Erbakan’ın: “Bu AKP Siyonizm’in sömürü tahsildarıdır!” benzetmesi de aynen ortaya çıkmıştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın yıllık toplantıları için bulunduğu Endonezya'nın Bali adasında görüşmeler gerçekleştiren Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, sosyal medya hesabından bu açıklamaları yapmıştı. Bali'de Yeni Ekonomi Programı'nın sunumunu yaptıklarını belirten Albayrak, “IMF ülke grubunun İcra Direktörlüğü görevini Türkiye olarak devraldıklarını” vurgulamıştı. Albayrak’ın, "Bali'de, küresel finans kuruluşlarının ve yatırım fonlarının üst düzey yöneticilerinin katılımı ile düzenlenen toplantıda, Yeni Ekonomi Programımıza ilişkin sunumumuzu aktardık. Ayrıca yine önemli küresel banka ve yatırım şirketleri ile birebir toplantılarımıza katıldık" ifadeleri, aslında küresel (Siyonist) sömürü çarkına kapıldıklarının bir itirafıydı. Berat Albayrak açıklamasında; "Son olarak 8 ülkeden oluşan IMF ülke grubunun 'İcra Direktörlüğü' görevini Türkiye olarak devraldık. Bu görevi yürütecek olan Sn. Dr. Raci Kaya'ya başarılar diliyorum" buyurmuşlardı. Bali'de Siyonist Yahudi sermayesinin güdümündeki G-20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Toplantısı'na katılan Albayrak, ABD, Avrupa ve Asya merkezli çok sayıda finans kuruluşu, yatırım fonu ve bankası temsilcileri ile toplantılara katılmış ve herhalde özel talimatlar almıştı. Toplantılarda özellikle, Yeni Ekonomi Programı ve küresel yatırımcıların Türkiye'ye güvenini artıracak politikalar masaya yatırılmıştı.

Büyük Şirketler Tek Tek Batmaktaydı!

Fikirtepe'de büyük projeleri olan inşaat sektörünün devlerinden Nuhoğlu İnşaat, konkordato ilanına mecbur kalmıştı. İstanbul Anadolu 1. Asliye Ticaret Mahkemesi Nuhoğlu İnşaat için üç aylık geçici mühlet kararı almış ve konkordato komiseri atamıştı. 1986’dan bu yana inşaat sektöründe olan firma, konkordato kararı almıştı. Firma bu kararla, mahkemenin koruması altına alınmıştı. 100’ün üzerinde projeye imza atan Nuhoğlu İnşaat’ın; İstanbul Akvaryum, Aqua Florya Alışveriş Merkezi, Küçükkuyuport, Sinan Erdem Arena, Bursa Hayvanat Bahçesi, Bayrampaşa Şehir Parkı gibi büyük projelerde imzası bulunmaktaydı.

Bilen, gören, anlayan var mıydı?

“McKinsey meselesini tam olarak anlayan var mı? McKinsey skandalına dair kafalardaki sorular giderildi mi? Mesela McKinsey ile varılan anlaşma gerçekten feshedildi mi? Yoksa McKinsey, Türkiye için çalışacak, ama “sadece fikirlerinden mi” faydalanmayacağız? McKinsey ile anlaşma metni nerede, gören var mı? Niçin bu anlaşmanın detayları devlet sırrı gibi saklanıyor? McKinsey anlaşması feshedildiyse eğer, bu anlaşmanın feshi için bir tazminat maddesi yok muydu? Türkiye, bu Amerikan şirketine tazminat verdi mi? Kriz meselemiz ne oldu sahi? Dolara, iPhone’a savaştan neden vazgeçtik, bilen var mı? Şu Amerika birdenbire nasıl da dost oluverdi, şu Trump nasıl da yine sevimli hale geldi, anlayan var mı? Sahi, Amerikan bayrağı sallayan İsmet İnönü gündemimize ne oldu? Ülkede neredeyse herkes Amerikancı olduktan sonra, bu Amerikancılık tartışmasına anlam verebilen var mı? Yurtdışı tahvil ihracı diye millete yutturulan dış borçlanma operasyonları gündem bile olmuyor hatta. “Tahvil ihracı” deyince de korkarım millet zannedecek mal satıyoruz Amerika’ya, Japonya’ya, Avrupa ülkelerine. İhraç ediyoruz ya hani, iyi bir şey gibi takdim ediliyor… Takdim ne kelime “borçlandık” diye iktidarımız neredeyse zafer ilan edecek… Üstelik eskiye göre faiz oranı daha yüksek borçlanmalar…”[1]

Bu arada aslı, ayarı ve icraatları malum Cem Uzan, sosyal medya hesabından Cumhurbaşkanı Erdoğan'a destek verdiğini açıklamıştı. Uzan, yaptığı paylaşımda "Devletimin ve milletimin hizmetinde olmaya hazırım" ifadelerini kullanmıştı. Yani IMF icra direktörlüğünü devralan iktidarın ekonomi politikalarına katkı sunacaklardı. Fransa'da yaşayan Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan’ın, sosyal medya hesabı üzerinden Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'a destek veren paylaşımları aslında çok şey anlatmaktaydı. Hatta Cem Uzan, Instagram hesabından yaptığı Erdoğan'a destek verdiği paylaşımında, “Erdoğan'ın yalnız bırakıldığını ve bu nedenle destek çıkacaklarını” buyurmuşlardı. "Ekonominin bu zor günlerinde! Herkesin saklanacak yer aradığı bir dönemde!.. Sayın Başkanımız Erdoğan'ın bile yalnız bırakıldığı bir süreçte!.. Ben milletimin ve devletimin hizmetinde olmaya hazırım" ifadelerini kullanan Cem Uzan, böylece AKP ekonomisinin tıkanıp, tükenme noktasına taşındığını da açığa vurmuşlardı.

Tam bu hengâmede, (27 Ekim 2018’de) bünyesinde Aslan Çimento, Adana Çimento, Bolu Çimento, Mardin Çimento, Ünye Çimento, Denizli Çimento bulunan, Türkiye’nin en büyük çimento üreticisi OYAK Çimento’nun yüzde 40’ı, Siyonist Yahudi sermayeli Tayvanlı Taiwan Cement Corporation’a satılmıştı. OYAK ve Uzakdoğulu çimento üreticisi Taiwan Cement Corporation (TCC), çimento sektöründe ortaklık kurma kararı alırken; taraflar arasında mutabık kalınan anlaşmaya göre, OYAK Çimento’nun yüzde 40 hissesi yaklaşık 640 milyon dolar bedelle TCC’ye devredilmiş olacaktı. OYAK Çimento’nun iştirakleri tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada, Türkiye’nin en büyük çimento üreticisi konumundaki OYAK ve Uzakdoğu’nun önde gelen çimento üreticilerinden Taiwan Cement Corporation’ın, uluslararası çimento pazarında güçlerini birleştirmek amacıyla ortaklık kurmaya karar verdiği açıklanmıştı.

Artık yandaşlar bile feryat etmeye başlamıştı ve özelleştirilen fabrikaları İsrailli iş adamları satın almaktaydı!..

Ama görünürde Türk iş adamları taşeron olarak kullanılmaktaydı.

Kovancılar-Yarımca Ferro Krom Fabrikasının özelleştirildiği süreçte; Elazığ’a gelen Erol Bilbilik, yerel bir televizyonda, “Krom’un çok stratejik bir maden olduğunu, Dünya Krom Piyasasının Yahudilerin elinde bulunduğunu, Elazığ’daki krom cevherinin yüksek kalitede olması nedeniyle özellikle İsrail tarafından alınmak istendiğini” açıklamıştı. Eğer Elazığ halkı ve STK’ları duyarlı davranmaz ve sahip çıkmazlarsa Ferro Krom Tesislerinin İsrail’e satılacağını, ancak kendileri hesabına bir taşeron kullanacaklarını vurgulamıştı. Bu konuşmadan bir müddet sonra Ferro Krom Fabrikası özelleştirilmesi yapılmış ve Elazığ (Palu’lu) iş adamı Gıyasettin Demirtaş, bütün servetini teminat olarak yatırıp bu tesisleri almıştı. Ancak uzun zaman geçmesine rağmen Fabrika’nın parasını yatıramamış, dolasıyla ihale iptal edilmiş ve teminatı da yanmıştı. Bunun üzerine Elazığ’ın Yerel Televizyonuna çıkan Gıyasettin Demirtaş, “Yahudiler beni aldattılar, İsrailli iş adamları taahhüt ettikleri parayı bana ulaştırmadılar. Bir tezgâh kurup bütün servetimi bağladığım teminatımı yaktılar ve ardından çok ucuza Ferro Krom Fabrikasına başka bir taşeron üzerinden sahip oldular!” diye ağlamıştı. Şimdi eski iş adamı Gıyasettin Demirtaş, Elazığ sokaklarında per perişan ve beş parasız olarak dolaşmakta ve herkes onun haline acımaktaydı. Ferro Krom daha sonra görünürde Sivaslı bir iş adamına satılmıştı.

O süreçte Anadolu Ajansı: “Eti Krom’la İsrailli yatırımcı ilgili” başlıklı bir haber yazmıştı.

Özelleştirme sürecinde Eti Krom’a en yüksek teklifi veren Yıltaş İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Demirtaş, “İsrailli yatırımcıların kredi ve ortaklık konusunda ilgilendiğini” açıklamıştı. (18 Mayıs 2004) Yıltaş İnşaat Ticaret A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı Gıyasettin Demirtaş, Eti Krom A.Ş’ye ait Ferro Krom Fabrikası’yla ilgili İsrail’le, kredi alımı konusunda görüşmeler yaptıklarını vurgulamıştı. Demirtaş, yaptığı açıklamada, ihalenin ardından sonucun Rekabet Kuruluna taşındığını, ardından Özelleştirme Yüksek Kurulunun onayına sunulacağını belirterek, ilk ödemeyi bu görüşmelerin ardından yapacaklarını hatırlatmıştı. Böyle bir fabrikayı kendi imkânlarıyla almalarının mümkün olmadığını kaydeden Demirtaş, ihalenin ardından dış kredi arayışına başladıklarını vurgulamıştı. Kredi konusunda gelinen noktanın kendilerini umutlandırdığını ifade eden Demirtaş: “Ferro Krom Fabrikası’nın ihalesi 3 Mayıs tarihinde yapıldı ve 9 firma katılmıştı. Biz 58 milyon 100 bin dolar teklif verdik ve ihale bizde kaldı. İhalenin ardından kredi bulma çalışmalarımız başladı. İsrail ile bu konuda görüşmeler yapıyoruz. Şu an için kredi konusunda bir sorun görünmüyor.” açıklamasını yapmıştı.

Ferro Krom Fabrikası’nı Elazığ’a katkı sağlamak için aldıklarını anlatan Gıyasettin Demirtaş’a, ihaleyi aldıktan sonra İsrail ve Hollandalı şirketlerin kendisini arayarak kromun pazarlanması konusunda ortaklık teklifinde bulundukları yazılsa da, aslında bu girişime cesaret kazandıran, ama teminatı yatırdıktan sonra Gıyasettin Demirtaş’a söz verdikleri parayı aktarmayıp ihaleyi iptal ettiren ve sonrasında Ferro Krom Fabrikasını başka bir taşeron üzerinden ucuza kapatan bu Yahudi firmalardı. Oysa İsrail’in Huta Pokoj S.A. Firması ve Hollanda’nın Greendown firma yetkililerinin kendisini aradığını kaydeden Demirtaş, “Bize yapılan teklifleri değerlendiriyoruz. Pazarlama konusunda da ortaklık teklifleri var. Önümüzdeki günlerde bu konular netlik kazanacak” diye açıklamıştı. İhalesi yapılan Eti Krom A.Ş’nin Elazığ’daki üretim sahalarında o dönemde 750 kişi çalışmaktaydı. Yıllık üretim kapasitesi 150 bin ton olan bu sahalarda halen yılda 30 bin ton üretim yapılmaktaydı.[2]

Elazığlı Eczacı ve iş adamı M.P’a İsrailli iş adamları ve Fetullahçılar tarafından tuzak kurulması!..

Elazığ’da Eczacılık yapan ve birtakım yatırımları olan M… P… 2010 yılında, İsrailli iş adamlarının yanına geldiklerini anlatmıştı. Bunlar, “Kendisini araştırdıklarını, bilgili ve becerikli bir girişimci olduğunu saptadıklarını ve yatırımlarına destek çıkıp kendisini dünya pazarlarına açacaklarını” söyleyip umutlandırmışlardı. Çünkü M.P. aynı zamanda seracılık faaliyetleri yapmakta, bu konuda dünyadaki Ar-Ge çalışmalarını takip edip uygulamaktaydı. İsrailli iş adamları, Kırgızistan’da büyük çaplı yatırım yapacaklarını, kendisinin de bu seracılık yatırımlarına ortak olmasını ve kendisine ait şirketlerin adına bu girişimleri yürütmek arzularını aktarmışlardı. M.P. bunların İsrailli olmaları ve böyle birdenbire ortaya çıkıp çok cazip teklifler sunmaları nedeniyle kuşkulanmış ve ortaklığa yanaşmamıştı.

Onların eli boş geri dönmesinden birkaç hafta sonra, kendilerini Fetullah Gülen cemaatinin yetkilileri olarak tanıtan iki kişi bürosuna uğrayıp; “Sana İsrailli iş adamlarınca yapılan teklife neden yanaşmadın, hayatının fırsatını kaçıracaksın!..” deyince, M.P. iyice şaşırmıştı. Öyle ya, din, iman edebiyatıyla tanınan bu FETO Cemaatinin, İsrailli Yahudilerle ne işleri vardı? Kuşkuları korkuya dönüşen M.P, bu kişileri de reddedip uzaklaştırmıştı. Ancak aradan bir iki hafta geçmeden, M.P uyduruk bahanelerle gözaltına alınıp gün boyunca sorgulanmış ve işkence uygulanmıştı. Güya eczanesinde yolsuzluklar yapılmış gerekçesiyle bankadaki paralarına ve mal varlıklarına tedbir koydurmuşlardı. Hakkını aramak ve uğradığı mağduriyetlerden kurtulmak üzere başvurduğu bütün devlet kapıları da yüzüne kapanmıştı. Sonunda iflas edip beş parasız kalan M.P, kahrından şeker hastası olup çıkmıştı. Evet, işte dindar kahraman rolüyle iktidara gelen AKP dönemindeki bütün özelleştirme kılıflı talan ve tahribatların arkasında İsrailli iş adamları ve diğer Yahudi firmaları vardı. Görünürdeki Türk yatırımcılar ise sadece birer taşeron ve figürandı.

AKP iktidarında Türkiye, Küresel-Siyonist sermayenin pazarı yapılmıştı!

Dünyadaki sömürü sistemlerini, kendi güdümlerindeki kapitalist sosyalist sistemlerin göstermelik çatışması üzerine kuran Siyonist-Yahudi hegemonyası, ülkelerdeki halkları da sağcı-solcu kapışmalarıyla oyalayıp avuçlarında tutmaktaydı. ABD’deki Cumhuriyetçi-Demokrat kutuplar ve Başkanlar da yine onların oyuncağıydı. Erbakan Hocamız sayesinde bu Siyonist şeytan şebekesi iyice deşifre olunca, bu sefer dünyayı uyutup oyalamak üzere, “ABD’deki Pentagon ve silah üreticileri ile İngiltere merkezli Rotschild ailesinin hâkimiyet mücadelesine giriştiği, bu nedenle geleceğini ve güvenliğini düşünen ülkelerin bunlardan birine yanaşması gerektiği…” yazılıp konuşulmaya ve danışman kılıflı özel ajanlarca devlet ve hükümet başkanlarına bu yönde sürekli ve sistemli telkinler yapılmaya başlanmıştı. İşte Takvim Gazetesi yazarı, AKP yandaşı ve Sn. Erdoğan’ın danışmanı Ergün Diler de, bu kiralık elemanlar arasındaydı ve hemen her yazısında bu kanaati pompalamaktaydı.

“Yeni Dünya Düzeni tam olarak oturmadan belli ki çok can yanacaktır. Artık bunun işaretleri bir yığın olarak karşımızda durmaktadır. Küresel savaş bizim de yanı başımızdadır!... Asıl oyun kurucular ve onların adamları ne yapıyor? Ona bakılmalıdır. Eğer olan biteni doğru okursak, kavganın boyutlarını ve adımları fark etme şansını yakalarız. Kaşıkçı'nın, Suud’ların İstanbul Konsolosluğu'nda kaybolması ve kimselerin üzerinde durmadığı önemli birkaç gazetecinin ölümü tansiyonu tırmandırdı... Bakınız, George Soros Rothschild’lerin as oyuncusuydu. Para sihirbazı olarak dünyaya tanıttılar. Büyük işler yaptı, kazandı, kazandırdı... Son dönemde Pentagon ile çalışıp, Aileye (Rotschild’lere) karşı cephe aldı. Ardından ABD başkanları çerçeveye girdi. Çok tehlikeli tırmanış vardı... Soros'un ardından ABD eski Başkanları Barack Obama ve Bill Clinton'a bombalı paket gönderildi... Bu paketlerin Başkanları öldürmek amacıyla yollanmadığı açık net ortadaydı! Ancak mesaj büyüktü! Dünyada hiçbir güç, ABD'de Başkanlık yapan birini ortadan kaldırmak için adım atmazdı, attırmazlardı! Ancak kendileri yaparsa yapardı! Peki, gönderilen bombalı paketleri nasıl okumak lazımdı?

Soros'un Pentagon ile çalıştığını düşünürsek; Aile, Bill Clinton ve Obama'nın Aile için çalıştığını düşünürsek, bunu Pentagon yapmış diyebiliriz. Ya da Pentagon Soros'un Ailenin işine yarayacak eksik adımlarını gördü, hepsine birden bombayı yolladı! İki Başkan da Aileye yakındır. Bu bilinen sır'dır! Hemen akla ilk gelen soruyu soralım! "Peki, neden diğer Başkan Bush'a bombalı paket yollanmadı?" Çünkü Bush ailesi, Rothschild ile hep karşı karşıyaydı. Bushlar, Rothschild ile Washington'un ortaklığını savunan Başkanlardı!.. Aileye yakın değillerdi, ama ortak bir yol da bulmak isterlerdi... Hatta eski Soros "Bush gitsin de, isterse tek kuruş param kalmasın" derdi!

Bombalı paketler, silah şirketlerinin artık Aile ile resmen savaşa başladığının ilanıdır!

Rothschild ailesi yaklaşık 20 yıl önce dünyayı genç zenginlerle yönetmek için karar aldı. Larry Page, Sergey Brin (Google), Mark Zuckerberg (Facebook), Yeung Kwok Keung (Garden Holdings), John Arnold (Centaurus Advisors), Ana Lucia De Mattos (Banca ITAU), Sean Parker (Slikon Vadisi), Jack Dorsey, Noah Glass, Evan Williams (Twitter)... Hepsi için harika bir hikâye hazırlandı. Çünkü gelecekte hepsinin hayatının film olması, dünyayı yönetmek için çok önemli detaylardan biriydi. Aile, bu isimlerle dünyanın her noktasında neler yaşandığını izlemeye başladı. Şimdi evlerine bombalı paketler gönderilme sırası Larry Page, Sergey Brin, Mark Zuckerberg, Yeung Kwok Keung, John Arnold, Ana Lucia De Mattos, Sean Parker, Jack Dorsey, Noah Glass ve Evan Williams'da... Bunu ben değil, Amerikalılar söylüyor... Zaten ara ara davalarla bu isimler köşeye sıkıştırılmıştı. Aileye kendi inandığı isimlerin üzerinden gidilecekti... Mesaj verilecekti!... Birçok önemli senatöre de gönderilen bombalı paketlerin ortak mesajı 'ailenizi terk edin'di...

Çünkü patron görünenler, patron değildi. Mal sahibi görünenler de mal sahibi değildi! Pentagon bunu bildiği için bu yola saptı. Silah şirketleri, artık elindeki gücü tamamen kullanma niyetinde. Çünkü yeni bir dünya kurulurken, en az kayıp yaşayacak taraf dünyaya yön verecekti. Dünyanın birçok noktasında güçlü adımları atan Pentagon, Aileyi bitirmek için artık daha da asılacaktı. Şimdi Pentagon, bombalı mesajlarla Ailenin hedefte olduğunu söylemekten çekinmeyeceğini de ifşa etti. Bu hiç gelinmeyen bir sınırdı! Peki, Aile bunlara karşı adımlar atar mıydı? Mümkün! Ancak olayın kişiselleşmesi sıkıntılıydı. İşte Kaşıkçı dünyaya ilan edilen ilk adımdı! Sonra bombalı paketler geldi. Burada durmayacaktı.

Her yerde bu kavga yaşanacaktı. Ve tabi Türkiye’de bunun dışında kalamazdı... Kaşıkçı başka yerde de ortadan kaybolabilirdi! Ama Türkiye'yi seçtiler. İstanbul'da karar kıldılar. İşler şimdilik bizim istediğimiz gibi gitse de, başka yollarla geleceklerdir. Kavga çok büyük çünkü... Türkiye olmadan olmaz. Bilirler. Bizi de çekmeye çalışacaklardır. Pompeo da, Gina Haspel da boşuna gelmedi. Çünkü biz çok değerliyiz. Herkes bizi yanında görmek istiyor.”[3]

Tavsiye ve telkin nitelikli bu tespitlerin manası ve mesajı açıktı: Türkiye, kendi başına ve bağımsız bir düzen kuramazdı, yeni ve adil bir blok oluşturamazdı. Ya Rotschild’lerin ya da Pentagon’un yanında olmak zorundaydı. Ve tabi her iki durumda da Siyonist sömürü ve zulüm çarkının bir aracı olacaktı.

“İnternet sitelerine, televizyonlara, sosyal medyaya bakıyorum, tam bir bayram havası esiyor. Dolar yükselirken sesi soluğu çıkmayanlar, doların düşüşünü dakika başı haberlerle manşete çekiyor. “Dolarda sert düşüş, dolar tepetaklak, doların freni boşaldı, doların ateşi düşüyor...” manşetleri atılıyor… Doların 7.15'ten bu seviyelere düşmesine elbette sevinelim ama bir gerçeği de unutmayalım. Hâlâ yüzde 25’in üzerinde bir faiz oranı var bu ülkede kardeşim. Doların (6 değil) 3 lira olması bile çok fazla... Neye seviniyoruz biz?.. Tamam, Amerika dolar üzerinden ekonomik suikast yaptı, tamam dolar beklentilerin çok üzerine çıktı, bunu kabul edelim etmesine ama Merkez Bankası yüzde 6.25 faiz artışı niye yaptı ve oranlar %25’i aştı!.. Millet bu faiz artışı yüzünden per perişan oldu. Enflasyon fırladı, pahalılık iki, hatta üç katına çıktı. Hem dolar düşüyor da ne oluyor? Yani doların düşmesinin vatandaşa faydası ne? Vatandaş bu düşüşten ne kadar faydalanıyor? Doların 7.15 olduğu dönemde, marketten, pazara, akaryakıttan, elektriğe, doğalgazdan kömüre varıncaya kadar her şeye yüzde yüz, hatta yüzde iki yüz zam yapıldı. Yapılan bu zamlar geri alındı mı? Hayır alınmadı. Aksine zamlı fiyatlar neredeyse sabit hale getirildi. Dolar düştü ama benzin 7 lirada sabitlendi. Dolar düştü ama marketteki ürünler sabitlendi. Dolar düştü ama elektriğe, doğalgaza yapılan zamlar sabitlendi. Dolar düştü ama vatandaşın yüzde iki yüz fakirliği sabitlendi!”[4]

Bunların ardından Türkiye, “Yurtdışından Borçlanmaya” çıkmıştı!

Hazine ve Maliye Bakanlığı, “yurtdışından borçlanmak” amacıyla uluslararası sermaye piyasalarında “tahvil ihracı”na başlamıştı. Toplamda 250’den fazla yatırımcının ilgi gösterdiği “ihraçta”, tahvilin %60’ı ABD’deki, %23’ü ise İngiltere’deki yatırımcılara satılmıştı. Sözün özü: Türkiye, ABD’ye “Yüksek Faiz” karşılığında tahvil “İhracı” yapıp, karşılık olarak borç “ithaline” başlamıştı. 3 yabancı banka da borçlanmaya aracı olmuşlardı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, 2018 yılı dış finansman programı çerçevesinde gerçekleştirilen dolar cinsinden Aralık 2023 vadeli tahvil ihracının sonuçlarına ilişkin detaylar yer almıştı. Tahvil ihracı için “Deutsche Bank”, “Goldman Sachs” ve “Societe Generale”e yetki verildiği anımsatılarak, söz konusu ihracın aynı gün sonuçlandığı ve 2 milyar dolar olarak gerçekleştiği vurgulanmıştı. İhraç tutarının 23 Ekim’de hesaplara gireceği belirtilerek, “23 Aralık 2023 vadeli tahvilin kupon oranı yüzde 7,25, yatırımcıya getirisi ise yüzde 7,5 olmuştur” ifadeleri kullanılmıştı.

Borcun %60’ı ABD’den %23’ü ise İngiltere’den sağlanmıştı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı açıklamasında, tahvil ihracına 250’den fazla yatırımcının, ihraç tutarının üç katından fazla talep gösterdiği belirtilirken, “Tahvilin yüzde 60’ı ABD, yüzde 23’ü İngiltere, yüzde 11’i diğer Avrupa ülkeleri, yüzde 5’i Türkiye ve yüzde 1’i diğer ülkelerdeki yatırımcılara satılmıştır” ifadeleri yer almıştı.

Yabancı uzmanlara göre: 'Türkiye ekonomik krizin henüz başındaydı!'

Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak enflasyonla mücadele planını açıklamıştı. Plan kapsamında enflasyon sepetindeki ürünlerde yapılacak yüzde 10 indirim ve zabıtanın esnafta fiyat denetimi işe yarayacak mıydı? Uluslararası Ekonomi Peterson Enstitüsü uzmanlarından Jacob Kirkegaard karamsar bir tablo aktarmıştı. Kirkegaard: “Türkiye’de ekonomik krizin henüz başındayız ve Enflasyonla mücadele planı sorunu çözmede çok yetersiz kalacak” tespitini yapmıştı.

VOA Türkçe: Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye ekonomik krizde en kötüsünü geride bıraktı” demişti, peki ekonomistlere göre Türkiye krizin hangi aşamasındaydı?

Jacob Kirkegaard: Ben bu görüşe katılmıyorum. En azından durum ortalama bir Türk vatandaşı açısından öyle görünmüyor. Türkiye bana kalırsa uzun sürecek bir yüksek enflasyonla karşı karşıya. Enerji ve gıda tedarikini önemli ölçüde dışarıdan karşılayan bir ülkede döviz kuru yükseldiğinde olan budur. Bu durum tüketiciye de yansıyor. Bu da orta sınıf Türkler için ekonomik sıkıntı doğurur. Bence krizin henüz başındayız. Önümüzdeki dönemde beklenmedik şeyler olabilir. Türk lirası önemli ölçüde değer kazanmadıkça, iş yerleri kapanacaktır, borç ödeme zamanı geldiğinde iflas edenler çoğalacaktır. Bu söylediğim bazı Türk bankaları için de geçerli.

Soru: Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak enflasyonla mücadele planını açıkladı. Plan kapsamında enflasyon sepetindeki ürünlerde yüzde 10 indirim yapılacak. Zabıta da bir süredir esnafa sürpriz ziyaretlerle fiyatları denetliyor. Peki, enflasyonla mücadelede bu yöntemler fayda sağlar mı?

Jacob Kirkegaard: Yükselen döviz kuru sebebiyle artan fiyatları güç kullanarak aşağı çekmeye çalışmanın işe yaramadığını, ekonomik kriz tarihindeki örneklerden gördük. Türk hükümetinin bu tür politikaları benimsiyor olması, bence çaresizlik göstergesi. Enflasyon rakamlarının yukarı çıkıyor olmasının, siyasi alanda bazı sonuçları da olacaktır. Merkez Bankasının sürpriz şekilde faiz oranlarını yükseltmesi sonrasında, Türk lirası çok az miktarda değer kazandı. Bu da işe yaramayınca, hükümet şimdi bir anlamda ekonomik baskı seçeneğine yöneldi. Bunların işe yarayacağını sanmıyorum. İşe yararsa da bu pek çok iş yerinin iflas etmesi anlamına gelecek. En vatansever esnafın bile, malını satın aldığı fiyattan daha azına satabilmesi zor. Ya da bu malları artık satın almazlar, müşterilerine de satamazlar. O zaman da iş kaybı olur. Bunun sonucu ise ekonomik krizin daha da derinleşmesi olacaktır.

Soru: Türkiye’nin ekonomik krizi aşması için en iyi reçete ne?

Jacob Kirkegaard: Bana kalırsa Türkiye’nin kısa ve orta vadede sorunları aşması için IMF’in kapısını çalması şarttır ve bunu yapacaktır. Ancak bu şekilde uluslararası yatırımcının güvenini yeniden kazanır. IMF de tabii bunun karşılığında çok şey isteyecektir. Bunlar da Erdoğan hükümetinin uyguladığı ekonomik politikaların ana unsurlarıyla uyuşmayan talepler olacaktır. IMF’in desteğini almak için de ana paydaşlar, yani Amerika ve Avrupa Birliği ile iyi ilişki içinde olması lazımdır. Pakistan’ın yaptığı gibi Türkiye’nin de IMF’e gitmesi lazım. Elbette bunun siyasi bedeli de olacaktır. Ama Erdoğan’ın bu bedeli ödemekten başka çaresi kalmamıştır. Türk ekonomisindeki olumsuzluklarda Amerika’yı ve ekonomik savaşı sorumlu tutma yaklaşımı Erdoğan’a içeride zaman kazandırmıştır, ama sorunları çözmeye yeterli olmayacaktır.”

“Türkiye akıllı davranıp, Rotschild’lerin yanında yer almalıymış!..”

“Güçlü iş adamları, güçlü liderler, güçlü ülkeler ve güçlü ordular Yeni Dünya Düzeni'ne yön verecek. Aslında bugün dünya üzerindeki gerilimin tek nedeni, yeni doğacak bebeğin engelli olmaması için yaşanan anlaşmazlık. Çünkü bu bebek, gelecek 100 yılı belirleyecek. (Yani, Yeni Dünya Düzenini, yine Yahudi merkezler ve onların güdümündeki ülkeler belirleyecek demeye getiriyor.) Bu nedenle iki büyük dev, ABD ile İngiltere hem yan yana hem karşı karşıya gelebiliyor! Karşı karşıya geldikleri an doğum sancıları artıyor! Son günlerde ABD ile İngiltere ciddi bir şekilde savaş halinde. İngiltere'yi yıllardır yöneten Rothschild ailesi, artık bu düzenin değişmesini istiyor.

2018 Eylül ayının son günlerinde İngiltere'nin Buckinghamshire bölgesinde bulunan Jacob Rothschild'in malikânesi çok önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Toplantıda, geçen yıl ölen David Rockefeller'in kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu, 77 yaşındaki David Rockefeller, Aramco Yönetim Kurulu Başkanı Halid el-Falih, Aramco CEO'su Âmin H. Nasser ile Aramco Yönetim Kurulu üyesi Lynn Laverty Elsenhans vardı. Kulaktan kulağa fısıldananlar, toplantının önemini daha da artırıyor. İddiaya göre bu çok özel toplantıda, kaybolan Cemal Kaşıkçı da vardı! Tarihi buluşmaya şahitlik etti... Aramco CEO'su Amin H. Nasser, Veliaht Prens Selman'ın sözünden ayrılmazken, ona muhalif denilen ve bir süre önce İstanbul'da öldürülen Cemal Kaşıkçı'nın, aynı toplantıda olması belki şaşılacak bir durum gibi görünse de, ailenin gücünü gösteren bir gerçeklikti.

O toplantıdan sonra Kaşıkçı'nın kayboluşu, tesadüfle açıklanamazdı. O toplantıda ARAMCO CEO'su Amin H. Nasser, Veliaht Prens Selman'ın kararını açıklamıştı… Evet, Aramco artık Ailenin (Rothschild'lerin) olacaktı. Şimdi çok önemli kişilerin katıldığı bu toplantının dışarıya sızması da çok doğaldı. Tabi bu duruma bir karşılık da bekleniyordu. Lockheed Martin, Northrop Grunnman, Raytheon hatta Rockwell Collins'den... Çünkü hepsi Aramco'yu istiyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nin, Kaşıkçı olayıyla iki hedefi vardı. Öncelikli hedef Prens Selman’dı... Çünkü Aramco'yu Aileye teslim eden oydu. İkinci hedef de Çin’di. Çünkü Aramco'yu yöneten, petrol fiyatlarına da karar veriyordu. Trump'ın bir süre önce petrol fiyatlarının çok düşük olduğunu açıklaması, Arabistan'a operasyon sinyalinin ilk adımıydı. Hatta Suudi Arabistan'ın kendisini koruyamayacağını vurgulamıştı.

Çünkü petrol fiyatlarının 140 dolara çıkması, Çin'i çok ama çok zor durumda bırakırdı! Soru şu! Petrol fiyatları fırlayınca, Rusya buradan kazançlı çıkmaz mıydı? Ancak Lockheed Martin, Northrop Grunnman, Raytheon ve Rockwell Collins'in stratejistleri bunun için kendilerince çözüm yolu buldu! Rusya'nın petrol ve doğalgaz satışını engellemek için, Arabistan operasyonuyla birlikte Türk Akımı da hedef olacaktı. Türk Akımı hedef olduğu anda, petrol fiyatlarının 140 dolar olmasının Rusya'ya büyük bir getirisi olmayacaktı.

Şimdi Aile (Rothschild'ler), Aramco ile birlikte aslında ABD'nin yüksek fiyatlı petrol hayalini gerçekleştirmiş olacaktı. Aile, Çin'e düşük maliyetli petrol vererek onun ticaret gücünün zayıflamamasını sağlayacaktı. Rusya'nın da yüksek petrolden kazancının önünü açacaktı. Böylece, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'ni zor durumda bırakacaktı. Aramco CEO'su Amin H. Nasser'in de yakın arkadaşı olan Cemal Kaşıkçı'nın, bir diğer önemli dostu da Selman'ın gözaltına aldırdığı isimlerden biri olan Aramco petrol şirketi eski yönetim kurulu üyesi İbrahim el-Assaf'tı. Kaşıkçı, Aramco ile hep yakındı. Aramco CEO'su Amin H. Nasser, Aramco'nun aile tarafından 2020 veya 2021'de halka arzı için çalışmaktaydı.

Aramco Yönetim Kurulu üyesi Lynn Laverty Elsenhans da bu konuda Ocak 2018'de Cemal Kaşıkçı ile bir toplantı yapmıştı. Buckinghamshire'deki toplantı, geçmişte yapılan hazırlıkların pratiğe geçme adımıydı. Aile tarafından yönetilen İngiltere Finansal Denetleme Kurumu, Aramco'nun Londra Borsası'nda olması için adımlar attı. Eğer bu gerçekleşirse, Londra Borsası, New York Borsası ile eşdeğer konuma taşınacaktı. Kavga dünyanın son şekli için yapılmaktaydı ve doğum sancılıydı... Çocuk engelli olmasın diye büyük gayret vardı ve doğum yaklaştıkça sancılar daha da artacak... Olanlara böyle bakmakta büyük fayda vardı...”

Erdoğan politikalarının akıl Hocalarından Ergün Diler sürekli şu kanaati pompalamaktaydı: “Geçmişte olduğu gibi Yeni Dünya Düzenini de Siyonist Yahudi Rothschild'ler kuracaklardı. Pentagon ve diğer ABD silah firmalarıyla kavgaları, dünyanın patronluğu savaşıydı. Türkiye’ye düşen ise, bunlara yaslanmak suretiyle bazı avantajlar sağlamaktı. Yoksa öyle İslam Birliği ve Adil Düzen Devrimi imkânsızdı ve hayal peşinde koşmaktı.”

Daha önce ve kerelerce, Feto ve Erdoğan gibi şahsiyetleri ve hareketleri, güçlü görünce öven, düşüşe geçince söven, hiçbir tavrında ve taraftarlığında tutarlı ve istikrarlı bir ciddiyet gösteremeyen; Kur’an’ı, Resulûllah’ı, İslam ulemasının icmasını ve Aziz Erbakan Hocamızın açık mesajlarını değil, kendi marazlı mantık ve mantalitelerini temel ölçü edinen bir kişiye göre: “AKP İktidarı, ülkeye ihanet etmediği için hedef alınmaktaymış!?

“Doğrusu pahalılık halkın canını fena yakıyor. Zam, stokçuluk, fırsatçılık haberleri, haberlerin büyük bölümünü dolduruyor. Ama bu, iktidarın günahı değil sevabıdır. Ülkeye ihanet etmediği için hedef oluyor. HAK-BATIL mücadelesinde işlenebilecek en büyük suçlar/günahlar teslim olmak, ihanet ve işbirlikçilik yapmaktır. Batıl hâkim konumda iken, İslam'ın tüm kuralları uygulanamaz. Mücadele sürecinde Müslümanların aleyhine olan İslami kurallar uygulanmaz... Mekke döneminde hâkim konumda olan müşriklerin koyduğu kurallara Hz. Muhammed (SAV) uyduğu halde haksızlık ve zulüm yapıldı. Medine döneminde İslam hâkim konumda iken Yahudi ve Hristiyanlarla konsensüs sağlanarak bir yönetim oluşturuldu... Yahudi'nin öğrettiği İslam: "Ben hile, algı operasyonu, psikolojik harp yaparım; sen daima dürüst, şeffaf olacaksın." Doğru İslam ise: "Harp hiledir, düşmanın silahı ile silahlanacaksın." İktidar McKinsey ile iş anlaşması yaptığı için değil; Siyonizm'e boyun eğmiyor diye hedef alınmıştır. Efendi köle ile anlaşma yapmamalı, sadece hizmetkâr olmalıydı…”

Adnan Oktar İslam’ı doğru anlattığı ve uygun tanıttığı için tutuklanmışmış!..

“Yahudi kendisine hizmet edeni melek, zarar vereni şeytan gibi göstermede olağanüstü başarılıdır. Yahudi şuursuz Müslüman'ı kurdun kuzuyu sevdiği gibi seviyor. Şuurlu Müslüman'a ise zehirli yılan muamelesi yapıyor. Adnan Oktar Grubu’na yapılan mesnetsiz, kanıtsız keyfi tutuklamalar eğer bir şer odağına yapılsaydı adalet adalet diye yer-gök inletilirdi. Adnan Oktar çıplak kadınlarla poz verdi diye mi hedef? Hayır! İslam'ı en iyi anlatan, Evrim'i çürüten Harun Yahya kitapları için! Adnan Oktar Grubu istisnasız tümüyle tutuklanıyor, itirafçılar ise bir bir bırakılıyor. Bu yargı Kadı Karakuşi'nin pabucunu bile dama atmıştır!”

Adnan Hoca olarak bilinen Adnan Oktar grubuna yönelik soruşturma kapsamında firardaki Oktar'ın sağ kolu Tarkan Yavaş yakalanarak tutuklanmıştı. Yavaş'ın örgüt üyelerine gönderdiği mailde "Af çıktığında hepimiz serbest kalacağız. Devletin başına Adnan Oktar oturacak ve devleti biz yönetmeye başlayacağız…" dediği ortaya çıkmıştı. Yoksa yukarıdaki satırların sahibi, Fetullah Hocadan ve Erdoğan’dan ümidi kesince, şimdi de Adnan Oktar iktidarına mı bel bağlamıştı?

İstanbul'da gözaltına alınan Adnan Oktar'ın sağ kolu Tarkan Yavaş ve Serkan Yumru'ya ait bilgisayar ve harici disklerin incelemesinde, örgütün dışarıdaki üyelerini ve içerideki kedicikleri motive etmek ve çözülmeyi önlemek için yaptığı propagandaları, polis deşifre etmeyi başarmıştı. Yavaş ve Yumru'nun bilgisayarından çıkanlar arasında, maddi destek sağlanan tutuklu örgüt üyelerinin hangi koğuşlarda kaldığını belirten notlar ile Adnan Oktar tarafından örgüt üyelerine yazılmış özel mektuplar da ortaya çıkarılmıştı.

Şimdi hem AKP iktidarını aklamaya çalışan, hem de Adnan Oktar’cıların, bugünkü yargı ve polis teşkilatınca haksızlığa uğratıldığını savunan bu zavallıya sormak lazımdı: Yahu, hem mevcut yargı mensuplarını seçip atayan, kafasına uymayanları ayıklayan… Hem de bu polis teşkilatını yine kendi kriterleri doğrultusunda yapılandıran, bu AKP iktidarınızdı… Eğer Adnan Oktar ve arkadaşları haksız ve dayanaksız iddialarla yakalanmış ise, asıl suçlu ve sorumlu bu iktidar olmaz mıydı?

AKP’nin Akıbetini Gören MHP de Yollarını Ayırmıştı!

AKP ile MHP yerel seçimlerde ittifak konusunda köprüleri atmıştı. Af ve Andımız konusunda farklı düşünen iki parti arasında soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı. Bahçeli’nin Bekir Bozdağ’ı tehdit eden tweet’leri AKP'de büyük rahatsızlığa yol açmıştı. MHP'li bir yöneticinin de, "Ankara'yı biz olmadan almaları çok zor. Azdan az, çoktan çok gider" dediğini paylaşan Hande Fırat; "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne gidilmesi sürecinde ve bugüne kadar yaptıkları karşılığında hiçbir şey almadıklarını meydanlarda anlatacaklarını da belirten kaynağım, tartışma yaratacak şu iddiayı da gündeme taşımıştı: Buna göre Bahçeli son görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, ‘Yanınızdaki altı isim iş birliğinin bozulması için özel çaba sarf ediyor’ diyerek ve bu altı ismi tek tek saymıştı. Bu isimleri önümüzdeki günlerde kamuoyuna açıklayıp açıklamayacaklarını ise saklamışlardı.”

Evet, sonunda MHP Lideri Devlet Bahçeli AKP’yle yerelde ittifakın bittiğini açıklamış, Erdoğan ise 'artık herkes kendi yoluna' diyerek Bahçeli'ye tavrını ortaya koymuşlardı.

Çeşitli bahaneler ileri sürülse de asıl neden; MHP Yerel Seçimlerde ve sonrası süreçte AKP’nin hezimetini ve yıkılış sürecini sezmiş olmasıydı! Yerel seçimlerde AKP ile MHP arasında ittifak olmayacağı Bahçeli ve Erdoğan tarafından açıklanmıştı. Bahçeli’nin “Yerelde ittifak yok” açıklamasına Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz de herkes kendi yoluna deriz” çıkışını yapmıştı. Ama hemen ardından iki lider aynı zamanda ‘cumhur ittifakı’nın devam edeceğini duyurmuşlardı. Ama bu durumda Cumhur İttifakı hiçbir işe yaramazdı ve dikiş tutmazdı.

Andımız’ın kaldırılmasını sağlayan yönetmeliği iptal eden Danıştay'ın kararını yorumlayan Fatih Altaylı, "Her sabah yalan söyleye söyleye büyümesin kimileri." diye yazmıştı.

Danıştay, Andımız’ın kaldırılmasını sağlayan yönetmeliği iptal edince, tartışmalar yeniden kızışmıştı. Hükümet karara tepki gösterirken, polemiğe katılan gazeteci Fatih Altaylı: "Nesiller boyu her sabah okuduğumuz bu metin ne işe yaradı?" diye sormuş: “Türküm” diye başlayan andımıza rağmen, bunca bölücü, bunca Türklük düşmanı, bu metni okuyan nesiller arasından çıkmadı mı? Sonra “Doğruyum” diye tekrarlanan Andımız, bir işe yarasaydı bunca yamukluklar yaşanır mıydı? Evet, “Çalışkanım” diye diye nesillerimiz tembelliğe ve beleşçiliğe alıştırılmadı mı? Büyüklerini saymayan, küçüklerini sevmeyen bir toplum olup çıkmadık mı? Yurdunu ve milletini bırakın canından daha fazla, hatta kılı kadar sevmeyen bir sürü zirzop çıktı bu metni okuyanlar arasından. Hele sonradan eklenen Atatürk’lü bölüm ne işe yaradı? Ve Şerefsizlerin hepsi bu metni okuyarak bitirmişti İlkokulları…

Anketler AKP’yi sarsmıştı!

Bu sırada 24 Haziran seçimlerinde en yakın tahmini yapan anket şirketi ORC, yerel seçimler için yaptığı son anketi paylaşmıştı.

Buna göre oy dağılımı şöyle sıralanmıştı:

AKP: Yüzde 32,4

CHP: Yüzde 23,9

MHP: Yüzde 15,7

HDP: Yüzde 5,1

İYİ Parti: Yüzde 2,4

DİĞER: Yüzde 0,9

Bu rakamlara kararsız seçmenlerin tercihi yansıtılmamıştı. Onların oranı da yüzde 20 civarındaydı. ORC'nin anketi, AKP Genel Merkezi'nin yaptırdığı anket sonuçlarına da yakındı. Kararsızlar da dağıtıldığında CHP'nin oylarının yüzde 29 civarında olacağı, MHP’nin de yüzde 18'leri bulacağı konuşulmaktaydı. Evet, AKP yüzde 32 civarındaydı ve muhalefet ile aradaki makas farkı iyice kapanmaktaydı.

Bu sonuçlara göre önümüzdeki yerel seçimlerde AKP’nin başta İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirleri ve çok önemli illeri kaybedeceği tartışılmaktaydı ve bu durumda AKP iktidarı sarsılırdı. Böyle bir durumda, artık Erdoğan iktidarı ayakta duramazdı ve herhalde kaçmaktan başka çareleri de kalmayacaktı!..

Böyle bir Af sosyolojik dengeleri bozardı!

MHP’nin af tasarısının olumsuz sonuçları da hâlâ tartışılmaktaydı. Suçu bir yaşam biçimi haline getirmiş olan hırsızların, arsızların ve şehir eşkıyalarının, cezalarını çekmeden tahliye edilecek olmaları hoşnutsuzluk oluşturmaktaydı. Bu nedenle uzmanlar ise, affın sosyolojik dengeyi bozacağı uyarısında bulunmaktaydı. Torbacıların, gaspçıların, magandaların, şehir eşkıyalarının, alkollü araba kullanırken ölümlü kazalara sebep olanların, çıkacak bir afla serbest kalacak olması maşeri vicdanı yaralamaktaydı. Milletin alın teriyle kazandığı üç kuruşunu çalan hırsızların ve nice yuvaların ortasına ateş düşüren eli kanlı katillerin tahliye edilecek olmalarının önünün açılması haklı tepkilere yol açmıştı. Konu ile ilgili konuşan sosyologlar, psikoterapistler ve STK temsilcileri; muhtemel bir affın insan hakları ihlali anlamına geleceğini belirterek, sosyolojik dengenin bozulacağı ve suçun mağduru olmuş bireylerin psikolojisinin olumsuz yönde etkileneceklerini vurgulamaktaydı. Evet, bu Af çıktığında, suçun mağduru olmuş bir bireyin hakları çiğnenmiş olacaktır. Bu durum zaten başlı başına bir insan hakkı ihlali sayılmaktadır. Zaten devletin kişilere ait suçları affetme hakkı bulunmamaktadır. Hangi anne baba, evladını kendisinden koparmış bir magandayı bağışlardı? Hangi aile, alkollü bir şekilde araç kullanırken, evladından koparmış birisinin cezasız kalmasını hoş karşılardı? Emeğini hırsızlara kaptıran hangi aile bunların bırakılmasına razı olacaktı?


ÖNSÖZ

YENİ ŞAFAK YAZARININ AKP İTİRAFLARI

VE

CAHİLLERİN “ÜMMET BİRLİĞİ”NE İTİRAZLARI

Yeni Şafak’tan Akif Emre “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü İstiyor mu?” başlıklı yazısını şöyle bağlıyordu:

“Türk dış politikasının başından beri doğru bir şekilde savunduğu birleşik Irak politikasından vazgeçtiğini şu anda söylemek zor. Ancak bu hareketlenmeyle birlikte (AKP Hükümetinin Barzani yönetimiyle devlet statüsüyle münasebetleri neticesinde… M.Ç.) peş peşe atılan bazı adımların, uzun vadede parçalanması mukadder bir Irak sonrasına yönelik olduğu izlenimi vermiyor değil. Aslında (bu) dengelerin ne yöne evrim temayülünde olduğu ve bu yönelimde Türkiye'nin tercihini ele veren konudur.

Amerika'nın daha Irak'tan ayrılmadan çok önceleri, Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi ile merkezi yönetim arasında temel çatlak, petrol ve doğal gazın çıkarılıp ihraç edilmesi konusu idi. Özellikle Kerkük'ün statüsü ve enerji kaynaklarının kullanımında son sözün kimin olacağı konusu Türkiye için de adeta devlet politikası idi. Türkiye enerjinin Bağdat üzerinden kontrol edilmesini istiyor ve Erbil'in kendi başına petrol anlaşmaları yapmasına karşı çıkıyordu.

Ancak yabancı petrol şirketleri Bağdat'ın itirazlarına rağmen Erbil'le tek taraflı anlaşmalar yapmayı sürdürdüler. Petrol devlerinin bir bölgede yatırım yapması o bölgenin uzun vadeli siyasi istikrarı ve geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda fikir verebilir. Mesela Türkiye'nin enerji hatlarının geçiş anlaşmalarını yaptığı tarihlerle AB sürecinin başlamasının çakışması tesadüf değildir.

Bu gözle bakıldığında Türkiye'nin Erbil'le yaptığı yeni anlaşma yukarıda bahsedilen siyasal krizlerden daha uyarıcı bir muhtevaya sahip. Bağdat'ın çok şiddetli tepkisini çeken bu anlaşma Türkiye'nin Irak politikasında radikal dönüşümün habercisi olabilir.

Bu anlaşmaya göre Ankara Erbil'den, tabi Bağdat'ı devre dışı bırakarak, petrol ve doğal gaz alacak; ayrıca Kürt bölgesinde çıkan doğalgaz Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanacak. Irak'ın bütünlüğü söylemi üzerine geliştirilen retorik bir yana bununla tam zıt bir stratejik adım diğer yanda... Bu durumda fazla söze hacet kalmıyor.”[5]

Şimdi bu sözler ne anlama geliyordu?

Marazlı medya marifetiyle beyinleri kirletilip körletilmiş, bağımsız düşünebilme, muhakeme ve mukayese edebilme yetenekleri tatil ettirilmiş kesimlere (yani maalesef zihin ve zekâ seviyesi törpülenip Türkçesi de güdük hale getirilmiş kimselere) kolaylık olsun diye, aslında gayet açık olan bu “itiraf”ları, biraz daha izah etmemiz gerekiyordu. Çünkü insani hassasiyetlerini, Milli haysiyetlerini ve manevi-ahlaki şahsiyetlerini henüz tamamen kaybetmemiş kişilik sahiplerinin, ülkemizin ve bölgemizin geleceği üzerindeki şeytani kurguları ve işbirlikçi kuklaları artık tanımaları ve vicdani bir tavır takınmaları hayati bir önem taşıyordu.

  • AKP hükümetinin Barzani yönetimiyle ilgili münasebetleri, uzun vadede parçalanması mukadder olan Irak sonrasıyla ilgili niyetlerini sergiliyordu.
  • AKP Türkiye’si, Kerkük’ün statüsü ve Irak petrolünün Merkezi hükümetçe ihracı ve Irak’ın bütünlüğü gibi devlet politikalarını terk ediyordu.
  • Yabancı petrol şirketlerinin ve enerji devlerinin Barzani Yönetimiyle tek taraflı ticari anlaşmalar yapması, Ankara’yı inadından vazgeçiriyordu… AKP iktidarının Barzani yönetimiyle “enerji hatlarının geçişi anlaşması” yaptığı tarihlerde, AB sürecinin yeniden başlamasının çakışması, Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden saptığı (ve milli çıkarlarını sattığını) gösteriyor (ve bunları AB’ye girme hatırına yaptığı savunuluyordu.)
  • Bütün bunlar AKP iktidarının “Irak’ın bütünlüğünün korunması politikasından uzaklaştığını ve Bağımsız Barzani Kürdistan’ına yeşil ışık yaktığını gösteriyordu.
  • Kuzey Irak’ın bağımsızlığına sıcak bakan, hatta fiilen katkı sunan AKP iktidarının; ileride Güneydoğu Anadolu’nun da aynı statüye kavuşturulmasına razı olacağının, hatta bunun alt yapısını hazırladığının sinyallerini veriyordu.
  • Yani AKP hükümeti Milli çıkarlarımızı ve bölge ülkelerinin bütünlük ve bağımsızlığını değil kendi şahsi ikbal ve iktidarını düşünüp önceliyor ve siyasi ihtirasları uğruna, hem ülkemizin geleceğini, hem de bölgemizin dengelerini hiçe sayıyor, hatta satıyordu!

Çünkü Recep T. Erdoğan iktidarının, bağımsızlık ve bekamızın değil, Milli çıkarlarımızın değil, bölgesel ihtiyaçlarımızın ve devlet politikalarımızın değil; Siyonist Yahudi sermayesinin tekelinde bulunan, ABD, AB ve İsrail’in güdümündeki yabancı petrol şirketlerinin ve enerji devlerinin ekonomik ve stratejik hesaplarının doğrultusunda tavır aldığını, AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve Tayyip yalakası Akif Emre bile itiraf ediyordu! Böylece Sn. Recep T. Erdoğan’ın BOP kâhyalığını hala fiilen yürüttüğü de ispatlanmış oluyordu!

Sn. Akif Emre, aslında “AKP’nin gaflet ve cehaletine, mazeret ve keramet kılıfı uydurmak” üzere yaptığı bu tespit ve tahlillerle, dolaylı da olsa, iktidara en yakın ve yalaka birisi olarak, Recep T. Erdoğan hükümetinin:

1-    İnandıkları, planladıkları ve sonuna kadar sahip çıktıkları hiçbir devlet politikalarının bulunmadığını

2-    AKP iktidarının, emperyalist güçlerin ve onların derin devleti olan Siyonist sermayenin dümen suyunda davrandığını

3-    Bugün Irak’ın, yarın Türkiye’nin parçalanması, Barzani Kürdistan’ının resmiyet kazanması, Güneydoğu’ya özerklik tanınması gibi, gaflet ve cehaletten çok öte hıyanet kokan BOP gibi yabancı ve yıkıcı projelere taşeronluk yapıldığını

4-    Recep Beyin sadece “muhtemel tepkilere karşı halkın havasını indirmek, Siyonist merkezlerin çıkarları istikametinde ülkemizi ve bölgemizi tava getirmek” üzere günü birlik horozlanmalar ve vitrinde rol yapmalar dışında hiçbir ciddi etkinlik ve yetkinliğinin söz konusu olmadığını

5-    Irak’ta ve Suriye’de: “Şiilere karşı Sünnilere arka çıkmak ve reel politika uygulamak” gibi kalaylarla kapatılan bu tahribat taşeronluğunun, Türkiye’yi AB’ye sokma vaatleriyle kandırılıp halkımızın oyalandığını gündeme taşıması ve hiç değilse bazılarımızın gözlerinin açılmasına vesile olması nedeniyle, Yeni Şafak yazarı bir teşekkürü hak ediyordu.

(KCK tutuklamalarıyla ilgili operasyonlar kastedilerek) “İş Cengiz Çandar’a ve benzerlerine ulaşırsa, otoriter cesaret bu noktaya dayanmışsa, demokrasinin beli doğrulmayacak kadar bükülmüş demektir. Bu durumda asıl beli kırılması gereken o “cesaret”tir.[6]

Diyen Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu gibileri, böylesine şahsi tedirginlik ve güvenlik telaşından kurtulup, acaba ne zaman ülke çıkarlarımız üzerinde kafa yoracaklardı?

Güneydoğu da “Kürdistan Vatikan’ı” mı Hazırlanıyordu?!...

“Büyük İsrail” hayalinin alt yapısını oluşturmak üzere KÜRDİSTAN’dan sonra şimdi de ASUR DEVLETİ hazırlıkları yapılıyordu.

Yabancılara toprak satışı, Güneydoğu'da “Büyük Asur Devleti” idealindeki Nasturi, Süryani ve Asurîleri harekete geçiriyordu. Türkiye aleyhine Stockholm, İsveç, Avustralya ve 3 ABD Eyaletinde Sözde Seyfo (kılıçtan geçirme) Soykırım Anıtı diken Büyük Asur lobisinin Avrupa ülkelerinin desteğiyle Türkiye'de özellikle Antakya, Urfa ve Mardin'de toprak alımı için harekete geçtiği ortaya çıkıyordu.

Tarihte Güneydoğu'dan Musul'a kadar uzanan bölgede kurulmuş olan Büyük Asur Devletini yeniden canlandırmak isteyen Nasturi, Süryani ve Asurîlerin gizli çalışmalar yürüttükleri toplumdan gizleniyordu.

Osmanlı döneminde toprakları 28 milyon metrekareye ulaşan, ancak şu anda 875 bin metrekareye düşen Türkiye toprağımızın bu son çıkarılan yasayla birlikte bu sefer işgalle değil, parayla satın alma yoluna gidildiği gerçeğini maalesef halkımız bilmiyordu.

Geçen yıla kadar Avrupa'nın birçok kentinde büyük yürüyüşler, gösteriler yapılarak Türkiye aleyhinde Mardin Midyat'ta  yer alan ve Süryanilerce kutsal sayılan Mark Gabriel Manastırı'nın çevre arazilerinin ilhakı ile ilgili yargı süreci başlatılıyor, tapu kayıtları olmamasına rağmen, AKP Hükümetinin dış baskılara boyun eğerek bu konuda da yanlış adımlar atmaya çalıştığı anlaşılıyor. Şimdi, 1928'de Şam'a nakledilen Süryani Patrikliğini,  Mardin'deki Deyru Zeferan'a getirilmeye uğraşılıyordu.

Böylece: "Çevresindeki topraklar Mark Gabriel manastırına ait” diyorlar, fakat gerçekte Vatikan Benzeri bir Koloni kurmak istiyorlar" diyen Doğan Bekin, Avrupalı birçok ülkenin bu projeyi desteklediğini belirterek şunları söylüyordu: "Bu amaçlarına ulaşabilmek için NASTURİLER, SÜRYANİLER VE ASURÎLER birleşerek Seyfo Soykırım Davası Avrupa'da kurdular. Aynen Ermenilerin Soykırım iddiaları gibi İsveç Parlamentosundan karar çıkardılar. Stockholm'de ve Paris’te  heykeller yaptılar. Avustralya’da ve Amerika'nın 3 eyaletinde Seyfo (Kılıçtan geçirme) Soykırım Anıtı koydurdular. Osmanlı Devleti'nin 750 bin Süryani, Nasturi ve Asurî’yi soykırımdan geçirdiğini iddia ediyorlar.

Türkiye'de en çok toprak satılan iller arasında Hatay, Şanlıurfa ve Mardin'in yer almasının nedenleri niye hiç konuşulup tartışılmıyordu. AKP Hükümet Yetkilileri yabancılar bu “toprakları sırtında mı götürecek” diye soruyorlardı. Sırtında götürmeyecekler ama tehlikeli ideallerini satın aldıkları bu topraklar üzerinde kuracaklardı!

Bu arada PKK’nın da kullandığı Zerdüştlüğünün sembolü Kanatlı Farahavar’a ASUR’u sembolize eden büst giydirilerek kullanılan Büyük Asur devleti bayrağı olduğunu da hatırlatmak lazımdı.[7]

Şimdi Güney Kıbrıs’ta üs kuran ve Türkiye’yi kuşatmaya çalışan PKK ve Barzani’nin de arkasında olduğu artık ortaya çıkan şu kahpe İsrail’e atıp tutan ucuz ve uyuz yandaşlara: “ya hu 2010 yılı Mayıs ayında şu Siyonist İsrail’in OECD’ye girmesini sağlayan kahraman AKP iktidarınız değil miydi?” diye sormak zamanıydı!..

Hayret, Levent Gültekin (Cenk Açık), hem doğru saptamalar yapıyor, hem de sapıtıp açıkça İslam ümmetine saldırıyordu!

“Hayrettin Karaman'a kızanlar neyi savunuyorlar?” (23 Mayıs 2012 / Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ) başlıklı yazısında:

“Hayrettin Karaman hocanın başlattığı “ülkeyi bölünmeye götürecek konuları konuşmak dinen caiz değildir” şeklindeki tezlerle ‘üntiter devlet’ yapısını savunduğu varsayılarak itiraz sesleri yükseliyor. Özellikle de dindar, muhafazakâr çevrelerde. (yapılması daha da acayip kaçıyor!)

Hayrettin Karaman hoca özetle “Türkiye’nin bölünmesini hızlandıracak tartışmalardan rahatsızlığını dile getirip, Müslüman ülkelerin daha fazla bölünmesine zemin hazırlayacak tutum ve sözlerden kaçınmanın her Müslüman için dini vecibe olduğunu” ileri sürüyor. Daha çok dindar kesimin hocaya kızmasına gerekçe olarak ‘Karaman hoca bu tutumu ile üniter devlet yapısını savunuyor, hâlbuki Müslümanların ümmet birliğini savunması gerekir’ itirazları yükseliyor.” diyen Levent Gültekin önce şu doğru tespitlerde bulunuyordu:

“Türkiye’deki dindar çevrelerin ümmet birliği aşkı yeni değil. Fakat bu birliğin gerçekleşmesi için niçin ‘üniter devlet’ aleyhtarlığı yapıldığını da anlamış değilim. Türkiye, Irak veyahut Suriye gibi ülkelerin bütünlüğünü savunmak, bunu dert etmek bu arkadaşları niçin rahatsız ediyor ki? Bu ülkelerin bütünlüklerini muhafaza etmeleri en çok da dindarlar için önemli değil mi? Önce etnisite, kavim, ırk, din ayrımı yapıp sonra da buradan bir birlik çıkarma çabasının samimi bir tutum olduğunu kim söyleyebilir?

Solcu arkadaşların ilginç bir özellikleri var: ‘sistem aleyhtarlığı’devlet aleyhtarlığı’ olarak gösteriyorlar. Bugüne kadar yapılan eziyetler, ötekileştirmeler, aşağılamalar, hor görmeler için rejime, sisteme kızacaklarına, bu öfkelerini devlet aleyhtarlığına dönüştürüyorlar. Şimdi benzer tuhaflık bazı dindar çevrelerde de belirginleşmeye başladı. Türkiye’deki sistemin veyahut rejimin yıllardır hem Kürtlere, hem dindarlara, hem Alevilere karşı aldığı rahatsız edici, ötekileştirici, eziyet içeren tutumunun faturasını devletin varlığını, bütünlüğünü tartışmaya açarak ödetmeye çalışıyorlar. “Önce devleti masaya yatıralım, her şeyini tartışalım, bütün ayrılıkçı meseleleri bütün mahremiyeti ile konuşalım, sonra da bir arada olalım” demek nasıl bir düşüncenin ürünüdür gerçekten şaşkınım.”

Türkiye’de bile cemaatler arası ihtilafı çözüme kavuşturamayanların ümmet birliği diyerek var olan bütünlüğü tartışmaya açması, gözden çıkarması, hafife alması gerçekten akıl alır gibi değil.

Türkiye’de bile dindar, İslamcı bildiğimiz, namazında niyazında birçok insanla aynı karede, aynı ortamda, aynı masada bulunmaya tenezzül etmiyorken nasıl dünyanın çeşitli bölgelerindeki ‘dindarlarla’ bir araya geleceğiz ki?

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sanırım tam da böyle durumlar için söylenmiş. "Türkiye’nin bütünlüğünü savunmak ulus devleti savunmak oluyor" demenin bilgiyle, entelektüel kimlikle, inançla, özgürlükçülükle zerre kadar alakası olduğunu düşünmüyorum.”

Şeklinde uygun ve uygar bir yaklaşım sergileyen yazar, birdenbire hırçınlaşıyor, “ümmet” kavramına ve Müslümanlara saldırmaya başlıyordu:

“Bir meselenin dini argümanlarla ele alınmasını, bunun reel hiçbir karşılığı olmadığını bilsem de Hayrettin Karaman hocanın izhar ettiği hassasiyetlere katıldığımı belirtmeliyim.

Hemen baştan söyleyeyim bu görüş problemli, ütopik, reel hiçbir karşılığı olmayan hamasi bir görüş.

Gel gelelim esas olan Ümmet birliği diyerek ‘üniter devlet’in varlığına itiraz edenleri de gerçekten anlamıyorum. Ne demek ümmet birliği? Kim ümmet? Hangi temel etrafında bu ümmet bir araya gelecek? Tarih boyunca ümmetin herhangi bir konuda bir araya gelmişliği vaki mi?

Aynı dine, aynı peygambere inanıyoruz diye Katar’la Suudi Arabistan’la, İran’la, Malezya’yla bir araya mı geleceğiz? Bunun olma ihtimalini milyonda bir gören var mı içinizde? İran’ın stratejik tutumu, çıkarları, hesapları ile Türkiye’nin veyahut Malezya’nın ya da Nijerya’nın aynı olabilir mi? Kim kimin için bu tutumundan vazgeçecek?

Hadi diyelim bu bölgedeki bütün ‘üniter devlet’leri dağıttık, sonra ümmet birliği kuracağız… Ümmetin ferdi dediğiniz insanlar hangi yüz ağartıcı vasıf veyahut nasıl bir bilinç ve inanç düzeyinde bir araya gelerek bir güç oluşturacaklar? Eksi ile eksinin toplamından artı çıkar mı? Afganistan’da Taliban’la, Pakistan’da El Kaide ile bizim aynı mahallede bulunma ihtimalimiz var mı?

Bugün Hayrettin Karaman hocaya “üniter devleti savunuyor” diye kızanlardan birinin Taliban’la beraber bir dünya, bir medeniyet kurma ihtimali var mı? Ya Libya’dakilerle? Ya Mısır’dakilerle? Veyahut İran’dakilerle? Diğer taraftan İslam dünyası dedikleri yapının herhangi bir kıymeti harbiyesi var mı? Varsa bu yapı nerede? Bugüne kadar ümmetin tek bir yarasına merhem olabilmiş mi?

Ümmet bilinci dediğiniz şey Hz. Ali ile Hz. Aişe’yi bile bir arada tutmaya yetmemişken, bugünün bilinç ve ahlak sefaleti içinde yüzen dindarlarını mı bir arada tutacak?

Esas olan yüksek bir ahlak, yüksek bir adalet, yüksek bir bilinç ve insani değerler etrafında millet olmaktır. Yoksa günümüz dünyasında hiçbir reel karşılığı olmayan ‘din kardeşliği’ üzerinden varlık iddiasında bulunmak değildir.[8]

Diyen Levent Gültekin’e sormak lazımdı:

Şu bahsettiğiniz “yüksek ahlak, yüksek adalet, yüksek bilinç ve insani değerler”in kaynağı nedir, bunlar nasıl elde edilecektir? Eğer milletimizde bu yüksek değerler varsa, bunlar neyin eseridir? Eğer yok diyorsanız, bu fikri ve ahlaki zafiyet İslamiyet’in mi, yoksa 200 yıllık batı taklitçiliğinin mi neticesidir?

Biz kendi kanaatimizi söyleyelim: en yüksek şuurun ve insani onurun, en örnek ahlak ve adalet olgunluğunun tek ve gerçek kaynağı İSLAM’dır; hem Kur’an-ı Kerim, hem de insanlık tarihi bunun en açık ispatıdır. Ve yine bütün rezalet ve zulümlerin anası, ahireti ve hesaba çekilmeyi inkâr eden materyalist ve menfaatçi düşünce ve bu bozuk felsefenin doğurduğu Emperyalist ve Siyonist BATILI SİSTEMLER ve kavramlardır. Bunca tahribat ve tazyikata (barbarca baskılara) rağmen, Anadolu’muzda çok farklı köken ve kültürden insanlarımızı, bin yıldır olduğu gibi bugün de hala tek bir millet olarak kaynaştırıp ayakta tutan “birlik ve dirlik mayası” yine İSLAM’dır. Üniter yapımızı bozmak, Sevr’in ertelenmiş maddelerini uygulayıp Türkiye’mizi parçalamak isteyenlerin ve onların işbirlikçisi, solcu, sağcı veya İslamcı geçinen hükümetlerin en büyük engeli de hala bu ortak İMAN’dır. Ey zavallılar bundan daha “reel” bir olgu var mıdır?

1-    Evet, Ümmet; Son Peygamber Hz. Muhammed’e ve Onun tebliğ ettiği Allah’ın dinine inanmış ve İslamiyet’i yaratılışının amacı ve yaşam tarzı yapmış 1.5 milyar Müslümanın tamamıdır.

2-    “İslam Ümmetinin birliği” Kur’an ayetlerinin ve Hadis-i Şerif’lerin emrettiği bir kavramdır; ancak bunu “bütün Müslümanlar tek bir devlet ve hükümet oluşturmak zorundadır.” Şeklinde anlamak yanlıştır ve maalesef yaygın bir yanılgıdır. “Bütün sınırlar kaldırılacak, 1,5 milyar Müslüman tek devlet çatısı altında toplanacak” zannı, hem mantıksız, hem imkansızdır.

3-    Oysa Dinimizin öngördüğü Ümmet Birliği: farklı iklimlerdeki Müslüman ülkelerin, Rahmetli Erbakan Hoca’nın teorik ve pratik temellerini attığı “İslam Ortak Pazarı, İslam Savunma Paktı, İslam Birleşmiş Toplulukları, İslam Dinarı, İslam Kültür ve Bilim İşbirliği Teşkilatı” gibi oluşumlar etrafında güç ve gönül birliği yapıp, ortak kalkınma Hak ve adaleti hâkim kılma plan ve programıdır. Hoca bunu tarihi D-8 atılımıyla bizzat başarmış, ama emperyalist-Siyonist güçlerin ortak telaş ve tepkisiyle şimdilik akim bırakılmıştır. Mücadele bitmemiştir ve zulüm saltanatı elbette yıkılacaktır. Hayrettin Karaman gibileri de, maalesef “Ümmet Birliği” fikrinin sadece edebiyatını yapıp, nasıl gerçekleşeceğini ya bilmediklerinden veya dillendirmeye cesaret edemediklerinden; hatta Batı taklitçisi ve ABD-AB işbirlikçisi AKP gibi hükümetleri kurtarıcı zannetme ve destekleme gafletlerinden dolayı, ilim adamı sıfatıyla ve İslam adına yaptıkları çıkış ve çağrılar da yeterli ve tutarlı olmamaktadır.

4-    Tarih boyunca, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde, ismen ve resmen bütün Müslüman ülke ve toplulukların tek bir merkezde toplanması şeklinde olmasa da, fikren ve fiilen “Ümmet Birliği” asırlarca uygulanmıştır. Ve unutmayınız ki, şu AB ve benzeri paktlar, henüz bir asrını bile doldurmamıştır.

5-    Bugün Haçlı zihniyeti ve emperyalist hedefleri doğrultusunda AB’nin kurulmasına, Siyonist Yahudi güdümlü BM’nin ve NATO’nun oluşmasına ve çalışmasına itiraz etmeyenlerin “Ümmet Birliği” fikrine bu denli soğuk bakmalarının ve hele “reel karşılığı olmayan hayali ve hamasi kurgular” şeklinde hakaretvari bir tavırla hafife almalarının altında:

  1. a)Şayet koyu ve kötü bir bilgi noksanlığından
  2. b)İmani feraset ve cesaret mahrumluğundan
  3. c)Ve bugünkü Müslüman ülkelerin ve hükümetlerin geri kalmışlık ve perişanlık manzarasından doğan umutsuzluktan kaynaklı bir gaflet ve cehalet bulunmuyorsa;

Kesinlikle bir inkârcılık ideolojisi ve Batı karşısında ezilmişlik ve yenilmişlik duygusunun doğurduğu bir aşağılık psikolojisi yatmaktadır.

Artık Milli sorumluluklarımızı kuşanmak zamanıdır!

Kâfir ve zalim ABD’nin (Pentagon ve NATO’nun) KABE’yi yıkma ve İslam’ı imha dersleri ortaya çıkıyor ve çağdaş EBREHE’nin yerli işbirlikçileri “TÜRKİYE’Yİ BÖLME ANAYASASI” hazırlamak istiyordu.

Pentagon ve NATO’nun kurmayları, İslam’ı düşman sayıyordu!

Amerikan ordusunun subay adaylarına “İslâm ile topyekûn savaş” dersi verdiği ortaya çıkıyordu. Askeri okulda: “gerekirse Mekke ve Medine'nin vurulabileceği” öğretiliyordu! Pentagon'un bu yöndeki eğitim materyalleri ABD basınına sızıyordu. “İslâm'a karşı topyekûn savaş ilan edilmesi” konulu bir eğitim-brifingi, Huffington Post, wired.com gibi ABD'nin popüler haber portallarında yayınlanıyordu.

Noah Shachtman ile Spencer Ackerman isimli gazetecilerin ele geçirdiği ders içeriğinde şoke edici ifadeler yer alıyordu. Wired isimli dergide yayınlanan habere göre, “Amerikalı komutan, nüfusu 1,4 milyara ulaşan Müslümanlara dikkat çekerek, "Amerika'yı İslâmcı teröristlerden korumak" için gerekirse Hiroşima'da olduğu gibi atom bombası kullanılarak topyekûn İslam’a savaş açılabileceğini” savunuyordu.

Mekke ve Medine’nin bombalanması planlanıyordu!

Gerekli görüldüğünde "sivil Müslüman toplulukları haritadan silmek için, Hiroşima örneği tekrar gözden geçirilmeli" şeklinde cümleler bulunan raporun bir kısmında, "İslami teröristler 1949 Cenova Konvansiyonunu ihlal ettiğinden, Nagasaki ve Hiroşima gibi tarihi örnekler, Mekke ve Medine'nin yok edilmesi için de bir seçenek olarak değerlendirebilir" açıklaması dikkat çekiyordu.

Şimdi Aziz Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okumanın ve milli sorumluluklarımızı kuşanmanın tam zamanıdır!

Ey Türk Gençliği!

“…İstikbal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir gücün ve galibiyetin sahibi olabilirler. Zorla veya hilekârlıkla; aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılıp ele geçirilmiş ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha elim ve vahim olmak üzere; ülkede iktidarı elinde tutanlar; gaflet, dalalet hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta, bu iktidar sahipleri, şahsi makam ve menfaatlerini, istilacı ve işgalci güçlerin siyasi emelleriyle birleştirmiş ve işbirliğine girişmiş olabilirler.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu en olumsuz durum ve şartlar içinde bile senin vazifen, aziz Milletimizin istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!..” dediği günler gelip çatmıştır!

Yeri gelmişken şunu da vurgulayalım ki; AKP’nin en büyük şansı ve avantajı, sözde bazı ulusalcı ve Kemalist takımının, bunların bahanesiyle İslam’a saldırmalarıdır, çünkü onlardan ürken halkımız, inadına AKP’ye sarılmaktadır.

Ve tabi Ordu kurmaylarının da elbette hatası vardır ve artık halkımızın inancıyla uğraşmayı bırakmaları lazımdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında hazırlanan, dönemin GKB Mareşal Fevzi Çakmak tarafından övgülü bir önsözü yazılan ve Diyanet İşleri Başkanlarından büyük âlim Ahmet Hamdi Akseki Hocamızca hazırlanan, “ASKERE DİN KİTABI”; Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı süresince, bütün askeri birliklerde ders kitabı olarak okutulmuştu. Çünkü Atatürk imansız ve İslamsız bir milletin ayakta kalamayacağını ve hele maneviyatsız bir askerin düşmanla savaşamayacağını, vatanını ve halkını hakkıyla savunamayacağını bilecek kadar şuurluydu.

Atatürk döneminde askerler Kur’an üstüne yemin ediyordu:

Evet, Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün ölümüne kadar Harp Okulu öğrencilerine Kur’an üzerine yemin ettiriliyordu.

6 Eylül 1937 tarihli belgenin üzerinde, "Harbiye Mektebi'nde ikmali tahsil eyliyen zabitana mahsus şahadetname" yazıyordu ve o dönemde Atatürk henüz yaşıyordu.

Hemen altta ise "Resmi Tahlif" ifadesi göze çarpıyordu. Bugünkü Türkçe ile buna "Resmi Yemin Belgesi" demek uygundu.

O dönemin yemin metni aynen şöyle bitiyordu: “…..Askerliğin şerefini canımdan aziz bilip bu uğurda seve seve hayatımı feda etmekten çekinmeyeceğime ve asıl vazifem olan namuskar, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah'ın kelamı olan Kur'an-ı Azimüşşana el basarak yemin ediyorum."

Metnin sonunda da: "Vallah ve billah" İfadeleri yer alıyordu.

Aynı belgede Harbiye Mektebi'nde verilen dersler sıralanıyordu. Bunların arasında "İlmiahlak" göze çarpıyordu ve içinde din dersi de bulunuyordu. Apaçık ortada; Atatürk döneminde Harp Okulu öğrencileri zorunlu din dersi okuyor, Kur'an üstüne el basarak yemin ediyordu.

Ayrıca, Rahmetli Atatürk sağlığında İslam Âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır'a Türkçe Tefsir yazdırıyor, Ahmet Hamdi Akseki’ye ise, askerler için özel "din kitabı" hazırlatıyor ve bunu bütün Silahlı Kuvvetler mensuplarına okutturuyordu. Ama maalesef Atatürk ölüyor ve nedense her şey birden bire değişiyor, Sabataist ve Masonik cunta; Derneklerini kapatan Atatürk’ten intikam almak üzere harekete geçiyordu. Evet, İsmet İnönü büyük bir “Latinleşme” ve “Ladinleşme” kampanyası başlatıyor, bunun adını da Kemalizm koyuyordu.

ŞİİR:

AKP fecri kazip, fecri sadık karanlığı kovacak

Çünkü “Hak gelince Batıl, zail olacak”!

Elbet imanın ve aklın nuru, küfrün ve ahmaklığın karanlığını boğacak!..

Mescid-i Aksa’dan ve Ayasofya’dan;

Zafer Ezanları okunacak!

“En büyük Allah’tır: Allahü Ekber, Allahü Ekber!”

Yakındır; saadet güneşi, selamet ufkundan doğacak…

Ey, Dinimize kinci solaklar ve işbirlikçi salaklar!

Ötelerden haber var, haber;

“Eleyses-subhü bikariyb?”

Yakın değil midir kutlu sabahlar?

Ey Siyonist Şeytan ve hain şarlatan

Dua ve dileklerimiz duyulacak; yüreklerimiz soğuyacak!...

Yeni bir iman inkılâbıyla, Türkiyem yeniden doğrulacak…

Ve cennet sandığınız bu dünya

Sonunda olacak zalimlere makber!..

Allahü Ekber, Allahü Ekber!..

 


[1] Mustafa Kurdaş / Gündem zehirlenmesi / 25 10 2018

[2] http://arsiv.ntv.com.te/news/270453.asp

[3] 26.10.2018 – Yeni Bombalar – Ergün Diler – Takvim Gazetesi

[4] Bak:18.10.2018 http://www.internethaber.com/dolar-dusuyor-da-ne-oluyor-1911841y.htm

[5] Yeni Şafak / Akif Emre / “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü İstiyor mu?” / 22 05 2012

[6] Yeni Şafak / Ali Bayramoğlu / (Bizi de mi Tutuklayacaksınız?) / 23 05 2012

[7] Milli Gazete / 23 05 2012 / Sh.10

[8] Gazeteciler.com / 23 05 2012 / Levent Gültekin (Cenk Açık)

 

Eklenme Tarihi: 26 Mayıs 2015

Makale Paylaşım Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR