Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

TÜRKİYE UÇURUMA SÜRÜKLENİYOR BİZDEN SÖYLEMESİ - 2
PDF Yazdır
Kitap Kabı TÜRKİYE UÇURUMA SÜRÜKLENİYOR BİZDEN SÖYLEMESİ - 2
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 855
ISBN: 9944183086
Yayın Evi: Bilge Karınca yayınları
Yıl: 2007
Tıklanma: 987
Kullanıcı Oyları:  / 0
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Bu Kitabın İçinde: Aşağıdaki Konuları Bulacaksınız…

           

  • ABD Türkiye’yi Kuşatıyor
  • Siyonist Sömürüye Yeşil Sermaye kılıfı Geçiriliyor
  • İran Viran Olursa, Sıra Türkiye’ye Geliyor
  • ABD Şahinleri Türkiye’de Şerif mi Değiştiriyor?
  • İbrahim Yolu mu, Abraham Oyunu mu?
  • NATO’dan Çıkmayı Tartışmak Gerekiyor!
  • Türk ve Amerikan Ekonomilerinin Birlikte Çöküşü Hızlanıyor!
  • AKP’nin Akrepliği ve Patrik’in Ekümenliği Ürkütüyor!
  • Türkiye Kuzey Irak Batağı ve “Türk Saddam” Oluşturma Hazırlığı Sürüyor
  • Derin Devlet Senaryosu ve Hamas Konularında Hedef Saptırılıyor
  • İran Turandır. Türkiye Arkadan Bıçaklanıyor
  • ABD, Karadeniz’e Yerleşiyor
  • Sorun PKK mı AKP mi?
  • AKP Önünü Göremiyor
  • Karanlık Senaryolar Hazırlanıyor
  • Türkiye-ABD İlişkileri ve Milli Çıkarlarımız Çelişiyor
  • Milli Bir Devrim ve Değişim Bekleniyor!

 

ÖNSÖZ

EGEMENLİK GİDERKEN LAİKLİĞİ TARTIŞMAK

AB’ye eyalet olmak hatırına, egemenliğimiz elden gidiyor, etkili ve yetkili zevattan, nefes çıkmıyor!...

Türkiye’yi federasyonlara ayıran haritalar, hem de stratejik patronumuz Amerika tarafından ve üstelik NATO toplantılarında sergileniyor, hiç ses çıkmıyor!”...

Vatan topraklarımız, fabrikalarımız, stratejik yatırımlarımız yabancılara satılıyor. Geleceğimiz ve güvenliğimiz karartılıyor. Maalesef dur diyen bir teres çıkmıyor!

Patrik ekümenleşiyor. İstanbul “Vatikanlaşıyor, gençler Hıristiyanlaşıyor. Ahlak ve aile hızla yozlaşıyor, işsizlik ve sefalet, felakete yaklaşıyor, ama bizim “devletli”lerimiz bunları dert ve stres edinmiyor, olumlu ve onurlu bir hareket ve heves görülmüyor!..

Hükümetiyle muhalefetiyle, yargı yetkilisiyle cumhur reisiyle, herkes oturmuş, laikliği ve irtica tehlikesini tartışıyor...!?

Bu marazlı ve maksatlı tavır, Mustafa Kemalin ikaz ve işaret ettiği “Gaflet, dalalet, hatta hıyanet” manzarasını hatırlatıyor.

Ve kesinlikle anlaşılıyor ki; Yeni ve milli bir devrim ve değişim gerekiyor. Halkımızı sömürmek ve sindirmek üzere kurulan sistem, artık çivi tutmuyor. Ve ne demokratiklik numarası, ne laiklik yaması, bu yırtığı kapatmaya yetmiyor. Çünkü demokrasi ve laiklik, amaç değil, araçtır... Amaç; Ülkenin bağımsızlığı, devletin bekası ve milletin huzur, hürriyet ve refahıdır.

Amerika’nın gizli sömürgesi ve çağdaş kölesi, Avrupa’nın eyaleti ve arka bahçesi, siyonist İsrail’in bölge bekçisi olalım, ama laik ve demokratik kalalım!...?

İşte bu kafa karanlıktır, bu anlayış sakattır, bu yaklaşım, ruhsal ve sosyal bir hastalıktır.

Halbuki önce; Milli, haysiyetli ve adil bir devlet olmalıyız. İşte laiklik ve demokrasi bundan sonradır.

Önce, Ekonomik ve teknolojik her yönden kalkınmış, psikolojik ve stratejik üstünlük ve bağımsızlığını kazanmış, vatandaşlarına inandığı gibi ve insanca yaşama şartlarını sağlamış bir Türkiye’yi hazırlamalıyız. Çünkü laiklik ve demokrasi, bu amaçlar için sadece bir araçtır.

Öncelikle ve özellikle korunması gereken, Aziz vatanımızın bütünlük ve bekası, insanımızın özgürlük ve onurlu yaşam haklarıdır.

Yoksak birinci derecede, Laikliği korumak isteyenler, acaba bu kılıf altında kendi çıkarlarını ve şeytani çarklarını mı korumak telaşındadır?

Bir ülkede İktidar Kurmaylarının, Yargıtay’ın ve Cumhurbaşkanının laiklik anlayışı bile çelişiyorsa, bu kavramın hukuki tanımı kaçınılmazdır.

Laiklik, vatandaşın dinine müdahale etmek, mukaddesatını hor görmek, karşısına geçip fasa fiso felsefeleri savunmak değildir. Böyle olmadığını anlamak için sakin kafa ile sadece hukuka müracaat etmemiz yeterlidir. Cumhurbaşkanı, “Evrensel laiklik bizi bağlamaz” mealinde bir yoruma dayanıyor. “Her ülkenin içinde bulunduğu şartlar farklıdır, o yüzden farklı laiklik anlayışları ve bize özgü bir laiklik uygulama normaldir” sonucuna varıyor. “Hangi anlayış” sorusunu yöneltip bir tanımı istediğiniz zaman, “laikliği yeniden tanımlamaya kalkmak” suçunu işlenmiş sayıyor. Ortada akla zarar bir tutarsızlık var. Bu tutarsızlığı çözdüğümüz zaman, her konuda ortak bir mutabakata varabiliriz. Cumhurbaşkanı’nın cümlesi aynen söyle: “Dini ve dini anlayışları tümüyle farklı ülkelerde, laiklik uygulamasının aynı anlam ve düzeyde olması beklenemez” Cumhurbaşkanı açıkça, insan haklarının laikliğin en sınırlı ve zararlı tanımına bile zıt bir laiklikten bahsediyor. Dini esaslar göre devlet kurmak ile, mevcut dinlere göre şekillenen laiklik prensibi arasında yaklaşım olarak ne fark bulunuyor? Böyle laiklik olur mu?

Birlikte yaşamanın beraberinde getirdiği sorunları konsensüsle çözmek için geliştirdiğimiz yöntemin adı hukuktur. Yargıtay Başkanı, “Laikliği yargı korur.” derken, bir hukuk prensibi olan laikliğin de yer aldığı hukuk düzeninin, disiplinli ve barış içinde yaşayan bir topluma ve o toplumun sahip çıktığı sağlam bir kamu düzenini sağlayacağına işaret ediyor. Herkes hukuka riayet ederse, laikliği korumaya ihtiyaç kalmaz, tersine laiklik kendisini korumaya kalkanları korumaya başlar.

Bir ülkenin, Cumhurbaşkanı, Meclis başkanı, Yargıtay Başkanı, başbakanı gibi devletin en üst makamları bile, laikliği çok farklı ve aykırı biçimde tanımlıyor ve ortak bir karar ve kanaate varamıyorsa, artık bu kavramın ilmi, insani ve hukuki bir tanımının yapılması ve anayasaya yazılması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

Mustafa Kemalden sonraki, Cumhuriyet tarihinin kayıp ve karanlık yıllarında, adeta milli kimliğimiz ve manevi karakterimiz kökünden kazınmaya ve karartılmaya; milletimiz, tarihine yabancılaştırılmaya; milli gurur, onur ve şuur kaynaklarından, dilinden ve dininden sistematik bir husumet ve kasıtla (ajitasyonla) koparılmaya-uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Bu süreçte özelikle örselenen ve körletilmek istenen ise İslam’dır. Maalesef, Laiklik; İslam düşmanlığına geçirilen bir kılıf haline getirilmiştir.

Müslüman Türk milleti, milli kültüründen ve manevi değerlerinden koparılmaya ve maksatlı olarak yozlaştırılmaya çalışılmıştır. Konuyla ilgili olarak, 26.03.2005 günü Kanal Türk’te (kt) konuşan yazar Atilla ilhan aynen şunları söylemiştir:

“Halk Partisi, İngiltere ile yapılan anlaşmadan sonra Halk Evleri ve Köy enstitülerini kurarak, buralarda Yunan-Latin-Grek kültürünü yaymaya ve bütün halka ve gençlere, bu kültürü anlaşılmaya çalıştı. Diğer taraftan yavaş, yavaş Gazi’nin (Atatürk’ün) yolundan da ayrılmaya ve uzaklaşmaya başladı. Zaten bu dönemde (1938-1950) Kaymakamlar Halk Partisi’nin ilçe başkanı, valilerde il başkanıydı. Parti ve devlet birbirine karıştı. Bu haliyle yönetim faşistti ve Totaliterdi. Batılılar bu tür icraatları tasvip, tercih ve teşvik ediyor, ancak Türkiye’yi aralarına almak istemiyorlardı. Zira, Atatürk, kültür ve medeniyet yönünde değil; Endüstriyel ve teknik ilerleme-gelişme yanlısı bir “batı’cı”lığa yatkındı. Yoksa hiçbir zaman teslimiyetçi ve taklitçi olmamıştı.

Bu yorgun ajitasyon, (milli-manevi temelinden koparılma, dinden uzaklaştırma-yozlaştırma) çabaları sonucu hasıl olan boşlukta varılan nokta şudur: İlk önce yoğun bir devrim simsarlığı, bunu takip eden kesif bir din tüccarlığı… Böylece İnönü döneminden miras eğilim-eğitim ve alışkanlıklar hortlatılarak, kaldığı yerden devam ettirilmiş, sağlıklı, akılcı ve çoğulcu demokrasi ve fazilet anlamında Cumhuriyet’ yerine; “Halka rağmen halkı yönetme ve yönlendirme” gibi adalet, ahlak, demokrasi, hukuk ve çağ dışı, ilkel bir zihniyet hakim unsur hale gelmiştir. Bununla birlikte;

Atatürk döneminde kesilen misyonerlik faaliyetleri yeniden başladı ve giderek çoğaldı. Bütün Anadolu'ya yayıldı. Köşe-bucağa, hattâ köylere kadar uzandı. Buna paralel olarak başlayan, sözde 'dinler arası diyalog' Vatikan damgalı tapınak şövalyelerinden de destek alarak, bütün ülkeyi kapladı. İslâm dininde büyük günah ve şiddetle kaçınılması gereken haramlardan olmasına ve kanunen yasak sayılmasına rağmen: Sahtecilik, yalan, talan, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, iltimas ve nüfuz ticareti aldı yürüdü. Yolsuzluk yoksulluğu, yoksulluk cehaleti, cehalet felâketi getirdi. Anarşi, terör, gasp, irtikap ve kap-kaç olayları ülkeyi sardı. Namussuzluk ve ahlâksızlık geçer akçe haline geldi. Krizler birbirini kovaladı.

Burada şu gerçeğin altını önemle çizmek gerek: Kainatta var olan ilk ve tek din islamiyet’tir. İslam’ı cihana yaymak şerefi de Türk milletinindir. Bu ve benzer pek çok nedenle, “her Türk Müslüman’dır. Müslüman olmak ve Müslüman kalmak zorundadır.” Aksi taktirde Macarlar, Bulgarlar ve daha nice örnekleri gibi Türklükten uzaklaşır. Yozlaşır. Çünkü insan fıtratına uygun olan tek ilahi kaynak ve Hakikat İslamiyet’tir.

Burada Atatürk’ün; din, ahlak, laiklik, kadın ve aile hakkındaki görüşlerini ve Türk milletine “vasiyet” niteliği arz eden sözlerini hatırlatmak isteriz.

“Manevi kuvvet, özellikle ilim ve iman ile yüksek bir şekilde gelişir.

Allah birdir. Şanı yücedir. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara, dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran'daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilâhi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü, tüm evren kanunlarını (maddi ve manevi âlemin kurallarını) yapan Allah’tır.[1]

"Hazreti Peygamber Efendimiz, bütün Müslümanların ve kutsal kitap sahiplerinin bildiği üzere, Allah tarafından, dini gerçekleri insanlık dünyasına duyurmaya ve anlatmaya memur edilmişlerdir ve ismi peygamberdir. Yani, kutsal ve doğal haberleri ulaştırmakla görevlidir. Ulu Allah, Kur'an-ı Keriminde kendisine emirlik, saltanat ve taç vermiş değildir. Hükümdarlık vermiş değildir. (İslam toplumunun başında imani ve ahlaki sorumluluğu yanında, elbette siyasi ve hukuki konumu da tabiidir.) Peygamberlik vazifesi ile gönderilmiştir. Tabiatıyla, gerçek vazifesini tamamen kavramış olan Cenab-ı Peygamber, bütün dünya insanlarına hakikat mesajını duyurdu. Hepinizce bilinmesi lâzımdır ki, o devirde, meselâ doğuda bir İran devleti, kuzeyde bir Roma İmparatorluğu vardı. Diğer kabileler ve kurulu devletler vardı ve Cenab-ı Peygamber (bu) devletlere gönderdiği peygamberlik mektuplarında buyurmuşlardır ki; Allah birdir ve ben O'nun tarafından, size gerçeği anlatmakla vazifeliyim. Hak Dini, İslâm dinidir. Ve bunu kabul ediniz... ve hattâ ilâve etmiştir, Ben size, Hak Dini'ni kabul ettirmekle zannetmeyiniz ki, sizin milletinize, sizin hükümetinize el koymuş olacağım. Siz, hangi hükümet yapısında ve hangi durumda bulunuyorsanız, o yine aynı kalacaktır. Yalnız hak dinini kabul ediniz ve koruyunuz.”[2]

“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilime ters, ilerlemeye engel hiçbir şey kapsamıyor. Halbuki, Türkiye'ye bağımsızlığını veren bu asil Asya milletinin içinde daha karışık, suni, boş inançlardan ibaret, taklitçi bir din daha vardır. Fakat, bu cahiller, bu zavallı kimseler sırası gelince, aydınlanacaklardır. Onlar aydınlığa yaklaşamazlarsa, kendilerini köleliğe mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.[3]

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız, şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki samimi inanç ve bağlılıktır.[4]

Büyük bir inkılâp yaratan Hazreti Muhammed'e beslenilen sevgi, ancak O'nun koyduğu fikirleri, esasları korumak ve uygulamakla mümkündür.[5]

Vatandaşları içinde, çeşitli dinlere mensup unsurlar barındıran ve her din mensubu hakkında âdil ve tarafsız tutum ve davranışla yükümlü bulunan ve mahkeme’lerinde vatandaşları ve yabancılar hakkında eşit adalet uygulamakla vazifeli olan bir hükümet, fikir ve vicdan hürriyetlerine uymaya mecburdur.[6]

"Türk Kadını Nasıl Olmalıdır? "Türk Kadını dünyanın en aydın, en özverili ve en ağır başlı kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; Ahlâkta ve erdemde olgun ve onurlu bir kadın olmalıdır." —“Türk kadınının vazifesi, Türk'ü asli zihniyetiyle ve azmiyle korumaya ve müdâfaaya kararlı nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı ve sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa bu vazifesini yapabilir. Her halde kadın, çok yüksek konumda olmalıdır."[7] "Kadınlık meselesinde şekil ve dış görünüş ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, kadınlarımız için şekilde ve kıyafette başarıdan çok, asıl başarılı olunması gereken saha (kadınların) nur ile irfan ile "Gerçek Fazilet" ile donatılmasıdır, Ancak, bu şekildedir ki, çocuklarımız memlekete yararlı (ve hayırlı) birer vatandaş ve mükemmel birer insan olurlar."[8] "Şehirlerimizdeki kadınlarımızın giyinme ve kapanmalarında iki şekil meydana çıkıyor: Ya aşırı taşkınlık, ya da aşırı kapalılık görülüyor. Ya, ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, çok karanlık bir dış şekli gösteren giyim, yahut Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış giyim olarak gösterilmeyecek kadar açık bir kıyafet... Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri dışındadır. Bizim dinimiz kadını o tefritten ve bu ifrattan uzak tutar. O şekiller dinimizin gereği değil, muhalifidir."[9] "Onun için, medeni topluluklarda erkek daima kadına hürmet etmek zorundadır."[10]

“Din gereği olan örtünmek, kısaca açıklamak gerekirse, denebilir ki: kadınlara külfet yaratmayacak ve terbiyeye aykırı olmayacak şekilde basit ve sade olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından ayıracak bir şekilde olmamalıdır. Dini örtünme, kadınlar için zorluk yaratmayacak, kadınların sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim hayatında, erkeklerle birlikte çalışmasına engel olmayacak şekilde kolay olmalıdır. Bu basit şekil, toplumumuzun ahlâk ve terbiyesine aykırı değildir. Kadınlarımızın, genel görevlerde üzerlerine düşen paylardan başka; Kendileri için en önemli, en hayırlı ve en faziletli vazifelerden biri de, "İYİ ANNE" olmaktır... Bu günün anaları için en kutsal görev: gerekli özelliklere sahip evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat için faal bir unsur hâline sokmaktır. Bu da kadınlarımızın "pek çok yüksek niteliği" taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple; Kadınlarımız, hattâ erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, olgun, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer gerçekten "milletin anası olmak istiyorlarsa" böyle olmalıdırlar.[11]

Bu millet, esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti, öyle “Ana”lara sahiptir ki, her devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını, daha yüksek nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir. Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır başlı kadını olmalıdır. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, "ancak faziletli olursa" görevini yerine getirebilir. Her halde kadın çok yüksek bir konumda olmalıdır.[12]

“Hiçbir ulus yoktur ki, ahlâk temellerine dayanmadan yükselsin.[13] Ahlâk kutsaldır; Çünkü aynı değerde eşi yoktur ve başka hiçbir çeşit değerle ölçülemez. Ahlâk kutsaldır. Çünkü en yüksek ve gerçek ahlâkın sahibi bir varlığa aittir. O varlık, yalnız ve ancak, milli şuur ve sorumluluğa sahip toplumdur. Bu toplumun ahlaki değerlerinden başka bir varlık yoktur. Gerçek ahlâk, Tanrı katında belirlenmiş, Peygamberle öğretilmiş ve bir toplumla birleşmiştir. Çünkü vicdanlarımız üzerinde etkili olan ruhi hayat, toplumun fertleri arasındaki niyetler ve bu niyetlere olan tepkilerden oluşur. Hakikatte toplum, en yoğun fikri ve ahlâki faaliyetlerin odak noktasıdır.[14]

“ÇOK NAMUSLU OLMALIDIR! Şimdiye kadar yapılmış bulunan hataların en büyüğü, bilhassa teşebbüs sahiplerimizin, aydınlarımızın ve özellikle bilginlerimizin en büyük günahı namuslu olmamaktır. Milletin karşısında namuslu olmak, ilkeli, karakterli ve dürüst hareket etmek lâzımdır. Milleti aldatmayacağız. Millete daima ve daima gerçeği söyleyeceğiz. Belki hata ederiz. Gerçek zannederek yanılmış olabiliriz. Fakat millet onu düzeltsin! Kendimizi kimsenin üzerinde görmeğe de hakkımız yoktur. Onurlu ve sorumlu davranmak ve esaslı olmak lâzımdır. Yapacağımız her şeyin bir anlamı ve bir nedeni olması gerekir. Bütün dünya bilsin: Yeni Türkiye ne yapıyor, hangi esas üzerine yürüyor? Gerçekte aldatmak kolay değildir. Hiçbir zaman medeniyet dünyasını aldatabileceğimizi zannetmeyiniz. Böyle bir zan, dünyanın en büyük yanılgısı içinde bulunduğumuzu göstermekten başka bir neticeye varamaz.[15]

Birbirimize daima gerçeği söyleyeceğiz. Felâket veya saadet getirsin, iyi veya kötü olsun, asla gerçekten ayrılmayacağız.[16]

Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza inandıkça ifadeye cesaret eden adamlar olmalıyız.[17]

Şimdi Sn. Cumhurbaşkanı Sezer’e göre bu sözlerin sahibi olan Atatürk; Gerici ve çağdışı fikirli midir? Laikliğe aykırı mı hareket etmiştir? Kadınların “dinin emrettiği ölçülerde” ama sade bir şekilde örtünmeleri gerektiğini bildirmekle “yobaz”lık mı sergilemiştir? Ya da Atatürk, din istismarı yapan birisi midir? Yoksa Sn. Cumhurbaşkanı, AKP’ye ve din istismarcısı kesimlere mazeret ve meşrutiyet kazandırdığının farkında değil midir?

Sn. Eygi’nin belirttiği gibi, Türkiye dışında dünyada, anayasalarında laiklik yazılı olan “laik sistemli” ciddî ve demokrat bir devlet vardır; Fransa…

Fransa’ya ve Portekiz’e bakılsın, o iki devlet laikliği nasıl anlıyor, nasıl tanımlıyor, nasıl uyguluyor? Laiklik bize Fransa’dan ithal edilmiş bir kavram ve kurum değil midir? Orada nasıl bir laiklik vardır, incelenmesi gerekmez mi? Bizim laikliğimizde, devletin Diyanet İşleri Başkanlığı isminde, müslümanların dini işleriyle ilgilenen resmî bir genel müdürlüğü vardır. Bu dairenin başkanını devlet seçer ve isterse değiştirip, yerine başkasını getirir. Katolik Fransa’da resmî bir “Katolik Din İşleri Dairesi” veya başkanlığı var mıdır? Hayır, orada Katolik kilisesi hürdür. Fransa devleti Roma’daki Vatikan ile bir anlaşma imzalamış ve Katolikleri, kendi din işlerini idare etmek konusunda tamamen serbest bırakmıştır. Laik Fransa’da devlet; din işlerine, kiliselere, papazların tâyinlerine, din hizmetlilerinin maaş ödenmesine doğrudan doğruya karışmaz. Laik Türkiye’de ise devlet bütün İslâmî hizmet ve faaliyetlere doğrudan doğruya karışır. Çünkü 1. Resmî bir Diyanet dairesi ve Diyanet reisi vardır. 2. Bütün imamlar, müezzinler, müftüler, vaizler, okullardaki din dersi öğretmenleri devlet memurudur, devlet bütçesinden maaş alırlar. 3. Devletin 500 kadar resmî İmam-Hatip lisesi bulunmaktadır. 4. Devletin yirmi kadar resmî ilahiyat fakültesi vardır. 5. İslâm Vakıfları devletin elindedir. Onları bildiği gibi idare eder, hattâ satar. (Sata sata bitiremediler...) Böyle laiklik olur mu?..

Bu konu tartışılsın, laikliğin tanımı/tarifi yapılsın demek niçin suç olacakmış? Hür, demokrat, çoğulcu bir toplumda bu gibi tartışmalı konuların müzakere edilmesinde ne gibi sakıncalar görüyor birileri? Lütfen bize gerekçelerini açıklasınlar. Din ve devlet münasebetleri bakımından bugünkü Türkiye’de kesinlikle lâiklik yoktur. Bizdeki sistem “Devlet dini sistemidir!..” Bu memleketin hukukçuları, aydınları, seçkinleri, düşünürleri, büyük gazetecileri; devletin, Cumhuriyetin, ülkenin, halkın, menfaati için aşağıdaki konuları mutlaka iyi niyetle, olumlu bir şekilde tartışmalıdır: (1) Laiklik nedir, laikçilik nedir?.. (2) Laik bir devlet, ülkesindeki gayr-i müslim azınlıklara cemaat kurma hürriyeti ve serbestliği verirken, Müslümanların din işlerini bizzat kendisi idare edebilir mi? (3) Yüz binden fazla din görevlisinin (İmam, müezzin, müftü ve saire) resmî devlet memuru olduğu, maaşlarının devlet bütçesinden verildiği bir sistem laik midir? (4) Laiklik, tartışılmaz bir tabu mudur? (5) 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde Anayasa’nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) ikinci maddesinde “Devletin dini, din-i İslâm’dır” yazılı idi. O zaman Cumhuriyet yok muydu? (6) Gerçek laiklikte (Fransa’da ve Portekiz’de olduğu gibi) devletin dinlere, ibadetlere, ibadet lisanına, dinî eğitime müdahale etmesi ve bunları bizzat idare etmesi var mıdır? (7) Laiklik bazı laikçilerin (veya aşırı laiklerin) anladığı gibi din düşmanlığı mıdır? (8) Laik bir devlet, Ezanın diline ve bir namazda okunan kıraatin şekline karışabilir mi? (9) Ezan Türkçe okunsun diyenler, “Yahudiler sinagoglarda ibadetlerini İbranice ve Ladino ile yerine, Türkçe yapsınlar” diyebilir mi? (10) İstanbul Fener’deki Rum Patriğini kilisenin Sen Sinod dinî meclisi seçmesin, Ankara’daki laik Cumhuriyet seçsin, önerebilir mi? diyebilirler mi? (11) Sabataycıların gizli Hahambaşısını Cumhurbaşkanı seçsin ve siyasî iktidar tâyin etsin teklifi getirebilir mi? Böyle konuların müzakere edilmesinin Cumhuriyet düşmanlığı ile uzaktan veya yakından bir alakası olamaz. Dindarlık, kesinlikle laiklik aleyhtarlığı olarak algılanamaz. Bir vatandaş hem dindar olabilir, hem de devletine ve cumhuriyetine sâdık olabilir. Nitekim realitede durum böyledir. Dindar vatandaşlara “Dinci” demek ayıptır, Türkiye’nin bütünlüğüne, iç barışına, selametine karşı işlenmiş bir suçtur. Laiklik ile laikçilik asla birbirine karıştırılmamalıdır. Dindarlara iç-düşman gözüyle bakmak bu memlekete, bu devlete yapılabilecek en büyük kötülüktür. Laiklik bir kavramdır, bir tabu değildir.”

 


[1] (1923-Atatürk' ün S. ve D., Cilt: 2 - Türk İnkılâp Tarihi Ens. Yayını, 1952 )

[2] (1923-G. M. Kemal Atatürk'ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Arı İnan-Türk Tarih Kurumu, 1982)

[3] (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 3-Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, 1954)

[4] (1930-Nutuk, Cilt: 3 Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayını-1960)

[5] (1930-Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi-Sayı: 100-1945)

[6] (1927-Nutuk, Cilt: 2, M.K.Atatürk-Türk Devrim Tarihi Ens. Yayını, 1960)

[7] (Atatürk, Söylev ve Demeçler-T.D.K. Ens. 1989-Sayfa: 242/294)

[8] (1923-Nutuk, 153-154 ve F. Atatürk ve Atatürk'ün Hususiyetleri, S: 74 H.Rıza Soyak)

[9] (21.Mart. 1923 - Söylev ve Demeçler, Cilt: 2 T.D.T.E. Yayını, 1989-S: 155-156/294)

[10] (N. Ahmet Banoğlu, Nükte-Fıkra ve Çizgilerle Atatürk - Kitap: 2, Sayı: 136)

[11] (1923-Söylev ve Demeçler, S: 150-153)

[12] (Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Enver Ziya Karal/1925-Nutuk, S: 234-235)

[13] (Atatürk, 30.Ağustos. 1926, Nutuk Cilt: 2, T.D.T.E. Yayını, 1989 S: 4)

[14] (1929-Medeni Bilgiler, M.K.Atatürk'ün El Yazıları, Prof. Afet İnan)

[15] (1923-E.-İzmit Konuşm. A. İnan)

[16] (1925-Nutuk, Cilt:2)

[17] (1931-Sümerbank Dergisi.,. Cilt:3 Sayfa: 29, 1963-Uluğ İğdemir)

 

Eklenme Tarihi: 26 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR