Get Adobe Flash player
Reklam

Milli Çözüm Dergisi Kitapları

Tek İlmi ve Evrensel Proje ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA
PDF Yazdır
Kitap Kabı Tek İlmi ve Evrensel Proje ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA
Yazar: Ahmet AKGÜL
Sayfalar: 524
Kütüphane: Milli Çözüm
Yayın Evi: Buğra Yayın Evi
Yıl: 2013
Tıklanma: 1692
Kullanıcı Oyları:  / 8
KötüEn İyi 
Konu Açıklaması
Ekleyen Editör

Bu kitapta, Adil Düzen'le ilgili genel bir kanaat oluşturmayı, bu gayet ilmi, İslami ve insani projelerin, öyle havai ve hayali söylem ve sloganlardan ibaret olmadığı gerçeğini ortaya koymayı amaçlıyoruz. Böylece Adil Düzen'le ilgili çeşitli soruları cevaplandırmak, birçok istifhamları (yanlış kuruntu ve kavrayışları) ortadan kaldırmak yanında, olumlu tenkit ve tekliflerle, bu projelerin olgunlaşmasına katkıda bulunacak olanlara, yeni bir fırsat hazırlamaktan dolayı da kendimizi ayrıca mutlu sayıyoruz.

Bu kitapta;

1-    Adil Düzen hangi ihtiyaçlardan doğmaktadır?

2-    Hangi değerlere ve kaynaklara dayanmaktadır?

3-    Adil Düzen’de;

  • Ekonomi ve Ticaret
  • Hükümet ve Siyaset
  • Hukuk ve Adalet
  • Eğitim ve Marifet
  • Ahlak ve Diyanet
  • Dış politikada haysiyet, nasıl olacaktır?

4-  Tüm Dünyada barış ve bereket üzerine kurulu Yeni Bir Medeniyet nasıl kurulacaktır?

5-  Ülkemiz, bölgemiz ve insanlık âlemi bugünkü zulüm ve sömürü çarkından nasıl kurtulacaktır?

Sorularının yeterli ve tutarlı cevaplarını bulacağınızı umuyoruz.


İLK BASKININ ÖNSÖZÜ

Daha önce “İslam Davası” isimli kitabımızın sonunda özet olarak aldığımız, Adil Düzen projelerinin daha geniş bir biçimde ve gerekçeleriyle birlikte, ayrı bir kitap halinde okurlarımıza sunulmasının çok önemli bir boşluğu dolduracağı ümidini taşıyoruz. Bu kitapta, Adil Düzen'le ilgili genel bir kanaat oluşturmayı, bu gayet ilmi, İslami ve insani projelerin, öyle havai ve hayali söylem ve sloganlardan ibaret olmadığı gerçeğini ortaya koymayı amaçlıyoruz. Böylece Adil Düzen'le ilgili çeşitli soruları cevaplandırmak, birçok istifhamları (yanlış kuruntu ve kavrayışları) ortadan kaldırmak yanında, olumlu tenkit ve tekliflerle, bu projelerin olgunlaşmasına katkıda bulunacak olanlara, yeni bir fırsat hazırlamaktan dolayı da kendimizi ayrıca mutlu sayıyoruz.

Bu kitapta;

1-    Adil Düzen hangi ihtiyaçlardan doğmaktadır?

2-    Hangi değerlere ve kaynaklara dayanmaktadır?

3-    Adil Düzen’de;

  • Ekonomi ve Ticaret
  • Hükümet ve Siyaset
  • Hukuk ve Adalet
  • Eğitim ve Marifet
  • Ahlak ve Diyanet
  • Dış politikada haysiyet, nasıl olacaktır?

4-    Tüm Dünyada barış ve bereket üzerine kurulu Yeni Bir Medeniyet nasıl kurulacaktır? sorularının yeterli ve tutarlı cevaplarını bulacağınızı umuyoruz.

Ayrıca bu çalışma ile çağdaş kurum ve kavramlardan ürken dindar kesimlere, demokrasi ve laikliğin anlamını ve önemini anlatıp, hukukta ve hayattaki tabii değişim ve gelişimin gayesini ve gereğini vurgulamayı... Dine karşı ön yargılı ve kaygılı kimselere ise, İslam’ın özelliğini ve güzelliğini hatırlatıp, Kur’an’a yöneliş ve yoğunlaşmaya vesile olmayı... Ve böylece, bu iki kesim arasında bir diyalog ve dayanışma köprüsü kurarak, özlenen barış ve bereket ortamına katkıda bulunmayı da ümit ediyoruz.

Bu kitap hazırlanırken:

  • Erbakan Hocamızın, pek çoğuna bizzat katıldığımız Adil Düzen seminerlerinden
  • Ve yine Hoca’mızın Adil Düzen’le ilgili çeşitli konferanslarının video kasetlerinden
  • RP’nin bu konularla ilgili hazırlayıp yayınladığı kitapçık ve bültenlerden
  • Süleyman Karagülle ve Süleyman Akdemir’in eserlerinden
  • Ve tabii; Kur’an-ı Kerim’in sarih ayetlerinden, sahih Hadis-i Şeriflerden ve İslam Âlimlerinin görüşlerinden
  • İslam tarihindeki ve değişik devlet ve dönemlerdeki uygulama örneklerinden
  • Çağdaş bilim adamlarının, insani ihtiyaçlara ve ilmi esaslara göre önerdikleri, yeni düzen ve sistem projelerinden yararlanılmış…
  • Ve elbette, yeri geldikçe de, kendi kanaatlerimizle birlikte, münasip gördüğümüz tespit ve temennilerimiz de

Hayırlı bir işe Besmele ile başlamanın bizden, bereket ve başarıların ise Rabbimizden olduğuna inanıyoruz.

AHMET AKGÜL


9. BASKININ ÖNSÖZÜ

“Adil Düzen” Tenkitçisi İlahiyat Prof.larının

“YAKLAŞIM” KUSURLARI VE “YORUM” KISIRLIKLARI

Prof. Sabahattin Zaim, Prof. Hayrettin Karaman, Prof. Abdülaziz Bayındır, Prof. Ahmet Tabakoğlu, Prof. Fahrettin Atar, Prof. İrfan Gündüz, Prof. Mehmet Yazıcı, Faruk Beşer ve Kerim Aytekin ekibinin tenkidi bir yaklaşımla kaleme aldıkları “ADİL DÜZEN Hakkında Rapor” (İST. 1993) ve yine Sn. Recep T. Erdoğan’ca (ve anlaşılan malum odakların dolduruşuyla) yine bu ekibe Erbakan’ın Adil Düzen’ine alternatif olarak hazırlatılan yeni Adil Düzen tasarımlarını içeren toplam 304 sayfalık doküman sağ olsun dostlarımızca elimize ulaştırıldığı gün dikkatle okunup incelenerek yanıtları yazılmıştı.

Öncelikle; “Bazı konuların muğlak (kapalı) olması, uygulamada rahatlık ve kolaylık için bunların olgunlaştırılması ve netliğe kavuşturulmasıhususundaki tenkit ve temenniler yerindedir ve yararlıdır.

Ayrıca bu önemli ve ilmi tasarının yok sayılmayıp ciddiye alınması ve cevabi bir hazırlık mecburiyeti (belki de mahcubiyeti) duyulması da elbette sevindirici ve ümitlendirici bir aşamaydı. Çünkü bu Zevat “Faizsiz Sistem ve İslami Düzen” konularında kafa yoran, kalem oynatan, cesaretli yorumlar yapan ve eserler ortaya koyan seçkin ve bilgin şahsiyetler konumundaydı. Ama elbette bunlar, “Tenkit meşru, tahkir memnu” kaidesine uyulmak şartıyla, bu Zevatın yetersiz, yararsız ve gereksiz bulduğumuz yaklaşımlarını eleştirme ve kendi kanaatlerimizi te’yid ve tahkim etme hakkımıza engel sayılmazdı.

Örneğin; “Bunun geçmişte ve günümüzde uygulanmış şekli ve pratik örneği bulunmamaktadır” tenkidinde, maalesef bilim adamına yakışmayan ve sıradan kimselerin ilim ve feraset ayarını yansıtan bir gaflet ve cehalet sırıtmaktadır. Çünkü zaten Adil Düzen programları, çağdaş ihtiyaçlardan doğan ilmi içtihatlar ve örneği bulunmayan orjinal programlardır. Ve işte bu içtihatlar beşeri olduğu için tenkide açıktır ve sizin yaptığınız da bu bağlamdadır. Aksi halde, İlahi hükümleri ve Nebevi prensipleri tenkit, zaten imana aykırıdır. Kısaca bu İlahiyat Prof.ları Muhterem Zevatın “Adil Düzen’i Tenkit” veya “Adil Düzen’e Alternatif” diye ortaya koydukları raporlar, maalesef “İçtihat kısırlıklarını örtmek amacıyla edebiyat ve hamasete sığındıkları” düşüncesine yol açmaktadır. Bu talihsiz tavırlar, kendi konum ve sorumluluklarına yakışmayacağı gibi, günümüzdeki ilim erbabının düştüğü te’vil (Yusuf: 21. Ayetteki manasıyla) ve tecdid şuuru noksanlığını yansıtması bakımından da üzücü bir manzaradır.

Bu Zevatın: “Adil Düzen A’dan Z’ye yeni bir sistem değildir. Milletimizin yüzlerce yıldır uyguladığı, bu nedenle köklerini tarihimizden ve manevi değerlerimizden alan bir sistemin günümüz şartlarına uyarlanmış şeklidir” tespitleri de doğru gibi görünen, ama sanki bir ilmi gerçeği gizlemeyi hedefleyen talihsiz açıklamalardır. Çünkü Adil Düzen, yepyeni ve orijinal ilmi içtihatlardan oluşmaktadır, tarihteki uygulamaların günümüze uyarlanmasıyla ortaya çıkmamıştır. Böyle bir iddia Adil Düzen çalışanlarının ve cihat-içtihat erbabının ulvi gaye ve gayretlerini hafife almaktır. Elbette Kur’an-ı Kerim ve Sünnet öğretileri temelinde tarihi tecrübelerden, ilmi birikimlerden, hatta akıl ve araştırma sonucu elde edilen batılı sistem ve medeniyet örneklerinden yararlanılmıştır, ama bunu geçmişteki herhangi bir sistemin taklidi, kopyası ve günümüze uyarlanmış şekli saymak, ya Adil Düzen’i anlamamak veya bile bile gerçeği çarpıtmaktır.

Üstelik bu tenkitler, bizim yazdığımız “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” (Ahmet Akgül) kitabı üzerinden yapılmış, ancak her nedense bu durum saklanmış ve bizim yorum ve yaklaşımlarımızı içeren “Adil Düzen’de Dış Politika Esasları, Adil Düzen’e Geçiş sürecindeki Sorunların Aşılması ve Ara Formüllerin Hazırlanması” gibi konular, Üstat Süleyman Karagülle başkanlığındaki Akevler Ekibince yazılmış gibi tenkide tabi tutulmuşlardır. Ve zaten yanlışı ve aksaklığı bulunamayıp sadece taklidi bir özet tekrarı yapılmıştır. (Not: Bu durum konu başlıklarından rahatlıkla anlaşılmaktadır.) Ve tabii “Adil Düzen projesinde eksiklik ve aksaklık var” derken, bu hazırlıkta ibadet usül ve esasları, ahlaki olgunluk düsturları yer almamış diye tenkit etmek, kasıtlı bir karalama niyeti taşımıyorsa, mutlaka olayı çarpıtma ve saptırma gayreti için yapılmıştır. Çünkü Adil Düzen projeleri, klasik bir ilmihal kitabı ve ibadet, ahlak konularını detaylarıyla açıklayan bir fıkıh kaynağı olarak hazırlanmamıştır. İlmi, İslami ve İnsani ihtiyaçlara ve çağdaş standartlara uygun Yeni Bir Sistem Modeli ortaya koymak amaçlanmıştır.

Tenkitte Usül Hataları ve “Esas-Asıl” Çarpıtmaları:

1- Tenkitlerde Taklitçilik yapılması yanlıştır:

Adil Düzen’e alternatif olarak hazırlanan, ancak “bütünsel ve örgütsel bir ilmi sistem” olmaktan ziyade orijinal Adil Düzen projeleri kavram ve kalıp olarak aynen taklit-kopya edilerek, içeriği ise hiçbir bilimsel değeri olmayan teorik ve sloganik temenni ve tavsiyelerle doldurulmuş bulunmaktadır. Hatta Adil Ekonomik Düzen’deki en önemli kurumlardan olan Hakkı Müktesep Kredisi” ve “Rehin Karşılığı Kredi” gibi konuların içeriği, pratiği ve hangi ayet ve hadislerin hedeflerine karşılık olarak belirlendiği bile maalesef kavranılamamıştır.

2- Tenkitlerde; İslami ve İlmi Temel Esasların değil, Teferruatın ölçü alınması yanlıştır:

Çünkü içtihatta sadece; sarih ayetler, sahih hadisler, müspet bilimler ve insani gereksinimler doğrultusunda aklıselim ve vicdani tatmin esastır. Daha önce yapılan içtihatları delil (dayanak ve kaynak) almak yanlıştır. Çünkü, ancak değişmez Mutlak Doğru’lara göre yeni içtihatlar yapılır. Kaldı ki, herhangi bir içtihadi-ilmi hazırlığa “Bunları hangi ayet ve hadislerden çıkardınız?” sorusu, ya kasıtlı bir çarpıtmadır veya cehalet mantığıdır. Doğru yaklaşım: “Bu içtihadi neticeler, şu ayet ve hadislere ve şu icma-i ümmete aykırıdır” şeklindeki tespitleri ortaya koymaktır.

3- Tenkitlerde; Yeni Teklifler sunulmaması, doğru ve doyurucu Yeni Projeler ortaya konulmaması yanlıştır ve noksanlıktır:

“Şu kanaatler yersiz ve yanlıştır, şu içtihatlar gereksiz ve yararsızdır, şu teklifler eksik ve muğlaktır” demek, ilmi ve seviyeli bir tenkit sayılmayacaktır. Bunların yanında doğru ve yararlı olanı, uygun ve uygulanabilir kuralları da ortaya koymak lazımdır. Aksi halde bu tenkitlerin hasbi ve halis olmayıp, haset ve fesat damarıyla yapıldığı ve karalamaya çalışıldığı kuşkusu uyanacaktır.

4- Tenkitlerde; Tedbir kılıflı, Bâtıl’a ve Batı’ya Teslimiyet Zaafiyeti sırıtmaktadır:

Prof. Mehmet Yazıcı’nın “Kazanç Özgürlüğü ve Ribâ Yasağı” başlığında, herkesçe malum olan ve Kur’an’ın yasaklama maksadını yansıtan “FAİZ” yerine “RİBA” kavramının kullanılması, sanki bugünkü Banka Faizlerini ve özellikle Siyonist sömürü sistemine İslami jelatin olarak geçirilen “Faizsiz Bankacılık” sahteciliğini meşrulaştırma çabasıdır.

Prof. Sabahattin Zaim başkanlığındaki heyetin “Adil Düzen Hakkında Rapor: 2. Alt Sistemlerin Değerlendirilmesi cc. Faiz ve Faiz Davranışı” bölümünde:

“Adil Düzen’de faizin tanımı yeniden yapılmakta ve kapsamı arttırılmaktadır” denilmesi, maalesef “sadece kişilerin kendi aralarındaki borçlarda aldıkları fazlalık faizdir, bugünkü banka sistemi faiz değildir ve caizdir” şeklindeki marazlı mantık haklı çıkarılmaya çalışılmaktaymış gibi bir görüntü sunulmaktadır.

Bu tür sakat ve kasıtlı yaklaşımlar, ilmi ve İslami çözümler üretmek ve bunları yürütecek cehd ve gayreti göstermek azim ve iradesinden mahrum Hocaların, Batıya ve Batıla gizli teslimiyet tezahürünü yansıtmaktadır.

5- Bazı Tabir ve Tarif hatalarına takılıp; asıl Mana, Maksat ve Mahiyetin dikkatlerden kaçırılması yanlıştır:

“C- Dini-Ahlaki Düzen: a) Din Anlayışı ve İslam’a Bakış Açısı” başlığında;

İslam’ın bir bütün olarak algılanmasının ve “Dini-Ahlaki” düzenin genel yapıdan ayrı vurgulanmasının yanlışlığı üzerinden Adil Düzen projelerinin kötülenmeye, hatta imaen küfre düşürülmeye çalışılması haksızlıktır. Evet, ilmi kural ve kurumların daha uygun ve oturaklı ve yanlış algılardan (istifhamlardan) uzak kelime ve kalıplarla anlatılması lazımdır. Ancak kelimelerdeki söz (ifade) kılıflarıyla uğraşılıp, ilmi metotlar ve İslami-insani maksatlarla üretilen kavram ve kuralları önemsizleştirmeye ve gereksiz göstermeye çalışmak, hele bir ilim adamına asla yakışmamaktadır. Yani “ÖZ”de kusur bulamayınca “SÖZ”deki hatalara sarılıp kendini savunmak boşunadır. Kaldı ki Adil Düzen’de “Dini ve Ahlaki Yapılanma” başlığındaki “Din” kavramı İslam’ın tamamı için değil “Tarikat, Cemaat, Mezhep ve Meşrep” gibi sadece, ibadet ve ahlak eğitimini önceleyen doğal ve sosyal yapılanmalar için kullanılmıştır. Üstelik Adil Düzen, sadece Müslümanları değil, farklı din ve düşünceden bütün insanlığı kapsadığı ve İslam’ın dışındaki bütün din ve mezhepler sadece inanç, ibadet ve ahlak öğretilerinden ibaret sayıldığı için ve maalesef toplumda DİN deyince sadece bunlar anlaşıldığı için böyle bir başlık sakıncalı bulunmamıştır. Ama bu tür istifham ve istismarlardan kurtulmak için “Manevi ve Ahlaki kurumlar ve sorumlulukları” gibi bir başlık daha münasip olacaktır. Yoksa, İslam’ın topyekûn; kavram, kurum ve kurallarıyla bölünmez bir bütün olduğu gerçeğinin, İmam Hatip 1. sınıf talebeleri bile farkında ve şuurundadır. Bunu hatırlatmak için profesör olmaya gerek duyulmamıştır.

6- Bu tenkitlerde; “Teori ve Tasarı” konumundaki Şahsi (beşeri) kanaat ve içtihatların, NASS (dini esas) yerine konulması ise en büyük hatadır!

Şu gerçeği önemle ve özellikle hatırlatalım ki; bütün Mezhepler ve içtihadi hükümler, elbette BEŞERİ’dir. Bunların “İLAHİ”leştirilmesi temelinden yanlıştır. Çünkü bu yaklaşım ilim ve içtihat sahiplerini “ERBAB”laştırmak ve tabulaştırmaktır. Vahye ve Sünnete dayandığı için, elbette İslami İçtihatlar Hakka ve hayra en yakın, insanlık onur ve huzuruna en yatkın kanaat sonuçlarıdır. Ancak İmamların ve Ulemanın içtihatlarını kutsallaştırıp bir nevi Kur’an yerine koymak, maalesef en yaygın bir düşünce marazıdır.

“Ve Resül dedi ki: Ey Rabbim, gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (vaziyette) bıraktılar” (Furkan: 30) ayetinde ikaz ve ihtar edilen bir durum da, Müçtehitlerin içtihatlarını ve Mürşitlerin yorumlarını ve kitaplarını, temel kaynak sayıp resmen olmasa da, fikren ve fiilen: “Bunlar varken Kur’an’a ihtiyaç yok!” vartasına yakalanmaktır.

7- Bu zevatın hazırladığı “Adil Düzen Hakkındaki Rapor”da; tenkitler yazılmış, temenniler sıralanmış, ama asıl ihtiyacımız olan “Yeni bir sistem takdimi” bir türlü yapılmamıştır. Bu durum a) Ya ilmi yetersizlik ve kısırlıktan, b) Ya imani cesaret ve ciddiyet noksanlığından, yani korkaklıktan, c) Veya mevcut zalim Dünya Düzenine (Siyonist sömürü sistemine) angaje olmaktan ve bu faizci kapitalizme İslami kılıf geçirerek devam ettirme gayelerine kiralanmış olmaktan kaynaklıdır.

8- Acı bir itiraf: Adil Düzen tenkidi yapan ve Erbakan karşıtı malum çevrelerin kışkırtmasıyla yola çıktıkları anlaşılan bu şahsiyetlerin, Akevler ekibiyle tek ortak tarafları; Rahmetli Erbakan Hoca’nın “İçtihatla CİHAT ilişkisini ve vazgeçilmez iksirini” bir türlü kavrayamamaları; içtihatlar sonucu ortaya konulacak Adil bir Düzenin hangi çaba ve inkılaplarla uygulanma şansının ve şartlarının sağlanacağını hâlâ bilip bulamamalarıdır. Erbakan’ın; “Ya yeryüzünün tamamında hükmünüzü yürütecek bir güce-konuma ulaşacaksınız, veya bir kasabada bile Hak düzeninizi uygulayamazsınız!” tespitlerindeki hikmet ve hakikati ya anlamadıkları veya Siyonist sömürü çarkını yürüten Süper Güçlerle başa çıkılamayacağı kanaatine kapıldıkları için, mevcut Deccalizme-Şeytanizme teslimiyet zafiyetinden hâlâ kurtulamamışlardı.

Şu farkla ki, Akevler Ekibi: “Adil Düzen Derslerini ve “ortaklık kooperatiflerini” yaygınlaştırmakla, zulüm sisteminin yıkılıp, beklenen huzur ve hürriyet ortamına kavuşulacağı” saflığında ve safsatasında iken, bu saygıdeğer ekibin ise; “Siyonist ve Kapitalist dünya hâkimiyeti bünyesinde bazı kurum ve kurallara İslami kılıf uydurup kendimizi ve müminleri oyalayıp avutma” sevdasında ve saplantısındaymış gibi yorumlanmaya müsait tavırları elbette yanlıştır.

Oysa Erbakan, Siyonizm’in zulüm ve sömürü saltanatını yıkmak, sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa güvenlik, esenlik ve zenginlik yolunu açmak üzere, tarihi hesaplaşmanın gerektirdiği siyasi, askeri, teknolojik hazırlık ve harikaları da tamamlamıştır, uygulaması ve bu talihli inkılabın açığa çıkması için şartların olgunlaşacağı günler kovalanmaktadır.

Küba üzerinden meşhur kıtalararası füze krizi sırasında Rusların, o zaman 2,5 milyonluk İstanbul’a, Galata Köprüsü merkezli 5 megatonluk bir hidrojen bombası atılması durumunda birkaç saat içinde tek bir canlı insan kalmayacağı yazılıp konuşulmaktaydı. Bu gün sadece İsrail’deki yaklaşık 500 nükleer başlık, sadece bölgemizdeki değil, bütün yeryüzündeki tüm insan hatta hayvan varlığını sona erdirecek boyuttadır. Dünyadaki 9 ülkenin elinde 17 bin nükleer başlık bulunduğu varsayılmaktadır. Hatta İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki dağlık yörelerin ve Suriye’den gasp ettiği Golan Tepelerinin altında, tüm nükleer tahribatlardan korunaklı, yüzbinlerce insanın aylarca her türlü ihtiyacını karşılayacak donanımlı çok sağlam barınak ve sığınaklar inşa ettiği medyaya sızmakta, yani gerekirse Siyonist Eşkıyanın nükleer füzeleri kullanmaktan sakınmayacağı bilinip durmaktadır. İşte bu müthiş tehdit ve tehlike baskısıyla (Atom bombasıyla) Siyonist odaklar dünyayı korku ve kuşku esareti altına almıştır. Ve Erbakan Hoca dışında; bu nükleer başlıkların ateşleme mekanizmalarını, uzaktan kumandalı metalik virüs taşıyan çürütücülerle boşa çıkaran ve çok ucuza mal olan teknoloji harikalarını yaptıklarını ve kahraman ordumuzun ilgili birimlerine –yakında ülke ve bölge şartlarının müsait hale geldiğinde kullanılmak üzere– bıraktıklarını açıklayan, hatta bu kutlu gerçeğe ve neticeye inanan ve aklına sığdıran bir başka ilim ve devlet adamı bile hâlâ çıkmamıştır. Yoksa Sabahattin Zaim ve Hayrettin Karaman Hocalar, İsrail’i ve ABD Yahudi Lobisini ve diğer süper güçleri hizaya sokmadan ve hezimete uğratmadan, hazırlayacakları İslami bir Düzeni uygulama fırsatı verileceğini mi sanmaktadır?

Acı ve çarpıcı bir örnek; Yemen Savaşının Yaman Sonuçlarını, Siyonizm’in Şii İran’la Vahhabi Arabistan’ı kışkırtıp kapıştırmasını; Sadece Gafil ve Cahiller Değil, Âlimlerimiz de Doğru Algılayamamaktadır!

Suudi Arabistan Kralı ve Amerika’nın stratejik ortağı Selman bin Abdulaziz: “Yemen güven ve istikrara kavuşana kadar Kararlılık Fırtınası devam edecek” şeklinde hava atmaktaydı. Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen 26. Arap Birliği Zirvesi’nde söz alan Kral Selman, İran’ı kastederek Yemen’e yönelik dış müdahalenin Husileri meşruiyete karşı darbe yapmaya sevk ettiğini savunarak, “Bu gelişme, uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdit oluşturmaktadır” açıklamasını yapmıştı. Oysa küresel diplomasi dilinde “Uluslararası güvenlik, İsrail’in garantisi” anlamını taşımaktaydı.

“Husilerin kendilerine yöneltilen uyarıları dikkate almadığını” vurgulayan Kral Selman, Körfez Ülkeleri’nin, Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi’nin yardım çağrısına karşılık verdiğini hatırlatmıştı. Konuşmasında Arap ülkelerinin içinde bulunduğu siyasi krizlere de değinen Kral Selman, “Arap ülkelerinin içinde bulunduğu acı verici durumlar, iç kavgalar ve dökülen kanlar, bölgemizde istikrarsızlık isteyen bir kısım odakların (yani İran’ın), başını çektiği mezhepçiliğin sonucudur” diyerek İran’ı suçlamış ama İsrail ve ABD’nin Arzı Mev’ud planlarını ve petrol savaşını hiç gündeme taşımamıştı.

Yemen’in Nakam Dağı’ndaki silah depoları bahanesiyle masum Müslümanlar vurulmaktaydı

26 Mart 2015’te başlayan “Kararlılık Fırtınası” operasyonu çerçevesinde, düzenlenen hava saldırılarında, Yemen’in başkenti Sana’daki Deylemi askeri üssü, 1. zırhlı tümen, havacılık tugayları karargâhı, havacılık fakültesindeki uçaksavarlar, Nakam Dağı altında muhtemel işgal girişimlerine karşı hazır tutulan ve gelişmiş başlıklı füzeleri de barındıran silah depoları ve özel kuvvetlerin hedef alındığı açıklanmıştı. Yani Yemen fiilen işgal olunmakta ama bu operasyon Şii-Sünni çatışması diye yutturulmaktaydı. Üstelik en çok çocuklar, masum insanlar ve kadınlar acımasızca katlolunmaktaydı. Maalesef bu savaşta 2,5 sene içinde 9000 kişinin hayatına kıyılmış, 3 milyon Müslüman da yurdunu yuvasını bırakıp göç etmek zorunda kalmıştı. Şimdi soralım: Erbakan dışında bu şeytani tuzaklara çözüm önerileri ve girişimleri olan var mıydı?

Muhammed Ebu Zehra’ya göre; Müctehitlerin Tabakaları Şunlardı:

İctihad önce iki kısma ayrılırdı:

1-Kâmil İctihad: Bu mutlak ictihad olarak da tanımlanır ve iki kısma ayrılırdı:

a) Belli bir mezhebin prensiplerine bağlı olan müctehidin içtihadı.

b) Hiçbir mezhebin prensiplerine bağlı olmaksızın dinin herhangi bir ihtilâfa sebep olmayan kesin prensiplerinden hareket eden müctehidin içtihadı.

2-Kısmi İctihad: Büyük müctehidlerin ortaya koydukları prensiplere göre meseleleri tatbik konusunda yapılan ictihadlardır. Buna tahrîç veya mezhepte ictihad adı verenler de vardır.

Müctehidlerin tabakalarına göre ictihad ise yedi dereceye ayrılırdı.

1- “DİN”de (şeriat genelinde) müctehidler

Bunlar, birinci tabakayı teşkil eden müstakil (mutlak) müctehid sınıfıdır. Dînî hükümleri Kitap ve Sünnet gibi kaynaklarından çıkaran, nass´lara göre kıyaslar yapan, maslahatlara göre fetvalar veren, istihsan deliline dayanarak hükümler beyan eden, nass bulunmadığı takdirde akıl ve rey ile hareket eden müctehidler bu tabakadandır. Kısaca bu müctehidler, her türlü istidlal yollarına başvuran ve herhangi bir mezhep sahibinin görüşüne bağlı kalmak zorunda olmayan imamlardır.

2- Müntesîb (mukayyed) müctehidler

Bunlar, ikinci tabakayı teşkil eden ulemadır. Hüküm çıkarmada mutlak müctehidin koyduğu usûle uyulmaktadır ancak furû´da ona muhalefet edebilir durumdadır. Çoğu zaman bunlar, furû´ meselelerinde mutlak müctehidin ulaştığı neticelere yakın neticeler çıkarırlar.

3- Mezhebde müctehid kimseler

Bunlar, üçüncü tabakada sayılan, hem usul hem furû´da bir mezhebin İmamına tâbi olan ve hiç bir meselede ona muhalefet yetkisi bulunmayan tabakadır. Bunların ictihadları, mezhep İmamının fikir beyan etmediği fer´î meselelerin hükümlerini ortaya koymakla sınırlıdır. Bunların her asırda mevcut olması lâzımdır. Bu müctehidlerin mezhepçe bir hükme bağlanmış olan meselelerde ictihad yaptıkları pek azdır. O da örfe, yahut asrın icabına göre eski müctehidlerin görüşlerini açıklamakla alakalıdır Kısaca, bu tabakayı teşkil eden müctehidlerin içtihadı iki husustan dışarı çıkmamıştır:

1) Önceki müctehid İmamların benimsediği kaideleri özetlemek, İmamların yapmış oldukları kıyasların illetlerini meydana getiren fıkıh kaidelerini bir araya toplamaktır.

2) Hakkında mezhepçe bir sarahat bulunmayan hükümleri çıkarmaktır.

4- Tercih ehli müctehidler

Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehidler, mezhep İmamlarının ictihadları bulunmayan furû´ meselelerinin hükümlerini çıkaran, onların hükmünü belirtmediği meselelere ise dokunmayan ulemadır. Fakat onlar, üçüncü tabakanın tespit etmiş olduğu tercih esaslarına dayanarak rivayet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunmuşlardır. Bazı görüşleri, dayandığı delilin kuvvetli oluşu veya mevcut asrın icaplarına tatbik bakımından elverişli bulunuşu sebebiyle tercih yetkisi bulunan zevattır.

5- Delil tasnifçisi (İstidlal sahibi) müctehidler

Bunlar, beşinci tabakayı oluşturan ve İmamların farklı görüşleri üzerinde herhangi bir tercihte bulunmayan ancak imamların görüşlerinin delillerini açıklayan hüküm hakkında herhangi bir tercihte bulunmaksızın deliller arasında karşılaştırma yapan ulema sınıfıdır. Meselâ, bu ötekinden kıyasa daha uygundur, v.s. gibi fikir beyan buyurmuşlar. Bazen de rivayetler arasında tercih yapmışlar, “bu rivayet ötekinden daha doğrudur”, şeklinde kanaat ortaya koymuşlardır.

6- İctihad ve kanaatleri ezberleyen (Huffaz) âlimleri

Bu tabakayı teşkil edenler gerçekte müctehid sayılmamaktadır. Onlar, mezhebe ait birçok hüküm ve rivayetleri ezberleyip anlamış ve bunları nakil bakımından hüccet teşkil eden dereceye ulaşılmıştır. Mezhepteki “en açık rivayeti veya sağlam görüşleri nakletmek” hususunda bunlar itimada lâyıktır

7- “Mukallîd”ler sayılan ilim ehli

Bu tabaka mensupları, içtihat ehliyeti bakımından bundan önceki tabakayla aynıdır. Ancak hafızlar tabakası önceki müctehidlerin tercih ettiği görüşler konusunda ve tercih derecelerini bir sıraya koyma hususunda” az çok tasarrufta bulunmuşlardır. Bu tabakaya mensup Mukallitler ise, bazı tercihleri içine alan kitapları anlamaktan ve anlatmaktan öte bir ictihad ehliyeti bulunmamaktadır. Görüş ve rivayetler arasında herhangi bir tercihte bulunacak ilmi yeteneğe sahip olamamışlardır, İbni Âbidin, bunları şöyle tarif etmektedir: “Onlar doğru ve yanlışı, solu ve sağı birbirinden ayıramayan okuyuculardır. Hatta onlar, gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya yığmaktadır. Bu feraset ve dirayet yetersizliğine rağmen ictihad yapmaya yeltenenlere ve bunları taklit edenlere yazıklar olsun”.[1]

Şimdi bu kuru tenkit ve taklit ekibine sorulmalıydı; acaba kendileri bu sınıflardan hangisinden sayılırdı ve müctehidlerin hangi tabakasına liyakatleri vardı?


MİLLİ RESTORASYON:

ASLINA SADIK KALARAK YENİDEN YAPILANMA[2]

Hak ile Batıl’ın birbirine karşı üstünlük kavgasının süreci, iyilerle kötülerin çekişmesi, Rahmani güçlerle şeytani güçlerin hesaplaşma serüveni ve kısaca farklı medeniyetlerin hâkimiyet mücadelesi insanlık tarihi boyunca devam edegelmektedir.

“İşte Biz, o (galibiyet ve hâkimiyet) günlerini (hayra veya haksızlığa taraf) insanlar arasında (nöbetleşe-sıra ile) devrettirip-döndürüp dururuz”[3] ayeti de bu gerçeği haber vermektedir.

Bu sürekli evrim ve değişim; sadece farklı medeniyetler, rakip ve güçlü ülkeler arasında değil, köklü devletlerin bizatihi iç kurum ve oluşumlarında da kendini göstermekte, hükümetler, sistemler ve rejimler değiştiği halde “milli derin devlet” diyebileceğimiz ve büyük devletlerin “gen”leri olarak tarif edebileceğimiz bir “çekirdek öz”, gelişen ve değişen yeni şartlara ve standartlara uygun, yeni filizler, fikirler ve şekiller üretebilmektedir.

Bu tarihi ve tabii gerçeğe dayanarak diyoruz ki: Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin ve Türk-İslam Medeniyeti’nin, çağdaş ihtiyaçlara ve şartlara uygun “aşı”larla gelişmiş ve gençleşmiş yeni bir filizi ve meyvesidir!..

İşte aşağıdaki tespitler de bu yöndedir ve oldukça önemlidir:[4] (Ancak bu alıntı, üzerinde gerekli düzeltme ve eklemeler yapılan, hem tenkit hem tebrik mahiyetindedir.)

“Anadolu’nun dirlik ve düzen tarihi, devrimlerin değil restorasyonların silsilesidir… Toplumsal ilişki ve çelişkilerin değil, devletin yeniden tanziminin bir sürecidir. Savaşlar ve göçlerle dolu bu coğrafyada temel siyasal hedef ve sorun, daima; “denetim ve disiplinin nasıl korunacağı?” olagelmiştir. Dirlik ve düzen, en iyi denetimin sağlanması olarak algılanmış ve bu amaçla toplumların zihniyet dünyasında kutsal olan ve somut yaşamlarında otoriter davranan “devlet örgütlenmeleri” vücut bulabilmiştir. Bu kutsi ve yarı askeri devlet örgütlenmeleri, esas itibariyle “göçebeliğin denetimi ve savunma sisteminin sürekliliği” üzerine kurulan askeri-tarım düzenini oturtmayı ifade etmiştir: Mülkün ve halkın denetimi, din ve inanç istismarının denetimi, aşiretlerin ve azınlıkların denetimi, hatta anonim bütünler içinde erimiş halde var olan bireysel kimliklerin ve geleceğin denetimi... Düzen; işte bu denetimle elde edilen hâkimiyet ve hegemonyanın adıdır. Tarih boyunca süren büyük çaplı göçlerin ve afetlerin yıkıcı etkileri; ya da savaşların büyük yenilgi ve zafer gibi sonuçları ise; dirlik ve düzenin yeniden kurulmasının, ya da yenilenmesinin kapısını açmıştır.

Roma İmparatorluğu; tarihi boyunca İran-Roma savaşlarının yorgunluk dönemlerini, Hristiyanlığın kabulünü, kuzey ve doğudan gelen göç ve istila dalgalarını, ikonoklast (Hristiyanlıkta İsa-Meryem resimlerine ve heykellerine tapınmayı putperestlik sayan dini görüş) akım gibi, yeni sosyo-politik dinamiklerin harekete geçmesini ve yine göç ve savaş temelli yeni sosyolojik faktörlerin ürünü olan mezhep ayrışmaları gibi nedenlerle ortaya çıkan bozulma dönemlerini, restorasyon anlamına gelen yeni politikalar ve reformlarla aşmıştır.

Osmanlı da aynı şekilde, Timur istilası, İstanbul’un fethiyle Bizans’ın yıkılması ve Viyana kuşatması sonrasında büyük restorasyonlar ve yeniden yapılanmalar yaşamıştır. 17. yy’dan itibaren yeni dünyanın keşfi ile birlikte, Avrupa’da başlayan modernleşme sürecinin sonuçlarından biri olarak: Ticaret yollarının değişmesi, sömürgecilik siyasetleri ve Anadolu’da baş gösteren kıtlık dönemleri arka arkaya dirlik ve düzeni bozmuş; 3. Selim’le başlayan yenilenme çabalarına yol açmıştır. Tanzimat, kapsamlı bir restorasyon süreci olarak gösterilmiş olsa da, aslında ekonomiden kültüre, siyasetten diplomasiye kadar her alanda Osmanlı’yı içten kuşatma hareketidir ve 2. Abdülhamit’in temsil ettiği direnç politikasına rağmen 1. Dünya Savaşı sonunda, düzen tamamen çökmekten kurtulamamıştır. Cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından; dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin bazı hesaplarını kendi Milli planları doğrultusunda kullanan Mustafa Kemal’in dehasıyla kurtarılabilen Anadolu’nun restorasyonu olarak şekillenmiş bulunmaktadır. 2. Dünya Savaşı sonrası demokratik düzen deneyimi ise, daha küçük çaplı bir restorasyon hamlesi olarak sahneye çıkmış ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte tekrar bir restorasyon ihtiyacı ve talebi yoğunlaşmıştır.

Bu tarihi serüven kesintisiz sürmekte ve her yeni durum karşısındaki tıkanma ve bozulmayı yeni bir restorasyon hamlesi izlemektedir. Jeopolitiğin tarihsel gerçeği ve cilvesi olarak, yaşadığımız coğrafya, göçler ve savaşlarla işleyen ve çöken bir düzene sahiptir. Dinler ve kültürler, bu düzenlerin prizmalarına yansıyan yüzleriyle toplumu mayalamakta ve ayarlamakta oldukça etkilidir.

Restorasyon; kuruluş temellerine, direklerine ve dinamiklerine sadık kalarak, düzenin yeniden yapılanması ya da yeni bir düzen kurulmasıdır. Devrimlerden farkı, devlet içinde veya devlet kademelerinde etkinlik kazanmasıdır. Yani esas itibariyle; hegemonya çeperindeki inisiyatif ve eylemlerle yeni bir irade beyanıdır. Başka bir ifadeyle: Hiçbir toplumsal dinamik, devlet içi desteği ve derin beyin projesi olmadan başarıya ulaşamayacaktır. Bunun gibi, Avrupa’daki sınıfsal çatışmalar ya da Amerika’daki iç savaşlar türünden-örgütlü halk müdahalesi olmadan, bütün çelişki ve çatışmaların sadece “devlet bağlamında” sahneye çıkıp çözülmesi de imkânsızdır. Yani Restorasyon, seçkinler öncülüğünde yeni tanzimin yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşme olayıdır. Restorasyonlar, sonuçları itibariyle “pasif devrimler” olarak nitelenebilecek köklü değişimlere yol açtığı gibi, bazen de var olan statükonun korunması ve ömrünün uzatılmasını sağlayacak tedbirler düzeyinde de olmaktadır. Tarihin kırılma anları bu yöntemle ve daha az sakıncalı biçimde ortaya çıkmaktadır.

Yine tıpkı devrimlerdeki gibi her restorasyon süreci, başlangıcında ya da sonucunda; yeni elitlerin sahneye çıkmasını sağlamaktadır. Bizans’ın fethi sonrasındaki Osmanlı’da beylikler koalisyonu görünümündeki “devletlü sınıfların” yerini, bu sefer “devşirme elitler” almış, Tanzimat sonrası kurulan modern okullarda yetişen aydın-bürokrat kadrolar ise, meşrutiyet ve cumhuriyetin yeni elitleri olarak sahneye çıkmışlardır. Elit dönüşümü, düzenin yenilenmesinin vazgeçilmez kuralıdır. Yeni ve milli bir değişim yaşanacak -ki bu kaçınılmazdır- o takdirde bu yeni dönem ve düzene uygun kadrolara kapı açılacaktır.

Restorasyonlar, doğanın sürekli kendini yenilemesi gibi; toplumların ve düzenlerin de mecburi yenilenme dönemleri ve gereksinimleri olduğunu ve bu yeteneği olmayanların tasfiye edildiğini göstermektedir. Bu değişim ve yenilenme, adeta tarihin çarkını döndüren bir dinamo etkisine sahiptir. Şüphesiz her yeni iyi, her eski de kötü sonuçlar doğuracak değildir. Ama değişim, her tür sonucuyla birlikte tarihin değişmez yasası ve tabii sürecidir.

Bizatihi kendisi, Osmanlı’nın çöküşünün restorasyonu anlamını taşıyan Cumhuriyet dönemine baktığımızda, kurulan yeni düzenin de sürekli yenilenme ihtiyacı duyduğu ve bu yönde kritik dönemeçler yaşandığı görülmektedir.

1930’lu ve İsmet İnönülü yıllarda Avrupacı, 1950’li ve Adnan Menderesli yıllarda Amerikancı doğrultuda iki önemli Batılılaşma deneyimi yaşanmıştır. Her iki dönemde de dünya konjonktürüne ve ABD öncülüğündeki Siyonist sermaye hâkimiyetine paralel özelliklere sahip yenilikler başlatılmıştır. İlkinde Sovyet, Alman ve İtalyan totalitarizminin bir karması üretilmiş, ikincisinde ise kapitalist batı modelleri taklide çalışılmıştır. Üçüncü restorasyon deneyimi ise; 1980’li yıllarda Özal’la başlayan ve soğuk savaşın bitişiyle birlikte yeni durumun belirsizliği nedeniyle yarım kalan ve Özal’ın ölümüyle birlikte rafa kaldırılan 2. Tanzimatçılık uygulamalarıdır.

28 Şubat süreci ise, 1940’lı yılların despotik dinamiklerine yaslanarak, Erbakan’ın milli, ilmi ve tarihi restorasyonunun kapılarını kapatmaya çalışmış, ancak tam tersine Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alan derin bir çelişkinin alevlenmesi ile sonuçlanmıştır.

İçinde yaşadığımız süreçte, Türkiye’nin yeni bir yön çizerek siyasetten, yağma ve talan düzenine kadar bütün sosyo-ekonomik ve politik statükoyu elden geçirip yeni bir düzen inşa etmesi kaçınılmazdır. Bu süreçte birbiriyle çatışan ve Türkiye’nin geleceğini ipoteğe almaya çalışan, “iki ana restoratör taraf” göze çarpmaktadır: 1- Statükocu odaklar ve 2- Tanzimatçılardır.

Son elli yıllık geçmişe baktığımızda: “karşılıklı olarak birbirini besleyerek çatışan bu bağdaşmaz taraflar arasındaki derin çatlak” Türkiye’yi yeni ve daha kritik sorunlarla yüz yüze bırakmıştır. Statükocu güçler, Kemalizm’e sığınarak sahnede tutunma savaşı ve telaşındadır. Artık Kemalizm, koflaşmış ve milletten kopuklaşmış güçlerin iktidarda kalma tarzının paravanı yapılmıştır. Bu kesimlerin ‘illa da biz yöneteceğiz!’ iddiası dışında hiçbir ciddi tez ya da projeleri bulunmamaktadır. Ulusalcılık olarak tanımladıkları batı şovenizmini ve sosyalist kapitalizmini, Siyonist ve emperyalist küreselleşmecilikle çatışmaya sokarak, buradan güç ve meşruiyet devşirmeye çalışmaktadırlar. Laik ve despotik vasıfları, bürokratik üslup ve yöntemlerle savunma alışkanlıkları yüzünden, milletle de çatışan bu kesimlerin nihai amacı: oluşacak yeni düzeni, kendilerinin de içinde olacağı bir denge ve koalisyon tarzında gerçekleşmeye zorlamaktır. Bu amaçla kendi varlıklarını ve güçlerini abartarak pazarlık şanslarını yükseltmeye çalışmaktadırlar.

İkinci taraf ise; ideolojik hedefleri, dış müttefikleri ve söylemleri itibariyle Tanzimatçılığı çağrıştıran, yenilikçi bürokratlardan, tekelci sermayedardan ve aydınlardan oluşan, biraz da İslamcılık sosu karıştırılan daha organize kesimlerin, küreselleşmeci takımıdır. İsrail güdümlü, İngiliz siyasetini taklit ve tatbik eden bir çerçevede reformist ve revizyonist politikaları savunan bu kesimlerin talep ettikleri restorasyon, esas itibariyle söylemin büyüsüne yaslanarak, geniş toplumsal kesimler nezdinde cazibe oluşturma şansını yakalamıştır. Statüko ile çatışmanın haklılığından beslenen değişim taleplerini, Menderes ve özellikle Özal dönemini referans gösterip, Milli Görüş’ü ve mağduriyet psikolojisini istismar eden AKP iktidara taşınmıştır. 2. Tanzimatçıların; Kürt ve İslamcı muhalif güçleri yanına yedek ve destek olarak alma ve gelenekçi güçleri yalnızlaştırma stratejisi ise, AB’ye giriş heves ve hayalleri üzerinden gündem oluşturmaktadır.

Statükocu güçler, maalesef her tür değişim talebine karşı saplantılı bir reddedişin dilini kullanmakta, sahiplendikleri düzenin bittiğini görmelerine rağmen, hem çağdaşlaşma hedefini, hem de bu çağdaşlaşma sürecini frenleyen şeyleri aynı anda korumaya çalışmaktadır. Kendilerine özgü bir projenin olmamasından dolayı, daima tekrarlanan demode sloganlarla ve uyarlanma eksikliğinden ötürü keskinleşen çağdışı politikalarla devleti ve toplumu cendereye almışlardır.

2. Tanzimatçı ve din istismarcısı çevreler ise; küreselleşme ve değişim söyleminin büyüsüne, iştahla ve tarih ötesi bir edayla sahip çıkmaktadırlar. Devleti, hükümet etme işinden uzaklaştıran ve tekniği politik ideolojinin yerine koymaya çalışan “yeni tip hegemonya” biçimini kurtuluş sanmaktadırlar. Dünyaya hâkim güçlerin ve Siyonist sermayenin güdümüne girmeyi “gerçekçilik ve dünya ile birliktelik” olarak sunan bu çevreler, kendi teklif ve taleplerinin, teorik düzeyde dahi zamana ve mekâna giydirilip test edilmesine fırsat verilmeden kabullenilmesini dayatan örtülü bir faşizanlığı, yöntem olarak kullanmaktadırlar. Yine sorgulanmaya ve yanlışlarının hatırlatılmasına karşı, pervasız ve suçlayıcı reflekslerle tepki veren özellikleriyle bu kesimler, karşı çıktıkları totaliter güçlerle, esasta aynı sistemi, yani küresel güçlere teslimiyetçiliği paylaşmaktadırlar.

(Bu bağlamda, Ergenekon davası üzerinden sürdürülen hâkimiyet kapışması da; “Milli”lerle “Gayri Milli”lerin çatışması değil, küreselci unsurlarla, masonik ulusalcıların boğuşması şeklinde okunmalıdır. Daha doğrusu, Siyonist sermaye imparatorluğunun, gizli dominyon olarak gördükleri Türkiye’deki sömürü arabalarının “at”larını değiştirme olayıdır. Bir taraf Kemalizm ve Devrim sahtekârlığı, bir taraf ise Din ve Değişim istismarcılığı yapmaktadır. Ergenekon kumpaslarını dış talimat ve tertibatlarla birlikte uydurup uygulayan Cemaatle AKP Hükümetinin daha sonra kapışmaları ise; din ve devlet gayretiyle değil, makam ve menfaat çekişmesiyle alâkalıdır.)

Sonuçta “zincirleme özdeşleşme” diyebileceğimiz türden, birbirinden beslenerek var olan ve giderek benzeşip aynılaşan batı kaynaklı iki farklı tarafın çatışmasına hapsolma tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır.

Arka planında ABD/AB ve Asyatik güçlerin rekabeti, iç politika seyrinde ise, iktidar ve rant paylaşımından etnik hegemonya çekişmesine kadar, bir dizi yanal ve sanal çelişkinin de dahil olduğu bu kaotik sürecin tek eksiği “milli bir seçeneğin” oyuna dahil olmamasıdır, ve artık olmalıdır!

Millilik Nedir?

Önce bazı kavramların anlamı üzerinde durmamız gerekiyor. Herkesin kendi durduğu yere ve keyfine göre anlam yükleyip, olumlu ya da olumsuz kıldığı bu kavramlar konusunda netleşmek; bütün tanımların altüst olduğu bir dönemde, yeni ve gerçekçi tanımlar ve anlamlandırmalar geliştirmek şarttır: Bilindiği gibi: “milli” kavramı, national’ın karşılığı olarak icad edilen Ulus kavramının alternatifidir, yani aynısı değil, karşıtıdır. Bu ikisini birbirinin yerine kullananlar olmakla birlikte, bizatihi ulus kavramını icat edenlerin niyet ve maksatlarının da gösterdiği gibi; milli olan: Millete ait özellikleri ve gayeleri taşırken; ulus ise: devlete ve devletlü seçkinlerin devleti algılama biçimine dair bir kavramsallaştırmadır. Milli ile negatif milliyetçilik yani kavmiyetçilik kavramı da farklıdır. Zira negatif milliyetçilik ve kafatasçı kavmiyetçilik; yani ötekini dışlayıcı, tek tipçi, daraltıcı ve etnik temelli ırkçılık, milli kavramındaki gibi kucaklayıcı ve kurtarıcı bir oluşu ve duruşu değil, Batı’dan kopya edilip türetilmiş bir misyonu ve dejenerasyonu amaçlamaktadır.

Bu kullanımların hepsi soğuk savaş koşullarının ürünü olan ideolojik maksatlı tanımlardır. Bu nedenle “Milli” kavramının tekrar düzeltilmeye ihtiyaç duyduğu açıktır ve bu kavramın 20. yüzyıl başlarındaki asıl anlamına uygun yorumlanması lazımdır. Bu anlam ise özetle şudur: milli, millete ait olandır ve milletin amaçlarına ve ihtiyaçlarına uygun planlardır ki; milletin tarihini, coğrafyasını, varlık ve beka çabasını anlatır. Millet ise; ortak tarihi ve kültürel bağa sahip bulunan, inanç ve kader birliği oluşan, Anadolu’yu anavatan sayan, ama Anadolu’dan daha geniş bir coğrafyada yaşayan, bütün farklılıklarına rağmen kendini ortak millet ruhu ile tanımlayan topluluğun adıdır. Temel dokusu Müslümanlık olmakla birlikte; farklı din ve inançlardan mensupları olan, temel ve resmi dili Türkçe olmakla birlikte, farklı dillerin de konuşulduğu bu milletin varlığını ve bekasını savunup sahiplenmek, gelişmesini ve güçlenmesini istemek, temel ve ortak inanç, değer ve taleplerini her şeyin üstünde belirleyici olarak görmek, milliliğin icabıdır. Bu tanım çerçevesinde, milliliğin zıddı yani gayrı millilik, millete dayanmamak ve milletin şu ya da bu özelliğine karşı çıkmaktır. Bu anlamda ulusçuluk dahi, milletin dini inanç ve ahlaki değerlerini dışladığı ölçüde gayrı milli bir ideoloji konumundadır. Yine millilik, millete dayanmayı temel aldığı için, milleti dışlayan her tür siyasi projeyle, örneğin arkasına askeri almaya çalışan masonik vesayet rejimlerini, bütün totaliter sistemleri ve oligarşik yönetimleri gayrı milli saymak lazımdır. Öte yandan negatif (ırkçı) milliyetçilik ve kavmiyetçilik de özünde gayrı milli bir düşünce akımıdır. Zira milleti dar ölçülerle ayırmayı, ötekiler üzerinde hegemonya kurmayı ve milli ve manevi değerleri, ırkçı amaçları için kullanma dışında, bunları bir kenara atmayı amaçlamıştır. Negatif milliyetçilik akımı genelde Beyaz Türklerin, öteki addettikleri, milletin parçası olan etnik unsurları kışkırtıp kullanmayı hedefledikleri masonik seçkinlerin ideolojisi haline gelmiş bulunmaktadır. İşte bu yüzden millici pozitif milliyetçiler kendilerini ve yollarını onlardan ayırmışlardır.

Milli’liğin bir diğer özelliği ise; doğal olarak yabancı güçlere karşı her türlü bağımsızlığı savunmaktır. Fakat bu bağımsızlık, milli değerleri ve dinamikleri dışlayan bazı ulusalcıların bağımsızlık anlayışından farklıdır. Bu ulusçular kültürel olarak gayrı milli, yani batıcı oldukları ve manevi değerlere yabancı bulundukları için, bağımsızlığı; milletin dünya milletleri arasında kendi varlığı ve amaçları ile onurlu bir yer sahibi olması şeklinde anlamazlar, sadece bir şekilde gasp ettikleri iktidarın, ellerinde kalması ve kimsenin onlara karışmaması olarak anlarlar. Yani ulusçu bağımsızlıkçılık, bir ideolojik zümrenin keyfi hegemonyasını korumayı ifade eder, gerçek bağımsızlığı değil. Bu nedenledir ki, ülkemiz onların hegemonyaları altında maalesef Avrupa’nın eyaleti, Amerika’nın sömürgesi ya da ulusçu zümrelerin keyfi hegemonya çiftliği olma seçenekleri arasında sıkışıp kalmıştır.

Başka bir husus ise millilikle enternasyonalizmi zıt görme yanlışlığıdır. Evrensellik ve “nizam-ı âlem” amacı taşıyorsa, ya da başka tip kapsayıcı ve kuşatıcı sistemler; eğer farklı köken ve kültürden ayrı din ve düşünceden bütün ülkelerin birlikte ve barış içerisinde yaşamasını, imkânlarını ve kazanımlarını paylaşmasını içeriyorsa, bu yaklaşım bizatihi milliliğin zıddı olmayacaktır. Ancak yukarıda tarif edilen millilik vasıflarını kaybedince, gayrı milli bir zemine kayacaktır. Siyonist ve emperyalist dünya hâkimiyetini ve kendileri dışındaki bütün halkları köleleştirmeyi hedefleyen “Küreselcilik” elbette şeytanlıktır ve şer güçlerin bir amacı ve aracıdır.

Millilik konusunun en kritik noktası, milleti temel almakla birlikte bir tür millet fetişizmine kayma riskini taşımasıdır. Yani millicilik; kendi içerisinde giderek bütün evrensel ve yerel değerleri dışlayan, çarpıtan ya da keyfine göre kullanan kendi ırkına mahsus despotik bir ideolojiye yol açabilme olanağıdır. Bu nedenle milliliğin, ancak ve sadece milletin mayası olan İslami değerlerin sürekli tasdikine ve denetimine açık bir siyasal etiğe (tam demokrasiye) ve milletin farklı kesimlerinin temsil edildiği bir devlet felsefesine dayandırılması şarttır. Bu da dürüst seçimleri, referandum geleneğini ve sivil yerel inisiyatiflerin etkinliğini ve çoğulculuğa dayalı bir siyasi-sosyal düzeni gerekli kılmaktadır.

Özetle: Milli olan millete dayanandır, İslam’la barışık olandır, milletin özgürleşmesine çalışandır, milleti global bir gerçek haline getirme amacıdır, milletin tek tek her ferdine değer vermek ve her koşulda milletin mensuplarını korumaya, yüceltmeye, güçlendirmeye çalışmaktır. Milli olan; Türk’tür, Kürt’tür, Kafkas’tır, Balkan’dır, Ortadoğu’dur, Avrasya’dır, Batı’dır, Akdeniz’dir, Karadeniz’dir, Selçuklu’dur, Osmanlı’dır, Cumhuriyet’tir, Sünni’dir, Alevi’dir, İslamcı’dır, Solcu’dur, Ülkücü’dür; milli olan, milletin davasıdır, sevdasıdır, millete saygı duyan, tarihine ve coğrafyasına sahip çıkandır. Milli olan; gayrı milli güçlere karşı durandır, oligarşik despotizmi ve arkasındaki batılı emperyalistlerin ‘gizli görevlendirmelerini’ tanımayandır. Millet fetişizmine kaymadan, işte bu millilik tanımı çerçevesinde yeniden safları düzenlemek ve sorunlara bakış açısını düzeltmek, yaşadığımız sürecin, en önemli ve öncelikli fikri ve fiili (teorik ve pratik) çabası olmalıdır. Bütün ideolojik akımların budandığı bir dönemde, tüm namuslu kafaların kendi ideolojik tercihlerini korumak kaydıyla, önce bu milli duruş ve algılama noktasında saflaşmaları ve kucaklaşmaları hayati önem taşımaktadır. İslamcıların, solcuların, ülkücülerin, liberallerin: içlerine sızan gayrı milli unsurları tespit ve tasfiye edebildiği ölçüde; bu ülkenin İslamcılığı mü’minlere, solculuğu emekçilere ve ülkücülüğü ise memlekete ve devlete hizmet eden; ve birbirleriyle ülke sorunları konusunda paslaşabilecek ve paylaşabilecek olgunluğa erişen, gerçek fikri akımlar olacaktır. İşte o zaman liberallik ya da sosyal demokratlık bu akımların alt kanatları olarak gerçek yerini bulacak ve var olan güdümlü demokrasicilik oyunu yerine, sahiden milletin kendi kendini yönetmesi geleneği başlayacaktır!

Milli Restorasyon: İmkânlar ve Bakış Açıları!

Türkiye’nin geleceği üzerinde iddia sahibi olan, ama milli düşünceye yabancı bulunan, solcu sağcı, ulusalcı İslamcı gibi tarafların çatışması; ihtimal ki, küresel dengelerin emperyalist hesaplar doğrultusunda yerine oturmasına, özellikle Avrasya’nın paylaşımının tamamlanmasına kadar devam edecektir. İçerideki çatışma ise kesintisiz sürecektir. Hatta bunların sonunda muhtemelen iki ana partili ve masonik merkezli bir parlamenter düzenin ikamesi hedeflenmektedir (ve maalesef sonunda bu kanala girilmiştir). Öyle anlaşılmaktadır ki her iki taraf için de: TSK’nın siyasi ve ekonomik vesayetini törpülemek bahanesiyle orduyu etkisizleştirmek; ılımlı ve dış mihraklara bağımlı dış politika eğilimini güçlendirmek, bu sürecin en temel iki çatışma eksenidir.

İşte Milli bir restorasyon perspektifi, tüm bu realiteler ve hıyanet girişimleri bağlamında daha çok önem kazanmaktadır. Bu Milli bakış açısının temel çerçevesini ana hatlarıyla özetlemek gerekirse;

1- Milletin tümünü; her kökeni, her görüşü temsil ve ifade eden bir Devlet aklı inşa edilmelidir; kutsal devlet yerine sosyal devlet hedeflenmelidir.

2- Devlet çeperini işgal eden batı destekli oligarşik güçlerin imtiyaz, tazyik ve manipülasyonlarına direnecek dinamikler tekrar harekete geçirilmeli ve Anadolu insanının devlette görev alıp güçlenmesini içeren yeni bir “elit dönüşümü ve kadro değişimi” gerçekleştirilmelidir.

3- Düveli Muazzamanın (Büyük devletlerin ve küresel organizelerin kendi) iç çelişkilerini kullanmaya ve yerli kartlarımızı güçlendirmeye ayarlı pro-aktif ve çok taraflı bir dış politika doktrini geliştirilmeli ve en az 50 yıllık bir stratejik vizyon belirlenmelidir.

4- Dış güçler ve oligarşik işbirlikçiler adına milletin elini kolunu bağlayan, güçsüzleştiren ve mülksüzleştiren politikalar; bütün uygulayıcıları ve sonuçlarıyla birlikte tasfiye edilmelidir. Milleti güçlendirecek siyasi, ekonomik ve sosyal reformlar uygulamaya konmalı, temel hak ve özgürlükleri sağlayacak tam demokratik ve hukuk temelli yeni bir düzen getirilmelidir. Parlamenter sistem, kademeli bir geçişle Yarı Başkanlık Sistemine dönüştürülmelidir.

5- CHP gibi statükocu güçlerin bağımsızlık gevelemeleri ile, AKP gibi 2. Tanzimatçıların değişim söylemleri, milli bir potada ve rotada sentezlenmeli, bu tarafların tahrip edici çelişkileri, modern, demokrat ve kalkınmış, bağımsız Türkiye projesiyle giderilmelidir.

6- Batılılaşma ve Avrupalılaşma politikaları terk edilmeli ve milli bir modernleşme perspektifi geliştirilmelidir. Dünyaya açık, modern değerleri içeren ve küresel trende dâhil olabilen bir millilik anlayışı yürütülmelidir.

7- Laiklik, cumhuriyet, demokrasi ve etnik talepler gibi güncel sorunlar milli meşruiyet ölçüsü ile değerlendirilmeli ve çözülmelidir. Milli meşruiyet; milletin tek karar verici konuma getirilmesini ve demokratik mekanizmalarla bunun sürekli teyit edilmesini gerekli görmektedir.

8- Devlet açısından dirlik ve düzenin, artık baskıcı ve dayatıcı bir denetim ve kontrol yoluyla değil, bilinçli ve hür iradeli bir katılım demokrasisi ve toplam kalite artışını kolaylaştıracak tam bir hukuk düzeni sayesinde sağlanacağı gerçeğine uygun bir konsept değişikliği yapılmalı ve yerleştirilmelidir. Ve işte Adil Düzen bunun en güzel örneğidir.

Bu perspektifler çerçevesinde uzlaşılarak gerçekleştirilecek bir milli restorasyon, herhangi bir ‘taraf’ın değil, bütün Türkiye’nin çağ değiştirmesi demektir. Çünkü, artık düzen çürümüş ve çökmüş, dirlik birlik bozulup çözülmüş, hem statüko hem de sözde anti statüko görünümlü batıcılık, en ciddi sorun haline gelmiştir. Geç kalmanın ve ağırdan almanın çok tehlikeli sonuçlar doğuracağı kritik bir süreçten geçilmektedir. Çünkü tarihin ve coğrafyanın tanıdığı zaman ve imkânlar hızla tükenmektedir. Artık yeter, suni ve sentetik çelişkiler üzerinden; terör ve mafyavari çeteler eliyle, ölecek ve öldürecek insanımıza yazıktır, imkânlarımız ve elemanlarımız boşa harcanmaktadır.

Milli demokratik bir restorasyon: sahte seçim oyunlarını, particiliğe dayalı basit ve çağdaş kabile kavgalarını, medya denilen manipülasyon tezgâhlarını ve komprador rantiyeci sermaye sınıfını da terbiye edecek şekilde; milli iradenin tecellisi olacaktır!

Türkiye yaşadığı bu toz duman ortamını, ancak ve önce: Adil, asil ve asri yeni bir düzen kurucu ruha sahip, milli ve cesaretli bir hamle yaparak aşabilecektir ve aşmalıdır.

Bu bakımdan Adil Düzen bütünüyle Milli özellikler taşımakta ve evrensel projeler ortaya koymaktadır.

Çünkü Adil Düzen:

• Hem Milli

• Hem İlmi

• Hem İslami

• Hem de insani esaslar yanında; tabii ve tarihi yasalara dayanmaktadır.

Ve tarihi her zaman kötüler değil, bu sefer de iyiler ve Milli’ler yazacaktır. Tahminimiz ve temennimiz odur ki; bu kutlu ve mutlu değişim de oldukça yakındır!

 


[1] El-Fetava el-Hayriyye c.II s.32

[2] Bu yazı, hem tebrik hem de tenkit için buraya alınmış; doğru yaklaşım ve yorumlar aynen kalmış, yanlış saptamalar ve bazı saptırmalar ise düzeltilerek ve gerekli bilgiler eklenerek aktırılmıştır.

[3] Al-i İmran: 104

[4] Ahmet Özcan Ağustos 2002 Yarın dergisi

 

Eklenme Tarihi: 21 Nisan 2019

Makale Okunma Sayısı: 0

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR