Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

BİZİM ATATÜRK
PDF Yazdır
Kitap Kabı BİZİM ATATÜRK
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 772
ISBN: 9944337557
Yayın Evi: Togan Yayınevi
Yıl: 2011
Tıklanma: 1449
Kullanıcı Oyları:  / 4
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Yakın Tarih Yeniden Yazılıyor!

Üstad bir yazarın, usta kaleminden:

Bizim Atatürk!...

Milli Görüş düşünceli ve Kuvay-ı Milliyeci bir düşünürün Büyük Atatürk’e farklı, aykırı ve ferahlatıcı bir yaklaşımı. Yakın tarihimizi enine boyuna tartışmaya açacak ve karanlık noktaları gün yüzüne çıkaracak orijinal bir çalışma…

  • Atatürk aslen nereli?
  • Bir dahinin hayat serüveni.
  • Mustafa Kemal’in mecburiyet ve mazeretleri?
  • Atatürk’le Bediüzzaman’ın münasebetleri!..
  • Atatürk’ün milli ve manevi karakteri?..
  • Atatürk’ü putlaştıranlarla, “süfyan”laştıranların ortak hıyaneti!
  • Atatürkçülük mü? Ataizm mi?..
  • Kominist Enternasyonal Belgelerinde Atatürk profili!
  • Atatürk mason dönmelerce zehirlendi mi?
  • Atatürk’ün vasiyeti niye gizlendi?
  • Siyonist Yahudilerin ve Sebataist dönmelerin Kemalizm’i!..
  • İsmet İnönü’nün mahiyeti ve marifetleri!..
  • Kemalizm, hıyanet maskesi mi?
  • Din istismarcılarıyla, devrim simsarlarının işbirliği!..
  • Atatürk’ü bitirmek isteyenlerin sinsi gayesi?..
  • Yakın tarihimizin, karanlık mahzenleri!..
  • Atatürk’ün Osmanlı özellikleri ve meziyetleri!..
  • Atatürk’e açık mektup ve gönül dilekçeleri…
  • Yeni bir Kuvayı Milliye girişimi ve gereği…
  • Atatürk, siyonist ve masonların değil, Bizimdir!..
  • Büyük değişimin ayak sesleri!

 

TAKDİM

Toplumların tarihinde; ismi anıldıkça ve resmine bakıldıkça kendi geçmişlerini hatırlatan, millet olma bilincini diri tutan… Ülkelerini ve değerlerini korumaya ve geleceklerini kurmaya çalışırken; hem tehdit unsurlarını ve potansiyel düşmanlarını, hem de ümit kapısını ve dostlarını tanıtan “sembol şahsiyetler” vardır. işte bizim için de, Atatürk bu konumdadır.

Ancak, toplumların yakın geçmişinde böylesine önemli bir rol oynayan ve ülkenin geleceğini şekillendirecek prensip ve projeler ortaya koyan... Hatta Mustafa Kemal gibi köklü devrimler yapıp; kalıcı sistemlerin ve akılcı siyasetlerin temellerini atan ve milletin kalbinde manevi bir makam tutan yüksek şahsiyetler için; iki önemli tehlike bulunmaktadır:

1- Böylesi kimselere duyulan sevgi ve güveni istismar ve suistimal etmek isteyen düşman güçlerin ve yerli işbirlikçilerin; bu kahramanları kendi çıkarlarına uygun olarak çok farklı bir sıfat ve statüye sokmaları ve Onun hizmet ve hatırasını kendi sömürge ve sindirme düzenlerine alet etmeğe kalkışmaları.

2- Veya O Zatın, her insanda bulunabilecek şahsi zaaflarını ve beşeri taraflarını oldukça büyüterek; tarihi ve talihli başarılarını, ileriyi gören ve topluma yön veren bakış açılarını ise küçümseyerek... Hatta, artık zamanın değiştiğini ve o fikirlerin eskidiğini öne sürerek, bu simge şahsiyetleri devre dışı bırakmaya çalışmaları...

Üzülerek söyleyelim ki, Atatürk için, her ikisi de maalesef yapılmış, böylece hem asli kimlik ve karakterinden uzaklaştırılmış, hem de aziz hatırası sinsice yıpratılmıştır.

Dürüst, dolgun ve bilinçli aydınımız Atilla İlhan’ın tespitiyle: Ölümünden sonra İslamiyet’ten siyasete, ekonomiden eğitime, devrimlerden dünya dengelerine, medeniyet tercihinden, Türkiye’yi bekleyen tehditlere, Batılıların tiyniyet ve zihniyetinden, ülkemiz üzerindeki niyetlerine kadar, çok farklı konulardaki düşünce ve değerlendirmeleri; maalesef kasıtlı olarak halkımızdan saklanmış, bir nevi yasaklanmış ve İnönü döneminde uydurulan suni ve sinsi bir “Kemalizm” anlayışı ile hakikati ve hatırası yozlaştırılmış olan Atatürk’ü; yeniden ve gerçek özellikleriyle tanımamız gerektiği ortadadır, bu milli ve önemli bir ihtiyaçtır.

Atatürk’ü olduğu gibi anlatan, en azından bizim gönlümüzde yatanları ortaya koyan Araştırmacı-Yazar ve Siyaset Bilimci Ahmet Akgül Hoca’mızın “Bizim Atatürk” kitabını görünce, bu değerli eserin herkese ulaştırılmasını ve halkımızca okunmasının sağlanmasını: Vatani ve vicdanî bir görev saydık ve bu sorumluluğu üzerimize aldık…

Ve hele bizzat Mustafa Kemal’in, en sağlam tarihi kaynaklarda:

“Bilenler ellerindeki ve ezberindeki Kur’an Surelerini okuyarak, bilmeyenler Kelime-i Şahadet ve Salâvat-ı Şerifeleri tekrarlayarak, birkaç dakika içinde mutlaka öleceklerine bile aldırmayarak; örnek bir cesaret ve metanetle şahadete yürüyen Mehmetçiklerdeki iman ve İslam şuuru ve yüksek maneviyat ruhu ile” kazandıklarını söylediği Çanakkale destanının yazıldığı bölgelere; şimdi aynı duyguları taşıyan ve aynı heyecanı yaşamak ve o kutsal hatırayı canlandırmak için ziyarete koşan vatan evladına “ hurafeci, gerici ve laikliği gevşetici(!)” diye sataşacak kadar sapık ve Mustafa Kemal’i Atatürk yapan inanç ve idealden kopuk olan köksüzlerin, bu patavatsızlığını ve pervazsızlığını görünce, böyle bir kitabın yazılması ve yayınlanması gereğine daha bir inandık...

İsrail’de çıkan Maariv Gazetesinin marifetli muhabiri Yahudi Daphna Barak adlı sarışın güzeli, kendilerinin ABD muhabiri “Defne Barak” diye millete yutturan ve tabi bu arada Siyonist İsrail’in Türkiye temsilcileri olduklarını da ortaya koyan; münafık ve marazlı gazetelerin, kiralık yazarçizerlerin ve gizli saltanatlarını Atatürk istismarıyla sürdürmeğe çalışan masonik merkezlerin, artık boyalarını sökmek ve foyalarını ortaya dökmek zamanının çoktan geldiğini düşünerek; halkımıza ve okurlarımıza yardımcı olmayı amaçladık.

Her sınıf ve seviyeden, kıymetli okurlarımızın, kitabımızla ilgili tenkit ve teklifleri, temenni ve tavsiyeleri de, bundan sonraki baskılarımızda dikkate alınarak, çok daha yararlı ve hayırlı bir içerik kazanacağını umuyor ve peşinen katkılarınızı bekliyoruz…

Bu kitabın hazırlanmasında ve yayınlanmasında emeği geçen herkese de tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.


YENİ BASKININ ÖNSÖZÜ

ERBAKAN’IN ATATÜRK YAKLAŞIMI

VE

DİN İSTİSMARCILARININ ŞAŞI BAKIŞI

Körü körüne bir Atatürk düşmanlığıyla dindarlık ve kahramanlık taslayan, 15 yıllık tahribatlarına, İslam’a ve Milli çıkarlarımıza aykırı icraatlarına kılıflar uydurdukları, ama “artık Atatürk’e saygılı davrandıkları” bahanesiyle şimdi AKP iktidarına sataşan Elaziz takımına, Erbakan Hocamızın açık ve net tavrına rağmen halâ Atatürk’e hakaret ve nefretle yaklaşan bazı SP’li arkadaşlara ve tüm Erdoğan ve AKP iktidarı yandaşlarına sesleniyor ve yanıt bekliyoruz:

1-   Milli Çözüm’ün bu konuda ilmi, vicdani ve tarihi gerçeklere ve Milli gereksinimlere uygun olarak araştırıp yazdıkları doğru ise (ki öyledir), sizlerin de Erbakan gibi davranmanız ve Atatürk’e sahip çıkmanız gerekirken, tam aksi bir tavır takınmanız; hem Erbakan’a saygısızlık, hem de hakikatlere aykırılık sayılmaz mıydı?

2-   Soruyoruz, her konuda, Erbakan mı size uyacak, siz mi Erbakan’a uyacaksınız? Koyu bir Erbakancı geçinip ama Atatürk konusunda Ona aykırı davranmanız, Erbakan’ı istismarcılık, hatta münafıklık anlamı taşımaz mıydı?

3-   Üstelik bu husustaki yazılarımıza ve yayınlarımıza yönelik hiçbir yanıtınıza rastlamadık. Bu tavır, çifte standartınızın, manen ve fikren iflasınızın, fiili bir itirafı mıydı?

Bu zavallı zırvacılara (Elaziz takımına) göre: “Sn. Recep T. Erdoğan’ın Hakk’tan sapıttığının en önemli kanıtı; Mustafa Kemal’e sahip çıkması ve saygılı davranmasıymış!?”

Evet, AKP kurmaylarının, ve yandaş yazarlarının, Atatürk’e yıllarca sövgüden sonra, şimdi övgüye dönmüş olmaları, belki samimiyet ve ciddiyetten uzaktı; suni ve sahte bir tavır olduğu sırıtıp durmaktaydı. Ama elbette Atatürk şanlı Milli Mücadelemizin önderi, kaderin kutlu dirilişe zemin hazırlama görevlisi ve yeni bir medeniyet hamlesinin simgesi konumundaydı. Bu nedenle Erbakan Hocamız da, ne demeçlerinde, ne özel sohbetlerinde, Mustafa Kemal aleyhinde asla konuşmamış, kötüleyici imada bile bulunmamış, Milli hizmetlerine ve hedeflerine sahip çıkmış ve şahsi hatalarıyla uğraşmamış; çeşitli vesilelerle verdiği demeçlerinde olsun, siyasi ve hukuki bir mecburiyetle ve konjonktür gereği değil, samimi ve örnek teşkil edici Anıtkabir ziyaretlerinde olsun, hep takdir edici ifadeler kullanmıştı.

Şimdi bu kof saplantıların sahiplerine sormak lazımdı:

1- Sizin marazlı mantığınıza göre, Aziz Erbakan Hocamız da mı Atatürk’e sahip çıkmakla, “Küresel güçlerin safına kaymış ve Hakk’tan sapıtmıştı?”

2- Yoksa tek başına Siyonizm’e meydan okuyan, Washington’da hem de Amerikalı komutanlar ve yüksek bürokratlar huzurunda bile “Amerika sağı solu tekmeleyip tahrip eden vahşi bir aygırdır ve terbiye edilmesi lazımdır!” diyecek kadar üstün bir cesaretin sahibi olan Hocamız, Türkiye’deki bazı mahfillerden korktukları ve masonik merkezlere yaranmaya çalıştıkları için mi böyle davranmıştı?

3- Veya Erbakan Hoca’nın -haşa- dini gayret ve imani feraset konusunda, sizin kadar duyarlı ve tutarlı davranmadığı mı imaya çalışılmaktaydı? Yani Atatürk’e saygılı davranmaya mecbur kalan Erdoğan üzerinden, aslında dolaylı biçimde Erbakan’a olan itirazınız mı açığa vurulmaktaydı?

4- Ya da, Kur’an ve Sünnet ölçülerini ve Aziz Hocamızın öğütlerini esas aldığı için, Allah’ın izni ve inayetiyle her hususta haklı çıkan Milli Çözüm Ekibi aleyhine kullanacağınız hiçbir argümanınız kalmadığı için mi, Atatürk karşıtlığı üzerinden kendinizi avutmaya ve çevrenizdekileri uyutmaya uğraşmaktasınız?

5- İz’an ve vicdan ehli herkese hatırlatıyoruz: AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan’ı 15 yıldır bu ülkede yaptıkları; imani, ahlaki, ailevi, sosyal ve ekonomik tahribatlarını değil de, sadece bunların Mustafa Kemal riyakârlığından dolayı kınamak ve dışlamak ve 15 yıl övdükten sonra, şimdi sövmeye başlamak, nasıl bir mantık rezaletini ve ruh sefaletini yansıtmaktaydı? Evet, evet, kendi kof zann ve kuruntuları uğruna Hakk’tan şaşanlar, böyle bir zaman şımarıp şarlatanlık yapsalar da, sonunda mutlaka hüsrana uğrayacak ve kendilerinin hazırladığı şapa oturacaklardı.

İşte Erbakan’ın Atatürk yaklaşımları ve yorumları:

Saadet Partisi Genel Başkanı iken Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 72. yılı (10 Kasım 2010) dolayısıyla yayınladığı mesaj, tarihi gerçekler ve talihli müjdeler içermekteydi:

Atatürk’ü Milli Mücadele’ye öncülük etmiş büyük bir komutan olarak nitelendiren Erbakan’ın, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin bağımsızlık konusundaki vazgeçilmez kararlılığını arkasına alarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş birisidir. Öncülük ettiği Milli Mücadele hareketi ile milletimizin esarete asla boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir” tespitleri oldukça anlamlı ve önemliydi. Milli Görüş Lideri olarak Aziz Hocamız, yaptığı yazılı açıklamada, “Atatürk’ün ‘Muasır Medeniyet’ hedefine ancak; devleti ve milletiyle bütünleşip kucaklaşmış, ekonomik ve teknolojik gelişmesini tamamlamış, insan hak ve özgürlüklerini sağlamış bir Türkiye ile ulaşılıp aşılabileceğini” kaydetmişti.

“İstiklal mücadelesinde Anadolu topraklarını işgal eden emperyalist ülkelerin bugün aynı planlarını çok daha tehlikeli ve sinsi oyunlarla gerçekleştirmeye çalıştığını” belirten Erbakan Hoca’nın:

“Milletimiz tıpkı Milli Mücadele günlerinde olduğu gibi, bu sinsi planları boşa çıkaracak inanç, azim ve kararlılığa sahip bulunmaktadır. Sahip olduğu tarihi tecrübe ile bu oyunları tekrar boşa çıkaracaktır. Bizler tarih boyunca, dünyaya huzur ve saadet getirmiş bir ecdadın varisleri olmanın onurunu ve sorumluluğunu taşımaktayız. “Yiğit düştüğü yerden kalkacak”, Türkiye yeni ve adil bir Medeniyet değişimine öncülük yapacaktır. Bugün dünyaya hâkim olan açlık, sefalet, kan ve gözyaşına son verecek iradeyi, yine milletimiz ortaya koyacaktır. ‘Uydu değil, lider ülke’ vizyonu doğrultusunda; önce Yeniden Büyük Türkiye, ardından Yeni Bir Dünya mutlaka kurulacaktır. Bu vesileyle vefatının 72’nci yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Milli Mücadele kahramanlarımızı ve bu vatan için canını vermiş bütün şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.” sözleri ise; kutlu ufukların işareti ve mutlu yarınların müjdeleriydi.

Erbakan Hocamızın, Atatürk’le ilgili bu takdir edici ve sahiplenici sözlerini, 2010 senesinde ve vefatına yakın bir süreçte ifade etmesi; hiçbir, resmi, hukuki ve siyasi mecburiyeti olmadan ve bir nevi vasiyet gibi dile getirmesi, oldukça önemliydi, samimiydi ve ders vericiydi. Artık Aziz Milletimizin ve özellikle Milli Görüşçülerin Hocamızın bu tespit ve tavsiyelerine uygun düşünüp değerlendirmesi gerekirdi. Milli Çözüm Ekibinin, Atatürk’le ilgili yazılarını ve yorumlarını, özel ortamlarda tasdik ve teşvik eden Hocamız, Milli Gazete’de yayınlanan bu 10 Kasım mesajıyla, artık alenen de bizleri ve Milli Çözüm’ün istikametini desteklemişti.

Erbakan Hoca’nın Anıtkabir’i ziyareti ve anlamı

SP 1. Olağan Büyük Kongresi’nde Genel Başkan seçilen Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız ve yeni oluşan Başkanlık Divanı Üyeleri Anıtkabir’e bir ziyaret yapmışlardı. Erbakan ve beraberindekiler, Mustafa Kemal Atatürk’ün kabrine çelenk koyup saygı duruşunda bulunduktan sonra Misak–ı Milli Kulesi’ne teşrif buyurmuşlardı. Erbakan, burada Anıtkabir Özel Defteri’ni imzalamış ve deftere özetle şunları yazmıştı: “Senin, her şeyin önünde önem verdiğin tam bağımsızlığımızı kazanma ve muasır medeniyetlerin önüne (fevkine) çıkma gayeni gerçekleştirmek üzere aziz milletimiz, 11 Mayıs 2003’te Saadet Parti’mizin muhteşem kongresiyle ikinci şahlanışını yaptı. Türkiye’miz için ortaya koyduğun büyük hedeflerin önem ve değerini bugün milletimiz hâlâ yakından takip etmekte ve hedefine ulaştırmaya çalışmaktadır. Yeniden büyük Türkiye’yi ve yeni bir dünyayı kurmak için bütün gücümüzle çalışarak, Senin, Türkiye’nin her bakımdan en önde bulunması gayeni gerçekleştirmek üzere elimizden gelen her türlü gayreti gösterip çabalayacağız. Muvaffakiyet Allah’tandır.’’

Erbakan Hoca, Akşam Gazetesi’nden Adnan Akgünel’e yaptığı röportajındaki:

“Şöyle bir bakalım ve anlamaya çalışalım. Atatürk kendi yönetim döneminde, hiçbir dış seyahat yapmadı. Niçin?! Çünkü Türkiye, asırlar boyunca lider ülkeydi; şanlı bir medeniyetin varisi ve temsilcisiydi. Lider ülkeyi yöneten bir insan, (zillet ve mahcubiyetle) başkasının ayağına gitmezdi... İngiltere Kralı O’nun ayağına gelmiştir... Batılılar ve Müslüman Başkanlar Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Atatürk gitmemiştir. (Bu, milli bir haysiyet ve hassasiyet meselesidir.) Ama bugünkü taklitçiler ise; Onların ayağına gidip, üçüncü sınıf kâtiplerin karşısında eğilmektedir ve batılılardan borç dilenmektedir. Sömürge psikolojisiyle, köle gibi hareket edilmektedir. Hâlbuki Atatürk döneminde: Kayseri uçak fabrikası, Sümerbank’a ait dokuma fabrikaları gibi yerli ve milli sanayi tesisleri yapılıp faaliyete geçirilmiştir. Bugün bazıları her vesile ile Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyoruz! (Ama anlayıp gereğini yapmıyoruz.) Atatürk ne diyor: “Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir…” Yani Cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız; ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle, adım adım bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir!” tespitleriyle, Mustafa Kemal’den sonra nasıl bir dejenerasyona uğratıldığımızı dile getirmiş ve eski Cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün, bir görüşme sonrası yaptığı, samimi ve hayret içerikli itirafıyla: “Erbakan Bey, bizlere mükemmel bir Atatürkçülük dersi vermiştir.”

Öyle ya;

Eğer Atatürk bağımsızlığımızın öncü komutanı, Milli kalkınmamızın mimarı, İslam inançlı ve Hz. Muhammed (SAV) hayranı, ama din istismarına ve yobazlığa karşı, Lider ülke büyük Türkiye sevdalısı ve Batı Medeniyetine ulaşmayı değil onu aşmayı hedef gösteren ender ve önder bir devlet adamı ise, o halde Atatürkçülükle Milli Görüş’çülük niye uyuşmasındı? “Eğer Mustafa Kemal yaşasaydı, elbette Milli Görüşçü olacaktı” buyuran da Erbakan Hocamızdı. Ve Atatürk’ün yıllardır gizlenen vasiyeti açıldığında, herkesin dudakları uçuklayacak ve Milli Çözüm’e hayranlık duyulacaktı.

Mustafa Kemal’i tebdil ve tev’il ederek hakkında hüsnü zanna yöneldiğin gibi, AKP hükümeti ve Fetullah Gülen hareketiyle ilgili de, “onların Siyonist merkezlerle münasebetlerini ve bazı tavizlerini, hayırlı hizmet ve hedeflere yaklaşmak için bir strateji ve taktik olarak” değerlendirmen gerekirken niye şiddetle tenkit ediyorsun? şeklindeki sorulara yanıtımız ise; Atatürk vefat edip gitmiştir. O’nu kendi dinsizlik ideolojilerine alet etmek isteyenlere ve O’nun istismarıyla zulüm saltanatlarını sürdürenlere, bu fırsatı vermemek gerekir. Ama AKP yetkilileri ve Cemaat liderinin halen hayatları devam etmektedir ve zalim merkezlerle münasebetleri ve dış güçlerin destekleri açık ve kesindir. Ve bu gidişin hangi sonuçları amaçladığı bizce belli değildir. “Hüküm zahire göredir; hıyanet ve dalalet girişimlerine hüsnü zanla mukabeleye izin verilmemiştir.”

Şimdi Atatürk gibi bir şahsiyeti Sabataist sömürü sisteminin ve laiklik kılıflı dinsizlik ideolojisinin istismar aleti olmaktan çekip (Bediüzzaman’ın tabiriyle, Kemalizm’i tebdil ve tev’il ederek değiştirip düzeltip) Milli ve Manevi gereklerimize ve gerçeklere uygun, yeniden yorumlamak eğer bir suç ise; bu suç bizim sevabımız ve faziletimizdir!

“Biz Allah yolunda cihat ederken, (Haklı ve Hayırlı bildiğimiz gerçekleri söyleyip yazarken) hiç kimsenin kınayıp-karalamasından çekinmeyen” (Maide: 54) mü’minleriz. Ve “Allah c.c. fazilet ve ferasetini dilediğine vermektedir.” (Maide: 54)

Kız kardeşi Makbule Hanım; 10 Kasım 1938’de vefat edince, Dolmabahçe’de Atatürk’ün cenaze namazının tamamen İslami emirlere göre kılınmasını istemiş… 1953’te Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e taşınırken, tabutun içerisine Arapça ayet ve dualar yazılı kâğıtlar yerleştirmiş… 8 Kasım 1952 tarihli “Resimli 20. Asır” Dergisinde Gazeteci Kandemir’le yaptığı röportajda: “Artık yapayalnız kaldım, Allah’tan başka hiç kimsem yok. Ömrüm Kur’an okumak ve ibadet yapmakla geçiyor. Bir de O’nun (Atatürk’ün) sesi kulaklarımda çınlıyor.” diye dertleşmiş olması (17 Haziran 2012, Mustafa Armağan, Zaman) bunların inançlı ve dindar bir aileden geldiklerinin en açık kanıtıdır.

Milli Mücadelenin ve Milli Görüş’ün Ortak AmacıFormun Altı

Formun Üstü

Formun Altı

Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği ve binlerce mekanize araç ve son sistem ağır silahla donatılan, İngiliz, Fransız ve Amerikalılarca destek çıkılan Yunan ordusunu yendiği SAKARYA Meydan Muharebesidir. Sakarya zaferi, kem talihimizi tersine çeviren tarihi bir dönüm noktası yerindedir. Ve tabii Sakarya zaferi denilince akla Mustafa Kemal gelmektedir, çünkü Atatürk’le Sakarya özdeşleşmiştir. Milli Haysiyet ve hassasiyetini yitirmiş ve Haçlı AB himayesine göz dikmiş demokrasi densizlerinin “VATAN, MİLLET SAKARYA” tekerlemesiyle Milli mücadeleyi küçümseyip alay konusu edindiği bir süreçte rahmetli Erbakan Hoca’nın çıkıp:

“Herhangi bir kimse: Malazgirt’te inanışın şahlanışını yaşamadan; Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan; Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u fethetmeden; Sultan Fatih olup atını denize sürmeden; Kanuni olup, şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden; Seyyid Çavuş olup, 250 kiloluk mermiyi “Ya Allah!” diyerek top namlusuna sürmeden; Bir insan, SAKARYA’NIN SİPERLERİNE GİRMEDEN; ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden, Milli Görüş’ün ne olduğunu anlayamaz!” sözleri;

a- Hem Sakarya Meydan Muharebesi’nin tarihimizin en önemli zaferlerinden birisi olduğunu belirtmektedir.

b- Bu şanlı mücadelenin, tamamen Milli ve şerefli olduğunu vurgulayıp övmektedir.

c- Ve tabii dolayısıyla, Sakarya zaferinin komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ü de sahiplenip Milli Görüş’e dahil etmektedir. Çünkü Erbakan Kurtuluş Savaşı’nı, Milletimizin bin yıllık mayasını oluşturan Milli Görüş’ün yeni bir şahlanışı olarak değerlendirmektedir.

Erbakan Hocamızın sıkça ve açıkça Atatürk’ten bahsetmemesi:

• Atatürk’e mal edilen, ama aslında Milli Mücadelenin hedefleri ve Mustafa Kemal’in düşünceleriyle tamamen çelişen KEMALİZM uydurmasını kabulleniyor görünmek istemediği,

• Ve oldukça ucuzlayan ve uyuz kesimlerce sıkça başvurulan Atatürk istismarcılığına tenezzül etmediği içindir.

Erbakan Hoca’nın Sultan Alparslan örneği ile başlaması da boşuna değildir. Sultan Alparslan Allah’ın rızasından ve halkların huzurundan başka bir şey düşünmeyen bir mücahid olarak katbekat üstün Bizans ordusunu hezimete uğrattığı Malazgirt zaferinden sonra;

1- Romen Diojen’i bağışlıyor ve ağırlıyordu.

2- Maiyetiyle birlikte Bizans tahtına dönmesine yardımcı oluyordu.

3- Böylece kendisine minnet duygusuyla bağladığı Romen Diojen’in yerine başka birinin imparator olmasına fırsat vermiyordu.

4- Romen Diojen’in kızlarından birini kendi oğluna nikâhlayarak, onlarla akrabalık kuruyor ve barışı garantiye alıyordu.

5- Bizans’ın her yıl Selçuklulara 400 bin altın vergi vermelerini şart koşuyordu.

6- Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun resmen Selçuklulara bırakılmasını ve böylece tüm Anadolu kapılarının Müslüman Türklere açılmasını sağlıyordu.

7- Romen Diojen’in sağ salim Kostantin’e (İstanbul’a) dönmesi için yanına kattığı bilge ve derviş kişilerden oluşan mücahid birliği vasıtasıyla, İslam’ın adalet, merhamet ve bereket sistemini Bizans’ın tahakkümündeki farklı, din ve kökenden insanlara tebliğ ediyordu.

Bütün bu gerçeklere rağmen:

1- Halâ Atatürk’ü kendilerinden gösterip istismar etmek ve sırtından geçinmek isteyen Siyonist Yahudi ve masonların düdüğünü çalan ve Mustafa Kemal’i dinsizlik ve dönmelikle suçlayan İslamcı densizler vardır. Bunlar İbranice “im shahar Atzmautenu” kitabının yazarı Yahudi Ben-Avi’nin (1961 Tel Aviv. Sh. 213-223'teki) asılsız ve kasıtlı uydurmalarını doğru saymakta, hatta iddialarına delil olarak sunmaktadır.

Bu densizlere sormak lazımdır: Peki, Müslüman ve Hristiyan birçok ülkedeki, kendi öz adamları olan, ama o topluma milli kahraman olarak tanıtılan Devlet Başkanı, Başbakan ve Bakanlarının Yahudi aslını özenle gizleyen Siyonistler, Mustafa Kemal’in kendilerinden olduğu yalanını niye uydurup açığa vurmuşlardı?

2- Halâ Milli Görüşçü geçinen ve bunca tahribatın taşeronu olan eski BOP Eşbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı Erbakan’ın danışıklı devamı olarak gösteren dengesizlerin acaba şu soruya bir cevapları var mıdır?

Yahudi asıllı ve ittihatçı bir mason saydıkları Mustafa Kemal, Libya’yı, Siyonist destekli İtalyan işgalinden kurtarmak için bin türlü mihnet ve meşakkatle ta oralara gidip, Şeyh Sunusi’lerle birlikte göğüs göğse ve ölümüne savaşmıştı. Şimdi Müslüman Libya’yı barbar batılılara karşı savunan ve bu uğurda hayatını ve rahatını hiçe sayan Atatürk hain ve kâfir ise, peki bugün NATO ile beraber Libya’nın tamamen harap ve talan edilmesine ve 57 (elli yedi) bin insanın katledilmesine önayak olan Bay Recep T. Erdoğan hangi sıfata layıktı?

3- Bu arada, halâ Atatürk’ü imansız ve Kur’an’sız gösteren ve uydurdukları “İslamsız Kemalizm” safsatasıyla kendi dinsizliklerini yürütmeye gayret eden ve bir başörtülü görünce kuyruk altına diken batırılmış gibi huysuzlanıp köpüren ve tamamını toplasan bir kasaba doldurmaya bile yetmeyen, ama cırtlak sesleriyle ortalığı velveleye verip aydınlanmacı geçinen bu bataklık ve karanlık kurbağalarına sesleniyoruz: İzmir’de düzenlenen Atatürk’ün 73. ölüm yıldönümü törenlerine katılan başörtülü bir hanım vatandaşımıza: “Buradan defolup gitmeni istiyorum. Sizin karşı devrimin gerici unsurları olduğunuzu biliyorum” diye sataşan ve saçmalayan bu seviyesiz, soğuk ve milletten kopuk tavrınızla Atatürk’e en büyük kötülüğü yapıyorsunuz, hatta anlaşılıyor ki bu kara kampanyayı kasıtlı olarak, yani Atatürk’ten nefret edilsin diye yürütüyorsunuz!

Oysa T.C. Devleti iman ve maneviyat temeli üzerine kurulmuş sağlam bir yapıdır!

Bazıları: "Bunca yiyicilere rağmen bu devlet yıkılmıyor, bu millet çökmüyor" diye hayret ediyorlar. Hiç hayret etmesinler, devletin temel taşı sağlamdır. Bu sağlamlığın kaynağı ise inançtır. İsterseniz delillerini arz edeyim: TBMM, 20 Ocak 1921 tarihinde "Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu"nu çıkarmıştır. Bu, Ankara'daki rejimin ilk anayasasıdır. Bu metnin 7'nci maddesinde TBMM'nin hakları ve vazifeleri sayılırken ilk başta "Ahkam-ı Şer'iyyenin tenfizi" ifadesi yer almaktadır. Bunun mânâsı TBMM Kur’an hükümlerinin yerine getirilmesiyle yükümlüdür, demektir. Bu da göstermektedir ki, Mustafa Kemal’in Başkanı olduğu ilk Meclis iman ve İslam üzerine kurulu bir Meclis konumundadır. Ele aldığımız 7'nci maddenin son bölümünde denilmektedir ki: "Kavânin ve nizâmat tanziminde muâmelât-ı nâsa efrak ve ihtiyâcât-ı zamana evfak ahkâm-ı fıkhıyye ve hukukiyye ile âdâb ve muâmelât esas ittihaz kılınır." Bu cümlenin mânâsı şudur: Kanun ve tüzük yapılırken İslâm fıkhının hükümleri esas alınacaktır. (Resmi Gazete, 1-7 Şubat 1921)

TBMM, 29.10.1923'te "Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu'nun Bazı Mevaddının Tavzihan Tâdiline (yani bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesine) Dair Kanun'u çıkartmıştır. Bu kanunun 2'nci maddesi şöyledir:

"Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm'dır. Resmi Lisanı Türkçe'dir" (Kanun No:364) 20.04.1924'te çıkarılan 491 numaralı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 2'nci maddesi aynen şöyledir: Madde 2- Türkiye devletinin dini, Din-i İslâm'dır; resmi dili Türkçe'dir; makarrı (başkenti) Ankara şehridir." Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, devletimizin temeli inanç ve maneviyat üzerine atılmıştır. Buna rağmen 1928'de, o günün dehşet havası Siyonist dış güçlerin kışkırtması ve yerli masonik işbirlikçilerin baskısı içinde "Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu"nda bir değişiklik yapılmış, 2'nci maddeden "devletin Dini, Din-i İslâm'dır" ifadesi kaldırılmıştır. (Resmi Gazete: 14.04.1928)

05.02.1937 tarihinde ve Mustafa Kemal’in şaibeli hastalığının yoğunlaştığı ve devlet işleriyle uğraşamadığı bir süreçte 3115 sayılı kanun ile anayasanın 2'nci maddesi bu defa şu şekilde değiştirilmiştir.

"Madde 2- Türkiye devleti Cumhuriyeti, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçe'dir, makarrı Ankara şehridir."

Biraz düşünürsek şu neticelere ulaşmış olacağız. Cumhuriyet 1923'ten 1928'e kadar beş sene müddetle resmen İslâm devletidir, 1928'den 1937'ye kadar bu durum fiilen devam etmiştir. (Laiklik Maddesi) M. Kemal'in çok ağır hastalığı nedeniyle devlet işleriyle yakından ilgilenemediği dönemde, ölümünden bir yıldan az zaman öncesinde (kendisi istemese de) İsmet İnönü’yü güdümüne alan masonlar ve sabataist cunta tarafından anayasaya girmiştir. Dolayısıyla konulan o maddeler ne devletin, ne de milletin ilkeleri değildir. Bu maddeler, memleketi dikta rejimiyle idare eden CHP'nin ve arkasındaki masonik şebekenin 6 okundan ibarettir. Aziz milletimiz bu nedenle 14 Mayıs 1950'deki seçimlerde CHP iktidarını alaşağı etmiştir. Ancak 1961 Anayasası da bir darbe hükümetinin baskısıyla ve düzmece bir referandumla yürürlüğe girmiştir. Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanlığı 15 yıl sürmüştür; (1923-1938) ki bunun 14 yıla yakın bir zamanında anayasada lâiklik ilkesi diye bir ilke mevcut değildir.[1] Kaldı ki gerçek ve gerekli Laikliğin, örnek ve yüksek bir demokrasinin en güzel modeli de, Erbakan Hocamızın hazırladığı Adil Düzen projeleri içerisindedir. Özetle; Atatürk’ün hem din istismarcılarının, hem de devrim simsarlarının elinden kurtarılması gerekir. İşte okuyacağınız kitap bu maksatla ve çok ciddi ve geniş çerçeveli araştırmalar sonucunda meydana getirilmiş ve Aziz Milletimizin istifadesine arz edilmiştir. Bu kitapla ilgili samimi tebrikleriniz, seviyeli tespit ve tenkitleriniz, daha olumlu ve doyurucu hizmetler için bizleri teşvik edecektir.

Ahmet Akgül

 


ÖNSÖZ

Farklı sahalarda ve umutla sürdürülen yeni bir Milli Mücadele ortamında; dürüst ve dengeli Atatürkçülerle, olgun ve olumlu dindar kesimler arasında, samimi ve seviyeli bir diyalog ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulduğu bir sırada, karşılıklı yanlış anlamalardan ve önyargılardan kurtulmamıza, kendi çapımızda yardımcı olmak niyet ve gayretiyle, ve Bilge Karınca Yayınları sahibi, çok değerli ve Türkiye dertlisi, Latif Uğurdıkan kardeşimin de özel ilgi ve desteği ile “Bizim Atatürk” kitabını yayınladık. Türkiye’nin her yerindeki öğretim üyelerinden, hukuk çevrelerinden, emekli generallerden, okuyan, yazan ve araştıran kimselerden, umduğumuzdan daha yoğun ve olumlu tepkiler aldık. Kitabın yeni baskısında dikkate alacağımız; daha açıklayıcı bilgi ve belgelere ulaşmamız konusunda yapılan; tenkit ve tekliflerden de oldukça yararlandık.

Bu arada “Kendi nefsi heves ve hedefleri doğrultusunda hayal üretmek” cinsinden, milli ve manevi değerlere ve tarihi şahsiyetlere sahip çıkıyor görüntüsüyle, aslında istismara ve bizi karalamaya yönelik bazı yaklaşım ve yazılarla da karşılaştık.

Türkiye’yi AB’ye almak için değil, sadece oyalamak üzere hazırladıkları ilerleme raporunda “müzakere tarihi vermek karşılığı” dayattıkları:

1-    “Kürtlere ve Güneydoğuya özerklik tanıyın

2-    Alevileri dini azınlık sayın

3-    Ermeni soykırımını kabullenin ve tazminat ödemeye hazırlanın.

4-    Patrikhaneye, Vatikan misali ekümenlik sağlayın

5-    Ege ve Kıbrıs sorunlarını halledin, askerinizi çekin. Yunanistan’ı rahatlatın.

6-    Dicle ve Fırat sularını uluslararası bir yönetime bırakın

7-    Silahlı kuvvetlerinizi her yönden zayıflatın

8-    Dini tebliğ içeren ezan sesini kısıtlayın,” Şeklindeki:

Ülkemizi parçalamayı, egemenlik haklarımızı Avrupa’ya bırakmayı, geleceğimizi ve güvenliğimizi karartmayı hedefleyen sinsi tekliflere boyun eğmek isteyenlerin, Atatürk’ü de kendileri gibi;

“Batı yolcusu”, “Ver kurtulcu”, “Şahsi ikbal ve iktidar için, milli çıkarları rüşvet sunucu” şeklinde göstermeye, hatta O’nu küçümsemeye ve kötülemeye yönelik yazıları okuyunca, ne denli gerekli ve önemli bir hizmet yaptığımızı anladık.

İşte tarihi gerçekleri çarpıtmaya ve Atatürk’e çamur atmaya kalkışan, kiralık ve şımarık bir yazarın hezeyanları:

“Okullarda, Atatürk dönemi dış politikasının ne kadar büyük, ne kadar ustaca olduğu öğretilip durur. Oysa Atatürk dönemi dış politikası, ekonomide dışa kapanma ve kendi kendine yetme politikasının bir uzantısıdır…

Bu dönemde Türkiye kendi doğusu ve güneyi ile hiç ilgilenmemiş ve hele Arap ülkelerini yok saymıştır.

İngiltere’yi kızdırmamak için, Musul ve Kerkük’ten vazgeçmiştir, Ya hu!..

Türkiye “Osmanlı mirasını” kesinlikle red ediyor, ama Osmanlı borçlarını tıkır tıkır ödüyordu.

Çok kimseler Hatay’ı Atatürk’ün aldığını sanır…

1935 Yılında bile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına Türk askerinin girmesi yasaktır. Lozan Anlaşması hükümlerine göre…

Eee. “İstikla-i tam”mı oluyor bu şimdi?..

“Övüle övüle göklere çıkarılan Balkan paktı tam bir fiyaskodur.” Diyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor:

“Herkes harıl harıl AB komisyon raporunu tartışırken, ben de bu konuyu niçin mi açtım?..”[2] Yani: “Atatürk’de teslimiyetçi ve Batı’ya endeksli bir kişidir. Öyle ise şimdi, bağımsızlığımızı AB’ye devretmekte Atatürkçülüğe aykırı değildir” demeye getiriyor!?

Yerel bir gazetenin yaptığı gibi, peşinen Bediüzzaman’ı Hz. İsa kabul edip Peygamber sayanların… Ve daha ileri gidip “O yanılmışsa Hz. Peygamber de yanılmıştır” gibi fasit bir kıyas yapanların, işte böylesine batıl kanaatlere varmaları kaçınılmazdır.[3] Kaldı ki Bediüzzaman’ın Yeni Said dönemi, yalan yanlış yazıldığı gibi 40 değil, 51 yaşında başlamaktadır. Çünkü doğumu 1873… Yeni Said başlangıcı ise 1924 yıllarına rastlamaktadır.

Bediüzzaman’ın: “Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkindeki hüsnü zanlarını ve ifratlarını tadil etmek (düzeltmek) için ihtar edilen (kalbime hatırlatılan) bir muhaveredir (karşılıklı konuşma) diye başladığı bir mektubunda:

Ahmet Ziyaedini Gümüşhanevi Hz. lerini çok yücelten kardeşi Molla Abdullah’a söylediği gibi:

“Siz Bediüzzaman’ın hakikatini değil, ona giydirdiğiniz hayali seviyorsunuz!”[4]

Evet bütün bunlar; tezattır, şaşkınlıktır. Kendi “vehim”lerini vahiy yerine koymak… Tahmin ve tahayyüllerini tahkiki ilim diye satmak… Okuyup araştırmadan, düşünüp tartışmadan, her konuda karnından konuşup ortalığı kokuşturmak… Nefsi dürtü ve duygularını ve kulaktan dolma bilgi ve duyumlarınızı “Mutlak doğru”lar diye sunmak, sapıklıktır…

“Onların çoğu zandan başkasına uyuyor değildir. Hâlbuki kesinlikle zan; asla Hak ve hakikate eriştirmeyecektir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını bilendir.”[5]

“Onlar, sadece zanna tabi olurlar ve o zan ile yalan uydururlar.”[6] Ayetleri kendi zanlarını hakikatin mizanı sayanları uyarmaktadır.

  • Atatürk’e “Süfyan” diyerek, O’nu kendi dinsizliklerine ve Zulüm düzenlerine maske yapan masonik ve münafık çevrelerin… Türkiye’yi AB’ye sokarak sömürgeleştirmek ve Globalleşme bahanesiyle ABD güdümünde köleleştirmek isteyen “Küresel Çete”nin ekmeğine yağ sürmek yerine,

Harun Yahya’nın haklı ve hayırlı bakış açısıyla yaklaşıp, aynı hikmet ve hedefleri paylaşmamız, niye bazılarının huzurunu kaçırmaktadır?

Oysa Bediüzzaman gibileri; bizim devlet-millet barışmasına ve tarihimizle uzlaşmaya yönelik iyi niyetli tespit ve tahlillerimizle haşa, küçülmeyecek, bazı kesimlerin peygamber göstermesiyle de yücelmeyecek kadar muhterem ve müstesna şahsiyetlerdir.

“Bütün dünya Müslümanları, Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmelidir. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammedi örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmelidir. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”[7]

İfadelerini esas alan Harun Yahya “Hz. Muhammedi överek onu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed’in Peygamberliğine kesin olarak İman etmiştir.” Demekte ve Şemsettin Günaltay’dan şunları nakletmektedir: Atatürk’e göre; “Büyük bir inkılâp yaratan Hz. Muhammed’e karşı beslenen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri ve esasları korumakla tecelli edebilir.”[8]

“Bu derece Milliyetçi duygular taşıyan ve son derece dindar, mukaddesata bu kadar yürekten bağlı olan, vatanı ve bayrağı uğruna tüm hayatını ortaya koyan, yaşamı boyunca milletinin mutluluğu için çalışan, aile kurumunun kutsiyetini savunan, böyle bir kişinin materyalist ve ateist olamayacağı ortadadır”[9] diyen Harun Yahya, acaba Süfyan gibi bir şahsı, Müslümanlara ne diye “dindar bir kahraman” olarak tanıtmaya ve toplumu aldatmaya yeltensin!?.

Bediüzzaman’ın:

“Ben tokadımı; Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. (Benim) Nazarımda vuran da (Enver gibilerini Venizelos’larla bir tutup aleyhinde bulunanlar da) sefildir.”[10]

Şeklinde, Sabataist Hain Enver Paşa’yı mazur, hatta makbul gösteren kanaatlerinde isabet etmediğini; ama o günkü heyecan ve toz duman içerisinde, bazı gizli ve kirli niyetleri sezemeyişinin O’nun yüksek şeref ve faziletine gölge düşüremeyeceğini anlamak, çok zor olmasa gerektir. Aksi halde, Enver’in Osmanlıyı yıkılışa sürükleyen bir hain dönme olduğunu söyleyenler, “sefil” midir?

Bediüzzaman Hz.leri:

a- Sultan Abdülhamid’i müstebid (zorba ve baskıcı) zannedip şiddetle muhalefet etmesi, hatta Abdülhamid’in kendisini akıl hastanesine göndermesi.[11]

b- İttihat ve Terakki Fırkası gibi bir Yahudi şebekesine kapılıp taraftarlık göstermesi[12] örneği, “eski Said” döneminde ve “Siyaset yoluyla dine hizmet gayesiyle” yaptığı bazı girişimlerdeki iltibas (karıştırma) ve kusurları, bir nevi İçtihat hatasıdır ve elbette Onun hüsnü niyeti ve dini hamiyeti yüzünden kendisine sevap kazandıracak şeylerdir. Ama birer hatadır. Yeni Said döneminde de ve özellikle ara sıra karıştığı siyasi teşvik ve tercihlerinde, isabetli ve itidalli davranamadığı ve o yüzden nurcuların da uzun yıllar aynı hatadan kurtulamadığı, ama elbette iyi niyet ve hizmet kastıyla yaptığı bazı girişimleri de vardır.

Örneğin:

  • Atatürk’ü tabulaştırmak, Türkiye’yi Amerika’nın hurda çöplüğü yapmak, orduyu her yönden zayıflatmak, Dini serbestlik diye ılımlı ve Siyonizm’le uyumlu bir İslam anlayışını yaygınlaştırmak için dış Siyonist güçler ve sebataist çevrelerce iktidara taşınan…
  • 28 Ağustos 1958’de İsrail Başbakanı David Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri müsteşarı Şimon peres ve Ezer Veisman’ı Ankara’da Başbakanlık konağında, kendisi gibi sabataistlerin damadı Fatin Rüştü Zorlu, Dışişleri sekreteri Melih Esenbel ile birlikte gizlice ağırlayıp talimatlar alan…[13]
  • Ve idamı öncesi Yassı adaya getirilen imamın dini telkin duasını bile tekrarlamayan[14] Devrik Başbakan için “İslamiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlar…”[15] Şeklindeki hüsnü zanlarında ve Demokratlara aşırı taraftarlık ve iltifatlarında da umduğunu bulamamıştır. Bu yüzden nurcular da uzun yıllar “Menderes’in devamıdır” diye, masonik partilerin tuzağına kapılmıştır. Hatta “İslamiyet’e ciddi taraftar Dâhiliye Vekili Namık Gedik’i görmek hatırına”[16] diye övgüler yağdırdığı bu adam, Hz. Üstadın ağır hasta olarak gittiği Urfa’dan derhal çıkarılmasını emredecek; Valinin: “Halk galeyana gelip ayaklanır” sözleri üzerine: “Öyle ise Belediyenin çöp arabasına koyup o şekilde şehirden çıkarın. Bundan kimse şüphelenmez” diye bağıracaktır.

Ama kısa bir müddet sonra 27 Mayıs ihtilalinde bu adam Ankara Emniyet binasından atılıp intihar edecek ve kendisinin naşı çöp arabasıyla taşınacaktır.

Kaldı ki biz, hiç kimsenin Ahiretteki durumunu ve Allah’ın katındaki konumunu tartışıyor değiliz. Haddimizi biliriz… Allah kullarını cennete veya cehenneme koyarken, hâşâ bizim keyfimize ve kanaatimize göre hareket etmeyecektir. Ve tarihi gerçekleri, sürekli gizlemek mümkün değildir.

AKP’li Diyanetten üzücü, düşündürücü ve ürkütücü bir tavır!?

Çanakkale Hutbesinde Atatürk’ü Niçin Unuttular!?

Çanakkale Zaferi’nin 90. yıldönümü için bütün camilere hutbe gönderildi. Diyanet’in hazırladığı hutbede zaferin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’e yer verilmedi.

Çanakkale’de 1915’te dünya tarihinin en kanlı çarpışmalarından biri yaşanmıştı. Yaklaşık 250 bin Mehmetçiğin şehit düştüğü savaşta 57. Piyade Tümeni’ne Yarbay rütbesi ile komutanlık eden Mustafa Kemal büyük bir kahramanlık destanı yazmıştı. Başta İngilizler olmak üzere, itilaf devletleri Mehmetçiğin direnişi sonucu Çanakkale’den boynu bükük ayrılmıştı. Zafer Mustafa Kemal’in cephanesiz kalan askerlerine “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” sözleriyle Türk tarihindeki yerini almıştı. Çanakkale Savaşı’nın 90. yıldönümü bütün yurt genelinde kutlanırken, Diyanet işleri başkanlığı Cuma namazı öncesi tüm camilerde okutulmak üzere hutbe hazırladı. Hutbede, Mustafa Kemal Atatürk’ün ismine hiç rastlanmadı.

Peki böyle bir konu anlatılırken, olayın kahramanından bir kelime olsun bahsetmemek, sadece gaflet midir? Acaba AKP’li Diyanet, AB teslimiyetine engel oluşturan Atatürk’ü kasıtlı olarak unutturmak mı istemektedir? Çanakkale destanının en önemli komutanını, hutbelerde bir rahmetle anmak, niye bu kadar zorlarına gitmektedir? Yoksa yeni bir “Kuvay-ı Milliye” dirilişi mi, bunları ürkütmektedir?

  Sn. Sezer: “Bu Ruhu korumalıyız.” Şeklinde demeç vermişti ama yolunu göstermemişti.

  Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer; Çanakkale Zaferi’nin 90.yıldönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bugün hepimize düşen ortak görev, ulusal değerlere, bilince, cumhuriyete sahip çıkmak, Çanakkale’yi Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Dünyanın en büyük ordularına karşı verilen ve ‘Çanakkale Geçilmez’ dedirten bu direniş gücünü yurt sevgimizden ve bağımsızlık ülkümüzden almıştır” demişti.

  Ama, Sn. Cumhurbaşkanımız “Çanakkale’yi geçilmez yapan ruhu korumalıyız” derken “İyi de Kuran kurslarıyla, imam hatip okullarıyla, başörtülü kızlarla ve türbanla savaşarak bu ruh nasıl korunacak?!” Sorusunun cevabını vermemişti…

  GKB. Org. Özkök: “Gençler tarihi bilmiyor!” diye şikayet etmişti!?

  “Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Çanakkale Zaferi’nin 90.yıldönümü ve 18 Mart Şehitler Günü nedeniyle yayınladığı mesajında gençlere seslenmiş ve: “modern çağın etkisiyle tarihsel süreçte yaşananları ve ülkeyi gelecekte bekleyen tehlikeleri genç belleklere anlatmakta ve algılatmakta son zamanlarda zorlanıldığını” belirtmişti. Özkök, tarih ve ulus bilincinin, toplum değerlerinin gençlere aktarılmasında kullanılabilecek en kıymetli hazine olduğunu kaydetmişti.” Ama bu sözleriyle:

  “Peki Paşam: Gençlere tarihini, töresini, dinini, diyanetini öğreten okullar kapatılır, okutan ve yazanlar hapse tıkılırsa, üstelik Çanakkale ruhunu ve şuurunu taşıyanlar, “gerici, yobaz” diye horlanır ve ülke için tehdit ve tehlike sayılırsa, nereden ve kimden öğrenecekler?” sorularını da gündeme getirmişti…

Kurtuluş Yolu: Kuvay-ı Milliye Ruhu!

Kuvay-ı Milliye Nedir?     

Kuvay-ı Milliye disiplini, şu üç dinamizme dayanmaktadır.

1-    Milliyetçilik, Vatanseverlik

2-    Sosyal adaletçilik

3-    İslamiyetçilik

  • Türkiye’de yaşayan farklı köken ve kültürden herkesi kuşatan ve kucaklayan; aynı potada buluşturup kaynaştıran; fiziki bir mozaik değil, kimyevi bir seramik oluşturan; her türlü ırkçılık ve kayırımcılık düşüncesinden uzak, milli ve yaygın kalkınmayı ve ülke bağımsızlığını esas alan bir Atatürk Milliyetçiliği ve Türkiye dertlisi…
  • Akıl ve vicdana, sevgi ve saygıya, hukuk ve ahlak kurallarına dayalı; çağdaş standartlara uygun, demokrasi ve özgürlük taleplerimizi karşılayıcı, özgün bir refah ve sosyal adalet düşüncesi…
  • Kum ve çimentoyu betona dönüştüren su misali; vücudumuzdaki ruh misali; Maddi benliğimize ve yaratılış özelliklerimize heyecan katıp parlatan ve aziz milletimize üstün meziyetler ve medeniyetler kazandıran; irtica ve istismardan arınmış Yüce Dinimizi ve manevi değerlerimizi benimseyici…

Yeni bir Kuvay-ı Milliye hareketi, hem gereklidir; hem de oldukça tabii ve talihli bir seyirle gelişip güçlenmektedir.

Atatürk’ün önderliğinde başlatılıp başarılan şanlı kurtuluş savaşımız öncesi oluşan Kuvay-ı Milliye cephesinde de yine; İslamiyetçilerin, Milliyetçilerin ve sosyalistlerin birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Hatta, Hilmi Ziya ülkenin milli şairimiz Mehmet Akif’e “Müslüman sosyalist” demesi bu tespitimizi desteklemektedir.[17] Ve bu birliktelik, Millet olmamızın, Milli haysiyet ve hürriyetimizi korumamızın, en temel öğesidir.

Bir yazarın:

“Babam 1937 Kuleli Askeri Lisesinden, 1941’de ise Harbiye’den mezun birisidir. Yani asker eğitiminin önemli kısmını Atatürk döneminde geçirmiştir. Kendisine, Kur’an okuma yarışmasında kazandığı birincilik ödülü olarak, bizzat okul komutanı tarafından hediye edilen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsiri, hala kütüphanemdedir”[18] ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ordusunun moral ve maneviyat kaynağı, Kur’an sevgisidir.

Meşhur bir kurbağa hikayesi nakledilir. Kurbağayı sıcak suya atarsanız, kurbağa hemen suyun içinden çıkmak ister ve zıplayıp kaçarak kurtulabilir. Yok eğer kurbağayı bir tencere suyun içine koyup ta suyu yavaş yavaş ısıtırsanız, o zaman kurbağa sudan çıkmak istemeyerek yavaş yavaş o suyun içinde tepki vermeden ölecektir.

İşte bu örnekte olduğu gibi, Cumhuriyet Devrimleri de emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eliyle ve özellikle Atatürk’ün şüpheli ölümüyle birlikte ve İsmet İnönü döneminde yavaş ve sistemli olarak değiştirilmiş ve dejenere edilmiştir.

Demokrat Parti sürecinde ise, Atatürkçülük tamamen heykelciliğe ve Mitoloji hikayeciliğine dönderilip; hem tarihi hakikatler halkımızdan gizlenmiş, hem de çok sinsi ve Siyonist bir yöntemle, Atatürk’ten nefret ettirici bir siyaset izlenmiştir.

Böylece küresel emperyalizmin ve içimizdeki masonik merkezlerin istismar ve suistimal aracı haline getirilen sahte Kemalizm’le, Milli ve Manevi değerlerimiz tahrip edilmiş, dindar halkımız sürekli takip ve taciz edilerek canından bezdirilmiştir. İşin en acı tarafı ise, bütün bu ülkemize yönelik hıyanetlerin ve Milletimize yönelik hakaretlerin faturası da Mustafa Kemal’e, Cumhuriyetimize ve kahraman askerimize kesilmiştir.

Bu nedenle, yeni bir diriliş ve Milli bir direniş kaçınılmaz hale gelmiştir. Çünkü ülkemiz, geleceğimiz ve güvenliğimiz tehlikededir. Bu diriliş ve direnişin temeli ve temsilcisi ise Kuvay-ı Milliye’dir. Yani Milli Görüş ve yerli güçlerdir.

Atatürk bunu şöyle tarif etmektedir:

“Hükümet merkezi (İstanbul), düşmanların şiddetli kuşatması altındaydı. Siyasi, iktisadi ve askeri bir çember vardı. Tabi böyle bir durumda yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetleri de kendi emirlerine almışlardı. Bu şekilde verilen emirlerle; devlet ve ulusun hizmet araçları olan kurumlar, temel görevlerini yapamıyorlardı ve yapamazlardı…

Bu şartlar altında maalesef ordu da, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. Bunun içindir ki yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan bu kutsal görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya ulusun kendisine kalıyordu.

İşte buna KUVAY-I MİLLİYE diyoruz.”[19]

Artık bir kimsenin veya kesimin gerçek ayarını ve değerini:

Solcu mu, sağcı mı?

Kalender kafalı mı, dindar mı?

Hanımı açık mı, kapalı mı?

Ilımlı İslamcı mı, radikal mı?

Gibi klasik soruların yanıtıyla anlamak mümkün değildir.

Bunların yerine:

Bir kişi veya ekip;

AB hayali ve küreselleşme hevesiyle, Türkiye’yi sömürgeleştirmek ve Milletimizi köleleştirmek isteyen dış güçlerin ve işbirlikçilerin mi yanındadır?

Yoksa;

İnancımızın ve insanlığımızın gerektirdiği, Atatürk’ün de hedef olarak gösterdiği: her yönden kalkınmış ve bağımsızlığını kazanmış, muasır medeniyeti yakalamış ve aşmış, huzur ve refaha ulaşmış, Lider ülke Türkiye’yi kurma sevdasıyla çırpınanların mı safındadır?

Sorusunun cevabı, herkesin gerçek niyetini ve asıl tiyniyetini ortaya dökecektir.

Erbakan Hoca, Akşam Gazetesinden Adnan Akgönül’le yaptığı röportajındaki:

“Şöyle bir bakalım ve anlamaya çalışalım. Atatürk, kendi yönetim döneminde, hiçbir dış seyahat yapmadı. Niçin?! Çünkü Türkiye, asırlar boyunca lider ülkeydi; şanlı bir medeniyetin varisi ve temsilcisiydi. Lider ülkeyi yöneten bir insan (zillet ve mahcubiyetle) başkasının ayağına gitmez… İngiltere Kralı O’nun ayağına gelmiştir… Batılılar ve Müslüman başkanlar Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Atatürk gitmemiştir. (Bu milli bir haysiyet ve hassasiyet meselesidir.)

Ama bu günkü batı taklitçileri ise; onların ayağına gidip, üçüncü sınıf kâtiplerin karşısında eğilmektedir ve batılılardan borç dilenmektedir. Sömürge psikolojisiyle, köle gibi hareket edilmektedir. Halbuki Atatürk döneminde Kayseri uçak fabrikası, Sümerbank’a ait dokuma fabrikaları gibi yerli ve milli sanayi tesisleri yapılıp faaliyete geçirilmiştir.”

“Biz her vesile ile Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okuyoruz! (Ama anlayıp gereğini yapmıyoruz.)

Atatürk ne diyor:

“Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Yani cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız; ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle, adım adım bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir!..”[20] Tespitleriyle, Mustafa Kemal’den sonra nasıl bir dejenerasyona uğratıldığımızı dile getirmiş ve eski cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün, bir görüşme sonrası yaptığı, samimi ve hayret içerikli itirafıyla: “Erbakan bey, bizlere mükemmel bir Atatürkçülük dersi vermiştir.”

“İstanbul mutlaka fetholunacaktır. (Onu alan) ne güzel komutan, (onun askeri) ne güzel askerdir” Hadisinin manevi müjdesi, milletimiz için hala geçerlidir ve Türkiye merkezli yepyeni medeniyetler beklenmektedir.

Atatürk’ün tespit ve temennisiyle:

“Türk Milleti, şimdiye kadar olduğu gibi -fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle- doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak isteyenler, kahru perişan edilecektir.”

Basit hesaplarımızı ve şahsi ihtiraslarımızı bir tarafa atıp, inatlaşmayı ve kutuplaşmayı bırakıp; batırılmaya çalışılan ve maalesef, siyasi, iktisadi ve ahlaki yönden yaralanıp su almaya başlayan Türkiye gemimizi kurtarma yolunda ve vicdani bir şuur ve sorumlulukla, el ve gönül birliğine yanaşmazsak, hem hürriyet ve hakimiyetimiz tehlikeye girecek, hem de gelecek nesiller bizleri lanetleyecektir.

Bu nedenle:

İnsanlığımızın ve inancımızın görevi; tabii ve tarihi zorunlulukların gereği olarak, adil bir medeniyet meşalesini tutuşturacak, Atatürk’ün, Batı taklitçiliği ile yozlaştırılan ve yolundan saptırılan ilkelerini ve ülkülerini de asli amaçlarına ve Milli ihtiyaçlarımıza uygun tekrar hedefine taşıyıp tamamlayacak, ilmi ve insani esaslara dayalı; yeni bir devrim ve değişim kaçınılmaz hale gelmiştir.

İşte bu kitap, böylesine kutlu bir dönüşüme katkıda bulunabilirse, bizi mutlu edecektir.


GİRİŞ

ATATÜRK’ÜN HAYATI VE HATIRLATTIKLARI

Mustafa Kemal Atatürk; (13 Mart 1881 / Selanik – 10 Kasım 1938 / İstanbul) yakın tarihimize yön ve şekil veren en önemli şahsiyetlerin başında gelen bir Osmanlı subayıdır. Şanlı bir devlet ve medeniyetin, hangi dış güçler ve gerekçelerle ve hangi iç nedenler ve neticelerle çöktüğüne şahit olmuş, yeniden direniş ve kurtuluşun ve yeni bir Milli restorasyonun (asli temeller ve direkler üzerinde yeniden kuruluşun) üzerinde kafa yormuş, emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileriyle ömür boyu mücadele içinde yoğrulmuş bir kahramandır. Kimileri kendi sapkın Darwinist saplantıları ve gizli Siyonist sömürü saltanatları için Kemalizm adına, tamamen dinden arındırılmış ve İslam düşmanlığı temeline dayandırılmış bir ideoloji uydurup uygulamış; kimileri de Mustafa Kemal’i “Dinsiz Deccal” gösterip, din istismarlarını ve Siyonizm-emperyalizm uşaklıklarını, Atatürk düşmanlığı üzerinden yürütmeye çalışmışlardır.

Oysa Atatürk inançlı ve kararlı bir insandır. O İslam’a değil; din istismarına, akıl ve vicdan dışı safsatalara ve zamanla yozlaşıp koflaşmış kurum ve kurallara karşıdır. Tarihi devrimlerine de işte bu yüzden kalkışmış ve elbette doğru adımlar yanında, eksik bırakılan hatalar da yapılmıştır. Örneğin, Batı medeniyetinin hem İslam’dan, hem bilimsel çalışmalardan kaynaklanan bazı doğru verilerinden yararlanmak, böylece önce aramızdaki mesafeyi kapatıp sonra onları aşmak (Muasır medeniyetin fevkine çıkmak) için, harf inkılâbı lazımdı, yararlıydı; ancak eski yazıyı tamamen yasaklamak ve unutturmak yanlıştı ve zararlıydı. Çünkü yetişen yeni nesil, muhteşem bir medeniyet birikimi olan kitaplarımızı, tarihi belge ve kaynaklarımızı okuyup anlamaz hale sokulmuşlardı. Oysa Latin harflerine geçilmekle beraber, eski yazımızın da öğretilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktaydı.

Ve yine çoğu meskenet yuvasına çevrilmiş, asli özelliğini ve işlevini yitirmiş, hatta bir kısmı Sabataist (Gizli Yahudilerin) güdümüne girmiş tekke ve zaviyelerin kapatılması bir zaruret halini almıştı. Ancak toplumun manevi ve ahlaki eğitim ihtiyacını karşılayacak yeni ve yeterli kurumların hizmete sokulmaması, bu boşluğun din istismarcılarınca ve ehil olmayan insanlarca doldurulmasına yol açmıştı. Ve tabi önce Sultan Abdülhamit’e karşı haksız bir muhalefet bayrağı açanların ve mason ittihatçılarla ortak safta bulunan İslamcı aydınların, daha sonra Mustafa Kemal’e karşı da aynı olumsuz tavrı takınmalarının, psikolojik yanılgıları ve günümüze yönelik politik yansımaları üzerinde de, dikkatle durulmalıydı.

Ve asla unutulmasın ki, Atatürk de nihayet bir insandı. Haliyle O’nun da yanlışları ve yanılgıları olacaktı. Elbette O’nun da “keşke yapmasam” dediği pişmanlıkları, isteyip te başaramadıkları, başlayıp ta yarım bıraktıkları vardı. Ama her şeye rağmen, şanlı kurtuluş savaşımıza önderlik yapan ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni bize miras bırakan zattı. Kaldı ki O’nun yaşadığı dönemdeki şartları, imkânları, zorlukları ve dengeleri gözetmek zorunda olduğu güç odaklarını hesaba katmak lazımdı. Bu nedenle O’nu tabulaştırıp Tanrılaştıranlar da, O’na düşmanlık yapanlar da haksızdı ve kötü maksatlıydı.

Mustafa Kemal’in Çocukluk ve gençlik yılları: (1881-1904)

1839'da Mekadonya’daki Kocacık'ta doğduğu sanılan babası Ali Rıza Efendi aslen Manastır'a bağlı Debre-i Bâlâ'dandır. Babasının ailesinin Arnavutlardan olduğu söylense de aslında, 14-15. yüzyılda Anadolu'dan bölgeye göç etmiş olan Yörüklerden olduğu saptanmıştır. Ailesi ile Selanik'e göç eden Ali Rıza Bey, burada gümrük memurluğu ve kereste ticareti yapmıştır. Ali Rıza Bey, 93 Harbi (1877-78) esnasında yerel birliklerde gönüllü teğmen olarak görev almıştır. Bu durum Atatürk'ün ailesinin kısmen de olsa Osmanlı'daki elit tabakadan olduğunun bir kanıtıdır. Ali Rıza Bey, 1871 yılında 1857 yılında Selanik'in batısındaki Langaza'da çiftçi bir ailede doğan Zübeyde Hanım'la evlenmişler, Mustafa Kemal Atatürk, bu çiftin çocuğu olarak, Rumî 1296 (miladî 1881) yılında Selanik'te doğmuşlardır. Atatürk’ün, Fatma, Ömer, Ahmet, Naciye ve Makbule adlı beş kardeşinin ilk dördü küçük yaşta ölmüş, sadece Makbule Hanım hayatta kalmıştır.

Öğrenim çağına gelen Mustafa'nın hangi okula gideceği konusunda annesi ile babası arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Annesi Mustafa'nın Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine gitmesini arzulamış, babası ise o dönemki yeni yöntemlerle eğitim yapan Şemsi İbtidai'nde (Şemsi Efendi Mektebi) okuması kararını almıştır. Sonunda önce mahalle mektebine başlayan Mustafa, bir müddet sonra Şemsi Efendi Mektebi'ne aktarılmıştı. 1888 yılında henüz yedi yaşında iken babasını kaybedince, bir süre Rapla Çiftliği'nde annesinin üvey kardeşi Hüseyin'in yanında kalıp hafif çiftlik işleriyle uğraştıktan sonra -eğitimsiz kalacağından endişe eden annesinin isteğiyle tekrar Selanik'e dönüp okulunu tamamlamıştır. Bu arada yalnız kalan Zübeyde Hanım, Selanik'te gümrük memuru olan Ragıp Bey ile ikinci evliliğini yapmıştır.

Mustafa, önce bürokrat yetiştiren Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne yazılmış, ancak muhitindeki askerî öğrencilerin üniformalarından da etkilenerek -annesinin karşı çıkmasına rağmen-1893 yılında Selânik Askerî Rüştiyesi'ne kayıt yaptırmıştır. Bu okulda Matematik Öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey ona anlamı “mükemmellik, olgunluk” olan "Kemal" adını takmıştır. Mustafa Kemal kendisine ağabeylik yapan Selânikli subay Hasan Bey'in tavsiyesine uyarak Manastır Askerî İdadisi'ne kaydolmuş, bu tarihte başlayan 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'na gönüllü olarak katılmak istediyse de hem İdadi öğrencisi olduğu için, hem de henüz 16 yaşında bulunduğu için cepheye alınmamıştır. Bu okulu ikincilikle bitirip. 13 Mart 1899'da İstanbul'da Mekteb-i Harbiye-i Şahane'ye başlamış, üçüncü sınıfı 1902'de Mülazım bugünkü ismiyle Teğmen rütbesiyle 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi (1317 - P.8) olarak tamamlayıp, ardından Erkan-ı Harbiye Mektebi'ne (Harp Akademisi) devam ederek 11 Ocak 1905'te Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun olup, Osmanlı Ordusuna katılmıştır.

Atatürk’ün Askerlik Aşamaları: (1905-1918)

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, mezuniyetinin ardından merkezi Şam'da bulunan 5. Ordu'ya staja gönderilmiş, burada piyade, süvari ve topçu sınıflarında görev almıştır. 1905-1907 yılları arasında Şam'da Lütfi Müfit Bey (Özdeş) ile birlikte 5. Ordu emrinde görev yapmıştır. Bu dönemde düşük rütbeli stajyer bir kurmay subay olarak Suriye'nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, "küçük savaş" (gerilla savaşı) üzerine tecrübe kazanmıştır. 1906 Ekim ayında Binbaşı Lütfi Bey, Dr. Mahmut Bey, Lütfi Müfit (Özdeş) Bey ve askerî tabip Mustafa Cantekin ile birlikte 'Vatan ve Hürriyet' adlı bir cemiyeti kurduktan sonra izinsiz Selânik'e gitmiş, Selânik Merkez Komutan Muavini Yüzbaşı Cemil Bey (Uybadın)'in yardımıyla karaya çıkıp orada cemiyetinin şubesini açmıştır. Bir süre sonra arandığını öğrenince kendisine ağabeylik yapan Albay Hasan Bey, Yafa'ya dönüp oranın komutanı Ahmet Bey'e Mısır sınırında Bîrüssebi'ye gönderildiğini bildirmesini önermiş, Ahmet Bey de Mustafa Kemal Bey'i Bîrüssebi'ye tayin etmiş ve bir süre sonra topçu staj için tekrar Şam'a yollanmıştır. 20 Haziran 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) olan Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de 3. Ordu'ya kurmay olarak atanmıştır. Ancak Selânik'e vardığında 'Vatan ve Hürriyet'in şubesinin İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne ilhak edildiğini öğrenince, bu yüzden kendisi de 1908 Şubat ayında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olmuş, ancak onların masonik niyetlerini ve sabataist hedeflerini fark edince hemen ayrılmış ve 22 Haziran 1908'de Rumeli Doğu Bölgesi Demiryolları Müfettişliğine atanmıştır. Atatürk daha sonra Cumhurbaşkanlığı sırasında ve 1935 yılında “kökü dışarıda fesat ocakları ve Yahudi Çıfıtları” olduğu gerekçesiyle MASON LOCALARINI kapatmış; Mustafa Kemal’in dengeler dahisi olarak kendilerini oyalayıp aldattığını anlayan küresel Siyonist odaklar ve sabataist cunta, ağır ağır ölüme sürükleyen zehirli ilaçlarla ona suikasta başlamışlardır.

23 Temmuz 1908'de Meşrutiyet'in ilanından sonra Aralık 1908 sonlarında bölgedeki toplumsal ve siyasal sorunları ve güvenlik konularını incelemek üzere bugünkü Libya'nın bir parçası olan Trablusgarp'a yollanmıştır. Burada hem dış saldırılara ve kışkırtmalara karşı koymak, hem de kırsal bölge insanlarını korumak için bir yedek sivil ordu planlamaya başlamıştır.

13 Ocak 1909'da 3. Ordu'ya bağlı Selanik Redif Fırkası'nın Kurmay Başkanı yapıldı. 13 Nisan 1909'da Sultan Abdülhamit’i devirmek ve başsız Osmanlı’nın işini bitirmek üzere tezgâhlanan 31 Mart Ayaklanması'nı bastırmak üzere Selanik ve Edirne'den yola çıkan Mirliva Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu'na bağlı birinci kademe birliklerinin kurmay başkanıydı. Daha sonra 3. Ordu Kurmaylığı, 3. Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı, 5. Kolordu Kurmaylığı, 38. Piyade Alayı Komutanlığı görevlerinde bulunmuşlardı.

Mustafa Kemal Bey, 12 Eylül -18 Eylül 1910'da Fransa'da düzenlenen Picardie Manevraları'na katıldı. Burada uçakların deneme uçuşuna davet edildiyse de yanındaki komutanının uyarısıyla uçağa binmekten kaçındı. Bineceği uçak yere çakıldı ve uçağın içinde bulunanlar öldü. Bazıları bunu “kaderin onu tarihi değişimlere öncülük yapması için hazırladığı” şeklinde yorumlamıştı. Mustafa Kemal dönüşünün ardından 27 Eylül 1911'de İstanbul'da Genelkurmay Karargâhında görev aldı.

Mustafa Kemal’in Libya Çıkarması!

İtalyanlar'ın Libya'ya saldırısıyla 19 Eylül 1911'de başlayan Trablusgarp Savaşı'nda, 27 Kasım 1911'de Binbaşı olan Mustafa Kemal Bey, diğer subaylarla birlikte 18 Aralık 1911'de yola çıktı. Mustafa Kemal ile grubu, Mısır'da Kahire ve İskenderiye üzerinden Bingazi'ye ulaştı. 22 Aralık'ta Tobruk yakınında zafer kazandı. Derne'deki 16 - 17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralanıp bir ay hastanede yattı. 6 Mart'ta Derne Komutanlığı'na atandı. Aynı yılın Eylül’ünde başlayan barış görüşmelerine rağmen İtalyanlarla çatışmalar sürerken, Karadağ'ın 8 Ekim'de Osmanlı Devleti'ne isyana kalkışması ve Balkan Savaşları'nın başlaması nedeniyle barışa razı olunması üzerine Mustafa Kemal ve diğer subaylar İstanbul'a geri çağrıldı. Mustafa Kemal Libya’da daha sonra Türkiye’ye gelip Anadolu’nun önemli kısmını dolaşarak halkı Milli Mücadeleye katılmaya teşvik eden, büyük İslam alimi Şeyh Ahmet Sünusi ile tanışmış, onlara gerilla savaşının taktiklerini aktarmış ve bir bakıma, filmini ibret ve hayretle izlediğimiz Ömer Muhtar’ların şanlı direnişine alt yapı hazırlamıştır.

Balkan Savaşları

Mustafa Kemal Balkan Savaşları'nın patlak vermesiyle 24 Ekim 1912'de İstanbul'a hareket etti ve 24 Kasım 1912'de karargâhı Bolayır'da bulunan Bahr-i Sefit Boğazı (Akdeniz Boğazı) Kuvayi Mürettebesi Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atandı. Maalesef koca Osmanlı ordusunun burada General Stilian Georgiev Kovachev komutasındaki Bulgar 4. Ordusuna yenilmesi Atatürk’ü derinden sarstı. Haziran 1913'de başlayan İkinci Balkan Savaşı'nda komutası altındaki birliklerle Dimetoka ve Edirne'ye girmeyi başardı. Atatürk; Sofya Ataşemiliteri iken, verilen kostümlü baloya milli ve haysiyetli bir gayretle yeniçeri kıyafeti ile gitmiş ve etrafında derin bir hayranlık uyandırmıştı. Bu görevde iken 1 Mart 1914'te Kaymakam (Yarbay)lığa çıkmıştı.

Birinci Dünya Savaşı

28 Temmuz 1914'te I. Dünya Savaşı patladı, Osmanlı Devleti de 29 Ekim 1914'te İttihatçıların derin gafleti, belki de bilinçli hıyaneti ile Almanların safında savaşa katıldı. 20 Ocak 1915'te Mustafa Kemal 3. Kolordu emrinde Tekfurdağ'da kurulacak olan 19. Fırka Komutanlığına atandı.

19. Fırka, 23 Mart 1915'te Müstahkem Mevki Komutanlığı emriyle Eceabat bölgesinde ihtiyata alındı. 25 Nisan 1915'te Gelibolu Yarımadası'na İtilaf Devletleri'nin yaptığı çıkartmalarıyla Çanakkale Savaşı başladı. 3. Kolordu komutanı Mehmet Esat Paşa'nın emrinde savaşan Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal Arıburnu'na çıkan ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu) birliklerinin yarımada içine ilerlemesini Conkbayırı'nda durdurmayı başardı. Bu başarı üzerine 5. Ordu komutanı Mareşal Otto Liman Von Sanders'in takdirini kazandı ve 1 Haziran 1915'te Miralay (Albay)lığa yükseldi ve İngilizlerin Ağustos ayında Suvla Körfezi'ne yaptığı ikinci çıkartmadan sonra, o mevkiinde bulunan birliklerinin komutasına getirildi ve 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferi'ni kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe ve 21 Ağustos'ta II. Anafartalar Zaferi takip etti ve Miralay (Albay) Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Bey (Ünaydın) başta olmak üzere İstanbul basını tarafından "Anafartalar Kahramanı" olarak kamuoyuna tanıtıldı.

14 Ocak 1916'da Gelibolu'dan Edirne'ye sevk edilmiş olan 16. Kolordu komutanlığına atandı. Bu sırada Doğu Cephesinde Rus birlikleri Osmanlı 3. Ordusu'nu püskürtmüş 16 Şubat’ta Erzurum'u, 3 Mart’ta Bitlis, Muş, Van ve Hakkâri'yi işgal altına almıştı. Albay Mustafa Kemal 15 Mart tarihinde 3. Ordu'yu desteklemesi için emrindeki 16. Kolordu ile birlikte Diyarbakır'a yollandı. Rütbesine göre kendisine ağır bir sorumluluk verilen 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal 1 Nisan 1916'da Diyarbakır'da iken Tuğgeneralliğe (Mirliva) yükseltildi ve Paşa unvanını aldı. Mustafa Kemal önce taktik bir geri çekilme emri verdi, ardından beklenmedik bir saldırı ile Muş'u Ruslardan kurtararak Osmanlı birliklerine stratejik bir üstünlük sağladı. Kafkas Cephesindeki bu başarısından dolayı Altın Kılıç madalyası ile ödüllendirildi ve Ağustos ayında Muş ve Bitlis tümüyle Rus işgalinden kurtarıldı.

7 Mart 1917'de karargâhı Diyarbakır'da bulunan 2. Ordu Komutan Vekilliğine atandıktan sonra bazı ittihatçılarca Hicaz Kuvveyi Seferiyesi Komutanlığına gönderilip pasifize edilmek istendi ise de, bunu kabul etmeyerek 5 Temmuz 1917'de Yıldırım Orduları Grubu emrindeki 7. Ordu Komutanlığına atandı.

Mustafa Kemal Diyarbakır'dayken, İttihatçı fedailerden Yakup Cemil bir hükümet darbesi yapma kararı almıştır. Tek kurtuluş yolunun Bab-ı Âli'yi basıp, hükümeti devirerek Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı'nı değiştirmek olduğuna inanmaktadır. Yeni Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı olarak da Mustafa Kemal'i uygun bulmaktadır. Anlaştığı arkadaşlarından biri komployu Enver Paşa'ya haber vermesi üzerine Yakup Cemil kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Mustafa Kemal Falih Rıfkı Atay'a anlattığı hatıralarında: "O vakit tümenlerimden birine komuta eden Ali Fuad (Cebesoy)'a: Yakup Cemil asılmış. Sebebi de, benim Başkomutan vekili ve Harbiye nazırı olmadığım müddetçe kurtuluş olmadığına inanmış… Hâlbuki dediğini yapmış bile olsaydı, ben İstanbul'a gittiğimde ilk iş olarak Yakup Cemil'i cezalandırırdım. Eğer ben, o ve onun gibiler tarafından iktidara getirilecek bir adamsam, adam değilim!" diyecek kadar onurlu ve tavırlıdır.

15 Aralık 1917 ile 5 Ocak 1918 tarihleri arasında, kendisini özellikle seçen ve yüksek kabiliyetlerini sezen Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Almanya'ya giderek Keiser II. Wilhelm, Genel Karargâhı ve Elsass bölgesini dolaşmışlardı. Daha sonra padişah olan Sultan Vahdettin tarafından, kendisine her türlü imkân ve ferman sunularak ve İngilizleri oyalamak için biri birlerine karşıt rolü oynayarak, Milli mücadeleyi örgütlemek üzere Mustafa Kemal Samsun’a yollanacaktı.

1918 Haziran ayında Viyana ve (bugünkü adı Karlovy Vary olan) Karlsbad'a giderek tedavi için hastaneye yattı. Sultan Mehmed Reşad'ın vefatı ve Vahdettin'in cülusu üzerine 2 Ağustos'ta İstanbul'a döndü. 15 Ağustos'ta 7. Ordu Komutanı olarak Filistin Cephesi'ne atandı ve ardından Fahri Yaver Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri) unvanını aldı. Mustafa Kemal Paşa, 20 Eylül 1918 tarihinde Vahdettin'in başyaveri Naci (Eldeniz) Bey'e bir telgraf çekip Yıldırım Orduları Grubu'nun savaş gücünün kalmadığını bildirerek mütareke istemesini önerdi. Ayrıca yeni hükümette kendisinin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olarak görevlendirilmesini istedi. Ardından 6 Ekim'de 7. Ordu komutanlığından istifa etti. Çünkü Enver paşa gibi mason İttihatçılar elinde, ülkenin ve devletin hangi felaketlere sürüklendiğinin farkındaydı.

19 Eylül 1918'de Edmund Allenby komutasındaki İngiliz kuvvetleri, genel taarruza geçerek üç ordudan oluşan Yıldırım Orduları Grubu'nu ağır bir hezimete uğrattı. 1 Ekim'de Şam, 25 Ekim'de Halep düştü. Ancak bütün zorluklara ve imkânsızlıklara rağmen Mustafa Kemal Paşa, İngiliz ordularını, Halep'te durdurarak, savunma hattı kurmayı başardı.

30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandı. Atatürk 10 Kasım 1918 tarihinde Yıldırım Kıt'alarının komutasını 2. Ordu Komutanı Nihat Paşa'ya bırakarak Adana'dan İstanbul'a hareket etti ve 13 Kasım'da İstanbul'a Haydarpaşa Garı'na ulaştı. Haydarpaşa'dan İstanbul'a geçerken boğaza demirli düşman savaş gemilerini gördüğünde ünlü "Geldikleri gibi giderler" sözlerini mırıldandı. Fethi Bey (Okyar) ile birlikte Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa yanlısı ve Ahmet Tevfik Paşa (Okday) karşıtı bir tavrı koyan Minber gazetesini çıkararak siyasi girişimlere başladı…

Milli Mücadelenin Başlaması ve Başarılması (1919-1923)

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ve Fransız Yüksek Komiseri Amiral Amet, 1918 yılı Kasım ayında Osmanlı hükümetine nota verdiler. “Doğuda Türklerin silahlanıp Hıristiyanları öldürdüğünü buna karşı önlem alınmasını” talep ettiler. Mustafa Kemal Paşa, Padişah Vahdettin tarafından olağanüstü yetkilerle donatılarak “Vilayet-i Sitte (Altı Vilayet)'deki Hristiyan ahaliyi korumak ve işgal kuvvetlerine karşı yapılan ufak çaplı isyanları bastırmak” bahanesiyle görevlendirilip Samsun’a gönderildi. Bazı tarihçiler, Sultan Vahdettin’in Samsun'a hareket etmeden önce kendisini ziyarete gelen Mustafa Kemal’e "Paşa Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir. Bunlar elbette mühimdir, ama asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin!" dediğini nakletmektedir. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Refet Bey (Bele), Kâzım Bey (Dirik), 'Ayıcı' Mehmet Arif Bey, Hüsrev Bey (Gerede)lerle beraber Samsun'a çıktı.

Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'da milisler (Kuvay-ı Milliye) şeklinde örgütlenen direniş hareketleri çoğalmıştı. Atatürk son görev yeri Adana'dan ayrılmadan Ulukışla'ya gelerek ilk örgütlenmeyi başlatmıştı. 22 Haziran 1919'da Rauf Bey (Orbay), Kâzım Karabekir Paşa, Refet Bey (Bele) ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile birlikte Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını" ilan etmesi, tarihi bir adımdır. Ardından Kâzım Karabekir Paşa tarafından Erzurum'da toplanan Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk Kongresine (Erzurum Kongresi) katıldı. Kongre üyelerinin ısrarıyla Osmanlı ordusundan istifa etti ve Kongre başkanlığına seçildi. 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde alınan kararları uygulamak amacıyla bir Temsil Heyeti oluşturuldu ve başkanlığına da Mustafa Kemal Paşa getirildi. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın Mart 1920'de işgal güçlerince basılması ve önde gelen vatanperver mebusların tutuklanması üzerine 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasını sağladı. Erzurum mebusu sıfatıyla Meclis ve Hükûmet Başkanlığına seçildi. TBMM bir kurucu meclis gibi çalışarak Milli Mücadele'yi yürütecek olan Anadolu hükümetinin altyapısını hazırladı.

Yunanistan’ın desteklenip Kışkırtılması!

Merkezi denetimden uzak bulunan Kuvay-ı Milliye örgütleri toparlanarak düzenli bir ordu oluşturuldu. Milli Mücadele'nin ilk kanlı çatışmaları, maalesef düzenli orduya katılmayı kabul etmeyen bazı Kuvay-ı Milliye gruplarına karşı yapılmıştı.

İngiltere başbakanı Lloyd George'a göre; Yunanistan büyümeli, ama İngiltere’nin güdümünde olmalıydı. Yunanistan boğazları Avrupa'ya açık tutmalı, Akdeniz'de İngiltere'nin çıkarlarına uygun davranmalıydı. Sevr Antlaşması'nın kuvvet kullanılmadan uygulanamayacağı anlaşılmıştı. Ancak İtilaf Devletlerinin kuvvet kullanacak mecali kalmamıştı. Bunun üzerine Yunanlıları, bütün Anadolu’yu alıp kendi vatanına katmak için değil, kendi amaçlarında kullanmak için Anadolu'ya çıkarmışlardı. Ancak İtilaf Devletleri de Türkiye'ye karşı uygulanacak politikalarda ayrışmışlardı. İtalya Yunanlıların Anadolu'ya yerleşmesini kıskanmıştı. Fransa ise Suriye'deki toprak kazançlarını yeterli saymaktaydı. Artık Yunanlılar kendi ordularıyla Anadolu'ya boyun eğdirmek zorundaydı. Bu fırsatta Mustafa Kemal de Yunan ordusunu yenerse, Türkiye'yi kurtarmış olacaktı. 6 Ocak 1921 günü Bursa’dan Eskişehir'e ve Uşak’tan Afyon'a doğru iki kol hâlinde ileri harekâta başlayan Yunan Ordusu, 9 Ocak'ta İnönü mevzilerine varmıştı. Ancak Türk Ordusu'nun savunması karşısında ileri gidemeyeceklerini anlayarak, 11 Ocak 1921 sabahı İnönü mevzilerinden çekilmek zorunda kalmışlardı. Bu başarı bütün dünyanın dikkatini çekmiş; İtilaf Devletleri, 26 Ocak 1921'de Osmanlı Devleti’nin Londra’ya bir heyet göndermesine ve bu toplantıda Ankara Hükümetinden de temsilci bulundurulmasına razı olmuşlardı.

Yunanistan, Londra Konferansı bitmeden, Anadolu’da yeni bir saldırı yapmak üzere hazırlıklar yapmıştı. 23 Mart 1921 günü sabah erken saatlerde, 3. Yunan Kolordusunun Batı Cephesinden, 1. Yunan Kolordusunun da Güney Cephesinden ileri harekete geçmesiyle muharebeler başlamıştı. 23 Mart – 1 Nisan 1921 arasında meydana gelen İkinci İnönü Muharebesi istedikleri sonucu alamayınca, Fransızlar Zonguldak'tan, İtalyanlar da Güney Anadolu'dan askerlerini çekmeye mecbur kalmıştı. Sonunda Yunan Ordusu İnönü, Eskişehir, Afyon ve Kütahya arasındaki çizgide yer alan Türk mevzilerine yüklenerek buraları işgal etmeği ve Ankara'ya kadar ilerlemeği amaçlamıştı. Haçlı Batıdan aldığı Takviye birliklerle iyice güçlenen Yunan Ordusu 10 Temmuz 1921'den itibaren saldırıya geçti ve 20 Temmuz'a kadar yaptıkları saldırılarla Türk Ordusu'nu geri çekilmeye zorladı. Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusunun Sakarya Irmağı'nın doğusuna kadar çekilmesini emretti. Böylece vakit kazanılacaktı. Bu savaşlar sonunda Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi büyük stratejik bölgeler elden çıkmıştı. TBMM'de moral bozukluğu başladı ve sert tartışmalar yaşandı.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sonrasında Büyük Millet Meclisi içinde iktidara yani Mustafa Kemal Paşa'ya karşı tepkiler artmaya başladı. Bu muhalefeti yöneltenler ordunun başına geçmesi için Mustafa Kemal Paşa'ya baskıyı arttırdı. Gerçek niyetleri ise O'nu Ankara'dan uzaklaştırmak ve Enver Paşa'nın iktidarını sağlamaktı. Mustafa Kemal Paşa, 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmayla başkumandan olmayı kabul ettiğini ancak başkomutanlığın faydalı olabilmesi için Meclis'in ordu ile ilgili yetkilerini üç ay süreyle kendisinde toplayacak bir kanun çıkartılması gerektiğini açıkladı. Paşa'nın başkomutanlığını isteyenlerin bu şekilde hayalleri boşa çıkarılmıştı. 5 Ağustos 1921 günü oybirliği ile çıkartılan yasa ile Mustafa Kemal Paşa, TBMM Orduları Başkomutanlığı'nı ele aldı.

Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in başkomutanlığı! (1922)

Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlığa geçmesinin hemen ardından yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri ile halkı ordunun donatılması için seferberliğe çağırdı. 12 Ağustos'ta Polatlı'da teftiş yaparken attan düştü ve kaburga kemiği kırıldı. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihlerinde yapılan Sakarya Meydan Muharebesi'nde Yunan Ordusu'nun hücum gücü kırıldı. Türk Ordusu ani bir taarruzla Yunan Ordusu'nu Sakarya Nehri'nin doğusundan çıkarmayı başardı. Bu zaferden sonra 19 Eylül 1921'de Büyük Millet Meclisi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'yı oybirliğiyle Mareşal rütbesine terfi ettirilip ve Gazi unvanı takıldı. Sakarya Meydan Muharebesi sonunda Türk ordusunun zayiatı; 5713 şehit, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere toplam 49.289'u bulmaktaydı. Yunan ordusunun zararı; 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007 civarındaydı. Erbakan Hoca’nın, sıkça ve heyecanla tekrarladığı: “Herhangi bir kimse; Malazgirt’te inanışının şahlanışını yaşamadan… Kosava’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan… Ulubatlı Hasan olup Sancağı burça dikmek için canını ortaya koymadan… Sultan Fatih olup, İstanbul’u almak için atını denize sürmeden… Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden… Seyyid Çavuş olup “Ya Allah!” diyerek 250 kiloluk mermiyi kaldırıp namluya yerleştirmeden… Bir insan; (Haçlı Batının desteği ile Anadolu’muzu işgale kalkışan Yunan ordularına karşı) Sakarya’nın siperlerine girmeden ve Kıbrıs’ta büyük bir cesaret ve metanetle düşman tahkimatının içinden geçmeden, Milli Görüşün ne olduğunu anlayamaz!” sözleriyle Sakarya destanı yazan Mustafa Kemal’in ve kahraman askerlerinin yüksek Milli şuur ve duygusuna özellikle vurgu yapmış, hatta “Atatürk sağ olsaydı, elbette Milli Görüşçü olacaktı” diyerek aynı ruh köküne ve aynı Milli hedeflere bağlılıklarını hatırlatmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, 13 Ekim 1921'de Ankara Hükümeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalandı. Böylece Türkiye'nin doğu sınırı tamamen güvenlik altına alındı. Fransa ise TBMM Hükümeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşma ile Fransa TBMM Hükümeti'ni resmen tanımış ve Hatay-İskenderun dışında, Türkiye'nin bugünkü güney sınırı çizilmiş olmaktaydı. Bu antlaşma sayesinde güney cephesi güvenli duruma geldiğinden buradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi'ne kaydırılmıştı. İtalyanlar ise, Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra Güney Ege ve Akdeniz bölgelerinde tutunamayacaklarını anlayarak 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerlerden çekilip çıkmıştı. Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında İngiltere de Ankara'yı tanıyarak TBMM ile, 23 Ekim 1921 tarihinde tutsakların serbest bırakılması konusundaki antlaşma imzalanmıştı.

Tam 1 yıl boyunca ciddi bir titizlik ve gizlilikle sürdürülen savaş hazırlıkları sonucunda, 26 Ağustos 1922 sabahı büyük bir dikkatle hazırlanan taarruz planı uygulamaya başlandı. 26-30 Ağustos 1922’de yapılan Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı'nın son aşamasıydı. 30 Ağustos günü Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde bir gün içinde Yunan Ordusunun büyük bölümünün imhası başarılmıştı. 31 Ağustos'ta Mustafa Kemal Paşa komutanlarını Çalköy'deki karargâhında toplayarak kaçabilen Yunan kuvvetlerinin hızlı bir şekilde takip edilmesini ve İzmir ile civarındaki kuvvetleriyle birleşmemesi için üç koldan Ege'ye doğru ilerlenmesini emretmiş, 1 Eylül günü Başkomutan Mustafa Kemal bir bildiri yayımlayarak ordulara: “Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebelerinin de verileceğini göz önüne alarak, durmadan ilerlemesini ve herkesin akıl ve vicdan kaynağını, yiğitlik ve yurtseverlik duygularını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim. Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir; İleri!” talimatını ulaştırmıştı. Dumlupınar’da kendisini ateş hattına attığını ve ölümden sakınmadığını gören emir subayı Atatürk’e “paşam siz bize lazımsınız, biraz daha dikkatli olmalısınız” uyarısı yapınca, ona dönüp: “Uhud gününde ve Huneyn seferinde askerleri perişanlığa ve şaşkınlığa uğradığı hengâmede Peygamberimiz Hz. Muhammed neye güvenip tek başına düşmana hücum ediyor idiyse, işte ben de aynı Allah’a sığınıp güveniyorum” sözleri, kurtuluş savaşımızın hangi inanç ve azimle kazanıldığının ibret levhası olarak asla unutulmamalıydı.

Türk Ordusu 2 Eylül’de Uşak’ı kurtarmış, burada Yunan Ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikupis esir alınmış ve 9 Eylül'de Türk Süvarileri İzmir'e varmıştı. 18 Eylül 1922'ye kadar yapılan Takip Harekâtıyla tüm Batı Anadolu’daki Yunan birlikleri sınır dışına çıkarılmış, Türk ordusunun kazandığı bu başarı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’na giden süreci başlatmıştı.

Barış ve Sonrası!

Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Bu antlaşma ile Sevr Antlaşması yürürlükten kalkmış, Türkiye Cumhuriyeti Lozan Antlaşması temelleri üzerine bağımsızlığını kazanmıştı. Ancak Milli Mücadele sonrasında Türkiye'de iki başlı bir yönetim ortaya çıkmıştı. TBMM 1 Kasım 1922'de Osmanlı saltanatını lağvedip Vahdettin'i tahttan indirerek İstanbul hükümetinin hukuki varlığını sonlandırmıştı.

Gazi Mustafa Kemal 28 Ekim 1923 gecesi Çankaya'da kurmaylarını toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra muhalif cepheye haber sızdırmasın diye İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda gerekli değişikliği sağlayacak önerge hazırlandı. Tasarının parti grubunda kabulünden sonra aynı akşam saat 18:45'te TBMM Genel kurul toplantısı başladı. Anayasa Komisyonu'nun değişiklik ile ilgili rapor ve önergesi genel kurulun onayına sunuldu ve 29 Ekim 1923 Pazartesi akşamı saat 20.30'da milletvekillerinin alkışları ve "Yaşasın Cumhuriyet" sesleri ile Türkiye Cumhuriyeti ilan edilip yepyeni bir dönemin kapıları açıldı.

Cumhurbaşkanlığı ve sonrası! (1923-1938)

Cumhuriyet İlanı ardından geçilen cumhurbaşkanlığı seçiminde oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamının oyları ile Balâ, Ankara milletvekili Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçilip, kendi deyişiyle Türkiye'yi "muasır medeniyetin üstüne çıkarmak" amacıyla bir dizi köklü değişime imza attı. Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde İsmet İnönü, Fethi Okyar ve Celâl Bayar başbakanlık yapmıştır. Bu dönem içerisinde en fazla süre görevde kalan ve en fazla hükümet kuran isim İsmet İnönü olmuş, ancak Dersim isyanını bastırma konusundaki yetersiz tavrı, isteksiz davranışları ve yanlış beyanlarla Atatürk’ü oyaladığının anlaşılması üzerine görevinden, hatta askeri rütbelerinden uzaklaştırılmıştır ve ölünceye kadar Mustafa Kemal İnönü’yü yanına bile yaklaştırmamıştır.

Laiklik, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, İnkılâpçılık ilkeleri 10 Mayıs 1931 tarihinde sadece Cumhuriyet Halk Fırkası’nın programında yer almış, Atatürk bunların sonradan suiistimal ve istismar aracı yapılacağı için kanunlaştırıp anayasaya sokmamış; ancak hastalığının ağırlaştığı ve devlet yönetimindeki kontrol ve denetim zayıflaştığı 5 Şubat 1937’de anayasaya sokulmuşlardır.

Siyasi Olaylar ve Hıyanet oluşumları!

Cumhuriyetin ilanından sonra, Milli Mücadeleyi başlatan beş kişilik kadronun Mustafa Kemal dışındaki dört üyesi (Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa ve Ali Fuat Paşa) muhalefete geçerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurmuşlardı. 1925 Mart'ında çıkan Genç Hâdisesi (Şeyh Sait İsyanı, Doğu İsyanı) üzerine sıkıyönetim ilan edilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı.

12 Ağustos 1930'da İsmet Paşa'nın hükümetine alternatif oluşturmak ve özellikle Sabataist-mason cuntanın niyet ve gayretlerini açığa vurma fırsatı sunmak ve suçüstü yakalamak amacıyla çok partili demokratik hayata kavuşmak için Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşı Fethi Bey (Okyar)'e Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdurarak kız kardeşi Makbule Hanım (Boysan, Atadan), çocukluk ve okul arkadaşı Nuri Bey (Conker)'leri de üye yaptırdı. Ancak 17 Kasım 1930'da malum odakların kışkırttığı ve gericilik kılıfı taktıkları kesimlerin partiyi kullanmaya kalkışması ve partinin Mustafa Kemal'i hedef almasından dolayı parti kapatıldı. Bu demokrasi denemesinden biraz önce, ordunun siyasete müdahale etmesinin demokrasiye zarar verebileceğini düşünerek Askerî Ceza Kanunu (22 Mayıs 1930 tarih ve 1632 Sayılı Kanun)'nu meclisten çıkardı. Bu kanunun 148. maddesine Ordu mensubunun siyasi toplantılar ve gösterilere katılması, siyasi partiye üyesi olması, siyasi maksatlarla şifahi telkinlerde bulunması, siyasi makale yazması ve siyasi nutuk (konuşma yapması) yasaklandı.

29 Ekim 1933'te Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'nin onuncu kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı konuşmada (NUTUK’ta) ülkenin kuruluş temelini ve gelecek vizyonunu yalın bir dille tüm insanlık âlemine ve Türk Milleti'ne anlatmıştır. Atatürk, Cumhurbaşkanlığı döneminde, sadece bürokratların değil tüm vatandaşların mülkiyet hakkını tanımış ve 1923-1938 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %7.5 oranında büyüyerek Türkiye'nin GSMH'si dünya toplamının binde 3.62'sinden binde 6.52'sine çıkarılmıştır. Atatürk'ün Döneminde Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en hızlı kalkınan ülkelerinden biri sayılmıştır.

Mustafa Kemal ve Dış Politika Sorunları

Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı dönemindeki dış politika konularının başlıklarını Musul sorunu, Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi konusu, Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne üye oluşu, Balkan Antantı, Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Sadabat Paktı ve Hatay Sorunu oluşturmaktadır. Atatürk dış politikasında gerçekçi davranmıştır. Bütün dış ilişkilerde dinamik ve kararlıdır; ama maceracı olmamıştır.

BM Kararıyla Musul’un Irak’a Bırakılması.

I. Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra Irak'ta İngilizlere bağlı bir yönetim kurulmuş, bu ülke İngiliz mandası altına alınmıştı. Musul, nüfusunun çoğunun Türk olması sebebiyle Misak-ı Milli dahilindeydi, ama İngilizler zengin petrol yataklarının bulunduğu bölgeyi bırakmaya yanaşmıyorlardı. Lozan Barış Antlaşması sırasında bu konuda bir sonuç alınamamış, sorunun daha sonra Türkiye ve İngiltere arasında çözülmesi kararı çıkmıştı. 1924 yılında tekrar görüşmelere başlanmış fakat sonuç alınamamıştır. Daha sonra sorun, İngilizlerin tertibiyle Milletler Cemiyeti'ne taşınmıştı. Mustafa Kemal BM kararıyla Musul’un elimizden alınmaya uğraşıldığını anlayınca Kazım Karabekir Paşa’ya, o bölgeye asker sokup fiili bir durum oluşturulmasını sağlamaya çalışmış, ne yazık ki Karabekir buna yanaşmayıp, Milletvekili sıfatıyla Meclise katılmış ve Atatürk’e muhalefete başlamış, hatta Şeyh Said isyanına dolaylı destek ve cesaret kazandırıcı bir tavır takınmıştır. Mustafa Kemal meşhur NUTUK’un 3. cildinde bu konuları belgeleriyle ve derin üzüntüleriyle aktarmaktadır. Ve maalesef, 1924 yılının Ekim ayında toplanan Milletler Cemiyeti de Türkiye-Irak sınırını çizmiş ve Musul bölgesini Irak tarafında bırakmıştır. 13 Şubat 1925'te ise Şeyh Sait İsyanı çıkarılmış ve 15 Nisan'da tamamen bastırılan ayaklanma İngilizlerin işine yaramıştır. Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkan Türk ordusu hırpalanmış, Musul-Kerkük üzerine askeri harekât yapma imkânı ortadan kalkmıştır. Bu durumda Türkiye, 5 Haziran 1926 tarihinde İngilizlerle imzalanan Ankara Antlaşması gereğince bazı maddi çıkarlar karşılığı, Milletler Cemiyeti'nin öngördüğü sınırı kabule mecbur kalmıştır.

Sadabat Paktı

İtalya'nın doğu ülkelerini hedef alan istila politikası nedeniyle Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında, 8 Temmuz 1937'de Tahran'da Sadabat Sarayı'nda imzalanmıştır. Bu devletler antlaşma ile dostluk ilişkilerini arttıracaklarını, Milletler Cemiyeti Paktı ve Briand-Kellog Paktı'na bağlı kalacaklarını, birbirinin iç işlerine karışmayacaklarını, birbirlerine saldırmayacaklarını, ortak çıkarlarıyla ilgili konularda birbirlerine danışacaklarını ve sınırlarının korunmasına yardımcı olacaklarını vurgulamışlardır. Sadabat Paktı’nın tarihçilerce sezilmeyen veya özellikle gizlenen çok stratejik bir derinliği vardır. İslam dünyasında Şii-Sünni kutuplaşmasını kızıştırıp bu ülkeleri savaştırarak zayıflatmak ve kendi şeytani amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen Batılı emperyalist güçlerin bu tezgâhları, Atatürk’ün Sadabat paktıyla boşa çıkarılmıştır. Çünkü Sünni İslam’ın tabii ve tarihi temsilcisi konumundaki Türkiye ile, Şiilerin en yoğun olduğu İran, Irak ve Afganistan’ın böyle bir dostluk anlaşması çok talihli bir adımdır. Bu tür bir anlaşmayı önce Sultan Abdülhamit tasarlamış, fakat başaramamıştır. Mustafa Kemal bunu başarmış, ama daha sonraları maalesef işlevsiz bırakılmıştır. Ancak rahmetli Erbakan Hoca aynı stratejik hedefleri, D-8 projeleriyle yeniden ve çok daha geniş ve etkin bir yelpazede canlandırmış ve bu yüzden bütün emperyalist ve Siyonist odakların hücumuna uğramıştır. 28 Şubat tezgahıyla Refah-Yol iktidarı yıktırılmış, ordu-millet zıtlaşmasına ve çatışmasına meydan vermemek için, Erbakan stratejik bir geri adımla başbakanlığı bırakmıştır. Fecri kazip (yalancı ve aldatıcı şafak) olarak iktidara taşınan AKP’nin ise, içyüzü iyice anlaşılacak ve Fecri Sadık (gerçek ve görkemli şafak) yakında doğacaktır.

Atatürk’ün İlgi Alanları:

Kitap okuyup düşünmeyi, bilgide derinleşmeyi, kaliteli müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi seven bir insandı. Tavla ve bilardo oynamaktan hoşlanırdı. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine ilgi duyardı. Sakarya adını verdiği atına ve köpeği Foks'a çok değer verir ve vakit ayırırdı. Zengin bir kitaplık oluşturmuşlardı. Bunların hem tamamını okuduğu, sayfalarına düştüğü el yazması notlarından anlaşılmaktaydı. Çankaya Köşkü'nde sık sık devlet adamlarının, sanatçıların, bilim adamlarının, dostların çağrıldığı, ülke sorunlarının da tartışıldığı akşam yemeklerinde toplanılırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye ve şık görünmeye meraklıydı. Doğayı çok sevdiğinden, sıkça Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, modern tarıma geçiş amacıyla yürütülen çalışmalara bizzat katılırdı. İleri derecede Fransızca ve yeterince Almanca biliyordu; Suriye, Filistin ve Libya’da kaldığı için Arapçaya da vakıftı.

Atatürk’ün Ölümü ve Dünyadan Ayrılışı:

Atatürk'ün sağlık durumu, Sadabat paktına öncülük yapmasının ve Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulmasına asla izin vermeyeceğini açıklamasının ardından, hayret verici şekilde 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı. Kendisine 1938 yılı başlarında siroz teşhisi konuldu, ama bu hala tartışılmaktaydı. Acaba Atatürk’ün “Beni, Türk hekimlerine emanet ediniz!” feryadı ve uyarısı altında hangi nedenler yatmaktaydı? Atatürk’ün şüpheli ve şaibeli ölümü kimleri ve hangi kesimleri rahatlandıracaktı?! Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 09:05'te İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda aramızdan ayrılmıştı. Cenazesi büyük bir törenle Ankara'ya uğurlanmış ve Atatürk 21 Kasım 1938 günü Ankara Etnografya Müzesi'nin mahzenine kaldırılmıştı. Bundan 15 yıl sonra, Adnan Menderes iktidarında 10 Kasım 1953'te kendisi için yaptırılan Anıtkabir'deki ebedi istirahatgâhına aktarılmıştı.

 


[1] Milli Gazete / Mevlüt Özcan / 29.10.2011

[2] Star / Engin Ardıç / 08 10 2004

[3] Bak: El-aziz haftalık / 06 10 2004

[4] Bak. 27. Mektup

[5] Yunus:36

[6] Enam:116

[7] Nedim Senbai / Atatürk. A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya yayınları / Sh. 102 / Baskı:1979

[8] Harun Yahya. / Gerçek Atatürkçülük / Sh. 49-50 / Baskı:2001

[9] Harun Yahya Gerçek Atatürkçülük Sh.52 Baskı 2001

[10] Sünuhat; Rüyada Bir Hitabe

[11] Bak. Risale-i Nur Külliyatı / Nesil Yayınları / 1. Cilt sh. 1021 13. Şua

[12] 1. cilt Sh.1080 14. Şua

[13] Bak. Efendi / S .Yalçın / 8. Baskı Sh.492

[14] Efendi Sh.554

[15] Risale-i Nur / Nesil Yay. / Cilt 2 Sh.1882 27. Mektup

[16] Külliyat C.2 Sh.1909 Emirdağ Lahikası

[17] Efendi 2 / S. Yalçın / Sh: 206

[18] Radikal / 28.12.2005 / Avni Özgürel

[19] Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları C.1, S.6 sadeleştirilmiş

[20] Metin Hasırcı / Bitmeyen Mücadele – Yeni Dünya Yayınları sh: 139-141 Nisan 2006 İst.

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR