Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

ABD'Lİ SİYONİSTLERİN AKP'Lİ PİYONİSTLERİ
PDF Yazdır
Kitap Kabı ABD'Lİ SİYONİSTLERİN AKP'Lİ PİYONİSTLERİ
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 546
ISBN: 9944337489
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2011
Tıklanma: 1447
Kullanıcı Oyları:  / 2
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

2. BASKI ÖNSÖZ

ERDOĞAN VE ARINÇ’IN YAHUDİ TANRILARI

Bülent Arınç’ın Amerika’da: “Eksenimiz; AB, ABD çağdaş ve modern dünyadır” itirafı!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Eksenimiz AB, ABD, çağdaş ve modern dünyadır, bundan sapmadık, ama tek merkezli değil çok merkezli bir dış politika uyguluyoruz. Türkiye’ye de zaten böyle bir misyon yakışır. Dolayısıyla bizim tüm dünyada tanınan, bilinen, sözüne itimat edilen bir ülke olarak yerleşmiş olmamamızın dünya barışına da katkı sağladığını düşünüyorum” diyerek daha önce sıkça söyledikleri: “referansımız İslam’dır, Milli Görüş’ün devamıyız” iddialarını reddediyordu.

Bülent Arınç, Washington’daki ilk gün temasları kapsamında, ABD’deki düşünce kuruluşlarından Yahudi güdümlü German Marshall Fund’da yaptığı konuşmada, Siyonist lobilerin gözüne girmeye çalışıyor, geçmişini ve kimliğini inkâra yelteniyordu.[1]

Üzülmeyin, Libya'ya Bilim-Sanat Gelecek(!) miş!..

Recep Bey İspanya’da ne buyurmuştu?

“Tarih boyunca Doğu ile batıyı, Müslümanlar ile Hıristiyanları ayrıştıran en büyük çatışmanın haçlı seferleri olduğu iddia edildi. Haçlı seferleri aynı zamanda tüm bu tarafların birbirini tanıdığı, birbiri ile iletişime geçtiği, birbiriyle ittifaklar kurduğu, en önemlisi de çok yoğun bir şekilde bilim ve sanat noktasında alış verişte bulunduğu dönemlerdir” demişti değil mi?[2]

Artık, Libyalılar hiç üzülmesindi.. Haçlı ordusu sayesinde medeni(!) ve modern hale gelecekler, bilim ve sanat öğreneceklerdi!..

Tecavüze uğrasalar da, sivillerin üzerine bombalar yağdırılsa da sabretsinler; çünkü bunlar çağdaşlık ve demokrasi gereği idi!..

Sakın direnmesinler(!).. NATO, Fransız, İngiliz, İtalyan askeri falan da öldürmesinler(!) Fetullah Gülen: “size taş ve bomba atanlara gülle karşılık verin” dememiş miydi?

Kur’an-ı Kerimin:

“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek (itaat edecek) olursanız, (unutmayın adım adım) sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler (ve hak davadan dönekleştirirler)” (Ali İmran: 100)

“Kendilerine izzet (etiket, kuvvet ve hükümet) sağlasınlar diye Allah’tan başka ilahlar (ve güç odakları) edinip (emirlerine girdiler)” (Meryem: 81)

Ayetleri AKP kurmaylarının ve yandaş-yalakacı İslamcıların gerçek mahiyetini ortaya dökmekteydi.

Irak’tan sonra NATO’nun Libya’daki katliamına da ortak olan AKP’nin yandaşı İHH iletişim sorumlusu Murat Yılmaz:

“Neden Haçlı NATO kuvvetlerine yardım ediyordunuz?” diye ısrarlı sorular karşısında sinirlenerek, “Haçlı NATO bilmem ne… Biz bulunduğumuz bölge içindeki halka yardım ediyoruz. İhtiyaç sahibi kim varsa onlara götürüyoruz. Ülke şu anda resmi olmasa da fiilen ikiye bölünmüş durumda, NATO’nun operasyonu da bu ülkede istikrarı sağlamak için yaptığı saldırıdır…” itirafıyla tiyniyetini deşifre etmekteydi.

CIA Başkanı Yahudi Panetta; Şubat’ta Suudi Arabistan’ı, Mart’ta Türkiye’yi niye ziyaret etmişti? İşte gizli ziyaretin soru işaretleri:

  • CIA Başkanı 5 gün boyunca Türkiye’de nerelere gitmişti?
  • Kimlerle hangi konuları görüşüp ne talimatlar vermişti?
  • 2005’teki CIA Başkanının ziyareti gizli değilken, bu neden gizlenmişti?
  • Ziyaret Libya operasyonuyla mı ilgiliydi?
  • Panetta’nın sır ziyaretinin Suriye’de yaşanan olaylarla bağlantısı neydi?
  • Libya operasyonunun NATO’ya devredilmesinde CIA Başkanının ziyaretinin etkisi ne ölçüdeydi?

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde son aylarda başlayan halk isyanlarının yaşandığı bir dönemde ABD'nin kanlı tarihinin gizli servis örgütü olan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA)'in Başkanı Yahudi asıllı Leon Panetta 5 günlük Ankara ziyareti sonrası kafalarda bir takım soru işaretleri bırakıp gitmişti.

Oysa NATO, dünya barışının değil, İsrail’in küresel hegemonyasının jandarmasıydı ve bir görevi de, savaşlar çıkartıp Siyonist Yahudi silah fabrikatörlerine yüz milyarlarca dolar kazanç sağlamaktı.

NATO ve savaş teknolojisinin ardındaki Siyonist barbarlar

Askeri uçak, helikopter ve savunma sistemlerinin tartışmasız silah devi Boeing'in hisseleri kalkışa geçmiş, yüzde 6.14 değer kazanarak, piyasa değerini 2 milyar 695 milyonluk artışla 55 milyar dolara çıkarmıştı.

30 milyar dolarlık cirolu İngiliz BAE Systems'in hisseleri yüzde 6.36 yükselişle en karlı kâğıtlardı. İtalyan 20 milyar dolar cirosuyla Finmeccanica ve Lockhead Martin ile tedarikçileri Honeywell, Northop Grumman değerlerini katlamıştı. Libya’ya Operasyondan bir hafta sonra 15 silah şirketinin değerleri toplam 10.8 milyar dolar artmıştı. Elbette Libya semalarında 195 sorti gerçekleştiren savaş uçakları ve füze sistemleri Yahudi üreticilerinin bayramıydı. Mesela ne yapıp yapıp acel tecel harekâta katılan Fransa, Rafale uçakların performansını küresel müşterilerine tanıtma imkânı sağlamıştı. İsveç SAAB'ın İngiliz BAE ile ortak ürettikleri Gripen savaş uçakları ise 'sabırsızlıkla' NATO'nun kendilerine görev vereceği zamanı kollamaktaydı. Ayrıca Libya'nın silah ihracatçıları İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya 600 milyon dolarlık pazarlarına bomba yağdırarak karlarına kar katmışlardı.

Geçen ay silah ambargosu başlayana kadar Kaddafi, bu ülkelerin en kalantor müşterisiydi. Ve Kaddafi'yi şimdi 'deli, cani, diktatör' diye suçlayanlar ya da 'halkına katliam' yaptı diyen 'demokrasi kumkuması' ülkeler, bir ay evveline kadar takır takır satış yapmaktaydı. ABD Kongresi'nde Libya'ya 'liste başı uçak olmak üzere silah satma' görüşmeleri de harekât dolayısıyla askıya alınmıştı. Libya'yı 'performatif silah fuarına' çeviren silah endüstrisi, 2000 yılına göre askeri harcamalarını yüzde 50 artıran dünyadaki müşterilerini de etkilemiş olmalıydı. İngiliz, Alman, İtalyan, İspanya ortak yapımı Tornado'lar ile F-15 ve F-16 belli ülkelerde muhakkak ya 'modernizasyon' ihtiyacı ya da 'talep' yaratmıştı. NATO güçlerinin silahları, SIPRI'nin (Uluslararası Barış Araştırmalar Enstitüsü) son raporuna göre, 1 trilyon 531 milyarlık dev pazarın 2011 model mallarıydı.

Ve Ortadoğu, Asya, Kuzey Afrika ve Latin Amerikalı ülkelerin siparişlerini kesinleştirmiş olmalılar. Özellikle Brezilya ve dünyadaki silahın yüzde 9'unu alan Hindistan'a savaş uçağı satmak için Eurofighter grubu (İtalya, İspanya, İngiltere ve Almanya) Fransa, ABD ve İsveç'le kıran kırana mücadele ediyorlar. Diğer taraftan 11 Arap ülkesinin SIPRI raporuna göre en çok silahlanan ilk 20'de yer alması, herhalde Arap coğrafyasındaki gelişmelere bakınca kimseyi şaşırtmamıştır.

Sonuç olarak karşımızda özünü savaş endüstrisiyle kuran kapitalizmin ve Yahudi Siyonizminin savaş teknolojisinin ardına saklamış 'barbarizm' duyguları yatmaktaydı. Hâlâ ahlaki bir zafer kazanamayan dünyanın adaletsizlikler tarihine günümüzün taşeron kavramları 'demokrasi' ve 'özgürlük' ziyadesiyle hizmet sunmaktaydı. Daha fazla saflığın alemi yoktur, 'NATO harekatlarını' savunmak, küresel silah endüstrisinin gönüllü propagandasını yapmaktır.[3]

Arınç’ın ve Erdoğan’ın gizli patronları: Savaşların Mimarı Rotschild ve Rockefeller Hanedanı:

NATO saldırılarının ve savaşların Amerikan halkına ağır maliyeti genellikle gizlenirdi. Bunlardan karlı çıkan sadece Yahudi silah fabrikatörleri ve bankerleriydi. İkinci Dünya Savaşı, Amerika'ya 400 milyar dolara mal olmuştu. Bu maliyeti karşılayamayan ABD bütçesi, 200 milyar dolar açık verince; başta Rotschild olmak üzere onunla birlikte hareket eden bankerler, “yeni Amerika”yı yani “Yeni Dünya Düzeni”ni finanse etmeye başlamıştı.

Rotschild hanedanlığının savaş ticareti, Napolyon'un, İngiltere ile yaptığı Waterloo Savaşı'yla başlıyordu. Waterloo Savaşı'nda İngiltere'ye mal kaçıran ve birlikleri finanse eden aile, bir yandan da her iki tarafa yüksek faizlerle borç veriyordu.

1820'lerden sonra finans çevrelerinde şu yargı genel bir inanç haline geliyor: "Avrupa'da tek güç vardır, bu da Rotschild'lerdir" deniyordu.

Etkileri o kadar güçlüydü ki, hiçbir savaş, Rotschild'lerin yardımı olmadan gerçekleşemiyordu. Politika ve ticarette öyle güçlü bir pozisyona yükseldiler ki, bir anlamda Avrupa'nın gizli diktatörleri bu Siyonist Yahudi ailesi oluyordu. Amerika’daki Rockefeller ailesi de bunların ABD şubesi sayılıyordu.

İngiliz Kraliyet Ailesi'ni Çin'le savaşa ikna etmeyi başaran Lord Rotschild, finans için de söz veriyordu. Aile, “Afyon Savaşı”nın ardından, Hong Kong'un kontrolünü ödül olarak alıyordu. Burada kurdukları HSBC, sadece Rotschild'lerin para baronluğunu dünya üzerinde tescillenmesini sağlıyor, aynı zamanda afyon ticaretinin de kontrolünü beraberinde getiriyordu.

Osmanlı topraklarının çözülmesi ile birlikte Rotschild hanedanlığı, iki koldan Orta Doğu'ya sızmaya başlamıştı. Bir kolunu Irak'ın oluşturduğu sızmanın en önemli nedeni, Mezopotamya'daki zengin petrol yataklarıydı. Rotschild'ler, Siyonizm'i bölgenin güneyinde siyasal ağırlık merkezi hâline getirmeyi başarmış, İsrail’in temelleri atılmıştı.

Filistin topraklarının Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmasının ardından harekete geçen Lord Rotschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak, İsrail'in kurulmasına start veren Balfour Bildirisi'nin (1917) yayınlanmasını sağlamıştı.

Bugün Rotschild Ailesi buna karşı çıkarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir savaşa ve Libya saldırısına girebileceğine imkân ve ihtimal verilmiyordu.

Başta J.P. Morgan olmak üzere Rotschild'lerin Amerika'daki uzantıları olan finans kurumları, önce "Dawes Planı” sonra da "Young Planı” ile 1924 yılından sonra Almanya'yı adeta paraya boğuyordu ve böylece kısa bir süre içinde, yerle bir olan bu ülke, Hitler'in inanılmaz yükselişine zemin hazırlanıyordu.

Rotschild Ailesi'nin finanse ettiği I.G Farben Şirketi, Yahudileri Filistin’e göçe mecbur etmek üzere sakat ve ihtiyarların öldürüldüğü Yahudi toplama kamplarında kullanılan ölümcül gazları Naziler için bizzat üretiyordu. Birçok Alman şirketin yanı sıra Hitler'e destek veren Amerikan sermayesi arasında; General Motors, DuPont ve Ford gibi devler de bulunuyordu.

Rus Çar’ına karşı Bolşevik İhtilali'ni finanse eden Rotschild'ler, Rockefeller ile birlikte Hazar petrollerini çıkartmak için imtiyaz alıyordu.

Tüm dünya; ABD'nin, Saddam Hüseyin'in silahsızlandırılması veya Irak'ın demokratikleştirilmesinden ziyade, bu ülkedeki zengin petrol yataklarının peşinde olduğunu biliyordu. Irak, 115 milyar varil ile kesinleşmiş petrol rezervleri bakımından Suudi Arabistan'ın arkasından dünyada ikinci sırada yer alıyordu. Ancak kesinleşmemiş rezervle birlikte, Irak'ın toplam petrol kapasitesinin 250 milyar varili bulduğu tahmin ediliyordu. ABD ve İngiltere'nin iştahını kabartan bu büyük pastanın tutarı, yaklaşık 7 trilyon doları geçiyordu. Bu muazzam servet, sadece ABD ve İngiltere'nin iştahını kabartmıyor; birçok devletinkinden daha büyük bütçelere sahip dev şirketleri ve zengin aileleri de yakından ilgilendiriyordu. Tıpkı, yaklaşık iki yüz yıldır yaşanan savaşların ve kanlı iç çatışmaların birçoğunun finansörü ve ganimetçisi Rotschild Ailesi gibi..

Asıl sermayesini savaşlar ve iç çatışmalarla kazandığı bilinen, servetinin bugün 3 trilyon dolar olduğu tahmin edilen Rotschild hanedanlığı, dünya bankacılık ve finans sisteminin kurucusuydu. Sahip oldukları yüzlerce şirket ile iki yüz yıldır dünyanın finans ve siyasal dengelerini elinde tutan aile, birçok katliamın da finansörü olarak tanınıyordu. Savaş tüccârlığından paranın efendiliğine Almanya'dan İngiltere'ye göçen Yahudi Mayer Ainschel Rotschild (1743-1812) ve Paris, Londra, Frankfurt, Napoli ve Viyana'ya gönderdiği 5 oğlunun (Amschel Mayer, Salamon, Nathan, Kalmanın, Jakob Mayer) bankerlik kariyeri ile temelleri atılan hanedanlığın savaş ticareti, Napolyon'un İngiltere ile yaptığı Waterloo Savaşı'yla başlıyordu. Waterloo Savaşı'nda İngiltere'ye mal kaçıran ve birlikleri finanse eden Nathan Mayer (1777-1836), bu dönemde bir yandan savaşı finanse ederken diğer yandan da hükümetlere yüksek faizlerle borç para veriyordu. Waterloo Savaşı'nın sona ermesi ve Napolyon'un kaybettiği haberi yine Nathan Rotschild'in güvercinleri sayesinde ilk olarak İngiltere'de duyulmuştu.

Nathan Mayer, Waterloo'daki İngiliz zaferini, kurduğu erken istihbarat ağı sayesinde çok önceden öğreniyor ve Londra borsasına koşarak aldığı hisseleri ertesi gün çok büyük miktarla satarak bir gecede inanılmaz bir servet yığıyordu. Kardeşlerinin yardımı ile Nathan Mayer, ayrıca İspanya'daki İngiliz ordusunu finanse etmek amacıyla Fransa'dan altın da taşıyor ve bu çabaları, Nathan'a “İngiliz Hazinesi'nin temsilcisi” unvanını kazandırıyordu. Savaşın sonunda, Rotschild Ailesi Fransa ve Avusturya'ya borç vermeye başlıyordu. Bu dönemde Paris'teki tüm bankerlerin servetlerinin toplamı 300 milyon Frank iken, Rotschild'lerin sadece bu şehirdeki sermayesi, 600 milyon Frankı buluyordu. Lionel Nathan İngiliz Meclisi'ne seçilen ilk Yahudi'ydi ve oğlu Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rotschild oluyordu.

Zaten, bizdeki ulusalcıların güdük tarihlerinin başlangıcı ve inkârcı-dinsiz felsefelerinin ilham kaynağı olarak gösterdikleri Fransız Mason Devriminin arkasında da yine Siyonist Yahudilerin bulunduğu biliniyordu.

Avrupa'nın gizli diktatör patronları

Rotschild'lerin kurdukları bu hanedan ağı, onlara büyük bir ekonomik güç getiriyordu. Alman tarihçi Werner Sombart, Jews and Modern Capitalism (Yahudiler ve Modern Kapitalizm) adlı kitabında şöyle diyordu: "1820 sonrasındaki dönem 'Rotschild'lerin çağı' olarak bilinir. Öyle ki yüzyılın ortasında finans çevrelerinde şu yargı genel bir inanç haline gelmişti: Avrupa'da tek güç vardır, bu da Rotschild'lerdir." John Reeves ise, The Rotschilds; The Financial Rulers of Nations (Rotschild'ler: Ülkelerin Finans Patronu) adlı kitabında şöyle diyordu: Nathan Rotschild'in İngiliz Hükümetine ilk yardımı 1819'daydı ve 60 milyon dolarlık borç verdi; 1818-1832 arasında 105.400.000 dolar miktarında sekiz adet borç daha verdi; aşağı yukarı 700 milyon dolarlık 18 adet hükümet borcu oluşturdu. Etkileri o kadar güçlüydü ki hiçbir savaş Rotschild'lerin yardımı olmadan gerçekleşemezdi. Politika ve ticaret dünyasında öyle güçlü bir pozisyona yükseldiler ki bir anlamda Avrupa'nın diktatörleri oldular.”

Afyon Savaşı ve Gizli Dünya Krallığı

Avrupa kıtasında birçok hükümeti borçla haraca bağlayan ve servetlerine servet katan Rotschild hanedanlığı “Afyon Savaşı” ile Çin ve Uzakdoğu'yla tanışmıştı. Bu dönemde Çin'de afyon ticareti yapan İngiliz tüccarların Çin İmparatorluğu ile ters düşmesinin ardından, Yahudi tüccarlar İngiliz Kraliyeti'nin desteğini almak üzere Rotschild ailesine başvurmuşlardı. İngiliz kraliyet ailesini ikna etmeyi başaran Lord Rotschild, Çin'e karşı yapılan “Afyon Savaşı”nın (1840) finans kaynağıydı. Çin'in mağlubiyeti ile biten savaşın ardından Rotschild Ailesi, İngiliz hâkimiyetine geçen Hong Kong'un kontrolünü, bu yardımlarının karşılığı olarak almıştı. Yeni Hong Kong'da ilk önemli şirket olarak kurulan Hong Kong Shangai Bank Corporation (HSBC) sadece Rotschild'lerin para baronluğunu dünya üzerinde tescillemesini sağlamamış, aynı zamanda Çin'deki afyon pazarını da tekeline almayı başarmıştı. Bugün Taliban ve bin Ladin’i bile kullanarak, Karzai kuklalarının sayesinde Afganistan’daki Afyon üretim ve ticaretinin arkasında da yine Rotschild ve Rockefeller aileleri vardı.

Balfour Bildirisi ve İsrail'in kuruluş hazırlığı

Yahudi Rotschild Ailesi için 19. yüzyılın ilk yılları çok yoğun geçmiş; bir yandan Almanya'da sanayi devrimi sonrası Siemens, Bosch, AEG, Krupps gibi birçok şirketin kuruluşunu finanse etmiş, diğer yandan Amerika kıtasına geçerek altın uğruna yerli katliamlarında önemli roller üstlenmişti. Amerika kıtasının yeraltı zenginliklerini keşfeden Rotschild'ler, ilgisini altın ve diğer madenlere kanalize etmişti. Rotschild hanedanlığının bugün dünya altın ve elmas gibi yeraltı kaynaklarının yüzde 40'ına tek başına sahip olmasının temelleri o yıllarda atılıvermişti. 19. yüzyılın ilk yılları Rotschild'ler için Ortadoğu'ya açılmaları açısından da önemliydi. Osmanlı topraklarının çözülmesi ile birlikte Rotschild hanedanlığı iki koldan Orta Doğu'ya sızmaya girişmişti. Bir kolunu Irak'ın oluşturduğu sızmanın en önemli nedeni, Mezopotamya'daki zengin petrol yatakları idi. Rotschild'ler BP-Amoco firması ve Royal Duth Shell ile Irak pazarına girmişti. Sermaye hareketini Orta Doğu'nun kuzeyine kaydıran Lord Rotschild, Doğu Akdeniz kıyısını ise Siyonizm'i siyasal ağırlık merkezi haline getirmişti. Filistin topraklarının Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmasının ardından harekete geçen Lord Rotschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak İsrail'in kurulmasına start veren Balfour Bildirisi'nin (1917) yayınlanmasına öncülük etmişti. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Balfour'un adını taşıyan bu belgeyle, Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı'nın elinden alınan Filistin'de bir "Yahudi vatanı" kurma hedefinin desteklendiği resmileşmişti. Lord Rotschild, Yahudi Devleti'nin siyasi oluşumuna zemin ararken diğer yandan da kurduğu 2 milyon sterlinlik fon ile Filistin topraklarının satın alınmasını organize etmişti. Çok kısa bir zaman içinde Filistin topraklarının en verimli bölgeleri, bu fon sayesinde Yahudilerin eline geçmişti.

Birinci Dünya Savaşı

Birçok ünlü tarihçinin bu dönemdeki ortak kanısı, “18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa kıtası dahil dünyanın herhangi bir yerinde savaşların Rotschild'lerin onayı ile başlatıldığı ve onay gelmese asla bir savaşın çıkmasının mümkün olamayacağı” yönündeydi. Amerikalı ünlü tarihçi Hannah Arendt, “The Origins of Totalitarianism” (Totalitarizmin Kökenleri) adlı kitabında Rotschild'lerin gücüne değinirken: “19. yüzyılda pek çok devlet adamının günlüklerine yeni bir savaş çıkmayacağını, çünkü Rotschild'lerin şimdilik böyle bir şey istemediklerini yazdıklarına” dikkat çekmişti. Arendt, özellikle Tarihçi "J. A. Robson'un Imperialism" (Emperyalizm) adlı kitabında yazdığı şu satırların altını çizmişti: "Eğer Rotschild Ailesi, buna karşı koyarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir savaşa girebileceğine inanan cahil ve gafil birisidir.” Bu, Rotschild'lerin tek başlarına bir devlet kadar güç elde ettikleri anlamına gelmekteydi. İşin bir başka ilginç yanı da Rotschild'lerin bu kazançlarının çoğu kez başkalarının yıkımını getirmesiydi... Yerel savaşların hakimi durumundaki Rotschildler, aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı'nın perde arkasındaki en önemli güç konumunda bulunuyordu. Amerikalı yazar Eustace Mullins, “The World Order: Our Secret Rulers” (Yeni Dünyanın Düzenleyicileri) adlı kitabında, Birinci Dünya Savaşı ile Rotschild'ler arasıdaki bağlantıyı kurarken “savaş sonunda oluşan durumun dikkatle incelenmesi gerektiğini vurguluyor, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması ve buna bağlı olarak yeni çizilen Ortadoğu haritası ile Çarlık Rusyası'nın dağılma sürecine girmesinin dünyayı yeniden şekillendiren gelişmeler olduğunu” kaydediyordu. Mullins, Rotschild'lerin savaşan her iki tarafı da yönlendirdiğini, kitabında bahsettiği finansörler arasındaki hiyerarşik ilişkiye dayanarak söylüyordu. Mullins'e göre, ilişkinin hiyerarşik olması ise Yahudi finansörler arasında asırlardır süren bir gelenek oluyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın geçtiği yıllarda ise hiyerarşinin tepesinde Yahudi finans dünyasının bir numarası olan Rotschild'ler oturuyordu.

Rotschild'in parası Hitler'in mayasını oluşturmaktaydı

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ekonomik anlamda yerle bir olan Almanya'nın yeniden inşası da Amerikalı finans çevrelerine ihale ediliyordu. Başta J.P. Morgan olmak üzere Rotschild'lerin Amerika'daki uzantıları olan Reckefeller’in finans kurumları, önce "Dawes Planı” sonra da "Young Planı” ile 1924 yılından sonra Almanya'yı adeta paraya boğuyor ve böylece kısa bir süre içinde yerle bir olan bu ülke, Hitler'in inanılmaz yükselişine zemin hazırlıyordu. Hitler'in savaştan önceki yıllarda inanılmaz savunma harcamaları ve büyüyen askeri gücü Rotschild ve Rockefeller hanedanlığının onayı ve yardımlarıyla oluşturuluyordu. Amerikalı tarihçi Anthony C. Sutton'un “Wall Street and the Rise of Hitler” (Wall Street ve Hitler'in Yükselişi) kitabında bu dönemi özetlerken Amerikalı finans kuruluşlarının sadece Almanya'nın yeniden yapılanması için değil, bilinçli bir biçimde Hitler ve onunla birlikte yeni bir canavarın doğuşunu da sağladıklarını vurguluyordu.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya'nın parlayan yıldızı kimya ve ilaç sektörü olacaktı. Özellikle bu alanda Almanya'da ortaya çıkan şirketler sadece Avrupa'nın değil, tüm dünyanın kimya ve ilaç alanlarında bir kartel oluşturmuşlardı. Bunlar arasında en büyüğü Rotschild'lerin finanse ettiği ve diğerlerinden farklı bir konuma sahip olan I.G. Farben Firması'ydı. I.G Farben, kömürden benzin üretmenin yöntemini geliştirerek, bu buluşunu Amerikalı Standart Oil şirketi ile imzaladığı anlaşmayla daha da geliştirmeye başlamıştı. David Rockefeller'in, Standart Oil Şirketi (514 bin hisse) ile ortak olduğu ve Rotschild Ailesi'nin finanse ettiği I.G Farben firması, daha sonra geliştirdiği ürünlerle önce Alman sanayisini beslerken daha sonra toplama kamplarında kullanılan ölümcül gazları Naziler için üretmekten sakınmamıştı. Birçok Alman şirketin yanı sıra Hitler'e destek veren Amerikan sermayesi arasında General Motors, DuPont ve Ford gibi devler de bulunmaktaydı. Almanya'da her iki dünya savaşında yaşananların bir benzeri Rusya'da, bu kez daha büyük bir çapta karşımıza çıkacaktı. Rusya topraklarındaki zengin yeraltı zenginliklerini ele geçirmeye hevesli Yahudi şirketler, Rus Çarı'na karşı oluşacak bir ayaklanmayı finanse edip kışkırtmıştı. Bolşevik İhtilali'nin (1918) başarı ile sona ermesi ve Rus Çarı'nın idam edilmesinin ardından isyancılarla ilk anlaşma imzalayan ve Hazar Petrolleri'nin çıkarılması için imtiyaz elde eden şirket Standart Oil (Rockefeller) olacaktı. İsyanın finanse edilmesinden Hazar petrollerinin çıkartılmasına kadar, Rockefeller ile birlikte bu işten en karlı çıkan aile ise savaşlarla para kazanmak konusunda oldukça tecrübelenen Rotschild hanedanıydı.

Kara kıtada 1 milyon ölü insan

Afrika'da 90'lı yıllarda Ruanda ve Burundi'deki iç çatışmalarda 1 milyondan fazla kişinin öldüğü katliamlar yaşanmıştı. Buradan parlayan olaylar, Zaire'ye sıçramış ve Mobutu Sese Seko'nun devrilmesiyle sonuçlanmıştı. İlk bakışta Hutu ile Tutsi kabileleri arasındaki etnik farklılıkla açıklanan savaşın temelinde aslında çok başka bir neden vardı: Elmas! Bir milyondan fazla kişinin ölümüne, yüz binlerce insanın göç etmesine neden olan bu iç savaşın perde arkasındaki mimarı, dünyanın en büyük altın ve elmas üreticisi olan Rotschild hanedanlığına ait Debeers Firması'ydı. On binlerce insanın ölümüne yol açan savaşın sahnelendiği ülke ise, dünyanın en önemli elmas yataklarına sahip 5 ülkeden birisi olan Ruanda’ydı. Bugün serveti 3 trilyon doları aşan Rotschild hanedanlığı dünyanın en büyük ilk 10 bankasının 3 tanesine sahip durumdaydı. Dünya yeraltı zenginliklerinin yüzde 40'ına da bu Yahudi ailesi hükmediyordu. Aile bireyleri kendilerini vakfa veya bilime adamış gözükmesine rağmen, başta Yahudi George Soros gibi birçok para baronu Rotschild'lerin emri altındaydı. Dillere destan bu servet ve itibarın gerisinde ise okyanusları dolduran kan, vahşet ve dünya savaşları vardı.

Osmanlı da Rotschild'lere borçlanmıştı

Osmanlı ekonomisi, Rotschild hanedanlığı ile ilk kez Ruslara karşı yapılan Kırım Savaşı'nda (1853-1856) tanışmıştı. Osmanlı İmparatorluğu, savaşı finanse etmek için Londralı bankerlerden yüksek faizle borç almak zorunda bırakıldı. (24 Ağustos 1854) İngiliz bankerlerden yüzde 6 faizle 3.000.000 sterlin alan Osmanlı tarihindeki bu ilk borcuna karşılık Mısır'dan alınan vergiyi teminat göstermişti. Yine 27 Haziran 1855'te ikinci bir anlaşma ile Osmanlı yönetimi, Kırım Harbi masraflarını karşılayamadığı için Rotschild aracılığı ile İngiltere'den borç almıştı. Mısır vergisi, Suriye ve İzmir gümrük gelirlerinin teminat olarak gösterildiği anlaşmayla Osmanlı yönetimi, 5.500.000 lira borca batırılmıştı.. Bu borçlanmalarının ardından da Osmanlı'nın ekonomik çöküşü hızlanmıştı. Bugün 2002’de 80 milyar dolar olarak devraldığı dış borcu 8 senede 580 milyar dolara çıkaran ve ülkeyi ipotek altına sokan AKP de, maalesef aynı akıbete doğru koşmaktaydı.

“Novus Ordo Seclorum” (Yeni Dünya Düzeni) ve Siyonist Sermaye Saltanatı

İkinci Dünya savaşının sona ermesi yeni sınırların çizilmesine neden olacaktı. Yeni ülkeler doğacak ki bunların en başında İsrail bir çıbanbaşı gibi İslam coğrafyasının ortasına kondurulacaktı.. İsrail açısından sadece sınırlarının çizilmesi değil, bir başka anlamı daha vardı İkinci Dünya Savaşı'nın. Rotschild hanedanlığının baskısı sonunda yayınlanan Balfour bildirisi, Filistin topraklarının Osmanlı hâkimiyetinden alınmasını ve bir devletin kurulmasını belki sağlamıştı ama gerekli Yahudi nüfus yoğunluğu istenilen seviyeye ulaştıramamıştı. İkinci Dünya Savaşı, Filistin’de satın alınan topraklardaki hızlı Yahudi nüfus artışının da istenilen seviyeye gelmesine yol açmıştı. Savaş sonunda en az bilinen fakat en önemli konulardan birisi de savaşın Amerika üzerindeki ağır maliyetiydi. İkinci Dünya Savaşı Amerika'ya 400 milyar dolara mal olacaktı. Bu maliyeti karşılayamayan ABD bütçesi 200 milyar dolar açık verince, başta Rotschild ve Rockefeller olmak üzere onunla birlikte hareket eden bankerler, “yeni Amerika”yı yani “Yeni Dünya Düzeni”ni finanse etmeye başlamış, yani ABD’yi tamamen kontrollerine almışlardı.[4]

Geçen yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e “Yılın Devlet Adamı” ödülünü veren İngiltere’deki Chatham House adlı, Avrupa CFR’si sayılan kuruluşun asıl sahipleri de işte bu Siyonist Rotschild Yahudi ailesi olmaktaydı. Bugün BM, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşların gizli patronları, Irak ve Libya saldırılarının gizli mimarları da aynı Rotschild ve Rockefeller gibi Siyonist hanedanlardı.

Şimdi, ya bu Siyonist aileler, bunların emrindeki NATO, BM ve IMF gibi örgütler, ABD ve AB gibi emperyalist ülkeler tamamen intibaha ve insafa gelmiş, insanlığın ve İslam’ın hayrına işlere girişmişti de bizim haberimiz olmamıştı!.. Veya şu Bülent Arınçların, Recep T. Erdoğanların AKP’sini “Erbakan’ın devamı, Milli Görüş’ün meyvesi” sayan ve sahip çıkanlar, Şeytanın şarlatanlığını yapmaktaydı.

Rotschild ve Rockefeller Yahudilerinin NATO’su, Libya’dan Kaddafi’yi kaçırmak yerine, tam bir kardeş kavgası ve kaos ortamı oluşturmaktaydı. Libya halkını birbirine kırdıracak bu kirli savaştan dolayı, Yahudi silah fabrikatörleri yine milyarlarca dolar silah satacak ve asıl hedefleri olarak, Libya’yı BOP çerçevesinde resmen olmasa bile, Irak misali, fiilen parçalayacaktı. Recep T. Erdoğan AKP’si ise bu Siyonist fesatçılık ve fırsatçılık kumpasının sadece figüranıydı. Şu AKP’yi hala “Şahsiyetli dış politika üretiyor” diye alkışlayanlar ise, vicdanı ve ahlakı yalama olmuş ve hayâ duyguları kurumuş yalakalardı.


GİRİŞ:

DİKTATURLAR DEVRİLİRKEN

DEMOKRATURLARIN TEDİRGİNLİĞİ

Siyonizmin işbirlikçi despotları bir bir yıkılırken, aynı zalim güçlerin işbirlikçi demokratları telaş içindeydi. Yoksa sıra kendilerine mi gelmekteydi? Diktatur: zorba ve zalim idarecilere; Demokratur ise: seçim hilesi ve halkın aldatılması ile yönetime gelen işbirlikçi hainlere denmekteydi. Amerika BOP çerçevesinde İslam coğrafyasını yeniden şekillendirmek üzere Müslüman halkların diriliş ve direnişine müdahale ve manipüle etmeye çalışırken, dizginlerin elinden çıkmasından ve Adil Bir Düzene kayılmasından endişe etmekteydi. Ve hele basının saklamasına rağmen, ABD işgalindeki kukla Irak hükümetine ve özellikle de küçük İsrail sayılan Barzani yönetimine karşı başlayan halk ayaklanmalarının önlenemez boyutlara ulaşması; Recep T. Erdoğan’ın başarıları için dua ettiği Amerikan Conilerinin artık bölgede kontrolü iyice kaybettiğinin göstergesiydi.

İnancımıza göre, kişisel veya kitlesel bütün olaylar, Allah’ın iradesinde ve kader çerçevesinde meydana gelmektedir. Tunus’ta başlayıp ardından Mısır’a sıçrayan; Suriye, Lübnan, Cezayir ve Yemen’i karıştıran halk girişimlerini ve iktidar değişimlerini de kaderin dışında düşünmek mümkün değildir. Bu ayaklanmalar, hangi güçler ve gerekçelerle başlatılmış olursa olsun, sonunda Müslüman halkların hayrına sonuçlar doğuracağı kesindir. Hadis-i Şerifte bildirildiği gibi: “Cenab-ı Hak isterse, zalim ve facirler eliyle de Dinini ihya edebilir.”

Bütün bu girişim ve gelişmeleri Yahudi Lobileri güdümlü Amerika ve Avrupa, kendi çıkarları ve İsrail’in korunması yönünde manipüle etmek istese de, Milli ve İslami merkezlerin stratejik müdahalesi de elbette devreye girecektir.

Batıyı şaşkınlığa, barbar yönetimleri taşkınlığa sevk eden bu beklenmedik gelişmeler, müjdelenen büyük Mehdiyet inkilabının son hazırlıkları da olabilir.

“Vakıa (dünya ve insanlık tarihinin en büyük olayı ve zalimlerin kıyamet saati) vuku bulduğu zaman,

(Artık) O’nun vukuuna (zulüm saltanatının çöküş oluşumuna ve kafirlerin dünyasının yıkılışına) yalan diyecek yoktur.

O (olay, zalim kafirleri) aşağılatıcı (Mümin ve mazlumları ise) yüceltici ve onurlandırıcıdır.”[5]

Ayetleri de bu mutlu ve kutlu hadiselere işaret etmektedir.

Bu gelişmelerin, Türkiye’yi nasıl etkileyeceği veya Milli merkezlerin hangi gelişmeleri tetikleyeceği ise, yakında görülecektir.

Mısır'a Bir Yusuf Daha Gerekiyordu!

Atilla Mehdigil’in güzel tespitleriyle: “BOP, bir hesaptır. Kimin hesabı? Tabii ki Siyonistler ve yardakçılarının. Yani başta siyonist İsrail ve tetikçisi Amerika olmak üzere diğer bazı ülkelerin şeytani planıdır. "Tilkinin kafasında kırk plan vardır, kırkı da tavukla alakalıdır." Gavurların binlerce planı vardır, hepsi de İslam, İslam halkları ve İslam coğrafyası üzerine kurgulanmıştır. Ama onların hesapları varsa Allah(cc)'ın da bir hesabı vardır. Onların hesapları cüzidir ve acizdir, Allah(cc)'ın hesabı küllidir ve kaçınılmazdır. "O, her şeye kadir olandır. (Talak/12)"

İşte onların hesaplarından bir tanesi olan BOP, Siyonizmin tetikçisi Amerika'nın bir tuzağıdır. Projeyi yürütme de işbirlikçilik görevi ise Türkiye, Yemen ve İtalya başbakanlarına verilmiş durumdadır. Bunlar eş başkan olarak bu projenin hayata geçirilmesinde figüranlık yapmaktadır. Bu arada proje kapsamındaki Türkiye ve Yemen başbakanlarının görevlendirilmelerini bir bakıma anladık desek bile proje dâhilinde olmayan İtalya başbakanının böyle bir göreve atanmış olması da ayrı bir yoruma muhtaçtır.

Muhterem Erbakan Hocamız, yıllardır İsrail'in Arz-u Mevud projesini gerçekleştirmeye kendi gücünün ve nüfusunun yetmeyeceğini bunun için de diğer ülke yöneticilerini kullandıklarını vurgulayıp durmaktadır. Tabii BOP'un ifade edilmeyen asıl amacının, Büyük İsrail'in kurulması projesi olduğunu da asla hatırdan çıkarmamalıdır.

BOP'un söylenen amacı Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bulunan yirmi iki İslam ülkesine sözüm ona demokrasiyi taşımaktı. Ancak, bu ülkelerden Afganistan ve Irak'a getirilen demokrasi, işte ortadaydı.

Demokrasilerde üç kuvvetten söz edilir. Yasama, Yürütme ve Yargı. Evet, teamülen böyledir. Ancak, uygulamada bunlar ne yazık ki sadece görüntü olarak kalıyor, yerini sermaye, medya ve orduya bırakıyor. Demokratik sistemin görünen ve görünmeyen kuvvetleri bu şekilde kendisini gösteriyor. Buradan hangi sonuca varılıyor? Görüntüye, halkın kendi kendisini yönetmesi getiriliyor, adil yargılamadan dem vuruluyor. Ancak, uygulamada menfaatleri korumak için duruma göre yaygara kopartılıyor ve despotluk yapılıyor; İşte bu Erbakan Hocamızın da ifade ettiği şekliyle "demokrasi" değil "demokratur" oluyor!

Şu anda dünyada uygulanan demokratur sistemi, yirminci yüzyıla girerken 1897'deki Basel'de toplanan Yahudi kongresiyle başlamış ve elli yıl sonra 1948'de İsrail devletinin kurulmasıyla hızını arttırmıştır. Bir elli yıl sonra, yirmi birinci asrın hemen başında on bir Eylül bahanesiyle son sürat üçüncü dünya savaşına doğru yol almaktadır. İşte şu an bölgede yaşananları böyle okumalıdır.

Siyonist düşüncenin amacı, batıl ve barbar inançları gereği dünyayı, Müslümanların sonu anlamına gelen Armegeddon savaşına zorlamaktır. Ortadoğu'da yaşananlar onların düşüncesi açısından sonun başlangıcıdır. Tabii her zaman olduğu gibi bunda da yanılıyorlar. İnşallah bu süreç, İslam'ın ve Müslümanların değil, onların zalim zihniyetlerinin sonu olacaktır.

Peki, ne yapmak lazımdır? Her İslam ülkesinin mutlaka Milli Görüşçüleri vardır. Başta D-8 ülkeleri olmak üzere bütün Milli Görüş temsilcileri bir araya gelerek hızla D-8 toplantıları gerçekleştirmeleri hayati önem taşımaktadır. Burada dünyayı yeniden şekillendirecek siyasi kararlar alınmalıdır. Türkiye'mizin Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın etrafında huzur ve onur halkası oluşmalıdır. Her İslam ülkesinin ordusu, kendilerinin Milli ordularıdır. Ordunun her mensubu aslında Milli Görüş şuurundadır. Ancak ordularımız, demokraturun unsurları olan sermaye ve medyanın yönlendirme ve propagandalarını artık kırmalı ve Milli hedefler istikametinde davranmalıdır.

İnsanlığın özellikle de İslam Âleminin başka alternatifi kalmamıştır. Bu alternatif değerlendirilmediği takdirde dünyanın kaderi Siyonist sermaye güdümlü batının zalim despotlarına terk edilmiş olacaktır. Bu tarihi ve talihli fırsat kaçırılmamalıdır.

Tunus'la başlayıp, Mısır'da patlayan olaylar, diğer İslam ülkelerine de sıçramış durumdadır. Sonunda Hüsnü Mübarek kaçmak zorunda kalmıştır. Baskıcı ve dayatmacı rejimler hiçbir zaman halk tarafından sonuna kadar beğenilmemiştir ve korunmamıştır. Nerede olursa olsun böylesi rejimler bir gün mutlaka yıkılacaktır. Şimdi endişemiz, Mısır'da Mevcut dikta rejimin yıkılmasıyla oluşan boşluğu BOP hayalcilerinin doldurmasıdır.

BOP hayalcileri, Irak ve Afganistan'da istediklerine ulaşmış olsa da kendileri açısından gerekli dersi de çıkarmışlardır. Bu ülkelerde uyguladıkları yöntem oldukça masraflıdır ve onlar için can ve mal kaybına yol açmıştır. Bunu yeniden göze alamayacaklardır.

Evet, bu saatten sonra ne Mısır’ın milli unsurları ve ne de Mısır halkı diktatörden kurtulup demoratura razı olmayacaktır. Zira Mısır peygamberler diyarıdır. Üç bin beş yüz yıl evvel Mısır'da Yusuf (as), Allah (cc)'ın yardımıyla adalet ve huzur düzeni kurulmuş ve yaşanmıştır. Mısır'a bir Yusuf daha ihtiyacımız ve ricamızdır! Mısır'da bir kez daha firavuni oyunlar oynanmaktadır. Bu oyunları bozacak Musa'lar, Harun'lar zamanıdır!”

Sıra Suud Rejimine ve Körfez Emirliklerine mi Geliyordu?

Aşağıdaki tespitler önemliydi:

Suud-i Arabistan rejimini halk mı, yoksa batılı güçler mi devirirdi? ABD ve egemen güçler, Suud rejiminin yıkılmasına hangi şartlarda izin verirdi?

Bütün bu süreçte hemen tüm yorumcular, ‘Mısır’ın Tunus’a benzemediğini, rejimin kolaylıkla devrilemeceğini ayrıca Suud’un yıkılması içinde hiç bir neden olmadığı’ görüşünde birleşiyorlardı. Peki, bu yorumcular hata ediyor olamazlar mıydı veya neyi göz ardı ediyorlardı?

Ortadoğu’da değişim borsası açılmıştı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Peki, gelişmeler sadece Tunus diktatörünün devrilmesiyle mi başlamıştı? Genellikle ABD’de yuvalanmış, çoğunluğu İngiliz ve Alman asıllı Siyonistlerden oluşan ve dünyayı yönetme iddiasındaki küresel egemen güçler bu işin neresinde durmaktaydı?

İsrail’in Ortadoğu’da sırtını yasladığı Mısır rejimi hepten yıkıldı mı? Bu kıvılcım nerelere sıçrardı ve yeni dizaynda, kimler ne tür roller ve görevler alırdı? Bu değişim sürecinin sonucunda, siyasal ve ekonomik olarak ABD’nin en büyük müttefiki ve ekonomik olarak ABD’yi ayakta tutan Suud rejimi yara alır veya yıkılır mıydı?

Mısır devriminde egemen güçlerin rolü ne kadardı? Eski Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Mısırlı laik ve liberal Baradey’e bu güçler sahip çıkar mıydı? Ya da Baradey, cepheye planlanarak sürülmüş bir yeni lider adayı mıydı?

Unutmayalım, Tunus’ta, ‘bir kişinin kendini yakması neticesinde, 29 yıllık Bin Ali rejiminin, dahası yarım asrı aşan dikta döneminin, sıradan sokak hadiseleriyle sona ereceğinin” planlayıcıların dışında kimse farkına bile varamamıştı!?

Bu süreç kendiliğinden patlamış sayılmazdı ya da bu en zayıf ihtimaldi. Yarım asırdır her türlü zulme seyirci Tunus ordusu, elbette bir anda insafa ve imana gelmiş değildi. Fransa sömürgesi gibi yönetilen Tunus, artık batı için devrilmesi gereken bir rejimdi. Peki, batı, Tunus rejimine bu kadar süre neden sabretti? Hiç kuşku yok ki Müslümanların en güçlü olduğu ülkelerden biri Tunus’tu. Batı açısından bir diktatör, İslamcı bir iktidara karşı koşulsuz desteklenmeyi hak ederdi. Ama buda ilelebet süremezdi.

Çoğunluk aksini düşünse de, artık Mısır rejimi de iflas etmiş ve Hüsnü Mübarek kaçıp gitmişti. Ortadoğu’da yeni bir dizayn planlanmışsa –ki bu konu yeni değil ve batının bir planı olduğu uzun süredir biliniyor-Mısır ve Suud rejimi düşürülmeden, Ortadoğu yeni bir dizayna pek izin vermezdi. Ancak özellikle Mısır rejiminin düşmesi, Ortadoğu’daki diğer bütün rejimler için domino etkisine sahipti.

ABD, dünyadaki en büyük destekçisi olan Suud rejiminin yıkılmasına hangi şartlar ve durumlarda izin verirdi, ve hangi faktörler devreye girerdi? Bunun için, biraz tarihin tozlu raflarına göz atmak gerekirdi.

Geçmişte savaşlar ve işgaller, daha sonra askeri darbeler ve son zamanlarda Soros üzerinden yaptırılan kadife devrimler ile değiştirilen rejimler, halklar tarafından mı yoksa derin güç odakları tarafından mı yürütülüp yönetilmekteydi? Bunun için, ardında hangi güçlerin bulunduğu herkesçe malum olan Türkiye darbelerine ve sürpriz iktidar değişikliklerine bakmak yeterliydi. (Ancak ABD’nin gizli derin devleti olan Yahudi Lobilerinin, artık bu tür devrimleri kurgulamak değil, kontrol ve manipüle etmekte bile zorlandığı da bir gerçektir.)

Bu süreçlerin arka planını, eski ABD Yargıtay Başkanı ve kendisi de Avusturyalı bir Yahudi olan Felix Frankfuter, “Bizleri yöneten güçler görünmez. Onlar perde arkasındadır.” Şeklinde itiraf etmişti. Peki, Felix bununla neyi kastetmişti? Bunun için petro-dolar aşkı ve siyasi cinayetlere bakmak iyi bir kılavuz olabilirdi!

ABD Merkez Bankası yani FED/Federal Rezerv, 1913’de çıkarılan bir yasa ile özelleştirildi. Bu yasa toplumdan özenle gizlendi. Bu özelleştirme ile bankanın yeni sahiplerinin kim olduğu uzun yıllar bilinmedi. Bir müddet sonra bu bankanın hisselerinin:

Rothschild Banks / Londra ve Berlin / Siyonist Yahudi

Lazard Brothers Banks / Paris / Siyonist Yahudi

Israel Moses Seif Banks / İtalya / Siyonist Yahudi

Warburg Bank / Hamburg ve Amsterdam / Siyonist Yahudi

Lehman Brothers / New York / Siyonist Yahudi

Kuhn, Loeb Bank of NY (Now Shearson American Express) / Siyonist Yahudi

Goldman Sachs / New York / Siyonist Yahudi

National Bank-Morgan Guaranty Trust (J. P. Morgan Bank) / New York / Siyonist Yahudi

Hanover Trust / New York (William and David Rockefeller & Chase National Bank / Siyonistlere ait olduğu belirlenmişti.

Kısacası, hepsi Siyonist Yahudi olan bu yapının ana merkezi tahminlerin aksine New York değil Londra idi. Banka ve finans kurumu adları farklı olsa bile, 5 Siyonist&Yahudi ortak birleşmişti. Bunlar; Rothschild kardeşler, Rockefeller kardeşler, Morgan kardeşler, Israel Moses Seif, Lazard kardeşlerdi.

Peki, ABD dolarının Ortadoğu ile ne ilişkisi olabilirdi? 28. Başkan Wilson, FED’in yani ABD dolarının bu ailelerin eline geçmesini engelleyememesine, “seçim kampanyasında bu ailelerden finansal destek almasını” mazeret gösterecekti. İlk başkandan bu yana, başkanların seçim kampanyalarının finansmanı yine bu ailelerce sağlandığı bir gerçekti.

Amerika Merkez Bankası’nın yeni durumunu/özelleştirilmesini eleştiren Kongre Üyesi Louis McFadden, bir müddet sonra zehirlenerek öldürülecekti. Başkan Kennedy, 4 Haziran 1963’de FED’i ABD Devleti’ne kazandırmaya yönelik, kısmi bir başkanlık kararnâmesi çıkarmasından 5 ay sonra bir suikasta kurban edilmişti. Kardeşinin kaldığı yerden devam edeceği vaadiyle, Başkanlık koltuğuna göz koyan Robert Keneddy’de bir müddet sonra bu girişimini hayatıyla ödeyecekti.

1 Ocak 1995’de resmen faaliyete başlayan Dünya Ticaret Örgütü’nün önceki hali olan, GATT’ın kuruluşunda Bretton Woods, “Amerikan Doları’nın dünyanın parası” olduğunu ilan etmişti. Vietnam Savaşı’nda ekonomisi çıkmaza giren ABD’in, altın karşılığı olmaksızın para basmaya başlaması, büyük bir krize sebebiyet vermişti. İtalya ve Fransa ise altına endeksli, alternatif bir ‘altın para’ fikrini ortaya sürecekti.

ABD bir yana, FED’in sahipleri buna tahammül edemezdi ve derhal Fransa ile İtalya tehdit edilmişti. Duruma aldırmayan İtalya Başbakanı Aldo Moro’nun sesinin kesilmesine karar verilmiş, görev ‘Kızıl Tugaylar’a ihale edilmişti. Kızıl Tugaylar, 16 Mart 1978'de Aldo Moro’yu öldürmüşlerdi. Daha sonra bu emrin, ‘Kızıl Tugaylar’a, halen ABD’nin Dış Politika Başdanışmanı olan Kissenger tarafından verildiğinin belgelerine erişilmişti.

Bu süreçte, Suudi Arabistan yönetimi başta olmak üzere ‘Petrol İhraç eden Ülkeler Örgütü’ OPEC, petrol fiyatlarını dolara endeksleyerek, ABD’yi ve dolayısıyla küresel para unvanı verilen doları kurtarıvermişti. Suudi Arabistan yönetimi, bu sayede büyük bir ayrıcalık elde etmişti. Bu ayrıcalık(!) öylesine bir boyuta ulaşmıştı ki; ABD petrol alır, ama para ödemezdi. ABD, borcunu sürekli kıyamet sonrasında ödenmek üzere “bakkal defterine” yazıverirdi. Bu rakamların bugünlerde, 4 trilyon doları geçtiği iddia edilmekteydi.

Suudi Prens El Velid bin Tallal, Albaraka grubunun da sahibi olan Dallah grubunun patronlarından birisiydi. Prensin, Amerikan Citibank’ta yüzde 4,4 oranında hissesi vardı. Son ABD krizinde, Citibank’a el konulduğu ve tabi Prensin de hisselerini ve dolayısıyla milyarlarca dolar parasını kaybetmişti.

Suudi yönetimi, dünyada ABD’den sonra en çok silah yatırımı yapan ülkeydi. Suud’un silah harcamaları, Rusya’nın harcamalarından bile yüksekti. 2008’de 77 milyar dolar, 2009 yılında ise 102 milyar dolar silah alan ülkenin, 2010’da ne kadar harcadığı henüz belirlenmemişti. Ancak, 2010’da bir defada 30, bir başka defada ise 60 milyar dolarlık savaş uçağı aldığı tespit edilmişti.

Dünyanın Gayri Safi Hâsılası, yaklaşık 61 trilyon dolar kadardı. ABD’nin GSH’lası 15 trilyon dolardı. (yüzde 26), Suudi Arabistan’ın ise 0,6 trilyon dolar (yüzde 1) civarındaydı. Dünyada, dolaşımdaki Amerikan Doları miktarı ise 1 trilyon doların bile altındaydı (950 milyon). Oysa hep alacak defterine yazılan ve çoğunluğu Suud ailesinin kişisel hesaplarında bulunan miktar -en asgari seviye de-, ABD’nin yıllık GSH’nın üç de birine ulaşmaktaydı. (5 trilyon dolar)

Kuzuyu yemek isteyen kurt için, her halde bir bahane uydururdu. Suudi yönetimi bu parayı istese, ABD’nin bunu ödeyecek gücü zaten yoktu. Ödemek istese dahi, borcunun beşte biri kadar bile basılı parası da bulunmuyordu. Bu sonsuza kadar devam edemez ve ABD’de bu borçla yürütülemezdi.

Saddam’la dostken, Saddam’ı yemek istediklerinde ne yapmışlarsa, diğerleri içinde bunu yapmaktan asla çekinmezlerdi. Bu, Suudi rejimi içinde böyleydi. ABD için bunu yapmak zor değildi. Rejim yöneticilerinin adına kayıtlı bu paralara, geçmişteki sayısız örnekte olduğu gibi bir gerekçe üretip el koyabilirdi. Ama bunun için önce rejimin devrilmesi gerekirdi. 30 yıl geçmiş olmasına karşın, Şah dönemine ait İran’ın, hâlâ paralarını ABD’den alamadığını da not edelim.

Suudi rejimini yemek için, Tunus’un düşmesi yetmez, Mısır’ın düşmesi de gerekirdi. Çünkü Mısır’ın düşmesi, Ortadoğu’nun düşmesi demekti. Haftalar boyu, Mısır’ın bu kadar basit eylemlerle düşmeyeceğini ve batının buna izin vermeyeceğini söyleyenler yanılmış, Hüsnü Mübarek Mısır’dan kaçıp gitmişti.

Demek ki hiçbir şey, sadece salt görüntü ve haberler üzerinde değerlendirilmemeliydi. Gelişmeleri yorumlarken derin küresel güçlerin çıkar hesaplarını ve hangi ata oynadıklarını gözden ırak etmemek lazım gelirdi.

Netice itibariyle bundan sonra, Ortadoğu değildi. Eski Ortadoğu yoksa, eski dünya da yok demekti... Dünya yepyeni bir tasarımla karşı karşıya idi. Herkes hesabını, bu yeni planı görerek yürütmeliydi.

Bütün bunlardan halk hareketlerinin anlamsız olduğunu söylüyor değilim. Tabiî ki çok anlamlı ve alkışlanmalı idi. Ama bugüne kadar sokağa inmeyen halkın, sokak eylemlerinde, sadece Avustralyalı bir askerin (WikiLeaks) ABD yazışmalarını yayınlamasının tek faktör olduğunu söylemek, biraz saflık alametiydi ve küresel güçlerin tasarımlarını görmezlikten gelme yanlışına iterdi.

Tunus diktatörü kaçtıktan sonra Amerika’ya çağrılan Mısır Genelkurmay Başkanı ABD’de iken, küresel bir örgütün eski başkanı ve daha birkaç ay önce ülkesine dönmesine izin verilmeyen Baradey ülkesine dönüvermişti. Bir gün önce, 30 yıldır uyuyan Mısır sokakları birden bire ateşlenmişti. Asker olup biteni Tunus’ta olduğu gibi sessizce izlemişti. Mübarek ise, kendi yerine İsrail’in korkularını yenecek birini giderayak atayarak kaçış hazırlıklarına girişmişti.

Bütün bunların sadece Mısır halkı böyle istediği ve Mübarek rejiminin bunu bastırmaya gücünün yetmediği için olduğunu mu söylemeliyiz? Hayır, hayır! Bu işte de bir bit yeniği aramak mecburiyetindeyiz.

Elbette batının en büyük korkusunun, istenmeyen/beklenmeyen halk hareketleri olduğundan kuşku yok. Lakin bu halkların, bu despotik rejimlerden kurtulmayı hak edecek bilinç ve özveriye sahip olmaları gerekirdi.[6]

Diktatörlerin batılı efendileri

Petrol denince akla ülkeler Ortadoğu ülkeleri geliyordu. Kanıtlanmış ham petrol rezervinin yüzde 61,4'ü Ortadoğu'da bulunuyordu. Bu ülkelerinden en büyük petrol rezervlerine sahip hem de en büyük petrol üreticisi ve ihracatçısı olan Suudi Arabistan'ın yaklaşık 37 milyar ton kanıtlanmış rezervi bulunuyordu. Bu ülkeyi 19 milyar ton ile İran, 15,5 milyar ton ile Irak, 14 milyar ton ile Kuveyt ve 13 milyar ton ile Birleşik Arap Emirlikleri takip ediyordu.

Dünyanın en büyük petrol üreticisi de günlük 10,5 milyon varil petrol üreten Suudi Arabistan. Rusya günlük 10 milyon varil, ABD 7 milyon varil, İran 4,5 milyon varil ve Çin 3,8 milyon varil petrol üretiyordu. Dünya petrol rezervleri açısından 5. sıradaki Birleşik Arap Emirlikleri üretim sıralamasında günlük yaklaşık 3 milyon varille 8'inci sırada yer alıyordu. Kuveyt de 14 milyar tonluk rezervine karşılık günde sadece 2,7 milyon varil petrol üretebiliyordu. Verilere göre, dünyanın en büyük petrol tüketicisi günlük 20,7 milyon varille ABD oluyordu. ABD'yi, 7,8 milyon varille Çin, 5 milyon varille Japonya, 2,8 milyon varille Hindistan ve 2 milyon 699 bin varille Rusya takip ediyor. En fazla petrolü ABD, Çin ve Japonya tüketiyor ve ithal ediyordu. Türkiye ise dünyanın en çok petrol ithal eden 13. ülkesi konumunda yer alıyordu.

2003'teki Amerikan işgalinden sonra en az 115 milyar varille dünyanın en büyük üçüncü kanıtlanmış petrol rezervine sahip Irak'ta petrolün rantını kimler yedi bakalım: 17,8 milyar varil kapasiteli Rumeyle petrol sahasının işletme hakkını İngiliz BP ve Çin CNPC ortaklığı alıyordu. 12,6 milyar varil rezerve sahip Mecnun Petrol yatağı Shell ve Malezyalı Petronas konsorsiyumunun oluyordu. 12,8 milyar varillik rezerve sahip Batı Kurna petrol sahasını Rus Lukoil ve Norveçli Statoil konsorsiyumu alıyordu.

İslam ülkelerinin başlarına konan diktatörler, batılı efendilerinden aldıkları komisyonlarla servetlerini gizli banka hesaplarında, altın, mevduat, menkul ve gayrimenkul olarak biriktirerek saltanatlarını devam ettirirken, batılı efendilerinin çıkarlarını korumayı da sürdürüyordu. Ortadoğu'da özellikle İslam ülkelerinde 30-40 yıl süren diktatörlüklerin bu kadar uzun sürmesinin sebebi batılıların menfaatlerine uygun olduğu içindi. Petrol yatağı olan bu ülkeleri bir kişi ya da ailenin elinde tutarak sömürmek daha çok işlerine geliyordu ve daha kolaydı. Afganistan, Irak, Mısır, Libya gibi ülkeler 50-100 yıl önce demokratik bir rejime geçseydi, muhtemelen bugün BP, Shell gibi uluslar arası petrol devlerinin yerine her ülkenin kendi milli petrol şirketleri olacaktı.

Batı ülkeleri, bugüne kadar Ortadoğu ülkelerindeki diktatörler sayesinde hem hammadde kaynağını ucuz olarak elde etti hem de o ülkelerdeki Müslüman nüfusu kontrol altında tutarak siyasi ve ekonomik gücünü muhafaza ediyordu. Müslüman nüfusun ekonomik ve siyasal güç olarak sahneye çıkmasının dünyadaki istatistikleri nasıl değiştireceğini yakında göreceğiz.

Avrupa kuşe kağıdından yapılan kaplanların birer birer devrilmesiyle potansiyel olarak sıkıştırılan ve güçsüzleştirilen Müslüman nüfusun toplumun her alanında yeniden sahne alması Siyonistleri korkutuyordu. Bundan sonra Ortadoğu'nun kaymağını yiyen batılı şirketler, sömürgeci Avrupa ülkeleri için zor dönem başlıyordu.

Sn. Gül’ün Mısır Ziyareti BOP’un Gereği miydi?

Gül'den Mısır ordusuna: “demokrasiye geçiş” çağrısı Bop’a teslimiyet uyarısı mıydı?

Abdullah Gül’ün Mısır ziyaretinde sarf ettiği; “Mareşal Tantavi ve arkadaşları, Mısır gençliği ve halkının arzu ve beklentilerini görmüş vaziyetteler ve bu doğrultuda kısa süre içerisinde üstlerine düşeni yapacaklarını ifade ettiler ve Mısır'da demokrasinin gerçekleştirilmesinin de onurunu Mısır halkıyla beraber yaşayacaklarını ve yaşamak istediklerini de gördüm ve anladım.'' Sözleri dikkat çekiyordu.

Cumhurbaşkanı Gül; “Mısır'ın kısa süre içerisinde halkın beklentileri doğrultusunda demokratik bir nizama geçmesi, parlamenter rejimde anayasal bir demokrasiyi gerçekleştirmesi konusundaki fikirleri aktardığını ifade edip, "Bugünkü dünyayı iyi görmek gerektiğini, Mısır gençliğinin, Mısır halkının beklentilerini en iyi şekilde anlamak gerektiğini bu konuda Türkiye'nin tecrübelerini kendileriyle paylaştık." Sözleriyle acaba Mısır’ın BOP kapsamsında yapılandırılması gerektiğini mi vurguluyordu?.

İsrail'in bölgedeki gelişmeleri dikkatli tahlil etmesi uyarısında bulunan Gül, "Aslında bütün Arap halklarının ne kadar onurlu olduğunun ve yeri geldiğinde de milli davalarını ne kadar güçlü bir şekilde savunduğunu, bu ayağa kalkışta görmek gerekir.'' Sözleriyle acaba neyi kastediyordu?

Oysa Abdullah Gül’ün Mısır çıkarması sürecinde, Amerika güya Libya halkını Kaddafi belasından kurtarmak üzere Akdeniz’e konuçlanmış bekliyordu ve kısa bir müddet sonra Recep Erdoğan destekli NATO Libya’da korkunç bir iç savaş başlatıyordu.

Aynı Amerika, kurtuluş savaşı öncesinde savaş zırhlılarını İstanbul Dolmabahçe önlerine gönderiyor ve maalesef bu gerçek 100 yıla yakındır Aziz Milletimizden gizleniyor ve ABD müşfik müttefik diye gösteriliyordu. Çocuklarımıza okuttuğumuz tarih kitaplarında işgal dönemi ile ilgili özellikle sansürlenen ABD o kadar dokunulmazdı ki, Harp Akademileri’nde okutulan kitaplarda bile ABD ile emperyalizm kavramları mümkün olduğu kadar uzak tutuluyordu.

ABD aynı zamanda ülkesini işgal eden güçler arasında olduğunu bilmeyenler, o yüzden başlarına çuval geçirmeye gelen ABD askerleri karşısında şaşırıp kalıyor, “siz bizim müttefikimiz değilmiydiniz?” şaşkınlığını üzerinden atamıyordu.

  1. Dünya savaşı sonrasında, Anadolu’yu siyon ülkesi ve İsarail’in ön bahçesi yapmak üzere savaş gemilerini İstanbul’a yollayan ve BOP’un ilk temellerini atan Amerika, bugün aynı amaçla Libya’yı kıuşatmış bulunuyordu.

Osmanlının Yıkılışı: BOP’a İlk Hazırlıktı.

BOP’un Türkiye ayağını oluşturan açılım projesinin asıl dinamiklerini görebilmek için Osmanlı'nın son dönemleri başta olmak üzere, 1923'te kurulan ve 1934-37'de (Dengeleri gözetmek zorundaki Atatürk’e rağmen Masonik merkezlerce) yapılan eklemelerle olgunlaşan, (ama Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra, sabataist cunta tarafından İsmet İnönü eliyle rayından çıkarılan) Birinci Cumhuriyet'in ana karakter yapısını, 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni ve hemen ertesinde İkinci Cumhuriyet'in bir ilanı ve manifestosu olan 1961 Anayasası'nı; bu anayasanın üzerine inşa edildiği düşünsel altyapıyı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni kurucu ve koruyucu unsurları olan kurumları kapsamlı bir biçimde ele almak lazımdır. Birinci Cumhuriyet'in anlaşılabilmesi için ise, ulus kavramının, ulus devlet kapsamının ve aydınlanmacı kafa yapısının iyi analiz edilmesi kaçınılmazdır.

Benedict Anderson, Imagined Communities (Hayali Cemaatler) adlı kitabında, (ki kitaba verilen Türkçe isim yanlıştır, doğrusu 'Hayal Edilmiş Cemaatler' ya da 'Tasarlanmış Cemaatler' olmalıydı), ulusu, “hayal edilebilmiş bir siyasal topluluktur; kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içinde olacak şekilde, hayal edilmiş bir cemaattir" şeklinde tanımlamaktadır. Hayal edilmiş bir cemaat gerçek bir cemaatten farklıdır, çünkü o, cemaat bireylerinin her gün yüz yüze gerçekleştirdikleri bir etkileşim üzerine kurulu değildir. Ulus hayal edilmiştir, çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir, ama yine de her birinin zihninde toplamlarının hayali yaşamaya devam edecektir.

“Ulusçuluk” Masonik ve Siyonist bir düşüncenin eseri olarak, “Milli”likten tamamen farklı bir kavramdır. Bu nedenle “Ulus”la “Milleti” aynı zannetmek büyük bir yanılgıdır. Hatta Ulusçuluk tüm milli ve manevi değerleri yıkarak, onun yerine konmaktadır. Ulusçuluk, bir ülkedeki evrensel masonluk hakimiyetinin ırkçılık kılıfıyla hakimiyet kurmasıdır.

Ulus sınırlı olarak hayal edilir, çünkü belki de bir milyar insanı kapsayan en büyük kavmin bile, ötesinde başka uluslara mensup insanların yaşadığı, sonlu sınırları vardır. Hiçbir ulus kendisini insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal etmez. Hep kendi ulusu egemen olarak hayal edilir, çünkü kavram, masonların Aydınlanma Devriminin, hiyerarşik hanedanlık imtiyazlarının meşruiyetini aşındırmakta olduğu bir çağda doğup gelişmiştir. Uluslar evrensel dinlerin en sofu taraftarlarının bile bu dinlerin canlı çoğulluğu ile karşılaşmaktan ve her iman öğretisinin taşıdığı ontolojik iddialar ile ülkesel kapsamı arasındaki değişken biçimlilikle yüz yüze kalmaktan kaçınmadığı bir çağda rüştlerine ermişlerdir; bu yüzden, Tanrı'ya tabi olacaklarsa bile bu tabiiyet Tanrı'nın kendi uluslarına hizmet ettirildiği biçimdedir. Bu özgürlüğün amblemi ve mihenk taşı egemen devlettir. Son olarak ulus, bir topluluk, bir cemaat olarak hayal edilir, çünkü her ulusta fiilen geçerli olan eşitsizlik ve sömürü ilişkileri ne olursa olsun, ulus daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak kabullenilir.”[7]

BOP ve “Yeni Osmanlı Projesi” perdesi altında İsrail hizmetkârlığı:

ABD ve dünyanın diğer nükleer ülkelerinin gelişmelerini yakından takip eden ve bu konuda araştırmaları bulunan Kanadalı Prof. Dr. Michael Chossudovsky; Türkiye'nin İncirlik Üssü'nde B-61 tipi 90 adet, nükleer silah olarak kabul edilen termonükleer bombalar kategorisine giren bomba bulunduğunu açıklamıştı:

"Bu bombalar çok güçlü ve çok büyük hasar gücüne sahip. Bir adet B-61 tipi bomba, Hiroşima'ya atılan bir bombanın 6 katı gücündedir. ABD, Avrupa'ya da 480 adet nükleer silah yerleştirmiştir. Bu ülkelerden Almanya 110 bomba ile birinci, Türkiye ikinci, diğer üç ülke Belçika, Hollanda ve İtalya ise üçüncü sıradadır."

Chossudovsky; 2006'da yayımladığı yazıda "Türkiye İran'a yönelik olası bir saldırıda kritik rol oynayacak; bu benim yapbozları birleştirerek yaptığım bir tahmindir" diyor. Örneğin; Ocak 2005'te İsrail, ABD ve Türkiye, Akdeniz'de bir tatbikat yaptı. İsrail'in Türkiye'nin İran-Suriye sınırındaki bölgelerinde askeri tatbikatlar gerçekleştirmesi halktan saklandı. Hiç kimse İran sınırına, 'süs' olsun diye nükleer silahlar yığmaz, bunlar Türkiye üzerinden İran’a vurma hazırlığıdır.

İsrail’in, NATO ile askeri antlaşma yaptığı” niye saklanmıştı. Yoksa Recep Erdoğan’ın haberi olmamış mıydı?

Son aylarda yeniden İran'a saldırıya zemin hazırlayan gelişmeler yaşandı.

NATO üyesi olmamasına rağmen İsrail; NATO ile bir askeri antlaşma yaptı. Kasım 2004'te varılan antlaşmayla, İsrail ilk defa NATO ile askeri tatbikatlara katılmıştı. Böylelikle olası bir saldırıda İsrail de NATO koruması altına alınacaktı.

Mayıs 2005'te Başbakan Erdoğan İsrail'e gitti ve iki ülke arasında ilk defa 'istihbarat telefon hattı' kurulup kullanılmaya başlandı.

Türk üsleri İran'a karşı kullanılacak mıydı?

ABD-İsrail-Türkiye işbirliğinde, NATO koruması altında İran'a saldırı için Türk üsleri kullanılacaktı. Alınan kararlara bakarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin uzun zamandan beri planlara başladığı anlaşılmaktaydı. Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesi de ilginç bir zamanlamaydı. Çünkü böylece suç Suriye'ye atılmış ve Lübnan'dan Suriye'nin askerlerinin çekilmesi sağlanmıştı. (Bilge Eser, Sabah, 3 Ağustos 2006)

“Erdoğan'ın İsrail'deki gizli görüşmesi” ne amaçlıydı?

"Erdoğan 2005 Mayıs'ında yaptığı İsrail gezisi sırasında 6 saat ortadan kaybolmuştu. Erdoğan, İsrail sonrası uğradığı Filistin randevusuna gecikince; İsrail'de ABD'deki Yahudi Lobisi'nin iki önemli ismiyle gizli bir görüşme yaptığı basında yer almıştı. Bu politik bir perdelemeydi; Erdoğan İsrail yetkilileriyle Chossudovsky'nin sözünü ettiği anlaşmayı imzalamıştı. Nitekim Erdoğan'ın ziyaretinden sonra zamanın MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan’ın İsrail MGK Genel Sekreteri Giora Eilant'ın davetlisi olarak İsrail'e gittiği hatırlanacaktı. Bu ziyaret Türk basınında 'istihbarat paylaşımı için Tel Aviv yolcusu' başlığıyla yer almıştı.

Çevik Bir-David Ivry Antlaşması

Washington Enstitüsü Yakındoğu Uzmanı Alan Makovsky; 23 Şubat 1996'da Tel Aviv'de Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir ile İsrail Milli Savunma Bakanı David İvry arasında imzalanan 'Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı ile İsrail Milli Savunma Bakanlığı arasındaki gizli işbirliği antlaşmasının" İsrail'e çok daha fazla avantaj sağladığını açıklamıştı.

(Marazlı Masonik medyanın sözde yazar-yorumcu takımının, haksız ve ahlaksız bir çarpıtmayla Erbakan Hoca’nın sırtına yıkmaya çalıştığı bu anlaşma; Refah-Yol’un kuruluşundan üç ay önce, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve Deniz Baykal hükümetinde ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bilgisi ve özel desteği sayesinde, Çevik Bir eliyle imzalanmıştı.)

Makovsky, Türk Hava Sahası'ndan uçaklar için eğitim alanı temin eden İsrail için antlaşmanın çok önemli bir adım olduğunu vurgulamıştı. Makovsky'nin 'daha fazla avantaj'dan kastı Türkiye'deki üslerin kullanılmasıdır; zaten yaygın ve somut bilgiler de, İsrail uçaklarının, Türkiye'nin doğusundaki üslerinden sürekli yararlandığı doğrultusundaydı.[8]  

Evet, Davos’ta planlanan bir senaryoda “Şimon Peres’e sert çıkan İslam kahramanı” figüranlığı nedeniyle, ABD güdümlü Suud Krallığı, Recep Erdoğan’a “Şövalyelik Madalyası” takadursun, Sn. Başbakan İncirlik ve diğer üslerimizin İran’a karşı kullanılmak üzere İsrail’in emrine sokan gizli hıyanet anlaşmalarını (mı) imzalamaktaydı? Ve tabi hiçbir kanser illeti, hayat boyu saklanamayacağı gibi, hiçbir hıyanet de, sürekli gizli kalmayacaktı.

Ve son soru:

Sn. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerika’nın Irak’a uyguladığı demokrasiyi, Mısır’a taşımak için mi bu ziyareti yapmıştı?

Recep Beyin Samimiyetsiz Tavrı ve Arap Devrimini Yozlaştırma Çabaları

Arap-İslam dünyasının saygın yazarlarından Muhammed bin Hüveydin “Hani o Peres’e horozlanan Erdoğan?” yazısında şu tespitleri yapıyordu:

“Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, iki yıl önceki Davos toplantıları sırasında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e karşı göstermelik bir horozlanmayla onu azarlayarak, Arapların ve Müslümanların gönlünde ilk sırayı almıştı.

Erdoğan'ın Peres'e karşı tutumunun ilham verdiği kimselerden biri de ben olmaktaydım; fakat duygusallık, yıllar boyunca düşüncemi saran siyasi gerçeklikten beni uzağa atmıştı. Önceleri Erdoğan'la birlikte siyasette iyi şeyler olduğunu sanmıştım. Fakat Ortadoğu'nun yaşadığı olayların hızlanmasından sonra, Erdoğan'ın tavrının büyük ölçüde siyasi kararlılık ve tutarlılıktan ayrıldığını, ahlaki düşünce ve insani ideallerden uzaklaştığını görüyorum. Bunun sebebi Erdoğan'ın Libya'da hiçbir meşruluğu kalmayan bir liderin kendi halkına karşı işlediği suçlara ve katliamlara karşı gösterdiği olumsuz yaklaşımdır. Erdoğan, Mısır'da Hüsnü Mübarek rejimine karşı devrimcilerin yanında dururken, başkana yönetimi bırakması ve halka kendi kendini yönetme fırsatı vermesi çağrısı yaparken, bugün Libya'da yaşananlara ilişkin neden bu kadar sakin davranmaktadır? Libya'dan önce de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'ı protesto eden İran halkını desteklemek için tek söz ağzından çıkmamış, halkın destekçisi olmamıştı. Aksine öğrenci gösterileri sırasında Tahran'da olmasına ve hükümet yetkililerinin göstericilere yönelik sert muamelesini görmesine rağmen sessiz kalmıştı; sanki Erdoğan’ın nazarında vatandaşların hakları, halktan halka değişiyordu. Bu çifte standart tavrı bizlere, Erdoğan'ın eğilimindeki temel unsurun insani yaklaşımlar değil, şahsi çıkarlar olduğu izlenimini veriyordu.[9]

Daha önce Irak ve Afganistan’da Amerikan katliamlarına ortak olan Recep T. Erdoğan şimdi de aynı hıyaneti Libya’da sergiliyordu!

Ve maalesef, BOP çerçevesinde parçalanmak üzere, aynen Irak’a saldırıldığı gün, 19 Mart 2011’de Libya’ya saldırı başlatılıyordu. Libya’nın Afrika’nın en ucuza mal olan, en kaliteli ve en zengin petrol yataklarına sahip bulunduğu biliniyordu. Avrupa kaynaklarına göre 45 milyar varil (yani İran’ın yarısı) bazı Amerikan kaynaklarına göre ise 260 milyar varil petrol rezervine sahip Libya Batılıların iştahını kabartıyordu.

Ve hele Recep T. Erdoğan’ın; Libya halkının bir yandan Kaddafi’nin bir yandan ABD ve Haçlı güçlerinin saldırıları altında inlerken Cidde’de yaptığı konuşmada:

“Suçlu olarak, terörist İsrail devletini ve siyonist düşünceyi değil de, Netanyahu hükümetini göstermek ve dolayısıyla İsrail’i meşru hale getirmek” gayretleri mide bulandırıyordu.

Mekke Ümmü'l-kurra üniversitesinin verdiği fahri doktora töreninde konuşurken de:

“İslam Aleminin bugün içinde düştüğü sefalet ve zilletten dolayı, başkalarını ve dış mihrakları değil, “neden?” diye kendi nefsimizi suçlamalı ve sorgulamalıyız!”

Sözleriyle de, Recep T. Erdoğan çok sinsi bir ifadeyle siyonizmi ve emperyalizmi, dolaylı biçimde aklama gayretini ve BOP eşbaşkanlığının gereğini yerine getiriyordu.

Ve yine “NATO Libya’ya girecekse, Libya’nın bütün varlığı ve kaynaklarıyla, Libya halkına ait olduğunu tespit ve tescil için bunu yapmalıdır”

Sözleriyle de, NATO gibi bir şeytan şebekesinden Rahmani sonuçlar bekleyecek kadar imani bir feraset(!) ve insani bir basiret(!) sergiliyor; daha doğrusu hıyanetlerine keramet kılıfı geçiriyor, böylece işbirlikçiliğine “işbilirlik” havası veriyordu.

Başbakan’ın daha sonra: “Libya’ya müdahalenin sınırları konusundaki kanaatimizi önce NATO kurmaylarına, ardından kendi halkımıza açıklayacağız.” Sözlerinin Türkçesi: “NATO bize ne talimat verirse ona göre davranacak ve halkımıza karşı da, bunlara münasip bahaneler uyduracağız.” anlamına geliyordu. Bizzat Fransa İçişleri Bakanı; “Sarkozy’in Libya’da bir Haçlı Seferi’ne öncülük ettiğini” açıklıyor ve zaten daha önce Rusya lideri Putin de aynı duruma dikkat çekiyordu. Recep Erdoğan’ın NATO gücüne katkı verme kararı da, BOP eşbaşkanlığının; Haçlı-Siyonist planlara figüranlık yaptığını ispatlıyordu. BOP eşbaşkanlığı ve Batı uşaklığını bu denli açığa vuran, Libya’lı mazlum Müslümanlara yönelik NATO saldırıları hakkında ne yapması gerektiğini önce yetkili gâvurlara sorup, sonra halkına açıklayan bir Başbakan; hayret nasıl hala kahraman diye alkışlanıyordu? Hayır hayır, bir kırılma yaşanması kaçınılmaz görünüyordu.

Bugün Wikileaks belgelerinden de anlaşıldığı gibi, Irak işgali ve tarihin en rezil ABD vahşeti öncesi de, hem Abdullah Gül, hem Recep T. Erdoğan ve diğer AKP kurmayları, Irak halkının Saddam diktatoryasından kurtarılması için ABD müdahalesine destek verilmesi gerektiğini söylüyordu. Ve ABD’nin demokrasiden neyi kastettiği bugün daha iyi anlaşılıyordu. Ve asıl sorulması gereken şuydu: “Bugün silahlı hareketlere ve özgürlük taleplerine yönelik ölçüsüz güç kullanan Kaddafi yönetimini hizaya getirmek üzere Libya’ya saldıran güçlerin; yarın PKK’ya karşı orantısız güç kullanıyor gerekçesiyle Türkiye’ye saldırabilecekleri ihtimali hesaba katılıyor muydu?

Başbakan Krize sebep olan ABD büyükelçisiyle ilk görüşmesini yapıyordu:

Şubat 2011 başında göreve başlayan ABD'nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la ilk kez bir araya geliyordu. Türkiye'ye daha geldiği ilk günlerde basın özgürlüğünü tartışmaya açan açıklamalarıyla hükümet cephesinin tepkisini çeken ABD Büyükelçisi, Erdoğan'la Başbakanlık'taki makamında bir buçuk saat ne görüşüyordu? Ricciardone'nin, gazetecilerle ilgili gözaltı sürecine ilişkin olarak bir grup basın mensubuyla görüşürken, 'Bir yanda gazeteciler gözaltına alınıyor, bir yanda basın özgürlüğü deniyor.' şeklinde cümle kullandığı gündeme yansımış; ancak ABD'li diplomat, sözlerinin tam olarak bunu yansıtmadığını söylediği ABD'nin yeni büyükelçisinin sözlerinin hem Başbakan Erdoğan'ı hem de AK Partili yöneticileri kızdırdığı hatta Ricciardone için, "acemi elçi" ifadesini kullandığı hatırlanıyordu.[10] Peki Recep Bey, Batılı patronlara: “Aylardır Zimbabya ve Fildişi sahilinde, seçimi kazanan muhalefete iktidarı bırakmayan ve halkına kan kusturup binlerce insana kıyan diktatörlere niye müdahale etmiyorsunuz?” diye sormuyordu?

AKP Hükümeti, İsrail’le yumuşuyordu!.

Davos’taki “Van Münit” ve “Mavi Marmara gemisi” saldırınsın ardından terör devleti İsrail’in özür dilememesi yüzünden Türkiye-İsrail arasında başlayan kriz devam ederken hükümetten yumuşama sinyali geliyordu. Devlet bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy’i kabul ediyordu. Başbakanlık Merkez Bina’daki görüşme, görüntü alınmasının ardından basına kapalı olarak yapılıyordu.

Kaddafi’nin silahları AKP Türkiye’sinden mi gidiyordu?

AKP iktidarının halkına kan kusan ve bizim ifademizle püsküllü bela olduğunu ortaya koyan; vahşette ve cinnette diğer Arap rejimlerinin hepsini geçen Kaddafi rejimi karşısında yalpalaması ve hatta Katar, KİK ülkeleri ve Yunanistan ve Sarkozy'nin Fransa'sının bile gerisine düşmesi dikkatlerden kaçmamıştı.

Türkiye'nin bu politikasının şaşkınlıktan veya belirsizlikten öte doğrudan Kaddafi rejimini destekleme boyutu kazandığı da gelen iddialar arasındaydı. Daha önceden sorgusuz sualsiz Başbakan Erdoğan'ı destekleyen Arap kitlesi şaşkınlığa kapılmıştı. Bu bağlamda, Geçici Ulusal Konsey Başkanı Mustafa Abdulcelil ve Bingazi'deki El Cezire temsilcisinin açıkça Türkiye'nin Libya politikasını eleştirdikleri gözlenirken bizzat Türkiye'nin Kaddafi rejimine silah yardımı yaptığı iddiaları da işin tuzu biberi olmaktaydı. Kaddafi’ye karşı Geçici Ulusal Konsey'e bağlı askeri güçlerin, Bingazi'deki askeri havaalanında bulunan çalışamaz haldeki uçakları tamir ederek devreye soktukları ve bu çerçevede bazı uçakları Kaddafi birliklerine karşı kullanırken muhalif subaylardan birisinin Kaddafi'nin karargahı durumundaki Babu'l Aziziye'ye saldırdığı ve 32'nci bölüğün başında bulunan Kaddafi'nin oğullarından Hamis'i de yaralandığı haberleri basına yansımıştı. Türkiye'nin politikasını ve AKP’nin tutarsızlığını ele veren en ilginç ayrıntı ise, Bingazi'deki Geçici Ulusal Konsey'in Başkan Yardımcısı Abdulhafiz Guka'nın açıklamalarıydı. Abdulhafiz Guka, bundan böyle ellerindeki gemileri devreye sokarak Kaddafi rejimini desteklemeye matuf silah kaçakçılığının veya imalatının önüne geçeceklerini vurgulamıştı. Guka, Kaddafi'ye giden bu silah yüklü gemilerin Türk bandıralı olduklarını ve bundan üzüntü duyduklarını aktarmıştı. (http://www.alhiwar.net/ShowNews.php?Tnd=15932) Bu doğru ise AKP Türkiye’si birkaç zanlı ülke ile birlikte Kaddafi'nin rejimine destek veriyor ve rejimi ayakta tutmaya çalışıyordu. Bu durumda Başbakan Erdoğan'ın "Biz Libya meselesiyle petrol ve silah ticaretinden dolayı ilgilenen ülkelerden değiliz" sözleri havada kalmak bir yana fiilen tekzip edilmiş oluyordu. Bu anlamda, Başbakan Erdoğan'ın Libya ile alakalı açıklamaları anlaşılır olmaktan çok uzak bulunuyordu. Erdoğan, “Kaddafi'nin kendisinden sonra bir başkan ataması gerektiğini” de söylüyordu. Libyalılar ise onun kendi yerine evliya bile atayamayacağını ve tanımayacaklarını hatırlatıyordu. Bizim bildiğimiz kadarıyla demokrasilerde başkanlarını halklar seçiyordu. Burada Başbakan Erdoğan bu yetkiyi bizzat Kaddafi'ye vermesi O’nun gerçek niyetini ve tiyniyetini yansıtıyordu. Başbakan Erdoğan'ın Kaddafi'den aldığı ödülü geri iade edip etmemesi bir yana aslında böyle bir şahsiyetten ödül alması en azından talihsizliğin ötesinde özensizlik olmuştu. Bu konuda susmayı tercih eden Recep Erdoğan’ın; esasında Türk işçilerini gözettiği ve kıllarına zarar gelmemesini amaçladığı sanılıyordu. Meğerse değilmiş. Bu durumda Başbakan Erdoğan'ın Libya politikası ve ilişkileri İngiliz eski başbakanlarından Blair'in siyaset ve yaklaşımlarını hatırlatıyordu. Aslında, 1 Mart tezkeresi sırasında da bunun gibi yapmak istiyor ama muvaffak olamıyordu.[11]

Suudi Arabistan, Bahreyn’i işgal ediyordu!

Tunus’ta başlayıp, Mısır’da taçlanan Büyük Arap Devrimi ruhunun, Suudi Arabistan’ın Bahreyn’i işgaliyle “Sünni-Alevi çatışmasına dönüşmesi İslam Dünyası için büyük bir tehlike ve talihsizliktir ve bize ABD kışkırtmasıyla Saddam’ın Kuveyt’e girişini hatırlatmıştır.

Suudi Arabistan’ın Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Bahreyn’i işgal etmesi,  sonuçları bugünden kolay kestirilemeyecek ölçekte yüksek riskler taşıyan bir adımdır.

Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi tarafından yapılan açıklamalar, askeri operasyonun Bahreyn’deki Kral Hamad bin İsa El-Halife yönetiminden gelen çağrı üzerine gerçekleştirildiği tarzındadır.

Bahreyn’in en güçlü Şii partisi El-Vefak, askeri harekatı açık bir işgal olarak nitelemiş ve “direnileceğini” bütün dünyaya açıklamıştır.

“Bahreyn’i, yaşamakta olduğu kaostan kurtarma” harekatının, Mısır eski diktatörü Hüsnü Mübarek’i sonuna kadar destekleyen bir güçten, yani Suudi Arabistan’dan gelmesi endişeleri arttırmıştır.

Bilindiği gibi devrik Tunus diktatörü Zeynel Abidin bin Ali, sürgün yaşamını Suudi Arabistan’da sürdürüyor. Yemen’i 32 yıldır yöneten diktatör Ali Abdullah Salih de Suudi Arabistan tarafından destekleniyor.

Bütün bu gelişmelerin perde arkasındaki neden, Suudi Arabistan ile İran arasında yaşanılan savaştır.

İran’ın, toprakları dışındaki Şii nüfusu kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kullanıp kışkırttığı iddiaları yaygındır. Lübnan ve Irak’ın güneyindeki Şii-Arap nüfus üzerindeki siyasi/askeri gücü sürekli tartışılmaktadır.

İran, Basra Körfezi’ndeki hakimiyetini güçlendirmek için, bölgedeki Şii nüfusu da cepheye sürmeye başladığı ve Bahreyn’in, bu stratejinin ilk durağı olduğu konuşulmaktadır. Bahreyn, 200 yıldır Sünni El-Halife ailesi tarafından yönetilen ama nüfusunun yüzde 70’ini Şii’lerin oluşturduğu bir ülke konumundadır. Kuzey Afrika’da patlak veren demokrasi hedefli devrimlerin bu topraklara yansıması, İran destekli Şii ayaklanmasına dönüşmesinden korkulmaktadır.

Suudi Arabistan, Bahreyn’deki gelişmelerin yakın bir gelecekte kendi topraklarına yansıyacağını, petrol yatakları açısından zengin doğu bölgesindeki Şii nüfusun ayaklanacağını hesaba katmaktadır. ABD Savunma Bakanı Robert Gates Cumartesi günü Amerikan 5. Filosu’nun ana karargahının bulunduğu Bahreyn’i ziyaret etmiş ardından Suudi müdahalesi de pazartesi günü gelmiştir. Yani Suudi Arabistan’ı kışkırtan Amerikadır. Aslında, Bahreyn’e yapılan Suudi müdahalesi ile Kaddafi’nin eski dostları Sarkozy-Berlusconi ikilisinin Fransız ve İtalyan askerlerini Libya diktatörüne destek amaçlı bu ülkeye göndermeleri arasında ne fark vardır?

Kaddafi’nin, “Libya’ya askeri müdahale olursa El-Kaide ile birleşik Batı’ya cihat açarım” açıklaması ise bu topraklarda din kavramının günlük çatışmalarda ne kadar ucuzlayabileceğinin tipik bir örneği durumundadır. Ne demişti Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiğinde, “Bu cihad bütün savaşların anasıdır...”

Başbakan Erdoğan’ın olayların sıcaklığı sürerken yaptığı “yeni Kerbelalar istemiyoruz” çıkışı “Tavşana kaç, tazıya tut” tavrıdır. Türkiye, bu açıklamayla, Şii nüfuslu Bahreyn’in başkenti Manama’daki İnci Meydanı’nda demokrasi talep eden kitlelere Sünni askeri güç kullanılmasının yaratacağı büyük yıkıma karşı olduğunu mu açıklamıştır? Tahran-Riyad hattında şekillenen Şii-Sünni gerginliğinin bölgede sadece İsrail’e yaradığı gayet açıktır. Bahreyn’de yaşanılacak bir trajedi, Müslümanlar’ın önümüzdeki bin yılını esir alacaktır” diyenler haklıydı.

Bahreyn önce Osmanlı’nın elindeydi, sonra Britanya’nın, İran’ın bölgesel yayılmasını önlemek için kullandığı bariyerdi. Şimdi bu bariyeri 5. Filo ile ABD tutuyordu. 1971’deki bağımsızlığın ardından Birleşik Krallık donanmasından boşalan üslere oturan ABD için Bahreyn, 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra daha da kritik üs haline geliyordu. ABD’nin İran’ı durdurma emeli ile Sünni Arap âleminin patronu Suudi Arabistan’ın çıkarları burada uyuşuyordu. Petrolün geçiş hattı üzerindeki Bahreyn, ABD için karakol, Suudiler için Şiiliğe karşı tampon vazifesi görüyordu. Şimdi bu kale, nüfusun yüzde 70’ini oluşturan ama Sünni azınlığın tahakkümü altındaki Şiilerin başkaldırısıyla sarsılıyordu.

Suudiler, Bahreyn ve Yemen’de Şiilerin galebe çalması halinde, kendi Şii nüfusuyla başının belaya gireceğinden korkuyordu. Resmi veri yoktu ama Suudi Arabistan’da Şiilerin oranı yüzde 10-15 civarında sanılıyordu. Riyad, yıllardır İran’a savurduğu bumerangın petrol zengini doğuda meskûn Şiiler üzerinden kendisine dönmesinden endişe ediyordu. ABD açısından da Körfez’de sular zamansız ısınıyordu. 2011 sonuna dek Irak’tan çekildiğinde ABD’nin askeri açıdan Ortadoğu’daki kaleleri bir bir tehlikeye giriyordu. Şiilerin iktidara geçtiği Irak’ın, doğal olarak İran’ın nüfuzu altına girmesinden kuşku duyuluyordu.

İran, Şiilerin özgürlük ve iktidar alanı genişlediği için, bölgedeki siyasi normalleşmeden en fazla yarar sağlayan ülke sayılıyordu. Bu yüzden 14. eyalet olarak gördükleri Bahreyn’e Suudi çıkarması karşısında soğukkanlı tepki veriyordu. Libyalılar gibi silaha sarılmayıp, sadece sokak eylemleriyle şahın düşüşünü 13 ay beklemiş olan Acemler sabırlı davranıyordu.

Netanyahu kandan besleniyordu!

İsrail Haaretz Gazetesinden insaflı Yahudi Nehemia Shtrasler bile şunları yazıyordu:

İtamar'da gerçekleşen cinayet, insanlığa karşı işlenmiş bir vahşetti. Bir eve girerek beş insanı uykudayken katletmek korkakça bir eylemdir ve kurbanların yetişkin ya da çocuk olmaları olayı değiştirmezdi. Cinayet cinayettir.

Aşırı sağ eğilimli İsrailli politikacılar, kabine bakanları, Knesset üyeleri  ve Batı Şeria hahamları onun kardeşi ve ailesine yönelik cinayeti kendi emelleri için politik bir malzemeye dönüştürüp kullanıyordu. Onlar için, bir ailenin beş üyesinin öldürülmesi kendi rüyalarının, yani Büyük Kurtuluş Günü'nün ve Büyük İsrail'in gerekliliğinin bir katalizatörüydü.

Henüz kazılan mezarın toprağı bile daha tazeyken, İsrailli politikacılar adeta kimin daha aşırı olduğunu kanıtlamak için bir birleriyle yarışıyordu. İsrail'in Aşkenazi şefi olan haham Yona Metzger, Filistin tarafında konuşulacak bir muhatap olmadığını söylüyor ve İtamar'ın küçük yerleşiminin büyük bir İsrail şehrine dönüştürülmesi gerektiğini ekliyordu. Bu görüş, İsrail devletinin sözcüsü olduğu varsayılan bir kimseye aitti ve aşırı sağcı söylemin bir kez daha ifşa edilmesi anlamına geliyordu.

Udi Fogel'in babası Haim Fogel ise; sanki biz Filistinlileri yeteri kadar suistimal ve ihmal etmemişiz, yeteri kadar cami yakmamışız, Filistinlilerin bütün tarım arazilerini zeytinlikler başta olmak üzere yok etmemişiz, onların topraklarını ilhak etmemişiz ve onlardan sayısız insanı öldürmemişiz gibi, "Daha ne kadar sessiz kalacaksınız, daha ne kadar yaltaklanmaya devam edeceksiniz?" diye avazı çıktığınca bağırıyor, İsrail devletini daha da radikalleşmeye çağırıyordu.

Knesset'in sözcüsü Reuven Rivlin ise durumdan vazife çıkararak, İsrail'in yerleşimleri istediği yerde ve istediği zamanda genişletmesi hakkının olduğunu yüksek perdeden dile getiriyordu. Samarya Bölgesel Konseyi Başkanı Gerşon Mesika da hemen peşinden, "Aptalca bir yanılgı olan barış görüşmeleri derhal kesilmelidir" diyordu.

Başbakan Yardımcısı Moşe Yaalon, Filistinlilerin kışkırtma yolunu seçtiklerini iddia ederken, sanki Batı Şeria'daki hahamların kışkırtmalarını hiç duymamış gibi, Filistinlilerin ilahi suretten ve merhametten yaratılmadıklarını ileri süren İçişleri Bakanı Eli Yişai ise derhal beş bin konutun Filistin topraklarında inşa edilmesi gerektiğini duyuruyordu.

Konuşan İsrailli politikacıların çoğu, Kurtuluş Günü'nün, yani Yahudilerin Akdeniz ve Ürdün Nehri arasında kalan geniş topraklar üzerinde mutlak hakimiyetinin sağlanması gününün hızlandırılması ve bu topraklar üzerinde yaşayan Arapların ise nehrin öteki yakasına göçe zorlanması gerektiğini söylüyordu. Sözkonusu cinayet, aşırıcıların elindeki kozu güçlendirdi. Bizim aşırıcılarımız İntifada'nın topyekün bir savaşa dönüşmesini istiyorlar ki bu yolla nihai zaferin geleceğini ve Arapların vaadedilmiş topraklar üzerinden silinip süpürüleceğini düşünüyordu.

Başbakan Benyamin Netanyahu da politik arenada geç kalmamak için en ateşli kışkırtmaları yapıyor, bölgede dört yüz konutun inşa edileceği sözünü veriyordu.

Herşeyden önce şunu bilmek lazım ki Netanyahu, Bar-Ilan konuşmasına rağmen hiçbir zaman iki devletli bir çözüme inanmıyordu. Netanyahu'ya göre, bütün topraklar İsrail’e aittir ve iki devletli söylem sadece ABD Başkanı Barack Obama'nın sempatisini satın almaya yönelik konuşuluyordu. Netanyahu sadece güce ve kaba kuvvete dayalı caydırıcılığa inanıyor ve bir özdeyişte de belirtildiği gibi "eğer güç işe yaramazsa, daha çok güç kullan" felsefesini referans alıyordu.  Netenyahu'nun gerçek planı; mümkün olduğunca geniş bir bölgeyi ilhak etmekten geçiyordu.

Onun görüşüne göre, İsrail'in hakim olamadığı herhangi bir yeryüzü coğrafyası, İsrail'in terketmek zorunda kaldığı herhangi bir toprak parçası muhakkak İslamcıların üssü oluyordu ve İsrail devletinin her ödünü, her yumuşak davranışı Hamas ve İran'a bir hareket alanı kazandırıyordu. Bu nedenle de mümkün olduğunca Vaadedilmiş Topraklar üzerinde İsrail işgalinin gerçekleşmediği bir yer bırakılmaması gerekiyordu.[12]

İşte AKP iktidarı bu Siyonist İsrail’e dolaylı destek sağlıyor ve BOP eşbaşkanı olarak zalimlere hizmet ediliyordu.  

 


[1] 6 Nisan 2011 / Vatan

[2] http://www.dailymotion.com/video/xfyxib_buyuklere-masallar-uyuyunda-buyuyun-nynny_news

[3] Nihal Kemaloğlu / Akşam

[4] Kaynak: http://www.serdarkocaoglu.com.tr/

[5] Vakıa Suresi: 1-2-3

[6] Kemal Özer / Açık İstihbarat / 03 02 2011

[7] Resul Serdar / Milli Gazete

 

[8] Erol Bilbilig

[9] Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Beyan / 13 Mart 2011

[10] 12 Mart 2011, Zaman

[11] Mustafa Özcan, 19 Mart 2011, Milli Gazete

[12] Milli Gazete

Eklenme Tarihi: 26 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR