Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

BİZİM ATATÜRK
PDF Yazdır
Kitap Kabı BİZİM ATATÜRK
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 772
ISBN: 9944337557
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2011
Tıklanma: 1304
Kullanıcı Oyları:  / 4
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

TAKDİM

 

Toplumların tarihinde; ismi anıldıkça ve resmine bakıldıkça kendi geçmişlerini hatırlatan, millet olma bilincini diri tutan… Ülkelerini ve değerlerini korumaya ve geleceklerini kurmaya çalışırken; hem tehdit unsurlarını ve potansiyel düşmanlarını, hem de ümit kapısını ve dostlarını tanıtan “sembol şahsiyetler” vardır. işte bizim için de, Atatürk bu konumdadır.

Ancak, toplumların yakın geçmişinde böylesine önemli bir rol oynayan ve ülkenin geleceğini şekillendirecek prensip ve projeler ortaya koyan... Hatta Mustafa Kemal gibi köklü devrimler yapıp; kalıcı sistemlerin ve akılcı siyasetlerin temellerini atan ve milletin kalbinde manevi bir makam tutan yüksek şahsiyetler için; iki önemli tehlike bulunmaktadır:

1- Böylesi kimselere duyulan sevgi ve güveni istismar ve suistimal etmek isteyen düşman güçlerin ve yerli işbirlikçilerin; bu kahramanları kendi çıkarlarına uygun olarak çok farklı bir sıfat ve statüye sokmaları ve Onun hizmet ve hatırasını kendi sömürge ve sindirme düzenlerine alet etmeğe kalkışmaları.

2- Veya O Zatın, her insanda bulunabilecek şahsi zaaflarını ve beşeri taraflarını oldukça büyüterek; tarihi ve talihli başarılarını, ileriyi gören ve topluma yön veren bakış açılarını ise küçümseyerek... Hatta, artık zamanın değiştiğini ve o fikirlerin eskidiğini öne sürerek, bu simge şahsiyetleri devre dışı bırakmaya çalışmaları...

Üzülerek söyleyelim ki, Atatürk için, her ikisi de maalesef yapılmış, böylece hem asli kimlik ve karakterinden uzaklaştırılmış, hem de aziz hatırası sinsice yıpratılmıştır.

Dürüst, dolgun ve bilinçli aydınımız Atilla İlhan’ın tespitiyle: Ölümünden sonra İslamiyet’ten siyasete, ekonomiden eğitime, devrimlerden dünya dengelerine, medeniyet tercihinden, Türkiye’yi bekleyen tehditlere, Batılıların tiyniyet ve zihniyetinden, ülkemiz üzerindeki niyetlerine kadar, çok farklı konulardaki düşünce ve değerlendirmeleri; maalesef kasıtlı olarak halkımızdan saklanmış, bir nevi yasaklanmış ve İnönü döneminde uydurulan suni ve sinsi bir “Kemalizm” anlayışı ile hakikati ve hatırası yozlaştırılmış olan Atatürk’ü; yeniden ve gerçek özellikleriyle tanımamız gerektiği ortadadır, bu milli ve önemli bir ihtiyaçtır.

Atatürk’ü olduğu gibi anlatan, en azından bizim gönlümüzde yatanları ortaya koyan Araştırmacı-Yazar ve Siyaset Bilimci Ahmet Akgül Hoca’mızın “Bizim Atatürk” kitabını görünce, bu değerli eserin herkese ulaştırılmasını ve halkımızca okunmasının sağlanmasını: Vatani ve vicdanî bir görev saydık ve bu sorumluluğu üzerimize aldık…

Ve hele bizzat Mustafa Kemal’in, en sağlam tarihi kaynaklarda:

“Bilenler ellerindeki ve ezberindeki Kur’an Surelerini okuyarak, bilmeyenler Kelime-i Şahadet ve Salâvat-ı Şerifeleri tekrarlayarak, birkaç dakika içinde mutlaka öleceklerine bile aldırmayarak; örnek bir cesaret ve metanetle şahadete yürüyen Mehmetçiklerdeki iman ve İslam şuuru ve yüksek maneviyat ruhu ile” kazandıklarını söylediği Çanakkale destanının yazıldığı bölgelere; şimdi aynı duyguları taşıyan ve aynı heyecanı yaşamak ve o kutsal hatırayı canlandırmak için ziyarete koşan vatan evladına “ hurafeci, gerici ve laikliği gevşetici(!)” diye sataşacak kadar sapık ve Mustafa Kemal’i Atatürk yapan inanç ve idealden kopuk olan köksüzlerin, bu patavatsızlığını ve pervazsızlığını görünce, böyle bir kitabın yazılması ve yayınlanması gereğine daha bir inandık...

İsrail’de çıkan Maariv Gazetesinin marifetli muhabiri Yahudi Daphna Barak adlı sarışın güzeli, kendilerinin ABD muhabiri “Defne Barak” diye millete yutturan ve tabi bu arada Siyonist İsrail’in Türkiye temsilcileri olduklarını da ortaya koyan; münafık ve marazlı gazetelerin, kiralık yazarçizerlerin ve gizli saltanatlarını Atatürk istismarıyla sürdürmeğe çalışan masonik merkezlerin, artık boyalarını sökmek ve foyalarını ortaya dökmek zamanının çoktan geldiğini düşünerek; halkımıza ve okurlarımıza yardımcı olmayı amaçladık.

Her sınıf ve seviyeden, kıymetli okurlarımızın, kitabımızla ilgili tenkit ve teklifleri, temenni ve tavsiyeleri de, bundan sonraki baskılarımızda dikkate alınarak, çok daha yararlı ve hayırlı bir içerik kazanacağını umuyor ve peşinen katkılarınızı bekliyoruz…

Bu kitabın hazırlanmasında ve yayınlanmasında emeği geçen herkese de tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 



2. BASKI İÇİN

ÖNSÖZ

 

Farklı sahalarda ve umutla sürdürülen yeni bir Milli Mücadele ortamında; dürüst ve dengeli Atatürkçülerle, olgun ve olumlu dindar kesimler arasında, samimi ve seviyeli bir diyalog ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulduğu bir sırada, karşılıklı yanlış anlamalardan ve önyargılardan kurtulmamıza, kendi çapımızda yardımcı olmak niyet ve gayretiyle, ve Bilge Karınca Yayınları sahibi, çok değerli ve Türkiye dertlisi, Latif Uğurdıkan kardeşimin de özel ilgi ve desteği ile “Bizim Atatürk” kitabını yayınladık. Türkiye’nin her yerindeki öğretim üyelerinden, hukuk çevrelerinden, emekli generallerden, okuyan, yazan ve araştıran kimselerden, umduğumuzdan daha yoğun ve olumlu tepkiler aldık. Kitabın yeni baskısında dikkate alacağımız; daha açıklayıcı bilgi ve belgelere ulaşmamız konusunda yapılan; tenkit ve tekliflerden de oldukça yararlandık.

Bu arada “Kendi nefsi heves ve hedefleri doğrultusunda hayal üretmek” cinsinden, milli ve manevi değerlere ve tarihi şahsiyetlere sahip çıkıyor görüntüsüyle, aslında istismara ve bizi karalamaya yönelik bazı yaklaşım ve yazılarla da karşılaştık.

Türkiye’yi AB’ye almak için değil, sadece oyalamak üzere hazırladıkları ilerleme raporunda “müzakere tarihi vermek karşılığı” dayattıkları:

1-    “Kürtlere ve Güneydoğuya özerklik tanıyın

2-    Alevileri dini azınlık sayın

3-    Ermeni soykırımını kabullenin ve tazminat ödemeye hazırlanın.

4-    Patrikhaneye, Vatikan misali ekümenlik sağlayın

5-    Ege ve Kıbrıs sorunlarını halledin, askerinizi çekin. Yunanistan’ı rahatlatın.

6-    Dicle ve Fırat sularını uluslar arası bir yönetime bırakın

7-    Silahlı kuvvetlerinizi her yönden zayıflatın

8-    Dini tebliğ içeren ezan sesini kısıtlayın,” Şeklindeki:

Ülkemizi parçalamayı, egemenlik haklarımızı Avrupa’ya bırakmayı, geleceğimizi ve güvenliğimizi karartmayı hedefleyen sinsi tekliflere boyun eğmek isteyenlerin, Atatürk’ü de kendileri gibi;

“Batı yolcusu”, “Ver kurtulcu”, “Şahsi ikbal ve iktidar için, milli çıkarları rüşvet sunucu” şeklinde göstermeye, hatta O’nu küçümsemeye ve kötülemeye yönelik yazıları okuyunca, ne denli gerekli ve önemli bir hizmet yaptığımızı anladık.

İşte tarihi gerçekleri çarpıtmaya ve Atatürk’e çamur atmaya kalkışan, kiralık ve şımarık bir yazarın hezeyanları:

“Okullarda, Atatürk dönemi dış politikasının ne kadar büyük, ne kadar ustaca olduğu öğretilip durur. Oysa Atatürk dönemi dış politikası, ekonomide dışa kapanma ve kendi kendine yetme politikasının bir uzantısıdır…

Bu dönemde Türkiye kendi doğusu ve güneyi ile hiç ilgilenmemiş ve hele Arap ülkelerini yok saymıştır.

İngiltere’yi kızdırmamak için, Musul ve Kerkük’ten vazgeçmiştir, Ya hu!..

Türkiye “Osmanlı mirasını” kesinlikle red ediyor, ama Osmanlı borçlarını tıkır tıkır ödüyordu.

Çok kimseler Hatay’ı Atatürk’ün aldığını sanır…

1935 Yılında bile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına Türk askerinin girmesi yasaktır. Lozan Anlaşması hükümlerine göre…

Eee. “İstikla-i tam”mı oluyor bu şimdi?..

“Övüle övüle göklere çıkarılan Balkan paktı tam bir fiyaskodur.” Diyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor:

“Herkes harıl harıl AB komisyon raporunu tartışırken, ben de bu konuyu niçin mi açtım?..”[1] Yani: “Atatürk’de teslimiyetçi ve Batı’ya endeksli bir kişidir. Öyle ise şimdi, bağımsızlığımızı AB’ye devretmekte Atatürkçülüğe aykırı değildir” demeye getiriyor!?

Yerel bir gazetenin yaptığı gibi, peşinen Bediüzzaman’ı Hz. İsa kabul edip Peygamber sayanların… Ve daha ileri gidip “O yanılmışsa Hz. Peygamber de yanılmıştır” gibi fasit bir kıyas yapanların, işte böylesine batıl kanaatlere varmaları kaçınılmazdır.[2] Kaldı ki Bediüzzaman’ın Yeni Said dönemi, yalan yanlış yazıldığı gibi 40 değil, 51 yaşında başlamaktadır. Çünkü doğumu 1873… Yeni Said başlangıcı ise 1924 yıllarına rastlamaktadır.

Bediüzzaman’ın: “Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkindeki hüsnü zanlarını ve ifratlarını tadil etmek (düzeltmek) için ihtar edilen (kalbime hatırlatılan) bir muhaveredir (karşılıklı konuşma) diye başladığı bir mektubunda:

Ahmet Ziyaedini Gümüşhanevi Hz. lerini çok yücelten kardeşi Molla Abdullah’a söylediği gibi:

“Siz Bediüzzaman’ın hakikatini değil, ona giydirdiğiniz hayali seviyorsunuz!”[3]

Evet bütün bunlar; tezattır, şaşkınlıktır. Kendi “vehim”lerini vahiy yerine koymak… Tahmin ve tahayyüllerini tahkiki ilim diye satmak… Okuyup araştırmadan, düşünüp tartışmadan, her konuda karnından konuşup ortalığı kokuşturmak… Nefsi dürtü ve duygularını ve kulaktan dolma bilgi ve duyumlarınızı “Mutlak doğru”lar diye sunmak, sapıklıktır…

“Onların çoğu zandan başkasına uyuyor değildir. Hâlbuki kesinlikle zan; asla Hak ve hakikate eriştirmeyecektir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını bilendir.”[4]

“Onlar, sadece zanna tabi olurlar ve o zan ile yalan uydururlar.”[5] Ayetleri kendi zanlarını hakikatin mizanı sayanları uyarmaktadır.

  • Atatürk’e “Süfyan” diyerek, O’nu kendi dinsizliklerine ve Zulüm düzenlerine maske yapan masonik ve münafık çevrelerin… Türkiye’yi AB’ye sokarak sömürgeleştirmek ve Globalleşme bahanesiyle ABD güdümünde köleleştirmek isteyen “Küresel Çete”nin ekmeğine yağ sürmek yerine,

Harun Yahya’nın haklı ve hayırlı bakış açısıyla yaklaşıp, aynı hikmet ve hedefleri paylaşmamız, niye bazılarının huzurunu kaçırmaktadır?

Oysa Bediüzzaman gibileri; bizim devlet-millet barışmasına ve tarihimizle uzlaşmaya yönelik iyi niyetli tespit ve tahlillerimizle haşa, küçülmeyecek, bazı kesimlerin peygamber göstermesiyle de yücelmeyecek kadar muhterem ve müstesna şahsiyetlerdir.

“Bütün dünya Müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmelidir. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammedi örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmelidir. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”[6]

İfadelerini esas alan Harun Yahya “Hz. Muhammedi överek onu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed’in Peygamberliğine kesin olarak İman etmiştir.” Demekte ve Şemsettin Günaltay’dan şunları nakletmektedir: Atatürk’e göre; “Büyük bir inkılâp yaratan Hz. Muhammed’e karşı beslenen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri ve esasları korumakla tecelli edebilir.”[7]

“Bu derece Milliyetçi duygular taşıyan ve son derece dindar, mukaddesata bu kadar yürekten bağlı olan, vatanı ve bayrağı uğruna tüm hayatını ortaya koyan, yaşamı boyunca milletinin mutluluğu için çalışan, aile kurumunun kutsiyetini savunan, böyle bir kişinin materyalist ve ateist olamayacağı ortadadır”[8] diyen Harun Yahya, acaba Süfyan gibi bir şahsı, Müslümanlara ne diye “dindar bir kahraman” olarak tanıtmaya ve toplumu aldatmaya yeltensin!?.

Bediüzzaman’ın:

“Ben tokadımı; Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. (Benim) Nazarımda vuran da (Enver gibilerini Venizelos’larla bir tutup aleyhinde bulunanlar da) sefildir.”[9]

Şeklinde, Sabataist Hain Enver Paşa’yı mazur, hatta makbul gösteren kanaatlerinde isabet etmediğini; ama o günkü heyecen ve toz duman içerisinde, bazı gizli ve kirli niyetleri sezemeyişinin O’nun yüksek şeref ve faziletine gölge düşüremeyeceğini anlamak, çok zor olmasa gerektir. Aksi halde, Enver’in Osmanlıyı yıkılışa sürükleyen bir hain dönme olduğunu söyleyenler, “sefil” midir?

Bediüzzaman Hz.leri:

a- Sultan Abdülhamid’i müstebid (zorba ve baskıcı) zannedip şiddetle muhalefet etmesi, hatta Abdülhamid’in kendisini akıl hastanesine göndermesi.[10]

b- İttihat ve Terakki Fırkası gibi bir Yahudi şebekesine kapılıp taraftarlık göstermesi[11] örneği, “eski Said” döneminde ve “Siyaset yoluyla dine hizmet gayesiyle” yaptığı bazı girişimlerdeki iltibas (karıştırma) ve kusurları, bir nevi İçtihat hatasıdır ve elbette Onun hüsnü niyeti ve dini hamiyeti yüzünden kendisine sevap kazandıracak şeylerdir. Ama birer hatadır. Yeni Said döneminde de ve özellikle ara sıra karıştığı siyasi teşvik ve tercihlerinde, isabetli ve itidalli davranamadığı ve o yüzden nurcuların da uzun yıllar aynı hatadan kurtulamadığı, ama elbette iyi niyet ve hizmet kastıyla yaptığı bazı girişimleri de vardır.

Örneğin:

  • Atatürk’ü tabulaştırmak, Türkiye’yi Amerika’nın hurda çöplüğü yapmak, orduyu her yönden zayıflatmak, Dini serbestlik diye ılımlı ve siyonizmle uyumlu bir İslam anlayışını yaygınlaştırmak için dış Siyonist güçler ve sebataist çevrelerce iktidara taşınan…
  • 28 Ağustos 1958’de İsrail Başbakanı David Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri müsteşarı Şimon peres ve Ezer Veisman’ı Ankara’da Başbakanlık konağında, kendisi gibi sabataistlerin damadı Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri sekreteri Melih Esenbel ile birlikte gizlice ağırlayıp talimatlar alan…[12]
  • Ve idamı öncesi Yassı adaya getirilen imamın dini telkin duasını bile tekrarlamayan[13] Devrik Başbakan için “İslamiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlar…”[14] Şeklindeki hüsnü zanlarında ve Demokratlara aşırı taraftarlık ve iltifatlarında da umduğunu bulamamıştır. Bu yüzden nurcular da uzun yıllar “Menderes’in devamıdır” diye, masonik partilerin tuzağına kapılmıştır. Hatta “İslamiyet’e ciddi taraftar Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek hatırına”[15] diye övgüler yağdırdığı bu adam, Hz. Üstadın ağır hasta olarak gittiği Urfa’dan derhal çıkarılmasını emredecek; Valinin: “Halk galeyana gelip ayaklanır” sözleri üzerine: “Öyle ise Belediyenin çöp arabasına koyup o şekilde şehirden çıkarın. Bundan kimse şüphelenmez” diye bağıracaktır.

Ama kısa bir müddet sonra 27 Mayıs ihtilalinde bu adam Ankara Emniyet binasından atılıp intihar edecek ve kendisinin naşı çöp arabasıyla taşınacaktır.

Kaldı ki biz, hiç kimsenin Ahiretteki durumunu ve Allah’ın katındaki konumunu tartışıyor değiliz. Haddimizi biliriz… Allah kullarını cennete veya cehenneme koyarken, hâşâ bizim keyfimize ve kanaatimize göre hareket etmeyecektir. Ve tarihi gerçekleri, sürekli gizlemek mümkün değildir.

AKP’li Diyanetten üzücü, düşündürücü ve ürkütücü bir tavır!?

Çanakkale Hutbesinde Atatürk’ü Niçin Unuttular!?

Çanakkale Zaferi’nin 90. yıldönümü için bütün camilere hutbe gönderildi. Diyanet’in hazırladığı hutbede zaferin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’e yer verilmedi.

Çanakkale’de 1915’te dünya tarihinin en kanlı çarpışmalarından biri yaşanmıştı. Yaklaşık 250 bin Mehmetçiğin şehit düştüğü savaşta 57. Piyade Tümeni’ne Yarbay rütbesi ile komutanlık eden Mustafa Kemal büyük bir kahramanlık destanı yazmıştı. Başta İngilizler olmak üzere, itilaf devletleri Mehmetçiğin direnişi sonucu Çanakkale’den boynu bükük ayrılmıştı. Zafer Mustafa Kemal’in cephanesiz kalan askerlerine “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” sözleriyle Türk tarihindeki yerini almıştı. Çanakkale Savaşı’nın 90. yıldönümü bütün yurt genelinde kutlanırken, Diyanet işleri başkanlığı Cuma namazı öncesi tüm camilerde okutulmak üzere hutbe hazırladı. Hutbede, Mustafa Kemal Atatürk’ün ismine hiç rastlanmadı.

Peki böyle bir konu anlatılırken, olayın kahramanından bir kelime olsun bahsetmemek, sadece gaflet midir? Acaba AKP’li Diyanet, AB teslimiyetine engel oluşturan Atatürk’ü kasıtlı olarak unutturmak mı istemektedir? Çanakkale destanının en önemli komutanını, hutbelerde bir rahmetle anmak, niye bu kadar zorlarına gitmektedir? Yoksa yeni bir “Kuvayı Milliye” dirilişi mi, bunları ürkütmektedir?

  Sn. Sezer: “Bu Ruhu korumalıyız.” Şeklinde demeç vermişti ama yolunu göstermemişti.

  Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer; Çanakkale Zaferi’nin 90.yıldönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bugün hepimize düşen ortak görev, ulusal değerlere, bilince, cumhuriyete sahip çıkmak, Çanakkale’yi Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Dünyanın en büyük ordularına karşı verilen ve ‘Çanakkale Geçilmez’ dedirten bu direniş gücünü yurt sevgimizden ve bağımsızlık ülkümüzden almıştır” demişti.

  Ama, Sn. Cumhurbaşkanımız “Çanakkale’yi geçilmez yapan ruhu korumalıyız” derken “İyi de Kuran kurslarıyla, imam hatip okullarıyla, başörtülü kızlarla ve türbanla savaşarak bu ruh nasıl korunacak?!”Sorusunun cevabını vermemişti…

  GKB. Org. Özkök: “Gençler tarihi bilmiyor!” diye şikayet etmişti!?

  “Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Çanakkale Zaferi’nin 90.yıldönümü ve 18 Mart Şehitler Günü nedeniyle yayınladığı mesajında gençlere seslenmiş ve: “modern çağın etkisiyle tarihsel süreçte yaşananları ve ülkeyi gelecekte bekleyen tehlikeleri genç belleklere anlatmakta ve algılatmakta son zamanlarda zorlanıldığını” belirtmişti. Özkök, tarih ve ulus bilincinin, toplum değerlerinin gençlere aktarılmasında kullanılabilecek en kıymetli hazine olduğunu kaydetmişti.” Ama bu sözleriyle:

  “Peki Paşam: Gençlere tarihini, töresini, dinini, diyanetini öğreten okullar kapatılır, okutan ve yazanlar hapse tıkılırsa, üstelik Çanakkale ruhunu ve şuurunu taşıyanlar, “gerici, yobaz” diye horlanır ve ülke için tehdit ve tehlike sayılırsa, nereden ve kimden öğrenecekler?” sorularını da gündeme getirmişti…

Kurtuluş Yolu: Kuvay-ı Milliye Ruhu!

Kuvayı Milliye Nedir?      

Kuvayı Milliye disiplini, şu üç dinamizme dayanmaktadır.

1-    Milliyetçilik, Vatanseverlik

2-    Sosyal adaletçilik

3-    İslamiyetçilik

  • Türkiye’de yaşayan farklı köken ve kültürden herkesi kuşatan ve kucaklayan; aynı potada buluşturup kaynaştıran; fiziki bir mozaik değil, kimyevi bir seramik oluşturan; her türlü ırkçılık ve kayırımcılık düşüncesinden uzak, milli ve yaygın kalkınmayı ve ülke bağımsızlığını esas alan bir Atatürk Milliyetçiliği ve Türkiye dertlisi…
  • Akıl ve vicdana, sevgi ve saygıya, hukuk ve ahlak kurallarına dayalı; çağdaş standartlara uygun, demokrasi ve özgürlük taleplerimizi karşılayıcı, özgün bir refah ve sosyal adalet düşüncesi…
  • Kum ve çimentoyu betona dönüştüren su misali; vücudumuzdaki ruh misali; Maddi benliğimize ve yaratılış özelliklerimize heyecan katıp parlatan ve aziz milletimize üstün meziyetler ve medeniyetler kazandıran; irtica ve istismardan arınmış Yüce Dinimizi ve manevi değerlerimizi benimseyici…

Yeni bir Kuvayı Milliye hareketi, hem gereklidir; hem de oldukça tabii ve talihli bir seyirle gelişip güçlenmektedir.

Atatürk’ün önderliğinde başlatılıp başarılan şanlı kurtuluş savaşımız öncesi oluşan Kuvayı Milliye cephesinde de yine; İslamiyetçilerin, Milliyetçilerin ve sosyalistlerin birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Hatta, Hilmi Ziya ülkenin milli şairimiz Mehmet Akif’e “Müslüman sosyalist” demesi bu tespitimizi desteklemektedir.[16] Ve bu birliktelik, Millet olmamızın, Milli haysiyet ve hürriyetimizi korumamızın, en temel öğesidir.

Bir yazarın:

“Babam 1937 Kuleli Askeri Lisesinden, 1941’de ise Harbiye’den mezun birisidir. Yani asker eğitiminin önemli kısmını Atatürk döneminde geçirmiştir. Kendisine, Kur’an okuma yarışmasında kazandığı birincilik ödülü olarak, bizzat okul komutanı tarafından hediye edilen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsiri, hala kütüphanemdedir”[17] ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ordusunun moral ve maneviyat kaynağı, Kur’an sevgisidir.

Meşhur bir kurbağa hikayesi nakledilir. Kurbağayı sıcak suya atarsanız, kurbağa hemen suyun içinden çıkmak ister ve zıplayıp kaçarak kurtulabilir. Yok eğer kurbağayı bir tencere suyun içine koyup ta suyu yavaş yavaş ısıtırsanız, o zaman kurbağa sudan çıkmak istemeyerek yavaş yavaş o suyun içinde tepki vermeden ölecektir.

İşte bu örnekte olduğu gibi, Cumhuriyet Devrimleri de emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eliyle ve özellikle Atatürk’ün şüpheli ölümüyle birlikte ve İsmet İnönü döneminde yavaş ve sistemli olarak değiştirilmiş ve dejenere edilmiştir.

Demokrat Parti sürecinde ise, Atatürkçülük tamamen heykelciliğe ve Mitoloji hikayeciliğine dönderilip; hem tarihi hakikatler halkımızdan gizlenmiş, hem de çok sinsi ve Siyonist bir yöntemle, Atatürk’ten nefret ettirici bir siyaset izlenmiştir.

Böylece küresel emperyalizmin ve içimizdeki masonik merkezlerin istismar ve suistimal aracı haline getirilen sahte Kemalizm’le, Milli ve Manevi değerlerimiz tahrip edilmiş, dindar halkımız sürekli takip ve taciz edilerek canından bezdirilmiştir. İşin en acı tarafı ise, bütün bu ülkemize yönelik hıyanetlerin ve Milletimize yönelik hakaretlerin faturası da Mustafa Kemal’e, Cumhuriyetimize ve kahraman askerimize kesilmiştir.

Bu nedenle, yeni bir diriliş ve Milli bir direniş kaçınılmaz hale gelmiştir. Çünkü ülkemiz, geleceğimiz ve güvenliğimiz tehlikededir. Bu diriliş ve direnişin temeli ve temsilcisi ise Kuvayı Milliye’dir. Yani Milli Görüş ve yerli güçlerdir.

Atatürk bunu şöyle tarif etmektedir:

“Hükümet merkezi (İstanbul), düşmanların şiddetli kuşatması altındaydı. Siyasi, iktisadi ve askeri bir çember vardı. Tabi böyle bir durumda yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetleri de kendi emirlerine almışlardı. Bu şekilde verilen emirlerle; devlet ve ulusun hizmet araçları olan kurumlar, temel görevlerini yapamıyorlardı ve yapamazlardı…

Bu şartlar altında maalesef ordu da, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. Bunun içindir ki yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan bu kutsal görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya ulusun kendisine kalıyordu.

İşte buna KUVAYI MİLLİYE diyoruz.”[18]

Artık bir kimsenin veya kesimin gerçek ayarını ve değerini:

Solcu mu, sağcı mı?

Kalender kafalı mı, dindar mı?

Hanımı açık mı, kapalı mı?

Ilımlı İslamcı mı, radikal mı?

Gibi klasik soruların yanıtıyla anlamak mümkün değildir.

Bunların yerine:

Bir kişi veya ekip;

AB hayali ve küreselleşme hevesiyle, Türkiye’yi sömürgeleştirmek ve Milletimizi köleleştirmek isteyen dış güçlerin ve işbirlikçilerin mi yanındadır?

Yoksa;

İnancımızın ve insanlığımızın gerektirdiği, Atatürk’ün de hedef olarak gösterdiği: her yönden kalkınmış ve bağımsızlığını kazanmış, muasır medeniyeti yakalamış ve aşmış, huzur ve refaha ulaşmış, Lider ülke Türkiye’yi kurma sevdasıyla çırpınanların mı safındadır?

Sorusunun cevabı, herkesin gerçek niyetini ve asıl tiyniyetini ortaya dökecektir.

Erbakan Hoca, Akşam Gazetesinden Adnan Akgönül’le yaptığı röportajındaki:

“Şöyle bir bakalım ve anlamaya çalışalım. Atatürk, kendi yönetim döneminde, hiçbir dış seyahat yapmadı. Niçin?! Çünkü Türkiye, asırlar boyunca lider ülkeydi; şanlı bir medeniyetin varisi ve temsilcisiydi. Lider ülkeyi yöneten bir insan (zillet ve mahcubiyetle) başkasının ayağına gitmez… İngiltere Kralı O’nun ayağına gelmiştir… Batılılar ve Müslüman başkanlar Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Atatürk gitmemiştir. (Bu milli bir haysiyet ve hassasiyet meselesidir.)

Ama bu günkü batı taklitçileri ise; onların ayağına gidip, üçüncü sınıf kâtiplerin karşısında eğilmektedir ve batılılardan borç dilenmektedir. Sömürge psikolojisiyle, köle gibi hareket edilmektedir. Halbuki Atatürk döneminde Kayseri uçak fabrikası, Sümerbank’a ait dokuma fabrikaları gibi yerli ve milli sanayi tesisleri yapılıp faaliyete geçirilmiştir.”

“Biz her vesile ile Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okuyoruz! (Ama anlayıp gereğini yapmıyoruz.)

Atatürk ne diyor:

“Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Yani cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız; ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle, adım adım bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir!..”[19] Tesbitleriyle, Mustafa Kemal’den sonra nasıl bir dejenerasyona uğratıldığımızı dile getirmiş ve eski cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün, bir görüşme sonrası yaptığı, samimi ve hayret içerikli itirafıyla: “Erbakan bey, bizlere mükemmel bir Atatürkçülük dersi vermiştir.”

“İstanbul mutlaka fetholunacaktır. (Onu alan) ne güzel komutan, (onun askeri) ne güzel askerdir” Hadisinin manevi müjdesi, milletimiz için hala geçerlidir ve Türkiye merkezli yepyeni medeniyetler beklenmektedir.

Atatürk’ün tespit ve temennisiyle:

“Türk Milleti, şimdiye kadar olduğu gibi -fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle- doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak isteyenler, kahru perişan edilecektir.”

Basit hesaplarımızı ve şahsi ihtiraslarımızı bir tarafa atıp, inatlaşmayı ve kutuplaşmayı bırakıp; batırılmaya çalışılan ve maalesef, siyasi, iktisadi ve ahlaki yönden yaralanıp su almaya başlayan Türkiye gemimizi kurtarma yolunda ve vicdani bir şuur ve sorumlulukla, el ve gönül birliğine yanaşmazsak, hem hürriyet ve hakimiyetimiz tehlikeye girecek, hem de gelecek nesiller bizleri lanetleyecektir.

Bu nedenle:

İnsanlığımızın ve inancımızın görevi; tabii ve tarihi zorunlulukların gereği olarak, adil bir medeniyet meşalesini tutuşturacak, Atatürk’ün, Batı taklitçiliği ile yozlaştırılan ve yolundan saptırılan ilkelerini ve ülkülerini de asli amaçlarına ve Milli ihtiyaçlarımıza uygun tekrar hedefine taşıyıp tamamlayacak, ilmi ve insani esaslara dayalı; yeni bir devrim ve değişim kaçınılmaz hale gelmiştir.

İşte bu kitap, böylesine kutlu bir dönüşüme katkıda bulunabilirse, bizi mutlu edecektir.

 


[1] Star / Engin Ardıç / 08 10 2004

[2] Bak: El-aziz haftalık / 06 10 2004

[3] Bak. 27. Mektup

[4] Yunus:36

[5] Enam:116

[6] Nedim Senbai / Atatürk. A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya yayınları / Sh. 102 / Baskı:1979

[7] Harun Yahya. / Gerçek Atatürkçülük / Sh. 49-50 / Baskı:2001

[8] Harun Yahya Gerçek Atatürkçülük Sh.52 Baskı 2001

[9] Sünuhat; Rüyada Bir Hitabe

[10] Bak. Risale-i Nur Külliyatı / Nesil Yayınları / 1. Cilt sh. 1021 13. Şua

[11] 1. cilt Sh.1080 14. Şua

[12] Bak. Efendi / S.Yalçın / 8. Baskı Sh.492

[13] Efendi Sh.554

[14] Risale-i Nur / Nesil Yay. / Cilt 2 Sh.1882 27. Mektup

[15] Külliyat C.2 Sh.1909 Emirdağ Lahikası

[16] Efendi 2 / S. Yalçın / Sh: 206

[17] Radikal / 28.12.2005 / Avni Özgürel

[18] Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları C.1, S.6 sadeleştirilmiş

[19] Metin Hasırcı / Bitmeyen Mücadele – Yeni Dünya Yayınları sh: 139-141 Nisan 2006 İst.

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR